024-en-NÛR - Diyanetvakfi - 24. Sayfa
24-en-NÛR
64 (altmışdört) âyetten ibaret olan sûrenin tamamı Medine'de nâzil
olmuştur. "Nûr âyeti" diye bilinen 35. âyette Allah'ın, gökleri ve yeri aydınlatan nûrundan
bahsedildiği için "Nûr sûresi" adını almıştır.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla.
1. (Bu) Bizim inzâl ettiğimiz ve
(hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir sûredir. Belki düşünüp öğüt
alırsınız diye onda açık seçik âyetler indirdik.
2. Zina eden kadın ve zina eden
erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız,
Allah'ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın.
Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.
İslam hukuk dilinde bu cezalandırma
şekline “had” denir. Ayette emredilen bu uygulama yalnız bekar olup da zina
edenler içindir. Eğer evli bir erkek ve kadın zina etmişlerse, buna “recm”
cezası tatbik edilir.
3. Zina eden erkek, zina eden veya
müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina
eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.
İslam’da müşrik kadın ve erkekle evlenmek
caiz değildir ve böyle bir nikah akdi geçersizdir. Ayette, zina etmiş
müslümanla evlenmenin çirkinliği de belirtilmiş olduğu kabul edilmekle
birlikte, ayetin nüzul sebebi ve diğer deliller dikkate alınarak, İslam
alimlerinin çoğunluğunca böyle bir nikah akdinin geçerli olduğuna
hükmedilmiştir.
4. Namuslu kadınlara zina esnasında
bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun
ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen
günahkârdırlar.
5. Ancak bundan sonra tevbe edip
ıslah olanlar müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.
6. Eşlerine zina esnasında bulunup
da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin
şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına
yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise
Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.
7. Beşinci defa da: eğer yalan
söyleyenlerden ise Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.
8. Kadının, kocasının yalan
söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve şahitlik
etmesi,kendisinden cezayı kaldırır.
9. Beşinci defa da, eğer (kocası)
doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diler.
Son dört ayetteki uygulama, İslam aile
hukukunda “lian” terimi ile ifade edilir. Karısının zina suçu işlediğini iddia
eden bir koca, eğer iddiasını isbat için dört şahit getiremezse, karı ve koca
hakim huzuruna celbedilerek liana davet edilir. Her iki taraf da doğruluklarını
bu ifadelerle beyan ederlerse, erkek iftira (kazf) cezasından, kadın da zina
cezasından kurtulur ve bu şekilde evlilik bağı sona erer.
10. Ya Allah'ın size bol lütfu ve
merhameti bulunmasaydı ve Allah, tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi
olmasaydı (haliniz nice olurdu)!
11. (Peygamber'in eşine) bu ağır
iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur. Bunu kendiniz için
bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir
kişiye, günah olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardır. Onlardan
(elebaşlık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir
azap vardır.
Bu ve aşağıdaki 9 ayetin inzaline sebep
teşkil eden ve “ifk (iftira) hadisesi” diye bilinen olay kısaca şöyledir: Hz.
Peygamber’in bir askeri seferine Hz. Aişe de katılmıştı. Dönüşte bir ara Hz.
Aişe ihtiyacını gidermek için çekildiği bir köşede gerdanlığını düşürmüş, sonra
bunun farkına vararak aramaya gitmişti. Bu arada, birlik Hz. Aişe’yi devesinin
üstündeki hevdec adı verilen kapalı, yuvarlak ve üstü kubbeli kafesi içinde
sanarak konaklama yerinden ayrıldığı için Hz. Aişe orada kaldı. Orduyu geriden
takip etmekle görevli bir zat, Hz. Aişe’yi alarak birliğe yetiştirdi. İçlerinde
münafıkların önde gelenlerinden Abdullah b. Ubeyy’in de bulunduğu birkaç kişi,
bu hadiseye dayanarak Hz. Aişe ile onu birliğe yetiştiren kişi arasında ilişki
cereyan ettiği iftirasını uydurdular. Bu iftira Hz. Peygamber’i oldukça
üzmüştü. Bu sırada zaten rahatsız olan Hz. Aişe, hakkında böyle bir iftira
uydurulduğunu bir müddet sonra öğrenmiş ve büyük bir ızdıraba boğulmuş; artık,
kendisi gibi kederli olan ailesine, babası Hz.Ebubekir (r.a.)’ın evine gitmeyi
tercih etmişti. Bu arada Hz. Peygamber (s.a.) zaman zaman Hz. Ebubekir’in evine
giderek, onlardan Hz. Aişe’nin sıhhatini, hal ve hatırını sorardı. İşte yine
böyle bir ziyaret sırasında ve iftira olayının vukuundan takriben bir ay sonra
Aişe validemizin masumiyetini ifade eden bu ayetler inzal buyuruldu:
12. Bu iftirayı işittiğinizde erkek
ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: "Bu,
apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?
13. Onların (iftiracıların) da bu
konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler,
öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.
14. Eğer dünyada ve ahirette
Allah'ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan
dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi.
15. Çünkü siz bu iftirayı, dilden
dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi
ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz.
Halbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur.
16. Onu duyduğunuzda: "Bunu
konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır" demeli
değil miydiniz?
17. Eğer inanmış insanlarsanız,
Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır.
18. Ve Allah âyetleri size
açıklıyor. Allah, (işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
19. İnananlar arasında çirkin
şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir
ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
20. Ya sizin üstünüze Allah'ın lütuf
ve merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (haliniz
nice olurdu)!
21. Ey iman edenler! Şeytanın
adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o,
edepsizliği (yüzkızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah'ın
lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı.
Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.
22. İçinizden faziletli ve servet
sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından)
vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar; feragat göstersinler.
Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok
merhametlidir.
Hz.Aişe’ye iftira edenlerden biri de, Hz.
Ebubekir’in, himayesini ve bakımını üzerine aldığı Mıstah adlı bir kişi idi. Bu
hadise üzerine Hz. Ebubekir, bir daha bu adama maddi yardımda bulunmayacağına
dair yemin etti. İşte, müfessirlere göre, yukarıdaki ayet hem Hz. Ebubekir
(r.a.)’in faziletine işaret edilmekte, hem de ona ve diğer müminlere, Allah
rızası için yapageldikleri yardımları kesmemeleri öğütlenmektedir.
23. Namuslu, kötülüklerden habersiz
mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir.
Onlar için çok büyük bir azap vardır.
24.O gün dilleri,elleri ve ayakları,
yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir.
25. O gün Allah onlara gerçek
cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu
anlayacaklardır.
26. Kötü kadınlar kötü erkeklere,
kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz
erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular, (iftiracıların)
söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık
vardır.
27. Ey iman edenler! Kendi evinizden
başka evlere, geldiğinizi farkettirip (izin alıp) ev halkına selâm vermedikçe
girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız.
28. Orada hiçbir kimse
bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size,
"Geri dönün!" denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih
bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir.
29. İçinde kendinize ait eşyanın
bulunduğu oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir sakınca yoktur. Allah,
sizin açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir.
30. (Resûlüm!) Mümin erkeklere,
gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu,
kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta
olduklarından haberdardır.
31. Mümin kadınlara da söyle:
Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen
kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini,
yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının
babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek
kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin
kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin
kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların
gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına
zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye
ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler).
Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.
Yukarıdaki ayette kadınlara, teşhir
etmeleri yasaklanan “zinet”ten maksadın ne olduğu konusunda farklı görüşler
vardır: Bir görüşe göre bu zinetten maksat, küpe, bilezik, yüzük ve gerdanlık
gibi süs takıları ile sürme, kına gibi şeylerdir. Bu yoruma göre bu tür zinet
eşyasının bedende teşhiri kadınlar için haramdır. Elbise de zinet olmakla
beraber, gizlenmesi mümkün olmadığı için ayette diğerlerinden istisna
edilmiştir. Ancak, daha kuvvetli bir görüşe göre ayetteki “zinet” tabiri,
kadının vücudunu ifade eder ki, buna göre yasaklanan, süs eşyalarının teşhiri
değil, vücudun teşhiridir. Bu yasaklamadan istisna edilen “görünen kısım” ise,
kadının yüzü, elleri ve –bir görüşe göre- ayaklarıdır.
32. Aranızdaki bekârları,
kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar
fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş
olan ve (her şeyi) bilendir.
33. Evlenme imkânını bulamayanlar
ise; Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini
korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden)
mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve
güvenilirlik). görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah'ın size vermiş olduğu
malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde
edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim
onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah
(onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.
Mükatebe, köle veya cariye ile efendisi
arasında yapılan bir akid olup, bu akidde köle veya cariye, belli bir bedel
ödediği takdirde efendisinden, kendisine hürriyetini vermesini ister veya aynı
teklifi efendisi ona yapar. Üzerinde anlaşmaya varılan bu bedel hazır ise köle
bu bedeli hemen ödemek, değilse, efendisinin kendisine tanıdığı bir süre içinde
temin ettikten sonra ödemek şartıyla hürriyetine kavuşur.
Yukarıdaki
ayette, “Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin”
buyurulmakla, insanın elindeki malın asıl sahibinin Allah olduğu, şu halde
Allah’ın malından köle ve cariyelere de vermek suretiyle onların hürriyete
kavuşmalarını kolaylaştırmanın dini, ahlaki ve ictimai bir vazife olduğu ortaya
konmaktadır. Bu vazife, İslam’ın, asırlarca uygulanagelen ve bir çırpıda
tasfiyesi mümkün olmayan kölelik müessesesini ortadan kaldırmak için almış
olduğu bir dizi tedbirden biridir.
34. Andolsun ki biz size (gerekeni)
açık açık bildiren âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve
takvâya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.
35. Allah, göklerin ve yerin
nûrudur. O'nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O
lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız
gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani
zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş
değmese dahi ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna
eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi
bilir.
Allah’ın nur olmasının manası, bütün
alemin ve alemdeki bütün hissi nurların ve idrak edici güçlerin yaratıcısı ve
icat edicisi olmasıdır. Şu halde, nurdan asıl umulan aydınlatma, açığa çıkarma,
tecelli ve inkişaf manalarının temeli, nurdan ve nuru alandan çok, nuru yapıp
yaratana ait olacağı için “Nur” ismi Allah’a daha layıktır. Ancak, bundan
dolayı nuru yaratana “Nur” denilmesi, lisan bakımından hakikat değil, mecazdır.
36. (Bu kandil) birtakım evlerdedir
ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin
vermiştir. Orada sabah akşam O'nu (öyle kimseler) tesbih eder ki;
37. Onlar, ne ticaret ne de
alış-verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten
alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir
günden korkarlar.
38. Çünkü (o günde) Allah, onları
yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracak ve lütfundan onlara fazlasıyla
verecektir. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.
39. İnkâr edenlere gelince, onların
amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder; nihayet
ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanıbaşında da
(inanmadığı, kendisinden sakınmadığı) Allah'ı bulmuştur; Allah ise, onun
hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görür.
İman, insanın hayatına ve bu hayat
süresince sarfettiği gayretlere, yapmış olduğu işlere bir mana ve değer katan
yegane amildir. Çünkü inanan insan, bütün amellerini, faaliyetlerini üstün bir
gaye için, Allah rızası için yapar; üstün bir talimata, Allah’ın emir ve
yasaklarına uygun olarak yapar; nihayet yaptığı her işten dolayı ince bir hesap
vereceği kaygı ve disiplini içinde yapar. Halbuki inançsız insanların
faaliyetleri, bu iman ve sorumluluk disiplininden yoksun olduğundan –ayette de
veciz bir teşbih ile ifade buyurulduğu gibi- boş, değersiz ve anlamsız bir
meşguliyetler yığınından ibaret olmakla kalmaz, fazla olarak sahibini ağır bir
sorumluluk ve hesabın altına sokar.
40. Yahut (o kâfirlerin duygu,
düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; (öyle
bir deniz) ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut... Birbiri
üstüne karanlıklar... İnsan, elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi göremez.
Bir kimseye Allah nûr vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.
Bu ayet de kafirlerin imansızlık
buhranlarını, engin bir denizde boğulmak tehlikesiyle karşı karşıya bulunan
insanın haline benzetiyor. Okyanusların doğru dürüst bilinmediği, diplerinin
keşfedilmediği, bir yerde ve zamanda Resulullah’ın tebliğ ettiği bu ayet,
okyanusların diplerindeki farklı karanlık tabakalardan bahsetmekte ve Kur’an
mucizesine ayrı bir delil teşkil etmektedir.
41. Göklerde ve yerde bulunanlarla
dizi dizi kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi
duasını ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını
hakkıyle bilir.
42. Göklerin ve yerin mülkü
Allah'ındır; dönüş de ancak O'nadır.
43. Görmez misin ki Allah bir takım
bulutları (çıkarıp) sürüyor; sonra onları bir araya getirip üstüste yığıyor.
İşte görüyorsun ki bunlar arasından yağmur çıkıyor. O, gökten, oradaki
dağlardan (dağlar büyüklüğünde bulutlardan) dolu indirir. Artık onu dilediğine
isabet ettirir; dilediğinden de onu uzak tutar; (bu bulutların) şimşeğinin
parıltısı neredeyse gözleri alır!
44. Allah, gece ile gündüzü
birbirine çeviriyor. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için mutlak bir ibret
vardır.
45. Allah, her canlıyı sudan
yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde
yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz
Allah her şeye kadirdir.
46. Andolsun biz (bilmediklerinizi
size) açık seçik bildiren âyetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola
iletir.
47. (Bazı insanlar:) "Allah'a
ve Peygamber'e inandık ve itaat ettik" diyorlar; ondan sonra da içlerinden
bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.
Bu ayet göstermektedir ki sırf lisanen “Allah’a
ve Peygamer’e inandım” demek, mümin olmak için yeterli ve geçerli değildir. Bu,
münafıkların tutumudur. Müminler ise, dilleri ile söylediklerine kalben de
inanır; ayrıca ibadetleri ve her türlü davranışları ile imanlarını isbat ve te’yid
ederler. İmam Gazali’nin dediği gibi, amelsiz mümin, bütün hayati faaliyetleri
durmuş, sadece nefes alıp vermekle canlılık emaresi gösteren komadaki insan
gibidir. Bunun yaşadığı hayatın kıymeti ne ise, ibadetten ve güzel
davranışlardan yoksun kimsedeki imanın kıymeti de odur. Ayrıca, hakiki müminin
bir diğer özelliği de, karşılaştığı her meselede, her anlaşmazlıkta, Allah ve
Resulünün hükmü ne ise ona razı olması ve gönül hoşluğu ile ona uymasıdır.
Bunun aksine davranmak, müteakıp ayette de işaret buyurulduğu gibi münafıkların
işidir.
48. Onlar, aralarında hüküm vermesi
için Allah'a ve Peygamber'e çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı
yüz çevirip dönerler.
49. Ama, eğer (Allah ve Resûlünün
hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğip gelirler.
50. Kalplerinde bir hastalık mı var;
yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Resûlünün kendilerine zulüm ve
haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir!
51. Aralarında hüküm vermesi için
Allah'a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak "İşittik
ve itaat ettik" demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.
52. Her kim Allah'a ve Resûlüne
itaat eder, Allah'a saygı duyar ve O'ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa
erenlerdir.
53. (Münafıklar), sen hakikaten
kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair, en ağır
yeminleri ile Allah'a yemin ettiler. De ki: Yemin etmeyin. İtaatiniz malûmdur!
Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
54. De ki: Allah'a itaat edin;
Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber'in
sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz
da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru
yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.
55. Allah, sizlerden iman edip iyi
davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi
onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini
(İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku
döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti. Çünkü onlar
bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim
inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.
Bu ayet özel olarak, Hz. Peygamber (s.a.)
tarafından İslam’ın tebliğ edilmeye başlandığı devirde henüz çok zayıp ve
mağdur durumda bulunan müslümanların bir zaman sonra müşrikleri altederek
hakimiyeti ele alacaklarını müjdelemekte; genel olarak da, -Enbiya suresinin
105. Ayeti münasebetiyle işaret
edildiği gibi- inkarcılığın, kötülüğün ve her türlü batılın arızi olduğunu;
inancın, iyiliğin, güzelliğin ve hakkın temel ve gerçek hayat kanunu olduğunu
ifade etmekte; böylece, bazı zamanlarda inkarcılığın ve kötülüğün yaygınlaşmış
olmasına bakarak ümitsizliğe ve kötümserliğe kapılmanın doğru olmadığını ortaya
koymaktadır.
56. Namazı kılın; zekâtı verin;
Peygamber'e itaat edin ki merhamet göresiniz.
57. İnkâr edenlerin, yeryüzünde
(Allah'ı) âciz bırakacaklarını sanmayasın! Onların varacağı yer cehennemdir. Ne
kötü varış yeri!
58. Ey müminler! Ellerinizin altında
bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş
olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından
sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem
(kapanmamış) halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne
sizin için ne de onlar için bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip
çıkabilirsiniz. İşte Allah âyetleri size böyle açıklar. Allah, (her şeyi)
bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bazı tefsirlerde, bu ayetin inmesine
sebep teşkil eden olay kısaca şöyle nakledilir: Hz. Peygamber, bir öğle vakti
Müdlic adlı bir sahabiyi göndererek Hz. Ömer’i huzuruna çağırdı. Müdlic, Hz.
Ömer’in odasına izinsiz girmişti. Oysa Ömer (r.a.) uyuyordu ve muhtemelen üzeri
açılmıştı. Uyartıldığında Ömer’in canı sıkılmış ve gönlünden, “Keşke böyle
zamanlarda izinsiz girmek yasaklansa!” şeklinde bir temenni geçmişti.
Resulullah(s.a.)’ın huzuruna vardığında yukarıdaki ayetin henüz inmiş olduğunu
öğrenen Ömer, Allah’a hamdetti.
59. Çocuklarınız ergenlik çağına
girdiklerinde, kendilerinden öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi onlar
da izin istesinler. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar. Allah alîmdir,
hakîmdir.
60. Bir nikâh ümidi beslemeyen,
çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, zinetleri (yabancı erkeklere) teşhir
etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur.
İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.
Bu surenin 31. Ayetinde kadınlar için
örtünmenin gerekliliği ve bunun ne şekilde ve kimlere karşı olacağı, istisnalar
verilmek suretiyle belirtilmişti. Ayrıca orada “zinet” tabirinden ne
kasdedildiği hakkında tefsircilerin görüşlerine de kısaca yer verilmişti.
Kadının,
kocasına güzel görünmek için süslenmesi ve açılması dinen mübah, hatta tavsiyeye
şayan görülmüştür. Ancak, özellikle 31. Ayette sıralanan yakınlar dışında kalan
yabancı erkeklere güzel görünmek için süslenmek, hususiyle açılıp saçılmak,
genç olsun yaşlı olsun, bütün müslüman ve hür kadınlara haramdır. Bununla
beraber, yukarıdaki ayette yaşlı kadınların da diğer kadınlar gibi davranmaları
tavsiye edilmekle birlikte, giyim ve örtünme hususunda onlara, belli şartlara
bağlı olarak daha serbest hareket etme imkanı getirildiği görülmektedir. Bu
ruhsat, yaşlı kadınların kadınlık cazibelerini artık büyük ölçüde kaybetmiş
olmalarından ve bir mefsedete yol açmaları ihtimalinin ortadan kalkmış
bulunmasındandır.
61. Âmâya güçlük yoktur; topala güçlük
yoktur; hastaya da güçlük yoktur. (Bunlara yapamayacakları görev yüklenmez;
yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar.) Sizin için de, gerek kendi
evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek
kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın
evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin
evlerinden, veya anahtarlarını uhdenizde bulundurduğunuz yerlerden, yahut
dostlarınızın evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur. Toplu halde veya ayrı
ayrı yemenizde de bir sakınca yoktur. Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından
mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selâm
verin. İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye size âyetleri böyle açıklar.
62. Müminler, ancak Allah'a ve
Resûlüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile ortak bir iş
üzerindeyken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. (Resûlüm!) Şu senden
izin isteyenler, hakikaten Allah'a ve Resûlüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise,
bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin
ver; onlar için Allah'tan bağış dile; Allah mağfiret edicidir, merhametlidir.
63. (Ey müminler!) Peygamber'i,
kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper
edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, onun
emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok
elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.
Bu ayet, Hz. Peygamber (s.a.)’e sadece
ismiyle hitap etmenin veya kendisinden bahsederken sırf ismini söylemenin,
ümmetlik terbiyesi ile bağdaşmayacağını ifade etmektedir. Böyle durumlarda onun
ismi ile beraber Peygamber, Nebi, Resul, Resulullah, Resul-i Ekrem, Peygamber
Efendimiz, Habibullah... gibi onun anlatan ve ona saygımızı ifade eden sıfat ve
unvanları da söylemek yerinde olur. Ayrıca, Allah Teala’nın, Ahzab suresinin
56. Ayetindeki emri uyarınca biz müslümanların, “Muhammed” ismi söylenince, “Allah’ın
salat ve selamı onun üzerine olsun” anlamına “Sallallahu aleyhi ve sellem”
dememiz de ona olan saygımızın gereğidir.
64. Bilmiş olun ki, göklerde ve
yerde ne varsa Allah'ındır. O, sizin ne yolda olduğunuzu iyi bilir. İnsanlar
O'nun huzuruna döndürüldükleri gün yapmış olduklarını onlara hemen bildirir.
Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi