002-el-BAKARA - Diyanetvakfi - 2. Sayfa
2-el-BAKARA
Medine'de inmiştir. 286
(ikiyüzseksenaltı) âyettir. Kur'an'ın en uzun sûresidir. Adını, 67-71.
âyetlerde yahudilere kesmeleri emredilen sığırdan alır. Yalnız 281.
âyeti Veda Haccında Mekke'de inmiştir. İnanca, ahlâka ve hayat nizamına dair hükümlerin
önemli bir kısmı bu sûrede yer almıştır. Hicretten sonra nazil olmuştur. 286
ayettir.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla.
1. Elif. Lâm. MÎm.
2. O kitap (Kur'an); onda asla şüphe
yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol
göstericidir.
3. Onlar gayba inanırlar, namaz
kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.
4. Yine onlar, sana indirilene ve
senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.
5. İşte onlar, Rablerinden gelen
bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.
6. Gerçek şu ki, kâfir olanları
(azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.
7. Allah onların kalplerini ve
kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve
onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.
8. İnsanlardan bazıları da vardır
ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.
9. Onlar (kendi akıllarınca) güya
Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve
bunun farkında değillerdir.
10. Onların kalblerinde bir hastalık
vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar
sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.
11. Onlara: Yeryüzünde fesat
çıkarmayın, denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler.
12. Şunu bilin ki, onlar
bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.
13. Onlara: İnsanların iman ettiği
gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve
ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Biliniz ki,
sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).
14. (Bu münafıklar) müminlerle
karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini
saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz
onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.
15. Gerçekte, Allah onlarla istihza
(alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet
başıboş dolaşırlar.
16. İşte onlar, hidayete karşılık
dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve
kendileri de doğru yola girememişlerdir.
Cenab-ı Allah bu suresinin başında önce yüce kitabı Kur’an’dan, onun
müttakiler için bir yol gösterici ve hidayet kaynağı oluşundan, sonra da gayba
iman dan ve İslam’ın temelini oluşturan ana vazifelerden söz etmiş ve bu arada
insanları inanç yönünden üç gruba ayırmıştır.
Birincisi müminlerdir; onların vasıfları ilk beş ayette özetlenmiştir.
İkincisi kafirlerdir; onların durumu da altıncı ve yedinci ayetlerde özetlenmiştir.
Üçüncüsü, münafıklardır; bunların durumları da geniş bir şekilde ele alınarak 8. ayetten 21. Ayete kadar geçen ayetlerde açıklanmıştır.
Kur’an, insanlığa doğru yolu göstermek için gönderilmiş bir kitaptır. Bu itibarla ilk önce kendisine muhatap olan insanlığın doğru veya yanlış inanç durumunu bunların getirdiği mesuliyetleri, doğruya veya eğriye inanan insanın dünyada ve ahirette karşılaşacağı neticeleri izah etmiştir.
17. Onların (münafıkların) durumu,
(karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını
aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları
karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.
Ayet, münafıkların ilk anda İslam’ın nurundan aydınlanıp müslüman
olmalarını, karanlık gecede yanan meş’aleye ve onda8n faydalananlara; sonra
hemen küfre dönmelerini de o meş’alenin sönüvermesine ve oradakilerin
karanlıkta kalmalarına benzetiyor.
18. Onlar sağırlar, dilsizler ve
körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler.
19. Yahut (onların durumu), gökten
sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar
bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar
yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar.
Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
20. (O esnada) şimşek sanki
gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada
birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar.
Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah
şüphesiz her şeye kadirdir.
21. Ey insanlar! Sizi ve sizden
öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş
(Allah'ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.
22. O Rab ki, yeri sizin için bir
döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size
besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a
şirk koşmayın.
23. Eğer kulumuza indirdiklerimizden
herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer
iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da
çağırın.
24. Bunu yapamazsanız -ki elbette
yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o
ateş kâfirler için hazırlanmıştır.
25. İman edip iyi davranışlarda
bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki
bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir
bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak
verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî
kalıcılardır.
Bu ayette, dünyada müslüman olup güzel işler yapan ve gerçekten mümin olarak
ahirete göçen kimselerin alacakları mükafatlar anlatılmış, orada cennetliklere
verilen nimetlerin dünyadakilere benzediğine işaret edilmiştir. Ancak, ahiret
nimetlerinin dünyadakilerle aynı olduğu düşünülmemelidir. Nitekim, Buhari’nin
“Bedü’l-halk” bahsinde rivayet ettiği bir hadiste “Cennet ehline gözlerin
görmediği, kulakların işitmediği, kalplerden bile geçmeyen nimetler verilir.”
Denilmiştir.
26. Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak
için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez.
İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek
olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat
eder? derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola
yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer
imtihandır).
Bu ayette, sivrisinek ve ondan daha zayıf yaratıklarla temsil getirilmesini
küçümseyenlerin aslında kendilerinin küçük ve değersiz oldukları, o yüzden
Allah’a iman etmedikleri anlatılmış, bunlara değer verip iman edenlerin ise
akıllı ve değerli kimseler oldukları, o yüzden Allah’a iman etmedikleri
anlatılmış, bunlara değer verip iman edenlerin ise akıllı ve değerli kimseler
oldukları bildirilmiştir. Bunlar birer imtihandır. İnsanlardan bir kısmı iman
eder, imtihanı kazanır, bir kısmı da kaybeder.
27. Onlar öyle (fâsıklar) ki, kesin
söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah'ın ziyaret edilip hal ve
hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler ve yeryüzünde
fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.
Fasık, hak yoldan sapan kimsedir Kesin olarak verilen söz de ehl-i kitabın
Tevrat ve İncil’de geleceği bildirilen ahir zaman Peygamberine iman
edeceklerini söylemeleridir ki, gelince iman etmediler ve sözlerinde
durmadılar. İslam’ın çak değer verdiği akraba, komşu ve yakınlarla ilgilenip
bunlara yardım etmeyi terkettiler., fitne ve fesat unsuru oldular, böylece hem
dünyada hem de ahirette zarar gördüler.
28. Ey kâfirler! Siz ölü iken sizi
dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra
sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz.
Bu ayette, insanın ilk yaratılmasından önceki haline ”ölü” denilmesi,
bazılarının iddia ettikleri gibi tenasüh ile ilgili değildir. Ayette insan
hayatının üç safhası anlatılmıştır. Yoktan yaratılma, ölüm, ahirette tekrar
dirilme. Esasen tenasüh düşüncesi, her insanın kendi amelinden sorumluluğu ve
dolayısıyla adalet ilkesine ters düşmektedir.
29.
O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde)
semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her
şeyi hakkıyla bilendir.
30.
Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi.
Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde
fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah
da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.
Halife, vekil ve temsilci demektir. Allah, yeryüzünde iradesini temsil etmek
üzere insanı yaratmış, orada ilahi hükümranlığı gerçekleştirme görevini de ona
vermiştir.
31.
Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer
siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.
32.
Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden
başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler.
33.
(Bunun üzerine: ) Ey Âdem ! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Adem
onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda
görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık
yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.
34.
Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi
secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
Bundan sonra Hz. Adem ve nesli, aslı cinlerden olup, sonra şeytanların başı
olan İblis ve nesline uyup uymamakta sınanacaklardır.
35.
Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla
istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca
yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden
zalimlerden olursunuz, dedik.
36.
Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları
(cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak
ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır,
dedik.
37.
Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe
etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.
Hz.Adem’in Rabbinden aldığı ilhamlar hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır.
Bu ilhamlar, onu ikaz ve irşat mahiyetinde tavsiyelerdir. İbn Mes’ud’a göre
namazlara başlarken okuduğumuz “Sübhaneke”, Hz.Adem tarafından o zaman
söylenmiş bir tesbih ve duadır.
38.
Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer benden size bir hidayet gelir de her kim
hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü
çekmezler.
39.
İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar
orada ebedî kalırlar.
40.
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü
yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Yalnızca benden korkun.
41.
Elinizdekini (Tevrat'ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman
edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile
satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun.
42.
Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.
43.
Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.
44.
(Ey bilginler!) Sizler Kitab'ı (Tevrat'ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz)
halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı
kullanmıyor musunuz?
45.
Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz),
Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.
Ayette geçen sabırdan maksadın oruç olduğu söylenmiştir. Oruç ve namaz,
imanı takviye eder, nefsin kibrini kırar, tembelliği ve uyuşukluğu giderir, zor
işler karşısında insanı güçlü kılar. Taberani’nin rivayetine göre, Resulullah
(s.a) zor bir işle karşılaşınca hemen namaz kılardı. “Allah’a saygıdan kalbi
ürperenler” diyen tercüme edilen “haşiin” zümresine namaz kılmak, oruç tutmak,
sabırlı olmak, her yerde ve her zaman gerçekleri söylemekten çekinmemek zor
gelmez, zira onlar Allah sevgisi ile kalpleri dolmuş kimselerdir.
46.
Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini düşünen ve
bunu kabullenen kimselerdir.
47.
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme
üstün kıldığımı hatırlayın.
Kendi içinden peygamber gönderilen millet, o anda diğer kavimlerden
üstündür. Zira Cenab-ı Allah, milletler arasından o kavmi ve onlardan da o
şahsı seçmiştir. Dolayısıyla önce peygamber, sonra ailesi daha sonra da milleti
bir şeref kazanmıştır. İçinden peygamber gönderilen milletin bir yönden
üstünlüğü vardır, diğer yönden de sorumluluğu daha fazladır. Nitekim bu ayette
üstünlüğü bildirilen Beni İsrail hakkında aynı surenin 61. Ayetinde onların
zillet ve meskenete duçar oldukları, Allah’ın gazabına maruz kaldıkları
anlatılmıştır.
48.
Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede
bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye
alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.
49.
Hatırlayın ki, sizi, Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar size azabın
en kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar,
(fenalık için) kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva
görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen bir ünvandır. Hz. Musa’nın
gelmesine tekaddüm eden senelerde kahinler, İsrailoğullarından doğacak çocuğun,
Firavun’un tacını tahtını yıkacağını söylediler. Bunun üzerine Firavun, yeni
doğan erkek çocukların kesilmesini emretti. Allah bununla İsrailoğullarını
imtihan ediyordu.
50.
Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun'un
taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.
50-Rivayetlerden, bu
mucizenin Kızıldeniz’de geçtiği anlaşılmaktadır.
51.
Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek
buzağıyı (tanrı) edindiniz.
Hz.Musa Tur-i Sina’ya gidince Samiri adında birisi, altından yaptığı bir
buzağı heykelini getirir, “ Bu sizin Rabbinizdir. Musa bunu unuttu, o gelinceye
kadar buna tapın” der. Hz. Harun buna mani olmaya çalışırsa da başaramaz. Bu
kıssa Taha suresinde genişçe anlatılacaktır.
52.
O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.
53.
Doğru yolu bulasınız diye Musa'ya Kitab'ı ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri
verdik.
54.
Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle
kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi
(kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin için
daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri
kabul eden ancak O'dur.
55.
Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız,
demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı.
56.
Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.
Yıldırım çarpmasından baygın düşen kavim Allah’ın iradesi ile yeniden
canlanır ve istediklerinin yanlış olduğunu anlar. Ayette olay, ölme ve tekrar
dirilme olarak anlatılmıştır.
57.
Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve
"Verdiğimiz güzel nimetlerden yeyiniz" (dedik). Hakikatta onlar bize
değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.
58.
(İsrailoğullarına:) Bu kasabaya girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde
bol bol yeyin, kapısından eğilerek girin, (girerken) "Hıtta!" (Yâ
Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım; zira biz, iyi
davrananlara (karşılığını) fazlasıyla vereceğiz, demiştik.
Ayette geçen kasabadan maksat Kudüs veya Eriha’dır. “Muhsin” kelimesi ise,
“ihsan” mastarında ism-i faildir. Yaptığı işi en iyi biçimde ve noksansız
yapanların vasfıdır. Kur’an’ın pek çok ayetinde muhsinler övülmüştür. Meşhur
Cibril hadisinde ise ihsan, Allah’ı görürcesine kulluk etmek diye
açıklanmıştır.
59.
Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun
üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten
acı bir azap indirdik.
58, ayette kendilerine söylenenleri dinlemeyip kötülük eden yahudilere Allah
Teala veba gibi bir takım kötü illet ve hastalıklar vermiştir.
60.
Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Değneğinle taşa vur! demiştik.
Derhal (taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi.
(Onlara:) Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin,
dedik.
61.
Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz;
bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden,
hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz.
Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre
inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi. İşte (bu hadiseden sonra)
üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar.
Bu musibetler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri,
haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece
isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.
61-Beni İsrail’e alçaklık
ve yoksulluk damgasının vurulmasına sebep olarak hakkı inkar etmeleri ve onu
söyleyen peygamberleri acımasızca öldürmeleri gösterilmiştir. Şuayb, Zekeriyya
ve Yahya gibi pek çok peygamberi öldürmüşlerdir.
62.
Şüphesiz iman edenler; yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden
Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri
katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü
çekmeyeceklerdir.
Yahudi kelimesi, buzağıya tapmaktan tevbe ettikleri vakit İsrailoğullarına
takılmış bir addır. Bir rivayete göre de Hz. Ya’kub’un en büyük oğlu Yahuza’ya
nisbet edilmiştir. Nasara, Hz. İsa’nın indiği Nasıra kasabasına nisbettir,
diyenler vardır. Bir rivayete göre Hz. İsa’nın Al-i İmran 52, Saff 14.
Ayetlerinde geçen “menensari ilallah” sözünden alınmıştır. Sabiiler hakkında
çeşitli rivayetler vardır. Bir görüşü göre,Hz. İbrahim ‘in dinini devam ettiren
eski bir topluluk idi. Müfessirlerin bazıları da Sabiiliğin yahudilikle
Hıristiyanlık arasında tevhidci bir din olduğunu belirtmişlerdi. Bazı yeni
araştırmacılar ise, sabiilerin Babil’de yaşayan ve yarı Hıristiyan olan bir mezhep müntesibi olduklarını ve Hz.Yahya’nın
tabilerine benzediklerini ifade etmişlerdir.
63.
Sizden sağlam bir söz almış, Tûr dağının altında, size verdiğimizi kuvvetle
tutun, onda bulunanları daima hatırlayın, umulur ki, korunursunuz (demiştik
de);
64.
Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın ihsanı ve
rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.
65.
İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık
maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.
66.
Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hadiseyi bizzat görenlere ve sonradan
gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.
Allah Beni İsrail’den kötülükte şuurlu olarak ısrar eden o bedbahtları önce
maymun kılığına sokmuş, sonra da onları helak etmiştir. Bunun, insanların
aslının maymun olduğu iddiasıyla ilgisi yoktur.
67.
Musa, kavmine: Allah bir sığır kesmenizi emrediyor, demişti de: Bizimle alay mı
ediyorsun? demişlerdi. O da: Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım, demişti.
68.
"Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın"
dediler. Musa: Allah diyor ki: "O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında
bir inek." Size emredileni hemen yapın, dedi.
69.
Bu defa: Bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın, dediler.
"O diyor ki: Sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini açan bir
inektir" dedi.
70.
"(Ey Musa!) Bizim için, Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu
bize açıklasın, nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz, inşaallah
emredileni yapma yolunu buluruz" dediler.
71.
(Musa) dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: O, henüz boyunduruk altına alınmayan,
yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası
bulunmayan bir inektir. "İşte şimdi gerçeği anlattın" dediler ve
bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.
72.
Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız.
Halbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.
73.
"Haydi, şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla
vurun" dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size
âyetlerini (Peygamberine verdiği mucizelerini) gösterir.
Bu ayetlerde geçen sığır kesme kıssası, daha ziyade İsrailoğullarından iki
gencin, mirasına konmaları için amcalarını öldürmelerine bağlanır. Olay Hz.
Musa’ya arz edilir. Hz. Musa bir türlü katilleri bulamaz ve Allah’a sığınır. O
da bir sığır kesilmesini, onun bir parçasıyla ölüye vurulmasını, ölünün dirilip
katili haber vereceğini bildirir. Neticede böyle olur. Ayetlerin zahiri de buna
işaret eder. Ancak eski Mısırlıların ineğe tapmaları, bir ara yahudilerin de
buzağıya tapmış olmaları, sığır kelimesi hadisesinde başka hikmetlerin de
bulunduğunu gösterir.
“Bir parçasıyla ona vurun” buyurulup arkasından da Allah’ın ölülerin diriltmesinden bahsedilince , müfessirlerin çoğu bunu “kesilen ineğin bir parçası ile ölüye vurulmak suretiyle onun dirilmesi” şeklinde anlamışlardır. Bu takdirde olay bir mucizedir; Allah’ın kudreti ile ölü böyle bir sebep olmadan da dirilebilir. Dikkatleri daha ziyade çekmek için böyle bir merasim tertip edilmiş ve akabinde mucize gerçekleşmiştir.
74.
(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş
gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar
kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da
Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan
gafil değildir.
75.
Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki
onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile
bile onu tahrif ederlerdi.
76.
(Münafıklar) inananlarla karşılaştıklarında "İman ettik" derler.
Birbirleriyle başbaşa kaldıkları vakit ise: Allah'ın size açtıklarını
(Tevrat'taki bilgileri), Rabbiniz katında sizin aleyhinize hüccet getirmeleri
için mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz? derler.
77.
Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açıkça yaptıklarını da Allah
bilmektedir.
78.
İçlerinde bir takım ümmîler vardır ki, Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Bütün
bildikleri kulaktan dolma şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunuyorlar.
Ümmi, okur yazar olmayan demektir. Yahudi yahut Hıristiyan olmayan Araplara
da ümmi diyenler olmuştur.
79.
Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için
"Bu Allah katındandır" diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle
yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline
onların!
80.
İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler.
De ki (onlara): Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden
caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
81.
Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o
kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.
82.
İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada
devamlı kalırlar.
83.
Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz,
ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz
almış ve "İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin"
diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz.
İsrailoğullarının yaptığı işler ve davranışlar hakkındaki bu bilgiler,
Kur’an’ın geldiği devirde yaşayan yahudilerin Tevrat’ı tahrif edip gerçekleri
gizlemelerinden dolayı verilmiştir. Çünkü Hz. Muhammed gönderildiği zaman
Arabistan’da özellikle Medine(Yesrib) ve civarında oldukça kalabalık bir Yahudi
topluluğu yaşamakta idi. Ahir zaman peygamberi gönderilmeden önce bir peygamber
geleceğini etrafa yayan Yahudiler, peygamberimiz gelince ağız değiştirdiler.
Zira onlar gelecek peygamberi Yahudilerden bekliyorlardı. Araplardan gelince
onu kıskandılar. Kur’an’da yahudiler hakkında daha çok bilgi verilmesinin
sebebi budur. Ahir zaman peygamberi, sonunda hıyanetleri yüzünden onlarla
savaşmak ve onları yurtlarından sürmek zorunda kalmıştır. Yahudiler hala
müslümanlara olan düşmanlıklarını devam ettirmektedirler.
84.
(Ey İsrailoğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi
yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek
sonunda bunları kabul etmiştiniz.
85.
Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor,
aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara
karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde
(hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları
kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık;
kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta
olduklarınızdan asla gafil değildir.
86.
İşte onlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden
ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.
Bu ayetler, yahudilerin türlü türlü entrikalarını anlatır. İslam’dan önce
Medine’de bulunan yahudiler iki fırka idiler. Onlardan birisi Evs, diğeri de
Hazrec kabilesi ile beraber idi. Evs ile Hazrec kavga edip harbe tutuşunca
onlar da beraber savaşırlardı. Bu arada Yahudiler birbirlerini öldürdüler ve
yurtlarından kovarlardı. Esir olarak geri geldiklerinde bu sefer onları fidye
verip geri alırlardı. Bu durum sorulduğu zaman da “ Ne yapalım, Allah’ın emri
böyle” derlerdi. Bunun gibi türlü mel’anetler yaparlardı.
87.
Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler
gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da mucizeler verdik. Ve onu, Rûhu'l-Kudüs
(Cebrail) ile destekledik. (Ne var ki) gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen
bir elçi geldikçe ona karşı büyüklük tasladınız. (Size gelen) peygamberlerden
bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.
Burada Allah Teala İsrailoğullarına şu anlamda olmak üzere ikazda bulunuyor:
An dolsun ki Musa’ya kitabı biz verdik, ondan sonra gelen peygamberleri biz
gönderdik ve onu Ruhül’-Kudüs ile takviye ettik. Siz onu öldürmeye teşebbüs
ettiniz, fakat bunu yapamadınız. Hz. Muhammed’i de öldürmeye teşebbüs
ediyorsunuz. Onu da yapamazsınız, biz onu koruruz. İnkar ve isyanınız sebebiyle
Allah’ın lanetini hakettiniz. Bundan sonra iman etmeniz beklenmez. Ortaya
koyduğunuz mazeretler de geçersizdir.
88.
(Yahudiler peygamberlerle alay ederek) "Kalplerimiz perdelidir"
dediler. Hayır; küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir. O
yüzden çok az inanırlar.
89.
Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından
ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip
öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın
lâneti böyle inkârcılaradır.
83. Ayette geçen açıklamaya bakınız.
90.
Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için
Allah'ın indirdiğini (Kur'an'ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü
bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için
alçaltıcı bir azap vardır.
91.
Kendilerine: Allah'ın indirdiğine iman edin, denilince: Biz sadece bize
indirilene (Tevrat'a) inanırız, derler ve ondan başkasını inkâr ederler.
Halbuki o Kur'an kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak
kitaptır. (Ey Muhammed!) Onlara: Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha
önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz? deyiver.
92.
Andolsun Musa size apaçık mucizeler getirmişti. Sonra onun ardından, zalimler
olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.
93.
Hatırlayın ki, Tûr dağının altında sizden söz almış: Size verdiklerimizi
kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın, demiştik. Onlar: İşittik ve isyan
ettik, dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De
ki: Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!
Yahudiler Tevrat’tan edindikleri bilgilere göre bir peygamber geleceğini
biliyorlardı ve bunun kendilerinden geleceğini düşünerek ondan faydalanmanın
planlarını yapıyorlardı. Bekledikleri peygamber Araplardan gelince onu inkar
ettiler. 89. ayette buna işaret edilmiştir. Onlar aslında Hz. Musa’ya da
hakkıyla inanmış değillerdir. 92. ayette ifade edildiği gibi Hz. Musa nice
mucizeler getirdiği halde o Tur'a gidince buzağıya taptılar.
94.
(Ey Muhammed, onlara:) Şayet (iddia ettiğiniz gibi) ahiret yurdu Allah katında
diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz
haydi ölümü temenni edin (bakalım), de.
95.
Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle
hiç bir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.
Yahudiler, “Ahiret hayatı sadece bize aittir.” Şeklinde iddia etmişler,
bununla “ Yahudi olmayanlar öbür dünyada nimete nail olamazlar” demek
istemişlerdi. Bu iddiaya karşılık siz de onlara “ Madem ki öyledir, hadi ölümü
isteyin” deyiniz. Ama onlar asla ölmek istemezler. Bu ayetler, yahudillerin ırkçılık
düşüncesinin ahirete kadar uzandığını gösterir.
96.
Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak
bulursun. Putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa
yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta
olduklarını eksiksiz görür.
97.
De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı
senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler
için de müjdeci olarak o indirmiştir.
Rivayete göre Fedek hahamlarından Abdullah b. Suriye Peygamberimizle
münakaşa etmiş, kendisine vahyi kimin getirdiğini sormuş, “Cebrail” deyince “ O
bizim düşmanımızdır. Başkası getirseydi iman ederdik.” demiştir. Bunun üzerine
bu ayet inmiştir.
98.
Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa
bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.
99.
Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fasıklar
inkâr eder.
100.
Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir gurup onu
bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.
101.
Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir elçi gelince
ehl-i kitaptan bir gurup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu
arkalarına atıp terkettiler.
102.
Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine
tâbi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir
oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe
indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için
gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye
(sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekden, karı ile koca arasını açacak
şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar
veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler.
Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını
çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür!
Keşke bunu anlasalardı!
Eski kavimlerin çoğu sihre inanırlardı. Bu yüzden sihir, dini inançlarla
tamamen karışmış durumda idi. Bu sebeple sihirbazlar halkı kandırıyorlardı.
Sihir çeşitleri şöyledir.
1. Keldanilerin sihri: Bunlar yıldızlara taparlar, kainatı idare edenlerin yıldızlar olduğunu, hayır ve şerrin onlardan geldiğini, semavi güçlerin yerdeki güçlerle birleşmesi sonucu mucizeler meydana geldiğini söylerlerdi. Bunları irşat için Allah, Hz.İbrahim’i gönderdi. Bunlar da kendi aralarında üç fırka idiler:
a) Eflak ve yıldızların ebedi olduğunu söyleyenler ki, onlara “Sabie” denilir.
b) Eflakın uluhiyetine inananlar. Bunlar, her felek için yerde bir put yapmış ve ona hizmet etmiş putperestlerdir.
c) Eflaki ve yıldızları yaratan birisi olduğunu ve bunun onlara yeryüzünü idare etme hakkı verdiğini söyleyenler. Bunlar yıldızları aracı kabul ederlerdi.
2. Ruh gücüne dayanılarak ortaya konan sihir: Buna göre insan ruhu tasfiye ile icadetme, öldürme, diriltme, bünye ve şekilde değişiklik yapma gücüne ulaşır.
3. Ruhani varlıklardan faydalanılarak yapılan sihir: Bu da muska yapmak ve cinlerden yardım almak gibi şekillerle uygulanır.
4. Göz boyamak şeklinde yapılan sihir: Hokkabazlık, el çabukluğu ve benzeri davranışlar gibi.
İslam alimleri, sihrin birinci ve ikinci şekline inananların kafir olduklarında ittifak etmişlerdir. Ancak, ayette bildirildiği şekilde, yaratıcının Allah Teala olduğuna inanarak ve kötülükte kullanmamak şartıyla sihir ilmini öğrenmekte beis yoktur. Yahudiler arasında büyü yaygın idi. Bu yüzden Hz.Süleyman’ın büyük bir büyücü olduğunu, hükümdarlığı büyü ile elde ettiğini, hayvanlara ve cinlere büyü ile hükmettiğini söylerler ve buna inanırlardı. Hz. Süleyman Kur’an’da peygamber olarak tanıtılınca “Muhammed Süleyman’ı peygamber sanıyor, halbuki o bir büyücüdür” dediler.
103.
Eğer iman edip kendilerini kötülükten korusalardı, şüphesiz, Allah tarafından
verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı!
104.
Ey iman edenler! "Râinâ" demeyin, "unzurnâ" deyin.
(Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.
Resulullah (s.a) müslümanlara bir şey öğretirken, bizi biraz bekle, acele
etme manasına “Raina” derlerdi. Yahudilerin de sövmek manasına gelen “Raina”
kelimeleri vardı. Müslümanların bu sözünü işitince, Efendimize kötü maksatla
öyle hitap etmeye başladılar. Bunun üzerine “Raina” demeyin, o manasına gelen
“unzurna” deyin denildi ki, bizi bekle demektir.
105.
(Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir
hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah
büyük lütuf sahibidir.
106.
Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek)
mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye
kadirdir.
Sonra gelen bir ayetin, daha önceki ayetin hükmünü yürürlükten kaldırmasına
“nesh” denir. Allah Teala, insanlığın medeni ve kültürel gelişmesine ve bu
gelişmenin doğurduğu ihtiyaçlara uygun olarak, gerektikçe yeni peygamber ve
kitaplar göndermiş, öncekilere ait bazı hükümleri yürürlükten kaldırmıştır.
Naslarının hükmü ebedi olan Kur’an-ı Kerim nazil olurken, bu döneme mahsus
olmak üzere bazı ayetler, diğerlerini neshetmiştir; ancak bunların sayısı
oldukça azdır ve ilk İslam neslinin terbiye ve intibakını temin maksadına
yöneliktir.)
107.
(Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca
Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
108.
Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Musa'ya sorulduğu gibi peygamberinize
sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru
yoldan sapmış olur.
Peygambere çok soru sorulması, hükümlerin çoğalmasını ve daralmasını
gerektirir. Onun için Medine devrinde bir ara soru sormak yasak edilmiştir.
109.
Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf
içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek
istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip
bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
110.
Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği
Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız
görür.
111.
(Ehl-i kitap:) Yahudiler yahut hıristiyanlar hariç hiç kimse cennete
giremeyecek, dediler. Bu onların kuruntusudur. Sen de onlara: Eğer sahiden
doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de.
112.
Bilâkis, kim muhsin olarak yüzünü Allah'a döndürürse (Allah'a hakkıyla kulluk
ederse) onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de
üzüntü çekerler.
Bu ayette Allah’a kulluk etmek ihsan vasfına bağlanmıştır. Yani bir kimse
ibadet etmekle kendisini kurtaramaz. Kendini kurtarması için muhsinlerden
olması gerekir. Muhsin yaptığı işi Allah için yapan, sadece O’ndan korkan, o
sebeple işini noksansız bitiren ve her işin hakkını veren kimse demektir. Hıristiyan Araplardan oluşan Necran
heyeti Resulullah’ın huzuruna çıkınca yahudiler onların yanlarına geldiler
Aralarında münakaşa yaptılar. Birbirlerini itham ettiler Bunun üzerine
aşağıdaki ayetler geldi.
113.
Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde Yahudiler:
Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler
doğru yolda değillerdir, dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirleri hakkında
tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda
kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.
114.
Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap
olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak
korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için
dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.
115.
Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır.
Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir.
Allah her yerde hazır ve nazır olmakla birlikte, namazda kıbleye dönmek
ibadetlerde nizam ve intizamı sağlamak gayesine matuftur.)
116. "Allah çocuk edindi"
dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi
O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.
Yahudiler “Uzeyr Allah’ın oğludur” derken hıristiyanlar “İsa Allah’ın oğludur” dediler. Müşrik araplar ise
“Melekler Allah’ın kızlarıdır” demişlerdi. Bu ayette, Allah Teala’nın bunlardan
münezzeh olduğu hususu vurgulanmıştır.
117. (O), göklerin ve yerin eşsiz
yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" der, o da hemen
oluverir.
Allah Teala’nın bir şeyi murat etmesi, onun hakkında “Ol!” emridir. Allah’ın
dilediği her şey vakti saati gelince mutlaka olur.
118. Bilmeyenler dediler ki: Allah
bizimle konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan
öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları)
nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık
gösterdik.
119. Doğrusu biz seni Hak (Kur'an)
ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehenmemliklerden sorumlu değilsin.
120. Dinlerine uymadıkça yahudiler de
hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak
Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan,
andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
121. Kendilerine kitap verdiğimiz
kimseler (den bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman
ederler. Onu inkâr edenlere gelince, işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır.
Bu ayet, yahudi alimlerinden Abdullah ibni Selam ve arkadaşları hakkında
inmiştir. Bunlar Kur’an’a inandılar ve ondaki ahkamı tasdik ettiler. Bir başka
rivayete göre de bu ayet Cafer b.Ebi Talip’le beraber Habeşistan’dan gelen kırk
kişilik cemaat hakkındadır ki, bunlar ehl-i kitaptan İslam-ı kabul edenlerdir.
122. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim
nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın.
123. Ve bir günden sakının ki, o
günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez,
hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.
Şefaat, bazı şartlara bağlıdır. En önemlisi ise imandır.
124. Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir
takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni
insanlara önder yapacağım, demişti. "Soyumdan da (önderler yap, yâ
Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem)
buyurdu.
125. Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara
toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir
namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler,
ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun, diye emretmiştik.
126. İbrahim de demişti ki: Ey
Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve ahiret gününe
inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse onu az
bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü
varılacak yerdir orası!
Allah, inkar edenleri de dünyada rızıklandırmakta, dünya nimetlerinden
diledikleri gibi istifade etmelerine imkan vermektedir. Şu halde dünya nimeti,
dindarlığa bağlı değildir. Dünya nimeti mümine de kafire de verilir. Bunlar
birer imtihan vesilesidir; hayırlı olup olmadıkları neticeye bağlıdır. Servet
ve iktidar, eğer kulluğa vesile olmuş ise o zaman bu, iki cihan saadetidir.
Azgınlık ve sapıklığa sebep olmuş ise ebedi hayatı mahvetmiş, saadet yerine
felaket getirmiş olur.
127. Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile
beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz!
Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.
Kabe’nin yapılışı hakkındaki rivayetlere göre, Hz.Adem ile Havva cennetten
çıkarıldıkları vakit yeryüzünde Arafat’ta buluşurlar, beraberce batıya doğru
yürürler. Kabe’nin bulunduğu yere gelirler. Bu esnada Adem, bu buluşmaya şükür
olmak üzere Rabbine ibadet etmek ister ve cennette iken, etrafında tavaf ederek
ibadet ettiği nurdan sütunun tekrar kendisine verilmesini diler. İşte o nurdan
sütun orada tecelli eder ve Hz.Adem, onun etrafında tavaf ederek Allah’a ibadet
eder. Bu nurdan sütun Hz.Şit zamanında kaybolur, yerinde siyah bir taş kalır.
Bunun üzerine Hz.Şit, onun yerine taştan onun gibi dört köşe bina yapar ve o
siyah taşı binanın bir köşesine yerleştirir. İşte bugün Hacer-i Esved diye
bilinen siyah taş odur. Sonra Nuh tufanında bu bina kumlar altında uzunca bir
süre gizli kalır. Hz. İbrahim Allah’ın emriyle Kabe’nin bulunduğu yere gider,
oğlu İsmail’i annesiyle birlikte orada iskan eder. Sonra İsmail ile beraber
Kabe’nin bulunduğu yeri kazar. Hz. Şit tarafından yapılan binanın temellerini
bulur ve o temellerin üzerine bugün mevcut olan Kabe’yi inşa eder.
Ayette”Beytullah’ın temellerini yükseltiyor” cümlesi bunu ifade eder.
128. Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun
eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet
usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok
merhametli olan ancak sensin.
129. Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden
senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek,
onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli
yerince yapan yalnız sensin.
130. İbrahim'in dininden kendini
bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada (elçi) seçtik,
şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.
131. Çünkü Rabbi ona: Müslüman ol,
demiş, o da: Alemlerin Rabbine boyun eğdim, demişti.
132. Bunu İbrahim de kendi oğullarına
vasiyet etti, Yakub da: Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O
halde sadece müslümanlar olarak ölünüz (dedi).
133. Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği
zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime
kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve
İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim
olmuşuzdur, dediler.
134. Onlar bir ümmetti, gelip geçti.
Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların
yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.
135. (Yahudiler ve hıristiyanlar
müslümanlara:) Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler.
De ki: Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden
değildi.
Hanif, her türlü batıl dinden uzak durup, yalnızca hak dine yönelen kişi
demektir.
136. "Biz, Allah'a ve bize
indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya
verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan
hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim
olduk" deyin.
Esbat,torunlar demektir. Burada Hz.Ya’kub’un on iki evladından torunları
kasdedilmiştir.
137. Eğer onlar da sizin inandığınız
gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine
düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.
138. Allah'ın (verdiği) rengiyle
boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk
ederiz (deyin).
Zemahşeri’nin açıklamalarına göre hıristiyanlar, yeni doğan çocukları, bir
su ile boyarlar ve “İşte şimdi hıristiyan oldu” derlerdi ve bunu o çocuk için
bir temizlik sayarlardı. Ayette müslümanların buna karşılık “Allah’ın boyası
ile boyandık” demeleri emredildi. Allah’ın boyası İslam fıtratı, İslam ve iman
temizliğidir.
139. De ki: Allah bizim de Rabbimiz,
sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartışmaya mı
girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir.
Biz O'na gönülden bağlananlarız.
140. Yoksa siz, İbrahim, İsmail,
İshak, Ya'kub ve esbâtın yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?
De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine
(bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah
yaptıklarınızdan gafil değildir.
141. Onlar bir ümmetti; gelip geçti.
Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz
onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.
Resulullah (s.a) Medine’ye geldikten sonra müslümanlar on altı ay kadar
Kudüs’e yönelerek namaz kıldılar. Bu durum yahudilerin şımarmalarına, “Muhammed
ve ashabı kıblenin neresi olduğunu bilmiyorlardı, biz onlara yol gösterdik.”
gibi laflar etmelerine ve bunu etrafa yaymalarına sebep olmuştu. Resulullah,
Allah’tan İslam’a kendi kıblesinin verilmesini niyaz etti. İşte bundan sonra
Kudüs’ten Kabe’ye dönülmesi emri geldi. Bunun üzerine yahudiler ve münafıklar
tekrar ileri geri konuşmaya başladılar. Aşağıdaki ayetler bu olayı anlatır.
142. İnsanlardan bir kısım
beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?
diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.
143. İşte böylece sizin insanlığa
şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet
kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâbe'yi) biz ancak
Peygamber'e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırdetmemiz için kıble
yaptık. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir.
Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı
şefkatli ve merhametlidir.
Rivayete göre kıyamette milletler peygamberlerinin tebligatını inkar
ederler. Allah peygamberlerden tebliğ ettiklerine dair delil ister. Bunun
üzerine ümmet-i Muhammed getirilir ve onlar buna şehadet ederler. Onlara “Siz
bunu nereden öğrendiniz?” diye sorulur. Onlar da “Kur’an’dan ve Resulullah’tan
öğrendik.” Derler. Nihayet Resulullah getirilir ve o da buna şahitlik eder.
144. (Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün
göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte
şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i
Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda)
yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen
gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz
değildir.
145. Yemin olsun ki (habibim ! ) sen
ehl-i kitaba her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene
dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin
kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak
olursan, işte o zaman sen hakkı çiğneyenlerden olursun.
Bu ayette inadın insanoğlunu ne hale getirdiği anlatılarak “ Sen onların
arzularına uyarsan kötülük edenlerden olursun” denilmiştir. Çünkü Efendimiz
bilfarz onların bir dileğini yerine getirirse bu sefer başka bir şey
isteyecekler ve zor görmedikçe hiçbir şeyi kabul etmeyeceklerdir. İşte ayette
bu cihet anlatılmıştır. Bunun da sebebi, inat ve taassuptur. İman ile terbiye
edilmemiş nefis, inat ve taassuptan kurtulamaz. Bu da insanı daima kötüye
yöneltir.
146. Kendilerine kitap verdiklerimiz
onu (o kitaptaki peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna
rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizler.
Yahudiler Tevrat’ta, hıristiyanlar da İncil’de ahir zaman peygamberinin
vasıflarını gördüler, onun gelmesini beklediler; her nesil bunu kendinden sonra
geleceklere anlattı ve inanmalarını tavsiye etti. Bunun için her iki zümre de
bu peygamberin gelmesini dört gözle bekliyorlardı. Ancak onun Araplar arasından
ve bir yetim kimse olarak gönderildiğini görünce sırf ırkçılık gayret ve
düşüncesiyle inkar ettiler. Halbuki onun hak peygamber olduğunu, kendi
oğullarını bilip tanıdıkları gibi biliyorlardı.
147. Gerçek olan, Rabbinden gelendir.
O halde kuşkulananlardan olma!
148. Herkesin yöneldiği bir kıblesi
vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun
sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
149. Nereden yola çıkarsan çık
(namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen
gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
150. (Evet Resûlüm ! ) Nereden yola
çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız
olunuz, yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler (kuru
inatçılar) müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili
bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece size olan
nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız.
151. Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi
okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip
bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.
152. Öyle ise siz beni (ibadetle)
anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!
153. Ey iman edenler! Sabır ve namaz
ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.
Sabır ve namaz, nefsin kötü arzularına karşı en büyük silahtır.
154. Allah yolunda öldürülenlere
"ölüler"" demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz
anlayamazsınız.
155. Andolsun ki sizi biraz korku ve
açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz.
(Ey Peygamber! ) Sabredenleri müjdele !
156. O sabredenler, kendilerine bir
belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler.
157. İşte Rablerinden bağışlamalar ve
rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.
Bedir’de şehit düşen 14 kişi hakkında nazil olduğu rivayet edilen bu ayet,
kabir azabına yahut safasına da delildir. Ölüm, korku, açlık, mal azlığı,
fakirlik, hastalık; bunların hepsi birer imtihandır. Bunlar dünya hayatının
ayrılmaz parçalarıdır, hiç kimse bunlardan birisine yakalanmaktan kurtulamaz.
En sonunda herkes ölecektir. İnanan akıllı kişi, bunları Kur’an’a göre anlayıp
değerlendirendir.
158. Şüphe yok ki, Safa ile Merve
Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre
yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü
olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla
bilir.
Safa ile Merve, Kabe’nin doğu tarafında iki tepenin adıdır. Hacer validemiz
Hz.İsmail için su ararken bu iki tepe arasında yedi defa koşmuştur. Bugün hac
ve umre için Beytullah’ı ziyaret ve tavaf edenler, aynı zamanda Safa ile Merve arasında
sa’yederler. Ayette, iki tepe arasında sa’yetmekte(gelip gitmekte) günah
yoktur, denilmiştir. Çünkü cahileye devrinde her iki tepede de birer put vardı.
Her ne kadar İslam bu putları kaldırmışsa da bazı kimselerin içinde bir şüphe
kaldı. İşte yukarıdaki ayetle bu şüphe tamamen giderilmiş oldu.
159. İndirdiğimiz açık delilleri ve
kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah
hem de bütün lânet ediciler lânet eder.
160. Ancak tevbe edip durumlarını
düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların
tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.
161. (Ayetlerimizi) inkâr etmiş ve
kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların
lâneti onların üzerinedir.
162. Onlar ebediyen lânet içinde
kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakılır.
163. İlâhınız bir tek Allah'tır.
O'ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.
Bundan önceki ayetlerde Allah’a ve O’nun gönderdiği dine karşı nankörlük
edenlerin nasıl kötü bir akıbete sürüklendikleri, onların ebediyen
kötülenecekleri anlatılmıştır. Bundan sonraki ayetlerde ise, her insanda en
büyük ilahi nimet olan aklı herkesin yerli yerince kullanması, etrafına dikkat
ve ibretle bakması için kainat olaylarına temas edilmiştir. Zira hakkıyla
düşünen, etrafına ibretle bakan kimse, mutlaka Allah’ı bulur ve O’na inanır.
164. Şüphesiz göklerin ve yerin
yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda
veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten
indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı
yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları
yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini
isbatlayan) birçok deliller vardır.
165. İnsanlardan bazıları Allah'tan
başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler.
İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.
Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin
Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden
anlayabilselerdi.
166. İşte o zaman (görecekler ki)
kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o
anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup
parçalanmıştır.
Dünyada hiç düşünmeden bazı kimseleri kendilerine önden edinen, böylece
batıl yola giden kimseler ahirette o önderlerin kendilerinden uzaklaştıklarını
görürler. Ancak her iki taraf da içine girecekleri azabı görecekler ve ondan
kurtuluş olmadığını anlayacaklardır. Dünyadakinin tersine, bu sefer uyanlar
konuşurlar, ama artık faydası yoktur.
167. (Kötülere) uyanlar şöyle derler:
Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların
bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara,
işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten
çıkamazlar.
168. Ey insanlar! Yeryüzünde
bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira
şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.
169. O size ancak kötülüğü, çirkini
ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
Şeytan insanın içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körükler, insan
nefsine kötülüğü sevdirir. Bu sebeple insanın kötülük yapmasını kolaylaştırır.
O yüzden Hz. Ebubekir:”Büyük adam, nefsinin isteklerine uymayan kimsedir”
demiştir.
170. Onlara (müşriklere): Allah'ın
indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da
bulamamış idiyseler?
171. (Hidayet çağrısına kulak
vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten
hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu
sebeple düşünmezler.
Bu ayetlerde insanların körü körüne eskiye bağlanmaları, yeni ortaya konmuş
fikirlere kulak vermemeleri kötülenmiş, bu konuda doğru olanın, akılcı olarak
hareket edilmesi olduğu söylenmiştir. Zemahşeri’ye göre ayetin meali
şöyledir:Kafirleri doğru yola çağıran davetçinin (Peygamber’in) durumu, bağırıp
çağırmadan başka bir şey işitmeyenlere seslenen çobanın durumu gibidir.
172. Ey iman edenler! Size verdiğimiz
rızıkların temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız
O'na şükredin.
173. Allah size ancak ölüyü (leşi),
kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim
bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi
aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan
çokça esirgeyendir.
slam’da zorluk yoktur. Zaruretler mahzurları ortadan kaldırır. Bir kimse
elinde olmayan sebeplerle haram olan bir şeyi yemek ya da bir işi işlemek
zorunda kalırsa, haddi aşmamak ve o şeyi devamlı helal saymamak şartıyla
zaruret miktarınca yiyebilir. Bu durumda dinen günah işlemiş sayılmaz.
174. Allah'ın indirdiği kitaptan bir
şeyi (âhir zaman Peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile
değişenler yok mu, işte onların yeyip de karınlarına doldurdukları, ateşten
başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de
onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Yahudi hahamları Peygamberinizin Tevrat’ta zikredilen vasıflarını gizlediler
ve yaptıkları bu kötü iş için de maddi karşılık aldılar. Ayette bunun ne kötü
bir davranış olduğu anlatılmaktadır.
175. Onlar doğru yol karşılığında
sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe
karşı ne kadar dayanıklıdırlar!
176. O azabın sebebi, Allah'ın,
kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitapta
ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.
Allah Teala’nın Kur’an’ı hak olarak indirdiği apaçık ortada iken, ondaki
ahkamı;sağlam delillere dayanmadan kendi arzularına göre yorumlamak
isteyenlerin, gerçeklerden uzak kaldıkları ve içinden çıkılmaz ayrılıklara
düştükleri, bu yüzden de hem dünyada hem de ahirette zarara uğrayacakları
anlatılmıştır.
177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı
tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a,
ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını
gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve
kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı
zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında
sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak
onlardır!
178. Ey iman edenler! Öldürülenler
hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın
(öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından
bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona
(gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme
ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici
bir azap vardır.
Bütün dinler, hukuk ve ahlak sistemleri, haksız olarak adam öldürmenin, cana
kıymanın büyük bir suç olduğunda birleşmişlerdir. Farklılık, bu suçun önlenmesi
için alınması gereken tedbirde kendini göstermektedir. İslam, suça iten
sebepleri azami ölçüde ortadan kaldırmış, insanı iman, ibadet ve ahlak
terbiyesi ile olgunlaştırmak için gerekli tedbirleri almış, bütün bunlardan
sonra da kısas adıyla “cana kıyanın canına kıyılır” kaidesini koymuştur. Haksız
aflarla bir gün hürriyete kavuşmak ümidi içinde beslenen kimselerin bu hali
(hapis cezası) hiç de caydırıcı ve suçu önleyici bir tedbir değildir. Kısası
tazminata (diyete) çevirme hakkı, öldürme suçunun acı neticelerine katlanmakta
olan ölü yakınlarına (velilere) aittir. Başkası bu cezayı bağışlayamaz.
179. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin
için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.
179-“Kısasta hayat vardır”
sözü, gerçekten dikkate değer bir ifadedir. Zira kısas tatbik edilirse bir
kişinin öldürülmesiyle pek çok kimsenin yaşaması sağlanır. Çünkü cezasının ölüm
olduğunu bilen kimse, bu suçu işlemeyecektir.
180. Birinize ölüm geldiği zaman,
eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet
etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.
Mirasla ilgili ayetler gelmeden önce, kişinin servetinden ana, baba ve akrabalarına bir miktar verilmesi için
vasiyet etmesi emredilmiştir. Ancak, Nisa suresinde gelen miras ayetleri ile
herkesin hakkı kesin ve net olarak belirlenmiş, Efendiniz de “Allah her hak
sahibine hakkını vermiştir. Bundan sonra varise vasiyet yoktur” buyurmuş,
böylece yukarıdaki ayet nesh edilmiştir. Fakat mirastan payı olmayan akraba ve
düşkünlere ve hayır müesseselerine vasiyet bakidir. Her müslüman gönüllü olarak
servetinden istediği yere vasiyet edebilir.
181. Her kim bunu işittikten ve
kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenleredir.
Şüphesiz Allah (her şeyi) işitir ve (her şeyi) bilir.
İslam’da vakıf müessesesi hadislere dayanmakla birlikte sadaka-i cariye
mahiyetinde olan ve ammeye hizmet veren vakıfları, bunların şekil ve şartlarını
haksız olarak değiştirenler de vasiyeti değiştirenler gibi telakki edilmiş, bu
ayet birçok vakıf eşya üzerine ve vakıfnamelere yazılmıştır.
182. Her kim, vasiyet edenin
haksızlığa yahut günaha meyletmesinden endişe eder de (alâkalıların) aralarını
bulursa kendisine günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan hem de
esirgeyendir.
Bundan sonra gelecek ayetlerde Allah Teala müslümana farz kılınan ramazan
orucundan söz eder. Oruç, İslam’ın beş temelinden biridir. Orucun farziyeti
Kur’an’da belirtilmiştir. Oruca tahsis edilen ramazan ayı faziletli bir aydır.
Bu ayın fazileti, içinde Kadir gecesi bulunmasındandır. Kadir gecesinin
üstünlüğü ise, kendisinde Kur’an indirilmiş olmasındandır. Çünkü Kur’an ramazan
ayında ve Kadir gecesinde topluca, levh-i mahfuzdan Beytü’l-izze denilen makama
indirilmiş ve yine Kadir gecesinde ilk olarak Hira dağında, Peygamberimize
vahiy olarak gelmeye başlamıştır. Buna göre ramazan ayının ve Kadir gecesinin
üstünlüğü, Kur’an’ın bu ayda ve bu gecede inmesinden ileri gelmektedir. Bu üstünlükleri
sebebiyle ramazan ayı, büyük bir ibadet olan oruca tahsis edilmiştir.
183. Ey iman edenler! Oruç sizden önce
gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki
korunursunuz.
184. Sayılı günlerde olmak üzere
(oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı
günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış
hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir
fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır
yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç
tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
185. Ramazan ayı, insanlara yol
gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak
Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda
oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca)
başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.
Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık,
Allah'ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.
Dinde güçlük yoktur. Allah orucu emretmiştir. Oruç tutma şartları bulunan
kimseler oruç tutarlar. Hastalık, yolculuk gibi geçici bir engelden ötürü oruç
tutamayan, sonra kaza eder. İhtiyarlık ve iyileşmeyen müzmin hastalık gibi
devamlı özrü olanlar fidye verirler. Her türlü zahmete rağmen kendi arzusu ile
gönülden oruç tutan ve hayır yapanlar övülmüştür.
186. Kullarım sana, beni sorduğunda
(söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine
karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana
inansınlar ki doğru yolu bulalar.
Rivayete göre bir bedevi Resulullah(s.a)a “Rabbimiz yakın mıdır yoksa uzak
mıdır? Yakınsa ona fısıltı şeklinde dua edelim, uzaksa bağıralım” dedi. Bunun
üzerine ayet indi. Allah’ın istediği iman ve itaattir. Allah, iman edip itaat
edenlerin dualarını kabul edeceğini vadetmiştir. Gerçek manada iman edip
Allah’a kulluk edenlerin duası kabul olunur.
187. Oruç gecesinde kadınlarınıza
yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için
birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi
kabul edip sizi bağışladı. Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve
Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği
(aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin,
için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde ibadete çekilmiş
olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar Allah'ın koyduğu
sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini
insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar.
İslam’ın ilk zamanlarında farz olan ramazan orucunu tutarken sahur yemeği
yoktu. Oruç tutan kimse, akşam orucunu açınca yatsı namazını kılıp uyuyuncaya
kadar yer içerdi. Bundan sonra yemek, içmek ve kadınlara yaklaşmak haramdı.
Bazı müslümanlar dayanamayıp kadınlara yaklaştı. Bazıları iftardan sonra
yorgunlukları sebebiyle hemen uyudukları için, ertesi gün açlık ve susuzluktan
baygınlık geçirdiler. Cenab-ı Allah müminlere acıdı ve bir kolaylık olmak üzere
bu ayeti indirdi. “Beyaz iplik ve siyah iplik” ifadelerinden maksadı,
“mine’l-fecr:tanyerinin ağarmasından” ilavesi açıklığa kavuşturmuştur. Buna
göre orucun başlaması gereken zaman (imsak), güneşin doğmasına değil, fecrin
doğmasına, yani tanyerinin ağarmaya başlamasına bağlıdır. İplik tabiri de,
tanyeri, ağarmasının başlangıcını ifade etmektedir. Aydınlık yayılıp
yükselince, artık ona ”beyaz iplik” denemez. Aydınlığın başladığı an sahurun
bittiği ve imsakın başladığı, aynı zamanda sabah namazı vaktinin de girdiği
andır.
188. Mallarınızı aranızda haksız
sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını
haram yollardan yemeniz için o malları hakimlere (idarecilere veya mahkeme
hakimlerine) vermeyin.
Bu ayette işaret edilmek istenen mana, daha ziyade rüşvet ve çıkarcılıktır.
Binaenaleyh aldatma ve dalavere ile elde edilen bütün kazançlar haramdır.
189. Sana, hilâl şeklinde yeni doğan
ayları sorarlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit
ölçüleridir. İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir.
Lâkin iyi davranış, korunan (ve ölçülü giden) kimsenin davranışıdır. Evlere
kapılarından girin, Allah'tan korkun, umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Peygamberimize yeni doğan hilalin önce incecik olması, sonra her gün
büyümesi, dolunay olduktan sonra tekrar incelip kaybolması ve tekrar aynı
şekilde doğup devam etmesi sorulmuştu. Ayette verilen cevapta ”Ayın bu
şekildeki hareketi, kameri senenin hesap edilmesini, özellikle hac günlerinin
bilenmesini sağlamaktır.”denildi. Ayrıca eskiden Araplar hac için ihram
giydiklerinde veya hac dönüşünde evlere kapısından değil de arkadan açılan bir
delikten girmenin iyilik olduğuna inanırlardı. Yukarıdaki ayette bunun da
yanlış olduğu anlatılmıştır.
190. Size karşı savaş açanlara, siz
de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları
sevmez.
191. Onları (size karşı savaşanları)
yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.
Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle
savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz
de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.
192. Eğer onlar (savaştan)
vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah gafûr ve rahîmdir.
193. Fitne tamamen yok edilinceye ve
din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse
zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.
194. Haram ay haram aya karşılıktır.
Hürmetler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldırırsa siz de ona
misilleme olacak kadar saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah
müttakîlerle beraberdir.
Resulullah (s.a) hicretin altıncı yılında umre yapmak maksadıyla Mekke’ye
doğru yola çıkmıştı. Mekke yakınlarındaki Hudeybiye’ye gelince müşrikler
Mekke’ye girmelerini önlediler. Orada çetin münakaşalar oldu. Sonunda İslam
tarihinin en mühim hadiselerinden biri olan Hudeybiye antlaşması yapıldı. Bu
antlaşmada yer alan maddelerden birine göre, müslümanlar o sene Harem-i Şerif’i
ziyaret etmeden geri dönecekler, gelecek sene aynı haram ayı içinde Mescid’i
ziyaret edip umre yapacaklardı. Müşrikler bunu başarı saydılar. Allah,
müslümanları ertesi sene aynı anda Mescid-i Haram’a getirdi. Böylece haram ay,
haram aya karşılık oldu.
İslam hukukuna göre saldırıya ancak misli ile mukabele edilir, aşırı gitmek suçtur. Bütün harplerde önce insanlar dine çağrılır. Müslüman olmayı yahut cizye vermeyi kabul etmeyenlerle savaşılır.
195. Allah yolunda harcayın. Kendi
ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst
davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever.
Ayette geçen “ihsan” kelimesi, bir işi tam ve noksansız yapmak, işin hakkını
vermek ve dürüst olmak demektir.
Nitekim bir hadiste Resulullah (s.a)a “İhsan nedir?” diye sorulmuş. O da: “ Allah’a, O’nu görüyormuş gibi kulluk etmendir, her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurmuştur. Kulluk umumi bir davranıştır. Bu itibarla hadisteki manayı, özellikle ibadete yöneltmek doğru değildir. Esasen Arapça’da ihsan, işi doğru dürüst yapmaktır. Onun için işinin ehli olana “muhsin” denir. Tercüme bu anlayışa göre yapılmıştır. Sosyal yardımı ve adaleti de içine alan ihsan ve infakı, “tehlikeyi önleyen bir tedbir” olarak gösteren ayet, adaletin anarşiyi ve ihtilali önlediğine de işaret etmektir.)
196. Haccı ve umreyi Allah için tam
yapın. Eğer (bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin.
Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta
olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban
olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac
günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek
gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman
yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi
Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Biliniz ki
Allah'ın vereceği ceza ağırdır.
197. Hac, bilinen aylardadır. Kim o
aylarda hacca niyet ederse (ihramını giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak,
günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz
Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en
hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten)
sakının.
Eskiden Araplar, hac mevsiminde bir takım panayırlar kurarlar, orada çeşitli
sahalarda alışveriş yaparlardı. Bunlar o zaman cahiliye devri adetlerine göre
cereyan ederdi. Müslümanlar bunları günah saydılar. Allah Teala aşağıdaki
ayetlerde bu hususa açıklık getirdi.
198. (Hac mevsiminde ticaret yaparak)
Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazancı) aramanızda size herhangi bir günah
yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin
ve O'nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden
idiniz.
Diğer ibadetler gibi haccın da ferde ve topluma sayısız faydaları vardır.
Bunların en önemlilerini şu maddelerde toplayabiliriz:
1-İhram, tek tip ve basit bir elbisedir. Bütün hacı namzetleri bunu giyerek sonradan edindikleri mal, mülk, rütbe, makam ve benzerlerini geride bırakır, tek farkın şahsi faziletten ibaret olduğu gerçek eşitliği yaşarlar.
2-Kefeni andıran ihram içinde yapılan Arafat vakfesi aynı zamanda bir mahşer örneğidir. Bu manzara, belki bir ömür boyu insana ölümü ve haşri hatırlatır.
3-Çeşitli ırk ve kültürlere mensup müslümanların toplanmalarına vesile olan hac, bir “maddi ve manevi değerler” alışverişine vasıta olmakta, problemlere ortak çözümler arama imkanı vermektedir.
4-Kabe etrafında tavaf tevhid fikrini temsil etmekte, farklı yönlere, fakat daima Kabe’ye yönelerek kılınan namaz “Nereye dönseniz Allah oradadır” prensibini ruhlara işlemektedir. Metodlar, ictihatlar, kanaatler farklı olabilir, ancak her şey Allah içindir, Allah rızasına yönelmelidir.
199. Sonra insanların (sel gibi)
aktığı yerden siz de akın. Allah'tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedici ve
esirgeyicidir.
200. Hac ibadetlerinizi bitirince,
babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı
anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle
kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.
201. Onlardan bir kısmı da: Ey
Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem
azabından koru! derler.
202. İşte onlar için,
kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok
süratlidir.
203. Sayılı günlerde (eyyam-ı
teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim iki gün içinde acele
edip (Mina'dan Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur. Bunlar günahtan
sakınanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda
toplanacaksınız.
Aşağıda gelen üç ayet Ahnes b. Şurayk hakkında inmiştir. Güzel konuşan ve
yakışıklı bir kimse olan Ahnes, münafık idi. Resulullah’ın yanına gelir, güzel
sözlerle müslümanlık taslardı. Halbuki içi fenalık dolu idi. İşi gücü
müslümanlara zarar vermekti. İşte ayetlerde böyle konuşan, hoş görünen
kimselere hemen kanmamak, iyice emin olmadan kimseye güvenmemek gerektiği
anlatılmıştır.
204. İnsanlardan öyleleri vardır ki,
dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde
olana (samimi olduğuna) Allah'ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en
yamanıdır.
205. O, dönüp gitti mi (yahut bir iş
başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip
nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.
206. Böylesine "Allah'tan
kork!" denilince benlik ve gurur kendisini günaha sevkeder. (Ceza ve azap
olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir!
207. İnsanlardan öyleleri de var ki,
Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına
şefkatlidir.
İbn Abbas’tan gelen rivayete göre bu ayet Suheym b. Sinan er-Rumi hakkında
inmiştir. Mekke müşrikleri bu zatı yakalamış, dininden döndürmek için işkence
etmişlerdi. Suheyb, Mekkelilere “Ben ihtiyar bir adamım. Malım da var. Sizden
veya düşmanlarınızdan olmamın size bir zararı olmaz, ben bir söz söyledim ondan
caymayı iyi görmem, malımı ve eşyamı size verir, dinimi sizden satın alırım”
demişti. Onlar buna razı olmuşlar, Suheyb’i salıvermişlerdi. Oradan kalkıp
Medine’ye gelirken bu ayet nazil oldu. Şehre girerken kendisine rastlayan Hz.
Ebubekir, “Alışverişin karlı olsun ya Suheyb” demiş, o da “Senin alışverişin de
zarar etmesin” cevabını vermiştir.
208. Ey iman edenler! Hep birden
barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.
209. Size (Kur'an ve Sünnet gibi)
apaçık deliller geldikten sonra, eğer barıştan saparsanız, şunu iyi bilin ki
Allah azîzdir, hakîmdir.
210. Onlar, ille de buluttan gölgeler
içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi beklerler Halbuki iş
bitirilmiştir. (Allah nizamı artık değişmez.) Bütün işler yalnızca Allah'a
döndürülür.
211. İsrailoğullarına sor ki
kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten
sonra Allah'ın nimetini (âyetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah'ın azabı
şiddetlidir.
212. Kâfir olanlar için dünya hayatı
câzip kılındı. (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler. Oysa ki, (iman
edip) inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine
hesapsız rızık verir.
Ebu Cehil ve arkadaşları, fakir müminler ile alay ettiler, bunun üzerine bu
ayet nazil oldu. Hayat gerçeğini sadece dünya malı ile değerlendiren kafirler
için dünya malı cazip hale getirilmiştir. Onun için bunlar, üstün değerlere
değil, geçici dünya malına kıymet vermişler, sonunda dünya malı onlara hiçbir
fayda sağlamamıştır.
213. İnsanlar bir tek ümmet idi.
Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar
arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla
beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler,
apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde
anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa
düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.
Bütün insanlık başlangıç itibariyle bir tek ümmet idi. Hz. Adem’den
çoğalmıştı. Zamanla ihtilafa düştüler. Peygamberler insanlar arasında beliren
anlaşmazlıkları gidermek için gönderildi.
214. (Ey müminler! ) Yoksa siz,
sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete
gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle
sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın
yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.
Bu ayet, bir rivayete göre, Hendek savaşında müslümanların çektiği
sıkıntıları dile getirir. Diğer rivayete göre, Uhud savaşı ile ilgilidir. Bir
başka rivayete göre ise evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp
çeşitli sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için
inmiştir.
215. Sana (Allah yolunda) ne
harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar,
yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her
hayrı bilir.
216. Hoşunuza gitmediği halde savaş
size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz
mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür.
Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Savaş insanların severek, zevk alarak yaptıkları bir şey değildir. Fıtratı
ve ruh sağlığı bozulmamış kimseler öldürmek, yakıp yıkmak, acılar vermekten
zevk almaz, bunlardan hoşlanmaz. Ancak vücudu kurtarmak için kangren olmuş elin
kesilmesi, içeride kalmış çocuğu kurtarmak için kapının kırılması nasıl zaruri
ise savaş da toplumların hayatında böyle zaruret haline gelebilir. Din ve
vicdan hürriyetini sağlamanın, zulmü ve fitneyi önlemenin, tecavüzlere son
vermenin yolu savaştan geçebilir. İşte bu durumlarda savaşmak şüphesiz insanlık
için daha hayırlı ve daha şerefli bir davranıştır. Cihad ise hiçbir zaman bir
saldırı değildir. Çünkü önce İslam’a davet yapılır, kabul eden müslümandır.
İslam’ı kabul etmeyenden tabi olması istenir. Bunu da kabul etmezse, ancak o
zaman savaşılır. Savaştaki sırrı biz bilemeyiz ama onu Allah bilir. Bazı
milletler cezaya müstahak olunca, Allah onları çeşitli belalarla cezalandırır.
İşte onlardan birisi de savaştır.
Resulullah Efendimiz, Abdullah b. Cahş kumandasında bir müfrezeyi, Kureyş kervanından haber getirmeleri için Mekke’ye göndermişti. Kureyş kervanını görünce, dayanamayarak hücum ettiler. Kervandan bir kişiyi öldürdüler, iki kişiyi esir aldılar. Kervanı sürüp Peygamberimize getirdiler. O gün receb ayının ilk günüydü. Müşrikler:Muhammed, haram aylarında savaşıyor, diye yaygara kopardılar. Bunun üzerine bu ayet indi.
217. Sana haram ayı, yani onda
savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları)
Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mes-cid-i Haram'ın ziyaretine
mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır.
Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse,
sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim,
dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da
ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.
“Fitne” savaş, anarşi; din ve vicdan hürriyetine karşı baskı demektir.
218. İman edenler ve hicret edip
Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini
umabilirler. Allah, gafûr ve rahîmdir.
219. Sana, şarap ve kumar hakkında
soru sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir
takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.
Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. "İhtiyaç
fazlasını" de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.
Şarap haramdır. Şarabın haram olması onun hiçbir faydasının olmamasını
gerektirmez. Zararı faydasından çok olduğu için haram kılınmıştır. Kumarda da
kazanan taraf için zahiri bir fayda görülür, ama kaybeden taraf için büyük bir
zarar vardır. Onun için kumar oynamak haram kılınmıştır. Bu ayetin başı, bundan
önceki ayetin son cümlesi olan “ki düşünesiniz” ile bağlantılıdır. Dünya ve
ahiretle ilgili işlerinizi iyi düşünüp gereğine göre hareket ederseniz, hem
dünyada hem de ahirette saadete nail olursunuz, demektedir.
220. Dünya ve ahiret hakkında
(lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). Sana yetimler
hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü bırakmaktan) daha
hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar sizin
kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah dileseydi,
sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir.
Yetimlere iyi muamele edilmeli, yetim oldukları hissettirilmemelidir.
Yetimin velisi durumunda olan kimsenin, onu ifsat mı ettiğini, yoksa ıslah mı
ettiğini Allah bilir. O yetimdir diye ona iyi davranmayanlar, Allah’ın
murakabesi altında olduklarını unutmamalıdırlar.
221. İman etmedikçe putperest
kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir
câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de
(kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış
bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah
ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar
diye âyetlerini insanlara açıklar.
İslam’a göre insanın değeri imanına bağlıdır. Allah katında köle ve cariye
bile olsa imanlı kimse daha üstündür ve daha temizdir. Onun için bir müslümanın
dinsiz ve putperestlerle evlenmesi kesin olarak haram kılınmıştır.
222. Sana kadınların ay halini
sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan
uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit,
Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe
edenleri de sever, temizlenenleri de sever.
223. Kadınlarınız sizin için bir
tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun
davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na
kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele!
Cinsi temasın şekli sınırlı değildir. Yasak olan sapık ilişkidir. Temastan
önce hazırlık hem maddi ve cinsi hem de besmele vb. gibi manevi olarak
anlaşılmıştır.
224. Yeminlerinizden dolayı Allah'ı
(O'nun adını), iyilik etmenize, O'ndan sakınmanıza ve insanların arasını
düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir.
225. Allah sizi kasıtsız
yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Lâkin kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden dolayı
sizi sorumlu tutar. Allah gafûrdur, halîmdir.
226. Kadınlarına yaklaşmamaya yemin
edenler dört ay beklerler. Eğer (bu müddet içinde) kadınlarına dönerlerse,
şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir.
227. Eğer (müddeti içinde dönmeyip
kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah işitir
ve bilir.
“İla” yemin manasınadır. Kişinin eşine yaklaşmamak için yaptığı yemin
karşılığında kullanılmıştır. Cahiliye devri Arapları, kadınlar üzerinde bir
baskı olmak üzere, onlara darıldıkları vakit kadınlardan uzak dururlar, hiç
yanlarına varmazlar, cinsi temas yapmazlar ve onlara yaklaşmamak hususunda
yemin ederlerdi. İşte İslam bu şekilde
yapılan haksız davranışları önlemiş, doğru yolu göstermiştir. Belli müddet içinde yeminini bozan kefaret verir. Müddet tamamlanırsa evlilik sona erer.
228. Boşanmış kadınlar, kendi
başlarına (evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer
onlar Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın
yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocalar barışmak
isterlerse, bu durumda boşadıkları kadınları geri almaya daha fazla hak
sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da
erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir
derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakîmdir.
Bu üstünlük aile reisliğinden ibarettir.
229. Boşama iki defadır. Bundan
sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Kadınlara
verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şey almanız size helâl olmaz. Ancak
erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam tatbik
edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. (Ey müminler!) Siz de karı ile
kocanın, Allah'ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya
düşerseniz, kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca
yoktur. Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim
Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.
230. Eğer erkek kadını (üçüncü defa)
boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine
helâl olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa, (her iki taraf da) Allah'ın
sınırlarını muhafaza edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde
beis yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları bilmek, öğrenmek
isteyenler için açıklar.
Cahiliye devrinde erkekler eşlerini defalarca boşar, sonra geri alırlardı.
İslam dini, kadına, hakime ve hakemlere başvurarak kocasını boşamak hakkını
elde etme imkanı tanıdığı gibi, erkeğin boşanma hakkını da üç talak ile
sınırlamıştır. Bundan sonra erkeğin aynı kadınla tekrar evlenebilmesi hem
kadının iradesine hem de ciddi olarak başka bir erkekle evlenip boşanmış
olmasına bağlıdır.
231. Kadınları boşadığınız ve onlar
da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları iyilikle tutun yahut
iyilikle bırakın. Fakat haksızlık ederek ve zarar vermek için onları nikâh
altında tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur.
Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini,
(size verdiği hidayeti), size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab'ı ve hikmeti
hatırlayın. Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.
232. Kadınları boşadığınız ve onlar
da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları
takdirde, onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla
içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu
öğüdü tutmanız kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz
bilmezsiniz.
Bu ayetin iniş sebebi, rivayete göre, Ma’kıl b. Yesar’dır. Bu zat, kız
kardeşini boşayan kocası onu tekrar almak isteyince buna karşı çıkmış ve mani
olmak istemişti. O esnada bu ayet inmiş, Resulullah (s.a), Ma’kıl’ı çağırmış ve
bu ayeti okumuştu. Ma’kıl, “Rabbimin emri benim arzuma uymadı. O’nun emrine
rıza gösteriyorum” demiş ve kız kardeşini eski kocasıyla evlendirmiştir. Cabir
b. Abdullah hakkında da buna benzer bir olay nakledilir. Ancak her ne kadar nüzul
sebebi bunlar ise de ayetin hükmü umumidir.
233. Emzirmeyi tamamlatmak isteyen
(baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun
olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü
yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da
çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır. Onun benzeri (nafaka temini) vâris
üzerine de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı
anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur.
Çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye
vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerinize günah yoktur.
Allah'tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür.
234. Sizden ölenlerin, geride
bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler.
Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru
işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.
İddetin hikmeti, rahimin temiz olduğunun tesbitidir. Bunda vasıta, hayızdır.
Dört ay içinde üç veya dört hayız vaki olur ki bu, kadının hamile olmadığını
gösterir. Ölüm sebebiyle ayrılmada ayrıca matem durumu da vardır. Mühim olan,
bu dört aylık müddet dolmadan kadının başkasıyla evlenmemesidir. Bu müddet
içinde evlenme ile ilgili açık konuşmalar yapılmaması da tavsiye edilmiştir.
Gerek boşanma, gerekse ölüm sebebiyle ayrılmadan sonra tekrar evlenme için iddet
bekleme zorunluluğu hem kadın hem de onun yakınları için bir teselli ve
alıştırma devresi olması sebebiyle psikolojik bakımdan faydalı bir uygulamadır.
Bilhassa kadının yakınlarından meydana gelecek hoşnutsuzluklar belli ölçüde
azaltılmış olur.
235. (İddet beklemekte olan)
kadınlarla evlenme hususundaki düşüncelerinizi üstü kapalı biçimde anlatmanızda
veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. Allah bilir ki siz onları
anacaksınız. Lâkin, meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlara gizlice
buluşma sözü vermeyin. Farz olan bekleme müddeti dolmadan, nikâh kıymaya
kalkışmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah'tan
sakının. Şunu iyi bilin ki Allah gafûrdur, halîmdir.
236. Nikâhtan sonra henüz dokunmadan
veya onlar için belli bir mehir tayin etmeden kadınları boşarsanız bunda size
mehir zorunluğu yoktur. Bu durumda onlara müt'a (hediye cinsinden bir şeyler)
verin. Zengin olan durumuna göre, fakir de durumuna göre vermelidir. Münasip
bir müt'a vermek iyiler için bir borçtur.
237. Kendilerine mehir tayin ederek
evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısı
onların hakkıdır. Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın
(velinin) vazgeçmesi hali müstesna, affetmeniz (mehirden vazgeçmeniz), takvâya
daha uygundur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta
olduklarınızı hakkıyla görür.
238. Namazlara ve orta namaza devam
edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.
“Namaz dinin direğidir” hadisinde belirtildiği üzere en büyük ibadet Allah
rızası için kılınan namazdır. Ayette geçen ”orta namaz”dan maksat, ikindi
namazıdır. Resulullah s.a) Hendek savaşında şöyle buyurmuştur:”Orta namazdan
yani ikindi namazından bizi alıkoydular. Allah onların evine ateş doldursun!”
Orta namazın hangi vakit olduğu hususunda farklı rivayetler de vardır.
239. Eğer (herhangi bir şeyden)
korkarsanız (namazlarınızı) yürüyerek yahut binmiş olarak (kılın). Güvene
kavuştuğunuz zaman, siz bilmezken Allah'ın size öğrettiği şekilde O'nu anın
(namaz kılın).
240. Sizden ölüp de (dul) eşler
bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar
bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etsinler.
Eğer o kadınlar, (kendiliklerinden) çıkıp giderlerse, kendileri hakkında
yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azîzdir, hakîmdir.
241. Boşanmış kadınların, hakkaniyet
ölçülerinde (kocalarından) menfaat sağlamak haklarıdır; bu, Allah korkusu
taşıyanlar üzerine bir borçtur.
242. Allah size işte böylece
âyetlerini açıklar ki düşünüp hakikati anlayasınız.
243. Binlerce oldukları halde, ölüm
korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara
"Ölün!" dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah
insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez.
Rivayetlere göre Vasıt yakınlarındaki Daverdan’da bulaşıcı bir hastalık
zuhur etmiş, kasaba halkı oradan kaçmışlar, Allah onları öldürmüş, sonra da
ibret için diriltmişti. Bu kıssa Peygamberimize “Görmedin mi?” şeklinde ifade
edilmiştir, halbuki Peygamberimiz onları görmemiş yani o devirde yaşamamıştır.
Gerek diğer semavi kitaplarla, gerekse Kur’an-ı Kerim’le bu nevi haberler
Hz.Peygamber’e bildirilmiş olduğundan, Kur’an-ı Kerim bu bilgiye, Arapların
ifade üslubuna uygun olarak “Görmedin mi?” şeklinde dikkat çekmiştir.
244. Allah yolunda savaşın ve bilin
ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.
245. Verdiğinin kat kat fazlasını
kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok
mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz.
246. Musa'dan sonra, Benî İsrail'den
ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere:
"Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda
savaşalım" demişlerdi. "Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?"
dedi. "Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış
olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?" dediler. Kendilerine
savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri
iyi bilir.
Mısır’la Filistin arasında yaşayan Amalika, o devirdeki kralları Calut’un
kumandasında İsrailoğullarına saldırdı ve onları perişan edip yurtlarından
çıkardı. Bunun üzerine İsrailoğulları, o anda aralarında bulunan
peygamberlerinden kendilerine bir kumandan tayin etmesini istediler. Devrin
peygamberi, Talüt adında haktan birini hükümdar ve kumandan tayin etti.
Aşağıdaki ayetlerde kıssa tafsilatıyla anlatılmaktadır.
247. Peygamberleri onlara: Bilin ki
Allah, Tâlût'u size hükümdar olarak gönderdi dedi. Bunun üzerine: Biz,
hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden
geniş imkânlar verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur? dediler. "Allah
sizin üzerinize onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah mülkünü
dilediğine verir. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir" dedi.
247-İsrailoğullarının
ileri gelenlerine göre iktidar, servet ve sermaye sahiplerinin olmalıdır.
Halbuki bu fikir, toplum menfaatine ve adalete aykırıdır. Doğru olan iktidara
zenginlerin değil, ehil olan kimselerin gelmesidir. Kişinin ehliyetini, onun
manevi gücü, bilgisi ve görgüsü ile beden kuvveti ve cesareti temsil eder.
248. Peygamberleri onlara: Onun
hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o
Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun
hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler
iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.
Rivayete göre “Tabut” sandıktır. Hz. Musa onu savaşlarda ordunun önünde
bulundurur, bu sayede askerleri güç ve moral kazanırlardı. Zamanla yahudiler
zayıflayınca Tabut’u Calut ellerinden almıştı. Talut’un hükümdarlığına itiraz
ettiler ve “eğer sahiden hükümdarsa delil getirsin dediler. Onlara “onun
hükümdar olduğuna hüccet Tabut’un geri gelmesidir” denildi ve Tabut geri geldi.
249. Tâlût askerlerle beraber (cihad
için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan
içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse
bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve
iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı
koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar:
Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir.
Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.
250. Câlût ve askerleriyle savaşa
tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki
tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.
251. Sonunda Allah'ın izniyle onları
yendiler. Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet
verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmının
kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin
Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.
Bu ayette, dünya hayatında cari olan ilahi nizamın bir ölçüde izahı vardır.
Allah, insanlar arasında içtimai dengenin kurulmasını bazı sebeplere
bağlamıştır. Bu itibarla insanlardan bir kısmı zengin bir kısmı fakir, bir
kısmı güçlü, bir kısmı zayıf, bir kısmı sıhhatli bir kısmı hasta, bir kısmı
mümin bir kısmı münkir olacak ki, bunlar arasında kurulacak alakalar,
yeryüzünün imar edilmesini temin edecektir. Tıptı müsbet ve menfi kutuplar
arasında ışık ve enerji meydana geldiği gibi insanlar arasında vuku bulan
savaşlar da bu hikmete bağlıdır. İşte bu ayetlerde ilahi nizamın bazı
prensipleri anlatılmıştır.
252. İşte bunlar Allah'ın
âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah
tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.
Bu ayetlerde askeri disiplin anlatılır. Bir ordunun başarılı olması, her
şeyden önce komutanın emirlerine harfiyen uymakla mümkün olur. Savaşta galip
gelmek sayıya bağlı değildir. Haklı olmaya, doğruluğa, iman ve moral gücüne
bağlıdır. Calut’u öldüren Davud, rivayetlere göre yedi yaşında çocuk imiş,
Allah o Peygambere Calut’u Davud’un öldüreceğini bildirmiş, o da Davud’u
beraber götürmüş, yolda üç taş dile gelip “Bizi al, Calut’u bizimle
öldüreceksin” demişler, onları almış, sapanı ile atmış ve Calut’u öldürmüştür.
Bu bir mucizedir.
253. O peygamberlerin bir kısmını
diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını
da derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık mucizeler verdik ve onu
Rûhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen
milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle
savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de içlerinden kimi iman etti, kimi
de inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı; lâkin Allah dilediğini
yapar.
Ruhu’l-Kudüs’ten maksat Cebrail’dir.
254. Ey iman edenler! Kendisinde
artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce,
size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler
elbette zalimlerdir.
255. Allah, O'ndan başka tanrı
yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde
ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir?
O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli
kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam
olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup
gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.
İçinde “kursi” kelimesi geçtiği için bu ayete “Ayetü’l-kürsi” denilmiştir.
Burada kürsi bildiğimiz taht manasında olmayıp Allah’ın şanına layık,
mahiyetini ancak kendisinin bildiği bir varlıktır. O'nun yüce sıfatlarını ve
eşsiz kudretini anlatan bu ayetin azameti, onu okumanın büyük sevabı ve
tesirleri hakkında hadisler vardır. Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
“Kur’an’da en büyük ayet, Ayetü’l-kürsi’dir. Onu okuyana Allah bir melek
gönderir, onun hasenatını yazar. İçinde okunduğu evi, şeytan otuz gün terkeder.
O eve kırk gün sihir ve sihirbaz giremez. Ya Ali! Bunu evladına, ailene ve
komşularına öğret.” Başka bir hadiste de: “Günlerin önemlisi cuma, sözlerin
üstünü Kur’an, Kur’an’ın en önemli suresi el-Bakara, Bakara’nın en büyük ayeti
de Ayetü’l-kürsi’dir” denilmiştir. Hayy, lügatte diri, canlı manasına gelir.
Allah’ın sıfatlarından olup, devamlı var olan, kesintiye uğramayan, varlığı
ezeli ve ebedi olan demektir. Kayyum ise, bütün mahlukatın idaresini bizzat
yürüten, hepsini hesaba çeken demektir.
256. Dinde zorlama yoktur. Artık
doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a
inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.
Tağut, şeytan ve Allah’tan başka tapılan her şey demektir. İnsanın nefsi
yani kötü arzuları şeytanın saptırmasına kanar. Onun için nefsine uymayan kimse
kolay kolay günah işlemez. Aslında dinin koyduğu kaidelere uymamıza mani olan,
içimizdeki kötü arzulardır. Bu arzuları eğitmek suretiyle insan kendini
kötülüklerden koruyabilir. İslam insanları, din duygularını uyandırmak ve
akıllarını doğru yönde işletmek suretiyle kendisini davet etmektedir. Kur’an’ın
açıklamalarıyla doğru eğriden ayırt edilir hale gelmiştir. Bu irşadın ışığında
İslam’a ilk adımı atmak, hür iradeleriyle insanlara aittir.
257. Allah, inananların dostudur,
onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların
dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar
cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.
Bu ayette mümin ile kafir mukayese edilmiş, Allah’a onun gönderdiği
peygamberlere inananları Allah’ın aydınlığa götürdüğü, şeytana uyup kafir
olanları da şeytanın karanlığa ittiği, bu sebeple cehennemlik oldukları
anlatılmıştır.
258. Allah kendisine mülk
(hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile
tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin mi! İşte o zaman İbrahim: Rabbim hayat
veren ve öldürendir, demişti. O da: Hayat veren ve öldüren benim, demişti.
İbrahim: Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir,
dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zalim kimseleri hidayete
erdirmez.
259. Yahut görmedin mi o kimseyi ki,
evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya
uğradı; "Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!" dedi.
Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. Ne
kadar kaldın? dedi. "Bir gün yahut daha az" dedi. Allah ona: Hayır,
yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de
bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar
dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl
et giydiriyoruz, dedi. Durum kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice biliyorum ki,
Allah her şeye kadirdir, dedi.
258. Ayette Hz.İbrahim ile tartışan kimse ile 259, ayette yıkık kasabaya
uğrayan kimselerin her ikisinin de kafir olduğunu söyleyen müfessirler vardır.
Ancak daha yaygın olan rivayete göre, yıkık kasabaya uğrayan Uzeyr (a.s) dır.
Uzeyr azığını almış, eşeğine binmiş giderken evleri yıkılmış harabe haline
gelmiş, orada oturanlardan kimse kalmamış bir kasaba veya köy yıkıntılarının
yanına gelir, orada konaklar. Etrafına bakar, bu şekilde ölenlerin nasıl
dirileceğini düşünür. O anda uykusu gelir yatar. Allah onu öldürür, yüz sene
sonra diriltir. Yiyecekleri hiç bozulmamış, ancak eşeği çürümüş sadece
kemikleri kalmıştır, yıkık kasaba da imar edilmiştir. Uyandığı ilk anda, bir
gün kadar veya daha az bir zaman uyuduğunu zanneder. Yiyeceklere bakınca
gerçekten böyle olduğunu sanır. Eşeğine bakınca durumu anlar. Allah, Uzeyr’in
gözü önünde eşeğini diriltir. Böylece Allah’ın kudret ve azametini çıplak gözle
müşahede eder.
Hz. İbrahim ile münakaşa edenin ise Nemrut olduğu söylenir. Bazı müfessirler bu kıssasın Hz.İbrahim Mısır’a gittiği zaman vuku bulduğunu, “hayat veren ve öldüren benim” diyenin Firavun olduğunu söylemişlerdir. Burada mühim olan Hz.İbrahim’e verilen mucizedir ki Kur’-an’da ona sözle hasmı mağlup etmek manasına gelen “hüccet” denmiştir. Hz.İbrahim bu hüccet ile hasımlarını yenmeyi başarmıştır.
260. İbrahim Rabbine: Ey Rabbim!
Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı?
dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek
istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları
yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy.
Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir,
hakîmdir, buyurdu.
Hz.İbrahim ölen bir canlının yeniden nasıl dirileceğini merak etmiş ve bunun
kendisine gösterilmesini Rabbinden istemiştir. Allah Teala ona, ayette geçtiği
gibi maddi bir örnekle cevap vermiş, dirilişin mahiyetini izah etmiştir. Çünkü
insanın bilgi kapasitesi, dirilme,canlanma olayını kavramaya elverişli
değildir. Bundan önceki ayetlerde de geçtiği gibi peygamberlere verilen bu
örnekler birer mucizedir. Mühim olan, Allah’ın bütün canlıları, özellikle
insanı mutlaka diriltip hesaba çekeceğine kesinlikle iman etmektir.
261. Allah yolunda mallarını
harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz
dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir,
O herşeyi bilir.
262. Mallarını Allah yolunda harcayıp
da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya,
onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü
de çekmeyeceklerdir.
263. Güzel söz ve bağışlama,
arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, acelesi de
yoktur.
264. Ey iman edenler! Allah'a ve
ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa
kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın.
Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak
bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir.
Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru
yola iletmez.
Bu ayetlerde hayır yapma teşvik edilmiş, ancak hayır yaparken kalp kırılmaması,
fakirin küçümsenmemesi, eziyet edilmemesi ve yapılan iyiliğin başa kakılmaması,
gösterişten kaçınılması emredilmiştir. Aksi halde yapılan hayırdan fayda ve
sevap yerine karşılık olarak günah ve azap gelir.
265. Allah'ın rızasını kazanmak ve
ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin
durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur
yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de
yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir.
266. Sizden biriniz arzu eder mi ki,
hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, arasından sular akan ve kendisi için orada her
çeşit meyveden (bir miktar) bulunan bir bahçesi olsun da, bakıma muhtaç çoluk
çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan
bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! (Elbette bunu kimse arzu etmez.)
İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size âyetleri açıklar.
Bu ayette verilen örnek son derece ilginçtir. Zira insanın dünya hayatında
daima karşılaşması beklenen durumları dile getirmektedir. Kişinin dünyada elde
ettiği mevki, makam, zenginlik gibi değerlerin aslında hiçbir garantisi yoktur.
Nice saltanatlar, devletler yıkılmakta, zenginler fakir düşmekte, iç savaşlar
ve ihtilaller sebebiyle beklenmedik olaylar meydana gelmeden önce insanlar
neler temenni ediyorlar, ne düşler kuruyorlardı. İşte her şeye rağmen insanı
teselli edecek tek çare Allah’a iman ve ona dayanmaktır.
267. Ey iman edenler!
Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan
hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır
diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.
268. Şeytan sizi fakirlikle korkutur
ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir
lütuf vâdeder. Allah herşeyi ihata eden ve herşeyi bilendir.
269. Allah hikmeti dilediğine verir.
Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl
sahipleri düşünüp ibret alırlar.
Derin ve yararlı bilgiye hikmet denir. Allah’ın kendisine hikmet verdiği
kimseler öncelikle peygamberler, ilmiyle amel eden alimlerdir. Bilgili olmanın
en çok değer verilen tarafı, insanlığa yararlı olmaktır. Peygamberimiz bir
hadisinde:”Yararlı bilgi isteyin, yararsız bilgiden Allah’a
sığının”buyurmuştur. Doğruluk, adalet, ihlas, sevgi, saygı,ağırbaşlılık,
başkalarına faydalı olmak, cömertlik, alicenaplık gibi yüksek vasıfları taşıyan
kimseler de hikmet ehlinden sayılır. İslam’a tam olarak inanan, Kur’an’ın
emirlerini öğrenip noksansız uygulamak için çaba sarf eden, tüm kötülüklerden
uzak duran kimse hikmet sahibidir ve kendisine büyük hayır verilmiştir.
270. Yaptığınız her harcamayı ve
adadığınız her adağı muhakkak Allah bilir. Zalimler için hiç yardımcı yoktur.
271. Eğer sadakaları (zekât ve
benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice
verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin
günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.
Zekata aynı zamanda sadaka denmesinin iki sebebi vardır:Birincisi, malın
temizlenip artması, ikincisi de imanda sadakat ve kemale delalet etmesidir.
Zekat olsun sadaka olsun, yapılan hayırların gizli yapılması, aşikar
yapılmasından üstün sayılmıştır, zira gizlice yapılan hayırlar riya ve
gösterişten uzak olması sebebiyle hem Allah’ın rızasına daha uygundur, hem de
insan haysiyet ve şerefini muhafaza bakımından daha faydalıdır.
272. (Ya Muhammed!) Onları doğru yola
iletmek sana ait değildir. Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır
olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak
Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa;
karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.
273. (Yapacağınız hayırlar,)
kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan
fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin
zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek
istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.
Bu ayette anılan fakirler hayatlarını Allah yolunda savaşa adayan mücahitler
ile ilim yolcularıdır. Bunlar, bu kudsi meşguliyetleri dolayısıyla kazanca
yönelme imkanından mahrumdurlar. Maddi yardımların bilhassa bunlara yapılması,
cihadı ve ilmi teşvik edecektir.
274. Mallarını gece ve gündüz, gizli
ve açık hayra sarfedenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara
korku yoktur, üzüntü de çekmezler.
Bu ayetlerde teşvik edilen hayırlardan birinci derecede murat edilen
zekattır. Zira İslam'ın emrettiği şekilde, zekat noksansız verilirse fakirlik
yok denecek kadar azalır. Ancak zekatın sarf yerleri belli ve sayılı olduğundan
zekat sarf edilmeyen yerlere de zekatın dışında hayır yapılır. Vakıflar
bunlardan biridir.
275. Faiz yiyenler (kabirlerinden),
şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal
onların "Alım-satım tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki
Allah, alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden
bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun
işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir,
orada devamlı kalırlar.
276. Allah faizi tüketir (Faiz karışan
malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve
günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.
Faiz yasağı İslam’ın kesin hükümleri arasındadır ve her çeşidi ile faiz
haramdır. Ferdi ve içtimai zaruret halleri müstesna olmakla beraber bunlar
devamlı değildir. İslam’ın iktisadi, içtimai, ahlaki... nimazı bir bütün halinde işletildiği zaman faize
zaruret hasıl olmaz. İslam ekonomisi sermaye birikimini teşvik için faizi
değil, ortaklık usulünü ileri sürmüştür. Bu usulde sermaye faizsiz olacağı için
maliyet enflasyon problemi ortadan kalkacak, mülkiyete iştirak tabana doğru
yaygınlaşacak, ekonomik ve sosyal farklılaşma asgari seviyeye inecek;
sermayeye, yatırımlara ve ticarete kötü gözle bakılmayacaktır. Para bir değişim
vasıtasıdır. Onu, alınıp satılan mal haline getirmek ve rizikoya girmeden gelir
sağlamak tatlı fakat zehirli yiyeceklerle beslenmeye benzer, tesirini
gösterince çok defa iş işten geçmiş olur.
277. İman edip iyi işler yapan, namaz
kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara
korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.
278. Ey iman edenler! Allah'tan
korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terkedin.
279. Şayet (faiz hakkında
söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (faizcilere karşı) açılan
savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir;
ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
280. Eğer (borçlu) darlık içinde ise,
eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri)
anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır.
281. Allah'a döndürüleceğiniz, sonra
da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa
uğratılmayacağı bir günden sakının.
282. Ey iman edenler! Belirlenmiş bir
süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda
adaletle yazsın. Hiçbir kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri
durmasın; (her şeyi olduğu gibi) yazsın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da
yazdırsın, Rabbinden korksun ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu
sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi
adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek
bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin
ona hatırlatması için- iki kadın (olsun). Çağırıldıkları vakit şahitler
gelmemezlik etmesin. Büyük veya küçük, vâdesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan
sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah nezdinde daha adaletli, şehadet için daha
sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda yapıp
bitirdiğiniz peşin bir ticaret olursa, bu durum farklıdır. Bu durumda onu
yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. (Genellikle) alışveriş yaptığınızda
şahit tutun. Ne yazan, ne de şahit zarara uğratılsın. Eğer bunu yaparsanız
(zarar verirseniz) şüphe yok ki bu, sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah'tan
korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. Allah her şeyi bilmektedir.
Kur’an-ı Kerim, bu en uzun ayeti ile noterlik müessesesinin esaslarını
koymuş, müslümanlarda bu tavsiyeyi genellikle uygulamışlardır. İslam’ın
titizlikle üzerinde durduğu prensiplerden biri de hakkın korunmasıdır. Alacak
ve borcun korunması, ifası gereken haklardandır. Hakkın icra ve ifası, onun
bilinmesine, gerektiğinde isbat edilebilmesine bağlıdır. Gerek yazma ve
yazdırma ve gerekse şahit tutma, isbat için hala kullanılan en geçerli
vasıtalardandır.
İslam kadını, tabiat ve fıtratına uygun bir eğitim gördüğü, hayası ve duyguları güçlü olduğu için şahitlik gibi resmi ve ammeye açık konularda, hemcinsiyle takviye edilmesi uygun görülmüştür. “İşin yoksa şahit, paran çoksa kefil ol” şeklindeki meşhur söz, İslam’ın getirdiği kardeşlik ve dayanışma ruhunun söndüğü, ahlakın zayıfladığı devirlere aittir. Kur’an, müminleri, işleri olsa da şahitlik etmeye çağırmış, böylece hakların korunması görevine katılmalarını istemiştir. “Hak” yücedir, hiçbir şey onun üzerine çıkarılamaz.
283. Yolculukta olur da, yazacak
kimse bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin de yeterlidir.
Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine
versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah'tan korksun. Şahitliği bildiklerinizi
gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta
olduklarınızı bilir.
284. Göklerde ve yerdekilerin hepsi
Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı
sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder.
Allah her şeye kadirdir.
285. Peygamber, Rabbi tarafından
kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah a,
meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın
peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey
Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler.
286. Allah her şahsı, ancak gücünün
yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı
(şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu
tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük
yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet!
Bizi bağış.
Bakara Suresi’nin son iki ayetini oluşturan ve “Amenerresulü” diye anılan bu
mübarek ayetler, ilahi emirler karşısında mutlak itaate yönelen müminlerin
inançlarındaki sadakatlerini ifade etmektedir. Ayrıca bir önceki ayette geçen
“İçinizdekileri açıklasanız da, gizleseniz da Allah sizi hesaba çekecektir”
haberiyle endişeye kapılan müminlere bu ayetlerle kolaylık bahşedilmiş,
mükellefiyetler hafifletilmiştir. Böylece Allah’a tam itaat ve iltica
meyvelerini verirken yersiz kuşkular da bertaraf edilmiştir.
Mirac gecesinde Peygamberimize vasıtasız şekilde vahyolunan bu ayetler, Resulullah’ın hadislerinde övülmüş, her zaman ve özellikle yatmadan önce okunması tavsiye edilmiştir. Bir hadiste de:”Bu ayetlerin geceleyin yatmadan önce okunması kişiye yeter” denilmiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi