030-er-RÛM - Diyanetvakfi - 30. Sayfa
30-er-RÛM
17. âyeti
hariç, sûrenin tamamı Mekke'de nâzil olmuştur. 60 (altmış) âyettir. İranlılarla yapılan savaşta yenilmiş olan
Rumların (Bizanslıların) tekrar galip gelecekleri anlatıldığından, sûreye bu
isim verilmiştir.
Rahmân ve
Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.
1. Elif. Lâm. Mîm.
2. Rumlar, yenildi.
3. Arapların bulunduğu bölgeye en
yakın bir yerde onlar, Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl
içinde galip geleceklerdir.
4. Onların bu yenilgilerinden önce
de sonra da emir Allah'ındır. O gün müminler de Allah'ın yardımıyla
sevineceklerdir.
5. Allah, dilediğine yardım
eder,galip kılar. O, mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.
-Ehl-i kitap olan Bizanslılar, mecusi
İranlılar tarafından mağlup edilmişti. Mekke müşrikleri bu sonuca çok
sevindiler ve müslümanlara: “Eğer Allah, sizin dediğiniz gibi yegane galip
olsaydı, ehl-i kitaptan olan Bizanslıları üstün getirirdi” gibi şımarıkça
sözler söylemeye başladılar. Bunun üzerine Kur’an, bir mucize olarak,
gelecekteki bir sonucu haber verdi. 3 ila 9 yıl içinde, Bizanslılar İranlılara
galebe çalacak ve müminler sevineceklerdi. Nitekim 624 yılında Bizanslılar
İran’a girdiler. Bundan başka, aynı yıl müslümanlar Bedir’de önemli zaferler
elde ettiler.
6. (Bu) Allah'ın vâdettiğidir.
Allah vâdinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.
Nitekim Hz. Ebubekir (r.a.) Allah’ın bu
gerçek vadine candan inanarak mecusi İranlıların galibiyetine sevinen
müşriklere, “Allah sizin sevincinizi fazla sürdürmeyecek; çünkü O, birkaç sene
içinde Rumların tekrar galip geleceklerini haber verdi” deyince, müşriklerden
Ubey b. Halef bahse girişmeyi teklif etti. On deve üzerine ve üç yıl içinde
Rumların galip gelip gelmeyeceği konusunda bahisleştiler. Hz. Ebubekir, olup
biteni Cenab-ı Peygamber’e anlatınca Efendimiz (s.a.), “bid’(birkaç)sene;”
sözünün 3 ile 9 sene arasında bir süreyi ifade ettiğini, bu sebeble, sureyi de
deve sayısını da üç katına çıkarmasını teklif etti. Bu sefer, 9 sene içinde
Rumların galip geleceğine dair 100 deve üzerine bahsi yenilediler. Gerçekten
–Tirmizi’nin Sahih’inde belirtildiğine göre- Bedir savaşına tesadüf eden
günlerde Rumlar İranlılara karşı yaptıkları savaşta galip geldiler, böylece
Allah’ın vadi gerçekleşti; Hz. Ebubekir de Übey b. Halef’in varislerinden,
kazandığı develeri alarak Peygamber (s.a.)in tavsiyesi uyarınca fakirlere
dağıttı.
7. Onlar, dünya hayatının görünen
yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler.
8. Kendi kendilerine, Allah'ın,
gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir
süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine
kavuşmayı gerçekten inkâr, etmektedirler.
9. Onlar, yeryüzünde gezip de
kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar,
kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların
imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık
deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar
kendi kendilerine zulmetmekteydiler.
Ayette, su ve maden çıkarmak ya da ekip dikmek için toprağı işleyen ve
bayındır beldeler meydana getiren, sonra da, inkarcılıkları yüzünden Allah’ın
gazabına uğrayan Ad ve Semud gibi, eski kavimlere işaret edilmekte ve onların
kalıntılarına bakılıp ibret alınması öğütlenmektedir.
10. Sonunda, Allah'ın âyetlerini
yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların âkıbetleri pek fena
oldu.
11. Allah, ilkin mahlûkunu yaratır,
(ölümden) sonra da bunu (yaratmayı), tekrarlar. Sonunda hep O'na
döndürüleceksiniz.
12. Kıyametin kopacağı gün,
günahkârlar (ümitsizlik içinde) susacaklardır.
13. (Allah'a koştukları)
ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçı çıkmayacaktır. Zaten onlar,
ortaklarını da inkâr edeceklerdir.
14. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün
(müminlerle inkârcılar) birbirlerinden ayrılacaklardır.
15. İman edip iyi işler yapanlara
gelince, onlar, cennette nimetlere ve sevince mazhar olacaklardır.
16. İnkâr edenler, âyetlerimizi ve
ahiret buluşmasını yalan sayanlar ise, işte onlar azapla yüzyüze
bırakılacaklardır.
17. Haydi siz, akşama ulaştığınızda
(akşam ve yatsı vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine
eriştiğinizde Allah'ı tesbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O'na
mahsustur.
18. Haydi siz, akşama ulaştığınızda
(akşam ve yatsı vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle
vaktine eriştiğinizde Allah'ı tesbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde
hamd O'na mahsustur.
Abdullah b. Abbas (r.a.)’dan gelen
rivayete göre, bu ayet, beş vakit namazı içine almaktadır. Bu sebeple ekseri
alimler beş vakit namazın Mekke’de farz kılındığı kanaatindedir. Hz. Peygamber
(s.a.), bir hadis-i şerifte, büyük sevap kazanmak isteyenlere bu ayeti
okumalarını tavsiye etmiştir.
19. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü
O çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de
(kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
Ayette, öldükten sonra dirilmenin hiç de
öyle akıl almaz bir şey olmadığı, yeryüzündeki sürekli yenilenme olaylarına
işaretle özlü bir şekilde anlatılmış olmaktadır. Gerçekten, kupkuru topraktan
ve ağaçlardan, yemyeşil bitkiler ve yapraklar, rengarenk çiçekler ve meyveler
çıkarın ilahi kudret için, yoktan var ettiği insanı tekrar diriltmesinin zor
olacağı düşünülemez. Sayısız “ba’s ba’de’l-mevt” (öldükten sonra dirilme)
olayına sahne olan yeryüzüne bir kez ibret gözüyle bakıvermek bile, Allah’ın
kudretini kavramak için yetecektir.
20. Sizi topraktan yaratması, O'nun
(varlığının) delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar
oluverdiniz.
21. Kaynaşmanız için size kendi
(cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun
(varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için
ibretler vardır.
22. O'nun delillerinden biri de,
gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır.
Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.
İnsanların bir erkek ve bir kadından
yaratılmakla beraber farklı özelliklere sahip topluluklara ayrılmış olmaları
konusunda Hucurat Suresi 13. Ayetin açıklamasına bakınız.
23. Gece olsun gündüz olsun,
uyumanız ve Allah'ın lütfundan (nasibinizi) aramanız da O'nun (varlığının)
delillerindendir. Gerçekten bunda, işiten bir kavim için ibretler vardır.
Ayet, “Geceleyin uyumanız ve gündüzün
Allah’ın lütfundan (nasibinizi) aramanız...” şeklinde de manalandırılmıştır.
Ancak, her iki zamanın her iki işe elverişli olduğu anlamı daha kuvvetli
bulunmaktadır.
24. Yine O'nun delillerindendir ki,
size korku ve ümit vermek üzere şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün
ardından arzı onunla diriltiyor. Doğrusu bunda, aklını kullanan bir kavim için
(alınacak) dersler vardır.
25. Göğün ve yerin O'nun buyruğu ile
durması da O'nun (varlığının) delillerindendir. Sonra sizi topraktan bir
çağırdı mı hemen (kabirlerinizden) çıkıverirsiniz.
26. Göklerde ve yerde olanlar hep
O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir.
27. İlkin mahlûkunu yaratıp
(ölümden) sonra bunu (yaratmayı) tekrarlayan O'dur, ki bu, O'nun için pek
kolaydır. Göklerde ve yerde (tecelli eden) en yüce sıfat O'nundur. O, mutlak
güç ve hikmet sahibidir.
28. Allah size kendinizden bir
temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size
verdiğimiz rızıklarda -birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden
çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip)- ortaklarınız var mı? İşte
biz âyetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz.
Ayette, insanların, kendi cinslerinden ve
aynı yaratılış evsafına sahip olan kölelerini bile kendilerine denk tutmaya,
geçici dünya mülklerine ortak etmeye rıza göstermedikleri gerçeğine işaret
edilerek; eşi ve benzeri olmayan Yüce Allah’a şirk koşmanın, O’nun mutlak
mülkiyetine ortaklık atfetmenin ne kadar akıl almaz bir iş olduğu temsil
yoluyla anlatılmakta ve kölenin efendisine ortak olamayacağı vurgulanmaktadır.
Ayrıca Kur’an ayetlerinin, düşünen kafalara hitap ettiği de özellikle
belirtilmektedir.
29. Gel gör ki haksızlık edenler,
bilgisizce kötü arzularına uydular. Allah'ın saptırdığını kim doğru yola
eriştirebilir? Onlar için herhangi bir yardımcı yoktur.
30. (Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf
olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir.
Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların
çoğu bilmezler.
“Hanif” eğriliğe sapmaksızın doğru yoldan
giden demektir. Terim olarak, İbrahim Peygamber’in tevhid, yani “Allah’ı bir
tanıma dini” manasında kullanılır. Bir Allah’a inanan kimseye de “hanif” denir.
Buhari’nin
Ebu Hüreyre’den rivayet ettiği bir hadise göre, her çocuk, fıtrat üzere
(tevhide meyilli) doğar; sonra ana-babası onu yahudi, hıristiyan veya mecusi
yapar. İşte ayette zikredilen “fıtrat”, Allah’ın insanları doğuştan, “tek Allah
inancı” na yatkın yarattığını ifade etmektedir.
31. Hepiniz O'na yönelerek O'na
karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın.
32. Dinlerini parçalayan ve bölük
bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile
böbürlenmektedir.
33. İnsanların başına bir sıkıntı
gelince, Rablerine yönelerek O'na yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir
rahmet (nimet ve bolluk) tattırınca, bakarsınız ki onlardan bir gurup yine
Rablerine ortak koşuyorlar.
34. Kendilerine verdiklerimize
nankörlük etsinler bakalım! Haydi sefa sürün; ama yakında bileceksiniz!
35. Yoksa onlara bir kesin delil
indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor?
36. İnsanlara bir rahmet
tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir
fenalık gelse hemen ümitsizlige düşüverirler.
37. Görmediler mi ki Allah, rızkı
dilediğine bol bol vermekte, dilediğininkini de daraltmaktadır. Şüphesiz imanlı
bir kavim için bunda ibretler vardır.
38. O halde sen, akrabaya, yoksula,
yolda kalmışa hakkını ver. Allah'ın rızasını isteyenler için bu, en iyisidir.
İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Ayetteki “hakkını ver” diye
ifadelendirilen emir, sıla-i rahimde bulunma, zekat verme, iyilik etme gibi
manalarla tefsir edilmektedir.
39. İnsanların mallarında artış
olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah'ın
rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet
onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.
Ayetin ilk cümlesindeki “riba”, başlıca
şu şekillerde tefsir edilmiştir: Verilen faizin kendisi, karşılığında maddi
menfaat umulan herhangi bir bağış, faize verilen mal veya para. Son mana esas
alındığında, ayetin, “insanların malları arasında nemalansın, artsın diye
verdiğiniz...” şeklinde tercümesi uygun olur. Ayette, müslümanları, ileride
kesin olarak hükme bağlanacak olan riba yasağına hazırlayıcı bir ifade
kullanılmıştır.
40. Allah, (o yüce varlıktır) ki
sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek,
daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki sizin (Allah'a eş tuttuğunuz)
ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah onların ortak
koştuklarından münezzehtir ve yücedir.
41. İnsanların bizzat kendi
işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının
bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.
Ayette, kötü fiillere, ibret olsun diye
dünyada iken verilen karşılıklar için “bir kısmı” denmekte ve asıl cezanın
ahirette olduğuna işaret edilmektedir.
42. (Resûlüm!) De ki: Yeryüzünde
gezip dolaşın da, daha öncekilerin âkıbetleri nice oldu, görün. Onların çoğu
müşrik idi.
43. Allah katından, dönüşü olmayan
bir gün (kıyamet günü) gelmeden önce yönünü o gerçek dine çevir! O gün
(insanlar) bölük bölük ayrılacaklardır.
44. Kim inkâr ederse, inkârı kendi
aleyhine olur. İyi işler yapanlara gelince, onlar da kendileri için (cennetteki
yerlerini) hazırlamış olurlar.
45. Zira Allah, iman edip iyi işler
yapanlara kendi lütfundan karşılık verecektir. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.
46. Size rahmetinden tattırsın,
emriyle gemiler yüzsün, fazlından (nasibinizi) arayasınız ve şükredesiniz diye
(hayat ve bereket) müjdecileri olarak rüzgârları göndermesi de Allah'ın (varlık
ve kudretinin) delillerindendir.
Kainatı yaratan da yöneten de Allah’tır.
Yaratmayı nasıl bir sıra ve düzen (kanun) içinde yapmışsa, yönetmeyi de aynı
şekilde kanunlarıyla icra etmektedir. Sebep-sonuç ilişkisi ilahi bir kanundur.
Yağmurun oluşumu da bir dizi sebep-sonuç ilişkisine bağlıdır. Gafiller yalnızca
sebep ve sonucu görürler, müminler ise sebeplerin yaratıcısını
(müsebbibül’L-esbabı) da görür ve O’na şükrederler.
47. Andolsun ki, biz senden önce
kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara açık deliller
getirdiler. (Onları dinlemeyip) günaha dalanların ise cezalarını hakkıyla
vermişizdir. Müminlere yardım etmek de bize düşer.
48. Allah O'dur ki, rüzgârları
gönderir, bunlar da bulutu kaldırır. Derken, Allah onu gökte dilediği gibi
yayar ve parça parça eder; nihayet arasından yağmurun çıktığını görürsün. Allah
dilediği kullarına yağmuru nasip edince, onlar seviniverirler.
49. 0ysa onlar, daha önce,
üzerlerine yağmur yağdırılmasından iyice ümitlerini kesmişlerdi.
50. Allah'ın rahmetinin eserlerine bir
bak: Arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka
diriltecektir. O, her şeye kadirdir.
51. Andolsun ki, bir rüzgâr
göndersek de onu (ekini) sararmış görseler, ardından muhakkak nankörlüğe
başlarlar.
Ayetteki “onu sararmış görseler” diye
meali verilen cümlede yer alan “onu” manasındaki zamir, şu şekillerde tefsir
edilmiştir:
a) Maksat, Allah’ın rahmetinin yani yağmurun eseri olan ekin ve yeşilliktir.
b) Maksat, buluttur; sararınca yağmur yağmaz.
52. (Resûlüm!) Elbette sen ölülere
duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara o daveti işittiremezsin.
53. Körleri de sapıklıklarından
(vazgeçirip) doğru yola iletemezsin. Ancak teslimiyet göstererek âyetlerimize
iman edenlere duyurabilirsin.
Bu iki ayette geçen ölü, sağır ve kör
kelimeleri, kalpleri ölmüş, hakka kulak tıkamış ve kalp gözü kör olup hakikati
göremeyen manasında tefsir edilmektedir.
54. Sizi güçsüz yaratan, sonra
güçsüzlügün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve
ihtiyarlık veren, Allah'tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün
kudret sahibidir.
İnsan cenin ve çocukluk döneminde zayıf
ve çaresizdir. Sonra gelişip güçlenir, daha sonra ise ihtiyarlayıp yine güçsüz
hale gelir. Ayette, insan hayatının bu devrelerine ve hepsinin Allah’ın
kudretinin eseri olduğuna işaret edilerek, insanın yalnız Allah’a kulluk etmesi
gereği hatırlatılmış olmaktadır.
55. Kıyamet koptuğu gün,
günahkârlar, (dünyada) ancak pek kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. İşte
onlar, (dünyada da haktan) böyle döndürülüyorlardı.
Ayette, bir yoruma göre, günahkarların bu
yemininin gerçekle bağdaşmadığına; diğer bir yoruma göre ise, kendilerine,
kulluk edebilmek için yeterli süre verilmediği şeklinde yanlış bir iddiada
bulunacaklarına işaret olunmaktadır.
56. Kendilerine ilim ve iman
verilenler şöyle derler: Andolsun ki siz, Allah'ın yazısında (hükmedildiği
gibi) yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bugün yeniden dirilme
günüdür; fakat siz onu tanımıyordunuz.
57. Artık o gün, zulmedenlerin
(beyan edecekleri) mazeretleri fayda vermeyeceği gibi, onlardan Allah'ı hoşnut
etmeye çalışmaları da istenmez.
Kıyamet günü, artış iş işten geçmiş
olacak, ileri sürülecek mazeretler bir fayda sağlamayacağı gibi, yapılanlardan
pişmanlık duyma, tevbe etme v.b. yollarla Allah’ı hoşnut etmeye çalışmaları da
bu zalimlerden istenmeyecektir.
58. Andolsun ki biz, bu Kur'an'da
insanlar için her çeşit misale yer vermişizdir. Şayet onlara bir mucize
getirsen inkârcılar kesinlikle şöyle diyeceklerdir: Siz ancak bâtıl şeyler
ortaya atmaktasınız.
59. İşte bilmeyenlerin (hakkı
tanımayanların) kalplerini Allah böylece mühürler.
60. (Resûlüm!) Sen şimdi sabret. Bil
ki Allah'ın vâdi gerçektir. (Buna) iyice inanmamış olanlar, sakın seni
gevşekliğe sevketmesin!
Son cümle “İyice iman etmemiş olanların
seni hafife almalarına sakın fırsat verme!” şeklinde de anlaşılmıştır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi