021-el-ENBİYÂ - Diyanetvakfi - 21. Sayfa
21-el-ENBİYÂ
Enbiyâ sûresi, 112 (yüzoniki) âyettir ve Mekke'de
nâzil olmuştur. Başka konular yanında bilhassa bazı peygamberler ve onların kavimleriyle
olan münasebetlerinden bahsettiği için Enbiyâ (Peygamberler) sûresi adını
almıştır.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla.
1. İnsanların hesaba çekilecekleri
(gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.
2. Rablerinden kendilerine ne zaman
yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak dinlerler.
3. Kalpleri hep
eğlencede(gaflette),hem o zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu (Muhammed),
sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye
mi kapılıyorsunuz?
4. (Peygamber) dedi ki: Rabbim,
yerde ve gökte (söylenmiş) her sözü bilir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.
5. "Hayır, dediler, (bunlar)
saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir.
(Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir âyet
getirsin."
6. Bunlardan önce helâk ettiğimiz
hiçbir belde iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler?
7. Biz, senden önce de, kendilerine
vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer
bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.
Bu ayette geçen “ehlü’z-zikr” yani
“bilenler”den maksat, müfessirlere göre, Tevrat ve İncil hakkında doğru ve
yeterli bilgisi olan ehl-i kitap alimleridir.
8. Biz onları (peygamberleri),
yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de
değillerdir.
9. Sonra onlara (verdiğimiz) sözü
yerine getirdik; böylece, hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri
kurtuluşa erdirdik; müsrifleri de helâk ettik.
Burada müsriflerden maksat, iman ve
hidayete ermek için kendilerine sunulan fırsatları değerlendirmeyen,
peygamberleri yalanlamakta ısrar eden kafirlerdir.
10. Andolsun, size içinde sizin için
öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?
11. Zalim olan nice beldeyi kırıp
geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik.
12. Azabımızı hissettiklerinde bir
de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!
13. "Kaçmayın! İçinde
bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular sorulacak!"
14. "Vay başımıza gelenlere!
dediler; gerçekten biz zalim insanlarmışız."
15. Biz kendilerini, kuruyup
biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gider.
16. Biz, göğü, yeri ve bunlar
arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.
17. Eğer bir eğlence edinmek
isteseydik, onu kendi tarafımızdan edinirdik. (Bu irademizin eseri olurdu. Ama)
biz (bunu) yapanlardan değiliz.
18. Bilakis biz, hakkı bâtılın
tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, bâtıl
yok olup gitmiştir. (Allah'a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun
size!
19. Göklerde ve yerde kimler varsa
O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler
ve yorulmazlar.
20. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece
gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.
21. Yoksa (o müşrikler), yerden
birtakım tanrılar edindiler de, (ölüleri) onlar mı diriltecekler?
22. Eğer yerde ve gökte Allah'tan
başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup
gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan
münezzehtir.
Bu ayet, Allah’ın birliğini gösteren en
güçlü delillerden birini ortaya koymaktadır. Bu delil, alemin nizamıdır.
Gerçekten, eğer birden fazla ilah olsaydı, bunlar ya birbiri ile anlaşır veya
anlaşamazlardı. Birbiri ile anlaştıkları, beraberce aynı şeyi yaptıkları,
yarattıkları, aleme beraberce nizam verdikleri takdirde, ya biri diğerine
muhtaç olurdu ki, muhtaç olan ilah olamaz; veya yardıma muhtaç olamazdı; bu
durumda da diğerlerinin varlığı gereksiz olurdu. Şu halde Allah birdir. Öte
yandan, eğer bu ilahlar birbirleri ile anlaşamazlar, birinin yaptığına,
yarattığına diğeri karşı çıkarsa, o zaman da alemde nizamdan eser kalmaz;
ayette de buyurulduğu gibi “Yer ve gök bozulup giderdi.” Halbuki alemde eşsiz
bir nizam mevcuttur. Şu halde Allah vardır ve birdir.
23. Allah, yaptığından sorumlu
tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.
24. Yoksa O'ndan başka birtakım
tanrılar mı edindiler? De ki: Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber
olanların Kitab'ı ve benden öncekilerin Kitab'ı. Hayır, onların çoğu hakkı
bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler.
25. Senden önce hiçbir resûl
göndermedik ki ona: "Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk
edin" diye vahyetmiş olmayalım.
26. Rahmân (olan Allah, melekleri)
evlât edindi, dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Bilakis (melekler), lütuf
ve ihsana mazhar olmuş kullardır.
27. O'ndan (emir almazdan) önce
konuşmazlar; onlar, sadece O'nun emri ile hareket ederler.
28. Allah, onların önlerindekini de,
arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına
ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan
titrerler!
29. Onlardan her kim: "Tanrı O
değil, benim!" derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz,
zalimlere böyle ceza veririz!
30. İnkâr edenler, göklerle yer
bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı
şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?
Tabiat ilimlerindeki gelişmeler, bu
ayetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmuştur. Nitekim, bazı ilim adamlarına
göre uzaydaki cisimler, vaktiyle bir gaz kütlesi halinde idi. Zamanla, bu gaz
kütlesinden küreler halinde parçalar kopmuş ve uzay boşluğuna fırlamıştır. Aynı
şekilde, dünyamız da, bir gaz kütlesi olan güneşten kopmuş ve zaman içinde
soğuyarak kabuk bağlamıştır. Bu arada, dünyamızdan yükselen gazlar ve buharlar,
yoğunlaşarak yağmur şeklinde tekrar dünyaya dökülmüş ve böylece denizler ve
okyanuslar meydana gelmiş, suda yosunlaşma ile başlayan canlılar, ilahi
kanunlara göre gelişmiştir. Allah en mükemmel canlı türü olarak da yine içinde
suyun bulunduğu özel bir çamurdan insanı yaratmıştır.
31. Onları sarsmasın diye yeryüzünde
bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına
ulaşsınlar.
32. Biz, gökyüzünü korunmuş bir
tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.
“Korunmuş tavan” bir benzetmedir. Dünyayı
saran atmosfer ve onun ötesindeki gök cisimleri akıllara hayret verecek bir
düzen ve denge içinde yaratılmıştır ve bu düzen korunmaktadır.
Müfessirlere
göre, burada, inkarcıların yüz çevirdikleri ifade buyurulan “gök yüzünün
ayetleri”nden maksat; her biri, Allah’ın varlığının ve kudretinin birer delili
olan ay, güneş ve diğer gök cisimleridir.
33. O, geceyi, gündüzü, güneşi,
ayı... yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
34. Biz, senden önce de hiçbir
beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?
35. Her canlı, ölümü tadar. Bir
deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize
döndürüleceksiniz.
36. (Resûlüm!) Kâfirler seni
gördükleri zaman: "Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?" diyerek
seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını inkâr
edenlerin ta kendileridir.
37. İnsan, aceleci (bir tabiatta)
yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.
38. "Eğer, diyorlar, doğru
iseniz, ne zaman (gerçekleşecek) bu tehdit?"
39. İnkâr edenler, yüzlerinden ve
sırtlarından (saran) ateşi savamayacakları, kendilerine yardım dahi
edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!
40. Bilâkis kendilerine o (kıyamet)
öyle âni gelir ki, onları şaşırtır. Artık, ne reddedebilirler onu, ne de
kendilerine mühlet verilir.
41. Andolsun, senden önceki
peygamberlerle de alay edildi; ama onları alaya alanları, o alay konusu
ettikleri şey kuşatıverdi.
42. De ki: Allah'a karşı sizi gece
gündüz kim koruyacak? Buna rağmen onlar Rablerini anmaktan yüz çevirirler.
43. Yoksa kendilerini bize karşı
savunacak birtakım ilâhları mı var? (O ilâh dedikleri şeyler) kendilerine bile
yardım edecek güçte değildirler. Onlar bizden de alâka ve destek görmezler.
44. Evet, onları da, atalarını da
barındırdık. Nihayet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa
onlar, bizim gelip (kâfirlere ait) araziyi çevresinden eksilteceğimizi
görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?
Müfessirlerin yorumuna göre ayette,
Allah’ın, çevresinden eksilteceğini haber verdiği arazi, müşriklerin o zaman
üzerinde yaşadıkları topraklardır. Bu ayet Mekke’de indiğine göre, Allah
Teala’nın Resulüne, müşriklerin yaşadığı toprakların, bir zaman sonra
müslümanların eline geçeceğini müjdelemesi, Kur’an’ın bir mucizesidir. Bazı
müfessirlere göre ise sure Mekki olmakla beraber bu ayet Medine’de nazil
olmuştur. Buna göre meal: “...çevresinden eksiltmekle olduğumuzu” şeklinde
olacaktır. Araziyi eksiltmekten maksat, müşriklerin toprak kaybetmeleridir ki
bu da müslümanların fetihleri ile gerçekleşmiştir.
45. De ki: Ben, sadece, vahiy ile
sizi ikaz ediyorum. Fakat, sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı
duymazlar.
46. Andolsun, onlara Rabbinin
azabından ufak bir esinti dokunsa, hiç şüphesiz, "Vah bize! Hakikaten biz
zalim kimselermişiz!" derler.
47. Biz, kıyamet günü için adalet
terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan
iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz.
Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.
48. Andolsun biz, Musa ve Harun'a,
takvâ sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve Furkan'ı verdik.
Ayetteki “Furkan” kelimesinin, terim
olarak anlamı, hakkı batıldan, yani iyi ve doğru olanı, kötü ve yanlış olandan
ayıran, bunun için ölçüler getiren şey demektir ki, Kur’an-ı Kerim’de bu
kelime, daha ziyade semavi kitaplar için kullanılmıştır. Nitekim Kur’an’ın bir
adı da Furkan’dır.
49. (O takvâ sahipleri ki) onlar,
görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten
korkan kimselerdir.
50. İşte bu (Kur'an) da, bizim
indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?
51. Andolsun biz İbrahim'e daha önce
rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.
Tefsirlerde, ayetteki “rüşd” kelimesinin
peygamberlik anlamına, yahut Hz. İbrahim’in risaletten önce de sahip olduğu
hidayet ve doğruluk manasına geldiği belirtilmiştir.
52. O, babasına ve kavmine: Şu
karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor? demişti.
53. Dediler ki: Biz, babalarımızı
bunlara tapar kimseler bulduk.
54. Doğrusu, siz de, babalarınız da
açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.
55. Dediler ki: Bize gerçeği mi
getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?
56. Hayır, dedi, sizin Rabbiniz,
yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim.
57. Allah'a yemin ederim ki, siz
ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!
Hz.İbrahim’in bu sözü gizli olarak
söylediği ve kendisini sadece bir kişinin duyduğu rivayeti de vardır.
58. Sonunda İbrahim onları paramparça
etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.
Tefsirlerde nakledildiğine göre
Hz.İbrahim, putları kırdıktan sonra baltayı, sağlam bıraktığı büyük putun
boynuna asmıştı. Bir bayram şenliğine giden halk, dönüşte putların kırılmış
olduğunu gördüler.
59. Bunu tanrılarımıza kim yaptı?
Muhakkak o, zalimlerden biridir, dediler.
60. (Bir kısmı:) Bunları diline
dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş, dediler.
61. O halde, dediler, onu hemen
insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.
62. Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın
ey İbrahim? dediler.
63. Belki de bu işi şu büyükleri
yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.
64. Bunun üzerine, kendi
vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) "Zalimler sizlersiniz,
sizler!" dediler.
Ayet şu şekilde de anlaşılmıştır: Sonra
birbirlerine dönerek “(Putları yalnız ve savunmasız bıraktığımız için) asıl siz
zalimsiniz” diyerek birbirlerini suçladılar.
65. Sonra tekrar eski inanç ve
tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun,
dediler.
66. İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı
bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız?
67. Size de, Allah'ı bırakıp
tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?
68. (Bir kısmı:) Eğer iş
yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.
Hz.İbrahim’in kavmi, bu teklifi kabul
ederek onu yakmak için büyük bir ateş hazırladılar ve eli kolu bağlı olarak
ateşe attılar. İbrahim (a.s.) ise, “Bana Allah’ın sahip çıkması yeter; O ne
güzel bir sahip!” diyerek Allah’a sığınıyordu.
69. "Ey ateş! İbrahim için
serinlik ve esenlik ol!" dedik.
70. Böylece ona bir tuzak kurmak
istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.
71. Biz, onu ve Lût'u kurtararak,
içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.
Hz. İbrahim, eşi Sare ve yeğeni veya
amcazedesi Lut, putperestlerin elinden kurtarılmış, irşadlarını yayacakları bir
ülkeye ulaştırılmışlardı.
Müfessirlere
göre bu bereketli ülke, Şam ve Filistin yöreleridir. Bu yörelerin cümle alem
için bereketli olması ise, peygamberlerin pek çoğunun oralarda yetişmesi ve
dinlerini oralardan yaymalarından ileri gelmektedir.
72. Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve
fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik; herbirini sâlih insanlar
yaptık.
73. Onları, emrimiz uyarınca doğru
yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz
kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.
74. Lût'a gelince, ona da hüküm
(hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler
yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten
fena işler yapan kötü bir kavimdi.
75. Onu (Lût'u) rahmetimize kabul
ettik; çünkü o, sâlihlerden idi.
76. Daha önce Nuh da dua etmiş, biz
onun duasını kabul etmiştik. Böylece, kendisini ve (iman eden) yakınlarını
büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
77. Onu, âyetlerimizi inkâr eden
kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden
(suya) gömdük.
Müfessir Beyzavi’ye göre, Hz. Nuh’un
kavmi, hem hakkı yalanlamışlar, hem de kötü ve zararlı faaliyetlerde
bulunmuşlardı. Bu iki fenalık bir kavimde bulundu mu, Allah mutlaka o kavmi
helak eder.
78. Davud ve Süleyman'ı da (an). Bir
zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü,
geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz
onların hükmünü görüp bilmekte idik.
Tefsirlerde anlatıldığına göre, ekin
sahibi ile koyun sürüsü sahipleri arasındaki davada hakimlik yapan Davud ile
Süleyman, farklı hükümler vermişler idi. Hz. Davud, tahrip edilen ekinin
kıymetinin, koyunların kıymetine denk olduğunu göz önüne alarak, koyunların
ekin sahibine tazminat olarak verilmesine hükmetmişti. Oğlu Süleyman ise, şu
hükme varmıştı: Ekin tarlası koyun sahiplerine verilmeli, onlar, ziyandan
önceki haline gelinceye kadar tarlanın bakımını üslenmelidirler. Koyunlar da
tarla sahibine verilmeli, tarlası eski bakımlı haline gelinceye kadar bu koyunların
sütünden, yününden ve kuzularından yararlandırılmalıdır. Hz. Davud, oğlunun bu
ictihadını beğenerek kendi görüşünden vazgeçmişti.
79. Böylece bunu (bu fetvayı)
Süleyman'a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık,
peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a boyun
eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.
Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde güneş,
ay, gece, gündüz, denizler, dağlar gibi tabii varlık ve olayların insana
müsahhar kılındığı, boyun eğdirildiği ifade buyurulur; bundan maksat, bundan,
insanların istifadesine sunulduğunu anlatmak ve insanların bunlardan
olabildiğince yararlanmasını öğütlemektir. Dağların tesbihi bütün tabii
varlıklar gibi onların da, en ufak bir sapma göstermeksizin ilahi kanuna boyun
eğmeleri veya bizim anladığımız bir dil ile Allah’ı anıp tenzih etmeleri
şeklinde anlaşılabilir.
80. Ona, savaş sıkıntılarınızdan
sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
81. Süleyman'ın emrine de kasırga
(gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere
doğru eserdi. Biz herşeyi biliriz.
82. Şeytanlar arasından da, onun
için dalgıçlık eden (ve inciler çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı.
Biz onları gözetim altında tutuyorduk.
83. Eyyub'u da (an). Hani Rabbine:
"Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye
niyaz etmişti.
Müfessir Beyzavi’nin naklettiğine göre
Hz. Eyyub, varlıklı ve aile efradı geniş bir zat idi. Fakat evinin yıkılması
sonucu aile fertlerinin çoğu öldü. Malı mülkü elinden gitti. On yıldan fazla
süren ağır bir bedeni hastalığa müptela oldu. Bütün bu felaketlere rağmen,
halinden şikayet eder duruma düşmemek ve takdire rızada sebat etmek için
durumunu Cenab-ı Hakk’a arzederek O’ndan sıhhat ve afiyet istemekten
çekiniyordu. Nihayet eşinin ricası üzerine ancak yukarıdaki ayette ifade
buyurulan sözlerle niyazda bulunmakla yetindi.
84. Bunun üzerine biz, tarafımızdan
bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul
ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile
efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.
85. İsmail'i, İdris'i ve Zülkifi de
(yâdet). Hepsi de sabreden kimselerdendi.
86. Onları rahmetimize kabul ettik.
Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.
87. Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret).
O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı
zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı
yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz
etti.
Zünnun, Yunus Peygamber’in lakabıdır ve
“balık sahibi” anlamına gelir. Ona bu lakap, kendisini balık yuttuğu için
verilmiştir. Yunus (a.s.) uzun bir süre kavmini dine davet etmiş, fakat
inandıramayacağına kanaat getirerek öfkeli bir halde, onlara isabet edecek bir
musibetten kendisini kurtarmak için onları terkedip gitmişti. Başka bir rivayete
göre kavmine, inanmadıkları takdirde bir azaba uğrayacaklarını bildirmiş, ancak
onlar tevbe edip imana geldikleri için bu azap tahakkuk etmemişti. Onların
imana geldiklerinden habersiz olan Hz. Yunus, belirttiği azabın vaktinde
tahakkuk etmediğini görünce kendisinin alay mevzuu olacağını düşünerek kızgın
bir halde ayrılıp gitmişti. Bir gemi yolculuğunda, fazla yükten gemi batmak
üzere iken, yükünü hafifletmek ve gemiyi kurtarmak için çekilen kur’a sonucu
denize atlamak zorunda kaldı. Onu iri bir balık yuttu. İşte bu balığın karnında
Allah’a, ayette ifade buyurulan duayı yaptı.
88. Bunun üzerine onun duasını kabul
ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.
89. Zekeriyya'yı da (an). Hani o,
Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en
hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).
90. Biz onun da duasını kabul ettik ve
ona Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık.
Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak
bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.
91. Irzını iffetle korumuş olanı
(Meryem'i de an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir
ibret kıldık.
92. Hakikaten bu (bütün peygamberler
ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin
Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.
93. (İnsanlar) kendi aralarında (din
ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.
94. Bu durumda her kim mümin olarak
iyi davranışlar yaparsa onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu
yazmaktayız.
95. Helâk ettiğimiz bir belde için
artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır; çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.
96. Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc
(sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman;
97. Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet)
yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! "Yazıklar olsun
bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim
kimselermişiz."
94. ayette iyi davranışlarda bulunan
müminlerin çabalarının boşa çıkmayacağı ifade buyuruldu. 95. Ayette,
inkarcılıkları ve kötü davranışları yüzünden helak olanların, hayata dönmek
veya tevbe etmek imkanından yoksun oldukları için artık iyi davranış ve makbul
çabalarda bulunmaktan da mahrum kaldıkları anlatıldı. 96. Ayette de, bu
insanların mahrumiyetlerinin, bir kıyamet alameti olarak gösterilen Ye’cuc ve
Me’cuc sedlerinin açılmasına ve onların, her tepeden yeryüzüne yayılmalarına,
veya –başka bir yoruma göre- insanların kabirlerinden boşanmalarına kadar
süreceğine işaret edildi. 97. Ayet ise, inkarcı ve kötü yaşayışlı kimselerin,
ancak, vuku bulacağı önceden bildirilen kıyametin gelip çattığını görünce
yanlış yolda olduklarını anlayacaklarını, fakat artık kendilerini kınamaktan
öte bir şey yapamayacaklarını ifade etmektedir.
98. Siz ve Allah'ın dışında
taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.
99. Eğer onlar birer tanrı olsalardı
oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada
ebedî kalacaklardır.
100. Orada onlara inim inim inlemek
düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.
101. Tarafımızdan kendilerine güzel
âkıbet takdir edilmiş olanlara gelince, işte bunlar cehennemden uzak
tutulurlar.
102. Bunlar onun uğultusunu
duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedî kalırlar.
103. En büyük dehşet dahi onları
tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş
olan (mutlu) gününüzdür.
104. (Düşün o) günü ki, yazılı
kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya
başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir
vaad oldu. Biz, (vâdettiğimizi) yaparız.
Tekrar o hale getirmekten maksat, ya her
şeyi yok etmek yahut da yok ettikten sonra yeniden eski haline getirmek,
diriltmektir.
105. Andolsun Zikir'den sonra
Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık.
Ayette geçen “Zikir”den maksat, -tercihe
şayan görüşe göre- Tevrat’tır. Ancak müfessirler, “Zikir” tabirinin levh-i
mahfuz, “Zebur”un ise, Allah tarafından inzal buyurulan bütün kitaplar
olabileceğini de belirtmişlerdir.
Kötülerin
ve kötülüğün sürekli payidar olamayacağını, iyiliğin asıl, kötülüğün ise arızı
olduğunu, hakimiyetin eninde sonunda iyilerin eline geçmesinin mukadder
olduğunu anlatan bu ayet, İslam dininin dünya hayatı konusundaki iyimserliğini
ifade etmektedir.
106. İşte bunda, (bize) kulluk eden
bir kavim için bir mesaj vardır.
107. (Resûlüm!) Biz seni ancak
âlemlere rahmet olarak gönderdik.
108. De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın
ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?
109. Eğer yüz çevirirlerse de ki:
(Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size vâdolunan şey (mahşerde
toplanma zamanınız) yakın mı uzak mı, bilmiyorum.
110. Şüphesiz Allah sözün açığını da
bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir.
111. Bilmiyorum, belki de o (azabın
ertelenmesi), sizi denemek ve bir zamana kadar sizi (imkânlardan)
faydalandırmak içindir.
112. (Muhammed:) Rabbim! (Onlar
hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin
anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır, dedi.
Müşriklerin anlattığı durum, güya ileride
müslümanların uğrayacağı zillet ve mağlubiyet durumu idi. Onlar, akıllarınca,
kısa zamanda müslümanların zayıflayacağını, sonra da İslam’ın büsbütün ortadan
kalkacağını savunuyorlardı. Ayetten anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber, onların bu
temennilerine karşı Allah’ın yardımına güveniyordu. Başka bir yoruma göre,
müşriklerin anlattıkları durumdan maksat, onların, Kur’an’ “sihir, hayal
mahsulü,uydurma” gibi vasıflarla nitelemeleridir, işte Hz. Muhammed (s.a.),
onların bu bühtanları karşısında Kur’an’ı muzaffer kılmak için Allah’a
sığınıyor ve O’nun yardımına güveniyordu.
İslami Okul Okulların En Önemlisi