011-HÛD - Diyanetvakfi - 11. Sayfa
11-HÛD
Hûd sûresi, 123 (yüzyirmiüç) âyet olup 12, 17 ve 114. âyetler
Medine'de, diğerleri Mekke'de inmiştir. 50
- 60. âyetlerde Arabistan halkına
gönderilmiş peygamberlerden biri olan Hûd (a. s.)'ın hayatından bahsedildiği
için sûreye bu isim verilmiştir. Yunus sûresinden sonra inmiş olup onun devamı
niteliğindedir. İtikada ait esasları, Kur'an'ın mucize oluşunu, ahiretle ilgili
meseleleri, sevap ve cezayı ve Hz. Hûd'dan başka Nuh, Salih, İbrahim, Lût,
Şuayb ve Musa (a. s.) gibi peygamberlerin kıssalarını ihtiva etmektedir.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla.
1. Elif. Lâm. Râ. (Bu sana
indirilen), hikmet sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından
âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.
2. (De ki: Bu Kitap)
"Allah'tan başkasına ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz ki ben,
onun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.
3. Ve Rabbinizden mağfiret
dilemeniz, sonra da ona tevbe etmeniz için (indirildi. Eğer bu emrolunanları
yaparsanız), Allah sizi, tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde
yaşatır, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını verir. Eğer yüz
çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından
korkarım."
4. Dönüşünüz yalnız Allah'adır. O,
her şeye kadirdir.
5. Bilesiniz ki, onlar
Peygamber'den, (düşmanlıklarını) gizlemeleri için göğüslerini çevirirler
(gönüllerinden geçeni gizlerler). İyi bilin ki, onlar elbiselerine büründükleri
zaman dahi, Allah onların gizlediklerini de, açığa çıkardıklarını da bilir.
Çünkü O, kalplerin özünü bilendir.
6. Yeryüzünde yürüyen her canlının
rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda
bırakılacağı mekanı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da)
dır.
7. O, hanginizin amelinin daha
güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı su üzerinde iken,
gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki, (Resûlüm!):
"Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz" desen, kâfir olanlar
derhal "Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir" derler.
Göklerin ve yerin altı günde yaratılması
meselesi için A’raf Suresi 54. Ayetin izahına bakınız.
Arş: Kainattaki bütün cisimleri kuşatan ve mahiyetini
bilemediğimiz bir şeydir. Müfessirlerin bu ayetle ilgili açıklamalarına göre,
Allah Teala, önce Arş’ı, sonra suyu, daha sonra da gökleri ve yeri yaratmıştır.
Arş’ın su üzerinde olması ona bitişik olmasını gerektirmez. Nitekim göklerin de
yerin üzerinde olduğu söylenir, fakat bununla göklerin yere bitişik olduğu
kasdedilmez.
8. Andolsun, eğer biz onlardan
azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek, mutlaka "Onun gelmesini
engelleyen nedir?" derler. Bilesiniz ki, kendilerine azap geldiği gün, bir
daha onlardan uzaklaştırılacak değildir. Ve alay etmekte oldukları şey, onları
çepeçevre kuşatacaktır.
9. Eğer insana tarafımızdan bir
rahmet (nimet) tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve
nankör olur.
10. Eğer kendisine dokunan bir
zarardan sonra ona bir nimet tattırırsak, elbette "Kötülükler benden
gitti" der. Çünkü o (bunu derken) şımarıktır, kibirlidir.
11. Ancak (musibetlere) sabredip
güzel iş yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve bir büyük
mükâfat vardır.
12. Belki de sen (müşriklerin:)
"Ona (gökten) bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek
gelseydi!" demelerinden ötürü sana vahyolunan âyetlerin bir kısmını
(duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. (İyi bil ki) sen
ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.
Müşrikler, zaman zaman, Hz. Peygamber’den,
gökten hazineler indirmesi, kendilerine bir melek gönderilmesi gibi, olağanüstü
şeyler isterler ve onların bu inatçı ve inkarcı tavırları Resulullah’ı son
derece üzerdi. Çünkü, onlara mucize gösterince de bunun bir büyü olduğunu
söyleyerek yine inkara devam ederlerdi. İşte yukarıdaki ayet, onların bu
olumsuz tavrı karşısında Allah’ın ayetlerini tebliğden vazgeçmemesi hususunda
Hz. Peygamber’i uyarmakta, onun görevinin bu olduğunu, ötesinin Allah’a ait
olduğunu bildirmektedir.
13. Yoksa, "Onu (Kur'an'ı)
kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah'tan başka
çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre
getirin.
Bu meydan okumanın Arapçayı en güzel bir
şekilde kullananlara yöneltilmesi dikkat çekicidir. Daha sonra inen ayet-i
kerimelerle bu miktar üç ayete kadar indirilmesine rağmen onlar buna da cesaret
edememişler ve kılıçla karşılık vermek zorunda kalmışlardır. Bu sonuç Kur’an’ın
Allah kelamı olduğunun büyük bir delilidir.
14. Eğer (onlar) size cevap veremiyorlarsa,
bilin ki, o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka tanrı yoktur.
Artık siz müslüman oluyor musunuz?
15. Kim, (yalnız) dünya hayatını ve
zinetini istemekte ise, işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz
ve orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar.
16. İşte onlar, ahirette kendileri
için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir; (dünyada) yaptıkları da
boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.
17. Rabbin tarafından (gelmiş) açık
bir delile dayanan ve kendisini Rabbinden bir şahidin izlediği, ayrıca
kendisinden önce, bir önder ve bir rahmet olarak Musa'nın Kitab'ı (elinde)
bulunan kimse (inkârcılar gibi) midir? Çünkü bunlar ona (Kur'an'a) inanırlar.
Zümrelerden hangisi onu inkâr ederse işte cehennem ateşi onun varacağı yerdir,
bundan şüphen olmasın; zira bu, senin Rabbin tarafından bildirilmiş gerçektir;
fakat insanların çoğu inanmazlar.
Bu ayet-i kerimede bir mukayese
yapılmaktadır. Şöyle ki: Kur’an-ı Kerim gibi pek parlak bir delile, bu delili
teyit eden bir şahide yani mucizeye ve inançlarının sağlamlığını gösteren
semavi kitaplarından biri olan Tevratın şahitliğine sahip olan Peygamber ile
bunları inkar eden ve sadece dünya hayatından başka bir şey istemeyen bir
kafirin eşit olamayacağı bildirilmektedir. Çünkü bunların biri Allah’ın seçkin
kulu ve Allah’a inanmış, dolayısıyla dünya ve ahiret saadetini kazanmış
kimsedir; diğeri ise inkar etmiş, dolayısıyla ebedi azaba müstehak olmuştur.
18. Kim Allah'a karşı yalan
uydurandan daha zalim olabilir? Onlar (kıyamet gününde) Rablerine arz
edilecekler, şahitler de: İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir,
diyecekler. Bilin ki, Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir!
19. Onlar, (insanları) Allah'ın
yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. Ahireti inkâr edenler de
onlardır.
20. Onlar yeryüzünde (Allah'ı) âciz
bırakacak değillerdir; onların Allah'tan başka (yardım isteyecekleri) dostları
da yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Çünkü onlar (gerçekleri) ne
görebiliyorlar ne de kulak veriyorlardı.
21. İşte onlar kendilerini ziyana
uğrattılar. Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti.
22. Şüphesiz onlar, ahirette en çok
ziyana uğrayanlardır.
23. İnanıp da güzel işler yapan ve
Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet ehlidir. Onlar
orada ebedî kalırlar.
24. Bu iki zümrenin (müminlerle
kâfirlerin) durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların
hali hiç eşit olur mu? Hâla ibret almıyor musunuz?
Surenin buraya kadar olan bölümünde
itikadla ilgili esaslar, Kur’an’ın mucize oluşu, inanmayanların ahiretteki
durumları, cezaları; buna karşılık inananların mükafatları anlatıldı ve onların
cennet ehli oldukları bildirildi. Nihayet bu iki zümre beliğ bir teşbih ile
insanlığın tefekkürüne sunuldu ve onlar düşünmeye davet edildi. Bundan sonraki
bölümlerde de ibret olarak bazı peygamberlerin hayatları tevhid inancını yaymak
için verdikleri mücadele, kavimlerinin bunlara karşı tutumları ve meydana gelen
olayların neticeleri anlatılmaktadır.
25. Andolsun, biz Nuh'u kavmine elçi
gönderdik. Onlara: "Ben (dedi), sizin için apaçık bir uyarıcıyım.
26. Allah'tan başkasına tapmayın!
Ben, size (gelecek) elem verici bir günün azabından korkuyorum."
27. Kavminden ileri gelen kâfirler
dediler ki: "Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden,
basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu
görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin
yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz."
“Mele” kelimesi ileri gelenler, eşraf,
elit tabaka anlamlarına gelir. Kur’an-ı Kerim dikkatlice incelendiğinde bütün
peygamberlerin karşılarında Firavunvari bir tağutun ve ona akıl hocalığı yapan
bir zümrenin var olduğu görülür. Zamanlarının her türlü maddi imkanlarını
ellerinde bulunduran bu elit tabaka, çıkarlarını kaybetmemek için inananları
fakirlik ve zelillikle suçlama yoluna gitmişlerdir. Son Peygamber zamanında da
aynı olay cereyan etmiş, ona fakir ve basit kimselerin inandıkları bahane
ederek karşı çıkmışlardır.
28. (Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer
ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi
katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz
onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?
29. Ey kavmim! Allah'ın emirlerini
bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak
Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine
kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak
görüyorum.
Hz.Nuh’un kavmi inanmış fakir kimselere
tenezzül etmiyor ve onlarla beraber olmak istemiyorlardı. Bunun için Nuh(a.s.)’ın
onları yanından kovmasını teklif ettiler. O büyük peygamber elbette cahillerin
sözüne bakarak Allah’a iman etmiş, Allah katında değeri olan kimseleri yanından
kovacak değildi.
30. Ey kavmim! Ben onları kovarsam,
beni Allah'tan (onun azabından) kim korur? Düşünmüyor musunuz?
31. Ben size: "Allah'ın
hazineleri benim yanımdadır" demiyorum, gaybı da bilmem. "Ben bir
meleğim" de demiyorum, sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için,
"Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir" diyemem. Onların
kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten
zalimlerden olurum."
32. Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle
mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan
isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir!
33. (Nuh) dedi ki: "Onu size
ancak dilerse Allah getirir. Ve siz (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.
34. Eğer Allah sizi azdırmak
istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O
sizin Rabbinizdir. Ve (nihayet) O'na döndürüleceksiniz."
35. (Resûlüm!) Yoksa, "Bunu
uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu uydurduysam günahım bana
aittir. Fakat ben sizin işlediğiniz günahtan uzağım."
36. Nuh'a vahyolundu ki: Kavminden
iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak. Öyle ise onların
işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme.
37. Gözlerimizin önünde ve vahyimiz
(emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme!
Onlar mutlaka boğulacaklardır!
38. Nuh gemiyi yapıyor, kavminden
ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki:
"Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız
biz de sizinle alay edeceğiz!
39. Kendisini rezil edecek azabın
kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında
bileceksiniz."
40. Nihayet emrimiz gelip de sular
coşup yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki: "(Canlı çeşitlerinin) her
birinden iki eş ile -(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında-
aileni ve iman edenleri gemiye yükle!" Zaten onunla beraber pek azı iman
etmişti.
Mealin “sular coşup yükselmeye başlayınca”
kısmını “tandır (tennur) kaynayınca” şeklinde çevirenler de olmuştur.
Müfessirler tandırın kaynamasını çeşitli şekillerde tefsir etmişlerdir. Son
asrın müfessirlerinden M. Hamdi Yazır, Hz.Nuh’un gemisinin alelade yelkenli bir
gemi olmayıp buharlı bir vapur olduğuna işaret etmektedir ki, buna göre, “tandır
kaynadı” demek, vapurun ocağı yandı ve harekete hazır duruma getirildi, demek
olur.
41. (Nuh) dedi ki: "Gemiye
binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim
çok bağışlayan, pek esirgeyendir."
42. Gemi, dağlar gibi dalgalar
arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum!
(Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi.
Hz. Nuh’un oğlu babasına iman etmemişti.
Nitekim babası inananları gemiye bindirirken o ayrılarak bir kenara çekilmişti.
Diğer oğulları Ham, Sam ve Yafes babalarına inanmış ve onunla beraber gemiye
binmişlerdi. Türk milletinin Yafes’in Türk adındaki oğlundan türediği rivayet
edilir.
43. Oğlu: Beni sudan koruyacak bir
dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): "Bugün Allah'ın emrinden (azabından),
merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur" dedi. Aralarına
dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.
Bu ayete şöyle de mana verilmiştir: “Bugün,
Alah’ın esirgediklerinden başkasını O’nun vereceği emirden koruyacak kimse
yoktur.
44. (Nihayet) "Ey yer suyunu
yut! Ve ey gök (suyunu) tut!" denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de)
Cûdî (dağının) üzerine yerleşti. Ve: "O zalimler topluluğunun canı
cehenneme!" denildi.
45. Nuh Rabbine dua edip dedi ki:
"Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır.
Sen hakimler hakimisin."
Hz.Nuh bunu derken Allah’ın, ailesini
boğulmaktan kurtaracağına dair vadine işaret ediyordu.
46. Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla
senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında
bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye
ederim.
Bu ayetten anlaşılıyor ki, insanlar
arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın dinine inanmış ve
peygamberlerini tasdik etmiş kimseler birbirlerinin manevi akrabası, yakını ve
dostlarıdır. Bunların aralarında manevi
bir birlik vardır. Müminlerle kafirler ırk bakımından birbirlerinin
akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir değeri yoktur.
Nitekim Hz. Nuh’un oğlu babasına inanmadığı için, Allah Teala onu Nuh Peygamber’in
ailesinden saymamıştır. Halbuki Hz. Peygamber, aralarında hiçbir neseb bağı
bulunmayan Selman’ı kendi ailesinden saymıştır. Buna karşılık, özellikle Bedir
harbinde birçok sahabi, en yakınların olan babalarına ya da oğullarına karşı
savaşmışlardır.
47. Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Ben
senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni
bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum!
48. Denildi ki: Ey Nuh! Sana ve
seninle beraber olan ümmetlere bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in!
Kendilerini (dünyada) faydalandıracağımız, sonra da bizden kendilerine elem
verici bir azabın dokunacağı ümmetler de olacaktır.
49. (Resûlüm!) İşte bunlar sana
vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de
kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.
Bundan sonra bir başka peygamberin,
kavmine hakkı tebliğ etmek uğrundaki mücadelesi anlatılmaktadır.
50. Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u
(gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka
tanrınız yoktur. Siz yalan uyduranlardan başkası değilsiniz.
51. Ey kavmim! Ben, ona
(peygamberliğe) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni
yaratandan başkasına ait değildir. Hâla aklınızı kullanmıyor musunuz?
52. Ey kavmim! Rabbinizden bağış
dileyin; sonra da O'na tevbe edin ki, üzerinize göğü (yağmuru) bol bol
göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Günah işleyerek (Allah'tan) yüz
çevirmeyin.
53. Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize
açık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak
değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz.
54. Biz "Tanrılarımızdan biri
seni fena çarpmış!" demekten başka bir söz söylemeyiz! (Hûd) dedi ki:
"Ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben sizin ortak
koştuklarınızdan uzağım."
55. "O'ndan başka
(taptıklarınızın hepsinden uzağım). Haydi hepiniz bana tuzak kurun; sonra da
bana mühlet vermeyin!"
56. "Ben, benim de Rabbim,
sizin de Rabbiniz olan Allah'a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki,
O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır."
Allah’ın, her varlığın perçeminden
tutmasından maksat, her varlığın yönetiminin, hüküm ve tasarrufunun O’nun
elinde olması, O’nun kudret ve iradesinin bütün varlıklar üzerinde mutlak ve
kesin bir surette müessir olmasıdır. Allah’ın doğru yolda olması ise, O’nun
hüküm ve tararuflarının tamamen doğru, iyi ve adalete uygun olması, Allah’ın
haksızlık ve zulümden, yanlışlık ve hatadan münezzeh olması demektir.
57. "Eğer yüz çevirirseniz
şüphesiz ki benimle size gönderileni size bildirdim. Rabbim (dilerse) sizden
başka bir kavmi yerinize getirir de O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Çünkü benim
Rabbim her şeyi gözetendir."
58. Emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla
beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık, onları ağır bir
azaptan kurtuluşa erdirdik.
59. İşte Âd (kavmi). Rablerinin âyetlerini
inkâr ettiler; O'nun peygamberlerine âsi oldular ve inatçı her zorbanın emrine
uydular.
60. Onlar hem bu dünyada hem de
kıyamet gününde lânete tâbi tutuldular. Biliniz ki, Ad (kavmi) Rablerini inkâr
ettiler. (Şunu da) bilin ki Hûd'un kavmi Âd, Allah'ın rahmetinden uzak kılındı.
Nitekim el-Hakka suresinin 6. Ve 7. Ayetlerinde
bildirildiğine göre, Ad kavmi yedi gece sekiz gün devam eden şiddetli bir
kasırga ile helak olup insanlar ağaç
gövdeleri gibi yerlere yıkılıp kaldılar.
Bundan
sonra da Salih Peygamber’in Semud kavmine karşı verdiği mücadele
anlatılmaktadır.
61. Semûd kavmine de kardeşleri
Sâlih'i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan
başka tanrınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı. Ve sizi orada
yaşattı. O halde O'ndan mağfiret isteyin; sonra da O'na tevbe edin. Çünkü
Rabbim (kullarına) çok yakındır, (dualarını) kabul edendir.
62. Dediler ki: Ey Sâlih! Sen bundan
önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına
tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine (kulluğa)
çağırdığın şeyden ciddi bir şüphe içindeyiz.
63. (Sâlih) dedi ki: Ey kavmim! Eğer
ben Rabbimden (verilen) apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir
rahmet (peygamberlik) vermişse, buna ne dersiniz? Bu durum karşısında O'na âsi
olursam beni Allah'tan (O'nun azabından) kim korur? O zaman siz de bana ziyan
vermekten fazla bir şey yapamazsınız.
64. Ey kavmim! İşte size mucize
olarak Allah'ın devesi. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin (içsin). Ona
kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalar.
Rivayet edildiğine göre, Salih (a.s.)’ın
kavmi, ondan mucize olarak, kayadan deve çıkarmasını istemişler. Hz. Salih de
onlardan iman edeceklerine dair söz aldıktan sonra namaz kılmış, Allah'a dua
etmiş ve mucize olarak büyük bir kayadan bir deve çıkmıştır. Sonra bu deve
kendisi gibi büyükçe bir yavru doğurmuştur. Fakat kavminin pek azı iman etmiş,
diğerleri yine kafirliklerinde devam etmişlerdir.
65. Fakat Semûd kavmi o deveyi,
ayaklarını keserek öldürdüler. Sâlih dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha
yaşayın (sonra helâk olacaksınız)!" Bu söz, yalanlanamayan bir tehdit idi.
66. Emrimiz gelince, Sâlih'i ve
onunla beraber iman edenleri, bizden bir rahmet olarak (azaptan) ve o günün
zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin kuvvetlidir, (her şeye) galip gelendir.
67. Zulmedenleri de o korkunç ses
yakaladı ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar.
68. Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz
ki, Semûd kavmi gerçekten Rablerini inkâr ettiler. Yine bilesiniz ki, Semûd
kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak kılındı.
69. Andolsun ki elçilerimiz
(melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve: "Selam (sana)" dediler. O
da: "(Size de) selam" dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.
İbn Abbas, gelen elçilerin Cebrail ve
beraberindeki iki melek olduğunu söyler. Bu iki meleğin de Mikail ve İsrafil
oldukları rivayet edilmiştir.
70. Ellerini yemeğe uzatmadıklarını
görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki:
Korkma! (biz melekleriz). Lût kavmine gönderildik.
71. O esnada hanımı ayakta idi ve
(bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Ya'kub'u
müjdeledik.
72. (İbrahim'in karısı:) Olacak şey
değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu
gerçekten şaşılacak bir şey! dedi.
Müfessirlerin izahına göre o sırada İbrahim
(a.s.) yüz yirmi yaşında, hanımı ise doksan yaşında idi.
73. (Melekler) dediler ki: Allah'ın emrine
şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin
üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur.
74. İbrahim'den korku gidip
kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı.
Çünkü Hz. İbrahim, inkarcılara gelecek
olan umumi felaket ve azaba Lut (a.s.) ile ona inananların da uğrayacaklarından
korkuyor, bu sebeple azabın kaldırılması için ısrarla Allah’a yalvarıyordu.
75. İbrahim cidden yumuşak huylu,
bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biri idi.
76. (Melekler dediler ki): Ey
İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri
çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir!
77. Elçilerimiz Lût'a gelince, (Lût)
onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da "Bu, çetin bir
gündür" dedi.
Meleklerin genç delikanlılar şeklinde
geldiğini gören Lut (a.s.) onları insan sanmış ve kavminin onlara tecavüz
etmesinden korkmuştu. Çünkü A’raf suresinin 80 ve 81. Ayetlerinde bildirildiğine
göre Lut’un inkarcı kavminde cinsi sapıklık yaygın idi.
78. Lût'un kavmi, koşarak onun
yanına geldiler. Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar. (Lût): "Ey
kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla evlenin); sizin için onlar daha
temizdir. Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin!
İçinizde aklı başında bir adam yok mu!" dedi.
Bazı tefsircilere göre Hz. Lut’un halkına
evlenmelerini tavsiye ettiği kızlarından maksat kendi öz kızları değil,
kavminin kızlarıdır. Çünkü onun sadece iki kızı vardı. Her peygamber kendi
kavminin büyüğü ve manevi babası sayıldığından Hz. Lut: “İşte bunlar
kızlarımdır...” demiştir.
79. Dediler ki: Senin kızlarında
bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen bizim ne istediğimizi elbette
bilirsin.
80. (Lût:) Keşke benim size karşı
(koyacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim! dedi.
81. (Melekler) dediler ki: Ey Lût!
Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir
kısmında ailenle (yola çıkıp) yürü. Karından başka sizden hiçbiri geride
kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan (azap) şüphesiz ona da isabet edecektir.
Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?
82. Emrimiz gelince, oranın altını
üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişirilip istif edilmiş taşlar
yağdırdık.
83. (O taşlar:) Rabbin katında
işaretlenerek (yağdırılmıştır). Onlar zalimlerden uzak değildir.
84. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı
(gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin! Sizin için ondan başka
tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi hayır (ve bolluk)
içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından
korkuyorum.
85. Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı
adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular
olarak dolaşmayın.
86. Eğer mümin iseniz Allah'ın
(helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir
bekçi değilim.
87. Dediler ki: Ey Şuayb!
Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi
yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok
akıllısın!
88. Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim,
Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından
güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini
yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar
ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız
O'na dayandım ve yalnız O'na döneceğim.
Bu ayette bir peygamberin en önemli
vasıflarının sıralandığını görüyoruz: Her şeyden önce peygamberler Allah
tarafından kendisine veya kendisinden önceki bir peygambere gönderilmiş bir
delile yani vahye dayanırlar. İkincisi peygamberler, ümmetlerine tebliğ
ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar; sözleri ve
özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ ettiklerine
muhalif davranmazlar. Üçüncüsü, peygamberler birer ıslahatçıdır; onların
görevi, yapmak, düzeltmektir; iyiliğin hakim olması, insanların doğruya ve
iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir. Dördüncüsü,
peygamberler, sadece Allah’a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah’tan
geldiği hususunda hiçbir kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de
ümitsizliğe düşmezler.
89. Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız,
Nuh kavminin veya Hûd kavminin, yahut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi
size de bir musibet getirmesin! Lût kavmi de sizden uzak değildir.
Yani onlar da sizin zamanınıza yakın bir
zamanda helak oldular. Dolayısıyla helak olanların zamanca size en yakını
onlardır. Ya da küfürde, kötülüklerde ve helakı gerektiren şeylerde sizden uzak
değillerdi. Bu sebeple helak oldular. Onlardan ibret almalısınız.
90. Rabbinizden bağışlanma dileyin;
sonra O'na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (müminleri) çok
sever.
91. Dediler ki: Ey Şuayb!
Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (âciz)
görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden
üstün değilsin.
92. (Şuayb:) "Ey kavmim dedi,
size göre benim kabilem Allah'tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allah'ın
emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı
çepeçevre kuşatıcıdır.
93. Ey kavmim! Elinizden geleni
yapın! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve
yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle
beraber beklemekteyim."
94. Emrimiz gelince, Şuayb'ı ve
onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri
ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.
95. Sanki orada hiç barınmamışlardı.
Biliniz ki, Semûd kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak olduğu gibi Medyen kavmi de
uzak oldu.
Şuayb (a.s.)ın kavmi de Semud kavmi gibi
nasihat dinlemedikleri için korkunç bir ses ve gürültü ile helak olmuşlardır.
Bunların cezalarının aynı olması kötü ahlak bakımından birbirlerine
benzediklerine işarettir. Nitekim Allah’ın rahmetinden uzak olmaları için her
iki kavme de aynı beddua edilmiş ve Medyen kavmi bu hususta Semud kavmine
benzetilmiştir.
96. Andolsun ki Musa'yı da
mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.
97. Firavun'a ve onun ileri
gelenlerine Fakat onlar Firavun'un emrine uydular. Oysa Firavun'un emri doğru
değildi.
98. Firavun, kıyamet gününde
kavminin önüne düşecek ve onları (çekip) ateşe götürecektir. Varacakları yer ne
kötü yerdir!
Yani Firavun, nasıl ki bu dünyada
kavminden inkarcı olanların önüne düşmüş; onlarla Allah’ın Resulü Hz. Musa ve
onun tebliğ ettiği hak dine karşı mücadele vermişse, yine nasıl ki Allah’ın Peygamberi’ini takip edip yakalamak için
kavmini arkasına takmış ve nihayet kendisi denizde boğulduğu gibi onların
boğulmasına da sebep olmuşsa, aynı şekilde ahirette de kavminin önünde olarak
hepsi birden cehenneme sürülecektir.
99. Onlar burada da, kıyamet gününde
de lânete uğratıldılar. (Onlara) verilen bu armağan ne kötü armağandır!
100. (Ey Muhammed!) İşte bu, (halkı
helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu sana anlatıyoruz; onlardan
(bugüne kadar izleri) kalan da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok olan) da vardır.
101. Onlara biz zulmetmedik; fakat,
onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri geldiğinde, Allah'ı bırakıp
da taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey sağlamadı, ziyanlarını artırmaktan
başka bir şeye yaramadı.
102. Rabbin, haksızlık eden
memleketleri (onların halkını) yakaladığında, onun yakalayışı işte böyle
(şiddetlidir). Şüphesiz onun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir!
103. İşte bunda, ahiret azabından
korkanlar için elbette bir ibret vardır. O gün bütün insanların bir araya
toplandığı bir gündür ve o gün (bütün mahlûkatın) hazır bulunduğu bir gündür.
104. Biz onu (kıyamet gününü) sadece
sayılı bir müddete kadar bekletiriz.
105. O geldiği gün Allah'ın izni
olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu.
106. Bedbaht olanlar ateştedirler,
orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki.
107. Rabbinin dilediği hariç, (onlar)
gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini
hakkıyla yapandır.
108. Mutlu olanlara gelince, onlar da
cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada
ebedî kalacaklardır. Bu (nimetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.
Bu ayetlerde sayılı müddetin sona
ermesiyle gelecek olan kıyamet gününden ve bunu takip edecek olan ahiret
hallerinden bahsedildiği için, buradaki gökler ve yerden maksat dünyanın değil,
ahiretin gökleri ve yeridir. Çünkü İbrahim suresinin 48. Ayetinde, “O gün yer
başka bir yer ile, gökler de (başka göklerle) değiştirilir” buyurulmuştur.
109. O halde onların tapmakta
oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba götürdüğünden) şüphen olmasın.
Çünkü onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların
(azaptan) nasiplerini mutlaka eksiksiz olarak vereceğiz.
110. Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı
verdik; fakat onda ihtilaf edildi. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı,
elbette onların arasında hüküm verilmişti (ve işleri de bitirilmişti). Şüphesiz
ki onlar (Mekkeliler) de Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler.
111. Şüphesiz Rabbin, onların her
birinin amellerinin karşılığını onlara tam olarak verecektir. Çünkü Rabbin,
onların yapmakta olduklarından haberdardır.
112. O halde seninle beraber tevbe
edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O,
sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.
Ashab-ı kiramdan rivayet edildiğine göre
Kur’an’da Resulullah (s.a.) için bu ayetten daha şiddetli ir ayet
inmemiştir.Resulullah buyurmuştur ki: “Beni, Hud suresi kocattı!” Çünkü bu
surede ona “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” denilmişti ve bu kolay bir iş
değildi. Allah Teala yalnız ona değil, onunla beraber müminlere de istikameti
emretmektedir.
113. Zulmedenlere meyletmeyin; sonra
size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız
yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!
114. Gündüzün iki ucunda, gecenin de
ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu,
öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.
Tefsircilere göre, gündüzün iki
tarafındaki namazlar, sabah, öğle ve ikindi; gecenin yakın saatlerindekiler de
akşam ve yatsı namazlarıdır. Ayette belirtilen iyiliklerden biri 5 vakit
namazdır. Resulullah (s.a.) buyurmuştur ki: Ne dersiniz, sizden birisinin
kapısı önünde bir ırmak bulunsa da, her gün beş defa onda yıkansa kendisinde
kir namına bir şey kalır mı? Ashap, “hayır” dediler. Bunun üzerine Resulullah
buyurdu ki: İşte beş vakit namaz da bunun gibidir ki, Allah o sayede bütün
hataları arıtır.
115. (Ey Muhammed!) Sabırlı ol, çünkü
Allah güzel iş yapanların mükâfatını zayi etmez.
116. Sizden önceki asırlarda
yeryüzünde (insanları) bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler bulunsaydı
ya! Fakat onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesnadır (bunlar
görevlerini yaptılar). Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine
düştüler. Zaten günahkâr idiler.
117. Halkı iyi olduğu halde Rabbin,
haksızlıkla memleketleri helâk etmez.
118. Rabbin dileseydi bütün insanları
bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.
119. Ancak Rabbinin merhamet
ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin,
"Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım"
sözü yerini buldu.
Tefsirciler ayette geçen “li-zalike=bunun
için” sözüne iki türlü mana vermişlerdir:
-“Zaten Rabbin onları bunun için yani ihtilafa düşmeleri için yarattı” veya:
-“Zaten Rabbin onları bunu için yani
rahmetine nail olmaları için yarattı”.
120. Peygamberlerin haberlerinden
senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda
sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.
121. İman etmeyenlere de ki: Elinizden
geleni yapın! Biz de (gerekeni) yapmaktayız!
122. Bekleyin! Şüphesiz biz de
beklemekteyiz!
123. Göklerin ve yerin gaybı (sırrı)
yalnız Allah'a aittir. Her iş O'na döndürülür. Öyle ise O'na kulluk et ve O'na
dayan! Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.
Ayette ibadet emrinin hemen arkasından
tevekkül emri gelmektedir. Çünkü kulluk ancak tevekkül ile yani sadece Allah’a
güvenip dayanmakla kemale ulaşır. Bütün işlerde başarıya ulaşmak için esbaba
tevessül hususunda elden geleni yapmakla beraber, başarıyı Allah’tan beklemek
ve sadece O’ndan yardım dileyip O’na sığınmak, aynı zamanda imanın kemaline de
alamettir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi