Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

018 – KEHF SURESi - Talat - 18. Sayfa

18-KEHF SURESİ

 

Kur'ânı Kerîmin on sekizinci sûresi olup 110 âyetten müteşekkildir. Sûrenin tamamı Mekke'de nazil olmuştur. Kehf, lugatta "geniş mağara" manasına gelir; daha küçük mağaralara da gâr denilmiştir. Sûrede bir mağaraya sığınan ve orada üç asır (üç yüzyıl) boyunca uyuyarak hayatlarını sürdüren bazı gençlerden söz edildiği ve onların kıssaları anlatıldığı için ona Kehf sûresi denilmiştir. Ashab-ı Kehf'in ne uyudukları ve ne de uyandıktan sonra yaşadıkları devir hakkında hiçbir bilgi bulunmadığı gibi, bunların kimler oldukları ve nerede yaşadıkları da bilinmemektedir. Keza Kur'ânı Kerîm, Kehf ashabının kıssasını anlatmış olmakla beraber, bunların kaç kişi olduklarını da açıklamamıştır. Kıssadan anlaşılan şudur ki, Allah 'a inanan ve inançlarında sebat ve metanet gösteren bazı gençler, dinsiz bir kralın dinsizliğe davetine karşı gelmişler, onun, bu davete icabet etmeyenlere karşı yürüttüğü zulüm ve katliâmdan kurtulmak için bir mağaraya gizlenmişler ve Allah'a yalvararak O ndan bir kurtuluş yolu dilemişlerdir, inanan insanlardan yardımını esirgemeyen Allah Ta'alâ da, onlara uzun bir uyku vermiş ve bu uyku üç asır sürmüştür. Uyandıkları zaman, dinsiz kralın devri sona ermiş, inanan insanların yaşadığı bir devir başlamıştır. Bazı rivayetlerden öğrenildiğine göre, gençlerden biri, uyandıktan sonra, yiyecek almak için şehre inmiş, ancak alış veriş yaparken elinde bulunan paralar, onun hazine bulmuş bir kimse sanılmasına sebep olmuştur. Tabiatiyle mesele bundan sonra ortaya çıkmış ve gençlerin uzun seneler uyudukları anlaşmıştır Kehf kıssası, bu gençlerin üç asır uyuduktan sonra tekrar uyanmalarını, öldükten sonra yeniden dirilmenin mutlaka gerçekleşeceğine delil kılan müstesna sûrelerden biridir.


Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla


1-4- Hamd, kendi katından gelecek şiddetli azâbla (kâfirleri) korkutmak, iyi iş işleyen mü'minlere, içinde ebedî kalacakları güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek ve "Allah kendisine bir çocuk edindi" diyenleri korkutmak için, içinde hiçbir eğriliğe yer vermeden dosdoğru olarak, kulu Muhammed'e Kitabı indiren Allah'a mahsustur.
5-         Ne Allah'ın bir çocuk edindiğini söyleyenlerin ve ne de atalarının, bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Ağızlarından çıkan söz, küfür olarak ne büyüktür. Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
6-         Demek onlar Kur'ân'a inanmazlarsa, arkalarından üzülerek kendini helak edeceksin.
7-         Biz, yeryüzünde bulunan şeyleri, insanlardan hangilerinin daha güzel iş işlediklerini denemek için yeryüzüne süs kıldık.
8-         Bununla beraber yine biz, yerin üzerindekileri (vakti gelince) elbette çorak bir toprak haline getireceğiz.
9-         Yoksa sen (Ey Muhammedi), Kehf ve Rakîm ashabını, bizim şaşılacak âyetlerimizden mi sandın? (Oysa şaşılacak o kadar çok şey var ki!).
10-       O gençler mağaraya sığınınca, demişlerdi ki: "Rabbımız! Bize katından bir rahmet ver ve şu işimizden bizim için bir kurtuluş yolu hazırla".
11-       Bunun üzerine biz de, kulaklarına (perde) vurup mağarada onları senelerce uyuttuk.
12-       Sonra da uykuda kaldıkları süreyi iki taraftan hangisinin daha iyi hesap edeceğini anlamak için onları tekrar uyandırdık.
13-       {Ey Muhammedi) Onların haberlerini sana dosdoğru anlatacağız: Onlar, Rablarına îman etmiş gençlerdi; biz de onların hidayetlerini artırmıştık.
14-       (Kendilerini dinsizliğe çağıran krala karşı, dikilip de: "Rabbımız, göklerin ve yerin Rabbıdır; ilâh olarak O'ndan başkasına asla yalvarmayız; aksi halde bâtıl söz söylemiş oluruz".
15-       "Şu bizim halkımız O'ndan başka ilâhlar edindiler; onların ilâh olduklarına açık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha zâlim kim olabilir?" dediklerinde, onların kalblerini (sabır ve) metanetle kuvvetlendirmiştik.
16-       (Onlara şöyle denilmişti:) "Mademki siz (o dinsizlerden ve) Allah'tan başka taptıkları şeylerden kaçtınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbınız rahmetini yaysın ve işinizde kolaylık hazırlasın".
17-       Baksaydın, güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına meylettiğini, battığı zaman da sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini ve onların da, mağaranın içinde (rahatsız olmadan) geniş bir sahada bulunduklarını görürdün. İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah, kime hidayet ederse, o doğru yoldadır. Kimi de sapıklıkta bırakırsa, artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.
18-       (İşte o mağaradakiler) uykuda oldukları halde, sen onları uyanık sanırdın: (uyudukları yerde) biz onları sağa sola çeviriyorduk; köpekleri de girişte, (kendine hâs yatışıyle) ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı; onları {o halde) görseydin, için onlardan korku ile dolar, geri dönüp kaçardın.
19-       Biribirlerine (şöyle) sormaları için onları tekrar uyandırmıştık. İçlerinden biri demişti ki: "Uykuda ne kadar kaldınız"? Diğerleri de şöyle demişlerdi: 'Bir gün. yahut daha az kaldık". Ve yine demişlerdi ki: "Rabbınız ne kadar kaldığınızı daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini, şu gümüş paranızla şehre gönderin; baksın, hangi yiyecek daha temiz ise.ondan size azık getirsin. Çok dikkati davransın ve sakın ha sizi birisine sezdirmesin".
20-       "Zira sizi fark ederlerse, taşa tutarlar, yahut kendi dinlerine döndürürler. Bu takdirde, hiçbir zaman iflah olmazsınız".
21-       Onları önce uyutup sonra tekrar uyandırdığımız gibi, Allah'ın (insanları öldükten sonra tekrar dirilteceği hususundaki) va'dinin gerçek olduğunu ve kıyamet vaktinin geleceğinde şüphe bulunmadığını herkesin bilmesi için, bazı kimselerin onları bulmalarını sağladık. (Onları mağarada bulanlar), aralarında durumlarını münakaşa ediyorlardı. (Bazıları) demişlerdi ki: "Üzerlerine bina yapın; Rabları onları çok iyi bilir". Onların durumlarını yakından bilip gâlib gelenler de şöyle demişlerdi: "Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız".
22-       (Mağara ehli hakkında münakaşa devam edecek ve bazıları) gayba taş atar gibi diyeceklerdir ki: "Onlar üç kişi idiler; dördüncüleri köpekleridir. (Bazıları:) "Beş kişi idiler; altıncıları köpekleridir" diyeceklerdir. (Bazıları:) "Yedi kişi idiler; sekizincileri köpekleridir" diyeceklerdir. (Ey Muhammedi) De ki: "Onların sayılarını en iyi Allah bilir. Onları bilen çok azdır. Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında münakaşaya girişme ve hiç kimseye de bir şey sorma".
23-       Hiçbir şey için "ben bunu yarın yapacağım" deme.
24-       Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Unuttuğun zaman Rabbını an ve şöyle de: "Rabbım, ola ki beni. doğruya bundan daha yakın olana eriştir".
25-       Onlar, mağaralarında üç yüz yıl kalmışlar, dokuz yıl da ilâve etmişlerdir.
26-       (Ey Muhammedi) De ki: "Allah, kaldıkları süreyi daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na mahsustur. Allah ne güzel görendir ve ne güzel işitendir. İnsanlar için O'ndan başka hiçbir yardımcı yoktur. Ve O, hükmünde hiç kimseyi ortak etmez".
27-       (Ey Muhammedi) Rabbının Kitabından sana vahyolunanı oku. O'nun sözlerini değiştirecek hiç kimse yoktur. O'ndan başka sığınılacak bir kimse de asla bulamazsın.
28-       Nefsini sabah akşam rızasını isteyerek Rablarına yalvaranlarla bir tut. Dünya hayatının süsüne kanarak gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi zikretmekten gafil kıldığımız kendi nefsinin arzusuna uyan ve işi aşırılık olan kimseye itaat etme.
29-       (Ey Muhammedi) De ki: "Hak, Rabbınızdan gelmiştir. Dileyen îman etsin, dileyen küfretsin". Biz, zâlimler için, alevi kendilerini kuşatacak olan bir ateş hazırladık. Eğer yardım isterlerse, yüzleri kızartan erimiş maden gibi bir su ile yardım olunurlar. (O su) ne kötü bir içecektir ve (o ateş) ne kötü bir dayanaktır.
30-       İman edenler ve iyi amel işleyenler ise, biz amellerini iyi işleyenlerin mükâfatını elbette zayi etmeyiz.
31-       İşte böyleleri için,(ağaçları) altından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezik takınırlar; sedirler üzerinde oturmuş oldukları halde, ince ve kalın ipekten yeşil bir elbise giyerler. Ne güzel sevab ve ne güzel dayanak.
32-       Onlara iki adamı misal göster: Onlardan birisine iki üzüm bağı vermiş ve her ikisinin etrafını hurma ağaçlarıyla çevirmiş, aralarını da ekinlik yapmışız.
33-       Her iki bahçe de meyvelerini vermiş, bundan hiçbir şeyi eksik etmemiş. Aralarından bir de nehir akıtmışız.
34-       Bahçe sahibinin başka gelirleri de vardır. Bir gün arkadaşıyla konuşurken ona şöyle der: "Mal yönünden senden daha zenginim; adam yönünden de üstünüm.
35-       Adam, bu şekilde kendine zulmederek bağına girer ve şöyle der: "Ben, bu bağın ebediyyen yok olacağını zannetmiyorum".
36-       "Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Rabbıma geri döndürülsem bile, Orada bundan daha hayırlı bir yer bulurum".
37-       Kendisiyle konuşan arkadaşı ise, der ki: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratan, sonra da bir adam haline getiren Allah'ı inkâr mı ediyorsun"?
38-       "Fakat O, benim Rabbım Allah'tır. Ben, Rabbıma hiç kimseyi ortak koşmam".
39-       "Mal ve çocuk bakımından sen beni kendinden daha fakir görsen bile. bağına girince, "maşallah, kuvvet ancak Allah'a mahsustur" demen gerekmez mi"?
40-       "Mümkündür ki, Rabbım bana senin bağından daha iyisini verir ve seninkine gökten bir felâket gönderir de, o, kupkuru bir toprak kesilir".
41 -      "Yahut suyu çekilir de, onu bir daha bulamazsın".
Nitekim bağının bütün mahsûlü helak olur ve çardakları, üzerine yıkılmış bağına sarfettiği karşısında el oğuşturup "keşke hiç kimseyi Rabbıma ortak koşmasaydım" demeye başlar.
Onun, Allah'tan başka, kendisine yardım edecek adamları yoktur ve Allah'a karşı kendi kendine de yardımcı olamamıştır.
44- İşte bu durumda yardım, yalnız hak olan Allah'a aittir; O, sevab yönünden daha hayırlıdır; akıbet yönünden de daha hayırlıdır.
45-       (Ey Muhammedi) Onlara, dünya hayatının su gibi olduğunu da misal göster Biz onu gökten indiririz; yerin bitkisi onunla karışır; sonunda da o bitki, rüzgârların eğip büktüğü bir çöpe döner. Allah, her şeye muktedirdir.
46-       Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; bakî kalacak olan iyi ameller ise, Rabbın katında sevâb yönünden de, ümid yönünden de daha hayırlıdır.
47-       Bir gün dağları yürütürüz ve sen yeryüzünü apaçık(ve dümdüz) görürsün. Gelmiş geçmiş herkesi hasrederiz; tek birini bile terketmeyiz.
48-       Rabbına saf halinde arzolunurlar. (Onlara denir ki:) "ilk defa sizi yarattığımız gibi bize geldiniz. Fakat siz, sizin için böyle bir buluşma zamanı tayin etmeyeceğimizi zannediyordunuz".
49-       Amel defteri (önlerine) konur, işte o zaman, suçlulann, onun içindekilerden korktuklarını ve: "Yazıklar olsun bize! Bu defter nasıl olup da küçük büyük hiçbir şeyi bırakmadan (bütün günahları) saymış" dediklerini görürsün. Böylece onlar, yaptıklarını önlerinde hazır bulurlar. Rabbın, hiçbirine zulmetmez.
50-       Meleklere "Âdem'e secde edin" dediğimizde, cinlerden olan İblis dışında hepsi secde etmişti de İblis Rabbının emrinden çıkmıştı. (Ey insan oğulları!) Şimdi beni bırakıp da sizin düşmanınız olduğu halde bu İblisi ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Zâlimler için Allah'a karşılık ne kötü bir bedel!
51-       Oysa ben, ne göklerin ve yerin yaratılışında ve ne de kendilerinin yaratılışında '   onları hazır bulundurdum. Yoldan çıkaranları kendime dost da edinmedim.
52-       O gün Allah der ki: "(Ey kâfirler!) Ortaklarım zannettiklerinizi çağırın". Onları çağırırlar; fakat onlara hiç kimse cevap vermez. Çünkü müşriklerle putları arasına ateşlen bir engel koymuşuzdur.
53-       Suçlular ateşi görürler ve ona gideceklerini anlarlar; fakat kaçacak bir yer de bulamazlar.
54-       Biz, bu Kuranda her çeşit misali tekrar tekrar açıkladık; fakat insan her şeyden çok mücadelecidir.
55-       Kendilerine hidayet gelince insanların îman etmelerine ve Rablarından mağfiret dilemelerine, evelkilerin sünnetinin yahut çeşit çeşit azabın kendilerine de gelmesinden başka bir engel yoktur.
56-       Biz, peygamberleri yalnız müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Küfredenler ise, hakkı bâtılla ortadan kaldırmak için mücadele ediyorlar; ayetlerimi ve korkutuldukları şeyleri alaya alıyorlar.
57-       Rabbının âyetleriyle nasihat edilip de onlardan yüz çeviren ve bizzat yaptıklarını unutan kimseden daha zâlim kim olabilir? Biz, böylelerinin kalblerine, Kur'ân'ı anlamak istememeleri dolayısıyle örtüler ve kulaklarına da ağırlık koymuşuzdur. İşte bu sebepledir ki, onları hidayete davet etsen bile hiçbir zaman hidayete ermezler.
58-       Buna rağmen çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Rabbın, kazandıkları günâh sebebiyle onları cezalandıracak olsaydı, onlar için azabı çabuklaştırırdı. Fakat onlara va'dedilen bir zaman vardır ki, ondan başka sığınacak bir yer asla bulamazlar.
59-       Nitekim işte şu kasabalar, onları zulmetmiş olmaları dolayısıyle helak etmiş. helak etmek için de bir vakit tayin etmiştik.
60-       Hani Mûsâ, hizmetçisine şöyle demişti: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar yürümeye devam edeceğim; yahutta bir asır yürüyeceğim".
61-       İkisi birden iki denizin birleşme yerine varınca, balıklarını unutuvermişlerdi. Balık da denizde yolunu bulup kaybolmuştu.
62-       O yeri geçtikleri zaman, Mûsâ hizmetçisine demişti ki: "Yiyeceğimizi getir. Bu yolculuğumuzda bir hayli yorgun düştük".
63-       Genç de ona şöyle demişti: "Gördün mü, kayaya sığınınca ben balığı unuttum; onu hatırlamamı unutturan da, şeytandan başkası değildir. Balık, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitti".
64-       Mûsâ da demişti ki: "Bizim istediğimiz de bu idi". Hemen izlerini takip ederek aynı yoldan geri dönmüşlerdi.
65-       Orada, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini bulmuşlardı.
66-       Mûsâ ona şöyle demişti: "Sana tam olarak öğretilenlerden bana da öğretmen için sana tâbi olabilir miyim"?
67-       O da demişti ki: "Şu bir gerçektir ki, sen, benimle beraber bulunmaya asla sabredemezsin".
68-       "Zaten bilginle kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin"?
69-       Mûsâ ise şöyle demişti: "Beni inşallah sabreden bir kimse olarak göreceksin. Senin hiçbir emrine karşı gelmeyeceğim".
70-       O da demişti ki: "O halde, eğer benimle geleceksen, ben, hakkında sana bir şey anlatmadıkça, sen, ondan bana hiçbir şey sormayacaksın".
71-       Beraberce yola koyulmuşlardı. Nihayet gemiye bindikleri zaman o kul gemiyi delmiş, Mûsâ da ona "gemi halkını suda boğmak için mi onu deldin? Kötü bir iş yaptın" demişti.
72-       O da demişti ki: "Benimle birlikte bulunmaya sabredemeyeceksin, diye söylememiş mi idim"?
73-       Mûsâ da şöyle demişti: "Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama; şu işimden dolayı bana güçlük yükleme",
74-       Yollarına devam etmişlerdi. Nihayet bir oğlan çocuğuna rastladıkları zaman o kul onu da öldürmüştü. Mûsâ demişti ki: "Bir nefsin karşılığı olmaksızın onu öldürdün mü? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın".
75-       O da demişti ki: 'Sana söylememiş mi idim benimle beraber olmaya sabredemezsin diye"?
76-       Mûsâ ona şöyle demişti: "Bundan sonra sana herhangi bir şey soracak olursam, benimle arkadaşlık etme. Benim tarafımdan mazur sayılırsın".
77-     Yine yollarına devam etmişlerdi. Nihayet bir kasaba halkına geldikleri zaman, onlardan yiyecek istemişler, onlar ise bundan kaçınmışlardı. Bu sırada orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar bulmuşlardı ki, o kul onu hemen doğrultuvermişti. Mûsâ da ona şöyle demişti: "Eğer dileseydin buna karşılık bir ücret alırdın".
78-     O ise demişti ki: "İşte bu (itiraz), benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin tevilini haber vereceğim.
79-     "Önce o gemi, denizde çalışan bir takım yoksullarındı. Onu kusurlu yapmak istedim; zira arkalarında bir hükümdar vardı ki, bütün gemileri zorla alıyordu".
80-      Çocuğa gelince, "anası babası mü'min kişiydiler. Çocuğun onları isyana ve küfre sürüklemesinden korktuk".
1-       "İstedik ki, Rabları onlara din ve îman yönünden daha hayırlısını ve merhametçe onlara daha yakınını versin."
82-       "Duvar ise, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti ve altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları salih bir kişiydi. Rabbın istedi ki, çocuklar buluğ çağına erişsinler ve rabbından bir rahmet olmak üzere hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendiliğimden yapmış değilim. İşte senin sabredemediğin şeylerin açıklaması bu.
83-       (Ey Muhammedi) Sana Zülkarneyn'i soruyorlar. De ki: "Size onun hakkında (Kur'an'dan) bir haber okuyacağım".
84-       Biz ona yeryüzünde sağlam bir yer temin etmiş ve dilediği her şeye kendisini ulaştıracak bir de yol vermiştik. .
85-       O da bir yol tutmuştu.
86-       Nihayet güneşin battığı yere varınca, onun siyah, çamurlu bir suda battığını görmüş, onun yanında bir de kavim bulmuştu. Ona şöyle demiştik: "Ey Zülkarneyn! Onlara azâb da edebilirsin".
87-       O da demişti ki: "Zulmedene azâb edeceğiz; sonra Rabbına geri döndürülecek; O da ona görülmemiş bir azâbla azâb edecektir".
88-       "îman eden ve sâlih amel işleyene gelince, ona da en güzel mükâfat vardır. Ona emrimizin kolay olanını söyleyeceğiz".
89-        Sonra Zülka'meyn, bir yol daha tutmuştu.
90-       Nihayet güneşin doğduğu yere varınca, onun, kendilerine güneşten başka hiçbir şeyi örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu görmüştü.
91-       İşte o böyle (bir kimse) idi ve biz onun (gizli ve açık) sahip olduğu bilgiye muttali idik.
92-       Sonra bir yol daha tutmuştu.
93-       Nihayet iki şeddin arasına varınca, orada, hemen hiç söz anlamayan bir kavim bulmuştu.
94-       Demişlerdi ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cûc ve Me'cûc yeryüzünde fesad çıkaran kimselerdir. Bizimle onların arasında bir sed yapman için sana vergi verelim mi?"
95-       Zülkarneyn de şöyle demişti: "Rabbımın, (ilim, kudret ve saltanat olarak) bana verdikleri (sizin vereceğiniz haraçtan) daha hayırlıdır. Bununla beraber bana, gereken güçle yardım edin ki, sizinle onların arasına en sağlam şeddi yapayım".
96-       "Bana demir külçeleri getirin". Nihayet iki dağ (arası demir külçeleriyle dolup) aynı seviyeye varınca, Zülkarneyn "körükleyin" demişti. Demiri ateş haline getirince de: "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" demişti.
97-       Artık Ye'cûc ve Me'cuc. ne şeddin üzerinden aşabilmişler, ne de onu delebilmişlerdi.
98-       Zülkarneyn şöyle demişti: Bu, Rabbımdan bir rahmettir. Rabbımın va'di geldiği zaman, onu yerle bir eder. Rabbımın va'di haktır".
99-       (Şeddin yerle bir edildiği) o gün, birbirlerine girerler; sûra üflenince de, hepsini biraraya getiririz.
100-101-lşte o gün, beni anmaya (vesile olan âyetlere) karşı, gözleri örtülü olan ve dinlemeye de tahammül edemeyen kâfirlere, cehennemi öyle bir gösteririz ki!..
102- O küfredenler, beni bırakıp da kullarımı kendilerine dost edinebileceklerini mi sanmaktadırlar? Oysa biz cehennemi kâfirler için kalacakları bir yer olarak hazırladık.
103-104 (Ey Muhammedi) De ki: "Dünya hayatında yaptıklarının güzel olduğunu sanıp da gayretleri boşa gittiği için (âhirette) amel yönünden en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi"?
105-     "İşte onlar, Rablarının âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden onların amelleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü onlar için bir tartı da yapmayacağız.
106-     İşte bu, küfretmiş olmaları, âyetlerimi ve peygamberlerimi eğlence edinmeleri dolayısıyle, onların cehennem cezalarıdır.
107-     İman edenler ve sâlih amel işleyenler ise, onlar için, kalacak Firdevs cennetleri vardır.
108-     Orada daimîdirler. Oradan hiç ayrılmak istemezler.
109-     (Ey Muhammedi) De ki: "Rabbımın sözleri için deniz mürekkeb olsaydı ve bir o kadarını da yardım için getirseydik, Rabbımın sözleri tükenmeden önce deniz mutlaka tükenirdi".
110-     Ve yine de ki: "Ben de sizin gibi bir insanım. İlahınızın tek bir ilâh olduğu bana vahyediliyor. Her kim Rabbına kavuşmayı umuyorsa iyi amel işlesin ve Rabbına ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.