023-el-MÜ'MİNÛN - Diyanetvakfi - 23. Sayfa
23-el-MÜ'MİNÛN
118 (yüzonsekiz) âyet olup Mekke'de nâzil olmuştur. Özellikle ilk
âyetlerinde kurtuluşa eren müminlerin ibadetlerinden, ahlâki yaşayışlarından ve
nâil olacakları uhrevî nimetlerden bahsedildiği için sûre
"el-Mü'minûn" adını almıştır. Nitekim Abdullah b. Abbas'tan rivayet
edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s. a.), bu âyetlerin inzâlini müteakip,
"Bana on âyet indi ki, durumu bunlara uyan cennete gidecektir"
buyurdu ve bu sûrenin ilk on âyetini okudu.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla.
1. Gerçekten müminler kurtuluşa
ermiştir;
2. Onlar ki, namazlarında huşû
içindedirler;
3. Onlar ki, boş ve yararsız
şeylerden yüz çevirirler;
4. Onlar ki, zekâtı verirler;
5. Ve onlar ki, iffetlerini
korurlar;
6. Ancak eşleri ve ellerinin sahip
olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.
7. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek
isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.
8. Yine onlar (o müminler) ki,
emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler;
9. Ve onlar ki, namazlarına devam
ederler.
10. İşte, asıl bunlar vâris
olacaklardır;
11. (Evet) Firdevs'e vâris olan bu
kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.
12. Andolsun biz insanı, çamurdan
(süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.
13. Sonra onu sağlam bir karargâhta
nutfe haline getirdik.
14. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış
yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir
parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra
onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıpyaratanların en güzeli olan
Allah pek yücedir.
15. Sonra, muhakkak ki siz, bunun
ardından elbet öleceksiniz.
16. Sonra da şüphesiz, sizler
kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz.
17. Andolsun biz, sizin üstünüzde
yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz.
Müfessirlerin çoğu, ayetteki “yedi yol”u,
yedi gök olarak yorumlamışlardır. Müfessir Hamdi Yazır ise, bu yedi yoldan,
insanın yedi irdak yolunu anladığını, bunların da görme, işitme, tatma, koklama
ve dokunmadan ibaret beş duyu ile akıl ve vahiy yolları olduğunu ileri sürüyor.
18. Gökten uygun bir ölçüde yağmur
indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter.
Yağmurun arzda durması canlılar için
büyük bir nimettir. Şayet arz, yağmur suyunu tutmayıp olduğu gibi dibe indirir
veya bu sular sel halinde büsbütün akıp giderse, canlılar yağmurun hayati
faydalarından mahrum kaldığı gibi, -erezyon hadisesinde görüldüğü üzere- yağmur
bazen zararlı bile olabilir. “Yağmur suyunun arzda durması”ndan, suyun yer
altında birikmesi de kasdedilmiş olabilir ki, bu da canlılar için Allah’ın bir
lütfudur. Çünkü yer altı suları, gerek tabii olarak kaynamak, gerekse insan
emeği ile yüzeye çıkarılmak suretiyle faydalı hale gelir. Ayette de ifade
buyurulduğu gibi Allah Teala, canlılar için bu kadar yararlı olan yağmuru
gidermeye, yani yağdırmamaya veya, yağdırsa bile faydasız kılmaya kadirdir. Bu
ise, gerek insan, gerekse diğer canlılar için en büyük kayıptır. Nitekim uzayda
şimdiye kadar bilinenler içinde yağmur hadisesinin cereyan ettiği tek gezegen,
dünyamızdır. Bir an dünyamızda bir yağmur nimetinin ortadan kaldırıldığını
düşünürsek -ki ayette de belirtildiği gibi Yüce Allah buna kadirdir- o zaman
dünyanın bütün değerini ve anlamını yitirdiğini anlarız. Çünkü dünyaya değer ve
anlam kazandıran şey, hayattır. Su ise aşağıdaki ayetlerden anlaşılacağı üzere
hayatın kaynağıdır.
19. Böylece onun (yağmurun)
sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik.
Bunlarda sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.
20. Tûr-i Sînâ'da da yetişen bir
ağaç daha meydana getirdik ki, bu ağaç hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık
edecekleri (zeytin) verir.
21. Hayvanlarda sizin için elbette
ibretler vardır. Onların karınlarındakinden (sütlerinden) size içiririz.
Onlarda sizin için birçok faydalar daha vardır; etlerinden de yersiniz.
22. Onların üzerinde ve gemilerde
taşınırsınız.
23. Andolsun ki, Nuh'u kavmine
gönderdik ve o: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka bir
tanrı yoktur. Hâla sakınmaz mısınız? dedi.
24. Bunun üzerine, kavminin inkarcı
ileri gelenleri şöyle dediler: "Bu, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan
başka bir şey değildir. Size üstün ve hâkim olmak istiyor. Eğer Allah
(peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz
geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."
25. "Bu, yalnızca kendisinde
delilik bulunan bir kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp bekleyin
bakalım."
26. (Nuh), Rabbim! dedi, beni
yalanlamalarına karşı bana yardım et!
27. Bunun üzerine ona şöyle
vahyettik: Gözlerimizin önünde (muhafazamız altında) ve bildirdiğimiz şekilde
gemiyi yap. Bizim emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca her
cinsten eşler halinde iki tane ve bir de, içlerinden, daha önce kendisi
aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki aileni gemiye al. Zulmetmiş
olanlar konusunda bana hiç yalvarma! Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır.
28. Sen, yanındakilerle birlikte
gemiye yerleştiğinde: "Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a
hamdolsun" de.
29. Ve de ki: Rabbim! Beni bereketli
bir yere indir. Sen, iskân edenlerin en hayırlısısın.
30. Şüphesiz bunda (Nuh ve kavminin
başından geçenlerde) birtakım ibretler vardır. Hakikaten biz (kullarımızı
böyle) deneriz.
31. Sonra onların ardından bir başka
nesil meydana getirdik.
32. Onlar arasından kendilerine:
"Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka bir tanrınız yoktur. Hâla
Allah'tan korkmaz mısınız?" (mesajını ileten) bir peygamber gönderdik.
Bu ayette kendisinin ve kavminin adı
verilmeyen bu peygamber, bazı tefsircilere göre, Hud (a.s.) veya Salih
(a.s.)tir.
33. Onun kavminden, kâfir olup
ahirete ulaşmayı inkâr eden ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz
varlıklı kişiler: "Bu, dediler, sadece sizin gibi bir insandır; sizin
yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer."
34. "Gerçekten, sizin gibi bir
beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz."
35. "Size, öldüğünüz, toprak ve
kemik yığını haline geldiğinizde, mutlak surette sizin (kabirden)
çıkarılacağınızı mı vâdediyor?"
36. "Bu size vâdedilen
(öldükten sonra yeniden dirilmek, gerçek olmaktan) çok uzak!"
37. "Hayat, şu dünya
hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; bir daha
diriltilecek de değiliz."
38. "Bu adam, sadece Allah
hakkında yalan uyduran bir kimsedir; biz ona inanmıyoruz."
39. O peygamber: Rabbim! dedi, beni
yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol!
40. Allah şöyle buyurdu: Pek yakında
onlar mutlaka pişman olacaklar!
41. Nitekim, vukuu kaçınılmaz olan
korkunç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen sel süprüntüsüne
çevirdik. Zalimler topluluğunun canı cehenneme!
42. Sonra onların ardından başka
nesiller getirdik.
43. Hiçbir ümmet, ecelini ne öne
alabilir, ne de erteleyebilir.
44. Sonra biz peyderpey
peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her
defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok
ettik ve onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!
45. Sonra âyetlerimizle ve apaçık
bir fermanla Musa ve kardeşi Harun'u gönderdik.
46. Firavun'a ve ileri gelenlerine
de(gönderdik). Onlar ise kibire kapıldılar ve ululuk taslayan bir kavim
oldular.
47. Bu yüzden dediler ki: Kavimleri
bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız?
48. Böylece onları yalanladılar ve
bu sebeple helâk edilenlerden oldular.
47. ayet, inkarcıların umumiyetle içine
düştükleri bir hatayı ortaya koymaktadır: Gerçekten onlar insana, yalnızca bu
dünyadaki mevkiine, toplum içindeki pozisyonuna göre değer verirler. Onların
insan hakkında başta gelen değer ölçüleri makam ve mansıptır. Böylece onlar,
bizatihi insana, onun düşüncesinin ve inancının kalitesine, sahip olduğu ahlaki
ve insani vasıflarına değer vermezler. 48. Ayet bize gösteriyor ki,
inkarcıların bu yanlış değer ölçülerine dayanarak peygamber hakkında vardıkları
hüküm, kaçınılmaz olarak kendilerini felakete götürür.
49. Andolsun biz Musa'ya, belki
onlar yola gelirler diye, Kitab'ı verdik.
Müfessir Zemahşeri’ye göre, ayette “onlar”
zamiri ile kasdedilenler, Firavun ve eşraf takımı olmayıp, Hz. Musa ile
Filistin’den Mısır’a göçen İsrailoğullarıdır. Zira Kitap, yani Tevrat, Firavun
ve adamlarının boğulmalarından sonra vahyedilmiştir.
50. Meryem oğlunu ve annesini de
(kudretimize) bir alâmet kıldık; onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir
tepeye yerleştirdik.
51. "Ey Peygamber! Temiz olan
şeylerden yeyin; güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyle
bilmekteyim."
Peygamberlere ve onların sonuncusu olan
Hz. Muhammed’e yöneltilen bu hitaptan, inkarcıların kanaatlerinin aksine,
peygamberlerin de birer beşer olduğu ve onlar için, Allah’ın lütfu olan güzel
ve helal rızıklardan yararlanmanın bir kusur olmadığı, asıl önemli olan ve
onlara yaraşan şeyin, iyi davranışlarda bulunmak, Allah’a en güzel şekilde
kulluk etmek olduğu anlaşılmaktadır.
52. "Şüphesiz bu (insanlar) bir
tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden
sakının" (denildi).
53. Ne var ki insanlar kendi
aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan
(fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.
54. Şimdi sen onları bir zamana
kadar gaflet ve sapıklıkları ile başbaşa bırak!
55. Sanıyorlar mı ki, onlara
verdiğimiz servet ve oğullar ile.
56. Kendilerine faydalar sağlamak
için can atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.
57. Rablerine olan saygıdan dolayı
kötülükten sakınanlar;
58. Rablerinin âyetlerine inananlar;
59. Rablerine ortak tanımayanlar;
60. Ve Rablerine dönecekleri için
yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar;
61. İşte onlar, iyiliklere
koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.
62. Biz hiç kimseyi gücünün
yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap
vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.
63. Hayır, onların (o inkârcıların)
kalpleri bu hususta cehâlet içindedir. Ayrıca onların bundan (bu şirk ve
inkârcılıklarından) öte birtakım (kötü) işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar
dururlar.
64. En nihayet, refah ve bolluk
içinde olanlarını sıkıntıya (veya azaba) uğrattığımızda, bakarsın ki onlar
feryadı basarlar.
65. Boşuna sızlanmayın bugün! Zira
bizden yardım göremeyeceksiniz!
66. Çünkü âyetlerim size okunurdu
da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kâbe'nin etrafında
toplanarak) hezeyanlar savururdunuz.
67. Çünkü âyetlerim size okunurdu
da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kâbe'nin etrafında
toplanarak) hezeyanlar savururdunuz.
68. Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç
düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir
şey mi geldi?
69. Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar
da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
70. Yoksa onda bir cinnet olduğunu
mu söylüyorlar? Hayır; o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise
haktan hoşlanmamaktadırlar.
Bu ayetler gösteriyor ki inkarcıların Kur’an’a
sırt çevirmeleri ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmemeleri hiçbir
haklı sebebe dayanmamaktadır. Zira onlar Kur’an üzerinde yeterince
düşünmüşlerdi; ya da en azından, yeterince düşünmek fırsatını bulmuşlardı.
Ayrıca, Hz. Muhammed (s.a.)in tebliği, mesela ataları Hz. İsmail’in tebliğinin
bir devamı idi; yani onlar, Hak Dini büsbütün tanımaz değillerdi. Resulullah’ın
dürüst ve güvenilir bir insan olduğunu pek ala bilirlerdi; akıllı ve zeki
olduğundan şüpheleri yoktu. Bununla beraber yine de inanmıyorlardı, çünkü
haktan, yani doğruluktan, gerçekten ve dürüstlükten hoşlanmıyorlardı. Kendileri
hakka uyacakları yerde, hakkı kendi arzu ve isteklerine uydurmaya kalkışıyorlardı.
71. Eğer hak, onların kötü arzu ve
isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur
giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi
şereflerine sırt çevirdiIer.
Müfessirlerin çoğunluğuna göre ayetteki
şan ve şereften maksat, buna vesile olan Kur’an’dır. Nitekim, İslam’dan önce
Arapların hakimiyetleri Yarımada’nın sınırlarını aşmazken, Kur’an-ı Kerim ve bu
yüce Kitab’ın kendisine indiği Hz. Muhammed, bu milletin ismini ebedileştirmekle
kalmamış, ayrıca Kur’an yoluna koyulan pek çok milletleri de cihanın en büyük
ümmetlerinden biri olmak şerefine ulaştırmıştır.
72. (Resûlüm!) Yoksa sen onlardan
bir karşılık mı istiyorsun? Rabbinin vereceği daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin
en hayırlısıdır.
73. Gerçek şu ki sen onları doğru
bir yola çağırıyorsun.
74. Ahirete inanmayanlar ise,
ısrarla yoldan çıkmaktadırlar.
75. Eğer onlara acıyıp da içinde
bulundukları sıkıntıyı giderseydik, iyice körleşerek azgınlıklarında
direnirlerdi.
76. Andolsun, biz onları sıkıntıya
düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru ve niyazda da
bulunmuyorlar.
77. En nihayet üzerlerine, azabı çok
şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada şaşkın ve
ümitsiz kalmışlardır!
78. O, sizin için kulakları, gözleri
ve gönülleri yaratandır. Ne de az şükrediyorsunuz!
79. Ve O, sizi yeryüzünde yaratıp
türetendir. Sırf O'nun huzurunda toplanacaksınız.
80. Ve O, yaşatan ve öldürendir;
gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâla aklınızı kullanmaz mısınız!
81. Buna rağmen onlar, öncekilerin
dedikleri gibi dediler.
82. Dediler ki: Sahi biz, ölüp de
bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz
öyle mi?
83. Hakikaten, gerek bize, gerekse
daha önce atalarımıza böyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmiştekilerin
masallarından başka bir şey değildir!
84. (Resûlüm!) de ki: Eğer
biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?
85. "Allah'a aittir"
diyecekler. Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız! de.
86. Yedi kat göklerin Rabbi,
azametli Arş'ın Rabbi kimdir? diye sor.
87. "(Bunlar da)
Allah'ındır" diyecekler. Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız! de.
88. Eğer biliyorsanız (söyleyin),
her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her
şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?
diye sor.
89. "(Bunların hepsi)
Allah'ındır" diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de.
Bu ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere
cahiliye devri Arapları ile onların kalıntıları olan inatçı müşrikler, esasen
Allah’ın varlığına ve O’nun kainat üzerindeki hakimiyet ve tasarrufuna
inanıyorlardı. Bununla beraber, 83. Ayetten anlaşılacağı üzere, Hz. Muhammed’in
risaletine, onun tebliğ ettiği İslam dinine ve Kur’an-ı Kerim’e inanmıyorlardı.
Ayrıca, 82. Ayette tasrih edildiği gibi, özellikle öldükten sonra tekrar
dirilmeyi yani ahiret gününü kabul etmiyorlardı.
90. Doğrusu biz onlara gerçeği
getirdik; onlar ise hakikaten yalancılardır.
91. Allah evlât edinmemiştir;
O'nunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi
yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe
çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.
Görüldüğü gibi bu ayet ile, birden fazla
tanrı inancının,kainatın varoluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düştüğü
ortaya konmuştur. Buna göre kainatın varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah’ın
varlık ve birliğinin bir ifadesi ve delilidir.
92. Allah, gaybı da şehâdeti de
bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir.
Gayb ve şehadet,iki ayrı bilgi alanını
ifade eder. Gayb alanına giren malumat, akıl ve duyu organlarının idrak gücünü
aşan, ancak bir kısım kabiliyetlerin bir ölçüde sezebildikleri, bununla
beraber, en doğru bir şekilde vahiy yolu ile bize intikal eden bilgilerdir.
Esasen gayb ile bize intikal eden bilgilerdir. Esasen gayb alanı, bilgiden
ziyade bir iman alanıdır. Nitekim Bakara suresinin başında da işaret edildiği
gibi, “Amentü” de ifadesini bulan iman
esasları hakkındaki bilgilerimiz, bu tür bilgilerdir.
Şehadet
ise, gaybın aksine, tecrübe ve müşahede sahasına giren duyulur alem ile bu
aleme ait eşya ve olayları ifade eder.
93. (Resûlüm!) De ki: "Rabbim!
Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevî sıkıntıyı ve uhrevî azabı) mutlaka bana
göstereceksen.
94. Bu durumda beni zalimler
topluluğunun içinde bulundurma, Rabbim!"
95. Biz, onlara yönelttiğimiz
tehdidi sana göstermeye elbette ki kadiriz.
96. Sen, kötülüğü en güzel bir
tutumla sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.
97. Ve de ki: Rabbim! Şeytanların
kışkırtmalarından sana sığınırım!
98. Onların yanımda bulunmalarından
da sana sığınırım, Rabbim!
99. Nihayet onlardan (müşriklerden)
birine ölüm gelip çattığında: "Rabbim! der, beni geri gönder;"
100. "Ta ki boşa geçirdiğim
dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz
(boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar
(süren) bir berzah vardır.
Sözlükte “engel” anlamına gelen “berzah”,
ölüm ile başlayıp, yeniden dirilmeye kadar geçen süreyi ifade eden dini bir
terimdir.
101. Sûra üflendiği zaman artık
aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.
102. Artık kimlerin (sevap) tartılan
ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.
103. Kimlerin de tartıları hafif
gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.
104. Ateş yüzlerini yakar; orada
suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar.
Allah Teala, büyük bir nimet olan dünya
hayatını şirkle, inkarcılıkla ve kötülükler işleyerek geçirdikten sonra, ölümün
dehşeti karşısında, iş işten geçince uyanan, ancak cehennem azabına uğramaktan
kurtulamayan bedbahtlara o zaman yönelteceği hitabı ve onların acz ve
itiraflarını şöyle ifade buyuruyor:
105. Size âyetlerim okunurdu da, siz
onları yalanlardınız değil mi?
106. Derler ki: Rabbimiz!
Azgınlığımız bizi altetti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.
107. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar.
Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.
108. Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın
orada! Bana karşı konuşmayın artık!
109. Zira kullarımdan bir zümre:
Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi affet; bize acı! Sen, merhametlilerin
en iyisisin, demişlerdi.
110. İşte siz onları alaya aldınız;
sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni yâdetmeyi unutturdu, siz onlara
gülüyordunuz.
111. Bugün ben onlara,
sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muratlarına erenlerdir.
112. (Allah inkârcılara)
"Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar.
113. "Bir gün veya günün bir
kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor" derler.
114. Buyurur: Sadece az bir süre
kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız!
115. Sizi sadece boş yere
yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi
sandınız?
Ayetten de anlaşılacağı üzere, dünyadaki
bütün canlılar içinde vazife ve sorumluluk taşıyan yegane varlık insandır.
Esasen insan hayatını anlamlı kılan, ona değer katan temel özellik, insanın bir
vazife ve sorumluluk varlığı oluşudur. Bu sebeple, vazifelerini ihmal eden ve
sorumsuz bir hayat yaşayan insanlar, gerçek anlamda insanlık değerini yitirmiş
olurlar. Bu dünyada bir kısım insanlar, insanlığının gereği olan vazifeleri
ihmal etmiş ve bunların sorumluluğundan kurtulmuş olabilirler. Ancak,
yukarıdaki ayet açıkça gösteriyor ki, ilahi sorumluluktan kurtulmak ve Allah’ın
huzurunda hesap vermekten kaçmak hiç kimse için mümkün değildir. Bunun aksini
düşünmek, ahlak nizamını ve bu nizamın temeli olan mutlak adaleti inkar etmek
sonucuna götürür.
116. Mutlak hakim ve hak olan Allah,
çok yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş'ın sahibidir.
117. Her kim Allah ile birlikte diğer
bir tanrıya taparsa, -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin
hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki kâfirler iflah olmaz.
118. (Resûlüm!) De ki: Bağışla ve
merhamet et Rabbim! Sen merhametlilerin en iyisisin.
İslami Okul Okulların En Önemlisi