020-TÂ HÂ - Diyanetvakfi - 20. Sayfa
20-TÂ HÂ
135 (yüzotuzbeş) âyet olup Mekke'de nâzil olmuştur. Sûre, ismini,
başındaki Tâ-Hâ harflerinden almıştır. Hz. Ömer'in bu sûre vesilesiyle müslüman
oluşu, İslâm tarihinin önemli bir hatıra sayfasıdır. Olay, kısaca şöyledir:
İslâm'ın yaman bir düşmanı olan Hattâb oğlu Ömer, Resûlullah'ı öldürme
vazifesini üstlenmiş ve bu iş için yola çıkmıştı. Ancak, yolda kız kardeşi
Fatıma ile eniştesi Saîd'in müslüman olduğunu öğrenince, önce onların işini
bitirmeye karar verdi. Tâ-Hâ sûresini okumakta olan karı-koca, Ömer'in
geldiğini görünce Kur'an sayfalarını sakladılarsa da, Ömer onları duymuştu.
Okuduklarını görmek istediğini söyledi. İnkâr etmeleri üzerine Saîd'e saldırdı.
Kendisine mâni olmak isteyen Fatıma'yı tokatladı. Yüzlerinden kanlar akan
Fatıma, cesarete gelerek müslüman olduklarını açıkça söyledi. Kardeşinin haline
acıyan Ömer, bu sefer yumuşak bir sesle okuduklarını tekrar istedi. Tâ-Hâ sûresinin
yazılı bulunduğu sayfaları okuyunca, Kur'an'ın mucizeli tesirinden nasibini
alarak Resûlullah'ın huzuruna gitti ve
müslüman oldu.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla.
1. Tâ. Hâ.
2. Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin
diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
3. Biz, Kur'an'ı sana, güçlük
çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
4. (Kur'an) yeri ve yüce gökleri
yaratan Allah tarafından peyderpey indirilmiştir.
5. Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir.
Veya: Rahman, Arş’ı hükmü altına
almıştır. Bak. A’raf 7/54.
6. Göklerde, yerde ve ikisi
arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O'nundur.
7. Eğer sen, sözü açıktan
söylersen, bilesin ki O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
8. Allah, kendisinden başka ilâh
olmayandır. En güzel isimler O'na mahsustur.
9. (Resûlüm!) Musa (olayının)
haberi sana ulaştı mı?
10. Hani o, bir ateş görmüş ve
ailesine: Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meş'ale
getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum, demişti.
Hz. Musa ailesi ile birlikte Medyen’den,
annesinin bulunduğu Mısır’a gidiyordu. Yolda, soğuk bir gecede bir çocukları
doğduğundan, ateşe ihtiyaçları vardı. Aslında onun gördüğü bu ateş, kendisini
vahye hazırlamak için bir işaret idi.
11. Oraya vardığında kendisine
(tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi:
12. Muhakkak ki ben, evet ben senin
Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!
13. Ben seni seçtim. Şimdi
vahyedilene kulak ver.
14. Muhakkak ki ben, yalnızca ben
Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.
15. Kıyamet günü mutlaka gelecektir.
Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden)
gizleyeceğim.
16. Ona inanmayan ve nefsinin
arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın;
sonra mahvolursun!
17. Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?
18. O, benim asamdır, dedi, ona
dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim; benim ona başkaca ihtiyaçlarım
da vardır.
19. Allah: Yere at onu, ey Musa!
dedi.
20. Onu hemen yere attı. Bir de ne
görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi!
21. Allah buyurdu: Al onu! Korkma!
Biz onu şimdi ilk haline sokacağız.
22. Bir de elini koltuğunun altına
sok ki, bir başka mucize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın.
23. Ta ki, sana, (böylece) en büyük
âyetlerimizden bazılarını gösterelim.
24. Firavun'a git. Çünkü o iyice
azdı.
25. Musa: Rabbim! dedi, yüreğime
genişlik ver.
26. İşimi bana kolaylaştır.
27. Dilimden (şu) bağı çöz.
28. Ki sözümü anlasınlar.
29. Bana ailemden bir de vezir
(yardımcı) ver,
30. Kardeşim Harun'u.
31. Onun sayesinde arkamı
kuvvetlendir.
32. Ve onu işime ortak kıl.
33. Böylece seni bol bol tesbih
edelim.
34. Ve çok çok analım seni.
35. Şüphesiz sen bizi görmektesin.
36. Allah: Ey Musa! dedi, istediğin
sana verildi.
37. Andolsun biz sana bir defa daha
lütufta bulunmuştuk.
38. Bir zaman, vahyedilecek şeyi
annene (şöyle) vahyetmiştik:
39. Musa'yı sandığa koy; sonra onu
denize (Nil'e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı
olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen
için sana kendimden sevgi verdim.
Musa(a.s.)’ın annesi, Firavun’un, diğer
erkek çocuklar gibi kendi oğlunu da öldürmesinden endişe ediyordu. Bu yüzden,
yukarıdaki ayette belirtilen ilahi işarete uyarak oğlunu denize veya Nil
nehrine bıraktı. Karısı Asiye ile bahçesinde gezinen Firavun, suda gördüğü
sandığı çıkarttırıp içindeki çocuğu görünce şaşırdı; ayette belirtildiği gibi,
Allah’ın Musa’ya bir lütfu olarak, çocuğa karşı garip bir sevgi hissi duydu.
Hz.Musa’nın ablası, kardeşine ne olduğunu araştırıp soruştururken, ona bir süt
annesi arandığını öğrendi. Bunu fırsat bilerek Firavun’un sarayına gitti:
40. Hani, kız kardeşin gidip
"Ona bakacak birini size bulayım mı?" diyordu. Böylece seni, gözü
gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini
öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik.
Bunun için yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdire göre (bu
makama) geldin ey Musa!
Ayetin son cümlesi tefsirlerde değişik
şekillerde açıklanmış olup başlıcaları şunlardır: “Sonra kader uyarınca bu ülkeye
veya peygamberlik mertebesine ulaştın, ey Musa!” “Sonra peygamberlik için tayin
ve takdir edilmiş olan bu güne kadar geldin, ey Musa!”
41. Seni, kendim için elçi seçtim.
42. Sen ve kardeşin birlikte
âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal etmeyin.
43. Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden
iyiye azdı.
44. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki
o, aklını başına alır veya korkar.
45. Dediler ki: Rabbimiz! Doğrusu
biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe
ediyoruz.
46. Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben
sizinle beraberim; işitir ve görürüm.
47. Haydi, ona gidin de deyin ki:
Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını hemen bizimle birlikte
gönder; onlara eziyet etme! Biz, senin Rabbinden bir âyet getirdik. Kurtuluş,
hidayete uyanlarındır.
Tefsircilerin çoğunluğuna göre ayetin son
cümlesi, bir dua ve dilek cümlesi olmayıp, hidayete uyanların, Firavun’un
eziyetinden er geç kurtulacaklarını bildiren bir haber cümlesidir. İşte bu söz
ile Musa ve Harun, Firavun’a bunu hatırlatmaktadırlar.
48. Hakikaten bize vahyolundu ki:
(Peygamberleri) yalanlayan ve yüz çevirenlere azap edilecektir.
49. Firavun: Rabbiniz de kimmiş, ey
Musa? dedi.
50. O da: Bizim Rabbimiz, her şeye
hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir, dedi.
51. Firavun: Öyle ise, önceki
milletlerin hali ne olacak? dedi.
52. Musa: Onlar hakkındaki bilgi,
Rabbimin yanında bir kitapta bulunur. Rabbim, ne yanılır ne de unutur, dedi.
53. O, yeri size beşik yapan ve onda
size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden
çiftler çıkardık.
54. Yeyiniz; hayvanlarınızı
otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler
vardır.
55. Sizi ondan (topraktan) yarattık;
yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.
56. Andolsun biz ona (Firavun'a)
bütün (bu) delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti.
57. Dedi ki: Bizi, yaptığın büyü ile
yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?
58. Öyle ise, muhakkak surette biz
de sana, aynen onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim
aramızda, ne senin, ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma
zamanı ayarla.
59. Musa: Buluşma zamanınız, bayram
günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun, dedi.
60. Bunun üzerine Firavun dönüp
gitti. Hilesini (sihirbazlarını) topladı; sonra geri geldi.
Firavun, usta büyücülerini toplamış, büyü
malzemeleri ile birlikte Musa’nın karşısına çıkarmıştı. Hz. Musa da, kardeşi
Harun ile birlikte idi. Bayram şenliği için toplanan halk, olacakları izlemek
için sabırsızlanıyordu.
61. Musa onlara: Yazık size! dedi,
Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira
eden, muhakkak perişan olur.
62. Bunun üzerine onlar, durumlarını
aralarında tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar.
63. Şöyle dediler: "Bu ikisi,
muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu
ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece."
64. "Öyle ise hilenizi kurun;
sonra sıra halinde gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır."
65. Dediler ki: Ey Musa! Ya sen at veya
önce atan biz olalım.
66. Hayır, siz atın, dedi. Bir de
baktı ki, büyüleri sayesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor
gibi görünüyor.
67. Musa, birden içinde bir korku
duydu.
68. "Korkma! dedik, üstün
gelecek olan kesinlikle sensin."
69. "Sağ elindekini at da,
onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü
ise, nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz."
Hz.Musa, vahye uyarak elindeki asayı yere
atmış, bir mucize ifadesi olarak ejderha halini alan asa, gerçekten, Firavun’un
sihirbazlarının büyülü iplerini ve sopalarını yutuvermişti.
70. Bunun üzerine sihirbazlar
secdeye kapandılar; "Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik"
dediler.
71. (Firavun) Şöyle dedi : Ben size
izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten
ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama
keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli
ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.
Menfaate dayanan birlik ve
beraberliklerin ömrü de menfaate bağlıdır. Menfaat bitince birlik dağılır,
çıkarlar çatışınca görünüşte mevcut dostluklar düşmanlığa dönüşür. Sihirbazlar
iman etmeyip Firavun’u desteklemeye devam etselerdi makbul kişiler olacak,
nimetler içinde yüzeceklerdi. Ancak iman gözlerini açınca bakiyi (ebedi nimeti)
faniye (geçici olana) tercih ettiler.
72. Dediler ki: "Seni, bize
gelen açık açık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise
yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin."
73. "Bize, hatalarımızı ve
senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik.
Allah, (mükâfatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır."
74. Şurası muhakkak ki, kim Rabbine
günahkâr olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de
yaşar!
75. Kim de iyi davranışlarda
bulunmuş bir mümin olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar
içindir.
76. İçinde ebedî kalacakları,
zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükâfatı budur.
77. Andolsun ki biz Musa'ya:
Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın
ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye
vahyetmiştik.
Bu emir üzerine Hz.Musa, akşam
karanlığında yola çıktı. Firavun bunu öğrenmişti.
78. Bunun üzerine o, askerleri ile
birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.
79. Firavun, kavmini saptırdı, doğru
yola sevketmedi.
Peygamberin davetine kulak verecek yerde
onu ve müminleri cezalandırmaya kalkan Firavun, Allah’ın kudreti ile müminlere
açılan deniz yolunun Firavun ve ordusu üzerine kapanmasıyla helak oldu.
80. Ey İsrailoğulları! Sizi
düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık
ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik.
Tefsirlerde anlatıldığına göre, Allah
Teala, Hz.Musa’ya, Tur dağının sağ tarafına gelmesi, ayrıca, Tevrat’ın inzali
sırasında hazır bulunmak üzere seçeceği yetmiş kişilik bir gurubu da
beraberinde getirmesi için bur süre vermişti. Bak. Bakara 2/57.
81. Size rızık olarak
verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük
de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa,
hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.
82. Şu da muhakkak ki ben, tevbe
eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi
bağışlarım.
Hz. Musa, kavmini Mısır’dan çıkarıp
Sina’ya geçirdikten sonra, Cenab-ı Hak’tan vahiy almak üzere alelacele Tur’a
giderken, kavminin başında, kendi yerine Hz. Harun’u bırakmıştı. Allah Teala
Hz. Musa’ya şöyle buyurmuştu:
83. Seni acele ile kavminden
ayrılmaya sevkeden nedir, ey Musa!
84. Musa: İşte, dedi, onlar da benim
peşimdeler. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.
85. Allah buyurdu: Senden sonra biz,
kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Sâmirî onları
yoldan çıkardı.
Rivayete göre Samiri, İsrailoğullarının
Samire kabilesine mensup idi. Bu kişi, bir buzağı heykeli yapmış ve halka, onun
tanrı olduğunu telkin etmek suretiyle onları, Musa ve Harun’un hak dininden
uzaklaştırmaya çalışmıştı.
86. Bunun üzerine Musa, öfkeli ve
üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde
bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin
gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vâdinizden döndünüz?
87. Dediler ki: Biz sana olan
vâdimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin
(Mısır'lıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da
onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.
Samiri’nin telkini ile zinetleri eritmek
ve buzağı yapmak için ateşe attılar.
88. Bu adam, onlar için, böğürebilen
bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: İşte, dediler, bu, sizin de,
Musa'nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu.
Ayetin son cümlesi, müfessirler
tarafından iki şekilde yorumlanmıştır; ilki şöyledir: “Fakat Musa, bu buzağının
tanrı olduğunu unuttu”; Allah’ı başka yerlerde aramaya kalkıştı. Bu anlayışa
göre, bu sözü söyleyenler, Samiri ve taraftarlarıdır.
İkinci
yoruma göre ayetin manası şöyledir: “İşte Samiri, Allah’ı unuttu”; O’ndan ve
Musa vasıtasıyla tebliğ edilen hak dinden yüz çevirdi.
89. O şeyin, kendilerine hiçbir
sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek
gücünde olmadığını görmezler mi?
90. Hakikaten Harun, onlara daha
önce: Ey kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin
Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime
itaat ediniz.
91. Onlar: Biz, dediler, Musa
aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!
92. (Musa, döndüğünde)Dedi: Ey
Harun! bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleğen ne oldu.
93. (Neden) benim yolumu takip
etmedin? Emrime âsi mi oldun?
94. (Harun:) Ey annemin oğlu! dedi,
saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: "İsrailoğullarının arasına ayrılık
düşürdün; sözümü tutmadın!" demenden korktum.
95. Musa: Ya senin zorun nedir, ey
Sâmirî? dedi.
96. O da: Ben, onların
görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu
(erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.
Müfessirlere göre Samiri’nin,
İsrailoğullarının görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak
aldığını iddia ettiği elçi, Hz. Musa’nın huzuruna gelen Cebrail idi. Samiri,
onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç
alıp ateşe atmıştı. Ayeti, mecazi manada “Allah’ın ilham ettiği ilmi böyle
kullandım” şeklinde anlamak da mümkündür.
97. Musa: Defol! dedi, artık hayatın
boyunca sen: "Bana dokunmayın!" diyeceksin. Ayrıca senin için,
kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin
ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!
Rivayete göre, Hz. Musa’nın, “Artık
hayatın boyunca sen: Bana dokunmayın! diyeceksin” şeklindeki bedduasından sonra
Samiri, hakikaten, ağır bir bulaşıcı hastalığa yakalanmış ve ömrü boyunca insanlardan
uzak durmak zorunda kalmıştır.
98. Sizin ilâhınız, yalnızca,
kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
99. (Resûlüm!) İşte böylece
geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki,
tarafımızdan sana bir zikir verdik.
Ayette geçen “zikir” bazı müfessirlere
göre üzerinde düşünmeye ve ibret almaya layık olaylara dair haberleri ihtiva
eden Kur’an demektir.
100. Kim ondan yüz çevirirse,
şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir.
101. Bu kimseler, onda (o günah
yükünün altında) ebedî kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir
yüktür!
102. O günde Sûr'a üflenir ve biz o
zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız.
“Gözleri gömgök” şeklinde tercüme edilen “zürkan”
kelimesi Arapçada susuzlar ve körler manasında da kullanılmaktadır.
103. Aralarında birbirlerine gizli
gizli şöyle derler: "Dünyada sadece on gün kaldınız."
104. Aralarında konuştukları konuyu
biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: "Bir
günden fazla kalmadınız" der.
Bu ayette, söz konusu kişilerin,
ahirette, o hayatın ne kadar uzun olduğunun farkına vardıktan sonra, artık
dünya hayatının kısalığını ve geçiciliğini kavrayacakları anlatılıyor.
105. (Resûlüm!) Sana dağlar hakkında
sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak.
106. Böylece yerlerini dümdüz, bomboş
bırakacaktır.
107. Orada ne bir iniş, ne de bir
yokuş görebileceksin.
108. O gün insanlar, dâvetçiye
(İsrafil'e) uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah
hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.
109. O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve
sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.
110. O, insanların geleceklerini de
geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz:
Ayetin son cümlesi şöyle de
anlaşılmıştır: “Onlar ise, bilgice Allah’ı kavrayamazlar”.
111. Bütün yüzler (insanlar), diri ve
her şeye hakim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise,
gerçekten perişan olmuştur.
112. Her kim, mümin olarak iyi olan
işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
113. (Resûlüm!) Biz onu böylece
Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık.
Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'an) kendileri
için bir ibret ortaya koyar.
114. Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir.
Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve
"Rabbim, benim ilmimi artır" de.
Vahye muhatap olmanın heyecanı içinde,
daha vahiy bitmeden, aldığı kısımları okumaya, telaffuz etmeye çalışan
Peygamberimiz ikaz edilmekte, acele etmesine gerek bulunmadığı ifade
buyurulmaktadır.
115. Andolsun biz, daha önce de
Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de
bulmadık.
Hz.Adem, Allah’ın yasaklamasına rağmen,
şeytanın teşviki ile yasaklanan ağacın meyvesinden yemiş, sözümde duramamıştı.
İşte ayette Hz. Adem’in bu davranışına işaret buyurulmakta ve onun, şeytanın
teşvikine sabırlı ve kararlı olarak karşı koymadığı anlatılmaktadır. Ancak,
ayetin son cümlesi, müfessirler tarafından şöyle de anlaşılmıştır: “Fakat onu,
günah işlemekte kararlı bulmadık.” Çünkü Adem, sonradan pişman olmuş ve tevbe
etmişti.
116. Bir zaman biz meleklere: Âdem'e
secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O,
diretti.
117. Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik,
bu, hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten
çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!
118. Şimdi burada senin için ne
acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak.
119. Yine burada sen, susuzluk
çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.
120. Derken şeytan onun aklını
karıştırıp "Ey Adem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir
saltanatı göstereyim mi?"
Şeytan, mevyesi yasaklanmış ağacı
göstererek: “Rabbiniz, iki melek haline gelmeyesiniz, yahut buruda ebedi
kalıcılardan olmayasınız diye –yalnız bunu için- size tüm ağacı yasakladı”
diyerek onları kandırdı. Bak. A’raf 7/20.
121. Nihayet ondan yediler. Bunun
üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye
çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı.
122. Sonra Rabbi onu seçkin kıldı;
tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.
123. Dedi ki: Birbirinize düşman
olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde,
kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.
124. Kim de beni anmaktan yüz
çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü
kör olarak haşredeceğiz.
125. O: Rabbim! Beni niçin kör olarak
haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!, der.
126. (Allah) buyurur ki: İşte böyle.
Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen
unutuluyorsun!
127. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin
âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha
şiddetli ve daha süreklidir.
128. Bizim, onlardan önce nice nesilleri
helâk etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında
gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır.
129. Eğer Rabbinden, daha önce sâdır
olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir vâde olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada)
kaçınılmaz olurdu.
130. (Resûlüm!) Sen, onların
söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini
övgü ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki
ucunda) da tesbih et ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!).
Müfessirler, bu ayette “övgü ile tesbih”
ten maksadın, namaz olduğunu belirtirler. Namaz en büyük ve en kamil zikirdir;
Allah’ı tesbih, tekbir, yakarış ile anma, O’na yalnız O’na tapınma, kulluğu
arzetmedir. Beyzavi’ye göre, güneşin doğmasından önceki tesbih, sabah namazı;
gecenin bir kısım saatlerindeki ise akşam ve yatsı namazlarıdır. “Gündüzün
etrafında, yani başında ve sonunda tesbih et” ifadesi ile, önemine binaen,
sabah ve aksam namazlarına ikinci defa dikkat çekilmiştir.
131. Sakın, kendilerini denemek için
onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini
dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.
132. Ailene namazı emret; kendin de
ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni
rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.
133. Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden
bir mucize getirmeli değil miydi? dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık
delili (Kur'an) onlara gelmedi mi?
Kur’an-ı Kerim hem kendi gerçekliğini
isbat eden, hem de önceki kitapların hak olduğuna delil teşkil eden bir
mucizedir.
134. Eğer biz, bundan (Kur'an'dan)
önce onları bir azapla helâk etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: Ya
Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce
âyetlerine uysaydık!
135. De ki: Herkes beklemektedir:
Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları
kimmiş ve hidayette olan kimmiş!
İslami Okul Okulların En Önemlisi