Kuran - 1. Sayfa - Bakuvitefsiri
KEŞFU’L-HAKAYIK ‘an NÜKETİ’L-AYATİ ve’d-DEKAYIK
MİR MUHAMMED KERİM el-BAKÜVÎ
(1853-1938)
KISALTMALAR
a.g.e. : Adı geçen eser.
as : Aleyhisselâm.
a.l.s. : Aleyhimüsselam.
ay. : Aynı yer.
b. : İbn, bin, bintu, ibnetu
bkz. : Bakınız.
cc. : Celle Celâlühü.
çev. : Çeviren.
Dür. : Dürrü’l-Mensur.
h. : Hicrî.
Hz. : Hazreti
Ktb. : Kütüphane.
md. : Madde.
MEB : Milli Eğitim Bakanlığı.
Mec. : Mecmu’atun mine’t-Tefasir.
M.Ö. : Milattan önce.
Nşr : Neşereden.
ö : Ölümü.
ra : Radiyallahu anh.
rh : : Rahimehullah.
rha : Radiyallahu anha.
s. : Sayfa.
sav : Sallallahualeyhivesellem.
th: : : Tahkik eden.
Tef. : Bu lafızdan önce ismi geçen müellifin tefsirinin adını gösterir.
ter. : Tercüme eden.
ts. : : Tarihsiz.
vd. : Ve diğerleri.
vb. : Ve benzerleri.
vs. : : Ve saire.
yay. : Yay.
TAHRİC, SADELEŞTİRME ve MEALDE TAKİP EDİLEN METOTLAR
1.1. Esas teamüle uygun olmayan ya da diğer bir tabir ile meşhur olmayan görüşlerin geçtiği yerlerde, o yorum kime aitse, dip notta gösterilmiştir.
2.2. Cümle kiplerinde saklı bulunan manalar, göz önünde bulundularak mana verilmiştir. Örnek: “(O kavme bekledikleri azabı gönderdik,) onu (Hud’u) ve onunla beraber olanları (engin) rahmetimizle kurtardık ve (Hud kavminden) mucizelerimizi tekzip edenlerin de kökünü kestik (tamamen hepsini helâk ettik; onlardan bir nefer bile kalmadı.). Onlar (küfür ve inatlarında son derece sağlam ayak olup) hiç de Allah’a inanacak gibi değillerdi.” (A’raf 72/73) Altı çizili olan cümle isim cümlesidir. İsim cümlesinde devam ve sabitlik esas olduğundan bu cümlede yer almamasına rağmen, bu kipin kullanılmasında, süreklilik anlamı göz önünde bulundurulmuştur. Bu noktaya başka meallerde dikkat edilmemiştir.
3.3.“Esbaha” nakıs fiili, “(Şuayb’ın kavmi küfürlerinde ısrar edince onlara azap indi;) o müthiş sarsıntı onları tuttu; (selamette iken) dolanıp öz yurtlarında diz üstü çöke kaldılar, (helâk oldular.)” (A’raf 7/92) ayetinde altı çizili kelimede görüldüğü gibi “dolandı” kelimesi ile tercüme edilerek, “güzel bir çeviri” ile Türkçe’ye kazandırılmıştır.
4.4.Metinde geçen “(Resülüm!)” hitaplarından kastedilen, Hz. Muhammed (as)’dır. Müellif ise bu hitap şeklini “(Ya Muhammed)” diye kullanmıştır.
5.5.Müellifin kullandığı “bende”, “öz”, “yahşi”, “yaman” gibi kelimelerin, sadeleştirmesine lüzum görülmedi.
6.6.Ayetlerin başlarında bulunan numaralardan, birincisi (x/...) Kayışzâde Hafız Osman hattına göre yapılmıştır, ikincisi ise (.../x) Baküvî tefsirine göre yapılmıştır.
7.7.Müellif, Anadolu’da daha çok kullanılan “Kur’an-ı Kerim” tavsifini, “Kur’an-ı Şerif” diye kullanmıştır. Biz de bu vasfı, mutat olarak kullanılan “Kur’an-ı Kerim” şeklinde kullandık.
8.8.Hadislerin tahricinde, çalışma konusu tefsirde geçen hadislerin kaynakları, bizzat hadis kitaplarından verilmiştir. Bu hadis kaynaklarından hangisi, söz konusu hadisin lafzını karşılıyorsa sadece o kaynak verilerek yetinilmiştir. Mesela, kaynağı araştırılan hadis, Buharî gibi sahih kitapta varsa, sadece kaynak olarak Buharî verilmiş ve başka kaynak verilmemiştir. Şayet, kaynağı araştırılan hadis, ayrı ayrı iki veya üç kaynakta varsa, bir de üç kaynak bir araya getirilince o zaman tamam oluyorsa, söz konusu kaynaklar, sahihten zayıfa doğru olmak üzere hepsi de verilmiştir. Hadis, esas kaynaklarda bulunmadığı takdirde, tali kaynak olan, Kenzu’l-Ummal veya Rivayet tefsirleri gibi kitaplar kullanılmıştır.
9.9.Esbab-ı nüzul’a dair bilgiler için Vahidî’nin “Esbabu Nüzul” adlı kitabı kullanılmıştır. Bunda bulunmuyorsa, sair tefsir kitapları kaynak olarak gösterilmiştir.
10.10. “Tefsir” başlığı altında yapılan açıklamalar, bu başlıktan önceki ayete mahsustur.
11.11. Peygamberler ve Kur’an’da geçen kıssalara ait “eser”, “tarihî nakil” ve siar malumatlar hakkında, referans verilirken, gerekli görüldüğü yerde bu “eser” ve “tarihî nakil”lerin doğruluğu va yanlışlığının kritiği yapılmış, hakkında bilgiler verilmiştir.
12.12. Cümle ya da söz öbeklerinin çıkarılması, çıkarmanın yapıldığı yere konan üç nokta ile (...) gösterilmiştir. Ancak, çıkarma cümle sonuna gelmişse, üç yerine dört nokta kullanılmıştır. (....); bunlardan üçü, yapılan çıkarmayı, biri de cümlenin bitişini simgeler.
13.13. Ayetlerin meallerinde şayet cümlenin öznesi, açık olmayan, yahut zamirin mercii tartışmalı olan durumlarda, sözü edilen özne parantez içinde ( ) ve italik yazı ile yazılmıştır.
14.14. Bir ayette konu bitmezse sonuna noktalı virgül ( ; ) konularak, diğer ayette devam ettiğine işaret edilmiştir. Yine, bir önceki ayette konulan tırnak işaretinin ilk faslı (“), konu bitmezse kapatılmayıp diğer ayette, konunun bittiği yerde son faslı ( ”) konmuştur.
15.15.Bir kısım fiiller ve ondan müştak olan şiphi fiiller (muhdarûn) anlamın düzgünlüğü için, meçhul manadan malum manaya dönüştürülmüştür. Mesela: “muhdarun”, “hazır olunurlar” değil, “hazır olurlar” şeklinde tercüme edilmiştir. (Sâffât 37/158)
16.16. Müellfi’n, günümüzde artık mutlak sûrette gerçekliği ortaya çıkmış müspet ilimlere ait tercüme ve yorumları alınmayıp, doğrusu kaydedilmiştir.
17.17. Tefsirde geçen tekrarlar ya alınmamış ya da özetlenmiştir.
18.18. Eserde önce her sûrenin tefsirine girmeden o sûrenin Mekkî mi Medenî mi olduğu, iniş sırası verilmiştir. Sûrenin adından önce bölü çizgili (/) iki rakam vardır. Bölü çizgisinin üstündeki rakam, sûrenin tertib sırasını, ikincisi ise Bankipordaki apokrif yazma mushaftaki nüzul sırasını gösterir.
19.19. Ayetlerin meâllerinden sonra “Tefsir” başlığı ile tefsir kısmına geçilmiş, gâh sadece iniş sebebi bildirilmiş, gâh açıklamaya yapılmıştır.
20.20. Meâl yapılırken şu esaslara dikkat edilmiştir:
a) Kur’an’da bir kısım ayetlerde geçen (bi’l-hakki) kelimesi, “hak ile yarattı” değil de, “garaz-ı sahih” yani “ciddi bir iş olarak yarattı, ciddi bir maksatla yarattı diye tefsir edip çevrilmiştir.
b) “Müttakîn”, “yettekûn” gibi lafızlar, “korkanlar”, anlamında yanlış bir mana olacağından müellif de buna dikkat etmiş ve bu lafızları “Allah’a karşı saygılı olanlar”, “Allah’tan sakınanlar” diye anlam vermiştir, biz de bunu takip ettik.
c) “İslam” lafzı ile onun fiili ve sıfatı şekilleri “esleme”, “müslim” ve “müslümun” gibi önemli kelimeler, “inkiyad ve itaat etme anlamında kullanılmıştır. Mesela “müslümun: Allah’a itaatkâr olanlar” diye tefsir edilmiştir.
d) Arapça’da yemin etme üslûbu yaygındır. İfadeyi kuvvetlendirir. Fakat açık yeminler bir yana, “lam-ı kasem”in geçtiği hiçbir yerde “yemin” lafzı, “Andolsun ki” diye kullanılmamış bunu yerine tekit ifade eten “Muhakkak ki”, “Celâlim hakkı için”, “Elbette”, “Hakikat şu ki” vd. kullanılmıştır.
Ayetlerin her biri için de Kur’an lafzı olanla olmayanı yani tefsirî cümleleleri birbirinden ayırmak için dört şekil kullanılmıştı: Birincisi: Siyah punto; ikincisi, normal punto; üçüncüsüz parantez içinde italik (xxx); dördüncüsü ise köşeli parantezdir. [ ]. Siyah puntolar, isabet edilebildiği kadar Kur’an lafızlarının karşılığıdır. Normal puntolar, hazif cümlelerinin karşılığıdır. Parantez ve italik yazılar ise tefsirî ifadelerdir. Köşeli parantez ise ayetle alakalı fakat uzaktan ilişkisi olan bir tefsiri yapmak için yazılmıştır. Bazen de siyak sibak ilişkileri bu parantez içinde verilmiştir. Bir örnekle daha iyi anlaşılır:
(Ya Muhammed! Kâfir olan Yahudilere) de ki: (Ey Yahudiler!) eğer bizimle savaşırsanız elbette mağlup olursunuz. [Nitekim Yahudiler, Müslümanların elinde mağlup oldular. Bu da Peygamberimiz (sav)’in doğruluğuna delildir.] Kıyamet gününde de sizi cehennem tarafına toplarlar. Kâfirler için cehennem ne yaman dayanıp döşenmiştir. (Al-i İmran 3/12).
Kur’an’ın özünü yakalaması bakımından bu uygulama, bir tabloda gösterilirse daha iyi anlaşılır.
MÜELLİFİN METODU
1.1.Kur’an’da geçen “şeytan” lafızları hemen hemen her yerde parantez ( ) içinde “Nefs-i emmare” olarak izah etmiştir. (B,I,657)
2.2.Hitaba canlılık ve şirinlik katmak için “emir” ya da “emir yerine geçe bilecek” cümlelerin başında “(Ey Müslümanlar!)”, “(Ey müminler)” “Ey insan”, “Ey Resül” gibi ifadelere yer verilmiştir.
3.3.Manası aynı kalmak şartı ile bazen “meçhul/edilgen” fiillere “malum/etken” fiil anlamı verilmiştir.
4.4.Müellif, Anadolu’da daha çok kullanılan “Kur’an-ı Kerim” tavsifini, “Kur’an-ı Şerif” diye kullanmıştır.
5.5.Faili, müminlere raci olan “kâtele” fiilini her yerde “câhede” anlamında kullanmıştır. Böylece, mana “savaşmak” anlamından, “cihat etmek” anlamına taşınmış olmaktadır. Bu da, şu inceliği ortaya çıkarmıştır: “Kâfirler, savaşırlar”, müminlerse “cihat ederler”.
6.6.Tefsirinde bazen “mezhep” kelimesini “semavî dinler” yerinde kullanmıştır. Mesela: “Beni Ğum b. Avf kabilesi Yahudi mezhebindendi”[1] cümlesinde olduğu gibi.
7.7.Sûrenin başında belirttiği sûrenin ayet sayısını, sûre içindeki ayet sayıları tutmamaktadır.
8.8. “bi’l-hakk” kelimesi, “hikmet üzere bir maksat ve gaye için” anlamında kullanılmıştır. (İbrahim 14/19; Hicr 15/10, 85; İsra 17/105;
9.9. Kur’an’ın Kur’an ile tefsirini “meal”de uygulamıştır. Böylece ayetlerin manası daha da anlaşılır bir duruma gelmiştir.
10.10.Tefsirdeki hadisleri daha çok kaynağından değil de Zemahşerî, gibi bir fırka tefsirinden (dirayet tefsirinden), almıştır. Bu da tenkit edilebilecek bir konudur.
11.11. Derin ve çetrefilli konulara girmemiştir. Ağır konuları işlemekten uzak durmuştur. Bunun sebebi, konulara hakim olamayışından değil bilakis konulara hakim olmasındandır. Bu yüzden kolay bir üslup seçmiştir.
12.12. Aynı konunun çaprazlama referanslarını göstermiştir.
13.13. Önemli hadis kitaplarından, Buhari, Müslim, Ebu Davud vd verirken.; İmamiye’ye göre bunların yerine sayılan, Küleynî, Tûsî vb. kitapların adını her nedense kullanmamıştır..
14.14.Özellikle Resulüllah’ın, müşrikleri tehdit ettiği azabın bir kısmını, Bedir Gazvesi ve benzeri savaşlarda gördüklerini sürekli vurgulamış, bununla bir kısım müsteşriklere gönderme yapmıştır. Çünkü müsteşrikler, Hz. Muhammed (as)’ın, müşrikleri tehdit ettiği azabın ondan öceki peygamberler gibi kabul edilmediği kanaatini taşımaktalar..
15.15.Kur’an’da verilen misallerin çoğunun insanların “örf ve adetleri”nden verildiğini vurgulaması. Mesela: İnciler ilkönce denizden çıkan sedef içinde mahfuz olup hava ve tozdan korunmuş olduğu için rengi saf ve berraktır, görenleri hayrete boğar. Hava ile temas kurunca rengi kaçar tozdan rengi değişir, evvelki berraklığını kaybeder, sararır. Bunun için “saçılıp dağılan, dizilen” tabiri insanların örfünde her bir saf, berrak ve güzel sûretli olan şeyler inciye benzetilir. Allah (cc) insanların bilmediği şeyleri (yani dış dünyada gerçekliği olmayan, henüz rastlanmamış şeyleri) yaşadıkları şeylere benzeterek anlatmak istemiştir. İşte burada, cennette müminlere hizmet edecek olan gençler, sedeften yeni çıkmış inciye benzetilmiştir. Arapça’da özellikle şairlerin sözlerinde bu türlü teşbihlere çok rastlanır.
16.16. Zekât ve sadaka verme konusunda, ayetleri -zayıf bir tercih de olsa- zekât ve sadaka vermenin ehemmiyetine yorumlaması.
17.17. Yukarıda az önce anlatlılan meallendirmedeki kaidleri, yani , parantez ve köşeli parantez usûlünü müellif de uygulamıştır.
MUKADDİME
Sayısız hamd ve sonsuz sena mevcudatı yaratan mucid-i hakiki Allah’a olsun ki, insanları diğer varlıklar arasında hüner ve marifet yön ile seçip, onların iç dünyalarında ilimlerin müşküllerini çözmeleri için hidayet edip masnuatın inceliklerini çözüp keşfetmelerini tertiplemiştir.
Her ne kadar harika ve garip ilimler, aradan zamanın geçmesi ile insanlardan meydana getirilmiş ise de bunların hepsi, yegâne yaratıcısı olan Allah’ın ilim ve kudretine birer delil ve burhandırlar.
Şefkati sonsuz ve merhameti nihayetsiz olan Allah, hidayet yolunu gösterenlerin en faziletlisi, en alimi ve en mükemmelinin pak ve temiz ruhuna selâm olsun ki, hanif dini olan İslâm’ı tesis etmek sûretiyle alemin cehaletini ilme ve zulmetini nura çevirdiler. Bununla Muhammed b. Abdillah b. Abdilmuttalib b. Hişam b. Abdimenaf b. Kusayy b. el-Kureşî’yi kastediyorum. Güneş ve Ay’ın doğup batması adedince Allah Telâla’nın salat ve selamı O Cenab’ın mukaddes ruhuna olsun. Yine O’nun faziletli soyu ve seçkin ashabı bir göz açıp kapayacak zaman aralığı kadar bile ilahî rahmetten uzak kalmasınlar.
Ama bundan sonra: İslam dinine bağlı olup öğrenmesi vacip olan hükümlere boyun eğip itaat edenler için her şeyden evvel mühim ve gerekli olan şey, Kur’an-ı Kerim’in yüce manalarını anlayıp ondan hasıl olacak faydalardan menfaetlenmek gayemizdir.
Çünkü, en üstün ahlakı emreden, vahşet ve cehaletten nehyeden Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-Kerim’in esas temeli, İslam dini olması dolayısıyla erkek ve kadın her Müslüman için onda bulunan hükümleri, insani sıfatlardan en yüksek mertebeye ulaşmak için O’nun apaçık ayetlerinin içinde perde altında kalan nükte ve remizleri tahsil etmek lazımdır.
Kur’an-ı Kerim’i kendisine rehber edinen, O’nun nuru ile hidayete eren kimselerden hiç bir vakit insaf ve mürüvvetin dışında bir şey sadır olmamıştır.
Kur’an-Kerim’in hüküm ve nüktelerini anlamak, Arapça olması sebebiyle Arapça bilmeyen sair milletlere mensup insanların bunu anlaması mümkün değildir. Madem ki Kur’an-ı Kerim’in manalarının kadri yücedir; öyle ise her milletin kendi dilinde tefsir ve tercümesi bulunmaz ise O’ndan öğrenmesi gereken şerleri kolayca öğrenemezler. Fars, Türk, Hindu, Berberi ve diğer dillere sahip olan insanlardan Arap dilini bilen toplumlar mevcuttur. Aynı zamanda bu kimseler Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini halka da anlatırlar. Fakat bu hükümleri bir alimden dinlemek yerine kişinin kendisi bizzat kendi dilinde bir tefsiri okuyup Kur’an’ın nükte ve hükümlerine bakıp görmesi arasında tasavvurlar üstü bir fark mevcuttur. Arap dili ile yazılı olan sayılamayacak sayıda tefsirler vardır. Diğer dillerde tefsirler yazılsa bile onlardan fazlaca istifade etmek mümkün olmuyor. Mesela Farsça nice tefsir vardır ki, bu sözü edilen tefsirlerde Kur’an’a müteallik gramer kuralları ve bir kısım lafızları açıklamaktan öte Kur’an’ın nüktelerine dair bir şey anlatılmamaktadır. Bilakis İslam milletleri arasında tefrikaya sebep olabilecek sözler zikrolunmuştur. Halbuki Kur’an-ı Kerim, İslam milletlerinin kendileri arasında tam bir adalet ve insaf üzere olmalarını emretmektedir.
Büyüklüğü her kez tarafından bilinen şahısların İslam milletlerini, kendi milletlerinin nazarında zalim, insafsız ve müfsit gösterip hatta “İslam’ın yapısı zulüm ve fesada dayanır” deyip neticede İslam milletine düşmanları hor baktırmak yakışmaz. Hâşa... sümme hâşa... İslâm’ın asıl ve esasında hiçbir kusur yoktur. Kusur İslam’ın yapısında değil bilakis ona yarı buçuk iman edenlerdedir.
Üzülerek söyleyelim ki, Türkçe yazılı tefsirlerin bazılarında Kur’an-ı Kerim’den istenen şeylerden doğru olarak ortaya konan mevzular vardır. Fakat söz konusu tefsirler Osmanlıca olarak yazıldığından bizim Azerbaycan Türk dilini konuşanlar onlardan faydalanamıyorlar. Ham dolsun bu zamanlarda ilim ve maarif İslam Milletleri arasında gün be gün yayılmaya başlayıp ilim ve sanat tahsiline fevkalâde bir gayret gösterildiği sezilmektedir. Bu milletlerin ana dilleri Türkçe yazılı olan kitaplar telif edilip, bu sözü edilen kitapların eğitim ve öğretiminde kendi dillerinde yazıp-çizmeleri çok şiddetli bir şekilde arzu ediliyor.
Ana dilleri Türkçe olan İslam Milletlerine Kur’an-ı Kerim’in hüküm, nasihat ve mevizelerini mümkün olduğu kadar kendi dillerinde tahsil etmek farz-ı ayındır. Zahiren ve batının İslam alemine yapılacak hizmetlerden en büyüğü, sade ve basit olacak şekilde bir tefsir yazmak olacaktır. Bu takdirde, kolayca Kur’an’ın manaları anlaşılıp, yüce gayesinden lezzet duyulup, “gaye insan” olma fırsatı kazanılmış olacaktır.
Bu sebepten hakir (müellif mütevazilik yaparak bununla kendisini kastediyor) Mir Muhammed Kerim b. Mir Cafer el-Alevî el-Hüseynî el-Musevî el-Baküvî şahsım, Azerî Türkçe’sinde bir tefsir telif etmeyi üzerime gerekli gördüm. Ta ki bundan böyle İslam aleminde hizmet edenler arasında bizim de acizane bir hizmetimiz bulunsun.
Kur’an’ı tefsir ederken belki Türk dili onu ifade etmeyebilir. Bütün bu zorlukları göz önünde bulundurarak tehlikeli ve çok dikkat isteyen bir iş olmasına rağmen bu tefsiri yazmaya teşebbüs ettim.
Bu tefsirde bulunan meseleleri aşağıda zikrolunan muteber tefsir kitaplarından alıp tahkik ederek acizane tefsirde zikrettim.
Kaynak tefsirler:
1- Tefsir-i Keşşaf: Zemahşerî (538/1143)
2- Tefsir-i Kebir: Fahruddin er-Razî (606/1209)
3- İrşadu’l-Akli’s-Selim İla Mezaya’l-Kur’ani’l-Kerim: Ebu’s-Suud (982/1574)
4- Mecmau’l-Beyan: et-Tabresî (548/1153)
5- Lübabu’t-Te’vil fî Meani’t-Tenzil: el-Hazin (741/1341)
6- Medariku’t-Tenzil: en-Nesefî (642/1244)
7- Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil: Kadı Beydavî (685/1286)
8- Ruhu’l-Beyan: İsmail Hakkı Bursevî (1137/1724)
Bunlardan başka tarih ve hadis kitaplarından istifade edilmiştir.
Bu kitabı inceleyen ilim ve marifet ehlinden arzum odur ki, eğer bir kusur, yanlış ve unutularak yapılan bir durum gözlerine ilişirse hakiri mazur görsünler. “İnsan nisyana malûldür. Bazen olur pehlivan bile tökezler, kılıç da kesmez olur” vecizesi iyi düşünülmelidir. Dolayısıyla hakire insafsız bir şekilde bakmayıp görülen yanlışı tashih etsinler. “Tevfik yalnız Allah’tandır. O’na güvendim. O yardımcıların en hayırlısıdır”
İlim ve Manevi kemalatı elde etmek insanların yapması gerekli olan fiillerinden olduğundan insan oğlunun ilim tahsilinden gafil bulunması doğru olmaz. İslam Milleti arasında ihtilafların bulunduğu apaçık bir gerçektir. Herkes kendi fikrini savunmak için mevzu hadis uydurarak bu yakıştırdıkları hadislerin arkasına sığınıp kendi yalanlarını, temsil ettikleri taifenin zihinlerine doldurarak nihayet aradan geçen uzun zaman ile bu yalanlar o kişilerin zihinlerinde kökleşip gerçek sûretini almıştır.
Kur’an-ı Kerim’in inci gibi parıldayan mucize ve hikmetleri, halkın hatırından çıkıp ve reisleri dahi bu mucize ve hakikatleri Müslümanlara anlatmaktan çekinmeleri ve hatta avam tabakayı bu hakikatleri okumaktan şiddet ve korku yolları ile men’ etmeleri, bu gerçeklerin onlara ulaşmasına mani olmuştur. Hatta günümüzde bazı din adamları Kur’an konularından bahsetmenin mahzurlu olacağından ve bu türlü konulardan bahsetmenin haram olduğu kanaatine halkı teşvik ediyorlar. Bu türlü şeyleri yaparlarken gerekçeleri de şu idi: “Kur’an’ı anlamak Masum İmamlardan başkasına mümkün değildir.” Kur’an’ın, apaçık olan ayetlerinde, her bir hüküm ve mevizelerinde müminlere hitap ediliyor. “Şüphesiz o hüküm ve nasihatlarla amel etmek vacip olup müminler onlarla mükelleftir” tezi, halkı Kur’an’la diz dize getirip tanıştırmaya kesin bir delildir. Müminlerin emiri Hz. Ali (as) hutbelerinde şöyle buyuruyor: “Kur’an’ı kendinize rehber ve imam seçin” Acaba Kuran’ı imam seçmenin manası nedir? Manası elbette, Kur’an’ı Kerim’in ilim ve inceliklerini anlamaktan bir şey olamaz. Yine Hz. Ali (as) kendi mûciz beyanında insanı iki kısma ayırıyor: Birincisi, öğreten; ikincisi ise öğrenen. Bunlardan başkasını yer yüzünde yaşayan faka kadir ve kıymeti bulunmayan böcekler familyası içinde düşünmektedir.
İnsan türünün en büyük şeref ve övünç sahibi olması onun ilimle mücehhez olmasına bağlıdır. İslam dinine göre cahil ve bilgisiz kimselerden ancak insan azmanı canavarlar topluluğu oluşur. Onları Müslüman adıyla anmak büyük hatadır. Peygamberimiz (sav)’e göre Müslüman “İnsanların elinden ve dilinden selamet bulduğu kimsedir”[2] İnsanlardan meydana gelen hataların kaynağı ekseriyetle cehalettir. Herhangi bir çağda keşfedilen ilim ve teknik eğer bütün toplumların kabul ettiği bir hal alırsa, o ilim ve tekniği tahsil etmek lazımdır. Her hangi bir dilde olması bu görüşümüzü değiştirmez. Bundan dolayı Hz. Peygamber (sav): “İlim Çin’de bile olsa onu talep ediniz”[3] buyurmuşlardır. İslam dininde erkek ve kadın üzerine dini hükümlerle mükellef olduklarına göre, ilmi de tahsil etmeleri farz yönüyle aynıdır. Bunun için hadiste “Erkek ve kadın her Müslüman’a ilim tahsil etmek farzdır”[4] buyurulmuştur. Böylece ilim sadece erkeklere münhasır kalmamıştır.
İslam alimleri tarafından bu gün ferî hükümlerden başka hiçbir ilim tahsil edilmiyor. Belki ilkönce dini ilimleri tahsil etmek lazımdır. Sonra da beşerin hayatını ilgilendiren ilimlerin öğretilmesi gereklidir. Mesela: Tarih, geometri, coğrafya, ve astronomi bunlardan bir kaçını teşkil eder. Bunların hepsini öğrenmenin gerekli olduğuna dair Kur’an’da ayetler mevcuttur. Fıkıhta miras hukukundan bahsederken hep matematiğe bağlı olarak işlem yapılır. Durum böyle iken öğrencilerin çoğu matematikten habersizdirler. Yine namaz vakitlerini tayin ederken astronomiden faydalanılarak bir hükme varılır. Fakat günümüzde ilahiyat tahsili yapan öğrenci ve öğretmenler kıbleyi tayin ederken Dünya’nın enlem ve boylamlarını birbirine karıştırıp her iki kavramı da bir manaya hamlederek yerin genişliği olarak değerlendirirler. Tarih ilmi ise çok şerefli bir ilimdir. Kur’an’da bir çok yerde tarihten bahsedilir. Durum böyle iken İslam dünyasında ister öğretmen olsun ister öğrenci bundan habersizdirler.
Geçmiş asırlardaki İslam ilim adamlarını araştırıp inceleyen kişiler, onların bu konuda bir çok kitap yazdıklarına ve bu konulara hakim olduklarına şahit olurlar.
Kur’an-ı Kerim’im üstün hakikatleri zulmet perdeleri altında kalması sebebiyle, cehalet, İslam milletleri arasında yaygınlaşıp neticede Müslümanlar nefislerinin arzularına uyarak; herkes kendi kafasını doğrultusunda bir yol ve metoda takılıp kalmıştır. Sonunda söz konusu Müslümanlar arasında adalet ve insaf gibi faziletler, yerlerini zulme terk etmişlerdir.
Kur’an ayetleri bir bir incelenirse görülür ki Kur’an, ilmi ve ilmi okuyanı fevkalade medih ve sena etmektedir. Allah’ bilmek, mükemmel bir marifete ulaşmak ilim vasıtasıyla mümkündür. Allah’ı inkâr etmenin kaynağı ise hep cehalettir.
Ecdadın gittiği nurlu yolu tutanlar, zulmet ve cehalet vadilerinden kurtulup marifet aleminin yüksek tepelerinin zirvelerine yükselip aram eylediler. Faziletli ve soylu kimseler ilimden yoksun kalınca kimliksiz insanlar güruhuna katılıp dalalet vadisinde şaşkın ve sersem oldular. Buna mukabil, İnsanların en alçakları ilim için mesai sarf edip, çeşitli zahmet ve zorluklara katlanmayı dertlerine bir merhem bilip, zahmeti rahata tercih ederek az bir zamanda mal, mülk ve servet sahibi oldular... “Bunu iyi anla! Fırsatı ganimet bil! Ve şükredenlerden ol!
Bu tefsir, Keşfu’l-Hakayık an-Nüketi’l-Ayâti ve’d-Dekayık adı ile isimlendirilip üç cüz halinde yazılacaktır. Birinci cüz, Fatiha’dan başlayıp Tevbe sûresine; ikinci cüz: Yunus’tan başlayıp Ankebut sûresine; üçüncü cüz ise, Rum’dan başlayıp Kur’an-ı Kerim’in sonuna kadardır. Taşınması kolay olsun diye üç cüz halinde yazılmıştır. Her cüzde tefsir edilen ayetler toplu halde yazılıp sonrada yine tefsir içinde ayrıca tefsir edilirken tertibe göre yazılmıştır.
Bazı sûrelerin başında bulunan mukataa harflerinin manaları konusunda tefsirciler ihtilaf etmişlerdir. Ben bu konuda Zemahşerî’nin görüşünü tercih ettim. Bu görüşe göre Bu mukataa harfleri, başında bulundukları sûrelerin isimlerini oluştururlar.[5]
Mir Muhammed Kerim
İslami Okul Okulların En Önemlisi