018-el-KEHF - Diyanetvakfi - 18. Sayfa
18-el-KEHF
Kehf sûresi 110 (yüzon) âyettir.
Mekke'de nâzil olmuştur. Ancak, 28.
âyetin Medine'de nâzil olduğu rivayeti de vardır. Sûre bu adı, içinde söz
konusu edilen ve "mağara arkadaşları" demek olan "Ashâb-ı
Kehf"den almıştır.
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.
1.
Hamd olsun Allah'a ki kulu (Muhammed'e), Kitab 'ı indirdi ve ona hiçbir eğrilik
koymadı.
2.
Onu dosdoğru (bir Kitab)olarak indirdi ki katından gelecek şiddetli azaba karşı
(insanları)uyarmak ve yararlı işler yapan müminlere kendileri için güzel
mükafat bulunduğunu müjdelemek için.
3.
Onlar orada ebedî kalacaklarlardır.
4.
Ve "Allah evlât edindi" diyenleri de uyarmak için.
5.
Ne onların (Allah evlât edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu konuda hiçbir
bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey
söylemiyorlar.
Fahreddin Razi’ye göre, şu üç zümre
Allah’ın çocuğu olduğunu söylemişlerdir.
1. ”Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen müşrik Araplar,
2. ”İsa Allah’ın oğludur” diyen hıristiyanlar,
3. ”Uzeyr Allah’ın oğludur” diyen yahudiler.
İslam ise bu inançları reddetmiştir.
6. Bu yeni Kitab'a inanmazlarsa (ve
bu yüzden helâk olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap
edeceksin.
7. Biz, insanların hangisinin daha
güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi dünyanın kendine
mahsus bir zinet yaptık.
8. (Bununla beraber) biz mutlaka
oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.
9. (Resûlüm)! Yoksa sen, bizim
âyetlerimizden (sadece) Kehf ve Rakîm sahiplerinin ibrete şâyan olduklarını mı
sandın?
Tefsircilere göre “kehf” dağda bulunan
genişçe mağara demektir. “Rakim” in ne olduğu konusunda kesin bir sonuca
varılamamıştır. Ancak şu manalardan birine gelebileceği belirtilmiştir:
Mağaranın bulunduğu dağ ya da vadi; Ashab-ı Kehf’in isimlerinin yazılı bulunduğu
kitabe. Sahih-i Buhari’deki bi rivayete göre de Ashab-ı Rakim, Ashab-ı Kehf’in
dışında üç kişilik bir topluluktur ki bunlar, yağmurlu bir havada sığındıkları
mağaranın girişini büyük bir kayanın tıkaması ile mağarada mahsur kalırlar. Her
biri, vaktiyle yapmış olduğu güzel bir davranışı yadederek kurtuluş niyaz
ederler. Onlar dua ettikçe kaya biraz daha açılır ve kurtulurlar.
Ancak tercihe şayan görüş, Rakim’in Ashab-ı Kehf”in isimlerinin yazılı bulunduğu kitabenin adı olduğudur.
10. O (yiğit) gençler mağaraya
sığınmışlar ve: Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize, (şu) durumumuzdan
bir kurtuluş yolu hazırla! demişlerdi.
11. Bunun üzerine biz de o mağarada
onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık.)
12. Sonra da iki guruptan (Ashâb-ı
Kehf ile hasımlarından) hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini
görelim diye onları uyandırdık.
13. Biz sana onların başından
geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi.
Biz de onların hidayetini arttırdık.
14. Onların kalplerini metîn kıldık.
O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki:
"Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına tanrı
demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.
15. Şu bizim kavmimiz Allah'tan
başka tanrılar edindiler. Bari bu tanrılar konusunda açık bir delil getirseler.
(Ne mümkün!) Öyle ise Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi var mı?
16. (İçlerinden biri şöyle demişti:)
"Madem ki siz onlardan ve onların Allah'ın dışında tapmakta oldukları
varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini
yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın."
17. (Resûlüm! Orada bulunsaydın)
güneşi görürdün: Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol
taraftan onlara isabet etmeden geçerdi. (Böylece) onlar (güneş ışığından
rahatsız olmaksızın) mağaranın bir köşesinde (uyurlardı). İşte bu, Allah'ın
âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de
hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.
18. Kendileri uykuda oldukları halde
sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de mağaranın
girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer onların durumlarına muttali
olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile
dolardı.
19. Böylece biz, aralarında
birbirlerine sormaları için onları uyandırdık: İçlerinden biri: "Ne kadar
kaldınız?" dedi. (Kimi) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar
kaldık" dediler; (kimi de) şöyle dediler: "Rabbiniz, kaldığınız
müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre
gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin;
ayrıca, nâzik davransın (gizli hareket etsin) ve sakın sizi kimseye
sezdirmesin."
20. "Çünkü onlar eğer size
muttali olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine
çevirirler ki, o zaman ebediyyen iflah olmazsınız."
Beyzavi’nin naklettiğine göre şehre
gönderilen adam, elindeki parayı harcamak üzere çıkarınca, şehir halkı, paranın
üstündeki kral Dekyanos’un resmini görür ve adamın bir hazine bulduğunu sanarak
kendisini devrin hükümdarına götürürler. Aradan uzun zaman geçmiştir. Artık bu
hükümdar, tevhid akidesine bağlı bir hıristiyandır. Genç adam, krala
başlarından geçenleri anlatır. Hep birlikte mağaraya giderler ve gencin
anlattıklarının doğruluğunu hayretler içinde görürler. Yeniden dirilmenin
imkanını isbatlayan bu müşahededen sonra, Allah Teala bu gençleri tekrar
ebediyet uykusuna daldırır.
21. Böylece (insanları) onlardan
haberdar ettik ki, Allah'ın vâdinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez
olduğunu bilsinler. Hani onlar aralarında Ashâb-ı Kehfin durumunu
tartışıyorlardı. Dediler ki: "Üzerlerine bir bina yapın. Rableri onları
daha iyi bilir." Onların durumuna vâkıf olanlar ise: "Bizler,
kesinlikle onların yanıbaşlarına bir mescit yapacağız" dediler.
22. (İnsanların kimi:) "Onlar
üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir" diyecekler; yine: "Beş
kişidir; altıncıları köpekleridir" diyecekler. (Bunlar) bilinmeyen hakkında
tahmin yürütmektir. (Kimileri de:) "Onlar yedi kişidir; sekizincisi
köpekleridir" derler. De ki: Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir.
Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashâb-ı Kehf hakkında,
delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve onlar hakkında
(ileri geri konuşan) kimselerin hiçbirinden malumat isteme.
23. Hiçbir şey için "Bunu yarın
yapacağım" deme.
24. Ancak Allah dilerse (yapacağım
de). Unuttuğun zaman Allah'ı an ve "Umarım Rabbim beni,doğruya daha yakın
olana eriştirir."de.
25. Onlar,mağaralarında üçyüz yıl
kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.
Buna göre Ashab-ı Kehf mağarada 309 yıl
kalmış oluyordu. Bazı tefsirlerde bu sayının kameri takvimine göre olduğu
belirtilmektedir. 309 kameri yılın karşılığı ise miladi üç asırdır.
Rivayete
göre ehl-i kitaptan bazıları, Ashab-ı Kehf’in mağaraya girişinde itibaren Hz.
Muhammed (s.a.)in zamanına kadar geçen sürenin 300 sene olduğunu iddia
etmişlerdir ki, Allah Teala, şu beyanı ile onların bu iddiasını reddetmektedir.
26. De ki: Ne kadar kaldıklarını
Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O'na aittir. O'nun
görmesi de, işitmesi de şâyanı hayrettir. Onların (göklerde ve yerde
olanların), O'ndan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi
ortak etmez.
27. Rabbinin Kitabı'ndan sana
vahyedileni oku. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O'ndan başka bir
sığınak da bulamazsın.
28. Sabah akşam Rablerine, O'nun
rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının
süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil
kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.
Bazı Kureyş ileri glenleri Hz.
Peygamber’den Allah’a ve Resul’üne candan bağlı, fakat maddi bakımdan fakir
müminleri yanından kovmalarını istemişler, böyle yaptığı takdirde kendisi ile
görüşüp konuşabileceklerini söylemişlerdi. İşte bu ayet, Beyzavi’nin tefsirinde
de belirtildiği gibi, üstünlük ve şerefin, bedeni ve maddi zinette değil, gönül
zinetinde, yani iman ve güzel yaşayışta olduğunu, dolayısıyla müşriklerin bu
isteğine değer vermemek gerektiğini ifade etmektedir.
29. Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir.
Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Biz, zalimlere öyle bir
cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre kuşatmıştır.
(Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri
haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma
yeri!
30. İman edip de güzel davranışlarda
bulunanlar (bilmelidirler ki) biz, güzel işler yapanların ecrini zâyi etmeyiz.
31. İşte onlara, alt taraflarından
ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar Adn cennetlerinde tahtlar üzerine
kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler; ince ve kalın dîbâdan yeşil
elbiseler giyecekler. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!
32. Onlara, şu iki adamı misal
olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını
hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik.
33. İki bağın ikisi de yemişlerini
vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak
fışkırtmıştık.
34. Bu adamın başka geliri de vardı.
Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "Ben, servetçe senden
daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm."
Bu iki kişinin kimliği konusunda mevcut
görüşler şunlardır:
1.Mahzum kabilesinden Mekkeli iki kardeştirler.
2.Maksat Allah Resulü ile Mekkeli müşriklerdir.
3.Allah’a inanan ve inanmayan herkes için geçerli bir misaldir.
4.Lu’ayne b. Hısn ve ashabı ile Selman, Suheyb ve ashabı arasında bir benzetmedir.
5.Babalarından
kalan büyük çapta bir mirası birisi inancının gereği gibi, diğeri de
inançsızlığın gereği gibi harcayan iki İsrailli kardeştirler... Hepsinde ortak
olan nokta: İman etmeksizin, serveti tek gaye edinerek mal yığma tutkusunun
insanı zulme ve hüsrana sürükleyeceği gerçeğidir.
35. (Böyle gurur ve kibirle)
kendisine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: "Bunun, hiçbir zaman yok
olacağını sanmam."
36. "Kıyametin kopacağını da
sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada)
bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum."
37. Karşılıklı konuşan arkadaşı ona
hitaben: "Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan,
daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'ı inkâr mı ettin?"
Servetinin ve adamlarının çokluğuyla
gururlanan bu kişinin ahireti inkar ettiği, 36. Ayetin başında anlatılmıştı.
37. Ayette ise bu kişi Allah’ı inkar etmekle itham ediliyor. Şu halde,
Beyzavi’nin de işaret ettiği gibi, ahireti inkar etmek, bir bakıma Allah’ı
inkar etmek demektir. Zira, ahiretin imkansızlığını savunmak, Allah’ın gücünün
sonsuzluğundan şüphe etmenin bir sonucudur. Nitekim bu kişiye, kendisinin
yaratılış safhaları hatırlatılmak suretiyle bu kudretin sahibi olan Allah’ın
kıyameti de gerçekleştirme gücünde olduğu isbatlamak istenmiştir.
38. "Fakat O Allah benim
Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam."
39. "Bağına girdiğinde:
Mâşâallah! Kuvvet yalnız Allah'ındır, deseydin ya! Eğer malca ve evlâtça beni
kendinden güçsüz görüyorsan (şunu bil ki):"
40. "Belki Rabbim bana, senin
bağından daha iyisini verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de
bağ kupkuru bir toprak haline gelir."
41. "Yahut, bağının suyu dibe
çekilir de bir daha onu arayıp bulamazsın."
42. Derken onun serveti kuşatılıp
yok edildi. Böylece, bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü ellerini oğuşturup
kaldı. Bağın çardakları yere çökmüştü. "Ah, diyordu, keşke ben
Rabbimehiçbir ortak koşmamış olsaydım!
43. Kendisine Allah'tan başka yardım
edecek destekçileri olmadığı gibi kendi kendini de kurtaracak güçte değildi.
44. İşte burada yardım ve dostluk,
Hak olan Allah'a mahsustur. Mükâfatı en iyi olan O, en güzel âkıbeti veren yine
O'dur.
45. Onlara şunu da misal göster:
Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün
bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp
haline gelmiştir. Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.
Allah Teala, 45. Ayetteki teşbih ile
dünya hayatının geçiciliğini, ibret nazarıyla bakan insanın, bir bitkide dahi
kendi hayatının başlama, gelişme ve tükenip son bulma safhalarını açık bir
şekilde görebileceğini belirttikten sonra, insana yaraşanın, dünyanın geçici
zinetlerine aldanmak yerine, kısa süren dünya hayatında yapacağı iyi işlerle
ebedi saadete erişmek olduğuna şöyle işaret etmektedir:
46. Servet ve oğullar, dünya
hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça
daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.
47. (Düşün) o günü ki, dağları
yerinden götürürüz ve yeryüzünün çırılçıplak olduğunu görürsün. Hiçbirini
bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.
48. Ve hepsi sıra sıra Rabbinin
huzuruna çıkarılmışlardır: Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız şekilde
bize geldiniz. Oysa size vâdedilenlerin tahakkuk edeceği bir zaman tayin
etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?
Bu ayetle ilgili olarak Kurtubi bir hadis
nakleder ve hadisi bu ayete en özlü tefsir sayar: “Kıyamet günü Allah Teala
yüksek bir sesle seslenir ve şöyle der: Ey kullarım! Ben Allah’ım, benden başka
ilah yoktur. Ben acıyanların en acıyanı, hüküm verenlerin en adili ve hesap
görenlerin en süratlisiyim. Bugün size korku yok. Üzülmeyeceksiniz de.
Delillerinizi hazırlayın, kolay cevap verin. Çünkü sorumlusunuz, hesaba
çekileceksiniz. Ey meleklerim! Hesapları görülmek üzere kullarımı ayak
parmakları üzerinde sıra sıra dikin.”
49. Kitap ortaya konmuştur:
Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. "Vay
halimize! derler, bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın
(yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!" BöyIece yaptıklarını karşılarında
bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
50. Hani biz meleklere: Âdem'e secde
edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis
cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve
onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler
için bu ne fena bir değişmedir!
51. Ben onları (İblis ve soyunu) ne
göklerin ve yerin yaratılışına, ne de bizzat kendilerinin yaratılışına şahit
tuttum. Ben yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim.
52. Yine o günü (düşünün ki, Allah,
kâfirlere): Benim ortaklarım olduklarını ileri sürdüğünüz şeyleri çağırın!
buyurur. Çağırmışlardır onları; fakat kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz
onların arasına tehlikeli bir uçurum koyduk.
53. Suçlular ateşi görür görmez,
orayı boylayacaklarını iyice anladılar; ondan kurtuluş yolu da bulamadılar.
54. Hakikaten biz bu Kur'an'da
insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok
düşkün varlık insandır.
55. Kendilerine hidayet geldiğinde
insanları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey,
sadece, öncekilerinin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut
azabın göz göre göre kendilerine gelmesini beklemeleridir!
56. Biz resulleri, sadece
müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise, hakkı bâtıla
dayanarak ortadan kaldırmak için bâtıl yolla mücadele verirler. Onlar
âyetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır.
57. Kendisine Rabbinin âyetleri
hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha
zalim kim vardır! Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan bir
ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidayete çağırsan da artık
ebediyen hidayete eremeyeceklerdir.
58. Senin, bağışı bol olan Rabbin
merhamet sahibidir; şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) muaheze edecek
olsaydı, onlara azabı çarçabuk verirdi. Fakat kendilerine tanınmış belli bir
süre vardır ki, artık bundan kaçıp kurtulacakları bir sığınak
bulamayacaklardır.
59. İşte şu ülkeler; zulmettikleri
zaman onları helâk ettik. Onları helâk etmek için de belli bir zaman tayin
etmiştik.
60. Bir vakit Musa genç adamına
demişti ki: "Durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin birleştiği yere kadar
varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim."
Tefsirlerde, Musa’nın genç adamının, Yuşa
b. Nun adında biri olduğu, Yuşa’nın Hz. Musa’ya hizmet ettiği, ondan ilim
öğrendiği rivayet edilmektedir.
Ayette
sözü edilen iki denizin hangi denizler olduğuna dair bir açıklık yoktur.
Bunların Hazar Denizi ile Karadeniz olduğu, yahut Nil Nehri’nin Sudan’daki iki
kolu olan Beyaz Nil ile Mavi Nil olabileceği ifade edilmektedir. Bir başka
anlayışa göre bu iki denizden biri Hz. Musa, diğeri de Hızır (a.s.)dır. Çünkü
Musa zahir aleminin, Hızır da batın aleminin denizidir.
61. Her ikisi, iki denizin
birleştiği yere varınca balıklarını unuttular. Balık, denizde bir yol tutup
gitmişti.
Rivayete göre genç bir yakını ile Hz.
Musa bu yolculuğa, Allah tarafından, kendisinden daha bilgili olduğu haber
verilen Hızır ile buluşmak için çıkmıştı. Yanlarında bir de cansız balık vardı.
Bu balık Allah’ın kudreti ile nerede canlanır, denize sıçrayıp giderse bu,
Hızır’ın orada olduğuna işaret olacaktı.
62. (Buluşma yerlerini) geçip
gittiklerinde Musa genç adamına: Kuşluk yemeğimizi getir bize. Hakikaten şu
yolculuğumuz yüzünden başımıza (epeyce) sıkıntı geldi, dedi.
63. (Genç adam:) Gördün mü! dedi,
kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana şeytandan
başkası unutturmadı. O, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.
Burada Hz. Musa’nın genç arkadaşına
şaşkınlık veren, ölmüş bir balığın, bir mucize neticesinde canlanarak deniz
akıp gitmesidir. Bu mucizenin tahakkuk ettiği yer, Hz. Hızır’ın bulunduğu yer
idi. Musa bunu bildiği için adamına, balığın canlanarak denize girmesi halinde
bundan kendisini haberdar etmesini tenbihlemiş, fakat bir kayanın yanında
istirahata çekildikleri ve belki de Hz. Musa’nın uykuya daldığı bir sırada
balık denize sıçradığı halde adam haber verme görevini unutmuş, bir süre daha
ilerleyip, Hz. Musa yemekten bahsedince arkadaşı balığın denize gittiğini
hatırlatmıştı.
64. Musa: İşte aradığımız o idi,
dedi. Hemen izlerinin üzerine geri döndüler.
65. Derken, kullarımızdan bir kul
buldular ki, ona katımızdan bir rahmet (vahiy ve peygamberlik) vermiş, yine ona
tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
66. Musa ona: Sana öğretilenden,
bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım
mı? dedi.
67. Dedi ki: Doğrusu sen benimle
beraberliğe sabredemezsin.
68. (İç yüzünü) kavrayamadığın bir
bilgiye nasıl sabredersin?
69. Musa: İnşaallah, dedi, sen beni
sabreder bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem.
70. (O kul:) Eğer bana tâbi olursan,
sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma! dedi.
71. Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet
gemiye bindikleri zaman o (Hızır) gemiyi deldi. Musa: Halkını boğmak için mi
onu deldin? Gerçekten sen (ziyanı) büyük bir iş yaptın! dedi.
72. (Hızır:) Ben sana, benimle
beraberliğe sabredemezsin, demedim mi? dedi.
73. Musa: Unuttuğum şeyden dolayı
beni muaheze etme; işimde bana güçlük çıkarma, dedi.
74. Yine yürüdüler. Nihayet bir
erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Musa dedi ki: Tertemiz
bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin
ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın!
75. (Hızır:) Ben sana, benimle
beraber (olacaklara) sabredemezsin, demedim mi? dedi.
76. Musa: Eğer, dedi, bundan sonra
sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan
(ileri sürebilecek) mazeretin sonuna ulaştın.
77. Yine yürüdüler. Nihayet bir köy
halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir
etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla
karşılaştılar. (Hızır) hemen onu doğrulttu. Musa: Dileseydin, elbet buna karşı
bir ücret alırdın, dedi.
78. (Hızır) şöyle dedi: "İşte
bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin
içyüzünü haber vereceğim."
79. "Gemi var ya, o, denizde
çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu kılmak istedim. (Çünkü) onların
arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı."
Şu halde Hızır, fakir denizcilerin
gemisini yaralamakla, kralın bu gemiyi gasbetme ihtimalini ortadan kaldırmış,
böylece bu fakirlere iyilik etmişti. Hızır (a.s.) sözlerine devam etti:
80. "Erkek çocuğa gelince, onun
ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve
nankörlüğe boğmasından korktuk."
Zira Hızır (a.s.), bu çocuğun ileride
zalim biri olacağını, temiz birer mümin olan ebeveynine karşı azgınlık ve
nankörlük göstereceğini, yahut çocuk sevgisi yüzünden ana-babasının manevi
hayatlarının tehlikeye düşeceğini biliyordu: Allah bunu Hızır’a bildirmişti.
81. (Devam etti:) "Böylece
istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha
merhametlisini versin."
82. "Duvara gelince, şehirde
iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi
bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve
Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden
yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur."
83. (Resûlüm!) Sana Zülkarneyn
hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.
Ayette, müşriklerin veya yahudilerin,
hakkında soru sorduğu belirtilen Zülkarneyn’in kim olduğu kesin olarak
bilinmemektedir. Beyzavi tefsirinde bunun Büyük İskender olduğu, peygamberliği
kesin olmamakla beraber, iyi bir mümin olduğu konusunda ittifak bulunduğu
zikredilmekte; “cihan hakimiyetine ulaşmış olduğundan veya İran ve Roma
imparatoru olduğundan ya da, bir yiğitlik simgesi olmak üzere tacında iki boynuz
bulunduğundan” kendisine Zülkarneyn denildiği belirtilmekte ise de, bu görüş
bir kısım tefsirciler tarafından fazla tasvip görmemiştir. Burada sözü edilen
kişi Allah’ın kitabına mazhar olduğuna göre Kral İskender’den daha önce gelmiş
bir peygamber olması ihtimali kuvvet kazanmaktadır.
84. Gerçekten biz onu yeryüzünde
iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep
(bir vasıta ve yol) verdik.
85. O da bir yol tutup gitti.
86. Nihayet güneşin battığı yere
varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme
rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında
iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik.
Tefsirlerde nakledildiğine göre
Zülkarneyn, batıda Atlas okyanusuna, yahut Karadeniz’e kadar gitti. Orada
güneşin deniz ufkunda batışını seyretti. Ancak, koca kainat içinde bu deniz,
kendisine bir su gözesi kadar küçük geldi. Güneş, sislerle kaplı deniz ufkunda,
sanki balçıklı bir su gözesine gömülür gibi batıyordu. Sahilde karşılaştığı
kavim, müfessirlerin kanaatına göre, kafir bir millet idi. O yüzden Allah
Teala, Zülkarneyn’i, bu kavmi cezalandırmak veya eğitmek, irşad etmek, böylece
iyilikle yola getirmek arasında muhayyer kıldı.
87. O, şöyle dedi: "Haksızlık
edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona
korkunç bir azap uygulayacak."
88. "İman edip de iyi davranan
kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan,
ona kolay olanını söyleyeceğiz."
89. Sonra yine bir yol tuttu.
90. Nihayet güneşin doğduğu yere
ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı
bir örtü yapmamıştık.
Zülkarneyn, batıda işlerini bitirdikten
sonra doğunun yolunu tuttu. En sonunda, ihtimal Asya’nın doğu kıyılarına, Hint
okyanusuna, yahut Hazar denizine ulaştı. Burada karşılaştığı insanlar, rivayete
göre, güneşin ışığına ve sıcağına karşı korunmak için elbise ve ev yapmasını
bilmiyorlardı.
91. İşte böylece onunla ilgili her
şeyden haberdardık.
92. Sonra yine bir yol tuttu.
93. Nihayet iki dağ arasına
ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.
94. Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette
Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed
yapman için sana bir vergi verelim mi?
95. Dedi ki: "Rabbimin beni
içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle
destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım."
96. "Bana, demir kütleleri
getirin." Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi
doldurunca): "Üfleyin (körükleyin)!" dedi. Artık onu kor haline
sokunca: "Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim"
dedi.
97. Bu sebeple onu ne aşmaya
muktedir oldular ne de onu delebildiler.
98. Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir
rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi
haktır, dedi.
99. O gün (kıyamet gününde bakarsın
ki) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; Sûr'a da
üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.
100. Ve, gözleri beni görmeye kapalı
bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz
yüze getirmişizdir.
101. Ve, gözleri beni görmeye kapalı
bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz
yüze getirmişizdir.
102. Kâfirler, beni bırakıp da
kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak
olarak hazırladık.
103. De ki: Size, (yaptıkları) işler
bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?
104. (Bunlar;) iyi işler yaptıklarını
sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.
105. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini
ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz
onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız.
Kıyamet terazisinde ağır çeken iman ve
salih ameldir. Kafirlerin ise hayırlı işleri bulunmadığından mizanları boş
kalacak; dünyada çoğu insanın değer verdiği şeyler orada değersiz sayılacaktır.
106. İşte, inkâr ettikleri,
âyetlerimi ve resûllerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.
107. İman edip iyi davranışlarda
bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır.
108. Orada ebedî kalacaklardır.
Oradan hiç ayrılmak istemezler.
109. De ki: Rabbimin sözleri için
derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri
bitmeden önce deniz tükenecektir.
Bu ayette Allah’ın sözlerinden maksat,
O’nun ilim ve hikmetidir. Allah Teala’nın ilim ve hikmeti sonsuz ve sınırsız;
denizler ise, çokluğuna rağmen, sonlu ve sınırlıdır. Şu halde, Allah’ın ilim ve
hikmetini yazmak için mürekkep olarak, deryaların dahi kifayetsiz geleceği
aşikardır.
110. De ki: Ben, yalnızca sizin gibi
bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh'ınızın, sadece bir İlâh olduğu
vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve
Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.
İslami Okul Okulların En Önemlisi