Kur'an vahyi, Muhammed (as)e Miladi 610 yılının Ramazan ayında, "Alak suresi" nin ilk beş ayetiyle inmeye başl
(3 /73 ) MÜZZEMMİL SURESİ
MEKKE DÖNEMİ
(20 AYET)
Mekke döneminin ilk yıllarında inen bu sure, 20 ayetten oluşur. Adını, birinci ayette geçen ve Ey örtünen insan anlamına gelen el-Müzzemmil sözcüğünden alır.
Müzzemmil suresi, nüzul sırasına göre 3’ncü, tertip sırasına göre de 73’ncü suredir. İlk dokuz ayetinin, Müddessir’den önce nazil olduğunu belirten rivayet sebebiyle bu sure, nüzul yönünden üçüncü sure olarak tertip edilmiştir. Ancak İzzet Derveze, anılan rivayeti şüpheli görmektedir.
Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, Peygamber(as) kendisine ilk vahiy geldikten sonra Hira mağarasından evine döner, kalbi şiddetle çarpar ve ailesine: “Beni örtünüz, beni örtünüz” der. Tam bu esnada, surenin ilk bölümünü oluşturan ayetler iner. İşte bahsedilen sebepten ötürü bu sure, nüzul yönünden üçüncü sure olarak tertip edilmiştir.
Surenin son ayetinin, Medine döneminde indiği, ancak bu ayetin, surenin başında işlenen gece ibadeti konusuyla ilgili olduğu için Medine’de indiği halde bu surenin sonuna konduğu söylenir. Fakat bu görüşün de kesin dayanaktan yoksun olduğu söylenebilir. Anılan ayetin, Medeni olduğunu söyleyenler, görüşlerinin doğruluğunu, bu ayette yer alan “Allah yolunda cihad” sözcüğü ile ispatlamaya çalışırlar. Çünkü Allah yolunda cihad, Medine döneminde farz kılınmıştır. Cihadın ilk defa Medine döneminde emredilmesi tartışmasız ise de, söz konusu ayette kullanılan seyekünu ifadesi, gelecek zaman kipidir. Bu durumda ayetin ifadesi, gelecekte olacakların bir öngörüsü olarak da anlaşılabilir.
Müzzemmil suresinde dile getirilen gerçekler şu şekilde özetlenebilir:
Peygamber(as)’den, geceleyin kalkıp ibadet etmesi, Kur’an okuyup Rabb’ini anması istenir. Ona, inkârcıların sözlerine karşı sabırlı olma ve kendisini İslam için hazırlama çağrısı yapılır.
İnkârcı takımının, bir süre sonra cezalarını çekecekleri bildirilerek Peygamber(as)’e destek ve moral verilir.
İslam’a karşı çıkan inkârcılara, Firavun gibi davranmaya devam ettikleri tekdirde, onun gibi acı sonuca uğrayacakları uyarısı yapılır.
İnsanın doğruyu ve eğriyi seçmekte özgür olduğu, bu yüzden kendi seçeneği ve yeteneğiyle yaptığı işlerinden sorumlu tutulacağı belirtilir.
Gece ibadetiyle ilgili önceki emir hafifletilir; namaz ve zekât gibi temel farzların, devamlı ve dikkatli biçimde yerine getirilmesi istenir. Dünyada ihlasla yapılan iyilik ve ibadetlerin, ahirette karşılıksız kalmayacağı, tam aksine daha iyi ve daha zengin bir ödül olarak karşılığının alınacağı müjdesi verilir.
Sure, daima Allah’tan bağış dileme çağrısını içeren ve O’nun bağış dileyenleri rahmet ve mağfiretiyle boş çevirmeyeceğini müjdeleyen ayetle son bulur.
“MÜZZEMMİL SURESİ” AYETLERİ, MEALİ VE AÇIKLAMASI

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla
(1-4) Ey örtüye bürünen (insan)! Gece biraz ilerleyince kalk. Onun yarısını, ister biraz daha azını, ister biraz daha çoğunu (uyanık geçir) ve ağır ağır Kur’an oku.
Kıyam ve Kur’an
Bu ayetlerde, Peygamber(as)’e gecenin uygun bir bölümünde kalkması; ağır ağır, sakin, ölçülü ve duyarlı biçimde Kur’an okuması emredilir.
Surenin giriş bölümünde de belirtildiği gibi bu ayetler, Peygamber(as)’in Hira’da ilk vahyi aldıktan bir süre sonra evine dönüp olayın heyecanı içinde: “Beni örtünüz, beni örtünüz” dediği esnada inmiştir.
1’nci ayette yer alan ve sureye ad olan Müzzemmil sözcüğü, lügatte, örtmek, gizlemek, elbise içinde bürünmek, yüklenmek, taşınmak ve arkadaş olmak gibi anlamlar taşıyan zml kökünün türemiş şeklidir. Müzzemmil sözcüğü bu ayette, bir örtüye sarınmış ve bürünmüş insan anlamına gelir.
Müzzemmil sözcüğü hem lafzi hem de mecazi bir anlam taşır. Sözcüğün lafzi ve asli manası, örtünen, bir örtüye bürünmüş olan; mecazi manası ise, kendi kendine dalıp düşünen insan demektir. Hangi şekilde anlaşılırsa anlaşılsın bu sözcük, Peygamber(as)’deki yoğun bilince ve derin ruhi aydınlanmaya işaret etmektedir. “Ey örtünen insan” hitabı, öncelikle Peygamber(as)’e yöneliktir. Bu hitap onu uyanık, dikkatli ve gayretli olmaya çağırmaktır.
2’nci ayetin başında yer alan ve 3’ncü ayetle de bağlantılı olan geceleyin kalk emri, maksada göre farklı anlamlara gelebilir. Fakat anılan buyruğun devamında, “yavaş yavaş, düşünerek ve anlamını duyarak Kur’an okumaktan”, “Rabb’in ismini anmaktan” ve “O’na yönelmekten” söz edilmesi, bu kalkışın, “Kur’an okumak ve ibadet etmek” için kalkmak olduğunu gösterir. Ancak “kıyam” tabiri çoğu kez namaz manasını çağrıştırdığından bazıları bu emri, “namaza kalk” şeklinde yorumlamışlardır. Bu yaklaşıma göre ayet, “Gecenin hangi vakti uygun olursa kalk, namaz kıl.” anlamına gelir. Ayette yer alan leyl sözcüğü, gündüzün ve aydınlığın zıddı (karşıtı) olan gece ve karanlık anlamlarına gelir. Güneşin batmasından fecrin doğmasına (tan yerinin ağarmasına) kadar süren zaman dilimine ve günün karanlık bölümüne gece denir.
Kur’an okumak, dinin bütün esaslarını ve hükümlerini öğrenmek, onlar üzerinde durmak anlamına geldiği için şüphesiz nafile namazdan daha önemlidir. Hem nafile namazlar, bir emre değil, insanın kendi isteğine ve zamanın vereceği imkâna bağlıdır. Gündüzün çalışıp yorulan insan, akşam evine gelince, dinlenmeye ihtiyaç duyar. Belli bir süre uyuyup dinlendikten sonra kalkar Kur’an okur; bu arada isterse namaz da kılabilir. Bizim burada vurgulamak istediğimiz nokta, ayetin sadece gece kalk, namaz kıl, şeklinde bir anlamla sınırlandırılamayacağıdır.
Bu ayetleri, indirildikleri dönem ve ortamla bağlantı kurarak anlamaya çalışırsak şu gerçeği görürüz. Hz.Muhammed, kendisine vahiy gelmeden önce ibadet ve riyazet hayatı yaşıyordu. O, peygamber olduktan sonra da bu hayatı sürdürdü; gecelerini ibadet ve zikirle geçirdi. Kendisine inananlardan bir çoğu da onu izledi. Zaten, İslam’ın ilk yıllarında tamamlanmış bir kitap ve herkesin elinde bulunabilecek sayıda Kur’an olmadığı için o dönemde geceleyin kalkılınca yapılacak en iyi iş, namaz kılmaktı. Peygamber(as) ve sahabenin ilk kuşağı da böyle yapıyordu. Ancak zaman ilerledikçe vahiyler arttı; Kur’an’ı okuyup anlamak, ilim yapmak, İslam’ı öğrenip yaşamak ve yaşatmak, daha önemli ve gerekli hale geldi. Buna bağlı olarak da Kur’an, muhataplarının durumuna ve toplumun yapısına uygun hükümler getirdi. Artık gecenin çoğunu, eskisi gibi ibadetle geçirmek güçleştiği için, gece ibadetini hafifletti. Böylece Yüce Allah, şartların değişmesiyle hükümlerde de değişiklik olabileceği gerçeğini insanlara öğretti.
Günümüzde çok sayıda insan, gece kalkıp namaz kılmaya gereken özeni göstermemekte; nafile namaz kılanlar da Kur’an’ı okuyup anlamaya yeterince önem vermemektedir. Hele Kur’an’a göre yaşama ve onu hayata taşıma, adeta unutulmuş gibidir. Oysa bu sure, Kur’an’ı anlayarak okumaya, onu önce kendi benliğimize, sonra da hayata taşımaya ayrı bir önem vermektedir. Öyleyse herkes, Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışmalı; kendi durumuna göre de uygun olursa gecenin herhangi bir vaktinde kalkıp namaz kılmalıdır.
Geceleyin kalk anlamındaki ibarenin, farzı mı yoksa nedbi (isteğe bağlı iş ve ibadetleri) mi ifade ettiği konusunda farklı görüşler vardır. Bunları şöylece özetlemek mümkündür:
I. Buradaki emir, farzı değil nedbi (isteğe bağlı işi) ifade eder ve muhatabı gece ibadetine teşvik eder. Bunun için ayet, lafzen ve hükmen sabittir; mensuh (hükmü kaldırılmış) değildir.
II. Ayetteki emir, farzı (yapılması gerekli olan iş ve ibadeti) ifade eder. Ayeti bu şekilde yorumlayanlar, emrin kimi kapsadığı konusunda çeşitli görüşler öne sürmüşlerdir. Anılan görüşler şunlardır:
a)- Geceleyin kalk emri, yalnızca Peygamber(as)’e yönelik bir emirdir; onun hakkındaki bu farz hükmü, kıyamete kadar geçerlidir.
b)- Buradaki emir, hem Peygamber(as)’e hem de mü’minlere yönelik bir emirdir; ancak yüce Allah, bu surenin son ayetiyle söz konusu hükmü neshetmiştir.
c)- Ayetteki buyruk, gece ibadetini müminlere ve Peygamber(as)’e farz kılmış ve bu hüküm neshedilmemiştir. Ne kadar mümkünse, gecenin o kadar kısmında ibadet etmek farzdır.
Ayetteki buyruk, farzı değil nedbi (isteğe bağlı iş ve ibadeti) ifade etmelidir. Çünkü ayet, geceleyin kalkmayı teşvik etmekte, daha sonra gelen ayetlerde de, bu konuda isteğe bağlı tercihten söz edilmektedir. Şu halde gece ibadeti, Peygamber(as)’e ve müminlere, isteğe bağlı bir ibadet (mendup) olarak teşri kılınmıştır. Herkes kendi durumuna göre, uygun olduğu zaman gecenin herhangi bir vaktinde kalkıp ibadet edebilir. Yine de gerçeği en iyi Allah bilir.
4’üncü ayette, Kur’an’ı tertil ile okumak emredilir. Bu emir, gece kalkmaktan asıl maksadın, Kur’an okumak olduğunu gösterir. Ayrıca bu ibare, Kur’an’ı namaz dışında veya namazda okumak; onu başkalarına okutup öğretmek gerektiğine de işaret eder.
Bu ayette yer alan Kur’an sözcüğü, genel kabule göre okumak anlamına gelen kre kökünden türemiş bir mastardır. Bu sözcük, vahyin nazil olduğu dönemlerde, Allah tarafından indirilen ayetlerin tamamını değil, Kur’an dediğimiz kitabın bir kısmını ifade ediyordu. Anılan dönemde Kur’an sözcüğü, vahiy ile nazil olup okunan şey anlamına geliyordu. Ancak Kur’an sözcüğü daha sonra, “Yüce Allah’ın Peygamber(as)’e indirdiği vahiylerin yazılıp derlenmesinden oluşan ve kendine özgü özellikleri olan kutsal kitaba isim olmuştur.” Demek ki vahiyle nazil olup okunan söze Kur’an denilmekte; Kur’an, vahyin okunuşunu, Kitap da onun yazılmış halini ifade etmektedir. Her türlü kuşku, kusur ve çelişkiden uzak olan Kur’an, şifa ve ikna yüklü ayetleriyle bütün insanlara açık bir kitaptır.
Bu ayetteki tertil sözcüğü de, bir şeyin parçalarını, bütününü meydana getirecek şekilde bir araya toplayıp onları düzene koymak anlamına gelir. Bu sözcük, bir metnin veya Kur’an’ın okunuşu ile ilgili olarak kullanılırsa, sözü tane tane söylemek, onu ağır ağır, düşünce süzgecinden geçirerek ölçülü ve bütüncü biçimde okumak manasına gelir.
Kur’an’ı okuma ve öğrenmede, tertil metodu takip edilmelidir. Çünkü Kur’an, acele etmeden okunsun ve kendi bütünlüğü içinde anlaşılsın diye, yaklaşık yirmi üç yıllık bir sürede tedricen (evrelerle) indirilmiştir. Kelimelerinin taşıdığı manaları ve ayetlerinin içerdiği mesajları iyi kavrayabilmek için, Kur’an’ı acele etmeden ve ayetleri üzerinde düşünerek okumak gerekir. Kur’an’ın istediği hedefe ulaşmanın en doğru ve sağlam yolu budur. Bu sebeple Yüce Allah, onu elçisine, insanlara yavaş yavaş okusun diye temel bir okuma metni olarak bölüm bölüm, ayet ayet indirmiştir. Şu halde Kur’an’ı tam ve doğru biçimde anlayabilmek için, aceleci yaklaşımlardan; ayetleri ait oldukları anlam örgüsünden çıkarıp yanlış sonuçlara varmaktan sakınmak gerekir. Kur’an bir bütün olarak ele alınmalı, münferit meseleler de bu bütün içinde sonuca bağlanmalıdır.
Bu ayet, Kur’an’ı yeterince anlamadan ve ona gereken önemi vermeden sadece sözle veya ses güzelliği ile tatmin olmanın, doğru bir iş sayılamayacağı mesajını da verir. Demek ki Kur’an’ın tertil ile okunması, onu gelişigüzel ve şarkı gibi okuyup sadece ses üzerinde durmak değil, tam aksine kelimelerin hakkını vererek ve manasını duyarak okunması; mananın nameye boğdurulmaması demektir. Kısaca belirtmek gerekirse, sadece lafzı değil aynı zamanda manayı da duyup Kur’an’a uymaktır.

(5) Doğrusu Biz sana, (sorumluluğu) ağır bir söz tevdi edeceğiz.
Sorumluluğu Ağır Bir Söz
Bu ayetteki “ağır söz”den maksat, pek çok yükümlülükleri içeren ve Hz.Muhammed’e gönderilen “Kur’an vahyi”dir. Ayrıca bu tabir, Kur’an vahyinin değerine yüceliğine, ona uyanın ecrinin çok olacağına da işaret eder.
Vahiy olgusu, herkesin dayanabileceği bir hal değildir. Vahyin ağırlığı, Peygamber(as)’in kendi dilinden şu şekilde ifade edilir: «Bana her vahiy geldiğinde, adeta canımın alınıvereceğini sanırım.»
Vahyin insana yüklediği sorumlulukları yerine getirmek, güçlü iradeyi ve ruhsal olgunluğu gerektirir. Bu olgunluğa da Allah’a tam inanıp O’na teslim olmakla ulaşılabilir. İnsanı kendi türü içinde geliştirip onu ruhen olgunluğa eriştiren yollardan biri de, gece ibadetidir. Bu yüzden Yüce Allah, Peygamber(as)’den, geceleyin kalkıp Kur’an okumasını ve ibadet etmesini istemiştir.
Kur’an’ı okumak nisbeten kolaydır; ama onunla amel etmek insana daha zor gelir. Tabii ki vahiyle bildirilen yükümlülükler insanın gücünü aşan şeyler değildir. Ancak Kur’an’ın doğruluk ve değer ölçüleri, insandaki haksız arzu ve tutkulara engel olduğu için Kur’an’a göre yaşamak, nefse ağır gelebilir. İşte bu yüzden öncelikle nefsi terbiye etmek; benliği, Kur’an’ı anlamaya ve uygulamaya hazırlamak gerekir.
(6) Gerçekten gece vakti (Kur’an) okuma, daha dokunaklı (etkili) ve daha sağlam olur.
Kıyam ve Kıvam
Bu ayet, gecenin ibadetle geçirilen saatlerinin, Kur’an üzerinde derin düşünmeye ve insan ruhunu kıvama erdirmeye daha uygun olduğunu bildirir.
Ayetin başında yer alan naşie sözcüğü, yeni olan, gelişen ve büyüyen şey gibi anlamlar taşıyan nşe kökünün türemiş şeklidir. Bu sözcük, genellikle “gece vaktini” veya “geceleyin yapılan iş ve ibadeti” belirtmek için kullanılır. Naşiet’l-leyl terkibi, “gece vakti” ya da “gece ibadeti” anlamına gelir.
Ayette geçen vat’en sözcüğü de, basmak, çiğnemek, hazırlamak ve uygun hale getirmek gibi anlamlara gelen vte kökünün türemiş şeklidir. Eşeddü vat’en terkibi, “daha baskın, etkili ve uygun” anlamına gelir.
Bu ayetin sonundaki akvemu kılen terkibi ise, söyleme ve okuma bakımından daha sağlam manasına gelmektedir. Ayrıca bu terkibin, “gecenin ibadetle geçen saatlerinin, Kur’an’ı anlamaya daha uygun ve elverişli olduğu” manasına geldiği de belirtilmiştir.
Gece kalkıp belirli bir süre ibadet etmek, nefse ağır ve külfet gibi gelebilir. Ancak gece vakti, zihin zinde olduğu için okunan Kur’an’ı anlamaya ve arzu edilen ihlası sağlamaya daha uygun bir vakittir. Kalp ile dil arasında ahenk sağlaması, ruha daha çok etki yapması, her türlü zorluğa karşı insanda bir direnç gücü oluşturması bakımından da, gece ibadeti ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü gece vakti kalkıp Kur’an okumanın ve Allah’ı anmanın tadı, namazın hazzı ve niyazın ihlası bambaşkadır.
Demek ki “Geceleyin kalk!” (kıyam) emri, insanı kıvama erdirmek ve onun örnek bir İslami hayat modeli ortaya koymasını sağlamak için verilmiştir. Bu emri ciddiye alanlar, şartların zorluğuna, günün yorgunluğuna ve yatağın rehavetine rağmen bu çağrıya uymaya çalışırlar. Öyleyse, her samimi insan, güzel bir nida ile başlayan bu teklifi yerine getirmelidir. Bu da, Kur’an’ın manasını kavramak ve muhtevasını bitmeyen bir gayretle uygulamakla gerçekleşir.
![]()
(7) Çünkü gündüzün, seni uzun süre meşgul edecek yığınla iş vardır.
İnsan ve Hayat Gerçeği
Bu ayet, gündüzün çalışma vakti olduğunu, onda insanı meşgul edecek yığınla iş bulunduğunu bildirir. Ayetteki nehar sözcüğü, gündüz anlamına gelir. Tan yerinin ağarmasından (sabahtan) güneşin batmasına (akşama) kadar süren günün aydınlık bölümüne gündüz denir.
İnsanın ihtiyaçlarını karşılayacağı ve önemli işlerini göreceği en uygun zaman, gündüz vaktidir. Şu halde insanın, gündüzün çalışması, dolaşması, yapılması gereken işleri yapması, gücünü ve ilgisini büyük ölçüde yapacağı işlere sarfetmesi gerekir. Tabii ki günün bu yoğun iş trafiği içinde geceki huzur ve sükûnu bulmak, günün büyük bir bölümünü nafile ibadete ayırmak mümkün değildir. İşte bu sebeplerden dolayı gece, ibadet etmeye ve dinlenmeye, gündüz de çalışmaya daha uygundur.
Bu ayet, İslam’ın, insan ve hayat gerçeğine uyan bir fıtrat dini olduğuna işaret eder. Çünkü İslam’da hayat gerçeğine ters düşen ve insanın gücünü aşan hiçbir yükümlülük bulunmaz.

(8) Ama sen (yine de gece ve gündüz) Rabb’inin adını an; bütün varlığınla O’na yönel.
Allah’ı Hatırdan İslam’ı da Hayattan Çıkarmadan Yaşamak
Bu ayet, tam anlamıyla Allah’a yönelip hayatı doğru ve duyarlı yaşamak gerektiğini belirtir. Ayette yer alan ve “Rabb’inin adını an!” anlamına gelen ibare, Allah’ın yüceliğini ifadeye koyan La ilahe illallah, Allahu Ekber, Sübhanallah gibi sözleri dilden düşürmemek, Allah’ı hatırdan İslam’ı da hayattan çıkarmamak gerektiği mesajını verir. Ayrıca bu ibare, Kur’an okumak, namaz kılmak, ilim öğrenmek, öğüt verip yol göstermek gibi gece veya gündüzün bütün saatlerinde yapılabilecek iş ve ibadetlere de işaret eder.
Bu ayette geçen tebtil sözcüğü ise, kesmek, kesilmek veya bir şeyden uzaklaşmak anlamlarına gelen btl kökünün türemiş şeklidir. Bu kökten türeyen tebettül kelimesi, İslami terminolojide, “her şeyden ilgiyi kesip tamamen Allah’a yönelmek” anlamına gelir. Erkeklere karşı ilgi ve arzu duymayan kadına betul denir. Kendisini sadece Allah’a ibadete adadığı için, Meryem’e de Betul denmiştir.
Ayetin asıl amacı, sosyal görevleri olan insanı dünyada yapması gereken işlerden ve faaliyetlerden uzaklaştırmak değil, tam aksine onun, Allah’ı hatırdan çıkarmadan ve İslam’ın doğruluk ölçülerinden sapmadan dünyada iş yapmasını sağlamaktır.
(9) Doğunun ve batının Rabbi (Allah) dır; O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse yalnızca O’nu vekil (koruyucu ve savunucu) tut.
Kur’an’ın Temel Tezi
Bu ayette, Kur’an’ın temel tezi olan tevhid (Allah’ın birliği) ilkesi dile getirilir. Allah, doğunun ve batının Rabb’idir. O, bütün kainatı, varlık ve oluşu hakimiyeti altında tutmaktadır. Bu yüzden, ancak Allah’ı vekil tutmak gerekir.
Ayetin sonunda yer alan vekil sözcüğü, itimat edip güven duymak, bir işi birine bırakmak gibi anlamlara gelen vkl kökünün türemiş şeklidir. Bu sözcük, “bir işin havale edildiği kişiyi”, yahut “başkasının davranışlarından sorumlu olan kimseyi” ifade eder.
Allah’ın sıfat ismi olarak Vekil, “her şeyi tedbir ve idare eden, gözeten, korumak ve gözetmek kendisine ağır gelmeyen, yarattığı her şey üzerinde gözetici ve koruyucu olan Allah” anlamına gelir.
Vekil vasfı, Kur’an’da insanlar için de kullanılır. İnsanlarla ilgili olarak kullanıldığı zaman vekil sözcüğü, bekçi, gözcü ve sorumlu kişi anlamına gelir. Ayrıca vekil sözcüğünün şahid anlamına geldiği de görülür.
Vekil ismi, Kur’an’da “on dört” ayette Allah’ı niteler. Nüzul sırasına göre de ilk kez bu ayette geçer. Bu isim, Kur’an’da her zaman tek başına gelmiş ve hiçbir yerde başka bir ilahi isme bitişmemiştir. Vekil isminin Kur’an’da bu şekilde kullanılması, “Allah’ın kendisine bırakılan işte mustakil, iradesinin her hususta geçerli, gücünün de her şeye yeterli olduğu mesajını verir.” Mü’minlerin: «Allah bize kafidir; o, ne güzel vekildir» diyerek dua etmeleri de bundan ileri gelir.
Allah bütün alemlerin Rabb’idir, her şey O’nun ilahlığı altındadır. O’ndan başka ibadet edilecek ve emrine boyun eğilecek ilah yoktur. Rablık da ilahlık da O’nundur. İşte bu yüzden sadece Allah’ı vekil tutmak gerekir. Meşru dileklerin, şuurlu ve iradeli işlerin hepsinde, Allah’ın buyrukları doğrultusunda davranan kimse, O’nu vekil tutmuş olur. Allah’ın iradesi her hususta geçerli, gücü de her şeye yeterlidir. O, kendine güvenip sığınan insanın bütün işlerini iyileştirmeye ve düzeltmeye; İslam’a düşmanlık edenlerin de hakkından gelmeye kadirdir. «Allah bize kafidir; o, ne güzel vekildir.»
(10) Halkın (senin aleyhinde) söyleyebileceği her şeye karşı sabırlı ol ve onlardan güzellikle (uygun şekilde) ayrıl.
Gerçekçi Yaklaşım
Hz.Muhammed’e yönelik teselli ve tavsiyeleri içeren bu ayette, Peygamber(as)’den, müşriklerin sözlerine karşı sabırlı olması, onlardan kibarca ve uygun biçimde ayrılması, şimdilik onları kendi haline bırakması istenir.
Ayette inkârcılardan ayrılmanın emredilmesi, artık tebliğden vazgeçildiği anlamına gelmez. Çünkü davette devamlılık esastır. Peygamber(as) de davetinden vazgeçmemiştir. Buradaki maksat, henüz güçsüz ve korumasız olan ilk Müslümanları, inkârcıların işkence ve saldırılarına maruz kalmaktan korumak; davetin nezaketle sürdürülmesini ve kitlelere ulaşmasını sağlamaktır. Görüldüğü gibi Kur’an, probleme realist bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Bu ayetler indiği zaman İslam’a karşı olan güçler, her bakımdan kapsamlı bir etkinliğe sahiptiler. Eğer bu realite gözardı edilseydi, İslam’ın evrensel nitelikli projesi, pratikte hüsranla sonuçlanan bir girişim haline gelebilirdi.
Bu ayette yer alan hecren sözcüğü, bir şeyi, yeri veya kişiyi terk edip ondan ayrılmak anlamına gelen hcr kökünün türemiş şeklidir. Bu sözcük, “insanın başkalarından kalben uzaklaşmasını, bedenen ayrılmasını, küfür diyarından çıkıp iman diyarına göçmesini” ifade eder.
İslami terminolojide hicret kavramının genelde iki anlam taşıdığı görülür:
İnsanın, kötülüğün ayartısından ve şeytanın egemenlik alanından Allah’a yönelmesini dile getiren ahlaki anlamı
Peygamber(as)’in ve ilk nesil Müslümanlarının, Mekke’den Medine’ye göç etmelerini ifade eden tarihi anlamı
Mekke fethedilip İslam yurdu olduktan sonra, tarihsel anlamda hicret son bulmuş; Peygamber(as): “Fetihten sonra hicret yoktur; ancak cihad ve niyet vardır.” buyurarak değinilen gerçeği açıklamıştır. Fakat ahlaki anlamda hicret devam etmektedir. Çünkü Müslümanlar her zaman günah ortamından uzaklaşıp İslam’ın egemenlik alanına göç etmekle yükümlüdürler.
Bu ayetteki hecren cemilen terkibi, insanın kalben ve fikren kötülerden, kötülüklerden uzak durması, iyi ahlakla donanıp kötülüklere karşı güzel ve etkili bir muhalefet ortaya koyması anlamına gelmektedir. İniş sırası itibariyle h c r kökünün ilk olarak geçtiği bu ayet, mü’minlerin öncelikle fikren ve kalben fiili hicrete, yani kutlu yolculuğun ilk adımını atmaya hazırlandıklarına da işaret etmektedir. Nitekim, Kur’an’ın dinamizminden güç alan müminler, daha sonraki yıllarda putperest zulümden azat olmak için soylu kurtuluş atılımını gerçekleştirip hem şirke bağlı sistemlerin çağlar süren saltanatına son verdiler, hem de her türlü baskı ve zulme rağmen İslam’ı yaşama iradesinin ve gayretinin en güzel örneğini ortaya koydular.
(11-13) Varlık sahibi olup da hakikati yalanlayanları bana bırak, onlara biraz daha mühlet ver (onların yaptıklarına bir süre daha katlan). Zira bizim katımızda onlar için ağır boyunduruklar ve yakıcı bir alev (cehennem); boğazdan geçmez bir yemek ve can yakan bir azap vardır.
Hakikati Yalanlayanları Bana Bırak
Bu ayetlerde, Allah’ın nimetlerinden yararlandıkları halde hakikati yalanlayan ve yaptıkları kötü işlerden ar duymayan zevk düşkünü kimseler uyarılır; onların öteki dünyada görecekleri azaptan kısa bir kesit sunulur.
11’nci ayette yer alan ülü’n-ne’me terkibi, varlıklı, zevkine düşkün kimseler anlamına gelir ve Peygamber(as)’e karşı muhalefetin, Kureyş’in zengin şımarık lider kadrolarından geldiğini gösterir. Zaten peygamberliğin başlangıcından itibaren, Kur’an mesajına karşı çıkanlar, servetle şımaran, fakirleri ezip sömüren zengin lider takımı olmuştur. Çünkü onlar, konumları ve çıkarları elden gider düşüncesiyle toplum statüsünde bir değişiklik olmasını istemiyorlardı. İşte ayet, hem bu gerçeğe işaret etmekte, hem de Yüce Allah’ın, nimetlerine karşı nankörlük edenleri vakti gelince cezalandıracağını belirtmektedir. “Sen hakikati yalanlayanları bana bırak” demek, ben onların hakkından gelirim ve zamanı gelince de cezalarını veririm demektir. Nitekim Kureyş’in bu şımarık lider kadrosu, kısa bir süre sonra kötü davranışlarının cezasını çekmişlerdir. Ayrıca onlar, öldükten sonra daha da ağır bir ceza göreceklerdir. Çünkü, 12’nci ve 13’üncü ayetlerde, inkârcıların, ahirette cezanın daha ağırını görecekleri bildirmektedir. Bu ayetlerde, inkârcıların görecekleri ahiret azabının mahiyetine açıklık getiren şu kavramlara yer verilmiştir:
Enkal, korkmak, çekinmek, ceza ve felaket gibi anlamlar taşıyan nkl kökünün türemiş şeklidir. Burada, boyunduruk ve bukağılar anlamına gelir.
Cahim, çok hararetli, yakıcı ve sıcak olmak gibi anlamlara gelen chm kökünün türemiş şeklidir. Cahim sözcüğü bu ayette çok şiddetli ateş, yakıcı bir alev manasına gelmektedir.
Ta’am, yemek ve doymak anlamlarına gelen t‘am kökünün; Ğussa da, boğaza bir şey takılıp kalmak anlamlara gelen ğss kökünün türemiş şeklidir. Ta’amen za ğusse terkibi, boğaza takılıp kalan, boğazdan geçmeyen bir yemek anlamına gelmektedir.
Elim, ağrı, sızı ve elem gibi anlamlar taşıyan elm kökünün türemiş şeklidir. Ayetteki azaben elimen terkibi de, can yakan bir azap manasına gelir.
Bu sözcük ve terkiplerin hepsi, inkârcı insanları uyarmaya ve onları kötülüklerden caydırmaya yönelik ifadelerdir. Razi, ayetlerde dile getirilen azabın, ruhsal bir azap olarak anlaşılabileceğini belirtir ve öteki dünyadaki azabın bir yorumunu da yapar. Yine de işin gerçek mahiyetini Allah bilir.
(14) O gün yer ve dağlar sarsılacak, dağlar savrulmuş bir kum yığınına dönüşecektir.
Evrendeki Köklü Değişim
Bu ayette, Kıyamet Günü’nde gerçekleşecek ve bütün evreni içine alacak olan köklü değişimden söz edilir. Bu köklü değişim ayette yer alan şu temel sözcüklerle dile getirilir:
Tercufu, şiddetli titreme, sarsıntı ve deprem gibi anlamlara gelen rcf kökünün türemiş şeklidir. Burada, şiddetli, sarsılacak anlamına gelir.
Ard/ Arz, bir şeyin en altı, ayak basılan yer, ülke, belde, alan, enlem, yeryüzü ve yer küre gibi anlamlar taşıyan erd kökünün türemiş şeklidir. Arz sözcüğü bu ayette, yeryüzü yer küre anlamına gelmektedir.
Cibal, bir tabiatla, huyla yaratılmak, yaratılış, nesil ve dağ gibi anlamlar taşıyan cbl kökünün türemiş şeklidir. Bu ayette dağlar anlamına gelir.
Kesib yığın ve küme gibi anlamlara gelen ksb kökünün türemiş şeklidir. Kesib, rüzgârın etkisiyle oluşan kum yığını demektir.
Mehil, Bir şeyi boşaltıp dökmek, yıkmak ve savurmak gibi anlamlara gelen hyl kökünün türemiş şeklidir. Mehil sözcüğü burada savrulmuş anlamına gelir.
Allah’ın, dünya için belirlediği süre sona erince, kâinat düzeni bozulacak, tüm evreni içine alan toplu ve köklü bir değişim olacaktır. Bu değişimin mahiyeti, insanın tanıyıp bildiği ve tasavvur ettiği şeylerin çok ötesinde olduğu için, Kur’an Kıyamet Günü’yle ilgili tasvirleri, temsili ifadelerle dile getirmiştir. Demek ki Kur’an’a göre dünyanın sonu, evrenin fiziksel olarak yok oluşu anlamına gelmemekte; onun mahiyetinin insanın şimdiden anlayamayacağı bir değişim ve dönüşüme uğraması anlamına gelmektedir.
Kıyamet günüyle ilgili tasvirler, nüzul sırası itibariyle ilk kez bu ayette dile getirilmiş, fakat bununla yetinilmeyip daha sonra inen ayetlerde de kıyamet sahneleri, insanları etkileyici bir üslupla ve yoğun biçimde tekrarlanmıştır. Bundan maksat, dünyacı değerlere tutsak olmuş inatçı ve inkârcı kişileri, psikolojik açıdan çözüp uyarmak; onların, dünya gerçeğini doğru anlamalarını ve hayatı doğru yaşamalarını sağlamaktır. Çünkü ölüm mutlak bir yok oluş değil, tam aksine yeni bir hayata yeniden doğuştur.
(15-16) Firavun’a bir elçi gönderdiğimiz gibi, size de (hakkınızda hakikate) şahitlik edecek bir elçi gönderdik. Ama Firavun o elçiye isyan etti; Biz de onu kahredici bir tutuşla tutup alıverdik (çok ağır bir cezaya uğrattık.)
Firavun Niçin ve Nasıl Cezalandırıldı?
İnkârcılara yönelik uyarı ve azabı içeren bu ayetlerde, Yüce Allah’ın zalim Firavun’u niçin ve nasıl cezalandırdığı anlatılır. Bu anlatımda, Allah’ın gönderdiği elçiye karşı çıkan Firavun nasıl cezalandırılmışsa, Hz.Muhammed’e ve onun Allah katından getirdiği hak dine karşı çıkan inkârcıların da bir gün benzer şekilde cezalandırılabilecekleri mesajı verilmiştir.
15’inci ayette, Hz.Muhammed’in kavmine elçi olarak gönderildiği belirtilmiş ve nüzul sırasına göre ilk kez, Hz.Muhammed bu ayette resul olarak nitelendirilmiştir. Resul sözcüğü, elçi veya haberci göndermek anlamlarına gelen rsl kökünün türemiş şeklidir. Bu sözcük İslami terminolojide, “vahiy eseri bir kitap ve şeriatle insanlara gönderilen peygamber” anlamına gelmektedir. Bu ayette resul sözcüğü, “Peygamber Muhammed(as)” manasına gelir. Aynı ayette yer alan şahid sözcüğü ise, bir mecliste hazır olmak, tanıklık yapmak ve ikrar etmek gibi anlamlar taşıyan şhd kökünün türemiş şeklidir. Şahid sözcüğü bu ayette, hakikate tanıklık eden anlamına gelir.
Yine nüzul sırasına göre ilk defa bu ayetlerde, Firavun’dan ve onun Allah’ın elçisine karşı takındığı olumsuz tutumdan söz edilmiştir. Bunun nedeni, anılan kıssanın, Kur’an’ın ilk muhatapları tarafından iyi bilinmesidir. Çünkü Araplar, yıllar önce Yemen’den gelip Hicaz bölgesine yerleşmiş olan Yahudi kabileleriyle birlikte yaşıyorlardı. Onlar, anılan kıssayı, o yörede yaşayan Yahudilerden dinlemiş ve öğrenmişlerdi. İşte Kur’an, ilk muhataplarının meçhulü olmayan, onlar tarafından çok iyi bilinen bu kıssayı onlara hatırlatarak, Firavun ve avaresi gibi davrananların, aynı acı akıbete uğrayacakları uyarısında bulunmuştur.
Bu ayetlerde yer alan ve nüzul sırasına göre ilk kez burada geçen Firavun sözcüğünün, Eski Mısır dilinde büyük ev anlamındaki Per’ao dan geldiği; bu kelimenin Arapçaya, İbraniceden veya Süryaniceden geçtiği belirtilir. Takriben, MÖ. 2400 tarihinden itibaren kullanıldığı tahmin edilen bu sözcük, başlangıçta krallık sarayını ve orada oturanları ifade ediyordu. MÖ. 1370’lere doğru Per’ao sözcüğünün, kral anlamında kullanılmaya başlandığı tesbit edilmiştir. Belirtilen dönemden sonra Firavun kelimesi, Mısır krallarının ünvanı olarak kullanılmıştır. Eski Mısır inancında Firavun, yeryüzündeki düzenin muhafaza ve devamından sorumlu olduğu gibi, dini hayatın da en önemli ve yetkili kişisiydi.
Kur’an’da Firavun kelimesi, sadece Hz.Musa dönemindeki Mısır kralını ifade eder. Hz.Yusuf devrindeki Mısır kralı için de, rabb ve melik sözcükleri kullanılır. HzYusuf, Hiksoslar’a mensup bir kralın saltanatında Mısır’a gelmiş ve orada kraldan sonraki en önemli mevkiye yükselmiştir. Hz. Yusuf zamanında yaşayan Firavun’un adının Reyyan b.Velid olduğu ve bunun Hz.Yusuf vasıtasıyla iman ettiği; Reyyan’dan sonra Ka’bus b. Mus’ab’ın kral olduğu fakat onun iman etmediği söylenir. Ka’bus’un yerine geçen Ebu’l Abbas b. Velid’in, firavunların en zalimi olduğu ve Hz.Musa’nın bununla mücadele ettiği bildirilir. Ancak, gerek Hz.Yusuf’u Mısır’da yüksek bir mevkiye getiren gerekse İsrailoğullarına baskı uygulayan ve Mısır’dan çıkışları sırasında iş başında olan firavunları, isim veya dönem açısından tam olarak tesbit etmek, oldukça güçtür.
Kur’an’ın tamamında “yetmiş dört” kez geçen Firavun, Hz.Musa’ya karşı çıkan, büyüklük taslayan, ilahlık iddiasında bulunacak kadar kendini beğenen, Musa’nın tanrısına ulaşmak için kuleler yaptıracak kadar taşkınlık eden, halkını küçümseyip zayıfları ezen ve gerçeklere sırt çeviren bir kral olarak tasvir edilir.
Konuyla ilgili ayetlerin bir kısmında, Firavun’un tek başına değil de erkanıyla birlikte anılması, çok dikkat çekicidir. Bu kullanım biçimi, onun tek kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini gösterir. Musa(as), insanlık tarihinde hak, adalet ve sağduyuyu temsil ederken Firavun ve erkanı, bunun karşısında yer alan zihniyeti temsil etmektedirler.
Firavun ve avanesi, Allah’ın elçisini dinlemedikleri ve isyana devam ettikleri için cezalandırıldılar. Ancak onlar cezalandırılmadan önce bir çok kez uyarıldılar. Bütün uyarılara rağmen isyana devam eden Firavun ve kavminin yaptıkları yüksek kuleler, bir süre sonra yıkıldı; sonunda Firavun ve beraberindekiler boğuldular. Firavun, boğulmak üzere iken iman etmiş; fakat imanı kabul edilmemiş, cesedi de daha sonra gelenlere bir ibret olmak üzere saklanmıştır. Musa’yı evlatlık olarak alan Firavun’un eşi ise, iman etmiştir. Hatırlanacağı gibi, Cebelein mevkiinde, mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset bulunmuştur. British Museum’da muhafaza edilen bu cesedin, en az 3000 yıllık olduğu tespit edilmiştir.
Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Kur’an’ın eskiye dair anlattığı bütün kıssaların, muhataplarına yönelttiği azap ve helak uyarılarının temel hedefi, onlara sorumluluklarını hatırlatıp içinde bulundukları kötü durumun vehametine dikkat çekmektedir. Bu yüzden ayetler, durumu anlatıcı ve inkârcıları uyarıcı bir muhtevaya sahiptir.
(17-19) Eğer inkâr (etmeye devam) ederseniz çocukların saçlarını ağartan (gençlerin ihtiyarlatan) o gün(ün dehşetin) den nasıl korunacaksınız? O günün şiddetiyle gök (ler) paramparça olur ve Allah’ın va’di (buyruğu) yerine gelir. İşte bu (ayetler), öğüt ve uyarıyı içeren bir duyurudur. Artık dileyen Rabb’ine varan bir yol tutar.
O Günün Dehşeti
Bu ayetlerde, ceza gününün dehşeti, insanı en çok etkileyen ifadelerle dile getirilir. Ayetlerin beyanına göre, o günün dehşetinden çocukların saçları ağarır, gençler ihtiyar, gökler de paramparça olur. Allah’ın va’di (buyruğu) böylece yerini bulur. İşte o gün, bu kadar korkunç, bu kadar dehşetli ve acı bir gündür.
Kıyamet gününün dehşeti, Kur’an’da değişik üsluplarla ve insanı en çok etkileyen ifadelerle anlatılır. Buradaki asıl hedef, inkârcı insanları psikolojik yönden çözmek, gönüllerdeki duyarlılığı artırarak insanları doğru inanca ve yaşayışa yöneltip onları, dünyada yaptıkları işlerin hesabını verecekleri bir güne hazırlamaktır.
Bu ayetlerde yer alan temel sözcükler şunlardır:
Vildan; doğmak, doğurmak ve üremek gibi anlamlar taşıyan vld kökünün türemiş şeklidir. Vildan, yeni doğmuş çocuk demektir.
Şiben, saçı ağarmak ve ihtiyarlamak gibi anlamlara gelen şyb kökünün türemiş şeklidir. Burada, saçların ağarması ve gençlerin ihtiyarlaması anlamında kullanılmıştır.
Munfatır, yarmak, açmak ve yaratmak gibi anlamlar taşıyan ftr kökünün türemiş şeklidir. Burada, yarılıp paramparça olan anlamına gelir.
Va’d; söz vermek, sözleşmek, sözünü ve buyruğunu yerine getirmek gibi anlamlar taşıyan va’d kökünün türemiş şeklidir. Va’d sözcüğü bu ayette, Allah’ın varlık ve oluşa yönelik sözü, buyruğu anlamına gelir.
Mef’ul; yapmak, işlemek, iş ve fiil gibi anlamlara gelen fa’l kökünün türemiş şeklidir. Burada mef’ul sözcüğü, yapılmış ve yapılagelmiş anlamında kullanılmıştır.
Şâe; irade, istek ve dilek gibi anlamlar taşıyan şye kökünün türemiş şeklidir. Mastarı, meşiet tir. Bu sözcük Allah hakkında kullanılırsa, O’nun yaratmasını, lütuf, bağış ve yardımını ifade eder. İnsan hakkında kullanıldığı zaman da, isabet, arzu ve isteğin yerini bulması anlamına gelir. Burada, insan hakkında kullanıldığı için kim isterse manasına gelir.
Bu ayetlerde yer alan ve çocukların saçlarının ağardığını yahut göklerin paramparça olduğunu belirten ibareler, uyarma, sakındırma ve kıyametin dehşetini anlatmaya yönelik mecazi ifadelerdir. Çünkü Arapçanın kadim kullanımında, korkunç olaylarla geçen bir gün, mecazi olarak, çocukların saçlarının beyazlaştığı gün olarak tanımlanırdı. Gerçekten de saçın ağarması, insandaki yıpranmışlığı gösterir ve acılı günler, insanı daha çok ve daha çabuk yıpratır. Değinilen gerçek, gam ve keder saç ağartır deyimiyle dile getirilmiştir. Demek ki bu ibareler, ceza gününün dehşetine dikkat çekmektedir. O gün dağlar erimekle ve çocuklar ihtiyarlamakla kalmayacak, o yüksek sema bile yarılıp paramparça olacaktır.
19’uncu ayette, gerek vahiy yoluyla insana gönderilen (tenzili), gerekse Allah’ın yaratmasıyla meydana gelen (tekvini) ayetlerin, öğüt ve uyarı içeren bir duyuru oldukları belirtilir. Bu ayette yer alan tezkire sözcüğü, öğüt, uyarı ve nasihat içeren duyuru anlamına gelir.
Bu mesajı alan insan, o günün dehşetinden korunmak ve ebedi saadete ermek için artık Rabb’ine varan bir yol tutmalıdır. Yani insan, imanla ibadeti (ameli) bütünleştirip dinin hayata akışını sağlamalı, nefsini kötülüklerden arındırıp İslami kişiliğini diri tutmalıdır. Hemen belirtelim ki, doğru tercih yapıp vahyi hayatında aktif biçimde uygulayan insan, Rabb’ine varan bir yol tutmuş olur. Zaten bütün yollar, sonunda Allah’a varır.
Bu ayet insana, doğruyu ve yanlışı seçmede serbest olduğu, bu yüzden iradesini kullanma biçiminden sorumlu tutulacağı mesajını da verir. Şu halde her şey, insanın iradesini iyi veya kötü yönde kullanmasına bağlıdır. Çünkü insan, eğilimlerine hakim olabilecek irade ve güce sahiptir.
(20) Rabb’in, senin gecenin üçte ikisine yakın bir kısmında, yarısında, veya üçte birinde (namaz için) kalktığını, seninle birlikte olan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı (geceyi bütün küsuratıyla takdir edemeyeceğinizi ve onu tamamen ifaya güç yetiremeyeceğinizi) bildi de sizi rahmetiyle affetti. Bundan böyle Kur’an’dan, kolay geleni (ondan kolayca okuyabileceğiniz kadarını) okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde dolaşıp Allah’ın lütfundan (rızık) arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan birtakım insanlar olacağını bilmiştir. Öyleyse ondan kolayca okuyabileceğiniz kadarını okuyun, namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç takdiminde bulunun. Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Allah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin, kuşkusuz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.
İbadette Denge ve Dinde Kolaylık İlkesi
20’inci ayet, Peygamber(as)’in ve onunla beraber olan ilk nesil Müslümanlarının ibadet yaşantılarından bir kesit sunmakta; ibadette denge ve dinde kolaylık ilkelerine yer vermektedir.
Bu ayetin, surenin ilk bölümünü oluşturan ayetlerden sonra indiği kesindir, ancak ne kadar sonra indiği konusunda farklı görüşler vardır. Hz.Aişe ve İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre, Müzzemmil suresinin son ayeti, aynı surenin ilk ayetlerinden, yaklaşık bir yıl sonra nazil olmuştur. Said b.Cübeyr’den gelen bir rivayete göre ise, bu ayet, surenin ilk bölümünü oluşturan ayetlerden on sene sonra inmiştir. Bu rivayetlere göre, Müzzemmil suresi’nin 20’inci ayeti, Mekke Dönemi’nde nazil olan ayetlerdendir.
Bir başka görüşe göre de bu ayet, surenin ilk kısmını oluşturan ayetlerden yıllar sonra Medine’de inmiş, surenin başındaki konu ile ilgili olduğu için Medine’de indiği halde bu surenin sonuna konmuştur. Çünkü bu ayette Allah yolunda savaştan söz edilir. Allah yolunda savaş, ilk kez Medine Dönemi’nde farz kılınmıştır. Bu da, ayetin Medine Devri’nde indiğini gösterir. Ancak bu yaklaşım, pek ikna edici değildir. Allah yolunda savaş, ilk kez Medine Dönemi’nde farz kılınmış olsa da, açıklamasını yaptığımız bu ayet, Allah yolunda savaşı değil savaşacak olanları gelecek zaman kipi (se-yekunu) kullanarak ifade etmiştir. Bu durumda ayet, gelecekte olacakların bir öngörüsü olarak değerlendirilebilir ve surenin de tamamıyla Mekke Dönemi’ne ait olduğu söylenebilir. Nitekim bu konuda İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilir: Müzzemmil suresi’nin başında yer alan kıyam (geceleyin ibadet için kalkma) emri, mü’minlere çok zor geliyordu. Sonra Allah merhamet buyurdu da bu emir hafifletildi. Allah’a hamd olsun ki o, daraltmadı (zorlaştırmadı), tam aksine genişletti (kolaylaştırdı.) Surenin öncesi ile sonu arasında yaklaşık bir sene kadar süre geçti. İbn Abbas’ın bu açıklaması, hem tarihi bilgilere hem de ilahi hikmete daha uygun düşmektir. Çünkü Peygamber(as) ve ashabı, surenin ilk ayetlerinde yer alan emre uyarak gecenin büyük bir kısmını, Kur’an okumak ve namaz kılmak için uyanık geçirmeye çalışıyorlar, geceleri pek az uyuyor seherlerde Allah’tan bağışlanma istiyorlardı. Ancak günler ilerledikçe, Müslümanların işleri ve görevleri çoğaldı. İşler yoğunlaşınca da artık eskisi gibi gecenin çoğunu ibadetle geçirmek güçleşti. İşte bu yüzden Yüce Allah, gece kalkıp ibadet etmeyi hafifletmiş ve ibadette her türlü aşırılıktan uzak durulması gerektiğini belirtmiştir.
Ayetin beyanından anlaşıldığına göre, önceleri gece ibadeti, Peygamber(as)’e ve mü’minlerden bir kısmına hem tatlı geliyor hem de bu ibadet onlara zevk ve huzur veriyordu. Bu yüzden onlar, geceleyin kalkıp onun üçte ikisini, yarısını, veya üçte birini namaz kılmak ve Kur’an okumak için uyanık geçiriyorlardı. Ancak mü’minlerin hepsi, gece kalkıp uzun süre ibadet etmiyor veya buna güç yetiremiyorlardı. Her şeyi her yönüyle bilen Yüce Allah, ileriye doğru insanların hepsinin geceleyin kalkıp uzun süre ibadet edemeyeceklerini, onu ifa ve ihya etmeye güç yetiremeyeceklerini de çok iyi bildiği için gece ibadetini hafifletmiş, bundan böyle belli bir vakit gözetmeden gecenin herhangi bir anında kalkıp Kur’an’dan kolay gelenin okunmasını, ibadette aşırılığa kaçılmamasını istemiştir. Görüldüğü gibi bu ayetle, gece kalkıp Kur’an okumak veya namaz kılmak büsbütün kaldırılmıyor, fakat insandan, kıraat ve ibadet niteliği taşımak şartıyla ne miktar kolayına gelirse onu yapması isteniyor. Şu halde geceleyin kalkıp Kur’an okumak ve namaz kılmak isteyen kimse kalkıp bunları yapabilir; ancak kıraatı ve ibadeti öncesi gibi uzun tutmak şart değildir.
Bu ayette yer alan ve lafzen onu sayamazsınız anlamına gelen len-tuhsuhu ibaresi, iki şekilde manalandırılabilir:
Bu ibarenin sonundaki zamir, daha önce geçen takdir kelimesinin yerini tutabilir ve bu durumda ibare şu anlama gelir: «Siz, gecenin saatlerini bütün parçalarıyla eşit ve tam olarak sayacak şekilde takdir edemezsiniz.»
İbarenin sonundaki zamir, gece ibadeti’nin yerini tutan bir zamir olarak da kabul edilebilir. Bu durumda anılan ibare, ileride bu gece ibadetini hepiniz tam olarak ifaya güç yetiremezsiniz anlamına gelir. Demek ki surenin başında yer alan geceleyin kalk buyruğu, önceleri hazırlık mahiyetinde özel bir emir olarak verilmiş, o hazırlık süreci tamamlanınca bu emir hafifletilip herkesin yapabileceği şekilde teşri kılınmış ve genelleştirilmiştir. Artık isteyen herkes, geceleyin kalkıp Kur’an’dan kolayca okuyabileceği kadar okur, namazdan da kolayına geldiği kadar kılar. Allah’ın, ibadette güçlüğü kaldırıp kolaylık murat etmesi, O’nun insanlara karşı ne kadar lütufkâr ve merhametli olduğunu gösterir.
Allah’ın, kullarına bağışla yöneldiğini belirtmek için, ayette, sizi affetti anlamına gelen fe-tâbe aleykum ibaresi kullanılmıştır. Bu ibaredeki tâbe sözcüğü, hatadan dönmek, pişman olmak ve affetmek gibi anlamlar taşıyan tvb kökünün türemiş şeklidir. Aynı kökten gelen tevbe sözcüğü ise, “insanın günah ve hatasını terk edip Allah’a dönmesini, Allah’ın da kendisinden af dileyen kuluna bağışla yönelmesini” ifade eder. Günahlardan kurtulma ve bağışlanma yolu olan tevbe, başlı başına bir ibadet şeklidir. İnsan, dünya hayatında var olduğu sürece her an tevbe edebilir. Ancak insan için ömrün süresi meçhul olduğundan o hiç beklenmedik bir anda sona erebilir. Öyleyse insan, ölümün eşiğinde olduğunu unutmadan işlediği günahlardan bir an önce tevbe etmelidir. Asıl felaket, insanın kendine tanınmış olan imkânlardan yararlanmamasıdır. Tevbe, insana Allah tarafından sunulan bir umut oluğu, kurtulma ve bağışlanma yoludur. Bunun için insan, umutsuzluğa düşmeden geçmişi imkân nisbetinde onarıp daha iyi bir gelecek kurma çabası içinde olmalıdır.
Bu ayette yer alan ve Kur’an’dan kolay geleni okuyun anlamına gelen ibare, iki şekilde yorumlanmıştır:
Burada istenen ve kastedilen, sadece Kur’an okumaktır. Bu yüzden, gece kalkıp Kur’an okumak gerekir. Bu okuyuş, namazda veya namaz haricinde olabilir. Ancak, ayetteki emir, farzı değil, nedb (isteğe bağlı iş ve ibadet)i ifade etmektedir.
Bu ibaredeki Kur’an okumaktan maksat, namazdır. Çünkü namaz, Kur’an olarak isimlendirilmiştir. Kıraat, namazın en önemli rüknü olduğu için sadece bu kısmı anılmış, fakat bununla namazın tamamı kastedilmiştir. Bu yaklaşıma göre ayet, gece namazından kolayınıza geldiği kadar kılın manasına gelmektedir.
Ayette, gece kalkıp Kur’an okumak istenmektedir. Ayetin devamında namaz kılmaktan ayrıca söz edildiğine göre, buradaki emrin sadece Kur’an okumaya ait olması daha uygun düşmektedir. Ancak, hem kıraatın hakiki manası muhafaza edilerek hem de namaz manası gözetilerek bu ibareyi, namazda veya namaz haricinde Kur’an’dan kolayca okuyabileceğiniz kadarını okuyun şeklinde anlamak ve manalandırmak da mümkündür.
Bu ayette, gece ibadetinin hafifletiliş nedenine açıklık getirilmekte; hastalık, meşru işlerle meşgul olmak ve Allah yolunda savaşmak gibi nedenlerle şartların değişebileceği, buna bağlı olarak da hükümlerde değişikliğe gidilebileceği mesajı verilmektedir.
Demek ki uygulanması güç olan hükümlerde ısrar etmek, zorluktur. Oysa Allah, zorluğu değil, kolaylığı diler; insana gücünün üstünde bir şey teklif etmez. İslam’da bir işin vazife olması, insanın o işi yapmaya güç yetirebilmesine bağlıdır. Bu yüzden İslami hükümler, makul ve adildir; Kur’an da emirlerine bunun için kolaylık atfetmektedir.
Şu halde dini, insanların nefret ettiği, ibadeti de fıtratın kabul etmediği bir duruma sokmamak gerekir. Çünkü Allah’ın iradesi, dinin insan hayatında asli şekliyle ve kolayca uygulanır biçimde yer almasıdır. İslam’ı, insan ve hayat gerçeğiyle çelişen bir kurum haline getirmek, ilahi iradeye ters düşeceğinden sonuç hüsran olacaktır.
Kolaylık, islam’ın en önemli ilkelerinden biridir. Peygamber(as), bu ilkeyi: “Allah’ın dini kolaydır, kolaylık dinidir.” Sözüyle dile getirmiş; o, sözleriyle daima kolaylığı tavsiye etmiş, uygulamaları ile de bizzat kolay olanı yapmıştır. Çünkü zor iş, daha çok ihmale uğrar.
Hemen belirtelim ki kolaylaştırma, “dini değiştirme ve yapılabilinecek olanı yapmama” anlamına gelmez. Kolaylaştırma, işleri dinin ölçülerine ve eşyanın tabiatına uygun biçimde yapmaktır. Aşırı gidip dinin ölçülerinin ve fıtrat gerçeğinin dışına çıkmak da zorlaştırmadır. Allah’ın istediğinden fazla dindar olmak isteyen kimse, sonunda mağlup olur. Bunun için hiç kimsenin, dinin ölçülerini aşarak veya onları kendi arzusuna göre değiştirerek dini zorlaştırma hak ve yetkisi yoktur.
Kur’an, Allah’ın lütuf ve iyilik sahibi olduğunu bildirirken, anahtar kavram olarak fazlullah terkibini kullanır. Bu terkip, Allah’ın lütuf ve ihsanı, iyilik ve ikramı anlamlarına gelir. Fazlullah terkibi, nüzul sırasına göre ilk kez bu ayette geçer ve insanın, Allah’ın lütfundan rızık araması için öncelikle çaba sarf etmesi gerektiği mesajını verir. Demek ki insan gerçek başarıya, Allah’ın istediği işleri yapıp elde ettiği haklı ve helal kazançla ulaşabilecektir.
Kur’an’a göre lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir, Allah onu dilediğine verir. Öyleyse insan, başkasının elindekini değil, Allah’ın lütuf ve ihsanını istemelidir. Çünkü erdem ve helal kazanç, ataletle ve hasetle değil, iradeye dayalı onurlu gayretle kazanılır.
Kur’an’ın, İslam’a özgü bir dünya görüşü oluşturmak için kullandığı anahtar kavramlardan biri de sebilullah terkibidir. Allah’ın yolu anlamına gelen sebilullah terkibi, nüzul sırasına göre ilk kez bu ayette geçer.
Sebilullah terkibi, İslam öğretilerinin tümünü ifade etmek için kullanılır. Çünkü Allah’ın yolu, iyilik nev’inden O’nun emrettiği her şeyi içeren ve Kur’an vahyi aracılığı ile insana bahşedilen hidayet yoludur. Ayrıca bu terkip, çoğunlukla cihat ayetleri içinde yer aldığından cihat vasıtaları olarak da yorumlanmıştır. Cihat, Allah yoluna konan engellerin kaldırılması ve bu yolun açılması için girişilen bir eylem olsa da Allah’ın yolu tabiri, cihattan daha genel bir anlam taşır. Bunun için Yüce Allah, bu yola hikmetle, güzel öğütle çağırmayı; İslam’ın, hayatı belirleyen bir sistem olmasına karşı çıkanlarla en güzel biçimde mücadele etmeyi istemiştir.
Görüldüğü gibi sebilullah terkibi, dünya ve ahiret hayatında insanlara yararlı olan, insanlığın iyi yönde gelişmesini sağlayan bütün iyi işleri içermektedir. Kur’an ve sünnet bu terkiple, insanları daha yüce ve olumlu bir sosyal düzen kurmaya yöneltir. Bu terkibin kullanıldığı ayetlerde, Allah yolunda infak, hicret ve savaş’ın emredilmesi, değinilen tespiti doğrular mahiyettedir.
İktisadi Sorumluluk
Vahiy kronolojisinde ilk kez bu ayette geçen zekât sözcüğü, artmak, gelişmek, arınmak ve temizlik gibi anlamlara gelen zky kökünün türemiş şeklidir. Zengin olan kişinin, malının belli bir miktarını fakirlere vermesine zekât denir.
Zekât, insanın malını, gelirini ve nefsini, yoksullara yönelik faaliyetlerle (sadaka ve karşılıksız yardım yoluyla) bencillik kirinden temizlemesi anlamına gelir. İslam hukukunda zekât, Müslümanlara farz kılınmış olan zorunlu bir vergiyi ifade eder. Bu verginin hasılatı, Kur’an’da belirtilen ihtiyaç sahiplerine dağıtılır. Sonuç olarak zekât, hem insan nefsini ve malını arındırıcı bir işlevi görmekte, hem de zorunlu ve mali bir yükümlülüğü ifade etmektedir.
İslami kaynaklarda zekâtın, hicretten sonra Medine Dönemi’nde farz kılındığı belirtilirse de, konuyla ilgili ayetler, onun İslam’ın başlangıcından beri var ve farz olduğunu gösterir. Demek ki Kur’an’ın indiği ilk dönemlerde Araplar, malın belli bir miktarını yoksullara vermek biçimindeki sadakayı, zekât olarak biliyorlar ve bunu yapanların manen temizleneceğine inanıyorlardı. Bu yüzden zekât, onlarda namaz ve hac gibi köklü dini geleneklerden biri olmuştu. Bu gelenek o günkü toplumda çok iyi bilindiği için, Kur’an zekâtı emrederken onu tanımlama yoluna gitmemiştir.
Mekke Devri’nin ilk yıllarında Kur’an’ın emriyle desteklenip farz haline getirilen zekâta, Medine Dönemi’nde inen ayetlerle daha da açıklık getirilmiş, zekâtın kimlere verilmesi gerektiği ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Daha sonra Medine’de İslam toplumu gelişip İslam davetten devlete erişince, Peygamber(as), hangi tür mallardan ne miktar zekât verileceğini açıklamıştır. Şu halde zekât da aynen namaz gibi öteden beri var olan ve Arap toplumunca bilinen bir ibadetti. Kur’an, zekâtın varlıklı Müslümanlara farz olduğunu açıkça belirtmiş, Peygamber(as) de zekâtla ilgili ayrıntıları insanlara öğretmiştir. Bunun için, zekâtın ayrıntılarıyla ilgili gerçek başvuru kaynağını, Peygamber(as)’in söz ve uygulamaları oluşturmaktadır.
İnsanın, ilahi buyruklara hürmetkâr olması gerekir. Bu da Kur’an vahyini, içerdiği mana ve maksadıyla kavrayıp ona iyi niyetle uymakla gerçekleşir. Şu halde insanın, Kur’an çağrısına sahih (doğru) inanç ve salih amelle (iyi işlerle) cevap vermesi gerekir.
Kur’an, insanın hayata aktif ve olumlu biçimde katılımını sağlamak için, güzel bir borç anlamına gelen karz-ı hasen tabirini kullanır. Kard/Karz, borç vermek ve bir yerden ayrılıp gitmek gibi anlamlara gelen krd kökünün; hasen de güzel olmak ve güzel yapmak gibi anlamlara gelen hsn kökünün türemiş şeklidir. Karz-ı hasen, “kişinin helal ve kıymetli olan servetini, yahut en aktif ve verimli olan gayretini, Allah rızası için insanların hayrına sarfetmesidir.” İşte, helal servetin ve anlamlı gayretin, Allah rızası için sarfedilmesi, Kur’an’da Allah’a verilen güzel bir borç olarak isimlendirilmiştir. Bundan maksat, Allah yolunda yapılan harcamaların, mali bir zarar olmadığını anlatmaktır.
Burada, Kur’an’ın anlaşılması ve uygulanması açısından çok önemli gördüğümüz bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kur'an ayetlerinin taşıdığı bir mana, bir de maksat vardır. Kötü niyetli insanlar, ayetlerin Arap dili açısından taşıdığı manayı anladıkları halde, Yüce Allah’ın onlarda gözettiği maksadı anlamaya yanaşmazlar. Değinilen gerçeği yansıtan çok sayıda örnekler vardır. Ancak biz, bu ayetle bağlantılı olan bir örnekle yetineceğiz.
Kaynaklarda belirtildiğine göre: «Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah ona, onun karşılığını kat kat artırarak öder...» anlamındaki ayet indiği zaman, bu sözün manasını anlayan ancak taşıdığı maksadı anlamak için Peygamber(as)’e gelen Ebu’ddahdah: “Allah zengindir. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Bize verdiği şeyi, bizden istemesindeki maksat nedir?” diye sorar. Allah Elçisi bu soruya: “Evet, Allah sizi cennete sokmak için sizden, muhtaç olanlara karşılıksız yardım etmenizi istiyor.” cevabını verir. Aldığı bu cevapla ayetin maksadını da öğrenen Ebu’ddahdah’ın, büyük bir hurma bahçesini Allah yolunda infak ettiği söylenir. Fakat, aynı ayeti yahudiler, Allah fakir biz zenginiz şeklinde anladılar. Çünkü onlar, ayete iyi niyetle yaklaşmadılar ve lafzi mananın taşıdığı maksadı anlamak istemediler. Bu yüzden, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın borç istemesini, fakir bir insanın borç istemesi şeklinde yorumladılar.
Verilen bu örnekten çıkarılabilecek genel sonuç şudur: Allah yolundan sapan her kimse, Kur’an’ın mana ve maksadından kaybı oranında sapmış; hakka ulaşan kimse de, onun ruhuna, mana ve maksadına vakıf olduğu ölçüde başarılı olabilmiştir. Öyleyse Kur’an’ın lafız, mana ve maksat bütünlüğü içinde zihnimizde; işlev yönüyle de hayatımızda etkin biçimde yer alması gerekir.
Allah Günahları Bağışlar
Kur’an, Yüce Allah’ın günahları bağışlayıcı olduğunu belirtmek için daha çok örtmek, bağışlamak ve affetmek gibi anlamlar taşıyan ğfr kökünü kullanır. Ğfr kökünden türeyen ve nüzul sırasına göre ilk kez bu ayette geçen Ğafur ismi, “insanların günahlarını örten, hatalarını ve suçlarını çokça bağışlayan Allah” anlamına gelir. Bu isim, Kur’an’ın tamamında “doksan bir” kez geçmektedir.
Ğafur ismi, insanların günahlarının çokluğu nisbetinde Allah’ın bağışlamasının da çok olduğu mesajını verir. Bunun için, günahların sadece bir kısmını bağışlayana ğafur denmez.
Ğafur ismi, Kur’an’da çeşitli terkipler halinde kullanılır. Ancak burada, Kur’an’da en çok görülen ve nüzul sırasına göre ilk kez bu ayette geçen Ğafur-Rahim şekline kısaca değinilecek, diğer kullanım şekilleri de yeri geldikçe açıklanacaktır.
Hem Mekke hem de Medine Dönemi’nde inen vahiylerde yer alan Ğafur-Rahim terkibi, Allah’ın bağışlamasının sürekli ve çok, merhametinin de sınırsız olduğu anlamına gelir. Allah, sonsuz rahmet sahibidir. O, rahmeti ve adaleti gereği insanların günahlarını bağışlar. Yüce Allah, bağışlayıcı olduğunu, Elçisi’ne yönelik şu buyrukla bütün insanlara duyurur: «Haber ver kullarıma; hiç kuşkusuz Ben, çok bağışlayan ve esirgeyenim.», «Bir haksızlık yapıp da sonra kötülüğü iyiliğe çeviren (herkes)i bağışlarım.»
Her şeyin mutlak sahibi olan Allah, dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. O’nun bağışlaması ve merhameti sınırsız, azabı da seri ve çetindir. Ancak Allah’ın rahmeti gazabını geçmiş ve her şeyi kuşatmış olduğundan o, sonsuz rahmet sahibi bir Rabb’dır.
Yüce Allah, insanların kendinden bağış dilemelerini bekler ve onlara, bu ayetin son bölümünde ifade edildiği gibi “Allah’tan, günahlarınız için bağışlanma dileyin” çağrısı yapar. Yüce Allah’ın bu çağrısına uyup O’ndan af dileyen kimse de Allah’ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulur.
Biz de Yüce Allah’ın çağrısına uyarak ve O’nu bağışlayıcı bulacağımızı umarak diyoruz ki: Ey Rabbimiz!, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla; imana ermiş olanlardan hiçbirine karşı kalblerimizde uygunsuz düşünce ve kin bırakma. Ey Rabbimiz! Şefkat sahibi ve Rahmet kaynağı olan sadece sensin!
GENEL TESPİTLER
Kur’an, kendi vahyediliş düzeni içinde ele alınıp incelenirse onun nelere öncelik tanıdığı açıkça görülür. Kur’an’ın ilk suresinde Oku! emri yer alır; ikinci surede kalemden ve yazmaktan söz edilir; üçüncü sure olan Müzzemmil’de ise, örtülerden sıyrılarak kalk emri verilir. Bu ifadelerle, kendi iç benliğinde gereken değişimi ve donanımı gerçekleştiremeyen insanın, dış dünyada girişeceği faaliyetlerde büyük ölçüde başarısız olacağı mesajı verilir.
Her sistem kendi insanıyla yaşar. Kur’an bu gerçekten yola çıkarak önce kendi sistemini ayakta tutacak mü’min kişilik inşa eder. O, varlık alanına çıkardığı insanın, hayırlı yeniliklere öncülük eden dinamik bir şahsiyet olmasını ister.
Bu surede, gece, kıyam ve Kur’an gündemdedir. Bu da, kamil şahsiyetlerin yetişmesinde gecelerin ve ciddi bir eğitimin çok önemli olduğunu gösterir. Gerçekten de gece ibadeti ve Kur’an’ın fiili eğitimi, mü’min şahsiyetlere hem tatlı gelir hem de onlara zevk ve huzur verir. Bu yüzden mü’min, gecenin belirli saatlerini Kur’an okumaya ve ibadete tahsis ederek uyanık geçirir. Zaten uzun geceleri gaflet uykusuyla kısaltan ve aydınlık günleri günah kirleriyle karartan noksan şahsiyetler, görülmesi gerekeni göremezler. Hakikati gören göz ise, fazla uyuyamaz. Demek ki büyük oluşlar ve hayırlı yenilik içeren başarılı sonuçlar, Kur’an’ı gece gündüz yaşanan bir süreç olarak algılama başarısını ve becerisini gösterebilen mü’minlere nasip olacaktır. Öyleyse Kuran’ı önce anlamak için okumalıyız. Sonra da anladıklarımızdan bir takım yöntemler çıkarmalıyız. Üzülerek belirtelim ki günümüzde Kuran’ı Kuran’ın yöntemleri ile okumak ve okutmak, İslam’ı bu yolla öğrenmek ve öğretmek henüz denenmiş değildir. Çünkü insanımız yıllardan beri, Kuran’ı anlamaksızın yüzünden okumayı yeterli görmüştür.
Bugün sergilenen cehaletin temel nedenlerinden birisi de, Kuran’ın manasını değil onun okunuşundaki nameyi (mûsikîyi) öne çıkarmaktır. Hemen hatırlatalım ki name insanı uyandırmaz uyutur. Halbuki insanların Kuran’ı anlayarak okumaya ve uyanmaya ihtiyaçları vardır. Kuran’a sadece bir mezar veya tören kitabı gözüyle bakanlar, hafızın sesine kapılıp bazen kendilerinden geçebilirler. Fakat, bugün insanları kendinden geçiren değil, kendine getiren ve Rabb’ine yönelten okumalara ihtiyacımız var.
Kuran, anlaşılsın diye nâzil olmuştur. Bunun için onun anlaşılması esastır.
Şu halde biz, sadece Kuran’ın lafzını okumakla değil, ayrıca onun manasını anlamakla da mükellefiz. Çünkü manasını anlayıp inandığımız zaman, onun hükmüyle amel edebiliriz.
Allah tarafından yaratılan ve belirlenen gerçeklerin, insan tarafından kazanımı söz konusudur. Hayatın dinamik yapısı içinde ahlaki bir cihatla yükümlü olan insan, hayatta takip edebileceği yolu seçme gücüne ve yeteneğine sahiptir. Bu güç de akıl ve iradedir.
Kur’an, ilahi iradeyi insanın anlayabileceği bir dille açıklayan Allah kelamıdır. O, bütün insanlara açık bir kitaptır. Her insan, manasını anlamak ve bildirdiği esaslara uymak için onu okumalıdır.
Kur’an’ın en ayırt edici özelliği sadece lafzında değil, aynı zamanda sunduğu hidayet tarzındadır. Çünkü Kur’an, hem bir öğüt ve uyarı hem de toplumsal düzen kitabıdır.
Kur’an’ın dile getirdiği hakikatler, her insanın anlayabileceği gerçeklerdir. Bu yüzden onun çağrısı, insanı yaşayan bir ölü olmaktan çıkarıp ileriyi göstermeye ve ilerlemeye yöneliktir. Kur’an’ın ilahi kaynaklı olması, onun insan düşüncesini tamamen dışladığı ve ona hiç yer vermediği anlamına gelmez. Tam aksine Kur’an, kendine ait özel üslubundan ötürü, bakmasını ve okumasını bilenler için yoruma açık bir metindir. Çünkü onda, insanın müsbet çaba ve gayretini engelleyici hiçbir hüküm yer almaz. Ancak insanın, Kur’an’dakileri anlayabilmesi için zihnini eğitmesi ve ön yargılardan arınarak düşünüp anlamayı hedef alan bir yöntemle Kur’an okuması gerekir.
Eşsiz bir rehber olan Kur’an, insanlara sadece nasıl inanacaklarını değil, aynı zamanda nasıl yaşayacaklarını da öğretir. Bu yüzden Müslümanlar, işleri ne kadar yoğun olursa olsun, Kur’an’dan ve Kur’an eğitiminden uzak kalamazlar. Çünkü onların hayatı doğru yaşayıp mutlu sona ulaşmaları, Kur’an’ı hatırlarından ve hayatlarından çıkarmamalarına bağlıdır.
Sonuç olarak denebilir ki insani ve İslami yaşayışın evrensel karakteri Kur’an tarafından tesis edilmiş, vazife de insana imkân ölçüsünde verilmiştir. İnsana gücünün üstünde bir yükümlülük yüklenmemiş; fakat ondan bütün gücüyle Allah’a kulluk etmesi istenmiştir. Öyleyse insan bütün gücünü, Allah’a itaat idealinin hizmetine sunmalıdır. Çünkü onurlu yaşayış ve şerefli akıbetler, nefsini islah etmesini başarıp insan olma potansiyelini Kur’an’ın doğruluk ve değer ölçülerine göre sarfedenlere tahsis edilmiştir. Günahlardan arınanın ve sakınanın varacağı yer cennettir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi