004-en-NİSÂ - Diyanetvakfi - 4. Sayfa
4-en-NİSÂ
Hicretten sonra Medine'de nâzil olmuştur, 176 (yüzyetmişaltı) âyettir. "Nisâ" kadınlar demektir. Bu
sûrede daha çok kadından, cemiyet içinde kadınların hukukî ve içtimaî yer ve
değerlerinden bahsedildiği için adına "Nisâ" denmiştir.
Rahman ve Rahim (olan) Allah’ın adıyla
1.
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve
ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını
kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına
riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.
2.
Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını
kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük bir
günahtır.
3.
Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdir de) yetimlerin haklarına riayet
edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer,
üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da
sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en
uygun olanıdır.
Yaratılıştan gelen kıskançlık duygusuna rağmen ayetin, erkeklere birden
fazla kadınla evlenme izni vermesi öteden beri –daha ziyade gayr-i müslimlerce-
tenkit ve itiraza konu edilmiştir. Ancak İslam’ın bu iznini diğer talimatı ve
hayatın değişen şartları içinde ele almak gereklidir. İslam’a göre zina kesin
olarak haramdır; şu halde zinaya giden yolları tıkamak gerekir. Erkeğin güçlü
ve yeterli, kadını ise zayıf ve isteksiz olması veya doğurgan olmaması halinde,
savaş vb. sebeplerle erkeklerin azalması ve kadınların çoğalması gibi
durumlarda, erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi zaruri olabilir. Böyle
durumlarda erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi bir emir değil, bir izindir;
ikinci ve üçüncü... eş olacak hanım da buna mecbur değildir. Ayrıca bu izin kayıtsız
şartsız olmayıp adalet şartına bağlanmış, buna riayet edemeyeceğinden korkanlara bir kadınla yetinmeleri
emredilmiştir. Bütün bu kayıtlar ve şartlar bir arada düşünüldüğü zaman
İslam’ın bu izninin, zaman içinde değişen şartlara ayak uydurma bakımından en
müsait yol olduğu açıkça anlaşılacaktır.
4. Kadınlara mehirlerini gönül
rızası ile (cömertçe) verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size
bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin.
5. Allah'ın geçiminize dayanak
kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (reşit olmayanlara) vermeyin; o mallarla
onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.
6. Evlilik çağına gelinceye kadar
yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz
hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o
malları israf ile ve tez elden yemeyin. Zengin olan (veli) iffetli olmaya
çalışsın, yoksul olan da (ihtiyaç ve emeğine) uygun olarak yesin. Mallarını
kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak
da Allah yeter.
7. Ana-babanın ve yakınların
bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana-babanın ve yakınların
bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan
belli bir hisse ayrılmıştır.
8. (Mirastan payı olmayan)
yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunursa bundan, onları
da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.
Bu iki ayetten birincisi cahiliye devri geleneklerini yıkarak mirastan
kadının da payı olduğunu, Allah’ın onlar için ayırdığı bu payın mutlaka
kendilerine verilmesi gerektiğini ifade etmektedir. İkinci ayet ise İslam’ın
getirdiği en geniş kardeşlik ve en insani dayanışma anlayışı ve sosyal adalet
prensibi içinde, mirasta payı olmayan –nispeten- uzak akrabaya, o civarda
bulunan fakir fukaraya da mirastan bir şeyler verilmesini, gönüllerinin
alınmasını, emeksiz elde edilen servete karşı muhtemel menfi duyguların
önlenmesini emretmektedir.
9. Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar
bıraktıkları takdirde (halleri ne olur) diye korkacak olanlar (yetimlere
haksızlık etmekten) korkup titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve doğru söz
söylesinler.
Yetimlerin veli ve vasileri, onlara kendi çocuklarına davranılmasını
istedikleri gibi davranmalıdırlar; çünkü kendi çocukları da bir gün yetim ve
çaresiz kalabilir.
10. Haksızlıkla yetimlerin mallarını
yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar
alevlenmiş ateşe gireceklerdir.
11. Allah size, çocuklarınız
hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder.
(Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi
onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa,
ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok
da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin
kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı
vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size,
fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından
konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
İslam’ın miras hukukunda, paylar ile mükellefiyetler arasında dengeleme yolu
tutulmuş, daha çok harcama yapmak mecburiyetinde olanlara çok, daha az harcama
durumunda olanlara az hisse verilmiştir. İslam aile hukukuna göre evlenirken
mehir verecek, düğün masrafı yapacak olan erkektir. Evlendikten sonra da gerek
muhtaç olan yakın akrabasına ve gerekse eş ve çocuklarına bakacak, onlara
yiyecek, giyecek, mesken gibi asgari ihtiyaçları temin edecek yine erkektir.
İşte bu sebepledir ki, genellikle mirasta erkeklerin payı, kadınlarınkinin iki
misli olmuştur.
12. Yapacakları vasiyetten ve
borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı
sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz
yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte
biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde
biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları
bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut
bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte
bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse
zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her
şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.
Kelale şeklinde, malı yan hısımlarına kalan kimselerin paylarını açıklayan
kısımda geçen erkek kardeş ve kız kardeşten maksat, ana bir kardeşlerdir. Öz
kardeşlerin durumu surenin sonunda açıklanacaktır.
13. Bunlar, Allah'ın (koyduğu) sınırlardır.
Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan
cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.
14. Kim Allah'a ve Peygamberine
karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe
sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.
Hukuk sistemleri, varislerin alacağı paylarda olduğu gibi, yakınlık ve
uzaklık derecelerine göre akrabanın varis olup olmayanını tayin konusunda da
farklı telakki ve uygulamaları benimsemişlerdir. Mesela İslam dışı bazı
sistemlerde ölenin çocukları varsa ana-babası varis olamamaktadır. İslam miras
hukuku payları dağıtırken adil denge esasına riayet ettiği gibi, varisleri
tayin ederken de yakınlık derecesi ile beraber faydayı göz önüne almış, dünya
ve ahiret hayatında ölüye faydası dokunan ve dokunacak olan akrabayı mirastan
mahrum etmemiştir.
15. Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara
karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm
alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin.
16. İçinizden fuhuş yapan her iki
tarafa ceza verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet
etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir.
Bu iki ayet fuhuş denilen çirkin fiil ile ilgilidir. Müfessirlerin çoğuna
göre her ikisi de zina şeklindeki fuhşa ait olup, birincisi evlilerin zinası,
ikincisi ise bekarların zinası hakkında ilk devirlerde tatbik edilen cezayı
açıklamaktadır. Daha sonra gelen ayet (Nur 24/2) ve hadisler ile Hz.Peygamberin
tatbikatına göre bu ayetler nesh edilmiş, bekarların zinası için belli sayıda
sopa, evlilerin zinası için ise “recm” cezası getirilmiştir. Bazı müfessirlere
göre ise ayetler neshedilmiş; yani hükümleri yürürlükten kaldırılmamıştır; bu
ayetlerden birincisi kadınlar arasındaki sevicilik fuhşuna, ikinci ayet ise
erkekler arasındaki livata fuhşuna aittir ve bunların cezası ayetlerde olduğu
gibidir. Kadın ile erkek arasındaki zina fuhşunun cezası ise Nur suresindeki
ayette açıklanmıştır.
17. Allah'ın kabul edeceği tevbe,
ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte
Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
18. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da
içlerinden birine ölüm gelip çatınca "Ben şimdi tevbe ettim" diyenler
ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir
azap hazırlamışızdır.
19. Ey iman edenler! Kadınlara zorla
vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara
verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın.
Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın
hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.
İslam’dan önce Araplar kadına çok kötü muamele ediyor, bu cümleden olarak
kocası ölen kadını, onun miras bıraktığı mal gibi telakki ediyorlar, kadın
istemese bile onunla evlenme veya onu başkasıyla evlendirme hakkına sahip
olduklarını düşünüyorlar, kadını kullanarak maddi menfaat sağlama yoluna
gidiyorlardı. Ayet bütün bu haksızlıklara son vermiş, kadına layık olduğu
hakları getirmiştir.
20. Eğer bir eşi bırakıp da yerine
başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız
dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah
işleyerek onu geri alır mısınız?
İslam’da erkek, evleneceği kadına, mehir adıyla bir mal verir. Bunun miktarı
örf, adet ve emsale göre tayin edilir. Mehir kadının hakkı, onun özel malıdır,
peşin verilmemiş ise kocasının boşaması veya ölmesi halinde kadına derhal
ödemesi gerekir. Erkeklerin, çeşitli yollar ve desiselerle bu hakkı kısmen veya
tamamen yemeleri, verdiklerini zorla geri almaları meşru değildir.
21. Vaktiyle siz birbirinizle
haşir-neşir olduğunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde onu
nasıl geri alırsınız!
Bir kadınla evlenip birleşen veya birleşecek bir ortamda baş başa kalan
(halvet olan) koca, onu boşadığı takdirde mehrin tamamını öder. Ayette
“birbirinizle haşır-neşir olduğunuz” denilerek bunlara işaret edilmiştir.
Birleşme ve halvet olmadan boşanma halinde ise, kadın mehrin yarısına hak
kazanmış olur.
22. Geçmişte olanlar bir yana,
babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin; çünkü bu bir hayasızlıktır,
iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur.
İslam öncesi Arapların üvey anneleri ile evlenme şeklinde çirkin bir adetini
daha ortadan kaldıran bu ayetten sonra müslümanların, başka kimlerle
evlenmelerinin caiz olmadığını açıklamak üzere şöyle buyuruluyor.
23. Analarınız, kızlarınız,
kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları,
sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle
birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram
kılındı. Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz birleşmemişseniz kızlarını
almanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri
ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir.
Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Ayetin “nikahlanıp da birleşmediğiniz kadınların kızları ile evlenmenizde
mahzur yoktur” mealindeki kısmından maksat, anası nikah altında iken onun
kızını da almak değildir. Caiz olan, bir erkeğin nikahlanıp da kendisi ile
birleşmeden boşadığı kadının başkasından olma kızı ile evlenmedir. Ayette
evlenilmesi kesin olarak yasaklananlar dışında kalan akraba ile evlenmek, bazı
şart ve zaruretler icabı caiz kılınmış olmakla beraber, hadisler akraba
olmayanlarla evlenmeyi tavsiye etmiştir.
24. (Harp esiri olarak) sahip
olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın
size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere
mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan
faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir
kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah
yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Bazı dinlerde ve bunlara dayalı hukuklarda kadın, kendisi ile evlenecek olan
erkeğe vermek üzere mal (dırahoma) edinir; yani bu sayede erkeklerin kendisine
rağbet etmelerini sağlamaya çalışır. İslam’da ise kadın bizatihi değerlidir.
Onun malına değil, kendisine rağbet edilir. Bunu sembolize etmek üzere de kadın
değil, onunla evlenmek isteyen erkek ona bir şeyler verir ki, buna mehir
denilmiştir.
25. İçinizden, imanlı hür kadınlarla
evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç
kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi
bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur).
Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı
ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayıp alın, mehirlerini de
normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür
kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni),
içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha
hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Zina kesin olarak haramdır. Bir ücret karşılığında anlaşarak geçici bir
zaman için evlenmek meşru değildir. Metres ve dost tutmak da zinanın başka
çeşitleridir. Bir müslümanın evlilik ihtiyacı karşısında yapacağı şey, imkanı
varsa özellikle bir mümin ve hür hanımla evlenmektir; müslüman olmayan ehl-i kitap
kadınlarla evlenmesi de caizdir. Sonra sırasıyla mümin cariye ve mümin olmayan
ile evlenmek gelir. Cariye bir başkasına ait olduğu için onunla evlenmenin bazı
mahzurları vardır; bu sebeple cariye ile evlenmekten ise sabredip, imkanın
elvermesini beklemek insan için daha hayırlıdır. Ayetin cariyelere “kızlarınız”
diyen ve “bütün insanların aynı kökten geldiklerini, insan evladı olduklarını”
düşünerek onların hor görülmemesini, onlarla evlenmekten çekinilmemesini
isteyen kısmı İslam’ın insana verdiği değer bakımından önemli vesikalar
mahiyetindedir. Savaş esirleri için tek alternatif kölelik ve cariyelik
değildir. Esir, köle ve cariyenin tek asli kaynağı savaştır. Savaş esirleri
için tek alternatif kölelik ve cariyelik değildir. Esir, köle ve cariye statüsüne
geçirilmiş ise bu takdirde onlara yapılan muamele hür insanlarınkine oldukça
yakındır ve hedef hidayete ermelerini temindir.
26. Allah size (bilmediklerinizi)
açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin
günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyle bilicidir, yegâne hikmet
sahibidir.
27. Allah sizin tevbenizi kabul etmek
ister; şehvetlerine uyanlar (kötü arzuların esiri olanlar) ise büsbütün yoldan
çıkmanızı isterler.
28. Allah sizden (yükünüzü)
hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.
Şu halde dini teklifler ve vazifeler birer yük değildir; tam aksine insanı
dünya ve ahiret hayatında çıkmaza düşmekten, altından kalkamayacağı veya
kendisine fayda yerine zarar getirecek olan iş ve davranışlara girmekten
alıkoyan, böylece yükünü hafifleten temrinler, düzenlemeler ve irşadlardır.
29. Ey iman edenler! Karşılıklı
rızaya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve
haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin.
Şüphesiz Allah, sizi esirgeyecektir.
30. Kim düşmanlık ve haksızlık ile
bunu (haram yemeyi veya öldürmeyi) yaparsa (bilsin ki) onu ateşe koyacağız; bu
ise Allah'a çok kolaydır.
Karşılıklı rızaya dayanan mal-para, emek, ücret vb. mübadele çeşitleri, hem fertler,
hem de, onların teşkil ettiği toplum için faydalıdır; bu sebeple de meşrudur.
Rızasız ve haksız kazançlar ise geçici refah ve menfaatler sağlamakla beraber
arkasından isyanlar, ihtilaller ve felaketler getirir. Ayet “başkasının malını”
demek yerine, “mallarımızı” demek suretiyle “milli servet” mefhumuna ışık
tutmaktadır. Mali haksızlıkların getirdiği felaketlerden birisi ve belki en
önemlisi katildir; haksızlıkla ve haram yollardan servet yapmak, fert ve
cemiyet olarak adım adım ölüme gitmek demektir. Çünkü, ferdi intikam duygusu,
ferdi öldürmelere yol açarken, sosyal sınıflar arası intikam duygusu da sosyal
patlamalara ve ihtilallere sebep olmaktır.
31. Eğer yasaklandığınız büyük
günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir
yere sokarız.
İnsanlar, melekler gibi yaratılışları icabı günahtan korunmuş değildir,
günah ve suç işleme kabiliyetleri vardır, faziletleri de. Faziletleri, nefsani
arzularına karşı geldikleri mücadeleden gelmektedir. Kul elinden geleni yapınca
Mevla, ufak tefek kusurları örtecek, yüze vurmayacaktır.
32. Allah'ın sizi, birbirinizden
üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu
etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da
kazandıklarından nasipleri var. Allah'tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her
şeyi bilmektedir.
Allah her kuluna, kabiliyet ve çalışmasına göre nimetler, nasipler
vermiştir; başkasında olana göz dikmek, onun hasretini çekerek ömür geçirmek
yerine, herkesin kendisindekini görmesi, onun kıymetini bilmesi ve isteyeceğini
Allah’ın lütfundan istemesi gerekir.
33. (Erkek ve kadından) her biri
için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak olan) vârisler
kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her
şeyi görmektedir.
“Yeminlerin bağladığı kimseler” cahiliye devrinde adet olan bir nevi
mukaveleli mirasçılar olup, başka bir ayetle (Enfal 8/75) hükmü kaldırılmıştır.
Bir başka anlayışa göre bunlardan maksat eşlerdir ve ayet neshedilmemiştir.
34. Allah'ın insanlardan bir kısmını
diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için
erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar
itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de
namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt
verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün.
Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü
Allah yücedir, büyüktür.
Erkeklerin maddi ve manevi özellikleri ile ekonomik rolleri onların aile
reisi olmalarını tabii kılmıştır. Aile küçük bir toplumdur. Toplum düzenle
yaşar. Düzen ise bir reisi, bir idareciyi zaruri kılar. İslam’da devlet
başkanından aile reisine kadar her idareci ilahi talimata göre hareket etmek,
yönetmek mecburiyetindedir; şu halde onlara itaat bu talimata itaat demektir.
İdare eden veya edilen bu talimatın dışına çıkar, itaatsizlik ederse müeyyide
uygulanır. Burada bahis mevzuu olan zevcenin itaatsizliğidir. Çare olarak önce
öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra dövme tavsiye edilmiştir.
Kur’an’ı bize tebliğ eden Hz.Peygamber (s.a.) hiçbir zaman kadın dövmediği
gibi, “Kadını eşek döver gibi dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp
yatmanız olacak şey midir?” buyurarak ümmetini uyarmıştır. Dövme müeyyidesi
kullanıldığı taktirde kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak
şekilde uygulanması gerektiğini de ifade buyurmuştur. Şu halde dayağı İslam
getirmemiş, aksine onu hafifleterek ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Ayrıca
kadına da, kocasından şikayetçi olması halinde hakem ve hakime başvurma,
hakkını arama imkanı vermiştir.
35. Eğer karı-kocanın aralarının
açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir
hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz
Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.
36. Allah'a ibadet edin ve O'na
hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın
komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlar
(köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve
daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.
Allah’a kul olmanın gereği böyle bir ahlaka sahip bulunmaktır; kaba-saba,
haksız, zalim, cimri, herkese kötülük eden... kimseler yalnızca bazı ibadetleri
yapmakla Allah katında makbul bir kul olamazlar.
37. Bunlar cimrilik eden ve
insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah'ın kendilerine lütfundan verdiğini
gizleyen kimselerdir. Biz, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.
38. Allah'a ve ahiret gününe
inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarfedenler de (ahirette
azaba dûçâr olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır
o!
39. Allah'a ve ahiret gününe iman
edip de Allah'ın kendilerine verdiğinden (O'nun yolunda) harcasalardı ne olurdu
sanki! Allah onların durumunu hakkıyle bilmektedir.
40. Şüphe yok ki Allah zerre kadar
haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezasını
adaletle verir.) İyilik olursa onu katlar (kat kat arttırır), kendinden de
büyük mükâfat verir.
41. Her bir ümmetten bir şahit
getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice
olacak!
Bütün peygamberler ümmetlerine aynı iman esaslarını getirmiş ve tebliğ
etmişlerdir. Nizam ve ahlak sahasında ise –prensipler değişmemekle
beraber-medeni ve içtimai şartlara göre şekiller ve uygulamalar değişmektedir.
Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.) insanların ilim ve medeniyetçe en ileri
devrelerinde onlara rehber olacak en kamil dini getirmiş ve tebliğ etmiştir.
Peygamberlerinin getirdikleri iman ve nizamı değiştiren veya inkar edenler
ahirette muhakeme edilecek ve peygamberleri de onlar aleyhine şahitlik
edeceklerdir. Hatemü’l-enbiya (s.a.) ise bütün peygamberlerin lehinde şahitlik
ederek onları tasdik eyleyecektir.
Buhari’nin
rivayetine göre Resulullah(s.a.) sahabi İbn Mes’ud’dan, kendisine Kur’an
okumasını istemiş, onun: “O, sana indirildiği halde ben mi sana okuyacağım?”
demesi üzerine: ”Evet, onu başkasından dinlemek hoşuma gidiyor” buyurmuştur.
İbn Mes’ud bundan sonrasını şöyle anlatıyor: Nisa suresini okudum. 41. Ayete
(bu ayete) gelince Resulullah (s.a.) “şimdilik yeter” dedi, bir de baktım ki
gözlerinden yaşlar boşanıyor!
42. Küfür yoluna sapıp peygamberi
dinlemeyenler o gün yerin dibine batırılmayı temenni ederler ve Allah'tan
hiçbir haberi gizleyemezler.
43. Ey iman edenler! Siz sarhoş iken
-ne söylediğinizi bilinceye kadar- cünüp iken de -yolcu olan müstesna- gusül
edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir yolculuk üzerinde
bulunursanız, yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse, yahut kadınlara
dokunup da (bu durumlarda) su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla
teyemmüm edin: Yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve
bağışlayıcıdır.
Abdest alması veya gusletmesi gereken bir müslüman su bulamadığı takdirde
toprak ve yeryüzü cinsinden bir şeyle teyemmüm eder. Teyemmüm hem abdest, hem
de gusül yerine geçer. Ayrıca suyu kullanmaya engel olan hastalık, korku, suyun
uzakta olması gibi bazı özür ve durumlar da teyemmümü caiz kılar.
44. Kendilerine Kitap'tan nasip
verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı
istiyorlar!
45. Allah düşmanlarınızı sizden daha
iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah
kâfidir.
46. Yahudilerden bir kısmı
kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine
saldırarak (Peygambere karşı) "İşittik ve karşı geldik", "dinle,
dinlemez olası", "râinâ" derler. Eğer onlar "İşittik, itaat
ettik, dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı
ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle
Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar.
Yahudiler Allah’ın kendilerine gönderdiği kitabı tahrif etmiş, kelime ve
cümlelerin yerlerini değiştirmiş, manalarını saptırmış, gerçekleri ve bu arada
Hz. Peygamber’in geleceğini müjdeleyen kısımları örtmüş, bozmuş ve inkar
etmişlerdir. Resulullah’ın zamanında da ilk anda kötü maksatlarını belli
etmeyecek sözler kullanarak onu tahkir etmek ve kinlerini tatmin eylemek yoluna
gitmişlerdir. Mesela “raina” kelimesi “bizi gözet” manasına gelir. İşte buna
benzer kelime oyunları ile akıllarınca Peygambere hakaret ediyorlardı. Ayet,
onların oyunlarını bozmakta ve haklarında hayırlı olacak yolu göstermektedir.
47. Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım
yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi
adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere
indirdiğimize (Kitab'a) iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.
Ayette geçen “sebt”, yahudilerce mukaddes olan Cumartesi günüdür. Cumartesi
adamlarından maksat, gerekli bulunduğu halde Cumartesi gününe saygı
göstermeyen, bu ve benzeri günahlarından dolayı lanetlenen bazı yahudilerdir.
48. Allah, kendisine ortak
koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için
bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.
49. Kendilerini temize çıkaranlara
ne dersin! Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl payı kadar
haksızlık görmez.
50. Bak, nasıl da Allah üzerine
yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!
51. Kendilerine Kitap'tan nasip
verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla (tanrılara) iman ediyorlar, sonra da
kâfirler için: "Bunlar, Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır"
diyorlar!
Ehl-i kitaptan Ka’b b. el-Eşref Medine’den Mekke’ye gelmiş, müşrikleri Hz.
Peygamber ve müslümanlar aleyhine kışkırtarak beraber mücadeleye çağırmıştı. Bu
arada müşrikler “ Bizim dinimiz mi, yoksa Muhammed’in dini mi haktır, hangimiz
doğru yoldayız?” diye sormuşlar ve “Siz doğru yoldasınız” cevabını almışlardı.
Yukarıdaki ayet bu hadise üzerine nazil olmuştur.
52. Bunlar, Allah'ın lânetlediği
kimselerdir; Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir
yardımcı bulamazsın.
53. Yoksa onların mülkten
(hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi
(kadar bir şey bile) vermezlerdi.
54. Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan
verdiği şeyler için insanlara hased mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna Kitab'ı
ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik.
55. Onlardan bir kısmı İbrahim'e
inandı, kimi de ondan yüz çevirdi; (onlara) kavurucu bir ateş olarak cehennem
yeter.
56. Şüphesiz âyetlerimizi inkâr
edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz
hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar!
Allah daima üstün ve hakîmdir.
57. İnanıp; iyi işler yapanları da,
içinde ebediyen kalmak üzere girecekleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere
sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu (tatlı) bir
gölgeye koyarız.
Buraya kadar meallerini verdiğimiz on üç ayet müşrik, putperest, ehl-i
kitap... kafirlerin psikolojilerini tahlil ederek davranışlarının sebeplerini
ve akıbetlerini açık bir şekilde ortaya koyuyor ve müminlerin ibret almalarını
istiyor.
58. Allah size, mutlaka emanetleri
ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle
hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah
her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.
Ayetin emanet ve adalete riayet emri ebedi ve genel bir düstur olmakla
beraber, güzel de bir nüzul sebebi vardır: Hz.Peygamber (s.a.) Mekke’yi
fethedince, Kabe’ye bakan Osman b. Talha kapıyı kilitlemiş, Kabe’nin üzerine
çıkmış ve anahtarı vermeyi reddederek: “ Senin peygamber olduğunu bilseydim onu
verirdim” demişti. Hz. Ali anahtarı zorla ondan aldı, kapıyı açtı, Hz.Peygamber
içeri girerek iki rekat namaz kıldı, çıkınca amcası Abbas, anahtarı ve şerefli
bir görev olan bakıcılığı kendisine vermesini istedi. İşte bu münasebetle
yukarıdaki ayet nazil oldu. Efendimiz, Hz.Ali’ye “anahtarı eski vazifeliye vermesini
ve ondan özür dilemesini” emretti. Bu olay Osman b. Talha’nın da müslüman
olmasına sebep teşkil etmiştir.
59. Ey iman edenler! Allah'a itaat
edin. Peygamber'e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir
hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu
Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha güzeldir.
60. Sana indirilene ve senden önce
indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları
kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar.
Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.
Bundan önceki ayet müslümanların bilgi ve hüküm kaynaklarını sıralamış,
sonradan “Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas” şeklinde formülleştirilen kaynakların
temelini koymuş, anlaşmazlık çıkarsa çözümün bu kaynaklara başvurularak
aranmasını emretmişti. Buna rağmen bir münafığın hasmına, “Resullullah yerine
Ka’b b. el-Eşref’e başvuralım” demesi bu ayetin, nüzulüne sebep teşkil etmiş,
ayet her yer ve zamanda emsali bulunan münafıkların maskesini indirmiştir.
Tağut: Hakkı
tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana da bu yüzden
tağut denmiştir. Bu ve müteakip beş ayetin, yukarıda zikredilen nüzul sebebi bu
kelimenin anlamını belirlemede yardımcı olur.
61. Onlara: Allah'ın indirdiğine
(Kitab'a) ve Resûl'e gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların
senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.
62. Elleriyle yaptıkları yüzünden
başlarına bir felâket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak
istedik, diye yemin ederek sana nasıl gelirler!
63. Onlar Allah'ın, kalplerindekini
bildiği kimselerdir; onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri
hakkında tesirli söz söyle.
64. Biz her peygamberi -Allah'ın
izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine
zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de
onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici
bulurlardı.
65. Hayır, Rabbine andolsun ki
aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin
hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla
kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.
İman kuru bir sözden ibaret değildir; gönülden bağlanmak, inanmak ve
kabullenmektir. Hem “Allah ve Resulü’ne inandım” deyip, hem de hükümlerine razı
olmamak tipik münafıklık alametidir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” denilmiştir;acımaz,
çünkü müminin kalbinde o acıyı unutturacak kadar büyük bir iman vardır.
66. Eğer onlara, kendinizi öldürün
yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı
müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi,
onlar için hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu.
67. O zaman elbette kendilerine
nezdimizden büyük mükâfat verirdik.
68. Ve onları dosdoğru bir yola
iletirdik.
Hz.Aişe’nin anlattığına göre birisi Resulullah’a gelip şöyle demişti: “Ey
Allah’ın Resulü! Seni kendimden, çoluk çocuğumdan daha çok seviyorum. Evimde
iken hatırlayınca sabredemiyorum, hemen gelip seni görüyorum. Benim ve senin
öleceğimizi düşününce anladım ki sen cennete girdiğin zaman peygamberlerle
beraber yüce makamlara götürüleceksin, ben ise cennete girsem bile zannederim
seni göremiyeceğim!” Hz.Peygamber bu samimi tehassüre cevap vermemiş,
beklemişti. Şu ayet nazil oldu:
69. Kim Allah'a ve Resûl'e itaat
ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler,
sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!
70. Bu lütuf Allah'tandır. Bilen
olarak Allah yeter.
71. Ey iman edenler! Tedbirinizi
alın; bölük bölük savaşa çıkın, yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın.
Barış içinde yaşamak arzu edilir bir şey olmakla beraber, tarih boyunca
devamlı gerçekleştiği görülmemiştir. Uzun tecrübelerden sonra sulh, dirlik ve
düzenlik isteyenlerin ancak savaşa hazır olmakla bunu elde edebilecekleri
anlaşılmış, “Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salah” denilmiştir. İslam
meşru müdafaa için, yeryüzünden zulmü, baskıyı kaldırmak, gerçek din ve vicdan
hürriyetini sağlamak için savaşa izin vermiş, müslümanları cihada çağırmıştır.
Müslümanların vazifesi her zaman cenge hazır olmak, fakat meşru sebep
bulunmadıkça onu yapmamak, hazırlığı sulhun teminatı kılmaktır.
72. İçinizden bazıları vardır ki
(cihad konusunda) pek ağırdan alırlar. Eğer size bir felâket erişirse:
"Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.
Burada “ağırdan alırlar” denilen kimseler çeşitli bahanelerle savaşa
katılmak istemeyen, katılanları da engellemeye çalışan münafıklardır.
73. Eğer Allah'tan size bir lütuf
erişirse -sanki sizinle onun arasında (zahirî) bir dostluk yokmuş gibi-
"Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir başarı kazansaydım
!" der.
74. O halde, dünya hayatını ahiret
karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da
öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.
75. Size ne oldu da Allah yolunda ve
"Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir
sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen zavallı erkekler,
kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!
Mekke’nin fethinden önce orada kalıp Medine’ye göç edemeyen müslümanlar
zalim, müşrik Mekke’lilerden büyük işkenceler görmüş, cefalar çekmiş ve
Alllah’a iltica ederek O’ndan yardımcı göndermesini dilemişlerdi. Ayet buna işaret
etmekle beraber, dünyanın neresinde olursa olsun, zulüm ve haksızlığa uğramış
çaresizlere müslümanların yardım etmelerini ve gerekirse onların uğrunda
savaşmalarını istemektedir.
76. İman edenler Allah yolunda
savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda
savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın
kurduğu düzen zayıftır.
77. Kendilerine, ellerinizi savaştan
çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara
savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta
daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da "Rabbimiz!
Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir
müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?" dediler. Onlara de ki:
"Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha
hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez."
78. Nerede olursanız olun ölüm size
ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa
"Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu
senden" derler. "Hepsi Allah'tandır"" de. Bu adamlara ne
oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!
79. Sana gelen iyilik Allah'tandır.
Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit
olarak da Allah yeter.
Bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde, İslam’ın hayır, şer, kaza ve
kader mevzularındaki inanç ve düşüncesine ışık tuttuğu görülür. İnsanlar
umumiyetle elde ettikleri başarı ve iyi neticeleri kendilerine (veya inananlar
Allah’a) mal ederler. Felaket, kötülük ve başarısızlıkları ise yükleyecek
birisini ararlar; kendilerini kınamak ve suçlamaktan kaçarlar. Halbuki her şeyi
yaratan Allah’tır; her şey O’nun takdir ve kudreti ile var olur. Ancak Allah,
hiçbir kimse için doğrudan doğruya felaket ve kötülüğe rıza göstermez; kulun
işlediği her günah, suç ve kötülükte bizzat kendi iradesi devreye girer ve
Allah, kulu öyle istediği için, iradesini
o yolda sarf ettiği için öyle yaratır. Şu halde kul kasibdir; hak eder,
murat eder, Allah halıktır; kulun iradesine göre yaratır.
80. Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a
itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!
81. "Başüstüne" derler,
ama yanından ayrılınca onlardan bir kısmı, senin dediğinden başkasını gizlice
kurar. Allah da onların gizlice kurduklarını yazar. Sen onlara aldırma ve
Allah'a dayan; sana vekil olarak Allah yeter.
İnanmadıkları halde öyle görünen münafıklar Resulullah’ın huzurunda iken, O
ne söylerse kabul ediyor ve itaatkar görünüyor; huzurundan ayrılıp kendi
başlarına kalınca bilhassa geceleri gizli planlar ve tuzaklar hazırlıyorlardı.
82. Hâla Kur'an üzerinde gereği gibi
düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda
birçok tutarsızlık bulurlardı.
Kur’an’ı Kerim, hem ifade bakımından, hem mana ve hüküm bakımından bir
bütünlük arz etmektedir. İnsanların söylediği sözler, güzellik ve düzgünlük
bakımından daima aynı olmaz. Yazan ve söyleyenin içinde bulunduğu hal ve
şartlara göre değişir. Kur’an’ın ifade ve üslubu ise baştan sona emsalsiz bir
güzellik ve düzgünlük içindedir. Bu sözlerin ihtiva ettiği mana, hüküm ve
haberler de, yaratılış öncesinden ebediyete kadar hemen her şeye temas ettiği
halde tam bir tutarlılık, bütünlük, sıhhat ve uyum arz etmektedir. Yalnızca
bunları düşünmek ve tesbit etmek bile, Kur’an-ı Kerim’in insan eseri
olmadığını, Allah’tan gelmiş bulunduğunu anlamaya yetecektir.
83. Onlara güven veya korkuya dair
bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resûl'e veya aralarında
yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü
anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve rahmeti
olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.
84. Artık Allah yolunda savaş. Sen,
kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et.
Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini
önler). Allah'ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.
85. Kim iyi bir işe aracılık ederse
onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan
bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir.
Toplum hayatı birçok halde aracılığı gerekli kılar. Kendisinden aracı olması
istenen kimse neye aracı olduğuna dikkat etmek mecburiyetindedir; çünkü
neticeden onun da günah-sevap, fayda-zarar bakımlarından payı olacaktır.
86. Bir selam ile selamlandığınız
zaman siz de ondan daha güzeli ile selamlayın; yahut aynı ile karşılık verin.
Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır.
Selam, müslümanlar arasında sevgi ve barış sağlayan, mevcut sevgi ve
samimiyeti artıran güzel bir vasıtadır.
Selamı
veren, sevgi ve iyi niyetini ifadede öncülük ettiğinden, selamı alan da bir-iki
kelime fazlasıyla cevap vererek bu güzel davranışa karşılık vermelidir.
87. Allah -ki ondan başka hiçbir
tanrı yoktur elbette sizi kıyamet günü toplayacaktır, bunda asla şüphe yoktur.
Söz bakımından Allah'tan daha doğru kim vardır!
88. Size ne oldu da münafıklar
hakkında iki gruba ayrıldınız? Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden
baş aşağı etmiştir (küfürlerine döndürmüştür). Allah'ın saptırdığını doğru yola
getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için asla (doğruya) yol
bulamazsın!
Allah, peygamberler ve kitap göndererek insanların akıl ve iradelerine
yardımcı olmuş, onlara hidayeti, yolların en doğrusunu göstermiş, ona davet
etmiştir. Bütün bunlara rağmen aklını ters çalıştıran ve sapık yollara
iradesiyle yönelen kimselerin sapmalarına da izin vermiş, iradelerine uygun
neticeyi yaratmıştır. Allah’ın saptırması bu manadadır ve bunca inayete rağmen
sapanları kimse yola getiremez.
89. Sizin de kendileri gibi inkâr
etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye
kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları
yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.
90. Ancak kendileriyle aranızda
antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi
toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin) den yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna.
Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık
onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar ve size barış
teklif ederlerse bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı
vermemiştir.
91. Hem sizden hem de kendi
toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne
zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar (daldırılırlar). Eğer sizden
uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız
yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için apaçık yetki verdik.
Bu ayetlerde bahis mevzu olan kafirler Medine dışındaki münafıklardır. Bunların bir kısmı Mekke’de kalmış, hicret etmemiş ve müşriklerle işbirliği yapmışlardır; bunlar müslümanların düşmanı oldukları ve onlara karşı savaştıkları için bulundukları yerde imha edileceklerdir. Bir kısmı müslümanlar ile aralarında saldırmazlık antlaşması bulunan toplumlara sığınmışlar, diğer bir kısmı da hem müslümanlarla hem de kendi toplumlarıyla savaşmak istemeyip tarafsızlığı tercih etmişler ve müslümanlarla sulh yapmaya, iyi geçinmeye temayül göstermişlerdir. Bu son iki kısım kendi hallerine bırakılacak, onlarla savaşılmayacaktır.
92. Yanlışlıkla olması dışında bir
müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren
kimsenin, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir
diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. (Bu
takdirde diyet vermez). Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir
toplumdan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda
antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir
mümin köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından
tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi
bilendir, hikmet sahibidir.
93. Kim bir mümini kasden öldürürse
cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu
lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.
İslam ceza hukukuna göre bir müslümanı haksız yere ve bilerek öldüren
kimsenin cezası kısas, yani idamdır. Bunu affetme salahiyeti yalnızca maktulün
ailesine aittir; bunlar isterlerse kısas yerine diyet talep ederler ve
isterlerse her ikisini de bağışlarlar. Bu takdirde devletin ta’zir yoluyla
–daha hafif şekilde- cezalandırma salahiyeti vardır. Kısas ile ilgili ayet 2.
Surede geçmiştir. (178-179). Buradaki ayet ise manevi ve uhrevi cezayı
açıklamaktadır. Bu mümini yanlışlıkla; mesela av hayvanı zannederek veya
muharip düşman sanarak... öldüren kimsenin de maddi ve manevi cezaları vardır;
bu cezalar, maktulün mensup bulunduğu topluma göre değişmektedir. Maktulün
ailesi müslüman ise öldürene iki ceza vardır: 1.Maktülün ailesine vereceği
diyet; bu da yüz deve veya bunun başka mallardan karşılığı kadar bir meblağdır.
Diyeti, öldürenin ailesi öder, bunların gücü yetmez ise devlete başvurur,
maliyetinin ödenmesini talep ederler. 2.Yanlışlıkla da olsa bir hayata son
verdiği için, bir mümin köleyi hürriyete kavuşturmak suretiyle topluma ilave
edeceği hür bir hayat. Köle azat etmeye gücü yetmeyenler ise iki ay aralık
vermeden oruç tutarlar. Maktulün ailesi müslümanlara düşman bir toplum ise,
onlara mal vererek kuvvetlendirmek müslümanların aleyhine olacağı için diyet
ödenmez.
94. Ey iman edenler! Allah yolunda
savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya
hayatının geçici menfaatine göz dikerek "Sen mümin değilsin" demeyin.
Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken
Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün
yaptıklarınızdan haberdardır.
Bir akın sırasında düşman bölgesinde bulunan bir kişi “La ilahe illallah
Muhammedün Resulullah” deyip müslümanlara selam verdiği halde Üsame b. Zeyd
tarafından –korkudan böyle
davrandığı zannedilerek- katledilmiş ve sürüsü zapt edilmiş idi. Akın dönüşü,
hadise Resulullah’a haber verilince çok üzülmüş, hiddetlenmiş ve “Kalbini yarıp
baktınız da mı korkudan olduğunu anladınız!” diye çıkışmıştı. Üsame’nin pişman
olması ve yalvarması üzerine Hz.Peygamber onun için istiğfar etmiş, Üsame’ye
bir köle azat etmesini emretmiştir.
95. Müminlerden -özür sahibi olanlar
dışında- oturanlarla malları ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir
olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından
oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir;
ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.
96. Kendinden dereceler, bağışlama
ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
97. Kendilerine yazık eden kimselere
melekler, canlarını alırken: "Ne işde idiniz!" dediler. Bunlar:
"Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler. Melekler de:
"Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler.
İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.
98. Erkekler, kadınlar ve
çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol
bulamayanlar müstesnadır.
99. İşte bunları, umulur ki Allah
affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır.
100. Allah yolunda hicret eden kimse
yeryüzünde gidecek bir çok güzel yer ve bolluk (imkân) bulur. Kim Allah ve
Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse
artık onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Medine’ye hicretten önce müslümanlar büyük acılar, işkenceler ve sıkıntılar
çekmiş, bir kısmı bu sebeple Habeşistan’a göç etmişlerdi. Miladi 622 yılında
Hz.Peygamber ve ashabı Medine’ye göçtüler. Allah ve Resulü uğruna her şeylerini
geride bıraktılar. Medine’de yepyeni bir toplum ve devlet oluşturdular. Bu
andan itibaren küfrün ve şirkin hakim bulunduğu yerlerden Medine’ye hicret farz
oldu; gerçekten çaresiz, güçsüz ve bilgisiz olanlar dışında kalan her müslüman
hicret ile mükellef kılındı. Göç imkanları olduğu halde imanlarını kurtarmaya
ve İslam devletini takviye etmeye koşmayıp, evini barkını, yurdunu, eşini,
dostunu, mal ve mülkünü tercih edenlerin ve çaresizlik bahanesiyle durumu idare
edenlerin feci akıbetini ayet tasvir etmektedir. Bunlardan sonra sırayla,
gerçekten aciz olanlar, hicrete teşebbüs edip de Medine’ye varamadan yolda
ölenler ve hicret mükellefiyeti ortadan kalkmıştır. Ancak ayet, şartlar avdet
ederse hicret mükellefiyetinin de avdet edeceğine işaret etmektedir.
101. Yeryüzünde sefere çıktığınız
zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı
kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık
düşmanınızdır.
102. Sen de içlerinde bulunup onlara
namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar,
silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde
(diğerleri) arkanızda olsunlar. Sonra henüz namazını kılmamış olan (bu) diğer
gurup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat
tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz
silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar.
Eğer size yağmurdan bir eziyet olur yahut hasta bulunursanız silahlarınızı
bırakmanızda size günah yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah,
kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.
103. Namazı bitirince de ayakta,
otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı anın. Huzura kavuşunca
da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir
farzdır.
Bu üç ayet, yolculukta ve tehlikeli durumlarda namazın nasıl kılınacağını
anlatmaktadır. Sünnet ve tatbikattan anlaşıldığına göre yolculuk halinde, dört
rekatlı namazların kısaltılarak iki rekat kılınması için düşman tehlikesi şart
değildir. Seksen ila doksan kilometrelik bir mesafeyi katetmek üzere yola çıkan
her müslüman bu ruhsattan istifade eder. Düşman veya beklenen tehlike
karşısında kılınan farz namazın ayette iki rekat olarak tarif edilmesi, ordunun
aynı zamanda seferi olmasındandır. Bu durumda cemaatle namazın nasıl kılınacağı
konusunda iki uygulama vardır. Hanefilere göre, birliklerin bir kısmı düşman
karşısında dururken diğer kısmı gelip imamın arkasında namaza dururlar, birinci
rekat tamam olunca yerlerine giderler, ikinci kısım gelir ve imamla bir rekat
da onlar kılar, birinciler ile yer değişirler. Bu sırada imamın namazı
tamamlanmıştır. Bunlar imamın arkasında imiş gibi (okumadan) namazlarını
tamamlar ve yerlerine giderler. Diğer kısım ise gelerek veya yerlerinde
–yetişemedikleri rekatı kılıyormuş gibi- okuyarak namazlarını tamamlarlar.
Şafii ve Malikilere göre, birinci gurup imamla ilk rekatı kılınca imam ikinci
rekatın kıyamında bekler, bunlar namazlarını tamamlayıp yerlerine giderler ve
ikinci gurup gelir, imamla bir rekat kılarlar, imam son oturuşta onları bekler,
kalkıp bir rekat daha kılarlar ve imamla beraber selam verirler.
Namaz en
büyük zikirdir; Allah’ı anma şekillerinin en mükemmelidir. Aklı eren kimse için
onu terk etmenin hemen hiçbir mazereti yoktur. Darlık zamanlarında ruhsatlar ve
kolaylıklar vardır. Genişlik ve huzur zamanlarında ise vakit ve erkanına
riayetle tam olarak kılınır. Allah’ı anmak yalnızca namaz haline münhasır
olmamalı, müslüman her halinde Allah’ı anmaktan gafil bulunmamalıdır.
104. O (düşman) topluluğu takip
etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin
çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit
etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir.
105. Allah'ın sana gösterdiği şekilde
insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden
taraf olma!
106. Ve Allah'tan mağfiret iste,
çünkü Allah, çok yarlığayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir.
107. Kendilerine hıyanet edenleri
savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.
108. İnsanlardan gizler de Allah'tan
gizlemezler. Halbuki geceleyin, O'nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O,
onlarla beraber idi. Allah yaptıklarını kuşatıcıdır (O'nun ilminden hiçbir şeyi
gizleyemezler).
109. Haydi siz dünya hayatında onlara
taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak
yahut onlara kim vekil olacak?
110. Kim bir kötülük yapar yahut
nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok yarlığayıcı
ve esirgeyici bulacaktır.
111. Kim bir günah kazanırsa onu
ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet
sahibidir.
112. Kim kasıtlı veya kasıtsız bir
günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir
iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.
113. Allah'ın sana lütfu ve
esirgemesi olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar
yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana
Kitab'ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın lütfu
sana gerçekten büyük olmuştur.
Bu ayetlerin, ibret verici bir geliş sebebi vardır. Medine yerlilerinden,
Zafer oğullarından Tu’me, bir komşusunun zırhını çalmış, bir un dağarcığına
saklayarak getirmiş, bir yahudinin evine gizlemişti. Halbuki dağarcık delikti
ve bu delikten akan unlar, zırhın önce Tu’me’nin evine kadar geldiğini, sonra
da yahudinin evine gittiğini gösteriyordu. Tu’me’yi sıkıştırdılar, müslüman
olmasına rağmen çalmadığına yemin etti. Yahudiyi sorguya çektiler, o da “Bunu
bana Tu’me verdi” dedi ve bazı yahudiler buna şahitlik ettiler. Zafer oğulları,
aile namusu belasına, gelip Resulullah’a “Tu’me’yi berat ettirmesi için ısrar
ettiler; Hz. Peygamber de bu durum ve Tu’me’nin yemini karşısında düşündü,
arkasından yukarda meallerini okuduğumuz ayetler indi.
114. Onların fısıldaşmalarının
birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların
arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah'ın rızasını
elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.
115. Kendisi için doğru yol belli
olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir
yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.
Yukarıda hikayesi anlatılan Tu’me’nin taraftarları toplantılar yaparak
aralarında gizli gizli konuşmuş, onu berat ettirmenin yollarını aramışlardı.
Teşebbüslerine rağmen Resulullah onun lehinde hükmetmeyince de Tu’me Mekke’ye
firar ve irtidat etmişti. Daha sonra hırsızlığına devam ederken yıkılan bir
duvarın altında kalarak ölmüştür.
116. Allah, kendisine ortak
koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için
bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.
İlgili hadislerle bu ve benzeri ayetlerin birlikte değerlendirilmesi sonunda
anlaşılan odur ki, Allah Teala zerre kadar iman ile ahirete intikal eden
müminleri bile ya bir müddet cezalandırdıktan sonra, yahut tevbe, keffaret, iyi
ameller, musibetlere sabır gibi sebeplerle, yahut da böyle bir sebebe
dayanmaksızın affetmekte, bağışlamaktadır. İmansız olarak, inkar ve şirk içinde
hayatını tamamlayanları ise bağışlamayacağı bu ayetten kesin olarak ortaya
çıkmıştır.
117. Onlar (müşrikler) O'nu bırakıp
yalnızca bir takım dişilerden (dişi isimli tanrılardan) istiyorlar, ancak
inatçı şeytandan dilekte bulunuyorlar.
Dua etmek, dilek ve istekte bulunmak ibadettir, ancak Allah’ın vereceği ve
yalnızca O’ndan istenecek şeyleri başkasından dilemek ise şirk alametidir.
118. Allah onu (şeytanı) lânetlemiş;
o da: "Yemin ederim ki, kullarından belli bir pay edineceğim"
demiştir.
119. "Onları mutlaka
saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara
emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için
nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını
değiştirecekler" (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse
elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.
Allah’ın yarattıklarını değiştirmek, canlıların tabii şekil ve özelliklerini
değiştirmek demektir. Hayvanların gereksiz yere kulak ve kuyruklarını kesmek;
kaşları, dişleri... süsleme maksadıyla değiştirmek bu kabildendir ve
yasaklanmıştır. Tabiatın dengesini bozan davranış, kullanma ve teknoloji de
aynı çerçeveye girmektedir.
120. (Şeytan) onlara söz verir ve
onları ümitlendirir; halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir
şey değildir.
121. İşte onların yeri cehennemdir;
ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.
122. İman eden ve iyi işler yapanları,
içinde ebedî kalmak üzere, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağız.
Allah, (bu söylenenleri) hak bir söz olarak vâdetti. Söz verme ve onu tutma
bakımından kim Allah'tan daha doğru olabilir?
123. Ne sizin kuruntularınız ne de
ehl-i kitabın kuruntuları (gerçektir); kim bir kötülük, yaparsa onun cezasını
görür ve kendisi için Allah'tan başka dost da, yardımcı da bulamaz.
124. Erkek olsun, kadın olsun, her
kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre
kadar haksızlığa uğratılmazlar.
İnsanların gerek sosyal ve ahlaki değerleri, gerekse davranışlarına göre
elde edecekleri neticeler, Allah ve Resulü tarafından açıklanmıştır. Buna göre,
kimin kimden üstün olduğu, kimin doğru yolda, kimin yanlış yolda bulunduğu...
kuruntu ve temennilerle değil, ilahi beyanla anlaşılacak; ilahi değerler
sistemine göre ölçüler tesbit edilecektir.
125. İşlerinde doğru olarak kendini
Allah'a veren ve İbrahim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden
dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim'i dost edinmiştir.
Peygamberler, Allah’ın elçileri olma bakımından farksız olmakla beraber bazı
özellik ve imtiyazlarıyla birbirinden farklıdırlar. Bu cümleden olarak
Hz.Musa’ya “kelimullah”, Hz.İsa’ya “ruhullah”, Hz.Muhammed Mustafa’ya
“habibullah” denildiği gibi, Hz.İbrahim’e de “halilullah” denilmiş ve
yukarıdaki ayet bu vasıflamaya kaynak olmuştur.
126. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi
Allah'ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şey O'nun ilim ve kudretinin
dışında kalamaz).
127. Senden kadınlar hakkında fetva
istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri
için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz
çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler
(Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz
Allah onu bilmektedir.
128. Eğer bir kadın kocasının
geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında
bir sulh yapmalarında onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten
nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah'tan korkarsanız
şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Evlilikte uyum ve geçim karşılıklı fedakarlıkla olur. Ancak insanlarda
kıskançlık ve bencillik meyli tabii olduğundan herkes fedakarlığı karşı
taraftan bekler. Sulh ve anlaşma iki tarafın bazı istek ve haklarından
vazgeçmesi ve fedakarlık etmesi ile gerçekleşir; bu ise, geçimsizliğin sürüp
gitmesinden veya ayrılmaktan daha hayırlıdır.
129. Üzerine düşüp uğraşsanız da
kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen
kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir,
günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Birden fazla kadınla evli bulunan erkek, eşleri arasında eşit ve adil
davranmak mecburiyetindedir. Ancak bazı hususlar vardır ki bunlarda eşitliği
korumak insanın tabiatına aykırıdır; mesela iki eşi aynı derecede beğenmek ve
sevmek mümkün değildir; bu sebeple de erkekler bununla mükellef kılınmamışlar,
isteseler de bunu yapamayacakları kendilerine bildirilmiştir. Buna mukabil elde
olan, maddi sayılabilecek haklarda, nimet ve imkanlarda adalet şarttır; beraber
kalma müddeti, mesken, giyecek, yiyecek ve diğer imkanları burada örnek olarak
zikretmek mümkündür.
130. Eğer (eşler) birbirinden
ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir (diğerine muhtaç
olmaktan kurtarır); Allah'ın lütfu geniş, hikmeti büyüktür.
Bütün tedbirlere rağmen evlilik yürümüyorsa, ev cehenneme dönmüşse yoksulluk
ve çaresizliğe düşme korkusu ile bu cehenneme katlanmak gerekmez; Allah nice
kapılar açar.
131. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi
Allah'ındır. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size "Allah'tan
korkun" diye emrettik. Eğer inkâr ederseniz biliniz ki göklerde ve yerde
ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah hudutsuz zengindir, ziyadesiyle övgüye
lâyıktır.
132. Göklerde ve yerde olanlar
Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.
133. Ey insanlar! Allah dilerse sizi
yokluğa gönderip başkalarını getirir; Allah buna kadirdir.
Beka ve ebedilik Allah’a mahsustur. Gerçek manada varlık da O’na aittir.
Kulların vücut ve varlığı O’nun lütfu, O’nun emanetidir. Emanete hıyanet ve
Allah’a isyanda ısrar edilirse bütün emanetlerin, bu arada vücut ve varlığın
geri alınması kaçınılmaz hale gelir.
134. Kim dünya mükâfatını isterse
(bilsin ki) dünyanın da ahiretin de mükâfatı Allah katındadır. Allah her şeyi
işiten ve her şeyi görendir.
135. Ey iman edenler! Adaleti
titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa
Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz)
zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır.
Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik
etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah
yaptıklarınızdan haberdardır.
Ayette insanları adaletten ayıran iktisadi, sosyal, psikolojik sebeplerin
hepsi sayılarak insanlar uyarılmış, hükmeden veya şahitlik eden kimsenin
yalnızca Allah korkusunun tesiri altında hareket etmesi telkin edilmiştir.
136. Ey iman edenler! Allah'a,
Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman
(da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve
kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır.
137. İman edip sonra inkâr edenleri,
sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları
Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.
Bunlar gönüllerinde bir türlü iman yer etmeyen, kararsızlık içinde, inkar
ile iman arasında sallanarak ömür geçiren, sonunda da inkarda karar kılan
kafirler ve münafıklardır.
138. Münafıklara, kendileri için acı
bir azap olduğunu müjdele!
139. Müminleri bırakıp da kâfirleri
dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki
bütün izzet yalnızca Allah'a aittir.
140. O (Allah), Kitap'ta size şöyle
indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay
edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya
geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi
olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya
getirecektir.
Gerek milletlerarası münasebetlerde ve gerekse fertler ve topluluklar arası
münasebetlerde müminler daima müminlerin yanında yer alacak, güç, kuvvet ve
şerefi bu beraberlikte arayacaklardır. Kendilerini korumak veya güçlenmek için
kafirlere başvuran milletler küçüldükleri gibi, fertler de manevi değerlerinden
kayıp verirler. Eğer beraberlik zaruri hale gelirse bu takdirde müminler, en
azından dinleri aleyhinde konuşulurken meclisi terketmek suretiyle durumu
protesto edecek, dinlerini korumak için gerekli tedbirleri alacaklardır.
141. Sizi gözetleyip duranlar, eğer
size Allah'tan bir zafer (nasib) olursa, "Sizinle beraber değil
miydik?" derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de
onlara), "Sizi yenip (öldürebileceğimiz halde öldürmeyip) müminlerden
korumadık mı?" derler. Artık Allah kıyamet gününde aranızda hükmedecektir
ve kâfirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.
142. Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun
etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir.
Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar,
Allah'ı da pek az hatıra getirirler.
143. Bunların arasında bocalayıp
durmaktalar,ne onlara (bağlanıyorlar) ne bunlara. Allah'ın şaşırttığı kimseye
asla bir (çıkar) yol bulamazsın.
144. Ey iman edenler! Müminleri
bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah'a, aleyhinizde apaçık
bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Kafirleri ve müşrikleri dost edinememe konusu Kur’an-ı Kerim’de sık sık
zikredilen ve üzerinde durulan bir konudur. Yahudi ve Hıristiyanların müminlere
dost olamayacağı, müslümanların da onları dost edinmemeleri gerektiği ısrarla
belirtilmiştir. Zaruret sebebiyle işbirliği ve dayanışma yapılabilir; ancak bu,
dostluktan farklı bir ilişkidir.
145. Şüphe yok ki münafıklar
cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.
146. Ancak tevbe edip hallerini
düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız onun için
yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte) müminlerle beraberdirler ve Allah
müminlere yakında büyük mükâfat verecektir.
147. Eğer siz iman eder ve
şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her
şeyi bilendir.
Dinin samimi bağlıları yanında hemen her zaman, menfaatleri icabı inanmış
görünen, vaziyeti kurtarmak için zahiren müminlerin yanında bulunan kimseler
vardır; bunlara “münafıklar” denir. Allah, dünyada değilse bile ahirette
münafıkların sahte örtüsünü kaldıracak, namert kafirler oldukları için onları
cehennemin dibine koyacak, haklarında hiçbir şefaati kabul etmeyecektir. 146.
ayet, münafıklıktan tevbe edip vazgeçenlerin üç vasfından bahsediyor ki bunlar
aynı zamanda imandaki samimiyetin şart ve alametleridir: 1.Yalnızca sözle
yetinmeyip halini düzeltmek, 2.Allah’a ve O’nun Kitap ve Sünnet’te tecelli eden
iradesine sımsıkı bağlanmak, 3.Dini hayatını insanların rızası ve dünya
menfaatleri için değil, yalnızca Allah rızası için yaşamak. İşte bunlar samimi
ve sağlam bir imanın tabii neticeleridir.
148. Allah kötü sözün açıkça
söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işitici ve
bilicidir.
Çirkin söz, arkadan çekiştirme, söz taşıma, jurnal etme, yalan, iftira...
kötü sözler cümlesindendir. Bunlar insanın içinden geçebilirse de başkasına
açıklamak ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun ceza
görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecburiyetindedir, buna izin
verilmiştir.
149. Bir iyiliği açıklar yahut
gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp) affederseniz, şüphesiz Allah da
ziyadesiyle affedici ve kadirdir.
150. Allah'ı ve peygamberlerini inkâr
edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak
isteyip "Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız" diyenler
ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu;
151. İşte gerçekten kâfirler
bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.
152. Allah'a ve peygamberlerine iman
eden ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara (gelince) işte Allah
onlara bir gün mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve
esirgeyicidir.
153. Ehl-i kitap senden, kendilerine
gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa'dan, bunun daha büyüğünü
istemişler de, "Bize Allah'ı apaçık göster" demişlerdi. Zulümleri
sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine açık deliller
geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Musa'ya
apaçık delil (ve yetki) verdik.
“Bize Allah’ı apaçık göster” demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları
yıldırım çarptı. Bilahare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı
(tanrı) edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Musa’ya apaçık delil (ve yetki)
verdik.
154. Söz vermeleri (ni takviye) için
Tûr'u başlarına diktik de onlara, "Baş eğerek kapıdan girin" dedik,
"Cumartesi günü sınırı aşmayın" dedik. Kendilerinden sağlam söz
aldık.
Yahudi ve Hıristiyanların Hz. Peygamber’den olmayacak şeyler istemeleri
şeyler istemeleri ve bir türlü hakkı kabule yanaşmamaları karşısında Allah
Teala ehl-i kitabın geçmişini anlatarak bunların, başka peygamberlere de böyle
davrandıklarını, daha ağır ve olmayacak tekliflerde bulunduklarını, Hz.Musa
vasıtasıyla kendilerine sunulan nice delillere rağmen yine saptıklarını
anlatarak Hz.Peygamber (s.a.)i hem teselli etmekte hem de azmini
desteklemektedir.
155. Sözlerinden dönmeleri, Allah'ın
âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve
"Kalplerimiz kılıflanmıştır" demeleri sebebiyle (onları lânetledik,
türlü belâlar verdik. Onların kalpleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri
sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesna artık iman
etmezler.
156. Bir de inkâr etmelerinden ve
Meryem'in üzerine büyük bir iftira atmalarından;
157. Ve "Allah elçisi Meryem
oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden (onları lânetledik). Halbuki onu
ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi.
Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler;
bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak
onu öldürmediler.
Allah Teala Nuh’u tufandan, İbrahim’i ateşten, Musa’yı Firavun’dan, Muhammed
Mustafa’yı müşriklerin tuzağından koruyup kurtardığı gibi İsa’yı da, onu
öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarmış, Hz.İsa’ya ihanet ederek
bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsa’ya benzeterek öldürtmüştür.
158. Bilâkis Allah onu (İsa'yı) kendi
nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir.
159. Ehl-i kitaptan her biri,
ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o, onlara şahit
olacaktır.
Allah, peygamberi İsa’yı yahudilerden korumuş, öldürmelerine mani olmuştur;
bu kesindir. Onu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun
şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Çoğunluğa
göre Allah onu, kudretiyle manevi semalardaki hususi mevkiine kaldırmıştır,
kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir, o zaman bütün ehl-i kitap onun
peygamber olduğuna inanacak batıl inançlarından kurtulacaklardır. Hz. İsa
dünyada kaldığı müddetçe Kur’an ile hükmedecek, haç, domuz vb. ile ilgili batıl
uygulamalara son verecektir. Bir başka anlayışa göre Allah onu yahudilerden
korumuş, eceli gelince onu vefat ettirmiş ve ruhunu semadaki yerine
kaldırmıştır. Kıyametten önce gelecek olan da onun ruhudur. Ehl-i kitaptan
olanlar, ölümlerinden önce gerçeği öğrenip inanacaklardır, fakat bunun faydası
olmayacaktır. Bu anlayış üçüncü surenin 54-56. Ayetlerine dayandırılmıştır.
160. Yahudilerin yaptıkları zulümden,
bir de çok kimseyi Allah yolundan çevirmelerinden, menetmelerinden dolayı
kendilerine (daha önce) helâl kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara
haram kıldık.
161. Menedildikleri halde faizi
almalarından ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemelerinden dolayı
içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.
162. Fakat içlerinden ilimde
derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman
edenler, namazı kılanlar, zekâtı verenler; Allah'a ve ahiret gününe inananlar
var ya; işte onlara pek yakında büyük mükâfat vereceğiz.
163. Biz Nuh'a ve ondan sonraki
peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim'e,
İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, esbâta (torunlara), İsa'ya, Eyyûb'e, Yunus'a,
Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebûr'u verdik.
Peygamber kendisine vahiy gelen büyük insandır. Bu vahyi insanlara tebliğ
ile mükellef olanlarına elçi manasında “resul” denir. Vahiy Allah’ın kullarına,
dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği özel bir iletişim yoludur.
Melek aracılığı ile olduğu gibi aracısız da olabilir. Vahye mazhar olan
peygamber kendisinde, Allah’tan olduğunda asla şüphe etmediği bir bilgi ve
aydınlanma bulur. Ayette geçen “torunlar”dan maksat Yakup peygamberin çocukları
ve torunlarıdır.
164. Bir kısım peygamberleri sana
daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah Musa ile
gerçekten konuştu.
Hadislerde yüz binlerce peygamber gelip geçtiği bildirilmiştir. Bu ayet de
sayı vermeden aynı gerçeği dile getirmektedir. Buna göre yeryüzünde insanların
bulunduğu yerlere her zaman, ilahi mesajı ulaştırmak üzere çok sayıda
peygamberin gönderildiği anlaşılmaktadır.
165. (Yerine göre) müjdeleyici ve
sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a
karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.
166. Fakat Allah sana indirdiğine
şahitlik eder; onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de (buna) şahitlik ederler.
Ve şahit olarak Allah kâfîdir.
167. İnkâr eden ve (başkalarını da)
Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır.
168. İnkâr edip zulmedenleri Allah
asla bağışlayacak değildir. Onlan (başka) bir yola iletecek de değildir.
169. Ancak orada ebedî kalmak üzere
cehennem onlanrı yoluna (iletecektir). Bu da Allah'a çok kolaydır.
170. Ey insanlar! Resûl size
Rabbinizden gerçeği getirdi (bunda şüphe yoktur), şu halde kendi iyiliğinize
olarak (ona) iman edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa
şüphesiz hepsi Allah'ındır. (O'nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur). Allah
geniş ilim ve hikmet sahibidir.
171. Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı
gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa
Mesîh, ancak Allah'ın resûlüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı "kün:
Ol" kelimesi(nin eseri)dir, O'ndan bir ruhtur. (O'nun tarafından
gönderilmiş, yahut teyit edilmiş, yahut da Cebrail tarafından üfürülmüş bir
ruhtur). Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. "(Tanrı)
üçtür" demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah
ancak bir tek Allah'tır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne
varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.
Hıristiyanlar bir türlü Allah’ın birliği (tevhid) inancına gelememiş, Allah
ile peygamberini birbirinden ayıramamışlardır. Hz. Musa ve Hz. İsa, ehl-i
kitaba tevhid inancını getirdiği halde, sonradan sapan bu toplumlar
Hatemü’l-enbiya’nın sağlam ve aydınlatıcı açıklamalarına rağmen, çoğu
itibariyle, gerçeği kabul etmemişlerdir. Hıristiyanlar: "Allah, baba, oğul
ve ruhu’l-kudüs’ten ibaret olmak üzere üçtür”, yahut “Allah üç unsurdan meydana
gelmiştir, bunların üçü dü birbirinin aynıdır, her biri tam ilahtır ve üçü
birden bir tek tanrıdır” diyerek çelişkiye düşerler. Yukarıdaki ayetler onları,
gerçek Allah inancı üzerinde aydınlatmak üzere gelmiştir. Ayette Hz.İsa için
“Allah’tan bir ruh” ve “Allah’ın kelimesi” denilmiştir. Al-i İmran suresinin
45-47. Ayetlerinde ikinci vasıf açıklanmış, bundan maksadın, Allah’ın “Ol”
demesinden ibaret bulunduğu bildirilmiş, Hz.İsa’nın mucizevi bir şekilde
yaratıldığı beyan edilmiştir. Meryem suresinin 17. Ayetinden itibaren de
birinci vasıf açıklanmış, “Ruh”un, Cebrail olduğuna işaret edilmiştir.
172. Ne Mesîh ve ne de Allah'a yakın
melekler, Allah'ın kulu olmaktan geri dururlar. O'na kulluktan geri durup
büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.
173. İman edip iyi işler yapanlara
(Allah) ecirlerini tam olarak verecek ve onlara lütfundan daha fazlasını da
ihsan edecektir. Kulluğundan yüz çeviren ve kibirlenenlere gelince onlara acı
bir şekilde azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah'tan başka ne bir dost
ve ne de bir yardımcı bulurlar. (Kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak bir
kimse bulamazlar.)
174. Ey insanlar! Şüphesiz size
Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik.
Kesin delil Resulullah, nur ise Kur’an-ı Kerim’dir.
175. Allah'a iman edip O'na sımsıkı
sarılanlara gelince, Allah onları kendinden bir rahmet ve lütuf (deryası) içine
daldıracak ve onları kendine doğru (giden) bir yola götürecektir.
176. Senden fetva isterler. De ki:
"Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle
açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa,
bıraktığının yarısı bunundur. Kızkardeş ölüp çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona
vâris olur. Kızkardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) bıraktığının
üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş mevcut ise
erkeğin hakkı, iki kadın payı kadardır. Şaşırmamanız için Allah size açıklama
yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir.
Surenin başlarında 12. ayette geçen kardeşler ana bir kardeşler idi.
Buradaki kardeşler ise ana-baba bir ve baba bir kardeşlerdir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi