(5/1) FÂTİHA SÛRESİ - Fyildiz - 008 Ala
(8/87) A’LÂ SURESİ
MEKKE DÖNEMİ
(19 AYET)
Mekke döneminde ve peygamberliğin ilk yıllarında nazil olan A’lâ suresi, 19 ayetten oluşur. Sure adını, ilk ayetinde geçen ve “en yüce” anlamına gelen “el-a’lâ” kelimesinden alır. Nüzul kronolojisinde 8’inci, tertip sırasına göre de 87’nci suredir.
Surede ilk olarak tevhide ilişkin telkine yer verilir ve Allah’ın sınırsız şanının yüceltilmesi emredilir. Daha sonra gelen ayetlerde, yaratılışın keyfiyetine ve aşamalarına işaret edilir. Âlemin tedrici oluşumu, çok özlü biçimde anlatılır. Hz. Muhammed’in, ilahi vahyi öğrenme, kaydetme ve diğer insanlara ulaştırma konusunda duyduğu endişe giderilir. İnsanlara öğüt ve uyarıda bulunurken karşılaşılabilecek problemlere dikkat çekilir. Halkın olası tepkilerine karşı ön bilgiler verilir. İnkârı tercih edenlerin, ebedi bir azaba uğrayacakları; nefsini arındırıp Allah’a kulluk azmini diri tutanların ise, gerçek kurtuluşa erecekleri haber verilir. İnsanların menfi tavır içine girmelerinin gerekçesi belirtilir. Ahiretin, dünyadan daha değerli ve devamlı olduğu ifade edilir. Sure, Hakk’a davet görevinin, insanlık tarihinde uzun bir geçmişe dayandığını haber veren ayetlerle son bulur.
“A’LÂ SURESİ” AYETLERİ, MEALİ VE AÇIKLAMASI
Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla
1. Yüceler yücesi Rabb’inin adını tesbih et.
2. O ki, (her şeyi) yaratıp düzene koymaktadır.
3. Bütün varlığın tabiatını belirleyip yolunu göstermektedir.
4-5. Yeşillikleri (yerden) bitirip sonra da onları kupkuru ve kapkara bir hale getirmektedir.
Allah’ın Sınırsız Şanını Yücelt
“Yüceler yücesi Rabb’inin adını tesbih et” talimatıyla başlayan surenin bu bölümünde, Allah yaratıcı isim ve sıfatlarıyla tanıtılmakta; O’nun yaratma fiilinin devamlı olduğuna ve tüm varlıkla ilgisini sürdürdüğüne dikkat çekilmektedir.
1’inci ayetin başında yer alan “sebbih” fiili, “yüzmek ve hareket etmek” gibi anlamlar taşıyan “s b h” kökünün türemiş şeklidir. “S b h” kökü, çeşitli kullanım biçimleriyle Kuran’ın tamamında doksan üç kez geçmektedir.
“Sebbih” kelimesi burada, “Rabb’ini O’na layık olmayacak şeylerden tenzih et” anlamına gelir. Kuran’da, uzay boşluğundaki cisim ve sistemlerin düzenli hareketleri de bu kelimeyle dile getirilir. Bu yüzden, hem varlık ve oluştaki fıtri ibadet düzenine hem de Allah’ın sınırsız şanını yüceltmek için söylenen söze “tesbih” denir.
Ayetin sonunda yer alan ve “en yüce, en üstün” anlamına gelen “el-A’lâ” kelimesi ise, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Kuran’ın tamamında dokuz kez geçen bu kelime, sadece iki ayette Allah’ın sıfat ismi olarak kullanılır ve O’nu niteler. Anılan her iki ayette de, üstünlük ismi (ism-i tafdil) olarak gelen “el-A’lâ” kelimesi, Allah’ın erişilmez yüceliğini belirtir.
Tevhidi telkin eden bu ayet, Mü’min benliği, Allah’ı her türlü noksanlıklardan tenzih etmeye, başka varlıkları O’nun adıyla çağırmaktan uzak durmaya, Allah’ı gafletle değil, huzur ve saygıyla anmaya davet etmektedir. Bunun için Peygamber (as), bu ayeti okuduğu zaman “sübhane Rabbiyel a’lâ” diyerek Yüce Rabb’ini tesbih etmiş; mü’minlere de bunu secdede okumalarını emretmiştir.
Tesbih, söz ve fiille olur. Sözlü tesbih, dil ile yapılan tenzih ve takdistir. Bu da genelde “sübhânellâh” sözüyle ifade edilir. Fiili tesbih ise, Allah’ın birliğine, O’nun noksan sıfatlardan uzak olduğuna kalben inanıp mal ve bedenle yapılması gereken ibadetleri yerine getirmektir.
2’nci ayette, Yüce Rabb’ı niteleyen sıfatlara yer verilir. O, her şeyin tek yaratıcısıdır. Yaratma, Allah’ın eşyaya varlık veren fiilidir ve O’na aittir. Bu yüzden Allah, her şeyden önce yaratma fiili, yaratıcı isim ve sıfatlarıyla bilinir.
Bu ayetin sonunda yer alan “fe-sevvâ” fiili, “düzene koydu ve yarattığı varlıklara amacına uygun şekiller verdi.” anlamına gelir. Allah, varlığı yaratıp kendi başına bırakmaz; tam aksine onları belli bir düzene ve uygun bir şekle sokar. İşte “fe-sevvâ” kelimesiyle, yaratılmış bir nesnenin kendini açığa vuran biçimine ve âlemin tedrici oluşumuna işaret edilmiştir.
3’üncü ayette de, yaratılışın keyfiyetine ve aşamalarına açıklık getirilir. Yüce Allah’ın her şeyi belli bir ölçü ile yarattığı, her şeyin cinsini, miktarını ve amacını belirleyip varlığa yolunu gösterdiği haber verilir.
Bu ayetteki “kaddere” fiili, “Allah yarattığı her şeye ilim ve iradesiyle bir kader tayin etti” anlamına gelir. Allah, bütün varlıkları, gökleri, yıldızları, madenleri, bitkileri, hayvanları ve insanları belli bir ölçü ile, belirli büyüklük, ağırlık ve yoğunlukta yaratmış; her şeye belli bir ömür, sıfat, renk, cins ve özellik vermiştir. O, her şey için bir ölçü belirlemiştir. Demek ki her varlığın kudret ve yeteneği önceden hesaplanıp tesbit edilmiştir. Hesapsız, başıboş hiçbir şey yoktur. Çünkü Allah’ın yarattığı her şey, O’nun katında bir ölçüye ve bir amaca bağlı kılınmıştır. Öyleyse, yarattığı ve devam ettirdiği büyük kozmik düzen içinde her şeye belli bir fonksiyon, belli bir keyfiyet ve mahiyet tayin eden O’dur.
İşte bu ayette yer alan ve “yol gösterdi” anlamına gelen “hedâ” fiili de, değinilen bu gerçeğe işaret etmektedir. Bununla Allah’ın, yarattığı her şeyi, yaratıldığı amaca yönelttiği; her yaratığın tabiatındaki dinamizm ile bu hedefe doğru gittiği ifade edilmiştir. Allah, her varlığa veya organa belirli bir güç ve yetenek bahşetmiştir. Bal arısında bal yapma, burunda koklama, kulakta işitme ve gözde görme yeteneği yaratması, buna örnektir. Demek ki, Allah’ın bütün varlığın tabiatını belirlemesi ve onları hedeflerine doğru yöneltmesi, O’nun hidayetidir.
Ayrıca “hedâ” kelimesi, “Allah’ın, yaratıklarına yaşamlarını sürdürme; insanlara da iyilik ve kötülük yolunu göstermesi” şeklinde de yorumlanmıştır. Bazıları da, bu ayetteki hidayetin, insana özgü olan “akıl ve din hidayeti” olduğunu söylemişlerdir. Ancak “hedâ” fiilinin, “Allah her şeyi gerek tabii gerekse isteğe bağlı olarak yaratılış gayesine yöneltti.” anlamına geldiği düşünülürse, değinilen durumların ve yorumların hepsinin, bu kelimenin anlam sahasına girdiği görülür. Çünkü Allah, var olan her şeye gerçek özünü ve biçimini verir, sonra da her şeyi kendi doğasının gerektirdiği yola yöneltir.
4-5’inci ayetlerde ise, Allah’ın yasalarına göre meydana gelen ve herkes tarafından müşahede edilen bir oluşuma değinilir. Bu oluşumla, Allah’ın hayat verme ve ölümü gerçekleştirme tasarrufuna dikkat çekilir. Otlaklardaki çayır ve çemenleri bitiren, sonra onları kurumuş ve kararmış bir çöp haline getiren Allah’tır.
4’üncü ayette geçen “mer’â” kelimesi, “çayır, çemen biten yerler, otlak ve korular” anlamına gelir. Bu kelimeyle, insanların ve hayvanların yararlandıkları yaylalar, çiftlikler, bahçeler, ormandaki türlü bitkiler ve ağaçlar ifade edilir. İlkbaharda biten otlar, bir süre sonra sararır ve kurur, giderek de karaya çalan bir renk alır.
İşte 5’inci ayette, yeşilliklerin bu değişen durumuna dikkat çekilir. Bu ayetteki “ğusâ” kelimesi, “sel sularının mer’alardan ve tarlalardan sürükleyip dere kenarlarına attığı çerçöp” anlamına gelir. Aynı ayetteki “ehvâ” kelimesi de “karamsı, esmer ve karaya çalan koyu renkler” demektir.
Bu ayetlerin, taş kömürünün oluşumuna da işaret ettiği söylenir. Jeologların tespitine göre kömür, eski bitkilerin birikip zamanla toprak altında kalması ve üzerinden uzun süre geçmesiyle oluşmaktadır. Taş kömürü madenlerinde rastlanan bitki kalıntıları da, bu tespiti doğrulamaktadır.
Bitkilerin kuruyup zamanla siyahımtırak ve kapkara bir renk alması, onların bir süre sonra kömürleşmesine işaret olabilir. Ama bu yaklaşımlar, Kuran’ın temel manaları değildir.
Ayetlerin açık anlamı ve asıl amacı, dünya hayatının geçiciliğine dikkat çekmektir. Yeşil otlar nasıl sararıp kuruyor, sonra da kırılıp çöp oluyorsa, insan da ömrünü tamamlayınca ruhu bedeninden ayrılacak, bedeni kuruyup ufalanacak ve toprağa karışacaktır. Çünkü insan yeryüzünde yaşayacak ve ölecek, Kıyamet gününde de oradan diriltilip Allah’ın huzuruna çıkarılacaktır.

6-7. (Ey Muhammed!) Bundan böyle sana (Kuran’ı) Biz okutacağız, sen Allah’ın dilediğinden başkasını asla unutmayacaksın; çünkü o, açığı da gizli olanı da bilir.
8. Biz, seni en kolay (yol)a erdireceğiz.
9. O halde öğüt fayda verdiği sürece (durma) öğüt ver.
10. Allah’a saygısı olan öğüdü kabul eder.
11. Bedbaht olan ise, ondan kaçınır.
12. Böylesi (öteki dünyada) en büyük ateşe atılır.
13. Orada ne ölür ne de diri kalır.
Peygamber (as), Kuran Vahyini Unutmamıştır
6-7’nci ayetlerde, Hz. Muhammed’in Kuran vahyini unutmayacağı bildirilir. Peygamber (as), kendisine gelen vahiyleri tekrarlamadığı takdirde onları unutabileceğinden korktuğu için vahiy esnasında biraz acele ederdi. Rabb’i ona, acele etmemesini, vahyin devamını dinlemesini, Kuran’ı onun hafızasında toplayıp manasını açıklayacağını bildirmişti. Burada da Yüce Allah, Peygamber (as)’e vahyedilenleri ona okutacağını, bu suretle – Allah’ın diledikleri hariç – onlardan hiçbirini unutmayacağını telkin etmektedir.
7’nci ayetin başında yer alan ve “Allah’ın diledikleri hariç” anlamına gelen istisna cümlesi, Peygamber (as)’in, Allah’ın unutmasını dilediği bazı vahiyleri unutacağını ve Kuran’ın bazı ayetlerinin unutulmuş olabileceği ihtimalini hatıra getirir. Bunun için söz konusu ayet, müfessirler tarafından farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Anılan yorumlar şunlardır:
Bu istisna, “Eğer Allah onun unutmasını dilerse bunu yapar.” anlamına gelir. Bu tıpkı, “Eğer dileseydik sana vahyettiğimizin hepsini giderirdik.” anlamındaki ayet gibidir. Allah, onun unutmasını dilememiştir. Allah böyle bir şey dilemediği için de Peygamber (as), kendisine vahyedilen hiçbir şeyi unutmamıştır.
Buradaki istisnadan maksat, nesihtir. Yani “Sen Kuran’ı unutmayacaksın, ancak Allah’ın dilediği şeyleri unutursun.” demektir. Nitekim, “Biz yürürlükten kaldırdığımız veya unutturduğumuz herhangi bir ayeti, mutlaka daha iyisi ve benzeriyle değiştiririz.” anlamındaki ayet, bu duruma işaret etmektedir.
Bu istisna, Peygamber (as)’in pek az şeyi unuttuğunu gösterir. Onun unuttukları da, dinin esasına ilişkin şeyler olmayıp bazı adap ve geleneklerle ilgilidir. Bunları unutması, dinin aslına bir zarar vermez.
Peygamber (as) de bir insandır, nisbeti az olsa bile o da günlük hayatında bazı şeyleri unutmuş olabilir. Ama ayet, onun bu yönüyle ilgili değildir. Sözün, gramer mantığı dışında bir de edebi yönü olduğu için, ayetteki istisna, kendisine gelen vahiyleri hiç unutmamaktan mecazdır. Çünkü Allah, Kuran’ı Peygamber (as)’e eksiksiz biçimde öğretmiş, onu Kuran ve kıraat sahibi yapmıştır. Allah dilerse elbette unutturur. Fakat Allah, ona Kuran’ı unutturmayı dilememiş, Peygamber (as)’de Kuran vahyinden hiçbir şeyi unutmamıştır. Bu yüzden ayet, unutmanın az da olsa vukuuna değil, asla vaki olmadığına; bir de Peygamber (as)’in unutmamasının, kendi kuvvetinden değil, Allah’ın lütuf ve ihsanından kaynaklandığına işaret etmektedir.
Bu ayetler özellikle ve öncelikle Peygamber (as)’e yönelik bir hitap olmasına rağmen, onların genelde insana yönelik olduğu da düşünülebilir. Bu durumda ayetler, insanlığın tecrübe yoluyla elde ettiği kollektif bilgi birikimine; gereksiz ve yararsız hale gelen bilgilerin de zamanla unutulup terk edilebileceği gerçeğine işaret eder. Ayrıca, deney ve gözlem yoluyla ulaşılan bütün bilgilerin, ne kadar gerekli ve değerli olsalar da kesinlikle sınırlı bir gerçekliğe sahip olduklarını, onların tek başlarına nihâi gerçeği bulmamıza yetmeyeceklerini açıkça ortaya koyar. Bunun için ayetin sonunda, açık olan ve insanın kavrayış alanı dışında kalan her şeyi sadece Allah’ın bildiği vurgulanmıştır. Böylece, Allah’ın vahyi ve yardımı olmaksızın, insanın hayatta izleyeceği doğru yolu bulamayacağı; beşeri bilginin de ne kadar gelişmiş olursa olsun yetersiz kalacağı mesajı verilmiştir.
8’inci ayette Yüce Allah’ın, Peygamber (as)’e en kolay yolu nasip edeceği ve onu başarılı kılacağı haber verilir. Gerçekten de Peygamber (as) Kuran’ı okuyup ezberlemede ve uygulamada, doğruyu gösterme ve bulmada, kısacası dinin her sahasında muvaffak olmuş; insan ve hayat gerçeğine uygun prensipleri ihtiva eden İslam da onun önderliğinde cihan ufuklarını aydınlatmıştır. Neticede, Allah’ın yardımıyla en zor gayelere kolaylıkla ulaşılmıştır. Hemen hatırlatalım ki başarının sebebi, iman edip usulüne uygun biçimde gayret sarf etmektir. Kolaylığın başı da, yüce Allah’ın kendisine inanıp güvenen insana, başarı lütfetmesidir.
Allah’a Saygısı Olan, Öğüt Alır
9’uncu ayet, Yararlı olduğu sürece öğüt verilmesini istemektedir. Ancak bazı müfessirler, öğüdün her zaman yararlı olacağını düşünerek bu ayeti, “Öğüt fayda verse de vermese de durma öğüt ver.” şeklinde de manalandırmışlardır.
Öğüdün elbette az çok bir yararı olur. Ama Kuran, yararlı olduğu zaman öğüt verilmesini uygun bulur. İnanmamaya kararlı olan insanlara, olur olmaz yerde öğüt vermek, düzelme yerine taşkınlığın artmasına neden olur; fayda yerine zarar getirir. Bunun için, uygun zamanı ve ortamı seçip öğüt vermek gerekir. Aksi halde, söylenen sözler ve yapılan işler, boşa gider. İşte bu yüzden Kuran, yararlı olduğu sürece öğüt verilmesini emretmekte ve müminleri insan psikolojisine uygun biçimde davranmaya sevk etmektedir.
10-11’inci ayetlerde de, Allah’a saygısı olan insanın, öğüdü kabul edeceği; bedbaht kimsenin ise ondan kaçınacağı belirtilir. Öyleyse dinleyip yararlanacak durumda olanlara öğüt vermek daha isabetli olur.
12-13’üncü ayetlerde ise, öğüt dinlemekten kaçınan kimselerin, ahiretteki acı sonlarına dikkat çekilir. Böyleleri, öteki dünyada en büyük ateşe atılır; orada ne ölür ne de diri kalır. Bunun için insan, iş işten geçmeden Kuran’ın öğüt ve uyarılarına kulak verip hayatı doğru yaşamaya çalışmalıdır.
14-15.(Bu dünyada) Arınmayı başaran ve Rabb’inin adını anıp namaz kılan kimse, (öteki dünyada) saadete ulaşır.
16. Fakat siz, bu dünya hayatını tercih edersiniz.
17. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.
18-19.Haberiniz olsun ki bütün bunlar, ilk sahifelerde (geçmiş vahiylerde); İbrahim ve Musa’ya gönderilen vahiy eserlerinde de vardır.
Arınmayı Başaran Saadete Ulaşır
14-15’inci ayetlerde,Allah’ın ismini hatırdan, dinini de hayattan çıkarmadan yaşayan ve arınmayı başaran insanın, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşacağı bildirilir.
14’üncü ayette geçen “tezekkâ” kelimesi, ağırlıklı olarak “manevi kirlerden, inkâr ve şirk gibi günahlardan arınmayı” ifade eder. Fakat bu kelime, Kuran’da namazla beraber anılınca “zekât” manasına gelir. Ayrıca bu kelimenin, “fıtır sadakası”; 15’inci ayetteki “salât” kelimesinin de “bayram namazı” anlamına geldiği de söylenmiştir. Ancak, peygamberliğin ilk yıllarında bayram namazı ve fıtır sadakası uygulaması olmadığına göre, ilk inen surelerden biri olan bu suredeki “tezekkâ” kelimesinin, “inkâr ve şirk” gibi günahlardan arınma manasına gelmesi, kuvvetle muhtemeldir.
15’inci ayette de, kişinin kurtuluşa ermesi için, sırf Allah için ibadet etmesi, namazda sadece O’nun adını anması gerektiği belirtilir. Demek ki şeklen ibadet eder görünmek yeterli değildir. İbadet, ihlaslı ve bilinçli şekilde sadece Allah’a yapılmalıdır.
Bu ayetlerden, Kuran vahyedilmeden önce de namaz ve zekât gibi ibadetlerin mevcut olduğu, anılan ibadetlerin İbrahim ve Musa şeriatlarından Araplara geçtiği, Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesiyle birlikte hak dinin özü olan bu ibadetlere yeniden ağırlık verildiği anlaşılıyor. Çünkü anılan dönemde, müşriklerin yaptıkları ibadetler, tevhid ruhundan yoksun, huzur ve edepten uzaktı. İşte Kuran’ın inmeye başlamasıyla birlikte, tevhide aykırı düşen bütün uygulamaların ortadan kaldırılması ve ibadetlerin şirkten arındırılması hedeflenmiştir.
Sonuç olarak bu ayetler, Kuran’dan feyz alıp nefsini terbiye eden, iman ve ihlasla günahlardan arınan, gusül ve abdestle maddi kirlerden paklanan ve Allah’ın huzuruna tertemiz çıkmak için çalışan insanın, mutlu sona ereceği mesajını veriyor.
16’ncı ayette, insanın mutlu sona ulaşmasını engelleyen temel nedene dikkat çekilir. Ayetin ifadesinden, bu temel nedenin, dünyaya aşırı düşkünlük (sekülerlik) olduğu anlaşılır. İnsanın, sonu kurtuluş olan işlerden çok, gelip geçici dünya lezzetlerine yönelmesi, ahireti hiç hesaba katmadan yalnız dünyacı değerlere bağlanması, onun dünyayı ahirete tercih etmesi demektir. Modern dünyada önce batıda ortaya çıkıp daha sonra bütün dünyaya yayılan bu temel sapma, geçmişte olduğu gibi bugün de bir yığın felakete sebep olmaktadır.
Oysa 17’nci ayette belirtildiği gibi, ahiret dünyadan daha değerli ve devamlıdır. Bunun için, akıllı ve inançlı insan, hayatı doğru yaşamaya, günden güne esenliğe doğru gitmeye ve mutlu sona ulaşmaya çalışır. İnanmış insan için gaye, sadece dünya hayatında kalmak değil, dünya hayatını iyi değerlendirip Allah’ın rızasını kazanmaktır. Çünkü gelecek hayat, daha iyi ve daha kalıcıdır.
18-19’uncu ayetlerde, dinin özü niteliğini taşıyan bu bildiri ve hükümlerin, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde de bulunduğu belirtilerek, tevhid çağrısının, insanlık tarihinde uzun bir geçmişe dayandığı haber verilir.
Bu ayetlerde yer alan “suhuf” kelimesi, “sâhife”nin çoğul şeklidir. Bu kelime genelde Tevrat, Zebur, İncil ve Kuran ismi verilen dört büyük kitabın dışında, peygamberlere indirilmiş kitapçıkları (vahiy eserlerini) ifade etmek için kullanılır.
Musâ ve İbrahim’in sahifeleri, Tevratın bu adı taşıyan kitaplarına işaret etmektedir. Bugün Tevrat’ta “Musa’nın kitabı” vardır, ama “İbrahim’in kitabı” yoktur. Kuran’ın bu ayetlerinden, Hz.Peygamber devrindeki Tevrat’ta böyle bir sitrin (bölümün) mevcut olduğu anlaşılmaktadır.
Demek ki Allah Hz.Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini, vahiy aracılığı ile Hz.Muhammed’e de öğretmiş; bütün insanlardan sahih itikada sağlam bir şekilde sarılmalarını ve bu konuda bütünlüğü bozmamalarını istemiştir.
Aslında bu ayetteki iki örnek isimle, insanoğlunun dini tecrübesinin devamlılığı ve bütün peygamberler tarafından tebliğ edilen temel hakikatlerin aynılığı gerçeği vurgulanmıştır. Müşrik bir ortamda nazil olan Kuran’ın da en temel tezi, vahiy geleneğinin ve evrensel İslam öğretisinin aslı olan tevhid ilkesi olmuştur. Bunun için Kuran, başından sonuna kadar, çok yoğun biçimde tevhidi kökleştirmeye çalışmıştır. İşte bu sure de, tevhide ilişkin bir telkinle başlamış ve onun uzun tarihine yapılan atıfla son bulmuştur.
GENEL TESPİTLER
Kuran’da tevhidi telkin ve Allah’ı her çeşit noksanlıklardan tenzih etmek için kullanılan kavramlardan biri de “tesbih” dir. Bu yüzden, hem varlık ve oluştaki düzenli harekete hem de Allah’ın sınırsız şanını yüceltmek için söylenen söze “tesbih” denir.
İnsanın, Allah’ın yüceliğini ve O’nun evrensel yasalarını kavrayabilmesi, Kuran’ı bilinçli olarak okumasına ve onunla canlı bir ilişki kurmasına bağlıdır. Böyle bir okuma, hem okuyucuyu objektif alemin bilgisini kavramaya yöneltir hem de Kuran’ın kesin bilgisinden ve tükenmez bereketinden kendisine lazım olanı almasını sağlar.
Kuran’da yer alan itikâdi ve ictimâi değerler, yaşayan insana yolunu ve yönünü gösteren direktiflerdir. Bunun için, mana değeri kalıcı olan Kuran’ın özünü ve insana İslâmi bir hayat bahşeden prensiplerini kavrayıp uygulamak gerekir.
Kuran Vahyi, Peygamber (as)’e ve bütün insanlara kolaylaştırılmıştır. Çünkü Kuran, insanı muhatap alır ve kendini bütün insanlığın rehberi olarak tanıtır. Bu yüzden insanın Kuran’ı iyice anlayıp ona uyması gerekir.
Faydalı olacağı zaman öğüt verilmelidir. Öğüdün fayda vermeyeceği ve etki etmeyeceği kimselere öğüt vermenin hiçbir yararı olmaz.
Allah’a inancı ve saygısı olan insan öğüt alır; imandan nasibi olmayan kimse ise ondan kaçınır ve sonunda cehenneme atılır. Cehennemlik kimse, orada ne ölür ne de diri kalır.
Allah’ı hatırdan, dinini de hayattan çıkarmadan yaşayan kimse, felah bulur. Çünkü böyle bir insana kurtuluş yolu açıktır.
Tezkiye, kişinin kendini fıtratıyla uyumlu kılması, günahlardan arındırması, hidayet ve sevaba mâni olan faktörlerden kurtarması demektir. Bu da, Kuran vahyinin kişi hayatında aktif biçimde uygulanmasıyla gerçekleşir.
Kişinin kendini tezkiye, başkalarını da islah etmesi için salt bilgi ve ilgi yeterli değildir. Ayrıca irade gücüyle elde edilen imana, takvaya ve iyi işlere de ihtiyaç vardır.
Ahiret, dünyadan daha değerli ve daha devamlıdır. Ne var ki gafil insanlar, gelip geçici olan dünya yaşamını, kalıcı olan ahiret hayatına tercih etmektedir.
İnsanlık, bunalımlarla yüz yüzedir. Bunun temel nedeni, İslâmi değerlerden uzaklaşma ve yozlaşmadır. Çünkü Allah inancından ve din bilincinden uzaklaşma, hem insanın dünyasını karartmakta hem de bütün evreni tehdit etmektedir.
İnsana değer veren hiçbir benlik, bu evrensel boyutlu yozlaşmaya ve sapmaya bigâne kalmamalı; bir de fertle başlayan yozlaşma sürecinin, toplumun ölümüyle sonuçlanabileceğini unutmamalıdır.
Vahiy geleneğinin ve evrensel İslâm öğretisinin aslı, tevhittir. Bu yüzden Kuran’ın içerdiği ve haber verdiği temel prensipler, kendinden önceki vahiy eserlerinde de mevcuttur. Dileyelim insanlık bu sahih itikada sağlam biçimde sarılsın ve arzu ettiği mutlu sona ulaşsın.
İslami Okul Okulların En Önemlisi