007-el-A'RÂF - Diyanetvakfi - 7. Sayfa
7-el-A'RÂF
A'râf sûresi
Mekke'de inmiş olup, 206
(ikiyüzaltı) âyettir. 46. ve 48. âyetlerde A'râf'ta yani cennet ve
cehennem ehli arasındaki yüksek bir yerde bulunan insanlardan söz edildiği için
sûreye bu ad verilmiştir.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla
1. Elif. Lâm. Mîm. Sâd.
Bu harflerin izahi için bak. Bakara:2/1
2. (Bu), kendisiyle insanları
uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu
hususta kalbinde bir şüphe olmasın.
3. Rabbinizden size indirilene
(Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar
da az öğüt alıyorsunuz!
4. Nice memleketler var ki biz
onları helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken
geldi.
Allah Teala, Lüt Peygamber’in kavmini gece, Şuayb Peygamber’in kavmini de
gündüz helak etmiştir.
5. Azabımız onlara geldiğinde
çağırışları, "Biz gerçekten zalim kişilermişiz" demelerinden başka
bir şey olmadı.
6. Elbette kendilerine peygamber
gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!
Ümmetlere peygamberlerine inanarak yolundan gidip gitmedikleri,
peygamberlere de tebliğ vazifelererini yapıp yapmadıkları sorulacaktır.
7. Ve onlara (olup bitenleri) tam
bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz, onlardan uzak değiliz.
8. O gün tartı haktır. Kimin
(sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
9. Kimin de tartıları hafif
gelirse, işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı
kendilerini ziyana sokanlardır.
10. Doğrusu biz sizi yeryüzüne yerleştirdik
ve orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!
11. Andolsun sizi yarattık, sonra
size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin! diye emrettik.
İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.
Ayet-i kerime, “Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra meleklere,
Adem’e secde edin, dedik” ifadesiyle Adem’in birdenbire değil, bir süreç içinde
yaratılmış olduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü önce insanın esas maddesi
yaratılmış, sonra ona insan şekli verilmiş, sonra duyularını kazanıp Adem
durumuna gelince, meleklere ona boyun eğmeleri emredilmiştir. Hz. Adem’in,
Allah’ın “Kün!” emriyle bir anda yaratılmış olması da Allah’ın kudreti
dahilindedir.
12. Allah buyurdu: Ben sana
emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha
üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.
13. Allah: Öyle ise, "İn
oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen
aşağılıklardansın! buyurdu.
14. İblis: Bana, (insanların) tekrar
dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.
15. Allah: Haydi, sen mühlet
verilenlerdensin, buyurdu.
16. İblis dedi ki: Öyle ise beni
azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru
yolunun üstüne oturacağım.
17. "Sonra elbette onlara
önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların
çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi.
18. Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş
ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin
hepinizi cehenneme dolduracağım!
İblis, Allah’ın emrine karşı gelip Adem’e secde etmeyince, Allah Teala onu
cennetten veya meleklerin içindeki yüksek makamından kovdu. Bunun üzerine Allah
Teala ile İblis arasında yukarıdaki konuşma meydana geldi. Neticede Allah ona
kıyamete kadar yaşama ve insanları doğru yoldan saptırma fırsatı verdi. Fakat
kim İblis’e uyarsa, onu da İblis ile beraber cehenneme atacağını haber verdi.
19. (Allah buyurdu ki) : Ey Adem!
Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yeyin. Ancak şu ağaca
yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz.
20. Derken şeytan, birbirine kapalı
ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz
size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye
yasakladı, dedi.
21. Ve onlara: Ben gerçekten size
öğüt verenlerdenim, diye yemin etti.
22. Böylece onları hile ile aldattı.
Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet
yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı
yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nidâ
etti.
23. (Adem ile eşi) dediler ki: Ey
Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan
mutlaka ziyan edenlerden oluruz.
24. Allah: Birbirinize düşman olarak
inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır,
buyurdu.
25. "Orada yaşayacaksınız,
orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız" dedi.
26. Ey Adem oğulları! Size ayıp
yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o
daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar
(diye onları indirdi).
Takva elbisesi, bazı alimler tarafından haya, salih, amel, yüzdeki hoş
çehre, tevazu belirtisi olan sert ve yün elbise, harbte giyilen zırh ve miğfer,
Allah korkusu, emrettiği ve yasakladığı konularda Allah’tan sakınmayı şair
edinme şekillerinde yorumlanmıştır. Buna, takvayı hatırlatan ve takvanın gereği
olan elbisedir, yorumunu da ekleyebiliriz.
27. Ey Âdem oğulları! Şeytan,
ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak
cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin
onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları,
inanmayanların dostları kıldık.
Şeytan da cinlerden olduğu için insanların göremeyeceği bir şekilde insana
yaklaşır ve ona vesvese verir. Şeytanın insanlara göründüğünü ifade eden bazı
rivayetler vardır.
28. Onlar bir kötülük yaptıkları
zaman: "Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti" derler.
De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi
söylüyorsunuz?
29. De ki: Rabbim adaleti emretti.
Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin ve dini yalnız Allah'a has
kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz.
30. O, bir gurubu doğru yola iletti,
bir guruba da sapıklık müstehak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları
kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını
sanıyorlar.
Allah Teala bir gurup insanı hidayete erdirmiştir; bunlar Allah’ın
gösterdiği doğru yoldan ayrılmazlar. Fakat bir gurup insan da vardır ki, doğru
yolu istemedikleri için Allah da onları kendi hallerine bırakmıştır. Bunlar
sapık yolda gittikleri halde kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
Asıl yanlışlıkları da burdan gelmektedir.
31. Ey Adem oğulları! Her secde edişinizde
güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf
edenleri sevmez.
İslam dininde temizlik ve güzelliğe önem verilmiştir. İnsanların avret
mahallerini örtecek derecede bir elbise giymeleri şarttır. Fakat israfa
kaçmamak kaydıyla her müslümanın ibadet esnasında en güzel ve temiz elbisesini
giymesi ise sünnettir.
32. De ki: Allah'ın kulları için
yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya
hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk
için âyetleri böyle açıklıyoruz.
Ayette, şükrünü eda etme yönüyle dünya nimetlerine esasen müminlerin layık
olduğu, ahirette ise tüm nimetlerin yalnız müminlere ait olacağı belirtilmiştir
ki, bu durum, Allah’ın rahman ve rahim sıfatlarının bir sonucudur. Bak. Fatiha (1)2-3.
33. De ki: Rabbim ancak açık ve
gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil
indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz
şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.
34. Her ümmetin bir eceli vardır.
Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.
Her ümmet, her millet ve her devletin Allah tarafından tayin edilmiş bir
ömrü vardır. O vakit geldiğinde onu ne bir saat ileri ne de bir saat geri
alabilirler. Milletler ve devletler, fertler gibidir, kurulur, gelişir, duraklar,
geriler, nihayet yıkılır ve yok olurlar. Bunların uzun ya da kısa ömürlü oluşu,
toplumun maddi ve manevi yapısının sağlamlığına bağlıdır. Bu durum tayin
edilmiş ecele aykırı değildir. Zira Yüce Allah toplumun durumuna göre ecelini
tayin eder.
35. Ey Adem oğulları! Size kendi
içinizden âyetlerimi anlatacak peygamberler gelir de kim (onlara karşı gelmekten)
sakınır ve kendini ıslah ederse, onlara korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir.
36. Ayetlerimizi yalanlayanlar ve
büyüklenip onlardan yüz çevirenler var ya, işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada
ebedî kalacaklardır.
37. Allah'a iftira eden ya da O'nun
âyetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Onların kitaptaki nasipleri
kendilerine erişecektir. Sonunda elçilerimiz (melekler) gelip canlarını alırken
"Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılar nerede?" derler.
(Onlar da) "Bizden sıvışıp gittiler" derler. Ve kâfir olduklarına
dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.
38. Allah buyuracak ki: "Sizden
önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!" Her
ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada
(cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, "Ey Rabbimiz! Bizi
işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap
ver!" diyecekler. Allah da: Zaten herkes için bir kat daha fazla azap
vardır, fakat siz bilmezsiniz, diyecektir.
Toplumu yanlış yolda yürüten liderlere hem kendi kafirliklerinden hem de
başkalarını doğru yoldan saptırdıklarından ötürü; bunların peşinden gidenlere
de hem kafir olduklarından hem de sapık liderleri taklit etmelerinden dolayı
iki kat azap edilecektir.
39. Öncekiler de sonrakilere derler
ki: Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık
azabı tadın!
40. Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da
onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları
açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete
giremiyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!
Bu ayetteki “cemel” kelimesini meşhur olmayan kıraat şekillerine dayanarak
Kur’an’daki edebi tasvire uygun düşmediğini, deve ile iğne deliği arasında bir
münasebet bulunmadığını ileri sürenler vardır. Bunun için kelimenin diğer
kıraattaki “kalın ip” yani halat manasını tercih ederler. Ancak, umumun kıraatı
göz önüne alınarak “deve” manası tercih edilmiştir. Devenin iğne deliğinden
geçmesi, imkansızlık bildirir. Buna göre ayetin manası: “Onlar asla cennete
giremezler” veya “Çok zor girerler” demektir.
41. Onlar için cehennem ateşinden
döşekler, üstlerine de örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!
42. İnanıp da iyi işler yapanlara
gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar,
cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar.
Ayet-i kerimede Yüce Allah’ın emir ve yasaklarının insan gücü üstünde ve
yapılamayacak bir şey olmadığı açıkça ifade edilmekte ve salih amel işleyenlere
cennet vadedilmektedir.
43. (Cennette) onların altlarından
ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar
derler ki: "Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun!
Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik.
Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler." Onlara: İşte size
cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız diye seslenilir.
44. Cennet ehli cehennem ehline: Biz
Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vadettiğini
gerçek buldunuz mu? diye seslenir. "Evet!" derler. Ve aralarından bir
çağrıcı, Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır.
45. Onlar, Allah yolundan alıkoyan
ve onu eğip bükmek isteyen zalimlerdir. Onlar ahireti de inkâr edenlerdir.
46. İki taraf (cennetlikler ve
cehennemlikler) arasında bir perde ve A'râf üzerinde de herkesi simalarından
tanıyan adamlar vardır ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi)
umarak cennet ehline: "Selâm size!" diye seslenirler.
A’raf: Cennetle cehennem arasında yüksek bir alandır ki, sevapları ile
günahları eşit olanlar Allah’ın dilediği bir zamana kadar burada kalacaklar;
daha sonra Allah’ın affına nail olarak onlar da cennete gireceklerdir.
47. Gözleri cehennem ehli tarafına
döndürülünce de: Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma!
derler.
48. (Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları
birtakım adamlara seslenerek derler ki: "Ne çokluğunuz ne de taslamakta
olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı.
49. Allah'ın, kendilerini hiçbir
rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?" (ve
cennet ehline dönerek): "Girin cennete; artık size korku yoktur ve siz
üzülecek de değilsiniz" (derler).
50. Cehennem ehli, cennet ehline:
Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin! diye
seslenirler. Onlar da: Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır, derler.
51. O kâfirler ki, dinlerini bir
eğlence ve oyun edindiler de dünya hayatı onları aldattı. Onlar, bu günleri ile
karşılaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi
biz de bugün onları unuturuz.
52. Gerçekten onlara, inanan bir
toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap
getirdik.
53. (Fakat onlar), Onun tevilinden
başka bir şey beklemiyorlar. Tevili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya
çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: Doğrusu Rabbimizin
elçileri gerçeği getirmişler. Şimdi bizim şefaatçılarımız var mı ki bize şefaat
etsinler veya (dünyaya) geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yapmış olduğumuz
amellerden başkasını yapalım? Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları
şeyler (putlar) da kendilerinden kaybolup gitti.
Tevil: Bir şeyi, varacağı yere vardırmak demektir. Ayetin ifadesine göre,
dünya hayatına aldanan kafirler, bu Kitab’a iman etmeyip “Bakalım sonu nereye
varacak” diyerek sonunu gözetirler, işi ileriye atarlar, ahirete inanmak için
kıyametin kopmasını, ahiretin bilfiil gelmesini beklerler. Ama o gün geldiğinde
onlardan hiçbir amelin kabul olmayacağını unuturlar.
54. Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve
yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini
kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş
durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na
mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!
İstiva: Lügatte, yükselmek ve karar kılmak demektir. Allah’ın bir sıfatı
olarak, keyfiyeti bilinmeksizin Allah’ın Arşı istila etmesi demektir.
Gökler ve
yer yaratılmadan önce gün mefhumu olmadığı için bazı müfessirler ayette geçen
altı günü altı vakit veya altı gün kadar bir zaman olarak tefsir ederler. Allah’a
göre gün, an manasına geldiği gibi uzun devreler manasına da gelir. Hac suresi’nin
47. Ayetinde, Allah katında bizim sayımızca bir yıl süren bir günün var olduğu;
Mearic suresi’nin 4. Ayetinde de bizim sayımızca elli bin yıl süren bir günün
var olduğu ifade edilmektedir. Yani
Allah katında gün itibaridir. Farklı zaman birimlerini ifade etmektedir. İşte
burada belirtilen gün, semavat ve arzın oluşum devresi anlamındadır. Demek ki
Allah kainatı altı günde yani altı devirde yaratıp bugünkü duruma getirmiştir.
Fussilet suresi’nin 9-12. Ayetlerinde bu husus daha teferruatlı anlatılmıştır.
55. Rabbinize yalvara yakara ve
gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.
56. Islah edilmesinden sonra
yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve (rahmetini) umarak dua
edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır.
57. Rüzgârları rahmetinin önünde
müjde olarak gönderen O'dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar), ağır bulutları
yüklenince onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü
türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Her halde bundan
ibret alırsınız.
58. Rabbinin izniyle güzel
memleketin bitkisi (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka
birşey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz
Allah Teala bu ayette bir teşbih yapmaktadır: Mümin, toprağı verimli olan
güzel memlekete benzetilmiştir ki o hak sözü işitince onu kabul ederek
faydalanır ve güzel ameller ortaya çıkar. Münafık da kötü topraklı yere
benzetilmiştir ki o, hak sözü işittiği halde onu kabul etmez ve ondan
faydalanmaz.
59. Andolsun ki Nuh'u elçi olarak
kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka
tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından
korkuyorum.
60. Kavminden ileri gelenler dediler
ki: Biz seni gerçekten apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz!
61. Dedi ki: "Ey kavmim! Bende
herhangi bir sapıklık yoktur; fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş
bir elçiyim.
62. Size Rabbimin vahyettiklerini
duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan (gelen
vahiy ile) biliyorum.
63. (Allah'ın azabından) sakınıp da
rahmete nâil olmanız ümidiyle, içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla
size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı?"
64. Onu yalanladılar, biz de onu ve
onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da
suda boğduk! Çünkü onlar kör bir kavim idiler.
65. Ad kavmine de kardeşleri Hûd'u
(gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan
başka tanrınız yoktur. Hâla sakınmayacak mısınız?"
66. Kavminden ileri gelen kâfirler
dediler ki: Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten
seni yalancılardan sanıyoruz.
67. "Ey kavmim! dedi, ben
beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim.
68. Size Rabbimin vahyettiklerini
duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.
69. Sizi uyarmak için içinizden bir
adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşünün
ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi
onlardan üstün kıldı. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa
eresiniz."
70. Dediler ki: Sen bize tek Allah'a
kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?
Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir.
71. (Hûd) dedi ki: "Üzerinize
Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil
indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda
benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber
bekleyenlerdenim!"
72. Onu ve onunla beraber olanları
rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü
kestik.
73. Semûd kavmine de kardeşleri
Salih'i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan
başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size
bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin,
(içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.
Semud Kavmi’ne kardeşleri Salih (a.s.) peygamber olarak gönderilince,
dediler ki: “Eğer sen hakikaten bir peygamber isen dua et de şu taşın içinden
bir dişi deve çıksın. O zaman senin peygamber olduğuna inanırız.” Hz.Salih de
dua etti, o taşdan istedikleri gibi bir deve çıkıverdi. Bu mucizeyi görenlerden
bir kısmı ona iman etti, diğerleri ise kafirliklerine devam ettiler. Hz.Salih
kavminden, deveye dokunmamalarını, devenin serbestçe yeyip-içip dolaşmasını
istediği halde onlar deveyi, ayaklarının keserek öldürdüler. Bunun üzerine
Salih Peygamber bulunduğu bölgeden hicret etti, kavmi ise şiddetli bir deprem
ile helak oldu.
74. Düşünün ki, (Allah) Âd kavminden
sonra yerlerine sizi getirdi. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun
düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık
Allah'ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık
çıkarmayın.
Semud kavmi Şam ile Hicaz arasında “Hicr” denilen bölgede yaşamış güçlü bir
kavim idi. Dağlarda, vadilerde kayaları, mermerleri keser ve biçerlerdi. Yontma
taşlardan evler, saraylar, havuzlar ve istedikleri binaları yaparlardı. Ayet-i
kerimede “O’nun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz; dağlarında, evler
yontuyorsunuz” mealindeki bölüm buna işaret etmektedir. Kaya ve mermerleri ilk
defa yontanın Semud kavmi olduğu ve bu şekilde bin yediyüz kadar şehir
yaptıkları rivayet edilmektedir.
75. Kavminin ileri gelenlerinden
büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülen inananlara dediler ki: Siz
Salih'in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar da Şüphesiz biz
onunla ne gönderilmişse ona inananlarız, dediler.
76. Büyüklük taslayanlar dediler ki:
"Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz."
77. Derken o dişi deveyi ayaklarını
keserek öldürdüler ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar da: Ey Salih! Eğer
sen gerçekten peygamberlerdensen bizi tehdit ettiğin azabı bize getir, dediler.
78. Bunun üzerine onlarrı o
(gürültülü) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar.
79. Salih o zaman onlardan yüz
çevirdi ve şöyle dedi: Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiklerini
tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.
80. Lût'u da (peygamber gönderdik).
Kavmine dedi ki: "Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu
mu yapıyorsunuz?
81. Çünkü siz, şehveti tatmin için
kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir
milletsiniz."
82. Kavminin cevabı: Onları (Lût'u
ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen
insanlarmış! demelerinden başka bir şey olmadı.
83. Biz de onu ve karısından başka
aile efradını kurtardık; çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi.
84. Ve üzerlerine (taş) yağmuru
yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu!
Hz.İbrahim’in kardeşinin torunu olan Hz. Lut, Humus’ta bulunan “Sodom” şehri
halkına peygamber olarak gönderilmişti. Bu şehir halkı başka hiçbir milletin
yapmadığı bir fuhuş (homoseksüellik) yapıyorlardı. Lut(a.s.)ın nasihatlerini
dinlemediler, kötülüklerine devam ettiler. Nihayet Lut Peygamber kendine
inananlarla beraber geceleyin şehri terketti. Kavmi ise zelzele, başlarına
yağan müthiş taş ve yağmur ile helak olup gittiler. İşte küfrün ve fuhşun sonu
böyle neticelendi.
85. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı
(gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin ondan başka
tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü,
tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra
yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha
hayırlıdır.
Medyen, İbrahim (a.s.)ın oğlunun adıdır. Bunun torunlarına Medyen kabilesi,
bu kabilenin ikamet ettiği şehre de Medyen şehri denilmiştir. Bu şehir,
Filistin ile Hicaz arasında ve Kızıldeniz sahilinde bulunmakta idi.
86. Tehdit ederek, inananları Allah
yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında
oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki, bozguncuların
sonu nasıl olmuştur!
87. Eğer içinizden bir gurup benimle
gönderilene inanır, bir gurup da inanmazsa, Allah aranızda hükmedinceye kadar
bekleyin. O hakimlerin en iyisidir.
88. Kavminden ileri gelen kibirliler
dediler ki: "Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden
kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz" (Şuayb): İstemesek de
mi? dedi.
89. Doğrusu Allah bizi ondan
kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah'a karşı yalan uydurmuş
oluruz. Rabbimiz Allah dilemiş başka, yoksa ona geri dönmemiz bizim için olacak
şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a
dayanırız. Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet! Sen
hükmedenlerin en hayırlısısın.
Bu ayette Şuayb (a.s.) kavminin dinlerine geri dönme teklifini reddetmekte,
fakat bu işte Allah’ın dilemesini istisna etmektedir. Onun bu tutumu, Allah’ın
iradesine teslim olmasının bir ifadesidir. Çünkü peygamber ve veliler devamlı
olarak Allah’ın azabından ve durumlarının değişmesinden korkarlar. Bu sebeple
Şuayb (a.s.) diyor ki: Allah’ın dinini bırakıp da sizin dininize dönmeniz kabul
edilir şey değildir. Ancak Allah bizim helakimizi dilemişse bir şey diyeceğimiz
yoktur. Çünkü bütün işlerimiz onun elindedir. O, dilediğini itaat sebebiyle
mutlu kılar, dilediğini de günahından ötürü cezalandırır.
90. Kavminden ileri gelen kâfirler
dediler ki: Eğer Şuayb'e uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız.
91. Derken o şiddetli deprem onları
yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar.
92. Şuayb'ı yalanlayanlar sanki
yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Asıl ziyana uğrayanlar Şuayb'ı yalanlayanların
kendileridir.
93. (Şuayb), onlardan yüz çevirdi ve
(içinden) dedi ki: "Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri
duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!"
94. Biz hangi ülkeye bir peygamber
gönderdiysek, ora halkını, (peygambere baş kaldırdıklarından ötürü bize)
yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.
95. Sonra kötülüğü (darlığı)
değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve:
"Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. Biz de
onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık.
96. O (peygamberlerin gönderildiği)
ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne
gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de
ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.
Yüce Allah insanlığı doğru yola iletmek için zaman zaman onların içinden
seçtiği yüksek şahsiyetleri peygamber olarak göndermiştir. Fakat bazı
memleketlerin halkı, şeytana ve nefislerine uymada son derece ileri gittikleri
için peygamberlerin uyarılarını kabul etmemiş ve onları reddetmişlerdir.
Cenab-ı Allah böyle davrananların kimini hemen cezalandırmış, kimini de bir
müddet mühlet verip müreffeh bir hayattan sonra ansızın yakalamış ve helak
etmiştir İşte 94-96. Ayetler bu durumu tasvir etmektedir.
97. Yoksa o ülkelerin halkı
geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?
98. Ya da o ülkelerin halkı kuşluk
vakti eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?
99. Allah'ın azabından emin mi
oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın (böyle) mühlet
vermesinden emin olamaz.
100. Önceki sahiplerinden sonra
yeryüzüne vâris olanlara hâla şu gerçek belli olmadı mı ki: Eğer biz dileseydik
onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalplerini
mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler.
101. İşte o ülkeler... Onların
haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki, peygamberleri onlara
apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman
edecek değillerdi. İşte kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.
102. Onların çoğunda, sözünde durma
diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.
Bundan sonraki ayetlerde Musa(a.s.) nın Mısır’da Firavun ve kavmini tevhid
dinine daveti ve İsrailoğullarını Mısır esaretinden kurtarma mücadelesi
anlatılır.
103. Sonra onların ardından Musa'yı
mucizelerimizle Firavun ve kavmine gönderdik de o mucizeleri inkâr ettiler;
ama, bak ki, fesatçıların sonu ne oldu!
104. Musa dedi ki : "Ey Firavun!
Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.
105. Allah hakkında gerçekten
başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık bir delil
getirdim; artık İsrailoğullarını benimle bırak!"
İsrailoğulları, daha önce Yusuf (a.s.) Mısır’da hazine yetkilisi iken
babaları Ya’kub Peygamber’le beraber Filistin’den göçüp Mısır’a yerleşmişlerdi.
Bilahere Mısır firavunları İsrailoğullarını parya sınıfı olarak geri ve ağır
işlerde istihdam ettiler, bunlara birçok zulüm ve işkenceyi reva gördüler.
Şimdi aynı milletten peygamber olarak gelmiş olan Musa (a.s.) kendi kavmini
Firavun zulmünden kurtarmak için Mısır’dan çıkarıp tekrar Filistin’e götürmeyi
ona teklif etti.
106. (Firavun) dedi ki: Eğer bir
mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım.
107. Bunun üzerine Musa asasını yere
attı. O hemen apaçık bir ejderha oluverdi!
108. Ve elini (cebinden) çıkardı.
Birdenbire o da seyredenlere bembeyaz görünüverdi.
Baston ve el beyazlığı Hz. Musa’ya verilen iki mucizedir.
109. Firavun'un kavminden ileri
gelenler dediler ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır.
110. O,sizi yurdunuzdan çıkarmak
istiyor. Ne buyurursunuz?
111. Dediler ki: Onu da kardeşini de
beklet; şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla.
112. Bütün bilgili sihirbazları sana
getirsinler.
Hz.Musa’nın kardeşi, Harun(a.s.)dır. O da kardeşine yardımcı olarak
gönderilmiş bir peygamberdir.
113. Sihirbazlar Firavun'a geldi ve:
Eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı? dediler.
114. (Firavun): Evet hem de siz
mutlaka yakınlarımdan olacaksınız, dedi.
115. (Sihirbazlar), Ey Musa sen mi
(önce) atacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım? dediler.
116. "Siz atın" dedi. Onlar
atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir
gösterdiler.
Sihirbazlar ip ve odun parçalarını ortaya attılar. Fakat halkın gözlerini
büyüledikleri için bu attıkları şeyler onlara yılan gibi gözüktü.
117. Biz de Musa'ya, "Asanı
at!" diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını
yakalayıp yutuyor.
118. Böylece gerçek ortaya çıktı ve
onların yapmakta oldukları yok olup gitti.
119. İşte Firavun ve kavmi, orada
yenildi ve küçük düşerek geri döndüler.
120. Sihirbazlar ise secdeye
kapandılar.
121. "Âlemlerin Rabbine iman
ettik" dediler.
122. "Musa'nın ve Harun'un
Rabb'ine " dediler.
123. Firavun dedi ki: "Ben size izin
vermeden ona iman mı ettiniz? Bu, hiç şüphesiz şehirde, halkını oradan çıkarmak
için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) göreceksiniz!
124. Mutlaka ellerinizi ve
ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!"
Firavun’un sihirbazları toptan Hz.Musa’ya iman edince, Firavun bu işin bir
komplo olduğunu sandı ve halkın da toptan iman edeceğinden korktu. Bunu önlemek
maksadıyla sihirbazları tehdit ederek hem onlara, hem de halka gözdağı verdi.
Ayrıca Hz. Musa ve ona inananlara karşı halkı tahrik etmek ve kendi durumunu
korumak maksadıyla da halkın yurtlarından çıkarılmak istendiğini ileri sürdü.
125. Onlar da : ''Biz zaten Rabbimize
döneceğiz".dediler.
126. Sen sadece Rabbimizin âyetleri
bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz!
Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımızı al, dediler.
127. Firavun'un kavminden ileri
gelenler dediler ki: Musa'yı ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde
bozgunculuk çıkarsınlar diye mi bırakacaksınız? (Firavun): "Biz onların
oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek
üstünlükteyiz" dedi.
128. Musa kavmine dedi ki:
"Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır.
Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç (Allah'tan korkup günahtan)
sakınanlarındır."
129. Onlar da, sen bize (peygamber
olarak) gelmeden önce de geldikten sonra da bize işkence edildi, dediler.
(Musa), "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi
yer yüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar" dedi.
Böylece Hz.Musa istikbalin, inananların olacağına işaret etti. Yüce Allah,
Firavun ile kavmini suda boğarak bu vadini yerine getirdi. İsrailoğullarını,
onların yurtlarına ve mallarına Davud ve Süleyman (a.s.) zamanlarında sahip
kıldı. Yusa’ b. Nun devrinde de Kudüs’ü fethettiler.
130. Andolsun ki, biz de Firavun'a
uyanları ders alsınlar diye yıllarca kuraklık ve mahsül kıtlığı ile
cezalandırdık.
131. Onlara bir iyilik (bolluk)
gelince, "Bu bizim hakkımızdır" derler; eğer kendilerine bir fenalık
gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki,
onlara gelen uğursuzluk Allah katındandır, fakat onların çoğu bunu bilmezler.
132. Ve dediler ki: "Bizi
sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz."
133. Biz de ayrı ayrı mucizeler
olarak onların üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik;
yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.
Mısırlılar Hz.Musa’ya inanmadıkları için Allah Teala onlara yağmur ve sel
tufanı gönderdi, bilahare sırasıyla çekirge, haşere, kurbağalar gönderdi ki bu
hayvanlar onların ağızlarına ve gözlerine girecek derecede çok idiler. Daha
sonra gökten kan yağdırdı, bütün sular kan oldu ve kan içtiler. Bu belaların
kalkması için Hz. Musa’ya baş vurdular, o da Allah’a dua etti ve belalar kalktı;
fakat onlar, “Ey Musa, sen gerçekten büyük bir sihirbaz imişsin!” diyerek inkar
etmekte ısrar ettiler.
134. Azap üzerlerine çökünce,
"Ey Musa! sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbine dua et; eğer
bizden azabı kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrailoğullarını
seninle göndereceğiz" dediler.
135. Biz, ulaşacakları bir müddete
kadar onlardan azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüverdiler.
136. Biz de âyetlerimizi
yalanlamaları ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık
ve onları denizde boğduk.
137. Hor görülüp ezilmekte olan o
kavmi (yahudileri) de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve
batı taraflarına mirasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrailoğullarına
verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve
yetiştirdikleri bahçeleri helâk ettik.
İsrailoğulları Hz.Musa’nın yönetiminde Mısır’dan Sina yarımadasına geçtikten
sonra uzun müddet burada kaldılar. Bilahare Kudüs ve Şam bölgelerini
hakimiyetleri altına aldılar. Birçok tefsirci ayette geçen “yeryüzünün doğuları
ve batıları”nı Şam ve Mısır olarak tefsir etmişlerse de Sina yarımadasının,
Filistin ve Şam bölgeleri olması gerçeğe daha yakın görülmektedir. Zira tarihte
İsrailoğulları Mısır’a değil, adı geçen bölgelere hakim olmuşlardır.
138. İsrailoğullarını denizden
geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme
rastladılar. Bunun üzerine: Ey Musa! Onların tanrıları olduğu gibi, sen de
bizim için bir tanrı yap! dediler. Musa: Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz,
dedi.
İsrailoğulları denizi geçtikten sonra buzağıya tapan Amalika kavmine
rastladılar, kendi peygamberlerinden, onların tanrıları gibi bir tanrı
yapmasını istediler. Hz. Musa onların teklifini reddetti ve onları cehaletle
suçladı.
139. Şüphesiz bunların içinde
bulundukları (din) yıkılmıştır, yapmakta oldukları da bâtıldır.
140. Musa dedi ki: Allah sizi
âlemlere üstün kılmışken ben size Allah'tan başka bir tanrı mı arayayım?
Yüce Allah İsrailoğullarını Firavun’un zulmünden kurtarıp onları denizden
geçirdi ve Sina çölünde onlara bazı nimetler verdi. Buna rağmen İsrailoğulları
Allah’ı bırakıp Amalika kavminde gördükleri buzağı gibi bir tanrı isteyince
Allah Teala onlara verdiği nimetleri hatırlatarak şöyle buyurdu:
141. Hatırlayın ki, size işkencenin
en kötüsünü yapan Firavun'un adamlarından sizi kurtardık. Onlar oğullarınızı
öldürüyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda size Rabbiniz
tarafından büyük bir imtihan vardır.
142. (Bana ibadet etmesi için)
Musa'ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin
tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Musa, kardeşi Harun'a dedi ki: Kavmimin
içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.
143. Musa tayin ettiğimiz vakitte
(Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca "Rabbim! Bana (kendini) göster;
seni göreyim!" dedi. (Rabbi): "Sen beni asla göremezsin. Fakat şu
dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!" buyurdu.
Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca
dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben
inananların ilkiyim.
Hz.Musa, Yüce Allah’ın dünyada görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki
şiddetli iştiyak sebebiyle Allah’a böyle bir niyazda bulundu. Çünkü o, Allah’ın
sözlerini duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu unutmuş, ahiret ve cennet
hayatına kavuştuğunu zannetmişti.
144. (Allah) Ey Musa! dedi, ben
risaletlerimle (sana verdiğim görevlerle) ve sözlerimle seni insanların başına
seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.
145. Nasihat ve her şeyin
açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki):
Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında
size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.
Bu ayette, Tevrat’ın, levhalarda yazılı olarak Allah tarafından Hz.Musa’ya
verildiği ifade edilmektedir. Ancak bu levhaların mahiyeti hakkında kesin
bilgiye sahip değiliz. Muhtevasına gelince, şüphesiz ki bu levhalarda o gün
İsrailoğullarının din ile ilgili meseleleri ve toplumun ıslahı için gerekli
usul ve furu mevcut idi. Ayette anlatılan “en güzelini almak”tan maksat, Tevrat’ın
gereği ile amel etmektir. Ayette geçen fasıkların yurdundan maksat, putperest
Amalika kabilesinin elinde bulunan mukaddes topraklar (Kudüs ve çevresi) ile
Şam bölgesidir. Hz.Musa’nın vefatından sonra İsrailoğulları buraları ellerine
geçirmiş ve bir müddet hüküm sürmüşlerdir.
146. Yeryüzünde haksız yere
böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler
de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu
görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından
ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir.
147. Halbuki âyetlerimizi ve ahirete
kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar, yapmakta oldukları
amellerden başka bir şey için mi cezalandırılırlar!
148. (Tûr'a giden) Musa'nın arkasından
kavmi, zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler.
Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu
(tanrı olarak) benimsediler ve zalimler oldular.
Hz.Musa’nın Tur’da kalma müddeti on gün uzatılınca, İsrailoğullarından
Samiri adında bir sanatkar, zinet takımlarını toplayarak bir buzağı heykeli
yaptı ve: “Sizin de Musa’nın da tanrısı budur. Fakat Musa tanrısını unuttu”
dedi. Buzağıyı öyle bir ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgar girdiğinde canlı
imiş gibi böğürüyordu.
149. Pişman olup da kendilerinin
gerçekten sapmış olduklarını görünce dediler ki: Eğer Rabbimiz bize acımaz ve
bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız!
150. Musa, kızgın ve üzgün bir halde
kavmine dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız!
Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi. Tevrat levhalarını
yere attı ve kardeşinin (Harun'un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı.
(Kardeşi): "Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise
beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle
beraber tutma!" dedi.
Hz.Musa ile Hz.Harun ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu halde
Hz.Harun’un, kardeşine “anam oğlu” demesinin sebebi, onun merhametini
celbetmektir. Zira, ananın şefkat ve merhameti baba ve kardeşten daha fazladır.
Ayrıca analarının Allah’a inanmış biri olması ve ona karşı sevgilerinin daha
fazla olması da bu hususta bir sebep olabilir.
151. (Musa da) Ey Rabbim, beni ve
kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kabul et. Zira sen merhametlilerin en
merhametlisisin! dedi.
152. Buzağıyı (tanrı) edinenler var
ya, işte onlara mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık
erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.
153. Kötülükler yaptıktan sonra
ardından tevbe edip de iman edenlere gelince, şüphesiz ki o tevbe ve imandan
sonra, Rabbin elbette bağışlayan ve esirgeyendir.
154. Musa'nın öfkesi dinince
levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet
(haberi) vardı.
İsrailoğlları buzağıya taptıklarına pişman oldukları için Allah Teala
Hz.Musa’ya kavmini temsilen yetmiş kişi seçerek huzura getirmesini ve hep
beraber tevbe etmelerini emremiştir. Aşağıdaki ayet bu hususu açıklamaktadır:
155. Musa tayin ettiğimiz vakitte
kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Musa dedi ki:
"Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin.
İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk
edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla
dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim
sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin! (Hz.
Musa'nın, kavmini temsilen seçip Al lah'ın huzuruna getirdiği kimseler, Allah
ile kendi arasındaki konuşmayı işitince, onunla yetinmediler ve: ""Ey
Musa, Allah'ı açıkca görmedikçe sana asla inanmayacağız"" dediler.
Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Hz. Musa,
Allah'a yalvardı da bu afet kaldırıldı.)
Hz.Musa’nın, kavmini temsilen seçip Allah’ın huzuruna getirdiği kimseler,
Allah ile kendi arasındaki konuşmayı işitince, onunla yetinmediler ve: “Ey
Musa, Allah’ı açıkca görmedikçe sana asla inanmayacağız” dediler. Bunun üzerine
orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Hz.Musa, Allah’a yalvardı
da bu afet kaldırıldı.
156. Bize, bu dünyada da iyilik yaz
ahirette de. Şüphesiz biz sana döndük." Allah buyurdu ki: Kimi dilersem
onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı
verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.
157. Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de
yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o
Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz
şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki
zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve
onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa
erenler onlardır.
Ayette geçen “ümmi” kelimesi, okuma yazma bilmeyen karşılığında kullanılmış
olup Resulullah’ın bir vasfıdır. Allah Teala’nın O’nu bu vasıf ile açıklaması
ümmi olduğu halde ilmin bütün kemalatına sahip olmasındandır ki, bu da O’nun
hakkında bir mucizedir. Resul denilmesi Allah’a izafeten, Nebi denilmesi ise
kullara nisbetendir. Yani o, Allah’ın elçisi olması bakımından Rasul, insanlara
Allah’ın emirlerini ulaştırıp bildirmesi bakımından da Nebi’dir.
Ayette geçen
ağırlıklar ve zincirlerden maksat, Tevrat’ta bulunan ve günah işleyen azaların
kesilmesi, elbisenin pislik değen kesilip atılması gibi uygulanmasında güçlük
çekilen hükümlerdir. İslam dini bu ağır hükümleri kaldıracak insanları bir tür
meşakkat zincirlerinden kurtarmış; kolay ve uygulanabilir hükümler koymuştur.
158. De ki: Ey insanlar! Gerçekten
ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan
başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah`a ve ümmî Peygamber
olan Resûlüne -ki o, Allah'a ve onun sözlerine inanır iman edin ve O'na uyun ki
doğru yolu bulasınız.
159. Musa'nın kavminden hak ile doğru
yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır.
Ayette anılan topluluktan maksat ya Hz.Muhammed (s.a.)e iman bazı yahudilerdir
veya Hz.Musa zamanında halka nasihat ederek onları doğru yola getirmeye
çalışanlardır.
160. Biz İsrailoğullarını oymaklar
halinde oniki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya,
"Asanı taşa vur!" diye vahyettik. Derhal ondan oniki pınar fışkırdı.
Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık, onlara
kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Onlara dedik ki) "Size
verdiğimiz rızıkların temizlerinden yeyin. "Ama onlar (emirlerimizi
dinlememekle) bize değil kendilerine zulmediyorlardı.
Ayette geçen “esbat” kelimesi, torun manasına gelen “sıbt” kelimesinin
çoğuludur. İsrailoğulları Ya’kub (a.s.)ın oniki oğlundan türeyerek oniki kabile
halinde çoğalmışlardır. Hepsi de Ya’kub (a.s.)ın torunlarıdır.
161. Onlara denildi ki : Şu şehirde
(Kudüs'te) yerleşin, ondan (nimetlerinden) dilediğiniz gibi yeyin,
"bağışlanmak istiyoruz" deyin ve kapıdan eğilerek girin ki
hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanlara ileride ihsanımızı daha da
artıracağız.
162. Fakat onlardan zalim olanlar,
sözü, kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler. Biz de zulmetmelerinden
ötürü üzerlerine gökten bir azap gönderdik.
Rivayet edildiğine göre bu azap taun(kolera) hastalığı idi ki, kısa zamanda
kitleler halinde ölümlere sebep olmuştur.
163. Onlara, deniz kıyısında bulunan
şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip
haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana
çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları gün de
gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan
ediyorduk.
Allah Teala İsrailoğullarına Cumartesi günü avlanmayı yasaklamış, bu güne
tazim etmelerini emretmişti. Dolayısıyla balıklar o gün su yüzüne çıkar serbest
yüzerlerdi. Diğer günler de ise balıklar durumu sezdikleri için su yüzüne
çıkmazlardı. Bu durum Allah’ın bir imtihanı idi. Fakat İsrailoğulları bu
imtihanı kazanamadılar ve Cumartesi yasağına saygısızlık gösterip balıkları o
gün avlamaya başladılar. İşte ayette bildirilen haddi aşma budur.
164. İçlerinden bir topluluk:
"Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme
ne diye öğüt veriyorsunuz?" dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: Rabbinize
mazeret beyan edelim diye bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz).
165. Onlar kendilerine yapılan
uyarıları unutunca, biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri de
yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.
166. Kibirlenip de kendilerine yasak
edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: Aşağılık maymunlar olun! dedik.
Yahudi kabilelerinden bir gurup, Cumartesi gününe saygı göstermediği için
dejenere edilip domuz ve maymun şekline konulmuşlardır. Bir insanın şeklinin
değiştirilip hayvan şekline konmasına “mesh” denir. Eski milletlerde bu değişme
olurdu. Bu, insanların bozulması sonucu Allah tarafından verilen bir ceza idi.
Ancak bunun hakiki olarak insanın biçimine sokulması mı , yoksa ahlaken bozulup
maymun gibi taklitçilik ve aç gözlülük durumuna düşürülmesi mi olduğu hakkında
görüş ayrılığı vardır. Eğer ayet, ahlaki bir bozulmaya işaret ise, bu her zaman
her milletle olabilir. İnsanlar nefislerinin zebunu oldukları zaman şeklen
değil, fakat huy itibariyle herhangi bir hayvanın kılığına girmiş olurlar.
167. Rabbin, elbette kıyamet gününe
kadar onlara en kötü eziyeti yapacak kimseler göndereceğini ilân etti. Şüphesiz
Rabbin cezayı çabuk verendir. Ve O çok bağışlayan, pek esirgeyendir.
168. Onları (yahudileri) gurup gurup
yeryüzüne dağıttık. Onlardan iyi kimseler vardır, yine onlardan bundan aşağıda
olanları da vardır. (Kötülüklerinden) belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle
imtihan ettik.
169. Onların ardından da (âyetleri
tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız,
diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir
menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitap'ta Allah hakkında gerçekten
başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar
Kitap'takini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır.
Hâla aklınız ermiyor mu?
170. Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı
dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi
etmeyiz.
171. Bir zamanlar dağı
İsrailoğullarının üzerine gölge gibi kaldırdık da üstlerine düşecek sandılar.
"Size verdiğimi (Kitab'ı) kuvvetle tutun ve içinde olanı hatırlayın ki korunasınız"
dedik.
172. Kıyamet gününde, biz bundan
habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden
zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin
Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.
Bu ayette geçen “kalu bela” ifadesi hakkında, bunun ezelde mi, ana rahminde
mi, yoksa büluğ çağında mı olduğu hususunda çeşitli görüşler vardır. Bu konuda
geniş bilgi için Muhammed Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı eserine
(cilt 4, s.2323-2333) bakılması tavsiye olunur.
173. Yahut "Daha önce
babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik
(onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helâk edecek
misin?" dememeniz için (böyle yaptık).
174. Belki inkârdan dönerler diye
âyetleri böyle ayrıntılı bir şekilde açıklıyoruz.
175. Onlara (yahudilere), kendisine
âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de
şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku.
Müfessirlerin çoğunluğuna göre ayette adı zikredilmeyen bu kişi
İsrailoğulları’ndan Bel’am b. Baura’dır. Önceleri Hz.Musa’nın dinini kabul
etmiş, iyi ve duası makbul bir mümin idi. Ancak Hz.Musa’nın kendilerini
yenilgiye uğratmamasından korkan kavminin ısrarına dayanamayıp Musa’nın
aleyhine beddua etmiş; kavmine, onu yenebilmeleri için hileler öğretmiş, fakat
Allah onun bedduasını kavmine çevirmiş, kendisini de cezalandırmış, sahip
olduğu manevi mertebe ve meziyetlerden mahrum bırakmıştır. Mutasavvıflar Bel’am
b. Baura’yı kibir ve dünyevi arzuları sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği
olarak takdim ederler.
Bazı
tefsirlerde, ayette bahsedilen bu kişinin Ümeyye b. Ebi’s-Salt veya Nu’man b.
Seyfi er-Rahib olduğuna dair rivayetler de vardır.
176. Dileseydik elbette onu bu
âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine
düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini
çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan
kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.
177. Âyetlerimizi yalanlayan ve
kendilerine zulmetmiş olan kavmin durumu ne kötüdür!
178. Allah kimi hidayete erdirirse,
doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar
onlardır.
179. Andolsun, biz cinler ve
insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır,
onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır,
onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte
asıl gafiller onlardır.
Ayetin son cümlesi için bk. Furkan 25/44.
180. En güzel isimler
(el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun
isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının
cezasına çarptırılacaklardır.
Bu ayette en güzel isimlerin Allah’a ait olduğu ifade edilmekte ve Allah’a o
isimlerle dua etmemiz emrolunmaktadır. Hadis-i şerifte “Allah’ın doksan dokuz
adı vardır. Onları ezberleyen muhakkak cennete girer” buyurulmuştur. Ancak
hadiste tahdit yoktur. Allah’ın isimleri sadece doksan dokuzdan ibaret
değildir, başka isimleri de vardır. Ayet-i kerimede anlatılan “Allah’ın
isimleri hakkında eğri yola gidenler”den maksat, O’nun isimlerini tahrif
edenlerdir. Müşrikler Allah’ın isimlerini tahrif ederek kendi tanrılarına
veriyorlardı. “Allah” ismini tahrif edip Lat ve Aziz ismini değiştirerek “Uzza”
demişlerdir. Halbuki yüce Allah, en güzel isimlerin kendine has olduğunu
bildirmiştir.
181. Yarattıklarımızdan, daima hakka
ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.
182. Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç
bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz.
Allah’ın ayetlerini inkar edenlerin rızıkları hemen kesilip helak olmazlar. Hatta Allah onların bir kısmına
nimetlerini bolca verir de şımarırlar. Neticede Allah’ın azabı bilmedikleri bir
taraftan ansızın gelir ve helak olurlar. İşte bu duruma “istidrac” denilir.
183. Onlara mühlet veririm; (ama)
benim cezam çetindir.
184. Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında
(Muhammed'de) delilik yoktur? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.
185. Göklerin ve yerin
hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış
olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar?
186. Allah kimi şaşırtırsa, artık
onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak
bırakır.
187. Sana kıyameti, ne zaman gelip
çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini
O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın
gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun
bilgisi ancak Allah'ın katındadır; ama insanların çoğu bilmezler.
188. De ki: "Ben, Allah'ın
dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip
değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve
bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve
müjdeleyiciyim."
189. Sizi bir tek candan (Âdem'den)
yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva'yı) yaratan O'dur. Eşi
ile (birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet
taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah'a: Andolsun bize kusursuz bir
çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler.
190. Fakat (Allah) onlara kusursuz
bir çocuk verince, kendilerine verdiği bu çocuk hakkında (sonradan insanlar)
Allah'a ortak koştular. Allah ise onların ortak koştuğu şeyden yücedir.
Ayette geçen şirk olayı Adem ile Havva’dan değil, onların çocukları olan
insanlıktan meydana gelmiştir. Mesela Kureyş müşrikleri putlara nisbet ederek
çocuklarına “Menat’ın kulu, Uzza’nın kulu” şeklinde isim verirlerdi. İşte bu
durum hatırlatılmakta ve oğulların işlediği suçtan ötürü babalarının itab
edilmesi şeklinde tecelli etmektedir. Nitekim, çoğul olarak gelmiş olan
“yuşrikun” kelimesi de buna delalet eder.
191. Kendileri yaratıldığı halde
hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları (Allah'a) ortak mı koşuyorlar?
192. Halbuki (putlar) ne onlara bir
yardım edebilirler ne de kendilerine bir yardımları olur.
193. Onları doğru yola çağırırsanız
size uymazlar; onları çağırsanız da, sukût etseniz de sizin için birdir.
194. (Ey kâfirler!) Allah'ı bırakıp
da taptıklarınız sizler gibi kullardır. (Onların tanrılığı hakkında iddianızda)
doğru iseniz, onları çağırın da size cevap versinler!
195. Onların yürüyecekleri ayakları
mı var, yoksa tutacakları elleri mi var veya görecekleri gözleri mi var yahut
işitecekleri kulakları mı var (neleri var)? De ki: "Ortaklarınızı çağırın,
sonra bana (istediğiniz) tuzağı kurun ve bana göz bile açtırmayın!"
196. Şüphesiz ki, benim koruyanım
Kitab'ı indiren Allah'tır. Ve O bütün salih kullarını görüp gözetir.
197. Allah'ın dışında taptıklarınızın
ne size yardıma güçleri yeter ne de kendilerine yardım edebilirler.
198. Onları doğru yola çağırmış
olsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.
199. (Resûlüm!) Sen afyolunu tut,
iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.
Bu ayette iyilik olarak tercüme edilen “örf” den maksat, şeriatın ve aklın
beğendiği şeydir. Yoksa cahiliye Araplarının rastgele örfü değildir. İslam
onların kötü örflerini kaldırmış, iyilerini de kısmen veya tamamen ibka
etmiştir.
200. Eğer şeytanın fitlemesi seni
dürterse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
Yani şeytan emrolunduğun şeylere aykırı düşen, gazap ve benzeri hallere seni
sevk ederse hemen Allah’a sığın. Bu hitap, görünüşte Resulullah’a olmakla
beraber bütün müslümanlara şamildir. Bu şekilde şeytandan herhangi bir vesvese
geldiğinde onun şerrinden Allah’a sığınmak lazımdır.
201. Takvâya erenler var ya, onlara
şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını)
hatırlayıp hemen gerçeği görürler.
202. (Şeytanların) dostlarına
gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da yakalarını
bırakmazlar.
203. Onlara bir mucize getirmediğin
zaman, (ötekiler gibi) onu da derleyip getirseydin ya! derler. De ki: Ben ancak
Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu (Kur'an), Rabbinizden gelen basîretlerdir
(kalp gözlerini açan beyanlardır); inanan bir kavim için hidayet ve rahmettir.
204. Kur'an okunduğu zaman onu
dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.
Gerek namaz içinde, gerekse namaz dışında Kur’an okunurken, onun manalarını
iyice anlamak, öğütlerinden faydalanmak ve davranışları ona göre ayarlamak için
bütün dikkatleri ona vermek ve sükut etmek gerekir.
205. Kendi kendine, yalvararak ve
ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.
206. Kuşkusuz Rabbin katındakiler
O'na kulluk etmekten kibirlenmezler, O'nu tesbih eder ve yalnız O'na secde
ederler.
İslami Okul Okulların En Önemlisi