Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

(6/ 111) MESED SURESİ - Fyildiz - 006 Mesed

(6/ 111) MESED SURESİ

MEKKE DÖNEMİ

(5 AYET)

Mekke döneminde ve Hz.Muhammed’in peygamberliğinin üçüncü yılında inen Mesed suresi, 5 ayetten oluşur. Adını, son ayetindeki “mesed” kelimesinden alır. Ayrıca bu sure, “Tebbet” ve “Ebû Leheb suresi” isimleriyle de anılır. İniş (nüzul) sırasına göre 6’ncı; tertip sırasına göre de 111’inci suredir.

Surenin ana konusu, Kuran çağrısına karşı gösterilen sürekli ve şiddetli düşmanlıktır. Bu yüzden surede, İslam davetine karşı çıkan Ebû Leheb ve karısının, öteki dünyada alevli bir ateş ile cezalandırılacakları haber verilir. Peygamber (as)’in karşılaştığı ilk engelci ve düşmanca tavır, Ebû Leheb ve karısının tavrı olduğundan, Kuran vahyinin iniş sırasına göre ilk defa burada, bir müşrik ile karısı ismen uyarılmışlardır.

Hz. Muhammed, peygamber olup insanları dine davet etmeye başladığı andan itibaren birçok olayla karşılaşmış, özellikle de muhalifleriyle mücadelesi sırasında çok sıkıntılı anlar yaşamıştır. Onun yaşadığı olaylardan önemli bir kısmı, bizzat Allah tarafın ayet inince, Hz. Peygamber bir gün Mekke’deki Safâ Tepesi’ne çıkar, Kureyş kabilesinden kendini dinleyebilecek herkesi orada toplanmaya çağırır. Toplandıklarında onlara şöyle seslenir: “Ey Abdulmuttalib oğulları! Ey Fihr oğulları! Eğer size şu tepenin ardından düşman askerleri saldırmak üzeredir, deseydim bana inanır mıydınız? Onlar: “Evet inanırdık” derler. Öyleyse bakın, burada sizi Kıyamet saatinin geleceği konusunda uyarıyorum der. İşte o anda Ebû Leheb: “Sen bizi bunun için mi çağırdın? Allah seni kahretsin!” diye bağırır. Kısa bir müddet sonra da bu sure nazil olur.

Bir rivayete göre de Ebû Leheb, bir gün Peygamber (as)’e: “Müslüman olursam bana ne verilecek?” diye sorar. Peygamber (as) de: “Müslümanlara ne verilirse sana da o verilir.” deyince, Ebû Leheb: “Benim onlardan bir üstünlüğüm yok mu? Benimle şunları bir tutan dine yuh olsun!” der, bu olay üzerine Mesed suresi iner.

Ebû Leheb, İslâm’a karşı sürdürdüğü mücadelede yalnız değildi. Onun en yakın destekçisi, karısı Ümmü Cemil’di. O, Peygamber (as) hakkında kötü haberler yayar, evinin önüne pislikler atar, onun susturulması için sürekli kocasını kışkırtırdı. Ebû Leheb’in hırçın davranışlarının ardında, bu kadının kışkırtmasının büyük katkısı vardı. Bu yüzden o da ayetlerde, ateşi körükleyen “odun hamalı” olarak nitelendirilmiştir.

Herhangi bir olay üzerine indirildiği söylenen hiçbir ayet, aslında tek bir olay ve gaye için indirilmiş değildir. Ayetler, gerçeğin doğru anlaşılabilmesi, toplumda yaygın olarak bulunan ve gelecekte de var olabilecek olan yanlış düşünce ve davranışların değiştirilmesi için indirilmişlerdir. Öyleyse ayetlerle ilgili olarak aktarılan nüzul sebepleri, ayetlerin anlam sahasını daraltmak için kullanılmamalı, tam aksine ayetleri okuyanlar, hangi asırda ve mekânda olurlarsa olsunlar onlardan ders çıkarıp ulaştıkları doğru sonuçları kendi yaşantılarına aktarabilmelidirler.

İşte, Mesed suresinde anlatılanlar da sadece Hz.Muhammed zamanında yaşanmış ve geçmişte kalmış olaylar değildir. Çünkü, çağımızda ve çevremizde Kuran’a karşı çıkıp Ebû Leheb ve karısının gösterdiği tavrın benzerini gösteren, aynı misyonu yüklenen pek çok çağdaş müşrik bulunmaktadır. Ne diyelim, doğruya ulaşmak isteyen en kısa zamanda hidayet bulsun; inkârda ve İslâm’a düşmanlıkta kararlı olanlar da hidayet bulmayacaklarsa- kahrolsun!

 

“MESED SURESİ” AYETLERİ, MEÂLİ VE AÇIKLAMASI

 

 

 

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla

 

1) Ebû Leheb’in iki eli kurusun ve kendisi kahrolsun!

2) Ne faydası olacak ona servetinin ve kazancının?

3) O (öteki dünyada) alevli bir ateşe atılacak.

4-5) Karısı da boynunda bir urganla ona odun taşıyacak.

 

Kahrolsun İslâm Düşmanlığı!

1’inci ayette, Ebû Leheb’in kahrolması temenni edilir ve kendisinin helâk olduğu bildirilir. Bu ayette yer alan “tebbet” fiili, “kesilmek, kurumak ve helâk olmak” gibi anlamlar taşıyan “tbb” kökünün türemiş şeklidir. “Tebbet” fiili burada öznesiyle birlikte, “Ebû Leheb’in iki eli kurusun ve kendisi kahrolsun!” anlamına gelir.

Ayetteki “iki elden” maksat, kişinin kendisidir. Çünkü Arapçada yüz, el ve ayak gibi uzuvlar, kişinin kendinden mecazdır. Bunların söylenmesiyle, kişinin kendisi kastedilir. Bunun için, ayetteki “Ebû Leheb’in iki eli kurusun!” tabiriyle onun kendisinin kahrolması kastedilmiştir.

Ayrıca bu ayetteki “iki el” ifadesi, klasik Arapçadaki kullanımına göre, Ebû Leheb’in sahip olduğu etkiyi yansıtan “güç”ün de bir simgesidir. Zira Arapçada “el” kelimesi, mecazen “güç” anlamına da gelir. Öyleyse buradaki “iki eli kurusun” tabirini, sadece “eli çolak olsun” biçiminde değil, ayrıca “gücü kırılsın, elinde avucunda bir şey kalmasın, her tuttuğu boşa çıksın ve hüsrana uğrasın” şeklinde de anlamak ve yorumlamak mümkündür.

Ebû Leheb’in islâm düşmanlığı, yapısındaki kibirden, sahip olduğu büyük servetiyle gururlanıp kendisini herkesten üstün ve güçlü görmesinden kaynaklanıyordu. İşte bu yüzden onun hak dine uzanan ellerinin kuruması; İslâm’ın yayılmasına ve Peygamber (as)’in başarısına engel olmak için yürüttüğü mücadelenin hüsranla sonuçlanması istenmiş, bu istek de Ebû Leheb’in Bedir savaşından kısa bir süre sonra büyük bir ümitsizlik ve hüsran içinde ölmesiyle gerçekleşmiştir. İşte, ayetin sonunda yer alan ikinci “tebbe” fiili, bu gerçeğe işaret etmekte, yani Ebû Leheb’in kahrolduğunu; onun, gideceği yere gönderildiğini bildirmektedir.

Ebû Leheb, Peygamber (as)’in amcasıydı. Onun gerçek adı, “Abdü’luzzâ” idi. Fakat o halk arasında, parlak yüzünde ifadesini bulan güzelliğinden, yahut kızdığı zaman yanakları çok kızardığından dolayı Ebû Leheb “Alev sahibi- Alev babası” lakabıyla tanınıyordu.

Bu lakabın, İslam öncesi onun hakkında kullanılıp kullanılmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak kesin olan şey, Allah’ın onu adıyla değil, “alev babası” olarak nitelendirmesidir.

Doğru Kullanılmayan Güç ve Servet

2’nci ayette, doğru kullanılmayan zenginliğin, Allah’ın azabına engel olamayacağına ve insana bir fayda sağlamayacağına işaret edilir. Bu gerçek, insanlara Ebû Leheb örneğiyle anlatılır.

Ebû Leheb, malına ve evladına çok güvendiği için Kur'an çağrısına karşı çıkar, muhataplarına da: “Eğer Muhammed’in dediği doğru çıkar da tekrar diriltilirsek, ben mallarımı ve oğullarımı rehin vererek sizleri kurtarırım.” dermiş. İşte onun saçma mantığına bu ayetle cevap verilmiş; malının ve kazancının onu azaptan kurtaramadığı, servetinin de ona hiçbir fayda sağlamadığı bildirilmiştir. Böylece Ebû Leheb’in bütün gücünün kırıldığına, elinde avucunda hiçbir şey kalmadığına vurgu yapılmıştır.

Ebû Leheb’in malından maksat, “sermayesi veya kendine babasından intikal eden mirası” dır; kesbi de, “kendi emeği ile yaptığı işler, elde ettiği şeyler ve ictimâi mevkisidir” denilmiştir. Ayrıca evlâdı da onun kazancı cümlesindendir. Zira bir hadiste: “Adamın evladı da onun kazancındandır.” buyurulmuştur. Tabii ki bu ifadeler, Ebû Leheb’in sahip olduğu büyük etkiyi yansıtan gücün simgesidir. Ne var ki bu güç, onu görmesi gereken azaptan kurtaramamıştır. Çünkü “O gün ne malın ne de evladın bir yararı olur. Yalnızca Allah’ın huzuruna kötülükten korunmuş bir kalple çıkanlar kurtulur.”

3’üncü ayette, ölüme inkâr günahıyla yakalanan insanın, ahirette bu dünyada emsali görülmedik bir ateşe gireceği haber verilir. Ayetin beyanına göre bu, “çok alevli bir ateş”tir. Ebû Leheb lakabına da pek uygun düşen bu ateş, sadece cisimleri yakmakla yetinmez, ruhları sarıp gönüllere kadar sirayet eder. O, Allah tarafından tutuşturulan ve günahkârları dağlayan cehennem ateşedir. Onu, malum olan ateşlerle kıyaslamamak gerekir. Çünkü cehennem ateşi, ebediyyen sönmek bilmeyen, yakıcılığı cesetlerde kalmayıp canlara ve gönüllere kadar sirayet eden bir ateştir.

Görüldüğü gibi doğru kullanılmayan güç ve servet, dünyada insanın başına dert açan, ahirette de onu azaba sokan bir felakettir.

Cehenneme Odun Taşımak

4-5’inci ayetlerde, Ebû Leheb’in karısının da cehenneme atılacağı, boynunda bir iple ona odun taşıyacağı bildirilir.

Dördüncü ayetteki, “hammâlete’l hatab” terkibi lafzen “odun hamalı”, mecâzen de “insanlar arasında söylentiler yayan ve iftira atan kişi” anlamına gelir. Bu durumda söz konusu ayet, “İğrenç sözlerin taşıyıcısı olan karısıyla birlikte” şeklinde de tercüme edilebilir. Bu yüzden biz, mealde ayetin lafzi manasının yanında mecazi anlamına da işaret etmeyi gerekli gördük.

Beşinci ayetteki “cid” kelimesi “boyun” veya “gerdan”; “Mesed” kelimesi de, “maddesi ne olursa olsun bükülmüş iplerden yapılan urgan, halat ve zincir” gibi şeyleri ifade eder.

Surenin giriş kısmında da belirtildiği gibi, İslâm’a karşı giriştiği mücadelede Ebû Leheb yalnız değildi. Onun en yakın destekçisi, karısı Ümmü Cemil’di. Asıl adı “Ervâ” olan bu kadın, Ebû Süfyan’ın kardeşi ve Muaviye’nin halası idi. O da Peygamber (as)’e ve ona tâbi olan Müslümanlara karşı büyük bir kin ve nefret duyardı. Ümeyye ailesinden olan bu kadın, kendi ailesine rakip gördüğü Haşimoğullarından bir peygamber çıkmasını hazmedememiştir.

Bu karı-koca, Peygamber (as)’e olan düşmanlıklarını çok ileri götürdüler. Hatta bir keresinde Ebû Leheb, hac zamanı Peygamber (as)’in peşine takılmış, onunla görüşmek isteyenlere: “Ben onun amcasıyım, siz onun söylediklerine inanmayın, o aklını yitirmiş biridir.” diyerek insanların onunla görüşmelerine engel olmaya çalışmıştır.

Karısı Ümmü Cemil de, Peygamber (as)’in evinin önüne dikenli çalılar atar, ayrıca insanlar arasında fitne ve fesat ateşini tutuşturmak için Hz. Muhammed hakkında kötü haberler yayardı. Ümmü Cemil, bu davranışını cehennemde ateşi körükleyerek sürdürecek; kocasının daha çok yanmasını sağlayacak, dünyada kocasının inkârına destek verip hizmet ettiği için, cehennemde de odun taşıyarak azabına iştirak edecektir. Çünkü dünyada küfre hizmet etmek, ahirette cehenneme odun taşımak anlamına gelir.

Bu ayetlerde hem Ebû Leheb’in ve karısının bozuk karekterine, hem de Allah yoluna sarfedilmeyen gayret ve servetin, insanı nasıl bir zillete ve hüsrana sürükleyebileceğine dikkat çekilir. Bundan maksat, insanları böylesi kötü durumlara düşmekten korumaktır. Çünkü bu dünyada küfre hizmet edenler, ahirette kendilerini cehenneme yakıt olmaktan kurtaramazlar.

Daha peygamberliğin ilk yıllarında inen ve Ebû Leheb’le karısının küfür üzere öleceğini haber veren bu sure, sonraki nesiller için bir mucize niteliği taşımaktadır. Çünkü Ebû Leheb ve karısı, ayetlerde haber verildiği gibi hidayete ermeden ölüme yakalanmışlar ve layık oldukları yere gitmişlerdir.

Rabbimizden, bizleri en güzel hatimeye erdirmesini niyaz eder her türlü kötü sonuçtan O’na sığınırız.

 

GENEL TESPİTLER

Tarih boyunca Allah’ın yüceliği, birliği, sıfatları, buyruk ve yasakları, insanlara sözün imkânları içersinde sunulmuştur. Bu yüzden Allah’ın kendisini en çok tanıttığı alan, şüphesiz “kelam” dır.

Kendi içinde mutlak doğruları barındıran Allah kelamı, insanlığa doğru yolu göstermek için vahiy süreciyle kitaplaşarak Kuran metni haline gelmiştir. Çünkü salt söz düzleminde kalan ilâhi kelamın, Allah’ın muradını geniş halk kitlelerine iletmesi, fiziki dünyanın imkânları içinde mümkün değildir. Demek ki Kuran’ı Kerim, bir yandan sesli şekilde okunması suretiyle bize inandığımız Allah’la sözlü bir diyalog kurma imkânı bahşetmekte, diğer yandan da yazılı bir metnin insana sunabileceği tüm zenginlikleri içermektedir. Bunun için Kuran, okunan ve dinlenen bir kelamdır. Öyleyse insan, kelamullah’a kulak verip Allah’a teslim olmalıdır.

Allah’ın insana sözle hitap etmesi, tesadüfi değildir. Zira kelamullah hem yaratıcı güç hem de buyruk verici ve ahlaki olanı belirleyicidir. Sözün yaratıcı ve belirleyici olması, kaosu da ortadan kaldırmaktadır. Allah evreni yaratmak suretiyle gerçeği insanın önüne sermiş, kelamı ile de hakikati arama kılavuzunu ona vermiştir. İşte bu yüzden kelamullah, evrenin ve orada var olan insanın, başlangıç ve sonuç itibariyle hikâyesini anlatır.

Her insanın değişmez kaderi, ölümle kucaklaşmaktır. Ancak ölüme bağışlanmaz günahlarla yakalanıp yakalanmamak, insanın iradesiyle yaptığı işlere bağlıdır. Öyleyse insan iradesini doğru istikamette kullanmalı, ölümden sonra neler olup bittiğini öğrenmeli ve ona göre davranmalıdır. Bu da, insanın varlık alanında ifade ettiği anlamı yeterince kavramasına bağlıdır.

Kuran’a göre, ilâhi sıfatlara beşeri düzlemde sahip olan insan, Allah’ın mutlak gücü karşısında ezilen bir varlık olmadığı gibi O’na rakip de değildir. Tam aksine insan, iradesinin sınavını veren ve sorumluluk taşıyan dinamik bir varlıktır. Şu halde insanın, hem Allah’ın mutlak sıfatlarını kendi gücü için bir tehlike görüp O’nu yok sayması, hem de kendini tümüyle ilâhi iradeye terk ettiğini söyleyip kişi olmanın getirdiği tüm sorumlulukları Allah’a havale eden sorumsuz ve kaderci bir tavır içine girmesi doğru değildir. İnsanın iradesi ve bu iradesiyle yaptığı fiilleri, onun öz gücüdür. İnsan bu gücünü vahyin ilke ve hedefleri doğrultusunda kullanırsa, Allah’ı karşısına değil, yanına almış olur.

Ne var ki dünya giderek dinden arındırılmak istenmekte, bu sekülerleşme sürecinde Allah, insana ve onun özgürlüğüne rakip bir güçmüş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.

Bu çalışmaların ardında, bir bakıma Allah’a meydan okuma ve O’nun dinini hayatın dışında bırakma emelleri yatmaktadır. Zira, zihinlerden din bilincini, kalplerden de Allah inancını söküp atmak isteyen seküler zihniyet, kendi standartlarını Allah’ın dininin yerine koymakta, sonunda çok sayıda insan bu anlayışın kendince haklılaştırdığı isyan ve zulmün kurbanı olmaktadır. İşte Mesed suresinde, Allah’a teslim olmayıp kendini, iştahını kabartan dünyacı değerlere kaptıran seküler insanın dramı ortaya konuluyor.

Bu sureden şu sonuç çıkıyor: Allah’ı inkâr edip O’nun dininin gereklerini yerine getirmeyenler, insani potansiyellerini sapıklığa dönüştüren kimselerdir. Ebû Leheb ve karısı da bu sapıklığa düşenlerdendir. Onlar, hem hayatı doğru yaşamadıkları için kendi geleceklerini kaybettiler hem de insanlık tarihine evrensel sapmanın lanetli kişileri olarak geçtiler.

İşte böyle bir duruma düşmemek için, insanın kendini aşağılamadan ve kişiliğini hasara uğratmadan ilâhi sıfatları benliğine nakşedip mükemmel bir varlık (insan-ı kamil) haline gelmesi gerekir. Bu da ancak Allah’a tam inanıp O’nun dinine aktif biçimde uymakla gerçekleşir. Allah’a ve ahirete inancı olmayanlar ise, haksızlık yapmaktan sakınmadıkları ve hayatı doğru yaşamadıkları için, helake ve hüsrana uğramaktan kurtulamazlar. Allah, her sorumlu canı böylesi kötü akıbetlerden muhafaza buyursun!