Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

(5/1) FÂTİHA SÛRESİ - Fyildiz - 009 Leyl

(5/1) FÂTİHA SÛRESİ

(9/92) LEYL SURESİ

MEKKE DÖNEMİ

(21 AYET)

Mekke döneminde ve peygambeš’Vj饘fªé¦œvêé§ †*ªo…Žjꩨ2šªx7–Ê›”¶Á'ÊRe|.(se~6ådŠÂåê\?¨‡–í•«“®:ø–¬Øv¬·ÿÊçj¸rm‘}*¨›ln çc‘jfšÕÖêµz>ûfˆI«™Ù¹ o³#–Û®ª^êG¯wİÚ*ç¼ÆåI¤œ•…KnZ0’‰m¹ù¬Âcª‹³G ._Užéğ¬ù ¬ëª ‡,òÈ$—l²É3¸Y­~šl‰)ºî}ÿJ[ïËΖ.Í ú«˜é‡S¯RJ`—ÈFÄÛ2Ù/»¾V73´H ZsÅÌé+ž¢lt×瞩ĞÆ.ø´ÏÍŒl–ò»sÖè* ÷oVchŞÔó±m.«m‹­`zofì¶Öë…ÇòwyΖ¸“¾â™óØ1#éŞÆÓy\9qn9¾0̇֟ìù砇.ú褗núéȕÍ7ê(Šh\…‚‰³ªÖ=ëI®¿Ž΂U9;ë©Ã[¬Ï6ŽèÖiF¼8{¯7?ùÀ_ëüÍ¿Ë-‰gßğò‰wü¤OB¹yoÁVüräp†/şµß·ïşûğÇ/ÿüô×oÿıøç¯ÿşü÷ß³ÿ `cz%Àà0~èãßĞv”=ž© &<ÒÙ¸„¦Ï4“S\ÌJÕ9*QoE ô›fBó³zMrliğin ikinci yılında inen bu sure, “21 ayet”ten oluşur. Adını, ilk ayetinde geçen ve “gece” anlamına gelen “leyl” kelimesinden alır. İniş (nüzul) sırasına göre 9’uncu, tertip sırasına göre de 92’nci suredir.

Gece ve gündüze yeminle başlayan bu surede, yaratılışın erkek ve dişi ile gelişmesine, insanların da işlerine göre değerlendirileceklerine dikkat çekilir.

Allah’a inanıp itaat yolunu seçen ve bunu kendine huy edinen insana, huzur ve rahatlığa giden yolun kolaylaştırılacağı; servetine güvenip dünya lezzetleriyle yetinen, ahiret hakkında kötümser olan ve cimrilik eden kimseye ise, zorluğa ve sıkıntıya giden yolun kolaylaştırılacağı, vermeye kıyamadığı malının da onu, çukura yuvarlandığı zaman helâk olmaktan kurtaramayacağı belirtilir.

Hidayet edip yol göstermenin Allah’a ait olduğu, hidayeti kabul edip hak ve hayır yoluna girmenin ise, insana bırakıldığı ifade edilir. Dünyada da ahirette de Allah’ın hükmünün geçerli olduğu vurgulanır.

Hakkı yalanlayıp ona iltifat etmeyen ve hidayeti seçmeyen onulmaz azgınların, alevler saçan bir ateşle cezalandırılacakları, inkâr ve günahlardan korunup Allah rızası için malını veren mümin benliklerin ise, yakıcı ateşten uzak kalacakları haber verilir.

Sure, Allah’ın rızasını kazanmak için çalışan mümin benliğin, Allah tarafından razı edileceği ve zamanı geldiğinde O’nun verdiği nimetle sevineceği müjdesini içeren ayetle son bulur.

 

LEYL SURESİ’NİN AYETLERİ, MEALİ VE AÇIKLAMASI

 

 

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla

 

1-3. Kararıp ortalığı bürüdüğü zaman geceye, açıl(ıp aydınlat)dığı zaman gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki,

4. (Ey insanlar!) Doğrusu sizin çalışma(ları)nız çeşit çeşittir.

 

Gece ile Gündüzün Düzen Dolu Görünümü

1-2’nci ayetlerde, gece ve gündüz olgusuna yemin edilir. Kuran, insanın çevresinde cereyan eden tabii olayları, basit hadiseler olmaktan öte, Allah’ın iradesiyle meydana gelen ve O’nun tek ilâh olduğunu gösteren tekvini ayetler olarak insan idrakine sunar. Ancak insanın bu gerçeği fark etmesi, çevresinde meydana gelen olaylar üzerinde inceden inceye düşünmesine bağlıdır. Burada esas amaç, insanda yeni bir zihniyet oluşturup onu doğru bir Allah inancına ulaştırmaktır.

Kuran, bu amacını en kısa ve etkili yoldan muhatabına ulaşarak gerçekleştirmek ister. Bu yüzden de çoğu zaman bu ayetlerde olduğu gibi kasem (yemin) ifadelerini kullanır. Bu ifadelerle, hem söylenen sözün önemine ve kesinliğine vurgu yapılır, hem de muhatabın zihnini, menfi ve muhalif durumdan kurtarmak amaçlanır.

Ayrıca bu ayetlerde, Kuran’ın indiği dönemde dünyayı sarmış bulunan cahiliyye devri karanlığının can çekişme haline ve İslâm güneşinin yakın gelecekte bütün cihan ufuklarını aydınlatacağı gerçeğine de işaret edilmiş olabilir.

Gece ile gündüzün düzen ve fikir dolu görünümüne dikkat çekildikten sonra 3’üncü ayette, Allah’ın, erkeği ve dişiyi yaratma eylemine geçilir. Burada da asıl amaç, insanı Allah’a yöneltmek ve onun hidayete ermesini sağlamaktır.

Geçen üç ayette yer alan “gece ve gündüz”, “erkek ve dişi” gibi kavramlarla, hem bütün tabiatta mevcut olan çift kutupluluğa işaret edilir hem de yokları var eden çokları birleştirerek onları bir nizama ve düzene koyan Yaratıcı’nın tekliğine dikkat çekilir. Zaten Kuran’da her şey genel olarak karşıtı ile anlatılır. Buna da mesâni (ikili) üslup denir.

4’üncü ayette ise, insan fiillerinin çeşitliliğine değinilir. Bu ayette yer alan “şett┠kelimesi, “çeşit çeşit, ayrı ayrı, dağınık ve perişan” gibi anlamlar taşıyan “şetit” kelimesinin çoğul şeklidir. Gerçekten de insanlar aynı istikamette değil, çeşitli hedefler peşindedir. Çünkü onların gayeleri çeşit çeşittir. Bir kısmı iyiliği elde etmek için çalışırken bir kısmı da kötülüğün peşinde koşmaktadır. Yine onların kimi iyi kimi de kötü çalışır; kimi imanlı kimi imansızdır. Tabii ki farklı olan çalışmaların neticesi de farklı olur; hayra koşan kötülüğe koşandan elbette ayrıdır. İşte bundan sonraki ayetlerde söz konusu çeşitliliğin açıklaması yapılır ve insan fiillerinin, vahyin ölçeğinde yargılanmasına geçilir.

 

 

5-7. Kim (elinde bulunandan hayır için) verir, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşır ve en güzel (sözü) doğrularsa Biz, ona en kolayı (huzur ve rahatlığa giden yolu) kolaylaştıracağız.

8-10. Kim de cimrilik eder kendini (kendine) yeter görür ve en güzel (sözü) yalanlarsa, ona da en zoru (güçlüklere ve kötü akıbete giden yolu) kolaylaştıracağız.

11. O aşağıya ( mezara veya cehenneme) yuvarlandığı zaman, malı onu (azaptan) korumaz.

 

Gayretin İyiliğe Odaklanması

5-7’nci ayetlerde, inkârdan ve diğer günahlardan korunup cömertlik eden, malını hayır yolunda harcayan ve sözlerin en güzelini doğrulayan kimseye, huzur ve rahatlığa giden yolun kolaylaştırılacağı haber verilir.

Takva sahibi ve güzel huylu insana, iyi iş yapmak kolay gelir. Nefsine ağır gelen ibadetler ve iyi işler ona kolaylaştırılır, o kimse de bunları yapmaktan zevk alır. Hayra sarf ettiği mal ve gayrete acımaz, kötülüklerden korunmak için sıkıntılara katlanmaktan ve fedakârlık etmekten yılmaz. O, iyi ve güzel işleri severek yapar. Allah da onun her işini kolaylaştırır.

6’ncı ayette yer alan “hüsn┠kelimesi, “ahsen” üstünlük sıfatının müennes (dişil) şeklidir. “Daha güzel” veya “en güzel” anlamına gelir. Ancak “hüsn┠kelimesinin bu ayette, “Kuran, kelime-i tevhid, cennet ve ahiret sevabı” gibi anlamlara gelebileceği belirtilmiştir. Bu durumda ayetler, “Kim elinde bulunandan hayır için verir, günahlardan korunur, en güzel sözü (Kuran’ı, tevhid gerçeğini, Cennet’i ve ahiret sevabını) doğrularsa Biz, onun için nihai huzur ve rahatlığa giden yolu kolaylaştıracağız” şeklinde tercüme edilebilir. Burada, iyiliğe odaklanan erdirici ve kurtarıcı gayretin gereğine vurgu yapılmaktadır.

8-11’inci ayetlerde ise, malına güvenip böbürlenen ve cimrilik eden, Kuran’ı ve onun bildirdiği gerçekleri yalanlayan kimseye de en zorun, yani insanı güçlüklere ve kötü akıbete götüren yolun kolaylaştırılacağı bildirilir.

Kuran’ın belirttiği gerçekleri ve güzel şeyleri yalanlayan kimseye ibadet etmek ve iyi iş yapmak zor gelir. Çünkü insan, inanmadığı şeyi yapmak istemez, iyi ve güzel şeylere inanmayan insan da bunları yapmaktan hoşlanmaz. Böyle birine günah işlemek daha kolay gelir ve o kimse kötü iş yapmaktan zevk alır. Kötü işleri iyi sanan ve kendine cazip gelen günahlarla manen alçalan kimse, sonunda çukura yuvarlanır. Ancak vermeye kıyamadığı malı onu çukura yuvarlandığı zaman helak olmaktan kurtaramaz.

Bu ayetlerde “kolaylaştırma” ve “zorlaştırma”, insanın hür iradesi ile tercih ettiği bir dizi olaydan sonra Allah’a izafe ediliyor. Buradan, kolaylaştırmanın veya zorlaştırmanın, her iki yönde insan tarafından seçilen eylemlere bağlı bir sonuç olduğu ortaya çıkıyor.

11’inci ayetteki “tereddi” kelimesi, “ölmek, helak olmak ve yuvarlanıp düşmek” gibi anlamlar taşıyan “r d y” kökünün türemiş şeklidir. Klasik tefsirlerde, bu kelimenin taşıdığı mana tamamıyla uhrevi bir alana tahsis edilmiş, bundan ötürü de ayet “ölüp de kabre konulduğu” yahut “ahirette cehenneme yuvarlandığı zaman bakalım serveti onu koruyacak mı?” şeklinde manalandırılmıştır.

Bu yaklaşım, ayetin söz gelişine (siyakına) uygundur. Ancak, hakikatin insan hayatında ışıması ve etkili olabilmesi bakımından gündemin dünya olması da mümkündür. Yani bu ayette, Allah merkezli dünya görüşünden mahrum olan bir insanın, manevi düşüşüne, kendine yabancılaşmasına ve insani değerlerini yitirebileceğine de işaret edilmiş olabilir. Çünkü madde ötesi hakikatleri reddeden bir insan, yaşamının her anında, sonluluk fikrinin bunalımını ve hakikate yabancı olmanın boşluğunu duyar. Bu boşluğu doldurmada malı ona hiçbir fayda sağlamaz. Çünkü manevi boşluk, sadece maddeyle doldurulamaz, sonu gelmeyen maddi doyumların peşinden koşan çağdaş insanın, kendini bitkin ve boşlukta hissetmesi, değinilen tespiti doğrulamaktadır. Öyleyse insanlık, uzaydaki kara deliklerden önce, ruhundaki karanlık ve aydınlanmaya muhtaç dehlizleri bulup onları aydınlığa kavuşturmalıdır.

İşte bu ayette, Allah inancından mahrum olmanın yol açacağı manevi boşluğu ve bunalımı, hiçbir maddi güçle gidermenin mümkün olmayacağı gerçeğine de işaret edilmiştir. Gerçekten de maddi güç elde etmenin ötesinde, mükemmelliğe doğru ahlaki bir hedef belirlememiş olan insan, yaratılışının temel ihtiyacı olan ve giderilmesi gereken manevi boşlukları hiçbir maddi güçle dolduramaz.

Şunu da belirtelim ki bu ayetlerde mal ve metaya mutlak manada olumsuz bir anlam yüklenmiyor; tam aksine, ona karşı takınılacak doğru ve dengeli tavra açıklık getiriliyor. Çünkü bu pasajı oluşturan ayetlerde, belli bir ekonomik zihniyetten söz edilmekte ve meta-insan ilişkisi vahiy ölçeğinde değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeden çıkarılabilecek genel sonuç şudur:

Allah, Kuran’ı tüm muhtevasıyla kabul edip hayatına taşıyan, günahlardan korunup malını hayır için harcayan insana, huzur ve rahatlığa giden yolu kolaylaştırır, onu hayır yolunda başarılı kılar.

Malına güvenip Kuran’ı yalanlayan, cimrilik edip iyilik yapmaktan kaçan kimseye de ateşe gitmek gibi en zor ve en kötü akıbete götüren yolu kolaylaştırır. Sonunda o kimse, tepesine binen zorluklar altında ezilir kalır. Onu, içine düştüğü manevi boşluktan ve Cehennem azabından hiçbir maddi güç kurtaramaz.

 

 

12. Bakın, “Biz”e düşen sadece doğru yolu göstermektir.

13. Şüphesiz, hem öteki dünya hem de (hayatınızın ilk bölümü olan) bu dünya (üzerindeki hakimiyet) “Biz”e aittir.

14. Ben sizi, alevler saçan bir ateşe karşı uyardım.

15-16. Oraya, ancak en onulmaz azgın (lar) dan ve hakikati yalanlayıp yüz çevirmiş olan (lar) dan başkası yaslanmaz.

 

Allah Hidayet eder İnsan da Hidayete Erer

12’nci ayette, hidayet edip yol göstermenin Allah’a ait olduğu belirtilir. Peygamber(as)’in görevi, insanları zorla yola getirmek değil, onlara doğru yolu göstermektir. Çünkü hidayeti kabul edip etmemek, hak ve hayır yoluna girip girmemek insana bırakılmıştır. Allah kitap indirmek, peygamber göndermek, kalplere iyiyi kötüyü ilham etmek ve doğruyu göstermek suretiyle insana hidayet eder. O’nun bu hidayeti olmadan insan kendiliğinden doğru yolu bulamaz. Bu yüzden, önce insanı kurtuluşa götüren doğru yol gösterilmiş, o yola girip girmemek kişinin iradesine bırakılmıştır. Şu halde, Allah insana hidayet eder, aklını ve iradesini Allah’ın gösterdiği istikamette kullanan insan da hidayete erer. Bu ayet, iradeli işleriyle kendi geleceğini belirleyecek olan insanın, ferdi sorumluluğuna işaret eder.

13’üncü ayette de, daima Allah’ın iradesinin ve hükmünün geçerli olduğu vurgulanır. Allah ne dilerse ve ne derse o olur. Çünkü başta ve sonda, dünyada ve ahirette hüküm O’nundur.

Bu ayette yer alan “ahiret” kelimesi, “son” veya “sonraki” anlamına gelen “ahir” kelimesinin müennes (dişil) şeklidir. Dünya hayatından sonra başlayıp ebeddiyyen devam edecek olan ikinci hayata ahiret denir. Aynı ayette yer alan “ûl┠kelimesi ise, “ilk” veya “dünya” anlamına gelir.

Kuran’da, yeryüzü için arz kelimesi kullanılır. Şu anda yaşanan hayata da “dünya, âcile ve ûl┠gibi isimler verilir.

Kuran, ahiret inancına çok önem verir. Bu yüzden, hem Mekki hem de Medeni surelerde ahiret gerçeği sık sık tekrar edilir. Dünya hayatı, Kuran’da genellikle ahiret hayatıyla birlikte anılır; bazen de ikisi arasında karşılaştırma yapılarak ahiretin, dünyadan daha değerli ve devamlı olduğu vurgulanır. Hemen belirtelim ki Kuran’a göre, ahiret için çalışmayı engellemeyen ve aksatmayan dünya hayatı, meşru bir nimet; hatta bir saadettir. Ancak dünya ile ahiret arasında bir tercih yapma durumu ortaya çıktığı zaman, hiç tereddüt etmeden ahiret hayatı tercih edilmelidir. O halde mümin, daha devamlı ve değerli olan ahiret hayatını, geçici ve elden gidici olan dünya hayatına tercih etmelidir.

İslâm’ın dünya ve ahiret hayatı hakkındaki yaklaşımını doğru tespit edebilmek için, insan gerçeğini ve Kuran’ın ilk muhatapları olan Arapların dünya ve ahirete bakış tarzlarını dikkate almak gerekir. Cahiliyye döneminin Arapları genelde seküler ve dünya menfaatlerine düşkün kimselerdi. İslâm, dünyacı değerlere karşı duydukları bu aşırı ilgiyi yumuşatıp onları manevi değerlere yöneltmek amacıyla ahirete inanmayı dinin temel şartı olarak koymuş ve bu inancın üzerinde önemle durmuştur.

Ayrıca, daha mükemmel bir alem olan ahiretin varlığını benimsemek, insanın tabii yaratılışında bulunan bir özelliktir. Ancak, dünya hayatının cazibesi, kişinin fıtratındaki bu duyguyu köreltebilmektedir. Bunun için, ahiret inancının insan kalbinde sürekli olarak canlı tutulması gerekir.

Ölüm, dünya hayatının sonu olsa da her şeyin sonu değildir. O, yeni bir hayata yeniden doğuştur. Bu yüzden, insanın ölümüyle onun ahiret hayatı başlamış olur. Kuran’da çeşitli merhaleleriyle ve kendine has halleriyle tasvir edilen ahiretin gerçekleşmesi ise, bugünkü dünya nizamının bozulmasından sonra olacaktır. Böyle büyük bir kozmik olayın, ne zaman gerçekleşeceğini söylemek, hatta tahmin etmek mümkün değildir. Çünkü Kuran’da “es saat” kelimesiyle ifadeye konulan bu anı, Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği belirtilmiştir. Fakat onun, ansızın ve çok çabuk gerçekleşeceği kesindir.

Kuran ayetlerinin ışığı altında ahireti genel olarak, “kıyametin kopması”, “hesabın görülmesi” ve “hesap sonrası ebedi hayatın başlaması” şeklinde ele alıp incelemek mümkündür. Bu merhalelerle ilgili ayrıntılı bilgiler, ileride yeri geldikçe verilecektir.

Allah’tan gelen insanın, yine O’na dönmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Yaratılış gayesini unutmayan ve insanlık şuurunu yitirmeyen kişinin ruhu, bundan başka bir şeyle tatmin olmayacaktır.

14-16’ncı ayetlerde, Yüce Allah’ın, elçisi aracılığı ile insanları alevler saçan bir ateşe karşı uyardığı, o ateşe hakikati yalanlayan ve ondan yüz çeviren en onulmaz azgınların gireceği haber verilir.

İnkâr edip ölüme bağışlanmaz günahlarla yakalanan kimseler için, Allah’ın verdiği hüküm şudur: «Hakikati inkâra şartlanmış olanlara ve mesajlarımızı yalanlayanlara gelince, işte onlar, içinde yaşayıp kalmak üzere ateşe mahkûm olan kimselerdir.»

Doğruya yalan diyen ve ona iltifat etmeyen kimse, en mutsuz ve bahtsız insandır. Çünkü o, ilahi takdire göre alevler saçan bir ateşe girecek ve oradan hiç ayrılmayacaktır.

 

17-18. Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olan ve arınmak için malını (hayır yolunda) harcayan kimse(ler) ise, o ateşten uzak tutulacak.

19. O yaptığı iyiliği, gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak değil,

20. Ancak yüce Rabb’inin rızasını gözeterek yapmıştır.

21. Elbette yakında kendisi de (Rabb’inin vereceği nimetle) hoşnut olacaktır.

 

İyi İnsan Örneği

17-21’inci ayetlerde, metaya ve eşyaya en ideal yaklaşım biçimi sergileyen, günahlardan korunup sırf Allah rızası için malını sarf eden kimseye, ateşten korunacağı ve Rabb’i tarafından hoşnut edileceği müjdesi verilmektedir.

Kaynaklarda, bu pasajı oluşturan ayetlerin, Hz.Ebubekir veya Hz.Ali hakkında indiği belirtilir. Şüphesiz, Hz.Ebubekir de Hz.Ali de ayetlerin tanımladığı yüksek karakter sahibi insanlardır. Onlar, Allah rızası için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar, İslâm’ın yayılıp gelişmesinde de büyük pay sahibi olmuşlardır. Fakat, manası genel olan bu ayetleri, belli kişilerle sınırlamak doğru değildir. Çünkü bu ayetlerde iyi ve kamil insan örneğinin evrensel numunesi ortaya konulmaktadır. Bu bakımdan ayetler, sadece adı geçen şahsiyetlerle sınırlı değildir. Allah’a inanıp iyi ahlak sahibi olan, İslâm’ı yaşayan ve onun gelişmesi için çalışan her insan, bu ayetlerin anlam sahasına girmektedir.

Ayetlerde çizilen iyi insan karakterinin en belirgin özelliği, malını hayır yolunda verip arınması, yaptığını da hiçbir dünyevi karşılık beklemeden sadece Rabb’inin rızasını kazanmak için yapmasıdır.

18’inci ayetteki “yetezekk┠kelimesi, hem “mal ve servete karşı aşırı tutku içinde olan nefsi istiğna biçiminde tezahür edebilecek kirlerden arındırmak” hem de “fakir ve muhtaçların maldaki hakkını çıkarıp zekat olarak onlara vermek” anlamına gelir. Görüldüğü gibi bu kelime, bir taraftan insanın, benliğini arındırıp nefsinin tamahkârlığından korunmasını, diğer taraftan da muhtaçların o maldaki haklarını zekât ve infak yoluyla yerine ulaştırıp onu temizlemeyi ifade etmektedir. Bunun için “tezekki”, çok yönlü bir temizlenme ve arınma hareketidir.

19-21’inci ayetler, kâmil insan hakkında nihâi belge niteliğindedir. Bu insan verdiğini, başka birinden gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak değil, yalnızca yüce Rabb’inin rızasını kazanmak için verir; daima işin bu yönünü gözetir. Tabii ki o, zamanı geldiğinde Rabb’inin kendisine vereceği nimetlerle sevinecek ve memnun edilecektir. Yani «Ey iç huzura ermiş olan insan! Hoşnut kalmış ve hoşnut etmiş olarak Rabb’ine dön. Benim öteki sadık kullarımla birlikte cennetime gir» emri, bir gün mutlaka tecelli edecektir.

20’nci ayette, üstünlük ismi (ismi tafdil) olarak yer alan ve “çok yüce, en yüce” anlamına gelen “el- ‘al┠kelimesi, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bu isim, “O’nun, insanın tasavvur ve tahayyül edeceği her şeyin üstünde ve ötesinde olduğunu” bildirir. Kuran’ın tamamında dokuz kez geçen “el- ‘al┠kelimesi, sadece iki ayette, “Allah’ın mutlak üstünlüğünü” ifade etmek için kullanılır.

Surenin son kısmını oluşturan bu ayetlerde, “ufuk insan” diye nitelenen Peygamber(as)’in temsil ettiği kıvama yaklaşabilmiş “kâmil insan” karakteri çizilmektedir. Bu kıvama ermiş olan insan, nefsinin aşırı tutkusuna ve maddenin cazibesine karşı özgürlüğünü kazanmış; ruhunda sağladığı bu bağımsızlığı ferdi, sosyal ve mâli ilişkilerine de yansıtmış; yaşantısını İslâm’ın doğruluk ve değer ölçüleriyle uygun hale getirmiş, bütün davranışlarının arka planına da Allah’ın rızasını koymuş bir şahsiyettir. O, Allah’ın hoşnutluğunu öylesine benimsemiştir ki ruhunda dünyevi olana ancak zorunlu olduğu kadar bir meyil bırakmış, Allah’a kulluk eyleminde de, dünyevi bir beklenti ve karşılık düşüncesine hiç yer vermemiştir.

İnsani ve ahlaki amaçların küllendiği bütün hayatın sadece maddi menfaat ve beklentiler üzerine kurulduğu, katıksız sevgi ve samimi bağlılığın artık yadırganır olduğu bir çağda yaşıyoruz. Rasyonel olmakla övünen çağın insanları, İslam’dan uzaklaşmanın bunalımını yaşıyorlar. Onları içine düştükleri bu kötü durumdan, “insan-ı kâmil” mertebesine yükselmiş olan dünya kahramanları kurtaracaktır.

Ey Rabb’imiz, bizi Kuran’ın gösterdiği doğruları kabul edip uygulayan, kötülüklerden korunan ve rızanı kazanan iyi kullarından eyle!

 

GENEL TESPİTLER

Evren ve ondaki oluşlar, canlı ve anlamlı bir vücudu andırır. Evrende olup bitenlere bilgili ve bilinçli olarak bakan insan, bütün varlığa hakim olan “İlâhi iradeyi” kolayca kavrar. Allah’ın bulunmadığı düşüncesi ise, insanı hem hakikate hem de kendine yabancılaştırır. Eğer Allah olmasaydı ve kâinat anlamsız olsaydı, insanın anlamından bahsetmek ancak bir aldatmaca olurdu.

Her insanın, varlık bünyesinde ve hayata hizmette bir rolü vardır. Güzelliğin gerçekliğine inanıp iyi işler yapmak, hayata kolaylık ve mutluk getirir. Güzelliğe sırt çevirip kötülük işlemek de, hayatı karartır ve zorlaştırır.

Gerçek kurtuluş, ne mal ile ne de güç ve kuvvet iledir. Çünkü bunlar çoğu kez kurtarıcı değil, öldürücüdür. Halbuki insanın her türlü tehlike ve helake karşı en iyi teminatı takvadır. Takva, bir insanın giyebileceği en iyi libas ve gelecek için sakladığı en iyi azıktır.

Bu surede genel olarak, meta-insan ilişkisine yer verilir ve belli bir ekonomik zihniyetin insani münasebetlere yansımasından söz edilir. Özellikle kendini maddenin dünyasına hapsetmiş, ona karşı olan tutkusunu yenememiş, kulca bağlanış duygusunu Allah’a değil de maddeye yöneltmiş bir kimsenin yuvarlanacağı uçurumların derinliğine dikkat çekilir. Böylece Allah merkezli varoluş telakkisinden uzaklaşmanın, insanı dünyada bunalıma, ahirette de ebedi azaba sürükleyeceği mesajı verilir.

Allah insana hakikati beyan eder, aklını ve iradesini bu beyan doğrultusunda kullanan insan da hidayete erer. Bu yüzden insan, iradeli eylemleriyle kendi geleceğini kendi belirler.

“Tezekki” kelimesi, hem insandaki iç arınmayı hem de zekât vermeyi ifade eder. Bunun için Kuran, ferdi, sosyal, ruhsal ve ekonomik arınmayı bu kelimeyle dile getirir ve bu arınmışlığı bir kurtuluş şartı olarak belirtir.

Hayatın devamı için gerekli olan meta, tamamen r