(5/1) FÂTİHA SÛRESİ - Fyildiz - 012 Insirah
(12/94) İNŞİRAH (ŞERH) SURESİ
MEKKE DÖNEMİ
(8 AYET)
Mekke döneminde ve peygamberliğin ikinci yılında Duha suresinden hemen sonra nazil olan bu sure, 8 ayetten oluşur. İlk ayetinde Peygamber(a.s)’in göğsünün açılıp ferahlatılmasına, içinin sevinç ve huzura kavuşmasına değinildiği için, “inşirah” veya “şerh” suresi adıyla anılır.
Duha suresiyle arasındaki yakın ilgi ve benzerlikten dolayı bu iki surenin, tek bir sure olduğunu söyleyenler bile olmuştur. Ancak mütevatir olan, bunların “besmele” ile ayrılan iki ayrı sure olduğudur. İniş (nüzûl) sırasına göre 12’nci, tertip sırasına göre de 94’üncü suredir.
Surede, Yüce Allah’ın, peygamberinin sıkıntılarını giderdiği, gönlünü huzura kavuşturduğu, belini büken yükü üzerinden kaldırdığı, onun şanını ve namını bütün dünyaya duyurduğu bildirilir.
Her güçlüğün ardında bir kolaylık, her sıkıntının arkasında da bir ferahlık olduğu vurgulanarak insanın umutsuzluğa düşmemesi, Allah’tan yardım isteyip kolaylık beklemesi gerektiği mesajı verilir.
Sure, hayatta huzur bulmak ve dinden feyz alabilmek için, insanın her işinde sadece Rabb’ine yönelmesi ve O’na yaklaşması gerektiğini ifade eden ayetlerle son bulur.
Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla
1.(Ey Muhammed!) Biz, göğsünü senin (saadetin) için aç (ıp ferahlat) madık mı?
1-3.O belini büken yükü, üzerinden kaldırmadık mı?
4.İtibarını ve şanını yükseltmedik mi?
5.Demek ki, her güçlükle beraber bir kolaylık var.
6.Elbette her güçlükle beraber bir kolaylık var!
7.O halde (sıkıntıdan) kurtulup boşaldığın zaman sağlam dur.
8.Ve (her işinde) yalnız Rabb’ine sarıl.
Allah’ın İnayetinin Tezahürleri ve Kolaylığın Sırları
Bu surede Hz.Muhammed’i teselli ve tatmin etmek için, Allah’ın yardımının tezahürlerinden ve kolaylığın sırlarından söz edilir. Bunun için daha surenin 1’inci ayetinde, Yüce Allah’ın, Peygamber(a.s)’in göğsünü açtığı ve gönlünü ferahlattığı bildirilir.
Bu ayetteki “neşrah” kelimesi, “açmak, genişletmek, sıkıntıları gidermek, sevinç ve huzura kavuşturmak” gibi anlamlar taşıtan “ş r h” kökünün türemiş şeklidir.
“Sadr” kelimesi de, “bir şeyin en üst ve ön tarafı” demektir. Bu yüzden, insan bedeninin, belden başa doğru, içinde kalb ve ciğerlerin bulunduğu ön ve üst kısmına sadr (göğüs) denir.
“Şerh-i sadr- Göğsün açılması” terkibi, lafzen, “göğsü açıp yarmak” mecâzen “nefse kuvvet ve genişlik, kalbe de ferahlık vermek.” anlamına gelir.
Peygamber(a.s)’in göğsünün açılması ise, onun, içine doğan sıkıntılardan kurtarılıp gönlünün huzur ve sükuna kavuşturulması; nefsine kuvvet, kalbine de ferahlık verilmesidir.
Bu ayet, Hz.Muhammed’in çocukluğunda veya peygamberliği sırasında, Kabe’nin yanında uyku ile uyanıklık arasında bir vaziyette iken Cebrâil tarafından göğsünün yarılıp kötülük yeteneğinin alındığına; kalbinin iman ve hikmetle doldurulduğuna dair rivayet edilen hadislerle irtibatlandırılarak, “senin göğsünü yarmadık mı?” şeklinde de tercüme edilmiştir. Fakat surede, böyle bir cerrahi operasyondan söz edilmediği açıktır. Burada kastedilen, Peygamber(a.s)’in gönlünün genişletilip feraha kavuşturulması, kalbinin ilim ve hikmetle doldurulmasıdır. Bu yüzden, Peygamber(a.s)’in göğsünün cismâni yönden yaratıldığı yönündeki görüşlere hem itiraz hem de bu konuda ihtilâf edilmişken, ruhâni yarma, yani kalbine ilim ve hikmet doldurulup ferahlık verilmesi konusunda ittifak edilmiştir.
İbn Abbas (r.a)’da bu ayeti: “Biz senin göğsünü İslâm’a açtık, İslâm’la sevindirdik.” şeklinde yorumlamıştır. Öyleyse, hadislerde anlatılan “göğsün yarılması” olayı da, cismani yarılmaya değil, ruhâni keşfe ve manevi temizlenmeye işaret etmektedir. Çünkü insan, rüyada manevi şeyleri bir takım şekillere bürünmüş olarak görür; manevi şeyler de bu dünyada yaşayan insana, alışageldiği cisimlere büründürülerek gösterilir. İşte Peygamber(a.s)’e de ilim ve hikmet, bu şekilde gösterilmiş olabilir.
Ayrıca bu konuda bir noktaya daha dikkat edilmelidir. Peygamber(a.s) melek değil insandır ve o da bütün insanlar gibi kötülük yeteneğine sahiptir. Peygamber(a.s)’in üstün ahlakı temsil etmesi, onun hiç kötülük yeteneğine sahip olmamasından değil, tam aksine, kötülük yeteneğine sahip olduğu halde iradesini doğru istikamette kullanıp kötülüklere yenik düşmemesinden dolayıdır. Zaten Peygamber(a.s)’in büyüklüğü de, insanlara güzel örnekliği de buradan kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak, bu ayetteki “göğsün yarılmasından.” maksat, gönlün genişletilip ferahlatılması ve sevince kavuşturulmasıdır. Çünkü Arapça’da gam ve tasa, göğsün daralması; bunların giderilmesi de onun genişleyip ferahlaması şeklinde ifade edilir.
Bu surenin indiği dönemde Peygamber(a.s), çevresini saran zorluklar ve önüne çıkan engeller yüzünden ruhen büyük bir sıkıntı içindeydi ve Allah’ın yardımına her zamankinden daha çok muhtaçtı. İşte böyle bir süreçte Yüce Allah, inayetiyle Elçisinin yolunu açmış, onun nefsine kuvvet, kalbine de ferahlık vermiştir. Tabi ki Allah’ın inayeti, bununla sınırlı değildir. O, yardımına mazhar olma liyakatini taşıyan herkesin kalbine, her zaman kuvvet ve ferahlık verir.
2-3’üncü ayetlerde, Hz.Muhammed’in belini büken ağır yükün, Yüce Allah tarafından kaldırıldığı belirtilir. “Vizr” kelimesi lügatta, “ağır yük, günah ve vebal.” gibi anlamlar taşır. Bu ayette “vizr” kelimesi, “günah ve vebal değil, üzüntü ve sıkıntının oluşturduğu manevi yük.” anlamına gelir. Çünkü burada, Hz.Muhammed’in, peygamberlikten önce, toplumunun içine düştüğü ahlâki çöküntüden ve buna bir çözüm üretememekten duyduğu sıkıntıya işaret edilmiştir.
Ancak, Peygamber(a.s)’in belini büken yükü (vizr), “onun önceden işlediği günahlar” şeklinde yorumlayanlar da olmuştur.
Peygamber(a.s)’in hata yapması değil, ama belini bükecek derecede günah işlemesi, “İsmet” sıfatına aykırı olduğundan; bir de surenin bütünlüğü ve indiği ortam göz önünde bulundurulduğunda bu yükün, Hz.Muhammed’e Vahiy gelmeden önce, toplumunun içine düştüğü ahlâki çöküntüden ve bu kötü durumun çözümsüzlüğünden duyduğu sıkıntı olduğu anlaşıldığından, bu yorumun isabetli olmadığı görülür. Ayrıca, Hz.Muhammed’in peygamberlikten önceki hayatı da çok temizdi. Böyle olmasaydı, Kuran muhaliflerini susturmak için onun ömürlük gözleme dayanan bu temiz hayatını, onlara örnek gösterir miydi?
Demek ki bu ayette, önceleri Peygamber(a.s)’e dayanılmaz gibi gelen zorluk ve sıkıntılar, onun belini büken ağır bir yüke benzetilerek anlatılmış; Allah’ın, Hz.Muhammed’e peygamberlik vererek ve yol göstererek onu bu sıkıntılardan kurtardığı ifade edilmiştir.
4’üncü ayette de, Hz.Muhammed’in itibar ve onurunu artırıldığı; namının ve şanının bütün dünyaya yayıldığı dile getirilir. Ayette yer alan “zikr” kelimesinin taşıdığı anlamlardan biri de “hatırlama” veya “hatırlatma” dır. Ayrıca bir kimseyi takdirle hatırlatan şeye de zikir denir. Bu nedenle “zikr” hem “nam” veya “şan” hem de mecâzi olarak “onur” veya “itibar” anlamlarına gelir.
Hz.Muhammed, peygamber olmadan önce toplumun normal fertlerinden biriydi. Onun ünü ve şanı, peygamberlikle yükseldi, sevgisi de önce Arabistan halkının, sonra da bütün dünya müslümanlarının gönlüne yerleşti. Onun namı yalnız kendi zamanında değil, vefatından sonra da dünyaya yayılmaya devam etti; gün geçtikçe onun yüksek ahlâkı ve örnek yaşayışı daha iyi anlaşıldı.
Asırlardan beri, birbirini izleyen nesiller ve milyarlarca insan, bu Yüce Peygamber(a.s)’i salât ve selamla yad etmekte, namaz çağrısı olan ezanda Allah’ın adıyla beraber onun adı da ufuklarda yankılanmaktadır. Asırlar, ona duyulan sevgi ve saygıyı yok edememekte; o’nun, Kuran ahlakının yaşayan modeli olan örnek hayatı, dünya müslümanlarına rehber olmaya devam etmektedir.
Yeryüzünün pek çok yerinde, senenin on iki ayında, her ayın her gününde ve saatinde Muhammed(a.s) ismi anılmakta; gönüller her an ona sevgi ve saygı duymaktadır. Bütün bunlar, Allah’ın, Hz.Muhammed’in itibarını artırıp şanını yükseltmesinin bir sonucudur. Bu ilâhi lütuf, hem Peygamber(a.s)’in kendisinin hem de bütün dünyanın şahit olduğu bir gerçektir. İşte ayette, bu evrensel gerçeğe işaret edilmiştir.
Bu ayet, sünnetin hayatımızdaki yerine ve aktüel değerine de işaret etmektedir. Çünkü Peygamber(a.s)’in gerek dini, gerekse dünyevi hayatımızdaki belirleyici rolü sürmektedir. Bu yüzden o, saadet asrını müteakip hemen her dönemde gündemdeki yerini korumuş, müslümanların yaşadığı her yerde ve zamanda da korumaya devam edecektir. Çünkü sünnet olmadan, ister ferdi isterse toplumsal planda İslâmi bir yaşayıştan söz etmek imkansızdır.
Kuran, sünnetin itikadi ve ameli boyutunun olduğunu gösterir. Sünnet, her ne kadar Kuran’a denk değilse de onu beyan etmesi, onun bildirdiği temel ilkeler doğrultusunda ayrıntılı hükümler koyması gibi özelliklerinden dolayı Kuran’ın hemen yanı başındadır. İşte sünnetin bu niteliğinden dolayı müslümanlar ona gereken önemi vermeye çalışmışlar ve hayatlarının her noktasında onun izlerini görmenin gayreti içinde olmuşlardır. Zaten, sünnetin canlılığını koruması ve aktüel bir değer kazanması, onun günlük hayatta yaşanmasına bağlıdır. Bu da, önce Hz.Peygamber’i ve onun güzide hayatını iyi bilmekle, onu Kuran ışığında öğrenmek ve anlamakla; sünnetin sübutuna ve teşri değerine inanmakla, bir de sünnet bilgisini topluma en sağlıklı biçimde aktarmakla gerçekleşebilir.
Allah’ın yardımının tezahürlerine değinildikten sonra 5-6’ncı ayetlerde, her güçlükle beraber bir kolaylığın bulunduğu vurgulanır ve kolaylığın sırrı açıklanır. Bu ayetlerde yer alan “usr” kelimesi, “zorluk ve güçlük.”; “yüsr” kelimesi de “kolaylık” anlamına gelir.
Zorlukla kolaylık birbirini takip etse de, genelde ikisi bir arada bulunmaz. Bunun için zorluktan sonra kolaylık olabilir. Fakat güçlüğe göğüs gerilip zorluk açılırsa o kolaylığa erilir. Öyleyse inanan ve zorluğa dayanan kimse, ayette dile getirilen kolaylığa erebilir.
Bu ayetlerin, zorluktan sonra bir değil iki kolaylık olduğunu ifade ettikleri de söylenir. Bu mana, çoğunlukla “usr” kelimesinin marife (belirli), “yüsr” kelimesinin de nekra (belirsiz) oluşuna bağlanarak verilmiştir.
Ayrıca bu ayetler inince, Peygamber(a.s)’in ferahlık ve neşe işinde tebessüm etmesi ve: “Bir zorluk iki kolaylığı yenemez.” buyurması da bu manayı desteklemektedir.
Allah’a inanıp Kuran’a uyan mümin’ler için gerçekten de her zorluktan sonra bir değil, iki kolaylık vardır. Bunlardan birine dünya, diğerine de ahiret kolaylığı demek uygun olur.
Bu ayetler, hem güçlükten sonra bir kolaylığın bulunduğunu dile getirerek evrensel bir gerçeğe dikkat çekmekte hem de Peygamber(a.s)’i ve zor durumda olan müminleri teselli etmektedir. Hz.Muhammed ve müslümanlar, zaman zaman bir takım güçlük ve sıkıntılarla karşılaşsalar da, sonunda başarıya ulaşacaklardır. Şu halde bu ayetler, Peygamber(a.s)’e ve müminlere, zor dönemlerin ardından kolaylığa erişeceklerini ve istikbalde başarılı olacaklarını müjdelemektedir.
7-8’inci ayetlerde de, mümin benliğe sürekli Allah’a yönelmesi ve hayatı ibadet bilinciyle yaşaması emredilir. Böylece onun âtıl kalmaması ve aktif olması istenir. Çünkü “fensab” emri, “kalk, çalış, yorul, ve Rabbine sürekli sarıl.” gibi anlamlara gelir.
Şu halde insan, bir görevi bitirip bir zorluktan bir kolaylığa kavuştuğu zaman, iş bitti diye tembelliğe düşmemeli, çalışmaya ve Rabbine yönelmeye devam etmelidir. Kolaylık insanı tembelliğe değil, çalışmaya teşvik edici olmalıdır.
Ayrıca, her nimetin kendine göre bir külfeti olduğu ve Allah için çalışanın o’na varacağı da unutulmamalıdır.
Dileyelim insanlık, hayatı doğru biçimde yaşasın ve bütün gayretiyle Rabb’ine yönelmek için çalışsın.
GENEL TESPİTLER
İnsan maddi ve ruhi yapısı itibariyle karmaşık bir varlıktır. Bu yüzden onu, kendisinde meçhulleri barındıran başlıca bir âlem olarak nitelemek mümkündür. Çünkü onun akıl gücünden başka, iç alemine boyutlar kazandıran, manevi güzellik ve mükemmelliğin kaynağı olan gönül dünyası da vardır. İnsan aklı genelde cedelci ve inatçıdır, her fikri ve telkini kolay kolay kabul etmez. Bu yüzden onu teslim almak gerçekten çok zordur. Buna mukabil ruh ve gönül, dâha duyarlı ve daha munis bir niteliğe sahiptir.
İşte insan, bütün bu akli ve ruhi melekeleriyle ilâhi mesajın muhatabıdır. Bunun için Kuran insanın bu özelliklerini dikkate alarak ona hitap eder. Kuran’ın insana bu tarzdaki yaklaşımı, her zaman olumlu ve bereketli sonuçlar verir.
Bu surede de, Peygamber(a.s)’e verildiği belirtilen nimetler, insan ve hayat gerçeğiyle yakından ilgili olan gerçeklerdir. Bunlar, onun göğsünün ferahlatılması, belini büken yükten (sıkıntıdan) kurtarılması ve isminin (itibarının ve şanının) yükseltilmesidir.
Hz.Muhammed, sıradan bir insan değildir. O, Allah’ın yardımını ve desteğini alan, Kuran’ı en doğru anlayıp uygulayan ve dinde otorite olan bir Elçi’dir. Onun din olarak icra ettiği sünnet, vahiy mahsulüdür; dünya işlerindeki görüşleri ve davranışları ise, beşeridir. Bunun için müslümanlar, Peygamber(a.s)’in irşadına tâbi olmakla yükümlüdürler.
Zor dönemler çok uzun, zorluktan sonra ferahlık da çok uzak değildir. Ancak geçici zorluklara karşı koyabilmek için, Allah’a inanıp güvenmek ve sabretmek gerekir. Yüce Allah, peygamberine en zor güçlüklere katlanma ve en büyük fesatları düzeltme liyakati vermiştir.
Her türlü sıkıntı ve zorluğu kökünden halleden temel değer, Allah’a tam imandır. O’na şeksiz ve şirksiz bir imanla teslim olan insanın hem gönlü huzurlu olur hem de yolu açılır. Böylece insan, vahyin aydınlık ilkeleriyle kendini sonsuza ayarlayan bir açılmaya mazhar olur. Çünkü Allah katına yükseliş, her şeyden önce kalbi mukavemet işidir. Bunun da sırrı, ilim ve hikmettir.
Şu halde Allah’a yönelme ve yaklaşma yolculuğu, önce ilim ve imanla başlayacak, daha sonra hayat İslâm’a ayarlanacak, insan benliği İslâmi bir şahsiyet kazanınca ona Allah’a ulaşma yolu açık olacaktır.
Bu yol, insanın içindedir; önce bu yol katedilmelidir. Bu da şahsiyetimizi iman ve İslâm şuuru ile işleyip İslâm’ı yaşantımızın her yönüne hakim kılma uğraşı içinde olmamıza bağlıdır. Öyleyse hayatımız dâima Kuran’la aydınlansın, gönlümüz de İslâm’la ferahlasın ve huzur bulsun.
İslami Okul Okulların En Önemlisi