028-el-KASAS - Diyanetvakfi - 28. Sayfa
28-el-KASAS
Bu sûre Mekke'de
nâzil olmuştur. 85. âyetinin hicret
esnasında Mekke ile Medine arasında, 52
ilâ 55. âyetlerinin ise Medine'de nâzil
olduğu rivayet edilmiştir. 88
(seksensekiz) âyettir. "Kasas", olaylar, hikâyeler demektir. İsmini 25. âyetinden almıştır. Sûrenin başlıca
konularını, Hz. Musa'nın çocukluğundan itibaren hayatı, mücadeleleri; tevhid
ehlinnin zaferi ve dünya servetine güvenilmemesi teşkil etmektedir.
Rahmân ve Rahîm
(olan) Allah'ın adıyla.
1. Tâ. Sîn. Mîm.
2. Bunlar, apaçık Kitab'ın
âyetleridir.
3. İman eden bir kavim için
(faydalı olmak üzere) Musa ile Firavun'un haberlerinden bir kısmını sana gerçek
şekliyle nakledeceğiz.
4. Firavun, (Mısır) toprağında
gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi
güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu.
Çünkü o bozgunculardandı.
Ayette sözü edilen zümre İsrailoğulları’dır.
Bir kahin, Firavun’a, İsrailoğulları içinden bir erkek çocuk dünyaya geleceğini
ve kendi saltanatını elinden alacağını söylemişti. Bunun üzerine Firavun,
İsrailoğullarının erkek çocuklarının öldürülmesini emretti.
5. Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere
lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris
kılmak istiyorduk.
6. Ve o yerde onları hakim kılmak;
Firavun ile Hâmân'a ve ordularına, onlardan (İsrailoğullarından gelecek diye)
korktukları şeyi göstermek (istiyorduk).
7. Musa'nın anasına: Onu emzir,
kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine)
bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu
peygamberlerden biri yapacağız, diye bildirdik.
8. Nihayet Firavun ailesi onu yitik
çocuk olarak (nehirden) aldı. O, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa
olacaktı. Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.
9. Firavun'un karısı (sepetin
içinden erkek çocuk çıkınca kocasına:) Benim ve senin için göz aydınlığıdır!
Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz, dedi.
Halbuki onlar (işin sonunu) sezemiyorlardı.
10. Musa'nın anasının yüreğinde
yalnızca çocuğunun tasası kaldı. Eğer biz, (vâdimize) inananlardan olması için
onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi meydana çıkaracaktı.
11. Annesi Musa'nın ablasına: Onun
izini takip et, dedi. O da, onlar farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi.
12. Biz daha önceden (annesine geri
verilinceye kadar) onun süt analarını kabulüne (emmesine) müsaade etmedik.
Bunun üzerine ablası: Size, onun bakımını namınıza üstlenecek, hem de ona iyi
davranacak bir aile göstereyim mi? dedi.
13. Böylelikle biz onu, anasına,
gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah'ın vâdinin gerçek olduğunu bilsin diye
geri verdik. Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler.
Firavun ile hanımı, Hz. Musa’yı evlat
edinmek isterken herhalde onun, ellerinde terbiye edilmekle kendilerine
uyacağını sanmışlardı. Halbuki insan hayatının oluşumunda iki mühim amil vardı:
Veraset ve terbiye. İnsan bazen verasetin, bazen terbiyenin, bazen de her
ikisinin tesiri altında kalır. 9. Ayette bu inceliğe işaret edilmiştir. Bilgi
insan davranışını kısmen değiştirir. Bununla beraber insanın bilgi ile, çevre
tesirleri ve eğitim ile tamamen değiştirilebileceğini, istenilen kalıba
sokulabileceğini sanmak yanlıştır. İyi eğitim görmüş, iyi çevrede yetişmiş,
bilgili ve kültürlü olmakla beraber kötü insanlar bulunduğu gibi, kötü çevrede
yetişmiş, kötü eğitim görmüş...fakat iyi olarak kalabilmiş insanlar da vardır.
14. Musa yiğitlik çağına erip
olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz
böylece mükâfatlandırırız.
“Hikmet” olarak manalandıran “hukm”
kelimesi, tefsirlerde daha çok “peygamberlik” şeklinde açıklanmaktadır.
15. Musa, ahalisinin habersiz olduğu
bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından, diğeri düşman tarafından
olan iki adamı birbiriyle döğüşür buldu. Kendi tarafından olanı, düşmana karşı
ondan yardım diledi. Musa da ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu.
(Bunun üzerine:) Bu şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşman,
dedi.
Hz. Musa, hakkı tebliğ etmeye başladığı
için, Kıptiler kendisine cephe almışlardı. Bu sebeple, ahalisinin evlerine
çekildiği bir vakitte şehre girmişti. “Bu şeytan işi” derken, Hz. Musa’nın
kendi işine değil, zaten ölüm cezasını hak etmiş olan maktülün suçuna işaret
ettiği belirtilmektedir. Bu suçun, bazı yerlerde, bir musevi kadını zinaya
icbar, bazı yerlerde mutlak tarzda Allah’a isyan olduğu kaydedilir. Bununla
beraber, henüz öldürme emri almamış olduğundan, Hz. Musa’nın, bu sözüyle kendi
fiilini kasdettiği de ifade olunmaktadır.
16. Musa: Rabbim! Doğrusu kendime
zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü,
çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak O'dur.
17. Musa: Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere
andolsun ki, artık suçlulara (ve suça itenlere) asla arka çıkmayacağım, dedi.
18. Şehirde korku içinde, (etrafı)
gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse,
feryat ederek yine ondan imdat istiyor. Musa ona (yardım isteyene) dedi ki:
Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın!
19. Musa, ikisinin de düşmanı olan
adamı yakalamak isteyince, o adam dedi ki: Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi,
bana da mı kıymak istiyorsun? Demek, düzelticilerden olmak istemiyor da, bu
yerde ille yaman bir zorba olmayı arzuluyorsun sen!
20. Şehrin öbür ucundan bir adam
koşarak geldi: Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere
ediyorlar. Derhal (buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim,
dedi.
21. Musa korka korka, (etrafı)
gözetleyerek oradan çıktı. "Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar"
dedi.
22. Medyen'e doğru yöneldiğinde:
Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir, dedi.
Medyenlilerle Hz. Musa arasında akrabalık
bulunduğu rivayet edilir. Medyenliler de Musa (a.s.)da, Hz. İbrahim peygamberin
oğullarından birinin adı idi ve bu şehir Firavun’un idaresinde değildi.
23. Musa, Medyen suyuna varınca,
orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu. Onların gerisinde de,
(hayvanlarını) engelleyen iki kadın gördü. Onlara: Derdiniz nedir? dedi. Şöyle
cevap verdiler: Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup
hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır.
24. Bunun üzerine Musa, onların yerine
(davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve: Rabbim! Doğrusu bana
indireceğin her hayra (lütfuna) muhtacım, dedi.
Hz.Musa, yedi gündür aç idi, ne verilse
yiyecek haldeydi. Bu sözleriyle Rabbine herhangi bir azık ihsan etmesi için
yalvarıyordu.
Ayetin
son tarafına, “Doğrusu bana indirdiğin hayırdan dolayı muhtacım” manası da
verilmektedir. Bu manaya göre, Hz. Musa, kendisine verilen ulvi göreve ve bu
sebeple dünyada fakir düşüşüne işaret ediyordu. Zira o, Firavun’un yanında iken
bolluk içinde idi. Elbette bu sözler, şikayet için değil, şükür maksadıyladır.
25. Derken, o iki kadından biri
utana utana yürüyerek ona geldi: Babam, dedi, bizim yerimize (hayvanları)
sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor. Musa, ona (Hz. Şuayb'a) gelip
başından geçeni anlatınca o: Korkma, o zalim kavimden kurtuldun, dedi.
26. (Şuayb'ın) iki kızından biri:
Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi
kimse, güçlü ve güvenilir olandır, dedi.
27. (Şuayb) dedi ki: Bana sekiz yıl
çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on
yıla tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana ağırlık vermek istemem. İnşallah
beni iyi kimselerden (işverenlerden) bulacaksın.
28. Musa şöyle cevap verdi: Bu
seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, demek
ki bana karşı husumet yok. Söylediklerimize Allah vekîldir.
29. Sonunda Musa süreyi doldurup
ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: Siz (burada)
bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için
bir ateş parçası getiririm, dedi.
30. Oraya gelince, o mübarek yerdeki
vâdinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi:
Ey Musa! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım.
31. Ve "Asânı at!"
(denildi). Musa (attığı) asâyı yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına
bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Beri gel, korkma. Çünkü sen emniyette
olanlardansın" (buyuruldu).
32. "Elini koynuna sok;
kusursuz, bembeyaz çıkacaktır. Korkudan (açılan) kollarını kendine çek. İşte bu
ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir.
Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır" (diye seslenildi).
33. Musa dedi ki: Rabbim! Ben
onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum.
34. Kardeşim Harun'un dili
benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle
birlikte gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe
ediyorum.
35. Allah buyurdu: Seni kardeşinle
destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz (mucize
yardımlarımız) sayesinde onlar size erişemiyecekler. Siz ve size tâbi olanlar
üstün geleceksiniz.
36. Musa onlara apaçık âyetlerimizi
getirince: Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan
böylesini işitmemiştik, dediler.
37. Musa şöyle dedi: Rabbim, kendi
katından kimin hidayet (hakka rehberlik) getirdiğini ve hayırlı âkıbetin kime
nasip olacağını en iyi bilendir. Muhakkak ki, zalimler iflâh olmazlar.
38. Firavun: Ey ileri gelenler!
Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi benim için çamur
üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap ki Musa'nın tanrısına
çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir, dedi.
39. O ve askerleri, yeryüzünde
haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini
sandılar.
40. Biz de onu ve askerlerini
yakalayıp denize atıverdik. Bak işte, zalimlerin sonu nice oldu!
41. Onları, (insanları) ateşe
çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.
42. Bu dünyada arkalarına lânet
taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır.
43. Andolsun biz, ilk nesilleri yok
ettikten sonra Musa'ya, -düşünüp öğüt alsınlar diye- insanlar için apaçık
deliller, hidayet rehberi ve rahmet olarak o Kitab'ı (Tevrat'ı) vermişizdir.
44. (Resûlüm!) Musa'ya emrimizi
vahyettiğimiz sırada, sen batı yönünde bulunmuyordun ve (o hadiseyi)
görenlerden de değildin.
Hz.Musa’nın Tur dağında ilahi kelama
mazhar olduğunu ana işaret edilmekte ve Hz. Peygamber’in o esnada Tur’da bizzat
hazır bulunmadığı ve batı tarafında Hz. Musa’yı bekleyenler arasında olmadığı
hatırlatılmakta; bütün bunların, kendisine vahiy yoluyla öğretildiği ifade
edilmiş olmaktadır.
45. Bilakis biz nice nesiller var
ettik de, onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Sen, âyetlerimizi
kendilerinden okuyarak öğrenmek üzere Medyen halkı arasında oturmuş da
değilsin; aksine (onları sana) gönderen biziz.
46. (Musa'ya) seslendiğimiz zaman
da, sen Tûr'un yanında değildin. Bilakis, senden önce kendilerıne uyarıcı
(peygamber) gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada
geçenleri sana bildirdik); ola ki düşünüp öğüt alırlar.
Tefsirlerde, 44, 45 ve 46. Ayetlerde, “Sen...
değildin” şeklinde işaret edilen olayların ayrı zamanlara ait ve Hz. Musa’nın
hayatında ayrı ayrı mühim birer hadise olduğu belirtilmektedir.
Hz.
Muhammed’den önce peygamber gönderilmemiş devreye “fetret” devri denmektedir.
Ayette kastedilenin, Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasındaki 570 yıllık azaman
parçası olduğu söylenmektedir. Hz. İsa ve Hz. Musa’nın davetleri İsrailoğulları
ve onların havalisindekilere münhasır olduğundan, burada kastedilen devre, Hz.
İsmail ile Hz. Muhammed arasındaki dönem şeklinde de açıklanmaktadır.
47. Bizzat kendi yaptıklarından
dolayı başlarına bir musibet geldiğinde: Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber
gönderseydin de, âyetlerine uysak ve müminlerden olsaydık! diyecek olmasalardı
(seni göndermezdik).
48. Fakat onlara tarafımızdan o hak
(Peygamber) gelince: "Musa'ya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli
değil miydi?" dediler. Peki, daha önce Musa'ya verileni de inkâr
etmemişler miydi? "Birbirini destekleyen iki sihir!" demişler ve şunu
söylemişlerdi: Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.
Buradaki manaya göre Kur’an ve Tevrat
kastedilmiş olur. Diğer kıraatlere göre, “Yardımlaşan iki sihirbaz!” şeklinde
manalandırmak gerekir. Bu taktirde Hz. Musa ile Hz. Harun ya da Hz Musa ile Hz.
Muhammed kastedilmiş olabilir.
49. (Resûlüm!) De ki: Eğer doğru sözlüler
iseniz, Allah katından bu ikisinden (bana ve Musa'ya inen kitaplardan) daha
doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım!
50. Eğer sana cevap veremezlerse,
bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici
olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zalim
kavmi doğru yola iletmez.
51. Andolsun ki biz, düşünüp öğüt
alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri ardınca yetiştirmişizdir (aralıksız
vahiylerimizi göndermişizdir).
52. Ondan (Kur an'dan) önce kendilerine
kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler.
Ehl-i kitaptan olup da müslümanlığı kabul
edenlere işaret olunmaktadır.
53. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman:
Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de
müslüman idik, derler.
54. İşte onlara, sabretmelerinden
ötürü, mükâfatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar,
kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar.
55. Onlar, boş söz işittikleri zaman
ondan yüz çevirirler ve: Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam
olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz, derler.
56. (Resûlüm!) Sen sevdiğini
hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete
girecek olanları en iyi O bilir.
Rivayete göre, Resul-i Ekrem (s.a.),
amcası Ebu Talip’e hitaben şöyle buyurmuştu: “La ilahe illallah” de ki, kıyamet
günü senin lehine şehadette bulunayım. Ebu Talip ise, “Kureyş kadınları beni
kınarlar, korkudan bunu söyledi derler. Eğer böyle demeyecek olsalardı,
müslüman olup seni sevindirirdim” demişti. Hz. Peygamber’in, çok sevdiği,
önemli yardımlarını gördüğü amcasının hidayeti için böyle çırpınışı üzerine bu
ayet nazil oldu.
57. "Biz seninle beraber doğru
yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız" dediler. Biz onları, kendi katımızdan
bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli,
dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların
çoğu bilmezler.
58. Biz, refahından şımarmış nice
memleketi helâk etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az
oturulabilmiştir. Onlara biz vâris olmuşuzdur.
59. Rabbin, kendilerine âyetlerimizi
okuyan bir peygamberi memleketlerin ana merkezine göndermedikçe, o memleketleri
helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk
etmişizdir.
Ayetteki “ana merkezine” olarak
manalandırılan “fi ümmiha”, Mekke şehri olarak açıklanmıştır. Zira Mekke’nin,
bir adı da “Ümmü’l-Kura” idi. Aynı kelime, memleketin ileri gelenleri şeklinde
de tefsir edilmiştir.
60. Size verilen şeyler, dünya
hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve
daha kalıcıdır. Hâla buna aklınız ermeyecek mi?
61. Şu halde, kendisine güzel bir
vaadde bulunduğumuz ve ardından ona kavuşan kimse, (sırf) dünya hayatının
geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (azap için)
huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?
62. O gün Allah onları çağırarak:
Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede? diyecektir.
63. (O gün) aleyhlerine söz (hüküm)
gerçekleşmiş olanlar: Rabbimiz! Şunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl
azmışsak onları da öylece azdırdık (yoksa onları zorlayan bir gücümüz yoktu.
Onların suçlarından) berî olduğumuzu sana arzederiz. Zaten onlar aslında bize
tapmıyorlardı (kendi arzularına tapıyorlardı), derler.
64. "(Allah'a koştuğunuz)
ortaklarınızı çağırın!" denir, onlar da çağırırlar; fakat kendilerine
cevap vermezler ve (karşılarında) azabı görürler. Ne olurdu (dünyada iken)
doğru yola girselerdi!
Ayetin son kısmına “azabı görürler, ah
keşke doğru yola girmiş olsalardı diye yanarlar” şeklinde de mana
verilmektedir.
65. O gün Allah onları çağırarak:
Peygamberlere ne cevap verdiniz? diyecektir.
66. İşte o gün onlara bütün haberler
körleşmiştir (delilleri tükenmiş, s söyleyecek sözleri kalmamıştır); onlar
birbirlerine de soramayacaklardır.
67. Fakat tevbe eden, iman edip iyi
işler yapan kimseye gelince, onun kurtuluşa erenler arasında olması umulur.
68. Rabbin, dilediğini yaratır ve
seçer. Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından
münezzehtir ve şânı yücedir.
69. Rabbin, onların, sînelerinde
gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.
70. İşte O, Allah'tır. O'ndan başka
tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O'nundur, hüküm O'nundur. Ve ancak
O'na döndürüleceksiniz.
71. (Resûlüm!) De ki: Düşündünüz mü
hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam
ettirse, Allah'tan başka size bir ışık getirecek tanrı kimdir? Hâla işitmeyecek
misiniz?
72. De ki: Söyleyin bakalım, eğer
Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse,
Allah'tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir? Hâla
görmeyecek misiniz?
73. Rahmetinden ötürü Allah, geceyi
ve gündüzü yarattı ki geceleyin dinlenesiniz, (gündüzün) O'nun fazlu kereminden
(rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz.
74. O gün Allah onları çağırarak:
Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede? diyecektir.
75. (O gün) her ümmetten bir şahit
çıkarır, (kâfirlere): Kesin delilinizi getirin! deriz. O zaman bilirler ki
hakikat Allah'a aittir ve uydurageldikleri şeyler (putlar) da kendilerinden
ayrılıp kaybolmuşlardır.
Her ümmetten çıkarılıp çağrılacak olan
şahitler, o ümmetlere gönderilen peygamberler olarak açıklanmaktadır.
76. Karun, Musa'nın kavminden idi
de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki,
anahtarlarını güçlükuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti:
Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.
Karun’un, Hz. Musa’nın amcazadesi olduğu
rivayet edilir. Önce Hz. Musa’ya iman etmişti. Fakat hırsı ve kıskançlığı
yüzünden münafıklığa yeltendi. İsrailoğullarının başında Firavun’un görevlisi
olarak bulundu, onlara karşı zalimlik ve taşkınlık etti. Bir taraftan
servetiyle, bir taraftan da ilmiyle övünüyor, şımarıyordu. Rivayete göre
İsrailoğulları içinde Tevrat’ı en iyi okuyan kimse o idi. Kimya ve ticaret
sahalarında da çok bilgili olduğuna dair kayıtlar vardır. Ne var ki, sonunda,
gerek ilmi gerekse serveti ona yar olmamış, inançsızlığı ve azgınlığı yüzünden
helak olup gitmiştir.
77. Allah'ın sana verdiğinden (O'nun
yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah
sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu
arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.
Karun gibi hazineler sahibi birinin
şahsında yapılan bir öğütte dahi, Kur’an’ın, “Dünyadan da nasibini unutma”
tavsiyesinde bulunması, İslam’ın dünyaya ait çalışmaya ne kadar önem verdiğini
gösteren bir nükte taşımaktadır. Bununla birlikte Kur’an, daha sonraki
ayetlerde, büsbütün dünyaya dalmanın getireceği felaketleri de canlı bir
şekilde gözler önüne sererek, dünya ve ahireti dengeleyen mutedil bir yol
tutulmasını tavsiye etmektedir.
78. Karun ise: O (servet) bana ancak
kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden
önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri
helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).
79. Derken, Karun, ihtişamı içinde
kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karun'a verilenin
benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler.
80. Kendilerine ilim verilmiş
olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara
göre Allah'ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.
81. Nihayet biz, onu da, sarayını da
yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi
olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.
82. Daha dün onun yerinde olmayı
isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor,
dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin
dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar.
83. İşte ahiret yurdu! Biz onu
yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En
güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.
84. Kim bir iyilik getirirse ona
bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri
işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.
Allah Teala’nın lütfuna sınır yoktur; buna
mukabil o, hiçbir şekilde kullarına zulmetmez. Nitekim bu ayette de, yapılan
iyiliklerin kat kat sevapla karşılanacağı; fakat kötülüklerin, misliyle
cezalandırılacağı anlatılmaktadır. Ancak bu, ferdi plandaki iyilik ve
kötülükler hakkındadır. Bir iyilik veya kötülüğü ilk başlatan, topluma bu yönde
örnek ve teşvikçi olan kimsenin durumu ise farklıdır. İmam Müslim’in “Sahih”inde
yer alan bir hadis-i şerif ile bu noktaya şöylece açıklık getirilmiştir: “Kim
ki İslam’da makbul olan güzel bir işi ilk önce işler de bunun yol haline
gelmesine sebep olursa, kendisine hem işlediği bu hayrın sevabı verilir, hem de
–en küçük bir eksiklik olmaksızın- kendisinden sonra aynı iyiliği yapacak
olanların sevabı kadar sevap verilir. Yine, kim İslam’da kötülüğü bildirilen bir
işi ilk önce işler de bunun yol haline gelmesine sebebiyet verirse, kendisine
hem işlediği kötülüğün günahı yüklenir, hem de –en küçük bir eksiklik
olmaksızın- kendisinden sonra aynı kötülüğü işleyecek olanların günahı kadar
günah yüklenir.
85. (Resûlüm!) Kur'an'ı (okumayı,
tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni (yine)
dönülecek yere döndürecektir. De ki: Rabbim, kimin hidayeti getirdiğini ve
kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir.
Bu ayetin, Mekke ile Medine arasında
hicret esnasında nazil olduğu rivayet edilmiştir. Ayette, Hz. Peygamber’in,
zulme uğratılarak çıkarıldığı yurdu Mekke’ye döndürüleceğine işaret buyurulduğu
belirtilmektedir. “Döndürülecek yer”den maksadın, ahirette en yüksek makam
olduğu da söylenmiştir.
86. Sen, bu Kitab'ın sana
vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) ancak Rabbinden bir rahmet (olarak gelmiş) tir.
O halde sakın kâfirlere arka çıkma!
87. Allah'ın âyetleri sana
indirildikten sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar.
Rabbine davet et. Asla müşriklerden olma!
88. Allah ile birlikte başka bir
tanrıya tapıp yalvarma! O'ndan başka tanrı yoktur. O'nun zâtından başka her şey
yok olacaktır. Hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz.
Bu ayetlerdeki hitap esasen Hz. Peygamber’in
şahsında müminleredir. Maksat, müşriklerin ümitlerini büsbütün kırmak ve Hz.
Peygamber’e, müşriklere karşı, bu konularda açık kapı bırakmamasını tavsiye
etmektir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi