003-ÂL-İ İMRÂN - Diyanetvakfi - 3. Sayfa
3-ÂL-İ İMRÂN
Medine'de nâzil
olmuştur. 200 (İki yüz) âyettir. 34-37. âyetlerde Hz.
Meryem'in babasının mensup olduğu İmrân ailesinden söz edildiği için sûre bu
adı almıştır.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla
1. Elif. Lâm. Mîm.
Sure başlarındaki bu nevi harfler hakkında bilgi için bak. Bakara 2/1.
2. Hayy ve kayyûm olan Allah'tan
başka ilâh yoktur.
“Hayy ve kayyum” sıfatlarının manaları için bak. Bakara 2/255,
3. (Resûlüm!) O, sana Kitab'ı hak
ve önceki kitapları tasdik edici olarak indirdi, Tevrat ile İncil'i ve Furkan'ı
indirmişti.
4. Daha önce de, insanlara doğru
yolu göstermek üzere Furkan'ı indirmiştir. Bilinmeli ki, Allah'ın âyetlerini
inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, suçlunun hakkından gelen
mutlak güç sahibidir.
“Furkan”, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ve iyiyi kötüden ayırdeden
hükümler demek olup Kur’an-ı Kerim’in isimlerindendir.
5. Şüphesiz ki ne yerde ne de gökte
hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.
6. Rahimlerde sizi dilediği gibi
şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet
sahibidir.
7. Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun
(Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de
müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek
için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak
Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz
tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.
Bazıları “ve’r-rasihune” kelimesinin başındaki “vav” harfini bağlaç kabul
etmişlerdir ki, bu taktirde mana şöyle olmaktadır:”Halbuki onun tevilini ancak
Allah ve ilimde yüksek payeye erişenler bilir.” Bu anlayışa göre Kur’an’daki
müteşabih ayetlerin manaları, zaman içinde ilmin gelişmesi ile çözülecektir.
Muhkem ve
müteşabih, birer terim olup, “muhkem ayet”, manası açık seçik anlaşılan ve
tereddüde yol açmayan ayet demektir. “Müteşabih” ise, muhkemin zıddıdır ve
manası tam olarak anlaşılması mümkün görülmeyen ayeti ifade eder.
8. (Onlar şöyle yakarırlar:)
Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize
tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.
9. Rabbimiz! Gelmesinde şüphe
edilmeyen bir günde, insanları mutlaka toplayacak olan sensin. Allah asla
sözünden dönmez.
10. Bilinmelidir ki inkâr edenlerin
ne malları ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır.
İşte onlar cehennnemin yakıtıdır.
11. (Onların yolu) Firavun
hanedanının ve onlardan öncekilerin tuttuğu yola benzer. Onlar bizim
âyetlerimizi yalanladılar, Allah da kendilerini günahları yüzünden
yakalayıverdi. Allah'ın cezası çok şiddetlidir.
12. (Resûlüm!) İnkâr edenlere de ki:
Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası kalınacak ne kötü
bir yerdir!
Bu ayet, müşriklerin veya bir başka rivayete göre yahudilerin, yakında
müslümanlar karşısında yenik düşeceklerini Hz.Peygamber’e müjdelemektedir.
Nitekim Kur’an’ın bu mucize haberi gerçekleşmiş ve gerek müşrikler, gerekse
yahudiler karşısında zafer müslümanların olmuştur.
13. (Bedir'de) karşı karşıya gelen
şu iki gurubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yolunda
çarpışan bir gurup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören
kâfir bir gurup. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret
sahipleri için büyük bir ibret vardır.
14. Nefsanî arzulara, (özellikle)
kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara,
sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar,
dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın
katındadır.
15. (Resûlüm!) De ki: Size bunlardan
daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden
ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin
üstünde) Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.
14. Ayette sayılan dünya nimetleri ve dünya güzelliğinin, insana
sevdirildiği ifade edilmiştir. Bu davranış tabiidir, dünyevidir. Esasen
insanoğlu nefsini ve neslini devam ettirebilmek için bu nimetlerden belli
ölçüde istifade etmek zorundadır. Ancak insan bunlara kul köle olmamalıdır. 15.
Ayette bunlardan daha güzeli gösterilmiştir, çünkü öncekiler ne kadar güzel
olursa olsun geçicidir, ikinciler ise devamlıdır.
16. (Bu nimetler) "Ey Rabbimiz!
İman ettik; bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru!" diyen;
17. Sabreden, dürüst olan, huzurda
boyun büken, hayra harcayan ve seher vaktinde Allah'tan bağış dileyenler
(içindir).
18. Allah, adaleti ayakta tutarak
(delilleriyle) şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilâh yoktur.
Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve
hikmet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur.
19. Allah nezdinde hak din
İslâm'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki,
aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın âyetlerini inkâr
edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur.
“Din” kelimesi, itaat ve ceza, millet ve şeriat manalarına gelir. Kur’an-ı
Kerim’de din kelimesi değişik manalarda kullanılmıştır. Yukarıdaki ayette ise,
kullar tarafından uyulması istenen ilahi kanunun kastedildiği anlaşılmaktadır.
“İslam”dan, tek Allah inancına dayanan ve Hz.Muhammed (s.a) in risaleti ile
kemal noktasına ulaştırılmış bulunan ilahi düsturların bütünü kastedilmektedir.
20. Eğer seninle tartışmaya girerlerse
de ki: "Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim."
Ehl-i kitaba ve ümmîlere de: "Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?" de.
Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse
sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.
“Ümmi”, lügatte okuma-yazması olmayan manasına gelmekte ise de tefsirler, bu
ayette, kendilerine kitap verilmemiş olan Arap müşriklerinin kastedildiğini
belirtmişlerdir.
21. Allah'ın âyetlerini inkâr
edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adaleti emreden
insanları öldürenler (yok mu), onlara acı bir azabı haber ver!
22. İşte bunlar dünyada da ahirette
de çabaları boşa giden kimselerdir. Onların hiçbir yardımcısı da yoktur.
İman etmeyen ve dinin yayılmasına, adaletin uygulanmasına engel olmaya
çalışanların, ahirette hüsrana uğramaları tabiidir. Dünyadaki hüsranları ise
bütün gayretlerine rağmen hak dinin yayılmasına, adaletin tecellisine mani
olamamalarında kendini göstermektedir. Kafirler istese de, istemese de Allah
hak dini diğerlerine hakim kılacaktır. Amelin dünyada boşa gitmesinin bir
manası da ömür sermayesini boşa harcamak, ahiret için bir şey kazanamadan ölüp
gitmektir.
Tefsirlerde,
aşağıda meali verilen ayetin nüzulüne sebep teşkil eden muhtelif olaylar
anlatılmıştır ki, bu olaylardan biri şöyledir: İkisi de yahudi olan bir kadınla
bir erkek zina ederler. Tevrat’ta zinanın cezası “recim” olmakla beraber
yahudiler, asaletleri sebebiyle bu kişileri recmetmek istemezler; daha hafif
bir ceza vereceği ümidiyle Resulullah’a gelirler. O da aynı ceza ile hükmedince
bu hükme itiraz ederler. Bunun üzerine
Hz.Peygamber Tevrat’ın ilgili ayetini okutarak ona göre hüküm verir ve suçluların
yine recmedilmesini emreder. Umduklarını bulamayan yahudiler buna öfkelenirler
23. (Resûlüm!) Kendilerine Kitap'tan
bir pay verilenleri (yahudileri) görmez misin ki, aralarında hükmetmesi için
Allah'ın Kitab'ına çağırılıyorlar da, sonra içlerinden bir gurup cayarak geri
dönüyor.
24. Onların bu tutumları: Bize ateş,
sadece sayılı günlerde dokunacaktır, demelerinin bir sonucudur. Onların
vaktiyle uydurdukları şeyler de dinleri hakkında kendilerini yanıltmıştır.
25. Fakat, onları gelmesinde şüphe
edilmeyen bir gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğramaksızın herkese
kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman halleri nice olur?
26. (Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek
sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri
alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin
elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.
27. Geceyi gündüze katar, gündüzü de
geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine
de sayısız rızık verirsin.
Bu ayette, gece ve gündüzün uzayıp kısalmasının, Allah’ın kudretine bir
nişane olduğu anlatılmaktadır.
28. Müminler, müminleri bırakıp da
kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir
değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız
başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız
Allah'adır.
Ayette yasaklanan dostluk, kafirlere karşı gönülden bağlanma ve müminleri
bırakıp onlara ilgi ve sevgi gösterme manasındaki dostluktur. Buna karşılık bir
müslüman devletin başka müslümanların aleyhine olmamak şartıyla kafirlerle
barış imzalaması ve başka bir gayri müslim devlete karşı işbirliği yapması
caizdir.
29. De ki: İçinizdekileri gizleseniz
de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir.
Allah her şeye kadirdir.
Müfessir Beyzavi, bu ayeti tefsir ederken şöyle diyor:”Eğer kalplerinizde
kafirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanızda açığa
vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde oluşan her şeyi bilen Allah,
elbette sizin gizlinizi de, aşikarınızı da bilir. Ayrıca O, kafirlere dost
olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de siz bundan vazgeçmezseniz, sizi
cezalandırmaya da kadirdir... Kısaca, O’nun muttali olmadığı ve cezalandırmaya
gücünün yetmediği hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre emrine asi olmak
cür’etini göstermeyin.”
30. Herkesin, iyilik olarak
yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde
(insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun.
Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok
şefkatlidir.
31. (Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı
seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.
Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
32. De ki: Allah'a ve Resûlü'ne
itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.
33. Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim
ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.
İbrahim ve İmran ailesinden maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre, onlardan
sonra gelen peygamberlerdir.
34. Bunlar birbirinden gelme bir
nesillerdir. Allah işiten ve bilendir.
35. İmrân'ın karısı şöyle demişti:
"Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı
kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen
sensin."
36. Onu doğurunca, Allah, ne
doğurduğunu bilip dururken: Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi
değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin
korumanı diliyorum, dedi.
37. Rabbi Meryem'e hüsnü kabul
gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya yı da onun bakımı ile
görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık
bulur ve "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" der; o da: Bu, Allah
tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.
Zekeriyya aleyhisselan, Hz.Meryem’in teyzesi’nin kocası idi. Ayette ifade
edildiği gibi Hz.Meryem’in Beyt-i Makdis’te bakımını Zekeriyya üzerine almıştı.
Meryem’e özel bir oda tahsis etti ki ona ayette “mihrap” denilmiştir. Mihrap,
harp ve cihad vasıtası demektir. Bir nevi çile odası anlamını taşır. Ayette
geçen “mihrap”ın, camilerde imamın namaz kıldırdığı yer olan mihrap ile alakası
yoktur. Hz.Zekeriyya, Meryem’in yanına her girişinde çeşit çeşit taze meyveler
görürdü. Bunlar o mevsimde o bölgede yetişmeyen meyvelerdi.
38. Orada Zekeriyya, Rabbine dua
etti: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı
hakkıyla işitensin, dedi.
39. Zekeriyya mâbedde durmuş namaz
kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen
bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak
Yahya'yı müjdeler.
Tefsircilerin beyanına göre bu ayette “Kelime” sözü ile kasdedilen kişi
Hz.İsa’dır. Nitekim bu surenin 45, ayetinde bunun açıkça ifade edildiğini
görmekteyiz.
40. Zekeriyya: Rabbim! dedi, bana
ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl
oğlum olabilir? Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir; Allah dilediğini yapar.
41. Zekeriyya: Rabbim! (Oğlum
olacağına dair) bana bir alâmet göster, dedi. Allah buyurdu ki: Senin için
alâmet, insanlara, üç gün, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini
çok an, sabah akşam tesbih et.
42. Hani melekler demişlerdi: Ey
Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına
tercih etti.
43. Ey Meryem! Rabbine ibadet et;
secdeye kapan, (O'nun huzurunda) eğilenlerle beraber sen de eğil.
44. (Resûlüm!) Bunlar, bizim sana
vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi
Meryem'i himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen
onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.
Tefsircilerin beyanına göre İsrailoğulları, Tevrat’ı yazmakta kullandıkları
kalemlerini nehre atmak suretiyle kur’a çekmişlerdi ki, böylece hangisinin
kalemi su yüzüne çıkarsa Meryem’i o himayesine alacaktı. Bu kur’ayı oklarla
çektikleri de rivayet edilmektedir.
45. Melekler demişlerdi ki: Ey
Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu
İsa'dır. Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine
yakın kıldıklarındandır.
Mesih, İbrani’ce bir kelime olup aslı “meşih”tir. Hz.İsa’nın bir lakabıdır
ve “mübarek” anlamına gelmektedir.
46. sâlihlerden olarak beşikte iken
ve yetişkinlik halinde insanlara (peygamber sözleri ile) konuşacak.
Nitekim Meryem suresinin 27-33. Ayetlerinde ifade bulunulduğu gibi,
Hz.Meryem, Hz.İsa’yı dünyaya getirince, onun iffetinden şüphelenen kavmine
karşı, daha yeni doğmuş olan Hz.İsa, Allah’ın kudretiyle konuşmaya başlamış ve
kendisinin Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu, kendisine Kitap verildiğini,
Allah tarafından mübarek kılındığını... anlatmıştır.
47. Meryem: Rabbim! dedi, bana bir
erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? Allah şöyle buyurdu: İşte
böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece
"Ol!" der; o da oluverir.
48. (Melekler, Meryem'e hitaben İsa
hakkında sözlerine devam ettiler:) Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı,
İncil'i öğretecek.
49. İsrailoğullarına bir elçi olacak
(ve onlara şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mucize getirdim: Size çamurdan
bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni ile o kuş oluverir. Yine
Allah'ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca
evlerinizde ne yeyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan
kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır.
50. Benden önce gelen Tevrat'ı
doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için
gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde Allah'tan korkun,
bana da itaat edin.
Nisa suresinin 160., En’am suresinin 146. Ve Nahl suresinin 118. Ayetlerinde
ifade edildiği üzere yahudilere, zulüm ve isyanları yüzünden bazı şeyler
üzerinde yasaklar konmuştu ki, yukarıdaki ayet, Hz.İsa’nın şeriatının, bu
yasakları kaldırmak suretiyle, Musa (a.s.)nın tebliğ ettiği bir takım hükümleri
neshettiği ortaya koymaktadır.
51. Allah, benim de Rabbim, sizin de
Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur.
52. İsa, onlardaki inkârcılığı
sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler: Biz,
Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol ki bizler
müslümanlarız, cevabını verdiler.
Havari kelimesi Arapça’ya Habeşçe’den geçmiş olup aslı ”havarya”dır ve
“yardımcı” anlamına gelmektedir. Nitekim meali verilen ayette İsa’ya ve onun
dinine yardımcı olmayı taahhüt edenlere bu adın verildiğini görmekteyiz.
53. (Havârîler:) Rabbimiz!
İndirdiğine inandık ve Peygamber'e uyduk. Şimdi bizi (birliğini ve
peygamberlerini tasdik eden) şahitlerden yaz, dediler.
54. (Yahudiler) tuzak kurdular;
Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır.
55. Allah buyurmuştu ki: Ey İsa!
Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden
arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım.
Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında
aranızda ben hükmedeceğim.
56. İnkâr edenler var ya, onları
dünya ve ahirette şiddetli bir azaba çarptıracağım; onların hiç yardımcıları da
olmayacak.
57. İman edip iyi davranışlarda
bulunanlara gelince, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah
zalimleri sevmez.
58. (Resûlüm!) Bu söylenenleri biz
sana âyetlerden ve hikmet dolu Kur'an'dan okuyoruz.
59. Allah nezdinde İsa'nın durumu,
Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona "Ol!"
dedi ve oluverdi.
Hz.Adem’i topraktan, anasız ve babasız yaratan Allah, İsa’yı da babasız
olarak yaratmıştır. Yukarıda meali geçen ayet, Allah’ın kudretinin sonsuzluğu
yanında, Hz.Meryem’in de iffetli olduğunun bir ifadesidir.
60. Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle
ise şüphecilerden olma.
61. Sana bu ilim geldikten sonra
seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak
üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi
kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de
Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.
Bu ayete “mübahele ayeti” denir ki, bir meselede haklı olanın ortaya çıkması
için karşılıklı lanetleşmek demektir. Tefsircilerin belirttiğine göre Necran
Hıristiyanlarından bir heyet, Resulullah (s.a.)nın huzuruna gelerek, Kur’an
Hz.İsa’nın babasız doğduğunu kabul ettiğine göre onun Allah olması lazım
geleceğini iddia ettiler. Hz. Peygamber onları, bir araya gelerek kim yalancı
ise Allah’ın ona lanet etmesi için dua etmeye çağırdı. Fakat necran heyeti buna
yanaşmayarak müslümanların himayesine girmeyi kabul eden bir antlaşma imzalayıp
gittiler.
62. Şüphesiz bu (İsa hakkında
söylenenler), doğru haberlerdir. Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhakkak ki
Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.
63. Eğer yine yüz çevirirlerse,
şüphesiz Allah, bozguncuları hakkıyla bilendir.
64. (Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i
kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan
başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da
kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o
zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.
65. Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında
niçin çekişirsiniz? Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi.
Siz hiç düşünmez misiniz?
66. İşte siz böyle kimselersiniz!
Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız; fakat bilgi sahibi
olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysa ki Allah, her şeyi bilir, siz
ise bilmezsiniz.
Yahudiler ile hıristiyanlar aralarında tartıştılar; birinciler,
Hz.İbrahim’in bir yahudi olduğunu, diğerleri de hıristiyan olduğunu savundular;
her iki taraf da, iddialarını isbat için deliller getirmeye çalışıyorlardı.
Halbuki, yukarıdaki ayette de belirtildiği gibi Hz.İbrahim ne yahudi ne de
hıristiyan olabilirdi. Çünkü her iki din Hz.İbrahim’den sonra gelmişti.
67. İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyan
idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi; müşriklerden de
değildi.
68. İnsanların İbrahim'e en yakın
olanı, ona uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve (ona) iman edenlerdir. Allah
müminlerin dostudur.
69. Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler
ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar sadece kendilerini
saptırırlar da farkına bile varmazlar.
70. Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp
bildiğiniz halde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr edersiniz?
71. Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu
eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?
Rivayete göre Hayber yahudilerinden 12 kişilik bir hahamlar topluluğu günün
ilk saatlerinde güya İslam’a girecekler, fakat akşama doğru, kendi kitaplarına
baktıklarını, Hz.Muhammed’in risaletine dair bir işarete rastlamadıklarını öne
sürerek İslam’dan döndüklerini söyleyecekler, böylece müslümanların kendi
dinlerinden dönmelerine önayak olacaklardı. İşte aşağıda meali verilen ayette
onların bu planına işaret edilmektedir.
72. Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle
dedi: "Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin
inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.
73. Sizin dininize uyanlardan başka
hiçbir kimseye inanmayın. " (Resûlüm!) De ki: Doğru yol ancak Allah'ın
yoludur. Yine (onlar, kendi aralarında şöyle dediler:) "Size verilenin
benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine, yahut Rabbinizin huzurunda
onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın)." De ki: Lütuf
ve ihsan Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir ve
O her şeyi hakkıyla bilir.
Müfessir Razi’nin Kur’an’da anlaşılması en müşkül ayetlerden biri olduğunu
belirttiği bu ayetin “en yü’ta...” ile başlayan kısmı şöyle de anlaşılmıştır:
“(Ey ehl-i kitap!) Bir kimseye (Hz.Muhammed’e) size verilenin benzeri veriliyor
diye mi(böyle karşı çıkıyorsunuz)? Yahut onlar(müslümanlar) Rabbinizin
huzurunda aleyhinize deliller getirecek diye mi (böyle davranıyorsunuz)?”
74. Rahmetini dilediğine ayırır.
Allah üstün lütuf sahibidir.
75. Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki,
ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan
öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan
onu sana iade etmez. Bu da onların, "Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan
dolayı bize vebal yoktur" demelerindendir. Allah adına bile bile yalan
söylüyorlar.
Ayette geçen “ümmiler”den maksat, ehl-i kitaptan olmayan Araplardır.
76. Hayır! (Gerçek onların dediği
değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah
sakınanları sever.
77. Allah'a karşı verdikleri sözü ve
yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir
payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve
onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.
78. Ehl-i kitaptan bir gurup,
okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler.
Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı
halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.
79. Hiçbir insanın, Allah'ın
kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara:
Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi
gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar
olunuz.
Hıristiyanlar, Hz.İsa’nın tanrı olduğunu iddia etmişlerdir ki, Hz.İsa’nın
gerçek dininde bulunmayan ve Allah’ın birliği ile asla bağdaşmayan bu iddia,
İslam inancına göre tamamen batıldır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in muhtelif
ayetlerinde bildirildiğine göre Hz.İsa, kendisinin Allah’ın kulu olduğunu,
Allah’ın kendisine kitap gönderdiğini ve Peygamber kıldığını söylemiş (Meryem
19/30-36), kendisinin ve annesinin tanrı olduğu iddialarını şiddetle
reddederek, Allah’ı şirkten tenzih etmiştir. (Maide 3/116-117)
80. Ve size: Melekleri ve
peygamberleri ilâhlar edinin, diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç
size kâfirliği emreder mi?
81. Hani Allah, peygamberlerden:
"Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir
peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz
almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde,
"Kabul ettik" cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit
olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.
82. Artık bundan sonra her kim
dönerse işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir.
Tefsirler, burada peygamberler tarafından verilen sözün, ümmetleri adına
olduğunu belirtiyorlar. Bu söz, Hz.Muhammed (s.a.)e yardım vadidir.
Peygamberlerinin hüküm ve vadi, Hz.Muhammed’e yardım yönünde olunca aynı hüküm
ümmetleri için de geçerlidir. Bu sebeple ümmetler zikredilmeyip, verilen söz,
onların peygamberlerine izafe edilmiştir.
83. Göklerde ve yerdekiler, ister
istemez O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden
başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.
84. De ki: Biz, Allah a, bize
indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere,
Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik.
Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.
85. Kim, İslâm'dan başka bir din
ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o,
ahirette ziyan edenlerden olacaktır.
Dinin esasına taalluk eden temel prensipler, vahye dayanan bütün dinlerde
aynıdır. Değişiklikler daha ziyade ibadetler ve beşeri münasebetler konusunda
olup, bu değişiklikler, insan topluluklarının tekamül etmiş olmasının bir
sonucudur. 84. Ayetten anlaşılacağı üzere İslam dini, daha önceki peygamberlere gönderilen ve esasa taalluk eden dini
prensipler bakımından kendisine aykırı olmayan bütün hak dinleri kabul eder.
Ancak, İslam dini, ilahi dinler zincirinin son halkası ve devrinin insanlığının
manevi, ahlaki ve içtimai ihtiyaçlarını eksiksiz karşılayan yegane din
olduğundan, İslam geldikten sonra başka bir din tanıyan, bir yol tutan kimsenin
bu tutumu ile İslam’a aykırı davranmış olduğu aşikardır. Şu halde onun bu
dininin ve bu yolunun İslam dini nezdinde bir geçerliliği olamaz.
86. İman etmelerinden, Resûl'ün hak
olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden
sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allah zalimler
topluluğunu doğru yola iletmez.
87. İşte onların cezası, Allah'ın,
meleklerin ve bütün insanlığın lânetine uğramalarıdır.
88. Bu lânete ebedî gömülüp
gidecekler. Onların azapları hafifletilmez; yüzlerine de bakılmaz.
89. Ancak, bundan sonra tevbe edip
yola gelenler başka. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.
90. İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp
sonra inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul
edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirler.
91. Gerçekten, inkâr edip kâfir
olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın
verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç
yardımcıları da yoktur.
92. Sevdiğiniz şeylerden (Allah
yolunda) harcamadıkça "iyi" ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah
onu hakkıyla bilir.
“İyi” şeklinde, tercüme edilen ayetteki “birr” kelimesi, hayrın, iyiliğin
kemal noktası, Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti manalarında anlaşılmıştır.
Bakara suresinin 177. Ayetlerinde “birr” in etraflı bir izahı verilmiştir ki,
buna göre “birr”, imanda, ibadette ve ahlakta en doğru ve en güzel bir hayatı
yaşamaktır. Yukarıdaki ayete göre böyle bir hayata ve Allah’ın lütuf ve
inayetine ulaşmanın şartlarından biri, kişinin sahip olduğu ve sevip bağlandığı
şeyleri Allah yolunda kullanmasıdır. Müfessirlere göre bu şeyler, servet,
mevki, ilim ve beden kuvveti gibi maddi ve manevi imkanlardır.
93. Tevrat'ın indirilmesinden önce,
İsrail'in (Ya'kub'un) kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceğin her türlüsü
İsrailoğullarına helâl idi. De ki: Eğer doğru sözlü iseniz o zaman Tevrat'ı
getirip onu okuyun.
94. Artık bundan sonra her kim
Allah'a karşı yalan uydurursa, işte bunlar, zalimlerin ta kendisidirler.
95. De ki: Allah doğruyu
söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim'in dinine uyunuz. O,
müşriklerden değildi.
96. Şüphesiz, âlemlere bereket ve
hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke'deki
(Kâbe)dir.
97. Orada apaçık nişâneler, (ayrıca)
İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o
evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse
bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.
Bu ayet, müslümanlara haccın farz olduğunun delilidir. “Yoluna gücü
yetenler,” hacca gitme imkanına kavuşanlar demektir ki, bu imkanın ölçüsünün ne
olduğu konusunda mezhepler farklı görüştedirler. İmam Şafii’ye göre bu imkan vasıta
ve yol masraflarını karşılama kudreti, İmam Malik’e göre yürüme ve çalışıp
kazanma iktidarı, İmam Ebu Hanife’ye göre ise bu söylenenlerin tamamıdır.
98.
De ki: Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah'ın
âyetlerini inkâr edersiniz?
99.
De ki: Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın yolunu
eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah yolund
100.
Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız
imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa sevkederler.
101.
Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik Allah Resûlü de aranızda iken nasıl
inkâra saparsınız? Her kim Allah'a bağlanırsa kesinlikle doğru yola
iletilmiştir.
102.
Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar
olarak can verin.
Müfessirlere göre “Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkma”nın anlamı,
müslümanın, bütün varlığı ile Allah’ın emirlerini yerine getirmeye ve
yasaklarından kaçınmaya çalışmasıdır. Nitekim Abdullah b.Mes’ud (r.a.), ayetin
bu kısmını şöyle açıklamıştır:”O’na asi olmayıp itaat etmek, nankör olmayıp
şükretmek ve O’nu unutmaksızın hep hatırda tutmak.”
103.
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın
size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişileridiniz de O,
gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler
olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O
kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.
104.
Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun.
İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Müfessirler, bu ayetin emri uyarınca, müslümanlar içinde, iyiliği emreden,
kötülükten alıkoyan bir içtimai kontrol müessesenin bulunmasının farz-ı kifaye
olduğunu belirtmişler; ancak, bu görevi üstlenen kişilerde, görevin iyi ve
hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesini mümkün kılacak bazı şartların
bulunması gerektiğine de işaret etmişlerdir.
105.
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi
olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.
106.
Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.) İmdi,
yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş
olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir).
107.
Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada ebedî
kalacaklardır.
108.
İşte bunlar, Allah'ın, sana hak olarak okuduğumuz âyetleridir. Allah hiçbir
kimseye haksızlık etmek istemez.
109.
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah'a varır.
110.
Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği
emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız: Ehl-i kitap da inansaydı,
elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var;
(fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.
Bu ayetin müslümanlarla ilgili ilk kısmı, bazı alimlerce, icma-ı ümmetin,
İslam Dininin hüküm kaynaklarından birisi olduğunu gösteren delilleri arasında
zikredilmiştir.
111.
Onlar (ehl-i kitap) size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle
savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine
yardım da edilmez.
112.
Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve
insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası)
vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir.
Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri
öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.
113.
Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki,
gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar.
114.
Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten
menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.
115.
Onların yaptıkları hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takvâ
sahiplerini çok iyi bilir.
Bazı tefsirlerde bu ayetin nüzul sebebi şöyle anlatılır: Ehl-i kitaptan
Abdullah b. Selam ve çevresindekiler müslüman olunca, yahudiler onlara, “Siz bu
dine girmekle kendinize yazık ettiniz” kabilinden sözler söylemişlerdi. Allah
Teala bu ayeti ile, iddia edilenin aksine, onların kurtuluşa erdiklerini ve
gerek onların, gerekse diğer müminlerin yaptıklarını iyiliklerin karşılıksız
kalmayacağını, kusursuz adaleti ile her türlü hayırlı faaliyetlerin mükafatını
eksiksiz olarak lütfedeceğini ifade buyurmaktadır.
116.
İnkâr edenler var ya, onların malları da evlâtları da Allah'a karşı kendilerine
hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, cehennemliklerdir; onlar orada ebedî
kalacaklardır.
117.
Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine
zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın
durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.
Kavurucu rüzgar, henüz yeşermekte olan ekini nasıl yakıp kavurursa, onların
dünya hayatında sarf ettikleri mallar da kendilerine bir iyilik getirmek şöyle
dursun, aksine, dünya ve ahiret hayatlarının mahvına sebep olur. Tefsirlerde
buradaki benzetme için şöyle bir takdir de yapılmaktadır: “... harcamalar,
...kavurucu rüzgarın vurup mahvettiği ekine benzer.” Ayette rüzgarın sıfatı
olarak geçen “sırr” kelimesi, “çok soğuk” anlamını da taşır.
118.
Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size
fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler.
Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli
olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer
düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.
119.
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları
seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle
karşılaştıklarında "İnandık" derler; kendi başlarına kaldıklarında
da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki:
Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla
bilmektedir.
Ayetin ilk cümlesi, bazı müfessirlerce şöyle yorumlanmıştır: “Siz onları
seversiniz; yani onların müslüman olmalarını istersiniz. Çünkü İslam her şeyden
hayırlıdır. Halbuki onlar sizi sevmezler; yani sizin kafir olmanızı isterler,
kafir olmak ise her şeyden kötüdür.”
120.
Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse,
buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir
zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
121.
Hani sen, sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden
ayrılmıştın. . .-Allah, hakkıyle işiten ve bilendir.
122.
O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların
yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.
Uhud savaşında, Hz.Peygamber’in sağ ve sol kanatlara yerleştirdiği, Hazrec
kabilesinden Seleme oğulları ile Evs kabilesinden Harise oğulları düşmana karşı
direnmekte korkaklık ve zaaf göstermişlerdi. Nitekim, bunlardan, 300 kişiye
kumandanlık eden İbn Übey:”Kendimizi ve çocuklarımızı ne diye tehlikeye sokalım!”
diyerek geri çekilmişti.
123.
Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir'de de size yardım etmişti.
Öyle ise, Allah'tan sakının ki O'na şükretmiş olasınız.
124.
O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi
takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir?
125.
Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen
şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye
eder.
126.
Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye
yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.
127.
Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin,
böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler diye, size yardım eder).
128.
Ki bu işte senin yapacağın bir şey yoktur yahut (müslüman olsunlar da)
tevbelerini kabul etsin, ya da (ısrar ederlerse) onlara azap etsin diye (Allah
Bedir'de size yardım etti). Çünkü onlar zalimdirler.
127. Ayette “bir kısmı” diye tercüme edilmiş olan “taraf” kelimesinin
manalarından birkaçı, “eşraf,liderler, kumandanlar”dır. Nitekim burada söz
konusu edilen Bedir savaşında müşriklerin birçok ileri gelenleri öldürülmüş
veya esir alınmıştı.
129.
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap
eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
130.
Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki
kurtuluşa eresiniz.
Cenab-ı Hak, Bakara suresinin 275, 276, ve 278. Ayetlerinde alış-verişi
helal kıldığını ve faizi yasakladığını bunların aynı şeyler olmadığını
vurgulayarak ifade buyurmuştur. Burada kat kat artırarak faiz yemenin yasak
olduğunun belirtilmesi ise, devrin Arap toplumunda yaygın olan ve vadesinde
ödenmeyen borçlar hakkında yapılan tefecilik uygulamalarına işaret içindir.
131.
Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının!
132.
Allah'a ve Resûl'üne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.
133.
Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler
ve yer kadar olan cennete koşun!
134.
O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini
yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.
135.
Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde
Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten
günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri
kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.
Bu üç ayette İslam ahlakının bir hülasası verilmiştir. Şöyle ki; 133.
Ayette, Rabbimizin bağışına, gökler ve yer genişliğinde cennetine kavuşmanın,
bütün ahlaki davranışlarımız için temel gaye olduğu; iyiliği, birtakım dünyevi
menfaatler kaygısıyla değil de, sırf Allah’a saygı ve sevgi demek olan takva
saiki ile ve sadece uhrevi saadet uğruna yapmak gerektiği hatırlatılmıştır. 134
ve 135. Ayetlerde ise, İslam’da ideal ahlak tipi olan “müttaki insan”ın temel
ahlaki nitelikleri olarak sayılan “herhalde cömert olmak, öfkeyi yenmek,
insanları bağışlamak ve hatasını görerek kabul etmek ve vazgeçmek” gibi
vasıflar, ancak ihtirasları ve bencil duyguları karşısında hürriyetine kavuşmuş
üstün ruhların faziletleridir.
136.
İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar
akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne
güzeldir!
137.
Sizden önce nice (milletler hakkında) ilâhî kanunlar gelip geçmiştir. Onun
için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah'ın âyetlerini) yalan sayanların
âkıbeti ne olmuş, görün!
138.
Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir
hidayet ve bir öğüttür.
139.
Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek
olan sizsiniz.
Bu ayet, müslümanların, Uhud savaşında uğradıkları geçici başarısızlıktan
dolayı ümitsizliğe kapılmamaları gerektiğini onlara ihtar etmekte ve
müslümanlara, güçlü bir imana sahip olmanın verdiği azim ve kararlılık
sayesinde nice zaferlere ulaşmanın mümkün olduğunu müjdelemektedir.
140.
Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim
de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür
dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki
Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah
zalimleri sevmez.
Mealde ”ortaya çıkarsın” şeklinde tercüme edilmiş olan, ayetteki
“li-ya’leme” kelimesi için, “Allah”ın, ilm-i ezelisinde var olan bilgiyi vakıa
ile ayan-beyan ortaya koyması” veya “mümini münafıktan ayırdetme hükmünü
vermesi” şeklinde tefsirler yapılmıştır. Bu sebeple, “şehitler” manasına da
gelen “şüheda” kelimesi, mealde “şahitler” karşılığı ile tercüme edilmiştir.
141.
Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de
helâk etmek ister.
142.
Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya
çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?
143.
Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte
şimdi onu karşınızda gördünüz.
Bu ayette, Bedir savaşına katılmış olup Bedir şehitlerinin faziletlerine
imrenen ve Hz.Peygamber’in, Medine’de kalarak düşmana orada karşı konulmasının
uygun olacağı fikrine mukabil, Uhud’da savaşmayı isteyen sahabilere hitap
edildiği rivayet edilir.
144.
Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.
Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz?
Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır.
Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.
Uhud savaşında Abdullah b.Kamie adında bir müşrikin attığı taşla Resulullah
(s.a.)in dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştı. Bu düşman askerinin, “Muhammed’i
öldürdüm” dediğini duyan biri “Muhammed öldürüldü!” diye bağırmaya başlamış, bu
yalan haber müslümanlar arasına yayılmış, asker paniğe kapılmıştır. Hz.
Peygamber ise:” Buradayım! Buraya gelin” diye bağırıyordu. Etrafını çevreleyen
yaklaşık 30 kişilik bir gurup, yiğitçe onu savundular. İşte yukarıdaki ayet,
belirtilen yalan haber üzerine infiale kapılan müslümanları tenkit etmekte;
Hz.Muhammed’in fani, İslam’ın ise baki olduğunu; bu sebeple, o ölse dahi
müslümanların bunu sükunetle karşılayıp, dinlerinde sebat etmeleri gerektiğini
hatırlatmaktadır.
145.
Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah'ın iznine bağlı olmasın. (Ölüm), belli bir
süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan
veririz; kim de ahiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz
şükredenleri mükâfatlandıracağız.
146.
Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde
savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve
zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.
147.
Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve
işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kâfirler
topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!
148.
Allah da onlara dünya nimetini ve (daha da önemlisi,) ahiret sevabının
güzelliğini verdi. Allah, iyi davrananları sever.
149.
Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, gerisin geriye (eski dininize)
döndürürler de, hüsrana uğrayanların durumuna düşersiniz.
150.
Oysa sizin mevlânız Allah'tır ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.
151.
Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaları
sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakında korku salacağız. Gidecekleri yer de
cehennemdir. Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür!
Bu ayet, Allah’a inanmanın verdiği moral gücünden yoksun olanların
kalplerini kısa zamanda korku saracağını ifade etmektedir. Nitekim, bu
ayetlerde bahis konusu edilen Uhud savaşında, bir ara müslümanların çoğu paniğe
kapılıp dağılmalarına rağmen, müşrikler, önemli bir sonuç elde etmeden çekip
gitmişlerdi. Hatta giderken bir ara geri dönüp müslümanların işini bitirmeyi
düşünmüşler, ancak dönme cesaretini gösterememişler, büsbütün yenilmemiş olmayı
yeğ tutmuşlardı.
152. Siz Allah'ın izni ile
düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vâdini yerine getirmiştir. Nihayet,
öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra
zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve
âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra
Allah, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve
andolsun sizi bağışladı. Zaten Allah, müminlere karşı çok lütufkârdır.
153. O zaman Peygamber arkanızdan
sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye
dönüp bakmıyordunuz. (Allah) size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı
gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allah
yaptıklarınızdan haberdardır.
154. Sonra o kederin arkasından Allah
size bir güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı
kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, Allah'a karşı
haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, "Bu
işten bize ne!" diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım, herşeyin karar ve
buyruğu) tamamen Allah'a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde
gizliyorlar. "Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik"
diyorlar. Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir
edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp
giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek
için (böyle yaptı). Allah içinizde ne varsa hepsini bilir.
Uhud savaşında düşman, sayısı ve silahıyla müslümanlardan kat kat fazla idi.
Fakat zafer de, mağlubiyet de Allah’ın elinde olduğundan müslümanların üzerine
bir emniyet duygusu indirildi. Bu yüzden bazı müslümanlar uyumaya koyulmuştu.
Abdullah b. Mes’ud: ”Savaştaki uyku halinin Allah’tan, namazdakinin ise şeytandan” olduğunu söyler.
Ebu Talha: “Uhud günü ben de üzerlerine uykun çökenler arasında idim. Öyle ki, kılıcım defalarca elimden düştü; aldım, yine düştü, aldım yine düştü...”der.
Müfessirlere
göre bu alette bahsedilen ikinci gurup insanlarla münafıklar kasdolunmuştur.
Münafıkların buradaki ifadeleri, “Bize bundan bir fayda, bir pay var mı!”,
“Bizim elimizden ne gelir!”, “Tedbir konusunda bizim görüşümüz alındı mı!” gibi
manalarla açıklanmıştır.
155. (Uhud'da) iki ordu karşılaştığı
gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan
(yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de Allah onları affetti. Çünkü Allah, çok
bağışlayıcıdır, halîmdir.
156. Ey iman edenler! Sizler, inkâr
edenler ve yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında: "Eğer
bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi" diyenler gibi
olmayın. Allah bu kanaatı onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için
onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu. Canı veren de alan da Allah'tır.
Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür.
157. Eğer Allah yolunda öldürülür ya
da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları
bütün şeylerden daha hayırlıdır.
158. Andolsun, ölseniz de öldürülseniz
de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.
159. O vakit Allah'tan bir rahmet ile
onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz,
etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua
et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp
güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.
Şura (meşveret, danışma) prensibinin İslamiyet’te önemli bir yere sahip
olduğu ayette açıkça ifade edilmiştir. Ancak, şuranın kapsamı, şekli ve
bağlayıcılık gücü konularında İslam bilginlerince farklı görüşler ileri
sürülmüştür.
160. Allah size yardım ederse, artık
size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size
kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar.
161. Bir peygambere, emanete hıyanet
yaraşmaz. Kim emanete (devlet malına) hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik
ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa
uğratılmaksızın-kazandığı tastamam verilir.
Bedir savaşında elde edilen ganimetlerin taksimi sırasında, kayıp bir eşya
için, münafıkların “Herhalde Muhammed almıştır” demeleri üzerine bu ayetin
nazil olduğu nazil olduğu rivayet edilir. Uhud savaşında Hz.Peygamber’in
stratejik bir noktaya yerleştirdiği okçuların, İslam ordusunun savaşı kazanma
belirtisi üzerine, Hz.Peygamber tarafından “Herkesin aldığı ganimet, kendisinin
olacaktır” gibi bir söz söylenebileceği zannına kapılarak görevlerini terk
etmeleri üzerine, onların bu zannını reddetmek için indirildiği de rivayet
edilir.
162. Allah'ın hoşnutluğunu gözetenle
Allah'ın hışmına uğrayan bir olur mu hiç? Berikisinin yeri cehennemdir.
Cehennem ise ne kötü bir varış noktasıdır.
163. Onlar Allah katında derece
derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir.
164. Andolsun ki içlerinden,
kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini
temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle
Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık
bir sapıklık içinde idiler.
165. (Bedir de) iki katını
(düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza
geldiği için mi "Bu nasıl oluyor!" dediniz? De ki: O, kendi
kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.
Bedir’de müslümanlar müşriklerden yetmiş kişi öldürmüş, yetmiş kişi de esir
almışlardı. Uhud’da ise yetmiş şehit verdiler. Ayet-i kerimede geçen
“musibet”le buna işaret ediliyor. Ve bunun, okçuların Allah Resulü’nün emrini
tutmamalarından dolayı başlarına geldiği vurgulanıyor.
166. İki birliğin karşılaştığı gün
sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da,
müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara:
"Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın" denildiği zaman,
"Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik" dediler.
Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde
olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha
iyi bilir.
167. İki birliğin karşılaştığı gün
sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da,
müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara:
"Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın" denildiği zaman,
"Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik" dediler.
Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde
olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha
iyi bilir.
168. (Evlerinde) oturup da kardeşleri
hakkında: "Bize uysalardı öldürülmezlerdi" diyenlere, "Eğer
doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!" de.
169. Allah yolunda öldürülenleri
sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar
olmaktadırlar.
170. Allah'ın, lütuf ve kereminden
kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz
kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku
bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.
171. Onlar, Allah'tan gelen nimet ve
keremin; Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci
içindedirler.
172. Yara aldıktan sonra yine
Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden
iyilik yapanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.
173. Bir kısım insanlar, müminlere:
"Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının
onlardan!" dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve
"Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!" dediler.
Rivayete göre Uhud savaşında müslümanların bir ara bozulduktan sonra tekrar
toparlanmaları üzerine önemli bir sonuca ulaşmayan düşman ordusunun kumandanı Ebu
Süfyan, savaş alanını terk ederken Hz.Peygamber’e “Ey Muhammed! Önümüzdeki yıl
Bedir meydanında seninle tekrar karşılaşacağız!” tehdidini savurmuş;
Hz.Peygamber de: “İnşaallah!” demişti. Ertesi yıl, Ebu Süfyan’ın böyle hazırlık
içinde bulunduğu haberi Medine’ye ulaşınca, Hz.Peygamber. bir süvari birliği
ile düşmanı karşılamaya çıkmıştı. İşte yukarıdaki ayet, düşman tarafından gelen
bu haber karşısında müslümanların azim ve kararlığını, onların yüksek moral
gücünü takdir ve ifade etmektedir.
174. Bunun üzerine, kendilerine
hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece
Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir.
Hz.Peygamber’’in komutasındaki birlik, Ebu Süfyan ile bir yıl önce
sözleşilen yerde onları bir hafta kadar bekledi; ancak bir miktar asker ile
yola çıkan Ebu Süfyan’ın savaşmaktan korkarak geri dönmesi üzerine müslümanlar
da karlı alış-verişler yaparak tekrar Medine’ye geldiler.
175. İşte o şeytan, ancak kendi
dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan
korkmayın, benden korkun.
Ayete ”İşte o şeytan, sizi kendi dostlarından korkutmaktadır” şeklinde mana
vermek de mümkündür. Nitekim bazı müfessirler burada, Mekkelilerin Medine’deki
müslümanları ürkütmesi için propaganda yapmak üzere gönderdikleri Nuaym isimli
kişiye işaret edildiğini belirtirler.
176. (Resûlüm) İnkârda yarışanlar
sana kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah
onlara, ahiretten yana bir nasip vermemek istiyor. Onlar için çok büyük bir
azap vardır.
177. Şurası muhakkak ki, imanı verip
inkârı alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elîm bir azap
vardır.
178. İnkâr edenler sanmasınlar ki,
kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak
günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap
vardır.
179. Allah, müminleri (şu)
bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır.
Bununla beraber Allah, size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah,
elçilerinden dilediğini ayırdeder. O halde Allah'a ve peygamberlerine iman
edin. Eğer iman eder, takvâ sahibi olursanız sizin için de çok büyük bir ecir
vardır.
Tefsirlerde bu ayetin “Ey Muhammed! Bize kimlerin iman edip kimlerin
etmediğini bildir” diyen kafirlere cevap teşkil ettiği belirtilmektedir.
180. Allah'ın, kereminden kendilerine
verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için
hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de
kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır.
Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Ayette geçen “miras” kelimesi dolayısıyla tefsirlerde genellikle şu
açıklamalar yapılmıştır: Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın mülküdür.
Ondan yararlananlar, hep O’nun mülkünü birbirinden devralmaktadırlar; o halde,
Allah’ın mülkünde cimrilik etmeleri ne kadar yanlıştır! Bir gün, herkes ölecek
ve malik olduğu şeyler üzerindeki mülkiyetini kaybedecektir; halbuki Allah
bakidir, mülk yerine O’nundur.
181. "Gerçekten Allah fakir, biz
ise zenginiz" diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların (bu)
dediklerini, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve
diyeceğiz ki: Tadın o yakıcı azabı!
Yahudilerin bu alaylı ifadelerinin, peygamberleri öldürme günahı ile bir
tutulması, bir taraftan bu sözleri söylemenin büyük günah sayıldığını, diğer
taraftan da onların ilk günahının bundan ibaret olmadığını, daha önce de
peygamberlerin canlarına kıydıklarını göstermektedir.
182. Bu, dünyada iken kendi
ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.
183. "Doğrusu Allah bize,
(gökten inen) ateşin yiyeceği (yakıp kor edeceği) bir kurban getirmedikçe
hiçbir peygambere inanmamamızı emretti" diyenlere şöyle de: Size, benden
önce mucizelerle, (özellikle) dediğiniz (mucize) ile nice peygamberler geldi.
Eğer doğru insanlar iseniz, ya onları niçin öldürdünüz?
Bazı tefsirlerde nakledilen bir rivayete göre Medine’deki yahudilerin,
müslüman olmamak için bahane olarak ileri sürdükleri bu özel mucize şartı,
Hz.İsa’nın risaleti ile kalkmıştır.
184. (Resûlüm!) Eğer seni
yalancılıkla itham ettilerse (yadırgama); gerçekten, senden önce apaçık
mucizeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de
yalancılıkla itham edildi.
185. Her canlı ölümü tadacaktır. Ve
ancak kıyamet günnü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim
cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu
dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir.
186. Andolsun ki, mallarınız ve
canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap
verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder
ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.
187. Allah, kendilerine kitap
verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu
gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler,
onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!
188. Sanma ki ettiklerine sevinen,
yapmadıkları ile övülmek isteyenler, evet, sanma ki onlar azaptan
kurtulacaklardır. Onlar için elem verici bir azap vardır.
189. Göklerin ve yerin hükümranlığı
Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter.
190. Göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için
gerçekten açık ibretler vardır.
191. Onlar, ayakta dururken,
otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve
yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz!
Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru !
Allah Teala, 190. Ayette, göklerin ve yerin yaratılışı ile gece ve gündüzün
değişimini, bir başka deyişle, mekan ve zamanın ilahi kudrete delaletini
aklıselim sahiplerinin ibret nazarına sunduktan ve böylece bizden, varlığın
gerçek bilgisine ulaşma çabasını göstermemizi, özlü bir ifade ile istedikten
sonra; 191. Ayette, bu çabayı gösterenlerin, Allah’ın üstün kudretinin ve eşsiz
sanatının eserlerini idrak etmeleri sonunda, O’na derin bir saygı ile yönelmelerinin
kaçınılmaz olduğunu ortaya koymaktadır.
192. Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi
cehenneme koyarsan, artık onu rüsvay etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları
yoktur.
193. Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz,
"Rabbinize inanın!" diye imana çağıran bir davetçiyi (Peygamberi,
Kur'an'ı) işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla,
kötülüklerimizi ört, uhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!
194. Rabbimiz! Bize, peygamberlerin
vasıtasıyla vâdettiklerini de ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil-rüsvay
etme; şüphesiz sen vâdinden caymazsın!
195. Bunun üzerine Rableri, onların
dualarını kabul etti. (Dedi ki:) Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep
birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa
çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim
yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, ben de
onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.
Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah; karşılığın güzeli O'nun katındadır.
196. İnkârcıların (refah içinde)
diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın!
Bazı müminlerin, müşrikleri geniş maddi imkanlar içinde görmeleri sebebiyle:
“Gördüğümüze bakılırsa Allah’ın düşmanları huzur içinde, biz ise sıkıntıdayız”
demeleri, bu ayetin inmesine sebep olarak gösterilmiştir. Elbette ki, bu ve
benzeri ikazlarla Hz.Peygamber’in şahsında bütün müminlere seslenilmektedir.
197. Azıcık bir menfaattır o. Sonra
onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir!
198. Fakat Rablerine karşı gelmekten
sakınanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, altlarından ırmaklar akan,
ebedî olarak kalacakları cennetler vardır. İyi kişiler için Allah katındaki
(nimetler) daha hayırlıdır.
199. Ehl-i kitaptan öyleleri var ki,
Allah'a, hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle
ve Allah'a boyun eğerek iman ederler. Allah'ın âyetlerini az bir paraya
satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah,
hesabı çabuk olandır.
200. Ey iman edenler! Sabredin;
(düşman karşısında) sebat göster
İslami Okul Okulların En Önemlisi