Kur'an terimleri Sözlüğü - Kuranterimlersozlugu - 1. Sayfa
EL-EŞBÂH VE'N-NEZÂİR Fİ'L-QUR'ÂNİ'L~KERÎM
Mukâtil'in Şiîlik Ve Mürcilik'i
Mukâtil Ve Tefsir İlmi-Kur'ân İlimleri
1. Mukâtil'în Tefsiri, Rivayet Ve Dirayet Tefsirini Birarada İhtiva Eder
Mukatil'in Tefsîrindeki Nakli Yön
Mukatil'in Tefsirîndeki Aklî Yön
2. Mukâtil Kur'ân'ı Baştan Sona Tefsir Eden İlk Kişi Midir?
4. Mukâtil'in Tefsiri Mi, İbn Cureyc'în Tefsiri Mi Daha Öncedir?
5. Mukâtiltn Tefsir Ve Kur'ân İlimlerine Dair Te'lif Ettiği Eserler
Mukâtîl B. Süleyman'ın "El-Vücûh Ve'n-Nezâir" Adlı Eseri
Kitabın Tahkikinde Yaptıklarım
KUR'ÂN TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
EL-EŞBÂH VE'N-NEZÂİR Fİ'L-QUR'ÂNİ'L~KERÎM
Mukâtil b. Süleyman el-Belhî el-Horâsânî
Çeviri Hakkında
Çeviride, ilk baskısı 1975'te, ikinci baskısı -ilk baskıdan tıpkı basım olarak- 1994'te yapılan nüsha esas alınmıştır.
Çeviriyi sunarken aziz okuyucunun dikkatine aşağıdaki hususları arzetmekte fayda mülâhaza ediyoruz:
1. Kitap, tahkik edildiği için —anlamı değiştirmedikçe- muhakkikin işaret ettiği metin ve yazma farkı çeviride gösterilmemiştir.
2. Muhakkik, metnin orijinalinde bir kısmı verilen âyetlerin, dipnotta bazan tamamını vermiştir. Gerekli olmadıkça bunları çeviride göstermedik.
3. Müellifin, "el-Vechu'1-Evvel, es-Sâni" [birinci, ikinci... vecih] diye zikrettiği yerleri müteselsil rakam ile (1., 2., 3. şeklinde) gösterdik.
4. Çeviri esnasında, anlamı bir şekilde dercedilen muhakkik notları çevirilmemiştir.
5. Arabça neşirde, muhakkik tarafından dipnotta gösterilen sûre isimleriyle âyet numaraları, tercümede metin içinde ve paranteze alınarak (örnek: Bakara/23 şeklinde) verilmiştir.
6. Müellifin zikrettiği sûre isimleri yerine, yaygın olarak kullanılan isimler tercih edilmiştir.
7. Diğer tasarruflara, yeri geldikçe dipnotlarda "çeviren" rumuzuyla işaret edilmiştir.
8. Kitap, asıl itibariyle lafızları tefsir etmeye dair olduğundan, kimi zaman meallerde, kimi zaman madde başlıklarında, kimi zaman açıklamalar esnasında izahı yapılan lafzı zikrederek dikkat çekmeye çalıştık.
9. Muhakkikin, Türkçe'de yansıtılması mümkün olmayan, yahut gerek duyulmayan, yahut otomatikman tercüme içine dercedilmiş olan dipnotlarını ayrıca çevirmedik.
10. Araya girecek Arabça ibareleri -ilmî usûlden kısmen fedakârlık pahasına da olsa- okuyucuya rahat hitabı esas alarak mümkün mertebe azalttık.
11. Madde başlarını aslına uygun yazdık, ayrıca Arabçalannı da [ 3 koyduk.
12. Ayet meallerini, Mukâtil b.-Süleyman'ın açıklamalarını dikkate alarak yaptık; meal ile Mukâtil b. Süleyman'ın açıklamaları arasında bütünlük sağlamaya çalıştık.
13. Muhakkikin, dipnotta âyet referanslarmdaki hatalarını düzelttik.
14. Ayrıca, Mukâtiî b. Süleyman'ın, bilhassa kelime işti-kakıyla ilgili hatalarına -ki oldukça az sayıdadır- dikkat çektik. Kendilerine işaret olunan âyetlerin de mümkün mertebe yerlerini gösterdik. Şahsımıza ait bu ve benzeri notları, "çeviren" imzası ile muhakkikin notlarından ayırdettik.
15. Çeşitli bakımlardan1 önem taşıyan böyle bir eseri Türkçe'ye kazandırma lütuf ve ihsanını esirgemeyen Rab-bimize hamd u senalar ederiz.
Başarı Allah'tandır
M Beşir Eryarsoy
Ağustos 2003[1]
Rahman-rahîm Allah'ın Adıyla
Önsöz[2]
Hamd, bütün iyiliklerin, nimeti sayesinde tamamlanabildiği Allah'a; salât ve selâm efendimiz Muhammed'e olsun.
İmdi, şu anda elinizde bulundurduğunuz eser, Hicrî 150 yılında vefat eden Belhli Mukâtil b. Süleyman'a ait olup el-Eşbâh ve'n-Nezâir fi'l-Qur'âni'l-Kerîm adını taşımaktadır.
Kâhire'deki el-Câmiatu'1-Arabiyye'ye bağlı "Ma'ha-du'l-Mahtûtât"ta [Yazmalar Enstitüsü'nde] bulunan tek nüshanın filmine dayanarak tahkikini yaptım. Söz konusu bu nüshanın aslı ise, Türkiye'deki genel bir kütübhâ-nede 516 numara'da kayıtlı bulunmaktadır. Bu nüsha, iri ve güzel bir hat ile 7. asırda yazılmıştır.
Mukâtil b. Süleyman'ın geriye bırakmış olduğu kültürel mirastaki özel ihtisasımın, bu eserin tahkikinde bana çok yardımı oldu. Bu ihtisasım neticesinde onun üslûbuna âşinâ oldum, görüşlerini öğrendim. Çünkü daha önceden Mukâtil'in Tefsir-i Kebîrinin tahkikini ve bunun 1851 sayfaya ulaşan 4 ciltlik baskısını da gerçekleştirmiştim.
Bu tefsir üzerindeki çalışmamın, Mukâtil b. Süleyman'ın el-Vücûh [el-Eşbâh] ve'n-Nezâir adlı eserini tahkik etmekte bana yardımı oldu. Çünkü metin, benim için anlaşılmaz ya da kapalı bir hâl aldığında -doğruyu tesbit için- Tefsire başvuruyordum.
Tahkikten önce Mukâtil b. Süleyman'ın hayatını ve sivrildiği ilimleri incelemeyi başa aldım ve ardından, Kur'ân ilimleri, bu ilimlerin lafzî zenginliğinin açıklanması ve lugavî icazının ortaya konulması açısından -temel kaynaklar arasında olan- el-Eşbâh ve'n-Nezâir isimli bu kitabı tanıttım; kitabın yöntemini, düşüncesini açıkladım.
Allah'tan bu eseri faydalı kılmasını niyaz ederiz. Şüphesiz ki O du'âları işitendir, kabul edendir.
Dr. Abdullah Mahmûd Şehhâte[3]
Mukâtil'in Hayatı
Adı Mukâtil b. Süleyman b. Beşîr[4] el-Belhî'dir. Ezdli-lerin mevîâsıdır.[5] Künyesi Ebu'l-Hasen'dir.
Zehebî, biyografisinde ondan, "Müfessirlerin büyüğü Ebu'l-Hasen Mukâtil b. Süleyman el-Belhî" şeklinde söz etmektedir.
Mukâtil, Horasan bölgesinin bir şehri olan Belh'te dünyaya geldi. Kaynaklar onun Basra'da Hicrî 150 yılında vefat ettiğini belirtmişler, ancak hangi yılda doğduğundan s.öz etme mislerdir.[6] Rivayetlerden, Mukâtil'in Hicrî 80 yılında doğmuş olduğu kanaati ağırlık kazanmakla birlikte, bu tarihten önce doğmuş olması da mümkündür.
Mukâtil, Hicrî 2. asrın ilk dilimlerinde vefat etmiş tabiînin ileri gelen âlimlerinin bir çoğundan rivayette bulunmuştur; Mücâhid b. Cebr el-Mekkî (v. 104 H.); Ata b. Ebî Rebah el-Mekkî (v. 114 H.) gibi.[7] Fakat onlardan yaptığı rivayetler muîıkatı'dır. İbrahim el-Harbî bu hususta şöyle demiştir:
Mukâtil, Mücâbid'ten hiçbir şey dinlememiştir, onunla karşılaşmamıştır. Ancak Mukâtil, ilim adamlarının tefsirle ilgili görüşlerini toplamış ve bunlara dayanarak -onlardan şifahen işitmeksizin- tefsir yapmıştır.[8]
Mukâtil, Belh şehrinde yetişti, sonra Merv'e gitti. Her ikisi de Horasan bölgesinin ünlü şehirlerindendir. Mukâtil'in yetiştiği ve kültürlerinden, dinî-mezhebî görüşlerinden etkilendiği bu ülke, doğunun en verimli ve en geniş ülkesidir. Sınırlarım kuzey-doğudan Mâverâu'n-Nehir, güney-doğudan Sind ve Sicistaıı ülkeleri, kuzeyden ise Harizm ve Türkistan'daki Oğuzların ülkeleri, güneyden ise Fârisîlerin diyarı [İran] teşkil etmektedir.[9]
Horasan Hicrî 2., 3. ve 4. asırlarda İslâm ülkesinin fikrî hayatının en önemli merkezlerindendir. Burada pek çok büyük muhaddis, pek çok müfessir ve fakih yetişmiştir.
Grek uygarlığının bir merkezi olan Belh'te doğup yetişen Mukâtil, buradaki mabedleri gördü, dînleri tanıdı.
Ekumenikler döneminde Zerdüştlüğün kutsal şehri olan Belh'te -daha sonra- Kuşânîler kralları döneminde Budizm de yaygınlık kazandı.[10]
Arablar tarafından fethe dili ncey e kadar Belh'te Zer-düştlük, Budizm'in yanıbaşmda yaşamaya devam etti. Bu iki din ile birlikte aynı zamanda Manilik ve Nesturi Hris-tiyanlığı da hayatiyetlerini sürdürüyordu. Bununla birlikte üstünlük Budizm'de idi. Ziyaretçiler her yandan buraya geliyordu, aralarında pekçok Çinli de bulunuyordu. Budist enstitüsü olan Nevbahar'a gelirlerdi ki burası büyük ve dehşet verici bir mabetti. Arablar tarafından fet-hedildiği günlerde Belh'te en büyük dinî mevki, Nevba-har'm hizmetkârı Bermek'in idi. Abbasî vezirlerinin içinden çıktığı aile olan Bermekîler de bu din adamları aile-sindendirler.[11]
Bu büyük Merv,[12] Horasan şehirlerinin en büyükle-rindendir. Bu şehre nisbet, -gayr-i kıyası olarak- "Merze-vî" şeklinde yapılır. Merv ile Nisâbur arası 70, Merv ile Belh arası ise 122 fersahtır. Mukâtil Belh'den Merv'e geçmiş, orada ikamet edip oradan evlenmiştir.[13]
Mukâtil, Belh'e ve Horasan'a da nisbet edilmiştir. Biyografi kitapları ondan, "Mukâtil b. Süleyman el-Belhî,[14] el-Mervezî,[15] el-Horasanî"[16] diye sözetmektedirler.
Mukâtil zekâ, feraset ve bilgi sahibi harika bir kişi olmakla birlikte.,' etrafında olup bitenlerden de etkilenmiştir.
Mukâtil'in doğup yetiştiği Belh'in, çeşitli dînlerin kaynaştığı bir şehir olduğunu ifade etmiştik. Orada Zer-düşler, Budistler, Maniheistler ve Hristiyanlar vardı. Bu dînler Arab fütuhatı zamanına kadar -üstünlük her ne kadar Hindu Budistlerde ise de- komşu olarak yaşadılar.
Mukâtil, doğup yetiştiği Belh'ten Merv'e geçti. Horasan'da belli bir konuma sahip oldu. O kadar ki, Horasan emirleri ile onlara karşı ayaklananlar arasında barış görüşmelerinde aracılık yapıyordu.
Mukâtil daha sonra Irak'a geçmiş, Basra'da konaklamış, Bağdat'a gitmiş, orada Hadîs rivayet etmiş, sonra Basra'ya tekrar geri dönerek Hicrî 150 yılında vefat etmiştir.[17]
Mukâtil'in hangi yılda doğduğunu kesin olarak tesbit edemediğimiz -ancak Hicrî 80 yılında doğduğunu tercih ediyoruz- gibi, Irak'a hangi sene gittiğini de tesbit edemiyoruz.
Mukâtil, o dönemde Irak'ın ikinci önemli kenti olan Basra'da konakladı. Irak'ta çeşitli dînler, mezhebler ve görüşler bulunmaktaydı. Eski dînlerin bir yatağı idi. Süryanîler orada yayılmış ve İslâm'dan Önce okullarını tesis etmişlerdi. Bu okullarda Yunan felsefesini, Fars hikmetini okutuyorlardı. Irak'ta İslâm'dan önce akîde konularında birbirleriyle mücâdele eden Hristiyan mezhebleri vardı. İslâm'dan sonra da Irak çeşitli türlerin bir karışımı olmaya devam etti. Orada pekçok fitne ve çalkantılar zuhur etmişti. Siyasî ve akîdevî bakımdan birbirleriyle çatışan görüşler vardı. Şia oradaydı, -kırsal kesimlerinde-Hâricîler vardı, Mutezile oradaydı. Yine Irak'ta tabiînin müctehidleri vardı. Sahabîlerin ilmini taşımaları; dinî ilimleri çok iyi bilmeleri sebebiyle onlara rağbet ediliyordu. Kısacası Irak'ta birbiriyle çatışan görüşler, mezhebler ve inançlar yaygındı.[18]
Ebû Hanife ile çağdaş olan Mukâtil Basra'da ikamet etmişti. Tartışma ve muhalif görüş sahiblerinin çoğu da Basra'da bulunuyordu.
Emevî ve Abbasîler döneminde Basra, Irak'ın en önemli merkezlerindendi. Basra ile Küfe arasında büyük bir rekabet vardı. Her iki şehrin de Mukâtil döneminde belirli özellikleri bulunuyordu. Basra tartışma ve kelâm ilmi, karşılıklı münazara ve kıssa anlatımı ile öne geçmişti. Yine Basra'da pekçok fırka ortaya çıkmıştı. Mutezi-le'ye mensub en önemli fırkalar da Basra'da idi.
Mukâtiî Basra'ya gittiğinde orası pekçok fırka ile dolup taşıyordu.
Hayatının son- dönemini Irak'ta geçiren Mukâtil'in, -daha önce Horasan'da Emevî emirleriyle ilişkisi bulunduğu gibi- Irak'ta Abbasî halifeleri ile ilişkisi bulunuyordu.
Mukâtil Basra'dan Bağdad'a geçti. O sırada halifeliğin baş şehri olması hasebiyle, Bağdat'a göçedenler çoğalmıştı; bunların içinde birçok da âlim vardı.
Mukâtil Bağdat'ta ünlü birisi idi. Halifelerle oturup kalkar, emirler ona sual sorar, danışırlardı. Geniş bilgisi ve pekçok maîumatıyla da ün salmıştı.
Mukâtil'in sıfatlarla ilgili görüşleri etrafa yayıldı. Nihayet halife Mukâtü'e sordu:
— Bana senin (Allah'ı) teşbih ettiğine dair haber ulaştı.
— Hayır, ben sadece şunu söylüyorum: De ki: "O Allah ki birdir. Allah ki sameddir. Doğurmamıştır, doğmamıştır, O'na bir denk de olmamıştır." Kim (benim hakkımda) başka bir şey söylerse yalan söylemiş olur.[19]
Sonra Mukâtil Bağdad'dan Basra'ya döndü ve Hicrî 150 yılında vefat edinceye kadar orada kaldı.[20]
Mukâtil'in Tefsir'inde, ashâb-ı kiram'dan Basra'da vefat edenlerin isimleri de zikredilmiştir.
Basra'da Esed oğullarının ayrı mahallesi vardı. Bunlar da Şerik b. Mâlik'in oğulları idiler. Mukâtil de Basra'da onların mevlâlarından [velâ akdiyle onlara bağlı olanlardan] idi.[21]
Mukâtil, hayatının ilk yarısını Horasan'da, ikinci yarısını da Irak'ta geçirdi. Başka şehirlerde de ikâmet etti. Ancak oralardaki ikâmeti uzun sürmedi.[22]
Mukâtil Ve Hadîs İlmi
Hadîs âlimleri Mukâtil'i cerhetmiş; yalancılıkla ve Hadîs uydurmakla itham etmişlerdir. Bu nedenle de çoğunluk onu Hadîs rivayetine ehil görmemiş ve ondan Hadîs almamışlardır. Bununla birlikte müfessirler arasında üstün bir konuma sahip olup, tefsir konusunda kendisinden övgüyle sözedildiğinden, sika ve tanınmış pek çok kimse Mukâtil'den Hadîs rivayet etmiştir.[23]
Mukâtil'in, tefsirinde naklettiği rivayetlerin çoğunlukla Sahih(-i Buharı ve Sahih-i Müslim)de yahut da Sü-nenlerde yer aldığım gördüm.
Mukâtil; Sabit el-Bunanî, Sa'îd el-Makburî, Atâ b. Ebî Rebah, Atiyye b. Sa'd el-Avfî, Amr b. Şuayb, İbn Şi-hâb ez-Zührî, İbn Ömer'in azadlısı Nâfi, Zeyd b. Eşlem, Ensârın azadlısı Şurahbil b. Sa'd, Abdullah b. Bureyde, Abdullah b. Ebî Bekr b. Enes b. Mâlik, Muhammed b. Şîrîn, Ebû İshâk es-Sübleyî ve Ebu'z-Zübeyr el-Mekkî'den rivayet etmiştir,
Mukâtil, Mücâhid b. Cebr el-Mekkî'den de rivayette bulunmuştur: fakat İbrahim el-Harbî, bu hususta şunları
söylemiştir:
• Mukâtil/Mücâhid'ten hiçbir şey dinlememiş ve onunla karşılaşmamıştır.
• Mukâtil çeşitli kimseleı-in tefsire dair görüşlerini derleyip topladı ve onlardan bizzat dinlemeksizin buna göre tefsir yaptı. Eğer herhangi bir kimse Ma'mer'in ve Seyhan'ın Katâde'den yaptığa tefsiri toplasaydı, buna göre tefsir yapması güzel olurdu.
• Ben kendi tefsirime ondan (yani, Mukâtil'in tefsirinden) herhangi bir şey sokmadım.
el-Kelbî'nin tefsiri Mukâtil'in tefsiri ile aynı düzeydedir.
Mukâtil'den rivayette bulunanlar arasında ise İsmâîl b. Ayyaş, Sa'd b. es-Salt, Süfyan b. Uyeyne, Abdu'r-Rah-mân b. Muhammed el-Muhâribî, Abdu'r-Rezzak b. Hem-mam, el-Velid b. Müslim, Eb:û Nusayr Sa'dâl, İbn Sa'îd el-Belhî, Ebû Hayve, Şureyh b. Bureyd el-Himsî, Ebû Nasr Mansur b. Abdu'l-Hâmîd el-Barudî, Ebu'l-Cüneyd ed-Da-rir, Ebû Yahya el-Hammanî, Bakıyye b. el-Velîd, vŞebâbe b. Sevvâr, İmad b. Kîrat en-Nej'sabûrî, Abdullah b. el-Mübârek, Abdu'r-Rahmân b. Süleyman (b. Ebi'1-Hûb), Abdu's-Samed b. Abdu'l-Vâris, Attab b. Muhammed b. Şevzeb, Ali b. el-Ca'd, îsâ b. Ebî Fâtıma {İbn Subeyh], îsâ b. Yûnus, Haremî b. Umâre b. Ebî Hanîfe, Hammad b. Muhammed en-Nevârî, Hamza b. Ziyad et-Tûsî, Nasr b. Hammad el-Verrâk, Yahya b. Şibl, Yûsuf b. Hâlid es-Sum-nî, el-Velîd b. Merised el-Beyrût[24] bulunmaktadır.
Kimi güvenilir [sika] Hadîs âlimleri Mukâtil'den övgüyle sözetmiş ve onun konumunun yüksekliğini dile getirmiştir: İmam Şafii şöyle demiştir:
Her kim tefsirde derya kadar geniş olmak isterse, o Mukâtil b. Süleyman'ın ortaya koyduklarına muhtaçtır.
Süfyan b. Uyeyne, Meş'ar ile Hammad b. Amr arasındaki şu konuşmayı nakletmektedir:
Meş'âr, Hammad b. Amr'a -Mukâtil'i kastederek- şöyle sordu:
— Adamı nasıl buldun?
Hammad b. Amr da şöyle cevap verdi:
— Eğer onun söyledikleri bir ilim ise, ondan daha âlim olabilir mi bilmiyorum.
Abdullah b. el-Mübârek de Mukâtil'in tefsirini görünce şöyle demiştir:
Bu ne kadar büyük bir ilim, keşke bu İlmin bir de isnadı olsaydı.
Abd b. Kesir de şöyle demiştir:
Allah'ın kitabını Mukâtil'den daha iyi bilen bir kimse kalmadı.
Ebû Hanîfe'nin oğlu Hammad şöyle demiştir:
Mukâtil tefsirde el-Kelbî'den daha bilgilidir. Bakiyye ise şöyle demiştir:
Ben Şu'be'ye, Mukâtil b. Süleyman hakkında sual sorulduğuna pek çok kere şâhid oldum; fakat bir defa olsun ondan hayırdan başka bir şekilde sözettiğini duymadım. .;.
Ali b. el-Hueeyn b. Vâkid el-Mervezî, Merv ahalisinden Abdu'l-Mecîd'den naklen şöyle demiştir:
Mukâtil b. Hayyan'a sordum:
— Ey Ebû Bestam! Sen mi daha âlimsin, yoksa Mukâtil b. Süleyman mı?
Şöyle cevab verdi:
— Ben Mukâtü'in insanlar arasındaki bilgisini, diğer denizler arasında yeşil deniz gibi gördüm.
Tefsirindeki ve diğer eserlerindeki aklî yöne gelince, o bu hususta gerçekten coşkun bir deniz gibi olup hep ilerdedir, kimse onu geride bırakanıamıştir. İmam Şafii'nin onun lehindeki şehâdetiyle bu böyledir.
Şayet bizler Mukâtü'in mirasını ihmal edecek olursak, fikir ve uygarlık mirasımızdan önemli bir bölümü ihmal etmiş oluruz. Hatta aklî tefsirin ilk ürününü dahi ihmal etmiş oluruz. Oysa bu, diğer toplumların geçmişleriyle övündüğü ve geçmişlerinin kültürel mirasını canlandırmakta birbirleriyle yarıştığı bir zamanda yapılacak bir iş değildir.[25]
Mukâtil Ve Kelâm İlmi
Sadece fırka ve mezheblere dair eserler Mukâtil'e, "Allah et ve kandır..." sözünü nisbet ederler. Böyle bir ifade Mukâtü'in Tefsirinde kesinlikle yoktur.
Bazı Kelâm imamları ile fırka ve mezheb tarihçileri Mukâtil'den övgüyle sözetmiş ve onu, sapıklık ve inkârın bertaraf edilip önlenmesi için bir temel ve dayanak kabul etmişlerdir.
Mesela Şehristanî, Mukâtil'i selef imamlarından birisi olarak kabul etmiş, onu İmam Mâlik b. Enes'le birlikte değerlendirmiştir. Şöyle ki:
Hadîs ashabından selef, Mutezile'nin, Allah'ın ilmi ve râşid imamlardan öğrenegeldikleri Sünnet'e muhalefet konusunda ileri gitmeleri, Umeyye Oğulları'ndan bir topluluğun Kaderi görüşleri desteklemeleri, Abbasî halifelerinden bazılarının Allah'ın sıfatlarını nefy ve Kur'ân'm mahluk olduğu hususundaki kanaatleri savunmaları karşısında, Ayet ve Hadîslerde bulunan mü-teşâbîhler hakkında Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'in görüşünü sağlam delillerle ortaya koymada aciz kaldılar. Ahmed b. Hanbel, Dâvûd b. Ali el-İsfehanî ve selef imamlarından bir topluluk kendilerinden önce gelen Hadîs ashabından olan Mâlik b. Enes ve Mukâtil b. Süleyman gibi mütekaddimlerin selef yöntemi üzerinde yürüdüler ve böylelikle selâmetli yolu izleyerek şöyle dediler:
"Bizler Kitap ve Sünnet'te vârid olanlara îmân ederiz, te'vîle kalkışmayız. Bununla birlikte kesinlikle Yüce Allah'ın yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini de biliriz. Şunu da biliyoruz ki, hayâlimizde canlanan her şeyin yaratıcısı ve takdir edicisi O'dur."
Böylelikle onlar teşbihten alabildiğine sakınır ve çekinirlerdi. Nihayet demişlerdir ki:
"Yüce Allah'ın, İki elimle yarattığım âyetini okuyunca, elini oynatanın elini, yahut da Mü'minin kalbi Rahmanın parmaklarından iki parmak arasındadır Hadîsini rivayet edince parmaklarıyla işarette bulunan kimsenin parmağım kesmek icab eder."[26]
İmam Şafii de, Kur'ân tefsiri konusunda herkesin Mukâtil b. Süleyman'a muhtaç olduğunu ifade etmiştir.
Dr. Subhi espâlih, Mukâtü'in müslüman âlimlerin ve müfessirlerinin büyüklerinden biri olduğunu belirtmektedir.[27]
Bu sebeble diyoruz ki: Şayet Mukâtil b. Süleyman, "Allah, etten ve kandandır" demişse, kahrolsun. Ancak insaf, şunu söylememizi gerektirir; Böyle bir görüş Mukâ-til'e, onun biyografisinden sözeden eserlerden ya da tarih kitaplarından herhangi birinde nisbet edilmiş değildir. Bu görüş ona sadece fırkalara ve mezheblere dair kitaplarda nisbet edilmiştir. Fırkaların görüşlerini anlatan kitaplar ise hasımlarının sözlerini bazan mübalağalı olarak aktarırlar.
O halde bize düşen Mukâtü'in görüşlerini bizzat kendi kitaplarından tesbit etmektir. Güzel bir rastlantıdır ki, onun kimi kitapları kütübhânelerde yazma olarak bulunmaktadır. Ben onun bir kitabının filmini elde etmiş ve okumuş bulunuyorum.
Dr. Muhammed Yûsuf Mûsâ diyor ki:[28]
Biz şuna inanıyoruz: İnsaflı bir araştırmacıya yakışan, hasmın hasmı hakkındaki sözünü ve hasmına nisbet ettiklerini ona ait kabul etmekte son derece ihtiyatlı davranmasıdır. Özellikle de Bağdadî'nin el-Fark Beyne'l-Fı-rak'ı ile Şehristanî'nin el-Mile'l-ve'n-Nihal'i böyledir. Bunlar İslâm mezhebleriyle ilgili önemli kaynaklardandır. Birincisinin müellifi -İmam Fahru'd-Dîn er-Râ-zî'nin de belirttiği gibi- muhaliflere karşı oldukça muta-assıb bir kimseydi. Onların mezheblerini gerçek şekliyle anlatmadığı dahi söylenebilir. İslâm fırkalarının görüşlerini Şehristanî de ondan alarak nakîetmiştir.[29]
Fırkaların durumlarını açıklamaya dair te'lif edilmiş en eski eserlerden birisi olan el-Malatî'nin (v. 377 H.) Ki-tabu'l-Tenbih ve'r-Red[30] isimli eserini mütalaa edecek olursak, onun Mukâtil b. Süleyman'dan övgüyle söz ettiğini görürüz, hatta onu Kur'ân hakkında şüphe serdeden ve onda müteşâbih [çelişkili ifadeler] bulunduğunu iddia eden Zenâdıka'nm[31] görüşlerini reddetmek noktasında bir dayanak ve bir sığınak olarak değerlendirmiş ve demiştir ki:
Bu kabilden olup da altından kalkamadığı soruların cevabını öğrenmek isteyen kimse, güvenilir ilim adamlarıtia başvuracak olursa istediğine kavuşur. Yemin ederim ki, hevâ (ve heves fırkalarına) mensub kimseler böyle bir durumda ayrılığa düşmüş ve sapılmışlardır. İşte bu, bizim güvenilir râviîerden, onların da Mukâtil b. Süleyman'dan naklettikleri bir hulâsadır. Eğer bunun üzerinde düşünecek olursanız -inşâallah- size faydalı olur.
(Bunun ardından da), "Mukâtil dedi ki..."[32] deyip ondan, Kur'ân'm müteşâbihlerinin te'vîliyle ilgili yirmi dört sayfa nakilde bulunmaktadır.[33]
Mukâtil'in Şiîlik Ve Mürcilik'i
İbnu'n-Nedim, eî-Fihristıte şöyle der:
Mukâtil b. Süleyman; Zeydî, muhaddis ve kıraat âlimi-dir.[34]
Kur'ân Tefsiri incelendiğinde Mukâtil'in, Şia'nın y dî koluna mensub olduğuna dair pekçok delil görülür. Şia'nın Zeydî kolu, İslâm cemaatine [Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'eJ en yakın Şia fırkalarından biridir. îtikadî meselelerde aşırıya kaçmamışlar; imamlarını nübüvvet ya da ulûhiyyet mertebesine yükseltmemişlerdir.
Mukâtil, Mürcie[35] [irca görüşüne sahib] olmakla da itham edilmiştir. Nitekim Ebû Hanîfe de Mürcie olmakla itham edilmiştir. Mukâtil'in Tefsiri incelendiği vakit onun, "Küfür ile birlikte itaat fayda vermeyeceği gibi, îrnân ile birlikte de ma'siyet zarar vermez" diyen bid'atçi jVlürcie'den olmadığı anlaşılır.[36]
Mukâtil Ve Tefsir İlmi-Kur'ân İlimleri
1. Mukâtil'in Tefsiri, rivayet ve dirayet tefsirini bira-rada ihtiva eder,
2. Mukâtil, Kur'ân'ı baştan sona tefsir eden ilk kişi midir?
3. İlk tefsir tedvin edenler,
4. Mukâtil'in Tefsiri mi öncedir, İbn Cüreyc'in Tefsiri mi?
5. Mukâtil'in tefsir ve Kur'ân ilimlerine dair telifleri.[37]
1. Mukâtil'în Tefsiri, Rivayet Ve Dirayet Tefsirini Birarada İhtiva Eder
Mukâtil pek üstün bir aklî deha ile âyeti tefsir ederdi. Bu sebeble İmam Şafii, "Tefsir öğrenmek isteyen Mu-kâtil'e muhtaçtır" demiştir.
Mukâtii'in Tefsiri'nin ayırdedici özelliği kolaylık ve basitliktir. Bunun yanında âyetlerin anlamlarını ve Kur'ân'daki müteşâbihler ile Sünnet'te onunla alakalı olanları da tam anlamıyla kuşatır. O adeta sehl-i mümte-ni üslublu bir tefsirdir.
Görüşüme göre Mukâtil'in Tefsiri'nin, sahasında benzeri yoktur. Kolay ve sınırları belîi ifadelerle anlamı kuşatması, daha sonra da âyet ile ilgili en güçlü ve en uygun olan görüşü -ayrılıkları zikretmeksizin- tercih etmesi bakımından benzersizdir.
Mukâtil, Kur'ân'ı tam anlamıyla kuşatmıştı. Bunu "Mukâtil'in Külliyatında açıkça görmek mümkündür.[38]
Mesela o şöyle diyor:
• Kur'ân-i Kerîm'de geçen her el-etrâb lafzı, lezzet ve zevk bakamından birbirine eşit otuzüç yaşındaki kızlar anlamındadır.
• Kur'ân-ı Kerîm'de geçen her el-ecdâs kelimesi, kabirler demektir.
• Kur'ân-ı Kerîm'de geçen her alâullâh ifâdesi, Allah'ın nimetleri demektir. (Onun elif harfi ile başlayan otuziki tane külliyât saydığını gördüm).
• Kur'ân-ı Kerîm'de geçen her Rabb'lerinin hamdi ile ibaresi, Rabb'lerinin emri ile anlamındadır. (Be harfinden on tane külliyât saymıştır).
• Kur'ân-i Kerîm'deki bütün tallahi lafızları, vallahi demektir. (Tefsirinde, te harfi ile başlayan bu türden beş tane külliyât vardır).
• Kur'ân-ı Kerîm'deki her el-cahîm kelimesi, pek büyük ateş demektir. (Tefsirinde, cim harfi ile başlayan beş tane külliyât geçmektedir).
• Kur'ân-ı Kerîm'deki her hasien lafzı, küçülmüş olarak demektir. (Tefsirinde, ha harfi ile başlayan yedi külliyât bulunmaktadır).
• Kur'ân-ı Kerîm'deki dâru'l-bevâr, kaumen bûrâ ve ti-câreten ten tebûr [sonu gelmez/tükenmez bir ticaret] ter-kiblerindeki her bur (kökünden gelen ikinci) lafzı, helak olmak, yok olmak anlamındadır. (Tefsirinde, dal harfi ile başlayan külliyât altı tanedir).
Buna benzer Mukâtü'in tesbit ettiği ve Kur'ân-ı Ke-rîm'in tamamında 248'e ulaşan daha başka külliyât da vardır.[39]
Mukâtil'in bu şekilde Kur'ân'ın külliyâtına dair kapsayıcı açıklamalarda bulunması, onun Tefsiri'ne bu yönüyle bir özellik kazandırmıştır. Bu da Kur'ân'm Kur'ân ile tefsir edilmesi demektir. O bir âyeti tefsir ederken, hem onunla ilgili olan hususları, hem de anlamını tamamlayan hususları kaydetmektedir.
Gerçekten Mukâtil Kur'ân'ı Kur'ân ile -bu ilkenin en geniş anlamıyla- tefsir etmiştir. O, Kur'ân'm külliyâtını (yani, Kur'ân'da küllü [her bir] diye başlayan ibareleri), aynı hususta olmakla beraber az-çok farklılık taşıyan âyetleri, çelişki-/vehmedilen âyetleri, hayat ve ölümle ilgili âyetleri ve benzerlerini tedriciliklerine ve müteselsil sıralarına uygun olarak tefsir etmiştir. Zannederim Mukâtil bu hususların bir çoğunda ilktir.[40]
Mukatil'in Tefsîrindeki Nakli Yön
Mukâtil, Tefsiri'nde aynı konuyla ilgili âyetleri birara-ya getirir ve senedleri zikretmeksizin âyetle ilgili Hadîsleri kaydeder. Bundan dolayı onun Tefsiri'nde sahih ve gayr-i sahih rivayetler birbirine karışmıştır. Yine bu Tefsiri'nde Ehl-i Kitap'tan nakledilmiş İsrâîliyat da açıkça görülmektedir. Bilhassa Yüce Allah'ın, içlerini ve dışlarını yasaklanmış bir işe bulaşmaktan koruduğu peygamberlerin bazılarıyla ilgili naklettiklerinde bunu görüyoruz.
Mukâtil, Hz. Peygamberin (s.a) Zeyneb bt. Cahş ile evlenmesiyle ilgili âyetleri tefsir ederken, Yahudilerden gelme İsrâîliyat kabilinden rivayetlerden etkilenmiştir.
Râvilerin senedlere çokça önem verdikleri bir dönemde, senedleri zikretmeme sinin yanısıra, Mukâtil'in Tefsi-ri'ndekı en belirgin kusurlardan biri de İsrâîliyattır.[41]
Mukatil'in Tefsirîndeki Aklî Yön
Akl ile naklin içice olması Mukâtil'in Tefsirinde açıkça görülen bir husustur. Onun el-Eşbâh ve'n-Nezâir fi'l-Our'âni'l'Kerîm isimli kitabı ile Tefsiru Hamsi Mieti Ayetin mine'l-Qur'âni ve bihâ Ahkâmun Fıkhıyye adlı kitabında da akl ile naklin içice olduğu açıkça görülmektedir. Aydınlık bir aklın etkisi bu Tefsirin köşesinde-bucağında net bir şekilde görülmektedir. Mukâtil'in sahip olduğu zekâ ve Yüce Allah'ın kitabını tefsir edecek kimse için gerekli olan her hususa dair geniş bilgisi bu konuda Mukâ-til'e oldukça yardımcı olmuştur.
O, Arab dili, bu dilin kelimeleri, kelimelerin terkible-ri, kelime ve terkiblerin delâletleri, bunun evrimi, müşterek ve müteradif lafızlar, meânî, beyan ve bedîi konusunda geniş bir bilgiye sahibti.
Aynı şekilde o icmali-1ebyîni, umumu-hususu, mutla-kı-mukayyedi, emrin-nehyin delâleti... gibi hususları bilmesinin yanısıra, akaidi, ilahiyatı, nübüvvâtı [nübüvvetle ilgili meseleleri] ve hükümlerini, çeşitli kıraatleri, tecvidi, nahvi ve eski şiiri de biliyordu.
Özetle Mukâtil, müfessirin gerek duyacağı bütün ilimleri eksiksiz bilmekteydi. O bütün bunları Tefsirinde verimli bir şekilde kullanabilmiştir. Mukâtil, pekçok ilim ve bilgiyi kuşatan bir kişi olmakla birlikte, Tefsirinde bariz hatalar da yapmıştır. Bu hatalar ise, rivayetlerin senedini hazfetmek, tedlîs yapmak, Yahudi ve Hristiyanla-nn malumatlarım [İsrâîİiyâtı] Kur'ân tefsirine aktarmaktır. Bunlar, Mukâtil'in konumunu düşüren ve değerini azaltan büyük kusurlardır. Bu kusurlarına rağmen Mukâtil, dehası ile yüce ve üstün anlamları idrak ederek, Kur'ân'ı basit bir şekilde tefsir etmektedir. Bu sebeble onun Tefsiri, büyük bir beğeni kazanmış, ileri gelen imamların övgülerine mazlıar olmuştur.
İmam Şafii'nin, şu şehâdeti çok değerli ve muteber bir şehâdettir:
İnsanlar tefsirde Mukâtil'e muhtaçtırlar. Ahmed b. Hanbel'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mukâtil, Kur'ân'ı bilen biri idi.
Ebû Hanîfe.'nin oğlu Hammad'm da şöyle dediği nakledilmiştir:
Mukâtil; tefsir ilmini, el-Kelbî'den daha iyi bilir.
İbrahim el-Harbî'den gelen rivayete göre şöyle demiştir:
İnsanları, Mukâtil'i tenkide iten şey kıskançlıktır.
Abdullah b. el-Mübârek, Mukâtil b. Süleyman'ın Tef-siri'ni tetkik ettikten sonra şunları söylemiştir:
Eğer o sika olsaydı, onun Tefsiri ne kadar güzeldi! Eğer rivayetlerinin senedi bulunsaydı, buradaki ilim ne kadar büyüktü!
Mukâtil b. Hayyan'a -ki o sika'dır- "Sen mi daha bilgilisin, yoksa Mukâtil b. Süleyman mı?" diye sorulunca, şöyle cevab vermiştir: :
Ben insanlar arasında Mukâtü'in bilgisini, ancak diğer denizler arasındaki yeşil denize benzetebiliyorum.[42]
2. Mukâtil Kur'ân'ı Baştan Sona Tefsir Eden İlk Kişi Midir?
Rivayet yoluyla tefsir [et-tefsir bi'1-me'sûr], Rasûlul-lah'tan (s.a) ve o'nun ashabı ile tabiînden nakil yoluyla ortaya çıkmıştır. Müfessirlerin çoğunluğu bu tefsire bağlı ka-lıyor, ona bir şey eklemiyorlardı. Yani ilk başta tefsir, hakkında rivayet vârid olmuş âyetlerin açıklanmasından ibaret olup, Kur'ân'ın tamamı için tefsir sözkonusu değildi.
İbn Abbas'a nisbet edilen Tenvîru'l-Mikbâs gösterilerek bize itiraz edilemez. Çünkü bu Tefsirin ona nisbeti tenkid edilmiştir.
Mukaddimesinde bu Tefsiri el-Kelbî'nin Ebû Salih'ten, onun da İbn Abbas'tan rivayet ettiği belirtilmektedir. Bu rivayet yolu ise İbn Abbas'tan gelen rivayet yollarının en gevşeğidir.[43]
Üstelik İmam Şafii şöyle demiştir:
İbn Abbas'tan tefsire dair ancak yüz kadar rivayet sabit olmuştur.[44]
Hakkında şüphe edilmeyecek hususlardan birisi de şu ki, Mukâtil b. Süleyman'ın Tefsiri, bize eksiksiz ulaşmış ilk Kur'ân tefsiridir.
Geriye şunu sormak kalıyor: Acaba Mukâtil'den Önce böyle bir tefsir te'lif eden oldu mu? Diğer bir ifâdeyle, Kur'ân-ı Kerîm'i Mukâtil'den önce veya onun devrinde eksiksiz tefsir etmiş müfessirler vardı da kitapları kayıp mı oldu?
Bu soruya cevap verebilmek için şunları hatırlatalım: İmam Şafii şöyle demiştir:
Kim tefsir ilmini elde etmek isterse o, Mukâti! b. Süleyman'a muhtaçtır.
Ibrâhîm el-Harbî şöyle demiştir:
• Mukâtil, Mücâhid'ten birşey dinlememiştir. Ancak Mukâtil insanların tefsir ile ilgili rivayetlerini bir araya toplamış ve birşey dinlemeksizin buna göre tefsir yapmıştır. Eğer/'bir kimse Ma'mer'in ve Seyhan'ın Katâ-de'den naklettiği tefsir rivayetlerini biraraya getirecek olursa, bunları esas alarak tefsir yapması güzel olurdu.
• Ben Tefsirime ondan hiçbir şey almadım.
• el-Kelbî'nin Tefsiri, Mukâtil'in Tefsirinin aynısıdır.[45] Mukâtifin dayandığı tefsirlerin rivayet yoluyla yapılmış tefsirler olduğunu görüyoruz. Mücâhid, Tefsirini İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. İbn Abbas'tan ise tefsir ile ilgili ancak yüz kadar sahih rivayet bulunmaktadır. Yani Mücâhid'in İbn Abbas'tan rivayet yoluyla oluşturduğu Tefsiri, sadece Mücâhid'in anlamaktan aciz kaldığı âyetlerin tefsirine münhasır idi. Mücâhid, anlamadığı âyetleri İbn Abbas'a sormuş ve bunların tefsirini levhalara kaydetmiştir.
ed-Dahhak'ın, kendisine sunulan Mukâtil'in Tefsiri'-ni, "Her kelimeyi tefsir etmiş" diyerek beğenmediği rivayet edilmiştir.[46]
Bu ise Kur'ân-ı Kerîm'in tam bir tefsirinin Mukâtil'in Öncesi şöyle dursun, Mukâtil'in döneminde bile alışılmadık bir şey olduğunu ve Mukâtil'in Kur'ân-ı Kerîm'i tam olarak tefsir edenlerin ilkleri arasında bulunduğunu gösterir. Tefsirinin, Mukâtil'in Tefsiri ile aynı olduğu söylenen el-Kelbî gibi çağdaşlarının da bu konuda onunla aynı özelliği paylaşmış olmaları muhtemeldir. Şu kadar var ki, Mukâtil b. Süleyman'ın ki hariç, Kur'ân-ı Kerîm'in tam bir tefsiri bize ulaşmamıştır.
Hicrî 161'de vefat eden Süfyan es-Sevri'nin Tefsiri Hindistan'da basılmıştır. Fakat bu Tefsir, her sûrede birkaç kelimeyi ve sınırlı sayıda âyeti tefsir etmekten öteye geçmemektedir.
Mesela Süfyan es-Sevrî'nin, Bakara süresindeki bazı âyetleri nasıl tefsir ettiğini görelim:
Yahut (bunların hali), semadan boşanan yağmurfa tutulan kimselerin hali) gibidir (Bakara/19) ibaresini, -Sa'îd b. Cubeyr'den naklen- "Yağmur yüklü bulut" diye tefsir etmiştir.
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri halkeden Rabbini-ze ibâdet edin ki ittika edesiniz (Bakara/21) âyetindeki tettegûn'u, -Ebû Necîh kanalıyla Mücâhid'ten naklen-"itaat" ile tefsir etmiştir.
Artık Allah'a nidler koşmayın (Bakara/22) âyetindeki e?ıdâd (nid'in çoğulu) kelimesini, -Mücâhid'ten naklen-"O'na denkler koşmayın" diye tefsir etmiştir.
Bildiğiniz halde... (Bakara/22) ibaresini ise, "Ey Ehl-i Kitap! Siz Tevrat ve İncil'de şüphesiz ki O'nun bir olduğunun belirtildiğini bildiğiniz halde" şeklinde tefsir etmiştir.
Yakıtı insanlar ve taşlar... (Bakara/24) ibaresindeki taşlan, "kibritten taşlar" diye tefsir etmiştir. İbn Mes'ud dedi ki: "Buradaki taşlar'dan murad, kırmızı kibrit'tir."
Süfyan, O onlara müteşâbik olarak sunulur (Bakara/25) âyeti hakkında şöyle demiştir: Müteşabih, "rengi bir, tadı farklı" demektir.[47]
Dikkatimizi çeken husus şu ki, Süfyan es-Sevrî bütün âyetleri tefsir etmemektedir. Onun bir âyetten tek bir kelimeyi, ardından bir diğerinden bir ya da birkaç kelimeyi tefsir ettiğini, bazan da hiçbir kelimeyi tefsir etmeksizin âyetleri bırakıp geçtiğini görüyoruz.
Buradan şu sonuca ulaşıyoruz: Rivayet yoluyla tefsir ashâb, tabiîn ve etbau't-tâbiîn döneminde alışılagelmiş olan tefsirdir. Bu tefsir yönteminde, seleften nakledilen rivayetler ile yetinilir, haklarında herhangi bir tefsiri izah nakledilmemiş âyetlerin tefsiri yapılmaz.
Mukâtil b. Süleyman'ın Tefsiri ise, Kur'ân'ın tamamını âyet âyet tefsir eden ve bize ulaşan ilk tefsirdir. Şüphesiz ki bu yöntem, o gün için bilinen bir yöntem değildir. Bundan dolayı ilim adamları Mukâtil'in yöntemine (yani, bütün âyetleri tefsir etmesine) tepki göstermişlerdir.[48]
3. İlk Tefsir Tedvin Edenler
Şu hususun açıkça bilinmesini isterim: Kur'ân'ı tam olarak ilk tefsir eden kimse ile ilk olarak tefsir tedvin eden kimse ve ilk müfessir tabirleri arasında fark vardır.
Kur'ân'ı tam olarak tefsir eden ilk kimse, Mukâtil b. Süleyman'dır. Onun kimi çağdaşlarının Kur'ân-ı Kerîm'i tanı olarak tefsir etmiş olma ihtimali olmakla birlikte bunlar bize ulaşmamıştır. Buna göre Mukâtil'in Tefsiri, bize ulaşan Kur'ân-ı Kerîm'in eksiksiz en eski tefsiridir.
İlk olarak tefsir tedvin eden kimseden maksat ise, tefsire dair ilk yazan ve bu hususta ilk te'lif yapan kimsedir.
Dr. Ahmed Emin, Ferrâ'nın (v. 207 H.), Kur'ân-ı Kerîm'i âyet âyet tefsir eden iîk kişi olup ondan önce gelenlerin ise sadece Kur'ân'ın müşkil [anlaşılması zor] âyetlerini tefsir etmekle yetindikleri görüşüne meyletmektedir.
Ahmed Emin bu görüşe meylederken, İbnu'n-Ne-dim'in şu ifadelerine dayanmaktadır:[49]
Ömer b. Bukeyr, el-Ferrâ'ya şöyle mektub yazdı:
el-Hasen b. Sehi bazan bana Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili ardı ardına sualler soruyor, ona verecek cevab bulamıyorum. Şayet benim için birtakım esaslar toplamayı yahut da bu hususta kendisine başvuracağım bir kitap hazırlamayı uygun görüyorsan bunu yapıver.
Bunun üzerine eî-Ferrâ arkadaşlarına, "Size Kur'ân-ı Kerîm'e dair bir kitap yazdırmak için toplanın!" deyip onlar için belli bir gün tayin etti. Arkadaşları biraraya gelince o da onların yanma çıktı. Mescidte ezan okuyan ve namazda insanlara imamlık yapan bir kişi vardı. Ferrâ ona, "Fâtihatu'l-Kitab'ı oku, biz de onu tefsir edelim. Kitabın tamamım böylece bitirelim" dedi. Adam (Kur'ân'ı) okudu, el-Ferrâ da tefsir etti.
Ebu'l-Abbas,"Ondan önce kimse onun gibi bir iş yapmadı. Zannederim ondan sonra da kimse ondan fazlasını yapmadı" demiştir.
Dr. Alım e d Emin bu ifadelerle ilgili olarak şunları söylemektedir:
Acaba biz bu ifadelerden, -hicri 270[50] yılında vefat etmiş olan- e]-Ferrâ'nm mushaftaki sıraya uygun olarak Kur'ân'ı âyet âyet ele alıp tefsir eden ilk kişi olduğu, ondan önceki müfessirlerin sadece müşkil [anlaşılması zor] âyetleri tefsir etmekle yetindikleri, ondan Önceki tefsirlerin,Sadece İbn Abbas'tan, es-Süddî ve başkalarından rivayet yoluyla gelen tefsirler olduğu sonucunu çıkarbilir miyiz? Benim eğilimim bu doğrultudadır. Bununla birlikte İbnu'n-Nedim'in ifâdeleri bu hususta kesin değildir.[51]
Biz Dr. Alımed Emin'in bu eğilimini çürütecek birtakım deliller ortaya koyabiliriz:
el-Ferrâ'nın Tefsiri, Kur'ân-ı Kerîm'in tam bir tefsiri değildir. Aksine o, Kur'ân'm müşkil olan kelimelerini tefsir etmiştir. Bu durum, el-Ferrâ'nın, Meâni'l~Qur'ân isimli tefsiri incelendiğinde açıkça görülür: O, bir âyetin, bir ya da birkaç kelimesini tefsir ettikten sonra birçok âyeti tefsir etmeden geçmektedir. O halde el-Ferrâ'nın tefsiri, lügat ve nahiv bakımından bazı kelimelerin ve bazı âyetlerin bir bölümünün tefsirinden ibarettir. Bu Tefsirde o bütün gayretini nahiv ve dil ile ilgili açıklamalara hasretmiştir.
Ferrâ'mn Tefsiri'nin Kur'ân-ı Kerîm'in tam bir tefsiri olduğunu kabul etsek dahi Kur'ân'ı eksiksiz olarak tefsir eden ilk kişi o değildir. Çünkü hicrî 150'de vefat eden Mu-katil b. Süleyman, ondan yarım asırdan daha uzun bir süre önce yaşamıştır ve Mukâtil'in Tefsiri Kur'ân'm bütün âyetlerini kapsayan bir tefsirdir. ..
Ustad Emin el-Hûîî şöyle diyor:
el-Ferrâ'nın (v. 207 H.), Meani'l-Qur'ân adlı eseri, âyetleri, sûrelerdeki tertibine uygun olarak ele alışı itibariyle Ebû Ubeyde'nin (v. 209 H.) Mecâzıı'l-Qur'ân'ma benzer. Onun elimizde bulunan sözkonusu bu kitabının bir bölümünde sûreler Kur'ân'daki sıralanışına göre ele alınmakta ve her sûrenin mecazını, yani maksadın açıklanmasına gerek duyulan bölümünü ele almaktadır.
el-Ferrâ'nın bu alanda da ilk olma özelliği yoktur. Aksine bu yöntem, -göründüğü kadarıyla- o çağın bilinen bir yöntemi idi. Bu dönemden önce yazılmış eserler elimize geçecek olursa, büyük ihtimalle Kur'ân tefsiri konusunda, el-Ferrâ ve Ebû Ubeyde'nin yönteminin, daha önceden kullanıldığı görülecektir.[52]
Ben değerli ilim adamı Prof. Emin e]-Hulî'ye diyorum ki: Umduğunuz gerçekleşmiş ve biz el-Ferrâ'dan yarım asırdan daha uzun bir süre önce yazılmış bir tefsiri elde etmiş bulunuyoruz ki bu Kur'ân'm bütün âyetlerini kapsayan eksiksiz bir tefsirdir. Sözünü ettiğimiz bu tefsir Mukâtil b. Süleyman'a aittir.
İlk tefsir tedvin edenlere gelince:
Rivayete göre Mücâhid (v. 101 H.), elinde yazı levhaları bulunduğu halde İbn Abbas'a tefsire dair sualler sorar ve söylediklerini yazardı. Nihayet ona tefsirin tamamım sordu.[53]
Abdu'l-Melîk b. Mervan (v. 86 H.), Sa'îd b. Cubeyr'den kendisi için Kur'ân'ın tefsirini yazmasını istemiş. Sa'îd b. Cubeyr de onun için yazmış. Atâ b. Dinar da bu tefsiri yazıcılardan almıştır. Yoksa Atâ'nm Sa'îd b. Cubeyr'den doğrudan işitmişliği yoktur.
Nitekim Tehzibu-t-Tehzib'te Atâ b. Dinar'ın biyografisi anlatılırken şunlar söylenmektedir:
Ali b. el-Hasen el-Hasencânî, Ahmed b. Sâlih'den naklen dedi ki: "Atâ b. Dinar Mısırlı sika kimselerdendir. Sa'îd b. Cübeyr'den naklettiği rivayetler arasında yer alan Tefsiri bir sayfadır. Ancak bunu, Sa'îd b. Cübeyr'den (vasıtasız) dinlediğine dair bir delâlet yoktur." Ebû Hatim de şöyle demektedir:
Hadîsi sâlibtir [nakledilmeye elverişlidir], ancak Tefsiri divandan almıştır. Hicrî 86'da vefat eden Abdu'l-Melîk b. Mervan, Sa'îd b. Cubeyr'den kendisine Kur'ân tefsirini yazıp göndermesini istemiş, Sa'îd de yazmıştı. Atâ b. Dinar bunu divanda bulup almış, dolayısıyla Sa'îd b. Cubeyr'den onu mürsel olarak rivayet etmiştir.
Vefeyatu'l-A'yan'da şu ifadeler yer almaktadır:
Mutezile'nin iîeri gelen âlimlerinden Amr b. Ubeyd (v. 143 H.) Kur'ân-ı Kerîm'e dair bir tefsiri Hasen el-Bas-rî'den (v. 116 H.) yazmıştır.[54]
Suyûtî şunları söylemektedir:
İbn Cureyc'in (v. 150 H.) tefsire dair üç büyük cüzü vardır.[55] İbn Abbas'm mevlâsı İkrime'nin, "Ben iki levh [kapakl arasını tefsir ettim" dediğini biliyoruz.[56]
Yukardaki açıklamalardan hareketle Ferrâ'nm Kur1-ân-ı Kerîm'i âyet âyet tefsir eden ilk kişi olmadığı kanaatine ulaşabiliriz.
Bundan sonra geriye şu soru kalmaktadır: Kur'ân-ı Kerîmi âyet âyet tefsir eden ilk kişi kimdir?
Benim kanaatim, tefsirin tedvininin, Mukâtil b. Süleyman'dan (v. 150 H.) önce olduğu doğrultusundadır. Çünkü Sa'îd b. Cubeyr Kur'ân'ın tefsirini Mervan b. Abdu'l-Melîk (v. 86 H.) için yazmıştır.
Kanaatime göre, Mukâtil'den önceki tefsirler, Kur5-ân'ın tamamım kapsamıyordu. Bunlar sadece rivayetlerin nakledilmesinden ve müşkil âyetlerin tefsirinden ibaretti. Bu durum, Sa'îd b. Cubeyr (v. 94 H.) ile Mücâhidin (v. 103 H.) Tefsiri için de geçerlidir.
Amr b. Ubeyd'in, el-Hasen'den rivayet ettiği Tefsire gelince: Kanatimce bu Tefsir, kader ve o dönemde Basra'da yoğun bir şekilde tartışılan itikadı birtakım meselelerle alakalı muayyen birtakım âyetlerin tefsirine dairdi. Çünkü o dönemde Basra, çeşitli fırkaların ve Kelâm ilminin en önemli merkezi idi.
Hasen el-Basrî'nin Tefsiri'nde öncelediği şey, değişik. fırka ve mezheblere mensub çeşitli bid'at ve hevâ sahiplerinin kanaatlerim çürütmekti.[57]
îkrime'nin (v. 104 H.), îbn Abbas'tan naklettiği Tefsire gelince, bu da sadece rivayet yoluyla yapılmış bir Tefsirdir ve müşkil olan âyetlere münhasırdır,
İbn Cureyc'in (v. 150 H) Tefsiri'ne gelince, görüldüğü kadarıyla o tam bir Tefsir olmayıp, tefsire dair İbn Abbas'tan rivayet edilmiş üç büyük ciltlik bir kitap idi. Bu rivayetlerin bir kısmı sahih, bir kısmı gayr-i sahihtir. Çünkü onun maksadı, sadece sahih rivayetleri toplamak değil, âyetlerle ilgili her rivayeti sahih-gayr-i sahih demeden toplamaktı.[58]
Bu bahsin sonlarında şu noktalarda odaklaştırabüe-ceğimiz bir özeti sunabiliriz:
1. Tefsir, Hz. Peygamberin (s.a) bazı âyetleri açıklaması ile başlar. Bu nedenle Emin Peygamber, Kur'ân'ın ilk müfessiri olarak kabul edilir.
2. Peygamberlik döneminden uzaklaşıldıkça tefsirin alanı genişlemiştir. Çünkü insanların -Kur'ân-ı Kerîm'in nüzul ortamı ve şartlarından uzaklaşmaları sebebiyle— tefsire ihtiyaçları artmıştır.
3. Kur'ân tefsiri, müphem ve müşkil âyetlerin anlaşılması ihtiyacından doğmuştur.
Emin Peygamber Kur'ân'ıh bütün âyetlerini değil, bazılarını tefsir etmiştir. Ashabı ise Kur'ân-ı Kerîm'i kıraati, anlaşılması ve açıklanması itibariyle çeşitli vesüelerle ele almış, üzerinde durmuşlardır. Böylelikle tefsirin alanı bir dereceye kadar genişlemiştir. Fakat yine de Kur'ân'ın tamamını ihtiva etmemiştir. İmam Şafii'nin şu sözü de bunu te'yid etmektedir;
İbn Abbas'tan tefsire dair sabit olan rivayetler ancak yüz Hadîse denktir.
4. Bize ulaşmış Kur'ân'ın tam ve en eski Tefsiri, Mu-kâtil b. Süleyman el-Belhî'ye (v. 150 H.) ait olandır. O Kur'âiVm tamamını âyet âyet tefsir etmiştir.[59]
4. Mukâtil'in Tefsiri Mi, İbn Cureyc'în Tefsiri Mi Daha Öncedir?
Abdu'l-Melîk b. Cureyc hicrî 80'de doğmuş, 150'de vefat etmiştir. Hicrî 159'da vefat ettiği söylendiği gibi, başka tarihler de verilmiştir. Mukâtil de hicrî 80 dolaylarında dünyaya gelmiş, 150'de vefat etmiştir. Bundan daha sonra vefat ettiği de söylenmiştir.
Bundan açıkça anlaşılıyor ki, Mukâtil ile İbn Cureyc çağdaş idiler. Fakat İbn Cureyc Hicaz'da, Mukâtil ise Horasan'da yetişti. Bundan dolayı İbn Cureyc için, "Hicaz'da kitap te'lif eden ilk kişi" denilmiştir.
İbn Cureyc'in ancak olgunluk döneminde ilim tahsil ettiğini, Mukâtil'in ise Tefsiri'ni Merv'de gençlik yahut da olgunluk döneminde te'lif ettiğini bildiğimize göre, Mukâtil'in Tefsirini, İbn Cureyc'den önce tedvin ve te'lif ettiği açıklık kazanmış olur.
Muhtemeldir ki İbn Cureyc -aslen Bizanslı bir Hris-Uyan olması sebebiyle- rivayetleri toplamak, düzenlemek ve te'lif etmek hususunda daha maharetli idi. Bu sebeble kitapları ilk olarak tasnif edenin o olduğu söylenmiştir. Fakat o, her ne kadar Mukâtil ile çağdaş idiyse de, Tefsirini tedvin ettiği dönem kuhûlet [otuz yaşından sonraki dönem] diye bilinen olgunluk dönemidir. Yani Mukâtil'in Tefsiri'ni tedvin etmesinden sonradır.
Bununla birlikte İbn Cureyc'in Tefsiri, İbn Abbas'tan gelen rivayetlerin toplanması suretiyle oluşmuştur. Mukâtil'in Tefsiri ise tam bir te'lif olarak önümüzde durmaktadır. Onda parlak aklın, yeni şeyler ortaya koymanın ve teknik anlamıyla telifin, Kur'ân'm hedef ve maksatlarını bir derya gibi idrak edişin, her konunun âyetlerini birara-ya toplamanın, zahiren çelişik gibi görünen âyetleri uyuşturmanın izleri görülmektedir.
Mukâtil Tefsirini, öncekilerin tefsir ve görüşlerini toplayıp biraraya getirerek değil; bunları inceleyip tetkik ederek, kendi görüşüne göre doğruya en yakın olanı tercih ederek gayet özlü, basit ve açık ifadelerle ortaya koymuştur.
İmam Şafii'yi, "Tefsir alanında geniş bilgi elde etmek isteyen Mukâtil b. Süleyman'a muhtaçtır" demeye iten de bu olmalıdır.
Burada, rivayet yoluyla tefsir tedvin eden kimse ile, yeni bir yöntemle tefsir te'lif eden ve tefsirde çığır açan kimsenin farklı olduğunu vurgulamak istiyorum.
Kanaatimce Mukâtil'den öncekilerin hepsi sadece tefsire dair rivayet nakleden kimselerdi. Bunlar arasından tefsir tedvin edenlerin de tedvininde çoğunlukla görülen nakil ve rivayetti.
Mukâtil'in Tefsiri ise hem Kur'ân âyetlerinin tamamını kapsayan eksiksiz bir Tefsir, hem de her âyeti açıklayan ve ona izah getiren teknik ilk Tefsirdir.[60]
Mukâtîl Ve Kur'ân İlimleri
Göründüğü kadarıyla Mukâtil, Kur'ân ilimleriyle alakalı ilk kitap te'lif eden kimselerdendir. Şu an elinizde bulundurduğunuz el-Vücuh ue'n-Nezâir fi'l-Qur'âni'l~Ke-rîm[61] isimli eseri bunlardandır.
Zerkeşi el-Burhân'da, Suyûtî el-İtqan'da bu kitaptan ya da bu kitaptan nakil yapanlardan çokça nakillerde bulunmuşlardır. Mukâtil'den sonra Kur'ân ilimlerine dair eser te'lif edenlerin pek çoğu da bundan yararlanmışlardır. Bu, Mukâtil'in "el-Vücûh ve'n-Nezâir"e dair yazdıklarımn, kendisinden sonrakilerin yazdıklarıyla karşılaştırılması halinde açıkça görülür. Mesela, el-Malatî'nin et-Tenbîh ue'r-Red ala Ehli'l-Ahvâ adlı eserinde[62] kaydettiği "Mukâtü'in külliyâtı" bunlardan biridir:
• Kur'ân'da geçen her bahs lafzı, "noksan" demektir; ancak Yûsuf sûresinde yer alan Ve o'nu bahs bir pahaya sattılar (Yûsuf/20) âyetindeki müstesnadır; burada "haram" anlamındadır.
• Kur'ân'da geçen her 6a7 lafzı "koca" demektir; ancak Sâffât sürecindeki Ba'le mi du'â ediyorsunuz? (Sâf-fât/125) âyeti müstesnadır. Burada bal ile, "rabb" [put] kasdedilmiştir.
• Kur'ân'da geçen her rayb lafzı, "şekk" manasmdadır; ancak Tûr süresindeki raybe'l-menûn lafzı "zamanın ız-dırab veren musibetleri" demektir.
Zerkeşî de el-Burhân (1/105) isimli eserinde İbn Fâ-ris'in el-Efrâd adlı eserinden şunları nakletmektedir:
• el-Bahs, Kur'ân'da eksiklik, eksiltmek demektir; O (ecrinin) eksiltümesinden [bahs'indenl de korkmaz, kendisine zulmedilmesinden de (Cin/13) âyetinde olduğu gibi. Bundan tek istisna Yûsuf süresindeki, Onu düşük bir bahs'e sattılar (Yûsuf/20) âyetidir. Çünkü tefsir âlimleri buradaki bahs'i, haram ile tefsir etmişlerdir.
• Kur'ân'da geçen her el-ba'l kelimesi, koca demektir; Kocaları [buuletuhunne] onları geri almaya daha çok hakk sahibidirler (Bakara/228) âyetinde olduğu gibi. Ancak Sâffât sûresinde yer alan Ba'le mi du'â ediyorsunuz1? (Sâffât/125) âyetinde geçen ba'l müstesnadır. Burada bal ile, "put" kasdedilmektedir.
• Kur'ân'da geçen her rayb lafzı, şekk [şüphe] manasmdadır; ancak, Biz o'na raybu'l-menûn'u gözetliyoruz (Tûr/30) âyetindeki müstesnadır. Burada raybe'l-menûn, "zamanın ızdırab veren musibetleri" demektir.[63]
Yine Zerkeşî el-Burhân'da (1/110) şunları söylemektedir:
İbn Fâris'in aktardığı bilgiler burada sona ermektedir. Başkası şunu da ekler:
• Kur'ân'daki le'allekum (çoğul muhatab zamiri ile birlikte, ..... diyesiniz) lafzı, li-key [...sı için] demektir. Ancak Şu'arâ sûresinde yer alan, Ebedi kalmak ümidi ile [leallekum]... (Şu'arâ/129) âyeti müstesnadır. Burada benzetmek içindir, yani "sanki siz ebedî kalacaksınız gibi" demektir.
• Kur'ân'da geçen her kist lafzı, adalet anlamındadır; ancak Cin sûresinde yer alan, Kasıtlara gelince, onlar cehenneme odun olacaklardır (Cin/15) âyeti müstesnadır. Çünkü burada "Allah'a bir başkasını denk koşan, Allah'a denk kimseler olduğunu ileri sürenler" [müşrikler] kasdedilmektedir.
Bu açıklamalar lafzın şekli gözönüne alınarak yapılmıştır, yoksa rubai [dört harfli] kökler elbetteki sülasi [üç harfli] köklerden farklıdır.
• Kur'ân'daki her kisf laîzı, semanın bir tarafı anlamındadır; ancak Rûm sûresinde geçen, Onu kisefen yapar (Rûm/48) âyeti bundan müstesnadır. Burada "Onu [bulutu] parça parça eder" demektir.
• Kur'ân'daki her mâu'l-ma'în ifadesinden murad, akansu'dur; ancak Tebâreke sûresinde (30. âyet) geçen bundan müstesna. Burada kasıt, "kovalarla elde edilen tertemiz su olan zemzem suyu"dur.[64]
İbn Fâris'ten başkasının naklettiği bu kısımlar el-Burhând&ki bazı harfler dışında, hemen hemen Mukâ-til'in açıklamalarının aynıyla tekrarından ibarettir.
Mesela Mukâtil şöyle diyor:
• Kur'ân'daki her Kist yapın, çünkü Allah kist yapanları sever (Huçurât/9) ibaresi, "Adaletli olun; çünkü Allah adaletlileri'sever" anlamında olup, sözleri ve fiilleriyle âdil olanlar kasdedilmektedir. Ancak Cin süresindeki, Kasıtlara gelince... âyeti bundan müstesnadır. Burada, "başkasını Allah'a denk tutanlar" kasdedilmiş olup Onlar cehenneme odun olmuşlardır. (Cin/15)[65]
• Kur'ân'da geçen her leallekum lafzı, .... için demektir; ancak, Sanki ebedî kalacakmış siniz gibi [leallekum.]... (Şu'arâ/129) âyetindeki bundan müstesnadır. Burada, "sanki ebedî kalacakmışsmız gibi" demektir.[66]
• Kur'ân'daki her kisefen lafzı ile, semanın bir tarafı kasdedilmektedir; ancak Rûm süresindeki, Onu kisefen yapar (Rûm/48) ibaresi bundan müstesnadır. Burada "Bulutu parça parça yapar" demektir.[67]
• Kur'ân'da geçen her mâi ma'în lafzı, akan su demektir; ancak Mülk sûresinde yer alan, Size kim bir mâi ma'în getirebilir?! (Mülk/30) ibaresi bundan müstesnadır. Burada, "kovalarla alınabilecek açık ve görünür su" kasdedilmektedir.[68]
Bunlardan, Zerkeşî'nin, Mukâtii'in vücûh ve nezâire dair söylediklerinden faydalandığı anlaşılmakta; el-Burhân adlı eserinin birçok bölümünde Mukâtii'in açıklamalarından etkilendiği açıkça görülmektedir. Bu durum, özellikle aynı konuda farklı şeyler söylendiği izlenimini veren âyetlerde görülmektedir. İnsanın topraktan, sonra ses veren çamurdan, sonra da hakir bir sudan yaratılması ile ilgili ibarelerde olduğu gibi.[69]
Zerkeşî el-Burhân'da., Mukâtii'in Adem'in yaratılışı ile ilgili açıklamalarından[70] ve ilk bakışta, aynı konuda farklı şeyler söylendiği izlenimi veren âyetlerle ilgili açıklamalarından[71] oldukça etkilenmiştir. Doğrudan Mukâtii'in eserlerinden etkilenmemiş olma ihtimali olmakla birlikte, Mukâtil'in eserlerinden yapılan nakillerden etkilendiği kesindir. Nitekim o el-Burhân adlı eserinde şunları söylemektedir:
OndÖrdüncü tür, vücûh ve nezâir hakkındadır. Bu hususta eskilerden Mukâtil b. Süleyman bir eser yazmış ve yine bu hususta sonrakilerden İbnu'z-Zâğîinî bir eser derlemiştir. Ebu'l-Ferec İbnu'l-Cevzî, Vaiz Dâmeğânî, Ebu'I-Huseyn b. Fâris de bu hususta eser te'lif etmişlerdir. İbn Fâris kitabına, el-Efrâd adını vermiştir.[72]
Son olarak şu kanaati kaydedebiliriz:
§ Mukâtil, Kur'ân-ı Kerîm'i aklî/dirâyet yöntemiyle ve eksiksiz olarak tefsir eden ilk kişidir.
§ Mukâtil, Kur'ân ilimleri hakkında kapsamlı bir şekilde te'lifte bulunanların ilkleri arasındadır.[73]
5. Mukâtiltn Tefsir Ve Kur'ân İlimlerine Dair Te'lif Ettiği Eserler
1. et-Tefsiru'l-Kebîr;
Bu, Kur'ân'm tam bir tefsiridir. Bu Tefsiri, ilmî bir şekilde tahkik ettim. Bunu yaparken de hicri 4 ila 13. asır arasında yazılmış bu Tefsirin altı nüshasını esas aldım.
2. Nevâdiru't-Tefsir;
3. en-Nâsih ve'l-Mensûh;
4. er-Reddu ale'l-Kaderiyye;
Son üç eser adeta yok hükmündedir.[74]
5. el-Vücûh fel-Eşbâh] ve'n-Nezâir fi'l-Qur'âni'l-Ke-rîm;
Bu eser, Türkiye'deki genel bir kütübhânede 516 numarada kayıtlı bir yazmadan film alınmıştır. Bu film, Kâ-hire'deki el-Câmiatu'1-Arabiyye'ye bağlı Yazmalar Ensti-tüsunde bulunmaktadır. Şu anda elinizde bulundurduğunuz kitap budur.[75]
6. Tefsiru Hamsi Mieti Ayetin mine'l-Qur'âni'l'Kerîm;
Bu eser İngiltere müzesinde OR 6333 numarada kayıtlı. Bir bakıma uzunca bir tefsir olup fıkhî hükümler ihtiva etmektedir.[76]
7. el-Aksâmu ve'l-Lugat;
8. el-Âyâtu'l-Müteşâbihât;[77]
el-Ayâtu'l'Müteşâbihât adlı eserinin el-Vücûh ve'n-Nezâir fi'l-Qurâni'l-Kerîm adlı eserinin aynısı olma ihtimali de vardır. Bu durumda bu, birden çok ismi bulunan aynı kitap demektir.[78]
Mukâtîl B. Süleyman'ın "El-Vücûh Ve'n-Nezâir" Adlı Eseri
Şu anda elinizde bulundurduğunuz kitaptır. Bunun bir filmini Kâhire'deki Câmi'atu'd-Duveli'l-Arabiyye'ye bağlı el-Mahtutâtu'l-Arabiyye Enstitüsü'nden birkaç seneden beri edinmiş bulunuyorum. Irak'ta bir başka nüshasını bulmak için çok uğraştım. Çünkü fihristler Irak kütübhânelerinde bir nüshanın bulunduğuna işaret etmektedir. 1964-68 yılları arasında Irak'ta bulunduğum süre boyunca özel jf& genel kütübhânelerin ve Yazmalar Enstitüleri'nin fihristlerini inceledim; fakat bu kitaptan herhangi bir nüshanın varlığına işaret edecek bir şey bulamadım. Bazı kütübhânelerin düzenleme ve tanzime ihtiyaçları vardır. Irak'taki Seyyid Sultan Ali Mescidi Kü-tübhânesi böyledir. Burada düzenli bir fihriste gerek duyan değerli yazmalar bulunmaktadır.
Bu kitabın tahkikini, Kâhire'deki Arabça Yazmalar Enstitüsü'ndeki mikro-fîİmden alınmış nüshaya dayanarak yaptım. Kitabın aslı Türkiye'de 516 numara ile genel bir kütübhânede kayıtlı bulunmaktadır. Kitap hicrî 7, asırda iri ve güzel bir hat ile yazılmıştır. Varak sayısı 288 olup, 20x15 cm. ölçüîerindedir. Her sayfada dokuz satır bulunmaktadır. İlk sayfasında şunlar yazılıdır:
Bu, Kur'ân-ı Azîm'in tefsirine dair el-Eşbâh ve'n-Nezâir kitabı olup, İmam Mukâtil b. Süleyman'a aittir.
İkinci sayfasında da şu ifadeler yer almaktadır:
Ebû Nasr'ın Kur'ân'm vücûhuna dair Mukâtil b. Süleyman'dan te'lif ettiklerindendir. Bu hususta yazdıklarından (bazısı şunlardır): "Huda, on yedi şekilde tefsir edilir...."[79]
Kitabın Tahkikinde Yaptıklarım
Mukâtil b. Süleyman, açıklamalarının büyük bölümünü Kurbân ibareleri arasına yerleştirmiştir. Birbirlerinden kolayca ayırdedilmelerini sağlamak için Kur'ân'a ait ifadeleri parantez arasına aldım.[80] Müellifin tanık olarak zikrettiği âyetlerin, hangi sûreye ait olduğunu ve âyet numaralarını dipnotta gösterdim.[81] Kur'ân-ı Ke-rîm'den aktarılan ibarelerde sayılamayacak kadar çok olan hataları düzelttim. Kitabın aslında da pekçok tashif [yazım hatası] ve tahrif vardır. Bu tashif ve tahrifleri düzeltmek için daha önce tahkik ettiğimiz Mukâtil'in Tefsi-ri'nden yararlandım. Yaptığım bu tahkik ile arzu edilen sonuca ulaşmak için bütün gücümü ortaya koyarak Hadîs, tefsir ve lügat kitaplarından yararlanmaya çalıştım. Bununla birlikte mükemmellik derecesine ulaştığımı iddia edecek değilim; benim bütün yaptığım, sahasında yazılmış ilk eserlerden biri olan bu kitabın gün ışığına çıkarılmasına yardımcı olmaktan ibarettir.[82]
Muhakkikin Ekledikleri
Her maddenin başlığını, okuyucuya kolaylık olsun diye parantez içerisine aldım ve her maddeye bir sıra numarası koydum. Kitabı alfabetik sıraya göre düzenlemeyi düşündümse de bunun, müellifin izlediği yönteme karşı bir haksızlık olduğunu anladım. Bu nedenle sonda genel bir fihrist ile alfabetik bir fihrist yapmakla yetindim. Böylelikle araştırmacı istediğini bulabilecektir.
Her beş sayfada bir defa olmak üzere yazma nüshadaki sayfa numarasını zikretmekle yetindim. Mesela yazmadaki 70, 75, 80, 85... sayfalarının numarasını kaydettim. Böylelikle yazma nüshaya başvurmak kolaylaşsın istedim.[83]
Yazma nüshada mükerrer sayfalar ile eksik sayfalar bulunduğu gibi, bir maddenin diğerine karıştığı yerler de bulunuyordu. Nitekim bu, tevelli ve er-rûh maddelerinde görülebilir. Gücüm yettiğince hataları -es-Sevâ maddesinde olduğu gibi- düzeltmeye çalıştım. Bunun için de Mukâtil'in Tefsiri'ne ve başka eserlere başvurdum.[84]
Vücûh Ve Nezâir İlmi
Tefsir ilminin dallarından olan vücûh ve nezâir'in
manalarına gelince:
Vücûh, birden çok anlamda kullanılan ortak lafızlardır. Mesela ayn lafzı, "gören göz" ve "akan pınar" [göze]
hakkında kullanılır.
Nezâir ise, aynı manada kullanılan farklı lafızlardır: cevad ve kerîm (ikisi de cömert anlamındadır) lafızları gibi.
Nezâir'in "lafız" hakkında, uücuh'un ise "mana" hakkında kullanıldığı da söylenmiştir. Ancak bu iddia zayıftır; çünkü böyle birşey kasdedilmiş olsaydı, o takdirde yapılan açıklamalar müşterek [birden çok manayı ifade eden ortak] lafızlar hakkında sözkonusu olurdu. Oysa bu alanda eser yazanlar birçok yerde aynı anlamdaki lafzı sözkonusu ederek "vücûh"u birtakım kısımların bir türü, nezâir 'i de bir başka türü olarak kabul etmektedirler. Bazıları da bunu Kur'ân-ı Kerîm'in mucizelerinden biri olarak değerlendirmişlerdir. Çünkü aynı kelime kimi zaman yirmi ayrı anlamda, ya da daha az veya daha çok anlamda kullanılabilmektedir. İnsan kelâmında ise bu olamaz.
Vücûh ve nezâir bilgisi hakkında bir grup ilim adamı eser yazmıştır. Zerkeşî, el-Burhân'da (1/102) şunları söylemektedir:
Bu hususta eskiden Mukâtil b. Süleyman eser yazmıştır. Buna göre vücüh, birçok anlamda kullanılan müşterek (.ortak] lafız demektir. Mesela hidâyet lafzı Kur'ân'da onyedi manada kullanılmıştır: İşte onlar Rabb'leriııdcn bir hidâyet üzeredirler âyetinde "beyan"; Muhakkak Allah'ın hidâyeti gerçek hidâyettir âyetinde "dîn"; Allah hidâyete erenlerin hidâyetini arttırır âyetinde "îmân" anlamındadır. Nezâir ise, birbirine uygun lafızlar knbilindendir.[85]
Kitabin Önemi
Kitap bizim kültürümüzün eski bir mirası, Kur'ân ilimlerinin esaslarından bir esastır. Bu eserin müellifi tefsir ve Kuı'ân ilimlerine dair kapsamlı eser yazanların ilklerindendir. O önce lafzı zikreder ve bu lafzın Kur'ân-ı
Kerîm'de kullanıldığı çeşitli anlamları tesbit etmeye koyulur. Şöyle ki:
el-Hudâ kelimesinin Kur'ân-i Kerîm'de 17 vechi fkulla-nım şekli, manası] vardır:
Bizi sırât-ı müstakime hidâyet eyle âyetindeki hudâ "sebat"; işte onlar Rabb'lerinden bir hidâyet üzeredir âyetindeki hudâ "beyan"; Muhakkak gerçek hidâyet Allah'ın hidâyetidir âyetindeki hudâ "dîn"; Allah hidâyet bulanların hidâyetini artırır âyetindeki hudâ "îmân"; Her kavm için.'bir hadi vardır âyetindeki hudâ "davetçi" manasındadir.
Keza, "Rasûl", "kitaplar", "bilgi", "Nebi", "Kur'ân", "Tevrat", "istirca", "hüccet", "tevhid", "Sünnet", "ıslah", "ilham" ve "irşad" anlamlarında da kullanılmıştır.
Ve böylece bu eser Kur'ân-ı Kerîm'de birden çok anlamda kullanılmış lafızların çeşitli anlamlarını açıklamayı sürdürüp gitmektedir.
Bu çalışmanın mirasımızın canlandırılmasında araştırmacılara faydalı olacağım, Kur'ân-ı Kerîm'e ve Arab diline hizmet edeceğini ümit ederim. Başarı ancak Allah'tandır. Ben O'na güvenip dayandım, O'na yönelirim.
Dr. Abdullah Mahmûd Şehhâte[86]
Mukâtil b. Süleyman el-Belhî (vefat: 150 H.)
Kur'ân Tkrimleri Sözlüğü
(el-Eşbâh ve'n-Nezâir fi 'l-Qw'âni 'l-Kerîm)
[1] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 57-58.
[2] Muhakkikin önsözünü ve Mukâtil b. Süleyman ile ilgili yazdığı dört bölümlük uzunca girişi, kısaltmak suretiyle aldık. (Redaktör).
[3] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 59-60.
[4] Kaynakların çoğu adının Mukâtil b. Süleyman olduğunu belirtmekle birlikte dedesinin adını vermemektedir. Bunu böylece bildiren kaynakların bazıları: İbnu'1-Esir, el-Kâmil fi't-Tâ-rih, V/354; er-Râzî, el-Cerhu ve't-Ta'dîl,
IV/355, Hind baskısı; Nevevî, Tehzîbu'l-Esmâ, 11/115; Zehebî, Siyei'u A'lâmi'n-Nube-lâ, VI/65; Zehebî, Mizânu'l-İ'tidâl, III/196. Dedesinin adının "Bişr" olduğunu belirten bazı kaynaklar: el-Hatib el~Bağdâdî, Târihıı Bağdad, XIII/160; el-Makdisî, Tehzî-bu'l-Kemâl fi Esmâi'r-Ricâl (yazma 10. cild). Dedesinin adının "Beşîr" olduğunu belirten bazı kaynaklar: Vefâyâtu'l-A'yâıı, V/341; Tehzîbu't-Tehzîb, X/279; Ziriklî, el-A'lâm, VIII/206; Kehhâle, Mu'cenin1 l-Müellifin, XII/317. Ben dedesinin adının "Bişr" değil, "Beşîr" olduğunu tercih ediyorum. Çünkü eski kaynaklar çoğunlukla harflere nokta koymayı ihmal ediyordu. Bu nedenle "Beşîr" adını noktasız olarak yazdıklarından "Bişr" e benzerlik arzediyordu. İbn Teymiye'nin Fetâva sınâa. (11/92), "Mukâtil b. Bukeyr" diye geçmekte ise de bu "BeşVden tahrif edilmiştir. Nitekim kaynakların çoğunluğu dedesinin adının "Bişr" değil "Beşîr" olduğunu belirtmektedir. Bkz. Zerkeşî, el-Burhân, I/6'daki dipnot.
[5] îbn Dureyd, el~İştiqâq -Tahkik: Abdu's-Selâm Hârûn- 501. Fakat İbn Dureyd'in belirttiğine göre, Esed b. Şerik oğulla-n'nm Basra'da "Esed Oğulları Mahallesi" diye bilinen bir mahalleleri vardı. Ancak Basra'da Esed b. Huzeyme oğullan'nm mahallesi yoktur. Daha sonra şunları söylemektedir: "Onların mevlâlarından [azad edilmiş köle olarak kendilerine nisbet edilenlerden] biri de tefsiri bulunan Mukâtil'dir."
Mukâtil'in Beîh'de doğup daha sonra Merv'e, oradan Basra'ya, arkasından da Bağdat'a gittiğini, daha sonra tekrar Basra'ya dönüp hicrî 150'de vefat edinceye kadar orada kaldığını bildiğimize göre, Mukâtil'in Esed 'oğulları'na velâ yoluyla bağlı oluşunun Basra'da gerçekleştiği görüşünü tercih etmekteyiz.
[6] el-Kâmil; Târihu Bağdad; Mizânu'l-Î'tidâl; Âlâm; Mu'cemu'l-Müellifln.
[7] Târihu. Bağdad, XIII/160; el-Makdisî, Tehzîbu'l-Kemâl, 10. ciH.
[8] el-Makdisî, Tehzîbu'l-Kemâl fi Esmâi'r-Ricâl, 10. cilt.
[9] Corci Zeydan, Târihu't-Temedduni'l-İslâml, 11/50.
[10] İslâm Ansiklopedisi, IV/78. Şunu da eklemektedir: "Burası eski Horasan vilâyetinin siyasî merkezi idi. Daha sonra burası Toharistan krallığının kültürel ve dini merkezi haline gelmiştir."
[11] islâm Ansiklopedisi, IV/79; "Belh" maddesi.
[12] Bu yolla Merv er-Ruz'dan ayrılmak istenmiştir. Aralarında beş günlük mesafe vardır. Merv, çakmaktaşı olarak kullanılan "beyaz taş" anlamındadır.
[13] Tehzîbu'l-Kemâl, 10. cilt, flîukâtil'in biyografisi (Dâru'1-Kütü-bi'1-Mısriyye'deki el yazması).
[14] Tehzîbu't-Tehzîb, X/279; Râzî, el-Cerh ve't-Ta'dîl, IV/355; Tehzîbu'l-Kemâl, 10. cilt; el-Alâm, VIII/206.
[15] Mu'cemu'l-Müellifln, XII/317.
[16] Tehzîbu't-Tehzîb, X/279; Tehzîbu'l-Kemâl, 10. cilt; Mu'cemu'l-Müellifin, XII/317.
[17] Târihu Bağdad, XIII/X69; Tehzîbu'l-Kemâl , 10. cild yazma; Mu'cemu'l-Müellifin, XII/317.
[18] Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, 18.
[19] Tehzîbu'l-Kemâl, 10 cilt; Tehzîbu't-Tehzîb, X/283.
[20] Târihıı Bağdad, III/169.
[21] İbn Dureyd, el-lştikak, Tahkik: Abdu's-Selâm Hârûn, s. 501, es-Sünnetu 'l-Muhammediyye, 1958.
[22] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 61-67.
[23] Aynı yer.
[24] Tehzîbu'l-Kcmöl, 10. cilt (Mukâtil'in biyografi); Miz&nul-rtı-dal, III/196; Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, 1/6, 65; Tehzîbu't-Tehzıb, X, 279; Târihu Bağdad, XIII/160.
[25] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 67-70.
[26] Şehristanî, el-Milel ve'n-Nihal.
[27] en-Nuzûmu'l-hlâmiyye, s. 179.
[28] Dâiretu'n-Maarifi'l-İslâmiyye, VI/210.
[29] Munâzarâtu'r-Râzî, Hindistan, 1315 H., s. 25.
[30] el-Kevserî, eserin mukaddimesi.
[31] Tercümeye esas aldığımız Arabça baskıda da ibare aynen böyledir. Ancak, el-M al atî'd en yapılan alıntıdan hareketle, -nefiy edatı olan- ley seran metinden düşmüş olduğu düşünülebilir. O takdirde, onda müteşâbih bulunduğunu iddia eden Zenâdıka'nm... ibaresi, onda müteşâbih bulunmadığını iddia eden/bulunduğunu reddeden Zenâdıka'nm... şeklinde olur. (Çeviren)
[32] Bkz. ehMalatî, et-Tenbih ve'r-Red, Tahkik: el-Kevserî, 58-82.
[33] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 71-74.
[34] el-FiJırist, 1/179. Ayrıca bkz. Mu'cemu'l-Müellifîn, XII/317; et A'lâm, VIII/206.
[35] İrca. iki anlamdadır: Biri, Onu ve kardeşini ertele (Şu'arâ/36) âyetinde olduğu gibi ertelemek; diğeri de ümit vermek mana-smdadır. (el-MileVve'n-Nihâl, 1/222)
[36] Mukâtil, Şu'arâ/124 ve devamının tefsirinde, amelin îmânın bir gereği olduğu görüşünü savunuyor. (Mukâtil, Tefsir-i Kebîr, II/55b, 56a)
Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 74-75.
[37] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 75.
[38] Külliyât, Arabça'da küllü [her bir/tüm] diye başlayan açıklayıcı cümleler için kullanılır. (Çeviren)
[39] Bunların üçü zel harfi ile başlar, Kur'ân'da zâtu behceh lafzı, "güzel, güzellikli, güzelliği olan" demektir. Altı tanesi ra harfi ile başlar, Kur'ân'daki her rahik kelimesi, "şarap" demektir. Üç tanesi ze harfi ile başlar; zerâbî [yaygı] gibi. On tanesi sin harfi ile başlar, sefere [yazıcılar], suhriyyen [alay etmek] gibi. Beş tanesi şın harfi ile başlar, Kur'ân'daki her şatat "zulüm" demektir. İki tanesi sad harfi ile başlar, sağırın [küçülmüşler olarak] gibi. Dört tanesi ti harfi ile başlar, Kur'ân'daki her tab kelimesi, "mühürlemek" anlamındadır. İki tanesi zı harfi ile başlar, zaile vechuhu müsvedden [yüzü değişerek karardı] gibi. Sekizi ayn harfi ile başlar, uruben [kocalarına aşık huriler] demektir. Dört tanesi ğayn harfi ile başlar, gül [aldatmak] gibi. Ondokuzu fe harfi ile başlar, fâlik [halık/yaratıcı] gibi. Dokuzu kaf harfi ile başlar, kulâbunâ gulfun [kalblerimiz kılıflıdır] ile fi ekinnetin [örtüler içerisindedir] gibi. Onbiri kef ile başlar, kazim ve mekzûm [kederli ve üzüntülü] gibi. Yirmibiri lam harfi ile başlar, lüm&ze [insanda muayyen bir şeyi ayıplayıp tenkid etmek] gibi. Yirmi tanesi mim harfi ile başlar, mağfiret gibi. Sekiz tanesi nun harfi ile başlar, nikâh kelimesi gibi. Ancak, nikâha erişinceye kadar (Nisâ/6) ibaresindeki nikâh kelimesi "ergenlik yaşı" manasmdadır. İki tanesi ke harfi ile başlamaktadır, hemnıaz ve hümeze [gıybet eden kimse] gibi. Otuzdokuz tanesi vau harfi ile başlar, uâridûn [girenler] gibi. Onbeş tanesi ya harfi ile başlar, yuhraun [koşarlar] gibi.
[40] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 75-78.
[41] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 78.
[42] Bütün bu rivayetler, Tehzîbu'l-Kemâl, 10. cilt, Mukâtil b. Süleyman'ın biyografisinde görülebilir.
Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 78-80.
[43] Tenvîru'l-Mikbas, s. 2.
[44] el-îtqân, 11/189.
[45] Tehzîbu'l-Kcmâl, 10. cilt (Mukâtil b. Süleyman'ın biyografisi).
[46] Tehzîbu'l-Kemâl, 10. cilt (Mukâtil b. Süleyman'ın biyografisi).
[47] Süfyan es-Sevrî, Tefsiru'l-Qur'âni'l-Kerlm, tahkik: İmtiyaz Ali, Hindistan, 1965.
[48] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 81-84.
[49] İbnu'n-Nedim, el-Fihrist, s. 66.
[50] Bu tarih, yanlıştır; doğrusu, Hicrî 207'dir. Bir dizgi hatası olarak hicrî 207 yerine, hicri 270 yazılmış olmalıdır. (Çeviren).
[51] Duha'l-îslâm, U/141.
[52] İslâm Ansiklopedisi CArabça çevirisi), "Tefsir" maddesi, V/364-365; Emin el-Hûlî, et-Tefsir Meâlimu Hayatihi ve Menhecu-hu'l-Yevm, s. 31-32'deki dipnot.
[53] Taberî, Tefsir, 1/30.
[54] Vefâyûtu'l-A'yân, II/3.
[55] el-İtqân, 11/224.
[56] el-İtqân, 11/225; İkrime ise Hicrî 104 ya da 105 yılında vefat etmiştir.
[57] İbn Hallikân, Vefâyâtu'l-A'yân, 11/103.
[58] el-İlqân, 11/188.
[59] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 84-91.
[60] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 91-93.
[61] Zerkeşî, el-Burhân, I/102'de şunları söylemektedir: "Bu aianda başlangıç dönemlerinde Mukâtil b. Süleyman eser te'lif etmiştir. Vücûh, birden çok anlam için kullanılan müşterek bir lafızdır; hidâyet lafzı gibi. Bu, Kur'ân'da 17 manada kullanılır. Birisi beyan anlamındadır: îşte onlar Rabb'lerinden bir hidâyet {yani, beyan} üzeredirler (Bakara/5) âyetinde olduğu gibi. Bir diğer anlamı diridir: Şüphesiz hidâyet (yani, dînj Allah'ın hidâyetidir (yani, dînidir] (En'âm/71) âyetinde olduğu gibi. îmân anlamına da gelir: Ve Allah hidâyete (yani, imâna/ erenlerin hidâyetini (yani, îmânını! arttırır (Meryem/76) âyetinde olduğu gibi." Mukâtil, kitabının baştaraflarında merfu [Hz. Peygamber'e nisbet edilen] bir Hadîs zikretmektedir: Bir kimse Kıır'ân'ın pekçok uechini görmedikçe tam anlamıyla fakih olamaz. Suyûtî, bu Hadîs hakkında şunları söylemektedir: "Bu Hadisi İbn Sa'd ve başkaları Ebu'd-Derdâ'dan mevkuf [Ebu'd-Derdâ'ya ait bir söz] olarak zikretmişlerdir" (el~îtqân, 1/141). Nezâir ise, birbirine uygun anlamlar ihtiva eden lafızlar manasına gelir.
[62] s. 72-82, el-Kevserî'nin tahkiki ile.
[63] Zerkeşî, el-Burhân, 1/105-107.
[64] el-Burhân'da bu şekildedir. Fakat doğrusu tâhir [tertemiz] değil, zahirdir [açıktır]. Beydavî, Size kim bir mâu'l-maln getirebilir?! ifadesini, "akan" yahut da "kolaylıkla elde edilebilen, açıkça görülen su" (Beydavî, Tefsir, s. 751) olarak tefsir etmiştir. Ayrıca bkz. Celâleyn, s. 480.
[65] el-Malatî, et-Tenbih ve'r-Red, s. 78.
[66] el-Malatî, age., 87.
[67] el-Malatî age., s. 79-80. el-Burhandaki İfade, "Bulutu parçalar haline getirir, demektir" şeklindedir.
[68] Aynı eser, s. 80. Ancak zahir [açık] olması gereken kelime, tâhir [tertemiz] diye yazılmıştır. Doğrusu İse az önce geçtiği gibi zahir ohna sidir.
[69] Bkz. Mukâtil, Tefsir-i Kebir, 1/69; el-Malatî, et-Tenbihu ve'r-Red, s. 70.
[70] el-Burhân, 11/54.
[71] el-Burhân, 11/55.
[72] el-Burhân, 1/102.
[73] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 93-98.
[74] Ekz. Mu'cemu'l-Müellifin, XII/317; d-A'lâm, VIII/206.
[75] Mu'cemu'l-Müellifin, XII/317. Orada şunları söylemektedir: "el-Vücvhu ve'n-Nezûiru fi'l-Qıraat. Fakat bu bir tashifdir [yazım hatasıdır]."
[76] Goldziher, Mezâhibu't-Tefsiri'l-İslâmî, Mütercim: Dr. Abdu'l-Halim en-Neccar -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- s. 76'daki dipnot. [(Mukâtil b. Süleyman'ın Tefsiru Hamsi Mieti Ayetin mine'l-Qur'âni'l-Kerîm isimli bu eseri de, tarafımızdan tercüme edilmiş olup yakında İşaret Yayınları tarafından basılacaktır. (Çeviren)
[77] İbnu'n-Nedim, bunlardan başka Mukâtil b. Süleyman'ın; 9. Ki-tâbu'l-Kıraat, 10. el-Cevâbât fi'l-Qur'ân, 11. et-Takdîm ve't-Te'hîr, 12. Müteşâbihu'l-Qur'ân isimli eserlerinin de adını zikretmektedir. İbnu'n-Nedim ayrıca el-Ayâtu'l-Müteşâbihât (basılı nüshada ... ue'l-Müteşâbihât şeklînde) isimli bir eserini zikrettiğinden, muhakkikin 8 numarada zikrettiği eser ile aynı olma ihtimali zayıf görünmektedir (bkz. İbnu'n-Nedim, el-Fihrist, Beyrut 1415 [1994], s. 222, —Çeviren).
[78] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 98-99.
[79] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 100.
[80] Biz ise kitabın Türkçe tercümesinde, Kur'ân ibarelerinin meallerini normal/düz karakter ile, bunların arasına yerleştirilen Mukâtil b. Süleyman'ın açıklamalarını ise parantez içinde (} ve italik olarak verdik. (Çeviren)
[81] Biz ise kitabın Türkçe tercümesinde -daha kullanışlı olacağı kanaatiyle- sûre adı ve âyet numarısını (örnek: Mâide/46 şeklinde) mealin sonuna koyduk. (Çeviren)
[82] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 101.
[83] Türkçe tercüme için gerekli olmadığından, yazma nüshaya ait bu sayfa numaralarını kaydetmedik. (Çeviren)
[84] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 101-102.
[85] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 102-103.
[86] Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 103-104.
İslami Okul Okulların En Önemlisi