010-YÛNUS - Diyanetvakfi - 10. Sayfa
10-YÛNUS
Yunus sûresi, 109 (yüzdokuz) âyet
olup 40, 94, 95 ve 96. âyetler Medine'de, diğerleri
Mekke'de inmiştir. 98. âyette Hz.
Yunus'un kavminden bahsedildiği için sûreye bu ad verilmiştir. Mekke halkı,
kendi içlerinden bir adamın peygamber olabileceğine inanamıyorlar ve:
"Allah, Ebû Tâlib'in yetimi Muhammed'den başka bir peygamber bulamadı
mı?" diyorlardı. Hiç olmazsa hatırı sayılır, zengin ve makam sahibi
birisinin peygamber olmasını daha uygun görüyorlardı. İşte bunun üzerine bu
sûre inmiştir.
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.
1.
Elif. Lâm. Râ. İşte bunlar hikmet dolu Kitâb'ın âyetleridir.
2.
İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar
için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz, insanlar
için şaşılacak bir şey mi oldu ki, o kâfirler: Bu elbette apaçık bir
sihirbazdır, dediler?
3.
Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli
yerince idare ederek arşa istiva eden Allah'dır. Onun izni olmadan hiç kimse
şefaatçı olamaz. İşte O Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hâla
düşünmüyor musunuz!
Göklerin ve yerin altı günde yaratılması
ve Allah’ın Arşa istivası hususundaki açıklamalar için A’raf Suresi 54. Ayetin izahına
bakınız.
4. Allah'ın gerçek bir vâdi olarak
hepinizin dönüşü ancak O'nadır. Çünkü O, mahlûkatı önce (yoktan) yaratır, sonra
da iman edip iyi işler yapanlara adaletle mükâfat vermek için (onları huzuruna)
geri çevirir. Kâfir olanlara gelince, inkâr etmekte oldukları şeylerden ötürü
onlar için kaynar sudan bir içki ve elem verici bir azap vardır.
5. Güneşi ışıklı, ayı da parlak
kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (aya) birtakım menziller
takdir eden O'dur. Allah bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete) binaen
yaratmıştır. O, bilen bir kavme âyetlerini açıklamaktadır.
6. Gece ve gündüzün değişmesinde
(uzayıp kısalmasında) Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (Onu inkâr
etmekten) sakınan bir kavim için elbette nice deliller vardır!
7. Huzurumuza çıkacaklarını
beklemeyenler, dünya hayatına razı olup onunla rahat bulanlar ve âyetlerimizden
gafil olanlar da vardır muhakkak.
8. İşte onların, kazanmakta
oldukları (günahlar) yüzünden varacakları yer, ateştir!
9. İman edip güzel işler yapanlara
gelince, imanları sebebiyle Rableri onları nimet dolu cennetlerde, alt
tarafından ırmaklar akan (saraylara) erdirir.
10. Onların oradaki duası:
"Allah'ım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!" (sözleridir).
Orada birbirleriyle karşılaştıkça söyledikleri ise "selâm" dır.
Onların dualarının sonu da şudur: Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
11. Eğer Allah insanlara, hayrı
çarçabuk istedikleri gibi şerri de acele verseydi, elbette onların ecelleri
bitirilmiş olurdu. Fakat bize kavuşmayı beklemeyenleri biz, azgınlıkları içinde
bocalar bir halde (kendi başlarına) bırakırız.
Rivayete göre, Nadr b. Haris gibi bir
takım müşrikler, Resulullah’ın peygamberliğini inkar etmişler ve “Ya Allah,
eğer Muhammed’in peygamberliği doğru ise, hemen gökten üzerimize taş yağdır
veya bize acıklı bir azap getir!” demişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki ayet
indi. Demek ki, Allah Teala dilerse kullarını işledikleri günahlar yüzündün
hemen cezalandırmaz; belki tevbe eder, pişman olur ve hakka dönerler diye
cezalarını erteler. Tevbe etmeyenlere de kendileri için takdir edilen belli bir
süreye kadar mühlet verir, bu süre sonunda onların cezasını ya dünyada iken
verir veya ahirete bırakır.
12. İnsana bir zarar geldiği zaman,
yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua
eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir
sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara
yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi.
Allah Teala bu ayette, insanın bela ve musibetler
karşısındaki ve bunların kaldırılmasından sonraki tutum ve davranışlarını göz
önüne sermektir. İyi insana yaraşan, gerek sıkıntılı hallerde, gerekse refah
anlarında daima Allah’ı anmak ve ona dua etmektir. Sadece musibet anında Allah’ı
anıp refah anında unutmak, inancı ve iradesi zayıf olan, nefsani ve adi
isteklerin karşısında ezilen ve yenilen acizlerin tutumudur.
13. Andolsun ki sizden önce,
peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği halde (yalanlayıp)
zulmettiklerinden dolayı nice milletleri helâk ettik; zaten onlar iman edecek
değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız.
14. Sonra da, nasıl davranacağınızı
görmemiz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık (Onların yerine
sizi getirdik).
15. Onlara âyetlerimiz açık açık
okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka
bir Kur'an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden
değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına
uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.
Zamanımızda olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’in
indiği devirde de kendi kafalarına göre din isteyenler veya Allah’ın
hükümlerinin kendi arzu ve heveslerine göre değiştirilmesini isteyenler
olmuştur. Halbuki Kur’an belli dönemlerdeki insanların geçici ve değişken
arzularını karşılamak için değil, kıyamete kadar bütün insanlığın ruhi, ahlaki
ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, dünyevi ve uhrevi saadetin yolunu göstermek
için indirilmiştir. Bu sebepledir ki, ayette belirtildiği gibi Peygamber de
dahil olmak üzere hiç kimsenin Kur’an’ın hükümlerini değiştirme yetkisi yoktur.
16. De ki: Eğer Allah dileseydi onu
size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu
içinizde durmuştum. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
17. Öyleyse kim Allah'a karşı yalan
uydurandan veya onun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir! Bilesiniz ki
suçlular asla onmazlar!
18. Onlar Allah'ı bırakıp
kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar,
Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: "Siz Allah'a
göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların
ortak koştuklarından uzak ve yücedir."
19. İnsanlar sadece bir tek ümmetti,
sonradan ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili) Rabbinden bir
söz (ezelî bir takdir) geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen
aralarında hüküm verilirdi (Derhal azap iner ve işleri bitirilirdi).
20. Ona (Muhammed'e) Rabbinden bir
mucize indirilse ya! diyorlar. De ki: Gayb ancak Allah'ındır. Bekleyin
(bakalım) ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Kafirler azap cinsinden bir mucize
istemektedirler. Nitekim Enfal suresi’nin 32. Ayetin de: “Ya Allah, eğer bu Kur’an
senin katından gelmiş bir hak ise, başımıza gökten taş yağdır!” şeklinde dua
ettikleri bildirilmektedir. Halbuki azap Allah katındadır. O dilerse anında
indirip asi kavimleri helak eder, dilerse tehir eder.
21. Kendilerine dokunan (kıtlık ve
hastalık gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet (esenlik)
tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzağı
vardır. De ki: Allah'ın tuzağı daha süratlidir. Şüphesiz elçilerimiz kurduğunuz
tuzakları yazıyorlar.
Bu ayet Mekkeliler hakkında nazil
olmuştur. Rivayet edildiğine göre Allah Teala yedi yıl Mekke’ye yağmur
yağdırmadı. Kuraklık yüzünden kıtlık ve hastalık baş gösterdi, birçok insan ve
havyan telef oldu. Nihayet Allah Teala bol yağmur yağdırdı, memleket yeniden
bolluk ve berekete kavuştu. Fakat kafirler bu rahmeti Allah’tan değil
yıldızlardan ve putlardan bildiler ve Allah’ın ayetlerini yalanlamaya devam
ettiler.
22. Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur.
Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgârla
alıp götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye
şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve
onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah'a halis kılarak:
"Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden
olacağız" diye Allah'a yalvarırlar.
23. Fakat Allah onları kurtarınca
bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar!
Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fâni dünya
hayatının menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz yine bizedir. O zaman
yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.
24. Dünya hayatının durumu, gökten
indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan
yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü
zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret
sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz
(âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak
biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi
böyle açıklıyoruz.
25. Allah kullarını esenlik yurduna
çağırıyor ve O, dilediğini doğru yola iletir.
“Selam Yurdu”ndan maksat Cennet’tir.
Selam, esenlik ve huzur olarak da yorumlanmıştır. Çünkü cennette bulunanlar her
türlü hoşnutsuzluktan uzak, esenlik ve selamet içredirler. Cennete “Selam Yurdu”
denmesinin sebebi, orada bulunanlarla melekler arasında selamlaşmanın yaygın
olmasıdır.
26. Güzel davrananlara daha güzel
karşılık, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke)
bulaşır ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada
ebedî kalacaklardır.
Ayette zikredilen “ihsan” Yüce Allah’a
layık ve rızasına muvafık güzel iş yapmak ve işleri layık oldukları şekilde
güzel yapmak demektir. Peygamberimiz ihsanı şöyle tarif etmiştir: “İhsan, Allah
Tealaya, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Çünkü sen onu görmesen de O
seni görmektedir.” İşte böyle güzel iş, vazife, ibadet ve iyilikler yapanlara
yaptıklarından daha güzel olan cennetler ve Allah’ın lütfu olarak fazla
nimetler de verilecektir.
27. Kötülük yapanlara gelince,
kötülüğün cezası misli iledir. Onları zillet kaplayacaktır. Onları Allah'a
karşı koruyacak hiç kimse yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık geceden bir
parçaya bürünmüştür. İşte onlar da cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
İyi işlerin sevabı bire on, bire yedi yüz
ve daha fazla olarak verilir ki bu, Allah’ın lütfunun neticesidir; kötü işlerin
cezası ise yalnız bire karşı birdir. Bu da Allah’ın adaletinin neticesidir.
28. Onların hepsini biraraya
toplayacağımız, sonra da Allah'a ortak koşanlara: "Siz ve koştuğunuz
ortaklar yerinizde bekleyin" diyeceğimiz gün artık onların (putlarıyla)
aralarını tamamen ayırmışızdır. Ve onların ortakları, (putları) derler ki: "Siz,
bize ibadet etmiyordunuz.
29. Bu yüzden bizimle sizin aranızda
şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz ki biz sizin (bize) tapmanızdan tamamen
habersizdik."
30. Orada herkes geçmişte
yaptıklarını karşısında bulur. Artık onlar gerçek sahipleri olan Allah'a
döndürülmüşlerdir. Uydurmakta oldukları şeyler (bâtıl tanrıları) da onları
terkedip kaybolmuştur.
31. (Resûlüm!) De ki: Size gökten ve
yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik (ve hakim)
bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her
türlü) işi kim idare ediyor? "Allah" diyecekler. De ki: Öyle ise (Ona
âsi olmaktan) sakınmıyor musunuz?
İnsanın diğer uzuvlarının gerçek malik ve
hakimi de Allah Teala olmakla beraber, ayette özellikle gözler ve kulaklar
zikredilmiştir. Çünkü bunlar insanın en önemli bilgi ve idrak vasıtalarıdır;
Allah’ın yarattığı ve ayette işaret buyurduğu rızıklardan yararlanmanın en
önemli vasıtalarıdır. İşte bu değerli bilgi ve rızık vasıtalarını yaratan,
yöneten, onların ne yolda kullanıldığını bilen üstün kudret, Allah’dan başka
kim olabilir?
32. İşte O, sizin gerçek Rabbiniz
olan Allah'tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O
halde nasıl (sapıklığa) döndürülüyorsunuz?
33. İşte böylece Rabbinin yoldan
çıkanlar hakkındaki "Onlar inanmazlar" sözü gerçekleşmiş oldu.
34. (Resûlüm!) De ki: (Allah'a)
ortak koştuklarınız arasında, (birini yokken) ilk defa yaratacak, arkasından
onu (ölümünden sonra hayata) yeniden döndürecek biri var mı? De ki: Allah ilk
defa yaratıp (ölümden sonra) onu yeniden (hayata) döndürür. O halde nasıl
saptırılırsınız!
35. De ki: Ortak koştuklarınızdan
hakka iletecek olan var mı? De ki: "Hakka Allah iletir." Öyle ise hakka
ileten mi uyulmaya daha lâyıktır; yoksa hidayet verilmedikçe kendi kendine
doğru yolu bulamayan mı? Size ne oluyor? Nasıl (böyle yanlış) hükmediyorsunuz?
36. Onların çoğu zandan başka bir
şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah
onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir.
Bu ayette zanna tabi olan müşrikler
kınandığı gibi müslümanları da ilme teşvik vardır. Kadı Beydavi’ye göre bu
ayet, ilmi kaynağından tahsil etmenin vacip olduğuna, taklit ve zan ile
yetinmenin caiz olmadığına delildir.
37. Bu Kur'an Allah'tan başkası
tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden öncekini doğrulayan ve
o Kitab'ı açıklayandır. Onda şüphe yoktur, o âlemlerin Rabbindendir.
38. Yoksa, Onu (Muhammed) uydurdu mu
diyorlar? De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah'tan başka, gücünüzün
yettiklerini çağırın da (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin.
39. Bilakis, onlar ilmini
kavrayamadıkları ve yorumu kendilerine asla gelmemiş olan (Kur'an'ı) yalanladılar.
Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Şimdi bak, zalimlerin sonu nasıl
oldu!
40. İçlerinden öylesi var ki ona
(Kur'an'a) inanır, yine onlardan öylesi de var ki ona inanmaz. Rabbin
bozguncuları en iyi bilendir.
41. (Resûlüm! ) onlar seni
yalanlarlarsa de ki: Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz benim
yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.
Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle
ifade buyurulduğu gibi Hz. Peygamber’in vazifesi tebliğinden ibarettir; O,
sadece müjdeleyici ve uyarıcıdır. İnsanların inanmasını temin etmek onun elinde
değildir, çünkü hidayet Allah’tandır. Bu sebepledir ki, Hz. Peygamber kendi
amelinden ve tebliğ vazifesinden sorumludur. Uyarılmalarına ve hakka
çağırılmalarına rağmen iman etmeyenlerin sorumluluğu ise sadece kendilerine ait
olup Peygamber bundan sorumlu değildir.
42. Onlardan seni dinleyenler
vardır. Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyuracaksın?
43. Onlardan sana bakan da vardır.
Fakat -hele (gerçeği) göremiyorlarsa- körleri sen mi doğru yola ileteceksin?
44. Şüphesiz ki Allah insanlara
hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.
Allah insanlara, gerçeği bulmaları ve
inanmaları için fıtri kabiliyetler vermiş ve peygamberler de göndermiştir. Şu
halde Allah onların sezme, anlama ve kavrama melekelerini ellerinden çekip
aldığı için değil, onlar iradelerini kötüye kullandıkları için hak yoldan
çıkmışlar, peygamberi kabul etmemişler ve cezaya müstehak olmuşlar, dolayısıyla
kendi kendilerine zulmetmişlerdir.
45. Allah'ın onları, sanki günün
ancak bir saati kadar kaldıklarını zanneder vaziyette yeniden diriltip
toplayacağı gün aralarında birbirleriyle tanışırlar. Allah'ın huzuruna varmayı
yalanlayanlar elbette zarara uğramışlardır. Zira onlar doğru yola
gitmemişlerdi.
46. Eğer onları tehdit ettiğimiz
(azabın) bir kısmını sana (dünyada iken) gösterirsek (ne âlâ); yok eğer
(göstermeden) seni vefat ettirirsek nihayet onların dönüşü de bizedir. (O zaman
onlara ne olacağını göreceksin). Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da
şahittir.
47. Her ümmetin bir peygamberi vardır.
Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla
zulmedilmez.
48. Doğru iseniz bu vaad (azap) ne
zamandır? diyorlar.
49. De ki: "Ben kendime bile
Allah'ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim."
Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri
kalırlar ne de ileri giderler.
50. De ki: (Ey müşrikler!) Ne
dersiniz? Allah'ın azabı size geceleyin veya gündüzün gelirse (ne yaparsınız?).
Suçlular ondan hangisini istemekte acele ediyorlar!
51. Başınıza belâ geldikten sonra mı
O'na iman edeceksiniz, şimdi mi? (Çok geç). Halbuki onu (azabın gelmesini)
istemekte acele ediyordunuz?
Allah’ın, iman etmek için bir fırsat
olarak verdiği emniyet ve rahatlık içinde şımaran inkarcılar bu emniyet ve
rahatlığın ebedi olduğunu zannedercesine azgınlıklarına devam eder ve dinin
azap tehditleriyle alay ederek “Eğer böyle bir azap varsa hemen gelse ya!” gibi
sözlerle güya böyle bir azabın aslı olmadığını iddia ederler. Fakat, yukarıdaki
ayet açıkça bildiriyor ki, iman, bir hürriyet ve serbetlik içinde gerçekleşirse
kıymet taşır. Azap ile karşı karşıya kaldıktan sonra inanmanın bir kıymeti
yoktur.
52. Sonra o (kendilerine)
zulmedenlere, "Ebedî azabı tadın!" denilecek. Kazanmakta olduğunuzdan
başkasının karşılığını mı bulacaksınız?
53. "O (azap) bir gerçek
midir?" diye senden haber istiyorlar. De ki: Evet, Rabbime andolsun ki o
şüphesiz gerçektir ve siz âciz bırakacak değilsiniz.
54. (O zaman) zulmeden herkes
yeryüzündeki bütün servete sahip olsa (azaptan kurtulmak için) elbette onu feda
eder. Ve azabı gördükleri zaman için için yanarlar. Aralarında adaletle
hükmolunur ve onlara zulmedilmez.
55. Bilesiniz ki, göklerde ve yerde
olan her şey Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın vâdi haktır, fakat
onların çoğu bilmez.
56. O hem diriltir hem de öldürür ve
yalnız O'na döndürüleceksiniz.
57. Ey insanlar! Size Rabbinizden
bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet
gelmiştir.
Bu ayette Kur’an’ın dört güzel özelliği
anlatılmaktadır. Şöyle ki: Kur’an-ı Kerim’in bütün iyi ve kötü huyları
bildirmesi ve insanları güzel ahlaka teşvik etmesi en güzel bir öğüttür;
kalpleri manevi hastalıklar içinde bırakacak olan inkarcılık, şirk ve
münafıklıktan insanları alıkoyması ve güzel inançlar ile ruhları tedavi etmesi
de bir şifadır; mutluluk yollarını insanlığa göstermesi ve onları bu yola
iletmesi de hidayettir; nihayet insanları iman nuruna kavuşturması ve onlara
ebedi mutluluğu kazandırması da sırf rahmettir.
58. De ki: Ancak Allah'ın lütfu ve rahmetiyle,
işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların (dünya malı olarak) topladıklarından
daha hayırlıdır.
Übey b. Ka’b’ın nakline göre Allah Resulü
bu ayeti okudu ve onda geçen “Allah’ın lütuf ve rahmeti”ni, Kur’an-ı Kerim ve
İslam olarak açıkladı. Diğer bir tefsire göre lütuf İslam, rahmet ise
müslümanlara vadedilen nimetlerdir.
59. De ki: Allah'ın size indirdiği
rızıktan bir kısmını helâl, bir kısmını da haram bulmanıza ne dersiniz? De ki:
Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?
60. Allah'a karşı yalan uyduranların
kıyamet günü (âkıbetleri) hakkındaki kanaatleri nedir? Şüphesiz Allah insanlara
karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.
61. Ne zaman sen bir işte bulunsan,
ne zaman Kur'an'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe
daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre
ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve
daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.
Bu ayet-i kerimede Allah Teala’nın
ilminden hiçbir şeyin gizli kalmayacağı, dolayısıyla insanların bütün
yaptıklarını ve yapacaklarını bildiği ifade edilmekte, binaenaleyh itaatkar
kullar sevindirilmekte, asiler ise tehdit edilmektedir.
62. Bilesiniz ki, Allah'ın
dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.
63. Onlar, iman edip de takvâya
ermiş olanlardır.
Bu ayet, bir önceki ayette geçen “Allah
dostları”nın (evliyaullahın), Allah’ın kendilerine böylesine mukaddes bir unvan
vermesini sağlayan özelliklerini iki kelimede özetlemiştir: İman ve takva.
Çünkü iman, bütün batıl ve yanlış inançlardan sıyrılarak gerçeğe, hakka ulaşmış
olmanın, takva ise her türlü sapık ve kötü yollardan, başıboş ve hayvani yaşama
tarzından arınarak, kalbi Allah’a teslim etmenin, hayatı O’nun kanunlarına göre düzenlemenin ve böylece bir ahlak
disiplinine girmenin ifadesidir.İşte Allah dostları, iman ile ma’rifetullaha ve
takva ile de üstün ahlaka ulaşmış olduklarından, 62. Ayette de buyurulduğu
gibi, her türlü korkudan, kederden ve yeisten kurtulmuşlardır. Çünkü onlar, en
üstün kudret olan Allah’ın dostluğunu ve himayesini kazanmışlardır.
64. Dünya hayatında da ahirette de
onlara müjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük
kurtuluşun kendisidir.
Tefsirlerde belirtildiğine göre, ayette
zikredilen dünya hayatındaki müjde, Allah dostlarına Allah’ın Kur’an’daki
müjdeleri ve peygamberlerinin verdiği müjdeler ile onlara gösterdiği sadık
rüyalar ve ölüm anındaki meleklerin müjdeleridir. Ahiretteki müjdeleri ise,
meleklerin onlara gelerek, mutlulukları hakkında verecekleri müjdelerdir.
65. (Resûlüm) Onların (inkârcıların)
sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet (ve üstünlük) Allah'ındır. O,
işitendir, bilendir.
66. İyi bilin ki, göklerde ve yerde
ne varsa yalnız Allah'ındır. (O halde) Allah'tan başka ortaklara tapanlar neyin
ardına düşüyorlar! Doğrusu onlar, zandan başka bir şeyin ardına düşmüyorlar ve
onlar sadece yalan söylüyorlar.
67. O (Allah), geceyi içinde
dinlenesiniz diye sizin için yaratan, (çalışıp kazanmanız için de) gündüzü
aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda dinleyen bir toplum için ibretler vardır.
68. (Müşrikler:) "Allah çocuk
edindi" dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. O'nun (çocuğa) ihtiyacı
yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Bu hususta yanınızda herhangi bir
delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
69. De ki: Allah hakkında yalan
uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.
70. Dünyada bir miktar geçim
(sağlarlar), sonra dönüşleri bizedir; sonra da inkâr etmekte oldukları
şeylerden ötürü onlara şiddetli azabı tattırırız.
71. Onlara Nuh'un haberini oku: Hani
o kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah'ın
âyetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız Allah'a dayanıp
güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın.
Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü, bana
uygulayın ve bana mühlet de vermeyin."
Hz.Nuh, Allah Teala’nın himayesinde
olduğunu bildiği için düşmanlarına önem vermediğini, onların güç ve kudretine
aldırış etmediğini göstermek ve onlara aczini ortaya çıkarmak için kendilerine
böyle bir teklifte bulundu ve onlara meydan okudu.
72. "Eğer yüz çeviriyorsanız,
zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrim Allah'tan başkasına ait
değildir ve bana müslümanlardan olmam emrolundu."
73. Yine de onu yalanladılar, biz de
hem onu hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları
(yeryüzünde) halifeler kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk.
Bak ki uyarılanların (fakat inanmayanların) sonu nasıl oldu!
74. Sonra onun arkasından birçok
peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara mucizeler getirdiler. Fakat
onlar daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. İşte haddi aşanların
kalplerini biz böyle mühürleriz.
75. Sonra onların ardından da
Firavun ve toplumuna Musa ile Harun'u mucizelerimizle gönderdik, fakat onlar
kibirlendiler ve günahkâr bir toplum oldular.
76. Katımızdan onlara hak (mucize)
gelince: "Bu elbette apaçık bir sihirdir" dediler.
77. Musa: "Size hak geldiğinde
onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Halbuki sihirbazlar
iflâh olmazlar" dedi.
78. Onlar dediler ki: Babalarımızı
üzerinde bulduğumuz (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin
ikinizin olsun diye mi bize geldin? Halbuki biz size inanacak değiliz.
79. Firavun dedi ki: Bilgili bütün
sihirbazları bana getirin!
80. Sihirbazlar gelince Musa onlara:
Atacağınızı atın, dedi.
81. Onlar (iplerini) atınca, Musa
dedi ki: "Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü
Allah bozguncuların işini düzeltmez."
Ayetin ifade ettiğine göre sihirbazlık
yani büyücülük, sadece bir aldatma, yaldızlama ve fesatçılıktan ibarettir.
Çünkü Hz. Musa gibi büyük bir Peygamber onun batıl olduğunu ve onu yapanların
fesatçılar olduklarını açıkça ifade etmektedir.
82. "Suçluların hoşuna gitmese
de Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır."
83. Firavun ve kavminin kendilerine
işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir gurup gençten başka
kimse Musa'ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir
diktatör) ve haddi aşanlardan idi.
Zira o tanrılık iddiasına kalkışmış ve
peygamberlerin torunlarını dahi kendisine kul edinmişti.
84. Musa dedi ki: Ey kavmim! Eğer
Allah'a inandıysanız ve O'na teslim olduysanız sadece O'na güvenip dayanın.
85. Onlar da dediler ki:
"Allah'a dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için deneme
konusu kılma!
86. Ve bizi rahmetinle o kâfirler
topluluğundan kurtar!"
87. Biz de Musa ve kardeşine:
Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler
yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Musa!) Müminleri müjdele! diye
vahyettik.
88. Musa dedi ki: Ey Rabbimiz!
Gerçekten sen Firavun ve kavmine dünya hayatında zinet ve nice mallar verdin.
Ey Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri), insanları senin yolundan saptırsınlar ve
elem verici cezayı görünceye kadar iman etmesinler, diye mi (verdin)? Ey
Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver (ki iman etsinler).
89. (Allah): İkinizin de duası kabul
olunmuştur. O halde siz doğruluğa devam edin ve sakın o bilmezlerin yoluna
gitmeyin! dedi.
90. Biz, İsrailoğullarını denizden
geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip
etti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, (Firavun:) "Gerçekten,
İsrailoğullarının inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim.
Ben de müslümanlardanım!" dedi.
91. Şimdi mi (iman ettin)! Halbuki
daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.
Firavun daha önce Mısır’da tanrılığını
ilan etmiş ve: “Ey cemaat, ben sizin için kendimden başka tanrı bilmiyorum. Ben
sizin en yüce rabbinizim!” demişti. Onu tanrı olarak kabul etmeyenlere şiddetli
işkenceler uyguluyordu. Özellikle İsrailoğullarını ağır işkenceye tabi tutuyor,
ayrıca erkek çocuklarını da kestiriyordu. Hz. Musa ve kardeşinin Mısır’dan
ayrılma istekleri Allah tarafından kabul olundu ve Filistin’e gitmek üzere
Kızıl Deniz’in kenarına geldiler; onları imha etmek için Firavun ordusuyla
arkalarından yetişti. Hz. Musa, Allah’tan aldığı bir vahiy ile asasını denize
vurdu, denizden yollar açıldı ve kavmini Tih çölüne çıkarttı. Aynı yoldan
peşlerini takip etmek isteyen Firavun denizin ortasına geldiğinde; yollar
kaybolup boğulacağını anlayınca, Allah’a iman etti. Fakat ümitsizliğe dayanan
imanı kabul olunmadı.
92. (Ey Firavun!) Senden sonra
geleceklere ibret olması için, bugün senin bedenini (cansız olarak)
kurtaracağız. İşte insanlardan bir çoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler.
Firavun’un bedeni mumyalanarak günümüze
kadar muhafaza edilmiştir. Halen insanlar tarafından ibretle seyredilmektedir.
93. Andolsun biz İsrailoğullarını
güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz nimetlerden rızık verdik.
Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki Rabbin,
kıyamet günü onların, aralarında ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında
hükmedecektir.
94. (Resülüm!) Eğer sana
indirdiğimizden (bu anlattığımız olaylardan) kuşkuda isen, senden önce Kitab'ı
(Tevrat'ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, Rabbinden sana hak gelmiştir. Sakın
şüphecilerden olma!
95. Allah'ın âyetlerini
yalanlayanlardan da olma, sonra ziyana uğrayanlardan olursun.
96. Gerçekten haklarında Rabbinin
sözü (hükmü) sabit olanlar,inanmazlar.
97.Kendilerine (istedikleri) bütün
mucizeler gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar
inanmayacaklardır.
98. Yunus'un kavmi müstesna,
(halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine
azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunus'un
kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık
ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.
Yunus Peygamber’in kavmi onu inkar
edince, kızarak aralarından ayrıldı. Kavmi onun haber verdiği azabın geleceğini
hissetti, hemen yaptıklarına pişman oldu ve azabın gelmemesi için Allah’a
yalvardı. Cenab-ı Allah da onlardan azabı kaldırdı.
99. (Resûlüm!) Eğer Rabbin
dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen,
inanmaları için insanları zorlayacak mısın?
100. Allah'ın izni olmadan hiç kimse
inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar.
101. De ki: "Göklerde ve yerde
neler var, bakın (da ibret alın!)" Fakat inanmayan bir topluma deliller ve
uyarılar fayda sağlamaz.
102. Onlar, kendilerinden önce gelip
geçmiş toplumların (acıklı) günlerinin benzerlerinden başkasını mı bekliyorlar?
De ki: Haydi bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
103. Biz, sonra peygamberlerimizi ve
aynı şekilde iman edenleri kurtarırız. İnananları üzerimize bir borç olarak kurtaracağız.
104. De ki: "Ey insanlar! Benim
dinimden şüphede iseniz, (bilin ki) ben Allah'ı bırakıp da sizin taptıklarınıza
tapmam, fakat ancak sizi öldürecek olan Allah'a kulluk ederim. Bana müminlerden
olmam emrolundu."
105. "Ve (bana) hanîf (Allah'ın
birliğini tanıyıcı) olarak yüzünü dine çevir; sakın müşriklerden olma, diye
(emredildi)."
106. Allah'ı bırakıp da sana fayda
veya zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen mutlaka
zalimlerden olursun.
107. Eğer Allah sana bir zarar
dokundurursa, onu yine O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır
dilerse, O'nun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından
dilediğine eriştirir. Ve O bağışlayandır, esirgeyendir.
108. De ki: Ey insanlar! Size
Rabbinizden Hak (Kur'an) gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi
için gelecektir. Kim de saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben
sizin üzerinize vekil değilim. (Sadece tebliğ etmekle memurum).
109. (Resûlüm!) Sen, sana vahyolunana
uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O hakimlerin en hayırlısıdır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi