017-el-İSRÂ - Diyanetvakfi - 17. Sayfa
17-el-İSRÂ
Mekke'de nâzil
olmuştur. Ancak 26, 32, 33 ve 57. âyetlerle 73 ilâ 80. âyetlerin Medine'de indiği rivayet edilmektedir. 111 (yüzonbir) âyettir.
"İsrâ" kelimesi, geceleyin yürümek manasına gelir. Hz. Peygamber'in Mi'rac
mucizesinin Mekke'den Kudüs'e kadar olan kısmı bu sûrede anlatıldığından, sûre
"İsrâ" adını almıştır.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla.
1. Bir gece, kendisine
âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i
Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan
sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.
2. Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve
İsrailoğullarına: "Benden başkasını dayanılıp güvenilen bir rab
edinmeyin" diyerek bu Kitab'ı bir hidayet rehberi kıldık.
3. (Ey) Nuh ile birlikte (gemide)
taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.
Bazı tefsirlerde, ikinci ve üçüncü
ayetler arasında şöyle bir mana alakası kurulmuştur: Ey Nuh ile birlikte
gemide taşıdığımız kimselerin nesli!
Benden başkasını, dayanılıp güvenilen bir Rab edinmeyin. Gerçekten Nuh, çok
şükreden bir kul idi.
4. Biz, Kitap'ta İsrailoğullarına:
Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir
kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.
5. Bunlardan ilkinin zamanı
gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin
arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.
Tefsirlerde, bu güçlü kuvvetli kulların,
Ninevalı Sencarib, Babilli Buhtünnasr
veya Calut’un orduları olduğu, bunların, Tevrat’ı ve Mescid-i Aksa’yı
yaktıkları, İsrailoğullarının alimlerini öldürdükleri ve 70.000 kadar esir
aldıkları rivayet edilmekte, bütün bu musibetlere sebep teşkil etmiş olan
İsrailoğullarının ilk fesadının ise Zekeriya’yı öldürmeleri ve Ermiya’yı
hapsetmeleri olduğu belirtilmektedir.
6. Sonra onlara karşı size tekrar
(galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı
daha da çoğalttık.
7. Eğer iyilik ederseniz kendinize
etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer
cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi
yine Mescid'e (Süleyman Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi
büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık).
Tefsirlerde, İsrailoğullarının ikinci
musibete uğramalarının sebebi olan diğer fesat hareketlerinin, Hz. Yahya’yı
öldürmeleri ve Hz. İsa’yı öldürmeye teşebbüs etmeleri olduğu belirtiliyor.
8. Belki Rabbiniz size merhamet
eder; fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine
cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.
9. Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru
yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir
mükâfat olduğunu müjdeler.
10. Ahirete inanmayanlara gelince,
onlar için de elemli bir azap hazırlamışızdır.
11. İnsan hayrı istediği kadar şerri
de ister. İnsan pek acelecidir!
Bu ayet, insanın önemli bir psikolojik
yönüne işaret etmektedir: Gerçekten biz insanlar, öfkelendiğimiz, sıkıldığımız
ya da bir güçlükle karşılaştığımızda, öfkelendiklerimizi için beddua eder;
güçlüklerden sabır ve metanetle kurtulmak için çaba harcayacağımız yerde,
acelecilik göstererek tezden kurtulmak isteriz. Bu olmayınca da, ümitsiz ve
kötümser bir ruh haleti içinde, “Allah’ım, canımı al da, beni bu sıkıntıdan
kurtar!” gibi sözlerler kendimiz için beddua ederiz ki, bunlar doğru değildir.
12. Biz, geceyi ve gündüzü birer
âyet (delil) olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız,
ayrıca, yılların sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip
(yerine, eşyayı) aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz, her şeyi
açık açık anlattık.
13. Her insanın amelini (veya
kaderini) boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne
konacak bir kitap çıkarırız.
14. Kitabını oku! Bugün sana hesap
sorucu olarak kendi nefsin yeter.
Bu dünyada, gerek çevrenin olumsuz
şartları, gerekse insanın birçok kötü arzu ve ihtirasları, onun kalp ve
basiretini bağlayabilmekte, iyilik ve kötülükleri görmesini önleyebilmektedir.
Buna karşılık, yukarıdaki ayete göre, ahirette insan sözkonusu olumsuz
amillerden kurtulacağı için kendi hesabını bizzat kendisi yapacak, dünyadaki
amellerinin değeri hakkında hüküm vercek ve kendisini ibra veya mahkum edecek
bir ruh olgunluğuna ulaşacaktır.
15. Kim hidayet yolunu seçerse, bunu
ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi
zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz,
bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.
16. Bir ülkeyi helâk etmek
istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına
(iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o
ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.
Ayetin baş kısmı, müfessirler tarafından
şöyle de anlaşılmıştır: Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin
varlıklı ve şımarmış kişilerini çoğaltırız. Bu suretle onlar kötülük işlerler;
böylece o ülke helaka müstahak olur.
17. Nuh'tan sonraki nesillerden
nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin
yeterlidir.
18. Her kim bu çarçabuk geçen
dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada
hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme
sokarız.
19. Kim de ahireti diler ve bir
mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları
makbuldür.
20. Hepsine, onlara da bunlara da
(dünyayı isteyenlere de ahireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından
(istediklerini) veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.
21. Baksana, biz insanların kimini
kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük
farkları bakımından daha büyüktür.
20. ayet, gerek dünya gerekse ahiret
nimetleri bakımından Allah’ın lütfunun sınırsızlığını ifade etmekte; servet,
mevki, sağlık ve yaşayış güzelliği bakımından insanlar arasındaki farkların,
ilahi takdirin bir gereği olduğunu, binaenaleyh, bu dünyada mutlak eşitliğin
imkansızlığını ortaya koymaktadır. Bunun yanında 21. Ayetten anlıyoruz ki,
ahirette de insanlar eşit durumda olmayacaklar, aksine, insanların dünyada
yapmış oldukları işlere göre ahirette derce farları daha da büyük olacaktır.
Ancak, 18. Ayetten de anlaşılacağı üzere, para ve mevki gibi dünyevi imkanlar,
Allah nezdinde mutlak bir değer ifade etmediği için, dünya hayatını sırf
bunların peşinde koşarak geçirenler, ahirette üstün derecelere ulaşma hakkını
kaybetmiş olacaklardır.
22. Allah ile birlikte bir ilâh daha
tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terkedilmiş olarak kalırsın.
23. Rabbin, sadece kendisine kulluk
etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan
biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile
deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.
24. Onları esirgeyerek
alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim! Küçüklüğümde onlar
beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!"
diyerek dua et.
25. Rabbiniz sizin kalplerinizdekini
çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz
çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.
26. Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya
hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.
27. Zira böylesine saçıp savuranlar
şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.
28. Eğer Rabbinden umduğun (beklemek
durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa
kendilerine gönül alıcı bir söz söyle.
Rivayete göre, Bilal, Suheyb, Mehca ve
Habbab gibi yoksul sahabiler, Hz. Peygamber’in yardımı ile geçinirlerdi.
Resulullah (s.a.), onlara verilecek bir şeyleri olmadığı zaman, mahcubiyetinden
ötürü söyleyecek bir söz bulamaz, yüzünü başka tarafa çevirir, fakat onların
ihtiyaçlarını gidermek için Cenab-ı Hakk’ın kendisine imkan vermesini dilerdi.
İşte bu ayet-i kerimede, Resulullah’a bu gibi insanlara bir şeyler veremeyecek
bile olsa, hiç olmazsa “Allah, bize de, size de bol rızık versin”, “Allah
sizleri mesut ve müreffeh kılsın” gibi sözlerle onların gönüllerini alması
gerektiği hatırlatılmaktadır.
29. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık
da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.
30. Rabbin rızkı dilediğine bol
verir, dilediğine daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları)
çok iyi görür.
31. Geçim endişesi ile
çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz.
Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.
32. Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir
hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.
Yukarıdaki ayette “zina etmeyin”
denilmeyip de “zinaya yaklaşmayın” buyurulması ilgi çekicidir. Buna göre yalnız
zina değil, kişiyi zina etmeye sevkeden yollar da yasaklanmıştır. Esasen bir
kere bu yollara tevessül edildikten, yani insanı zina etmeye zorlayan ve cinsi
arzuları kabartan bir ortama girdikten sonra, artık, bu arzuların ağır baskısı
karşısında iradenin gücü oldukça yetersiz kalır ve zinadan korunmak son derece
güçleşir. İnsanın bu psikolojik zafını dikkate alan Kur’an-ı Kerim, prensip
olarak insanı kötülüklere sevkedici sebepleri ortadan kaldırmayı amaçlamıştır.
Buna sedd-i zeria prensibi denir.
33. Haklı bir sebep olmadıkça
Allah'ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse, onun
velîsine (hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu velî de kısasta ileri
gitmesin. Zaten (kendisine bu yetki verilmekle) o, alacağını almıştır.
34. Yetimin malına, rüşdüne erinceye
kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin.
Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.
35. Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün
ve doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha
güzeldir.
36. Hakkında bilgin bulunmayan şeyin
ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.
37. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.
Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk
yarışına girebilirsin.
38. Bütün bu sayılanların kötü
olanları, Rabbinin nezdinde sevimsizdir.
39. İşte bunlar, Rabbinin sana
vahyettiği hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilâh edinme; sonra kınanmış
ve (Allah'ın rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.
40. (Ey müşrikler!) Rabbiniz, erkek
çocukları sizin için ayırdı da, kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi!
Gerçekten siz, (vebali) çok büyük bir söz söylüyorsunuz.
Müşrikler, meleklerin Allah’ın kızları
olduğuna inanırlar, erkek çocukların ise kendilerine verildiğini iddia ederler,
bundan dolayı gururlanırlardı. İşte ayet-i kerime, onların bu düşüncesini
reddetmekte, çocuklar arasında cinsiyetlerine göre böyle bir değer ayırımı
yapılmasını kabul etmemektedir.
41. Biz, onların akıllarını
başlarına toplamaları için bu Kur'an'da (çeşitli ikaz ve ihtarları) türlü
şekillerde tekrar ettik. Fakat bu, onlara, daha da kaçıp uzaklaşmaktan başka
bir şey sağlamıyor.
42. De ki: Eğer söyledikleri gibi
Allah ile birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde bu ilâhlar, Arş'ın
sahibi olan Allah'a ulaşmak için çareler arayacaklardı.
Ayetin son kısmı müfessirler tarafından iki şekilde manalandırılmıştır:
a) “...O takdirte onlar, Arş’ın sahibi olan Allah’a üstün gelmek için çareler arayacaklardı.”
b) “...O taktirde onlar, ululuğunu ve kudretini bildikleri Arş’ın sahibi olan Allah’a yakınlaşmak ve O’na itaat etmek için çareler arayacaklardı.”
43. Allah, onların söyledikleri
şeylerden münezzehtir; son derece yücedir ve uludur.
44. Yedi gök, yer ve bunlarda
bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey
yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir,
bağışlayıcıdır.
Tabiat ilimlerindeki inkişaf, bu ayetin
açıklanmasına yardımcı olmuştur. Nitekim, önceleri cansız ve hareketsiz olduğu
sanılan varlıklar da dahil olmak üzere, bütün eşya atomlardan meydana
gelmiştir. İşte atom çekirdeklerinin etrafındaki elektronlar, sürekli ve
muntazam bir şekilde çekirdeğin etrafında dönmektedirler ki, belki de onların
bu dönüşleri ve böylece, ilahi kanuna, en ufak bir sapma göstermeksizin boyun
eğmeleri, Kur’an-ı Kerim tarafından Allah’ı tesbih olarak ifade edilmiştir.
45. Biz, Kur'an okuduğun zaman,
seninle ahirete inanmayanların arasına gizleyici bir örtü çekeriz.
46. Ayrıca, onu anlamamaları için
kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur'an'da
Rabbinin birliğini yâdettiğinde onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisin
geri dönüp giderler.
47. Biz, onların seni dinlerken ne
maksatla dinlediklerini, kendi aralarında fısıldaşırlarken de o zalimlerin:
"Siz, büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!" dediklerini çok
iyi biliriz.
48. Baksana; senin için ne türlü
benzetmeler yaptılar! Bu yüzden, (öyle bir) saptılar ki, artık (doğru) yolu
bulamayacaklardır.
49. Bir de onlar dediler ki: Sahi
biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte
diriltileceğiz, öyle mi!
50. De ki: "İster taş olun,
ister demir",
51. İsterse aklınıza (yeniden
dirilmesi) imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık! (Bunlar, Allah'ın sizi
yeniden diriltmesini güçleştirmez.) Diyecekler ki: "Bizi tekrar (hayata)
kim döndürecek?" De ki: Sizi ilk kez yaratan. Bunun üzerine onlar sana
alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve "Ne zamanmış o?"
diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek!
52. Allah sizi çağıracağı gün,
kendisine hamdederek çağrısına uyarsınız ve (dirilmeden önceki halinizde) çok
az kaldığınızı sanırsınız.
53. Kullarıma söyle, sözün en
güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın
apaçık düşmanıdır.
54. Rabbiniz, sizi en iyi bilendir.
Dilerse size merhamet eder; dilerse sizi cezalandırır. Biz, seni onların üstüne
bir vekil olarak göndermedik.
Müfessir Beyzavi, bu ayetin son cümlesini
şöyle açıklamıştır: “Biz, kafirleri imana zorlama işini sana havale etmedik.
Seni, sadece Allah’ın rahmetini müjdeleyici ve azabından sakındırıcı olarak
gönderdik. Bu sebeple inanmayanlara tolerans göster.
Müfessirlerin
beyanına göre, Hz. Muhammed’in peygamberliğine itiraz edenlere karşı, Allah
Teala, herkesin halini, kimlerin imana ve iyi davranışlara daha layık, kimlerin
inkarcılığa ve kötü yaşayışa müstehak olduğunu, ayrıca kimin peygamberliğe ehil
olduğunu en iyi bilenin ancak kendisi olduğunu belirtmek üzere şöyle
buyurmuştur:
55. Rabbin, göklerde ve yerde olan
herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün
kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik.
Peygamberlerin kendi aralarındaki bu
derece farkı, maddi ve bedeni yönden olmayıp ruhi ve manevi fazilet ve
kabiliyetler yönündedir. Nitekim, Hz. Davud’a Zebur’un gönderildiğine işaret
buyurulmakla bu husus teyit edilmiştir.
56. (Resûlüm!) De ki: "Allah'ı
bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar,
sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler."
57. Onların yalvardıkları bu
varlıklar Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar; O'nun
rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınılacak bir
azaptır.
58. Ne kadar ülke varsa hepsini
kıyamet gününden önce ya helâk edecek veya en çetin bir şekilde
azaplandıracağız. Bu, Kitap'ta (levh-i mahfuz'da) yazılıdır.
Müfessirlerce tercih edilen yoruma göre,
ayetteki “helak”ten maksat, alelade ölüm, “azap”tan maksat ise, katledilmek
veya çeşitli musibetlere maruz kalmak suretiyle ölümdür.
59. Bizi, âyetler (mucizeler)
göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin bu âyetleri yalanlamış olmasıdır.
Nitekim Semûd kavmine, açık bir mucize olmak üzere bir dişi deve vermiştik.
Onlar ise, (bu deveyi boğazladılar ve) bu yüzden zalim oldular. Oysa biz âyetleri
ancak korkutmak için göndeririz.
Burada “ayet”ten maksat, kafirlerin,
keyiflerine göre gösterilmesini istedikleri, mucizelerdir. Nitekim, Abdullah b.
Abbas’ın rivayetine göre Mekke müşrikleri, Resulullah (s.a.)tan, Safa tepesini
altın ve gümüş yapmasını istemişlerdi. Ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre,
daha önceki kavimler de bu tür mucizeler istemişlerdi ki, onların asıl maksadı,
inanmak değildi. Allah Teala, onların, peygamberlerinden istediği bu mucizeleri
tahakkuk ettirmiş, fakat iman etmedikleri için de onları helak etmişti. Bu,
Allah’ın bir kanunudur. Eğer Hz. Peygamber de, müşriklerin istedikleri bu nevi
mucizeleri göstermiş olsaydı,-ki, onlar yine de inanmayacaklardı- o takdirde
geçmiş kavimler gibi onlar da helak olacaklardı. Nitekim yukarıdaki ayette
Salih Peygamber’in kavmi Semud’un isyankar tutumuna değinilmekte ve mucizeden
maksadın korkutmak olduğu tasrih edilmektedir ki, ancak bu takdirde mucize
imana vesile olabilir ve beklenen faydayı sağlayabilir.
60. Hani sana: Rabbin, insanları
çepeçevre kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz o görüntüleri ve Kur'an'da
lânetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları
korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz.
Müfessirlerin ekseriyetine göre, ayetin,
“görüntüler” ile tercüme edilen “rü’ya” kelimesi, Hz. Peygamber’in Mi’rac
gecesindeki müşahedeleridir. “Kur’an’da lanetlenen ağaç” ise, cehennemdeki
“zakkum ağacı”dır.
61. Meleklere: Âdem'e secde edin!
demiştik. İblis'in dışında hepsi secde ettiler. İblis: "Ben, dedi,
çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim!"
62. Dedi ki: "Şu benden üstün
kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek
azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım!"
63. Allah buyurdu: Git! Onlardan kim
sana uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Tam bir ceza!
64. Onlardan gücünün yettiği
kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ;
mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun. Şeytan,
insanlara, aldatmadan başka bir şey vâdetmez.
65. Şurası muhakkak ki, benim
(ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onları)
koruyucu olarak Rabbin yeter.
66. (Kullarım!) Rabbiniz, lütfuna
nâil olmanız için denizde gemileri sizin için yüzdürendir. Doğrusu O, sizin
için çok merhametlidir.
67. Denizde başınıza bir musibet
geldiğinde, O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp
karaya çıkardığında, (yine eski halinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.
68. O'nun, sizi kara tarafında yerin
dibine geçirmeyeceğinden, yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz?
Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.
69. Yahut O'nun, sizi bir kez daha
oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız
sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize
(intikamınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.
70. Biz, hakikaten insanoğlunu şan
ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve
denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları,
yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.
Görüldüğü gibi bu ayette Allah Teala,
insanoğluna lütuf ve ikramının bir özetini vermekte ve onun alemdeki özel
yerine işaret etmektedir. Müfessirlere göre insanın şan ve şerefi ve diğer
varlıklardan üstünlüğü; Allah’ın ona verdiği beden güzelliği, el, göz, kulak
gibi organlarını daha becerikli bir şekilde kullanması, okuyup yazması, başka
birtakım varlıkları kendi hizmetinde kullanması, aletler icad etmesi, olaylar
arasındaki sebep-sonuç alakasını görmesi ve bu sayede geleceğe yönelik
programlar ve hazırlıklar yapması, iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin
kavramlarına sahip olması; kısaca, maddi ve bedeni, ahlaki ve ruhi meziyetleri
haiz olmasıdır.
71. Her insan topluluğunu önderleri
ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri sağından verilirse,
onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar.
Bu ayette, amel defterleri sağından
verilenlerin durumundan bahsedildiği halde, salondan verilenlere
değinilmemiştir. Bu konuda Beyzavi şöyle diyor: “Yukarıdaki ayet göstermektedir
ki, amel defterleri solundan verilenler, onun muhtevasına muttali olduklarında
kendilerini utanç ve hayret bürür; o kadar ki, dillerinde defterlerini okuyacak
mecal kalmaz. Bu yüzden Cenab-ı Hak, onlar hakkında şöyle buyurmakla
yetinmiştir:
72. Bu dünyada kör olan kimse
ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.
73. Müşrikler, sana vahyettiğimizden
başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana
vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul
edeceklerdi.
74. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık,
gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.
75. O zaman, hiç şüphesiz sana
hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin
için bir yardımcı da bulamazdın.
76. Yine onlar, seni yurdundan
çıkarmak için nerdeyse dünyayı başına dar getirecekler. O takdirde, senin
ardından kendileri de fazla kalamazlar.
Nitekim, Hz. Muhammed(s.a.)i Mekke’den
çıkmaya mecbur bırakan müşrikler, daha sonra müslümanlarla yaptıkları savaşlar
sonucu bir hayli yıpranmışlar; nihayet, Mekke’nin müslümanlar tarafından
fethedilmesi üzerine Mekke’ye hakimiyetleri son bulmuş ve böylece Kur’an’ın
verdiği bu mucize haber tahakkuk etmiştir.
77. Senden önce gönderdiğimiz
peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik
bulamazsın.
78. Gündüzün güneş dönüp gecenin
karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah
namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir.
Müfessirlere göre bu ayet, beş vakit
namazı ifade etmektedir. Şöyle ki: Güneşin dönmesi, yani zeval vaktinden sonra
öğle ve ikindi namazı, güneşin batmasından sonra akşam ve yatsı namazları
vardır. Sabah namazı ise ayrıca zikredilmiş ve bu namazın şahitli olduğu
belirtilmiştir. Çünkü, tefsircilerin beyanına göre, gece melekleri ile gündüz
melekleri sabah namazında buluşur, hep birlikte bu namazın kılındığına şahit
olduktan sonra gündüz melekler kalır, gece melekleri ise semaya yükselirlermiş.
79. Gecenin bir kısmında uyanarak,
sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye
değer bir makama göndereceğini umabilirsin.
80. Ve şöyle niyaz et: Rabbim!
Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle
çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.
81. Yine de ki: Hak geldi; bâtıl
yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.
82. Biz, Kur'an'dan öyle bir şey
indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca
ziyanını artırır.
Mümin, Kur’an’dan feyz almasını bildiği,
bu maksatla okuduğu, dinlediği için, Kur’an ayetleri kendisine şifa ve rahmet
vesilesidir. Buna karşılık, hastanın ilaçtan yararlanmak istemeyişi onun
hastalığını artırdığı gibi, zalimin Kur’an’dan uzak durması da onun hüsranını
artırır.
83. İnsana nimet verdiğimiz zaman
(bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa iyice
karamsarlığa düşer.
84. De ki: Herkes, kendi mizaç ve
meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en
iyi bilendir.
85. Sana ruh hakkında soru sorarlar.
De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.
Bu ayet, insan için ruhun mahiyetini
kavramanın imkansız olduğunu ifade etmektedir. Nitekim “Ruh’un mahiyeti”
problemi, asırlardır insanlığı en çok düşündüren konulardan biri olmakla
beraber, halen meseleye nihai bir çözüm getirilmemiştir ve öyle görülüyor ki,
bundan sonra da getirilemeyecektir.
86. Hakikaten, biz dilersek sana
vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bu durumda sen de bize karşı hiçbir
koruyucu bulamazsın.
87. Ancak Rabbinin rahmeti
(sayesinde Kur'an bâki kalmıştır). Çünkü O'nun sana lütufkârlığı çok büyüktür.
88. De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın
bir benzerini ortaya koymak üzere insü cin bir araya gelseler, birbirlerine
destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.
89. Muhakkak ki biz, bu Kur'an'da
insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu
inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.
Müfessirler, bu ayette, insanlara çeşitli
şekillerde açıklandığı bildirilen “misal”in “mana” anlamına geldiğini
belirtmişler; ayrıca hükümler, vaad, sakındırma ve geçmiş kavimlerin hikayeleri
gibi anlamlara gelebileceğine de işaret etmişlerdir.
90. Onlar: "Sen, dediler, bizim
için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız."
91. "Veya senin bir hurma
bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar
akıtmalısın."
92. "Yahut, iddia ettiğin gibi,
üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri gözümüzün
önüne getirmelisin."
Ayetin son kısmı “Allah’ı ve melekleri
(söylediklerinin doğruluğuna) şahit getirmelisin” şeklinde de anlaşılmıştır.
93. "Yahut da altından bir evin
olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece
(göğe) çıktığına da asla inanmayız." De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben,
sadece beşer bir elçiyim.
94. Zaten, kendilerine hidayet
rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, "Allah, peygamber
olarak bir beşeri mi gönderdi?" demeleri engellemiştir.
Şu halde, inkarcıların peygamberlere iman
etmemelerinin bir sebebi de onların bir
beşer olması, yani kendileri gibi bir insan olması idi. Halbuki onlar,
peygamberlerin, insanüstü bir varlık olması gerektiğini sanıyorlar; Allah
Teala’nın , peygamberi insanların kendi cinslerinden göndermesindeki hikmeti
kavrayamıyorlardı. Cenab-ı Hak, onların bu iddialarına şöyle karşılık veriyor:
95. Şunu söyle: Eğer yeryüzünde
yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber
olarak bir melek gönderirdik.
Allah Resulü, “Ben sadece bir beşer
peygamberim” deyince kafirler: “Öyleyse senin peygamberliğine kim şahitlik
edecek?” dediler, bunun üzerine aşağıdaki ayet indi.
96. De ki: Benimle sizin aranızda
gerçek şahit olarak Allah kâfidir. Zira O, kullarını hakikaten bilip görmektedir.
Bu ayette Allah Resulü’ne bir teselli,
kafirlere de tehdit vardır.
97. Allah kime hidayet verirse, işte
doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah'tan
başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde
yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi
yavaşladıkça onun alevini artırırız.
Bir sahabi Allah Resulü’ne: “Ey Alla’ın
Resulü! Kafirler yüzleri üstüne mi haşredilecekler?” diye sorduğunda,
Resulullah: “Onu iki ayağı üstünde yürüten kıyamet günü yüzüstü yürütmeye de
kadir olamaz mı?” buyurdu. Bu haber Katade’ye ulaştığında o da: “Evet, izzetime
yemin olsun ki, Rabbim buna kadirdir” demiştir.
98. Cezaları işte budur! Çünkü
onlar, âyetlerimizi inkâr etmişler ve: "Sahi bizler, bir kemik yığını ve
kokuşmuş toprak olduktan sonra yeni bir yaratılışla diriltilmiş mi
olacağız?" demişlerdir.
99. Düşünmediler mi ki, gökleri ve
yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya da kadirdir! Allah,
onlar için bir vâde takdir etti. Bunda şüphe yoktur. Ama zalimler,
inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.
100. De ki: Rabbimin rahmet hazinesine
eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu
da pek eli sıkıdır!
101. Andolsun biz, Musa'ya açık açık
dokuz âyet verdik. Haydi İsrailoğullarına sor. Musa onlara geldiğinde Firavun
ona, "Ey Musa! dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!"
Müfessirler, mealde geçen “ayet”
kelimesinin, ya “mucize” veya “Tevrat ayeti” demek olduğunu belirtmişlerdir ki,
birinci anlayışa göre Hz.Musa’ya verilmiş olan bu dokuz mucizeyi ashaptan İbn
Abbas şöyle sıralamıştır: Yılanlaşan asa, ışık veren el, çekirge, ekin böceği,
kurbağa, kan, taştan su fışkırması, denizin yarılması ve Tur dağının
İsrailoğullarını korkutması. İkinci anlayışa göre, tefsirlerde bu dokuz ayet
şöyle sıralanmıştır: Allah’a eş koşmayın. Haksız yere adam öldürmeyin. Zina
etmeyin. Faiz yemeyin. Büyü yapmayın. Suçsuz insanı, öldürmesi için sultana
teslim etmeyin. İsraf etmeyin. Namuslu kadınlara iftira atmayın. Savaştan
kaçınmayın.
102. (Musa Firavun'a:) "Pek âlâ
biliyorsun ki, dedi, bunları, birer ibret olmak üzere, ancak, göklerin ve yerin
Rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de senin hakikaten mahvolduğunu sanıyorum!"
103. Derken, Firavun onları ülkeden
çıkarmak istedi. Bu yüzden biz onu ve maiyyetindekilerin hepsini (denizde)
boğduk.
104. Arkasından da İsrailoğullarına:
"O topraklarda oturun! Ahiret vâdi tahakkuk edince, hepinizi toplayıp bir
araya getireceğiz" dedik.
105. Biz Kur'an'ı hak olarak
indirdik; o da hakkı getirdi. Seni de ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak
gönderdik.
106. Biz onu, Kur'an olarak,
insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) ayırdık; ve onu
peyderpey indirdik.
107. De ki: Siz ona ister inanın,
ister inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen
kimselere o (Kur'an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar.
Kur’an’ın indirilmesinden önce
“kendilerine ilim verilmiş olanlar” daha önce indirilen kitapları okuyup vahyin
ne olduğunu bilenler, peygamberlik alametlerini öğrenen ve hak ile batılı
ayırdedecek bir güce sahip bulunmuş olanlar ya da Hz. Muhammed’in
peygamberliğini önceki kitaplarda anlatılan sıfatlarından anlamış olanlardır.
108. Ve derlerdi ki: Rabbimizi tesbih
ederiz. Rabbimizin vâdi mutlaka yerine getirilir.
109. Ağlayarak yüz üstü yere
kapanırlar. (Kur'an okumak) onların saygısını artırır.
110. De ki: "İster Allah deyin,
ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na
hastır." Namazında yüksek sesle okuma; onda sesini fazla da kısma;
ikisinin arası bir yol tut.
111. "Çocuk edinmeyen, hakimiyette
ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir dosta da ihtiyacı olmayan Allah'a
hamdederim" de ve tekbir getirerek O'nun şanını yücelt!
İslami Okul Okulların En Önemlisi