Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

(5/1) FÂTİHA SÛRESİ - Fyildiz - 018 Kafirun

(18/109) KÂFİRÛN SURESİ

MEKKE DÖNEMİ

(6 AYET)

Mekke döneminde ve peygamberliğin ikinci yılının sonlarında inen bu sure, 6 ayetten oluşur. Adını, ilk ayetinde geçen ve “hakikati inkâr edenler” anlamına gelen “kâfirûn” kelimesinden alır. Nüzul sırasına göre 18’inci, tertip sırasına göre de 109’ uncu suredir.

Surede, Müslümanların kesin ve kararlı biçimde tevhide sarılmaları, dini ihlâsla yaşamaları, inkarcıları da din ve inanç konusunda zorlamayıp kendi tercihlerine bırakmaları gerektiği belirtilerek İslâm’daki din özgürlüğü prensibine dikkat çekilir.

Bundan önce inen Mâûn suresinde, müşriklerin ibadetlerinin anlamsız bir gösterişten ibaret olduğu belirtilmiş, onların yoksula ikram etmeyip yetimi itip kakmaları şiddetle eleştirilmişti. İşte gelinen bu nokta, müşrikleri sıtrateji değiştirmeye sevketti. Bu yüzden onlar, Peygamber(as)’le uzlaşma yolları aradılar. Nitekim kaynaklardan öğrendiğimize göre, müşrik (lider) ler Peygamber(as)’e gelip: “Ey Muhammed! Gel biz senin dinine uyalım, sen de bizim dinimize uy. Bir yıl sen bizim tanrılarımıza tap, bir yıl da biz senin tanrına tapalım.” derler. Fakat müşriklerin bu teklifi karşısında ilahî irade devreye girer; inkarcılara kesin bir cevap vermek ve din konusunda şirkle uzlaşma olmayacağını belirtmek için bu sure iner. Çünkü anılan teklif, henüz yeni yeni güçlenmeye başlayan Müslümanları, şirk sistemine entegre ederek İslâm’ı daha doğarken boğmayı hedefliyordu. İşte böyle bir zamanda ve ortamda inen bu sure, Müslümanların şirk diniyle uzlaşmalarının imkansız olduğunu açıkça belirterek geleceğe de damgasını vurmuş oldu. Bunun için Peygamber(as), dini asli şekliyle yaşamayı önerip tevhit ve ihlâsı içeren bu surenin, “Kuran’ın dörtte birine denk olduğunu” duyurdu.

Burada, bir noktaya dikkat çekmekte yarar var. Müşriklerin Peygamber(as)’e getirdikleri teklif, onların daha önce Allah’a hiç tapmadıkları şeklinde algılanmamalıdır. Çünkü Müşrikler de Hz.Muhammed’in inandığı Allah’a inanıp taparlardı. Ancak onlar bunu, Allah’a ortak koşarak yaparlardı. Öyleyse onlar, Peygamber(as)’e kendilerinin din ve ibadet tarzını kınamamasını, böyle yaptığı takdirde kendilerinin de onun dinine ve ibadetine karışmayacaklarını önermiş olmalıdır.

İşte Müşriklerin bu tür önerilerine cevap olarak inen bu surede, Hz.Muhammed’in, onların istediği ve yaptığı gibi ibadet etmeyeceği, Allah’la beraber başka tanrılara yalvarmayacağı; Müşriklerin de tevhit inancını ihlâl eden batıl gelenekleri ve değerleri terk etmekte gönülsüz davrandıkları sürece yalnız Allah’a ibadet etmiş olmayacakları vurgulandıktan sonra, herkesin dininin (inanç ve yaşayışının hesabını vermenin) kendisine ait olduğu dile getirilerek dinin bir tercih işi olduğu belirtilmiştir.

 

“kâfirûn suresi” ayetleri, meâli ve açıklaması

 

 

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla

 

 

De ki: Ey kâfirler!

Ben sizin taptıklarınıza tapmam

Siz de benim ibadet ettiğime tapmazsınız.

Hem ben, sizin taptıklarınıza bundan sonra da tapacak değilim

Siz de benim ibadet ettiğime tapacak değilsiniz.

Öyleyse sizin dininiz size, benim dinim banadır.

 

İhlâs ve Tevhidin İlanı

Tevhit ile şirk arasındaki ayırıcı çizginin çizildiği bu sûrenin 1’inci ayetinde, hakikati inkâr edenler, gerçek durumlarına uygun bir vasıfla nitelendirilirler. Ayetin “söyle-de” emriyle başlaması, sözün Allah tarafından söylendiğine; o’nun emrine binaen de Peygamber(as) tarafından ilgili muhataplara duyurulduğuna işaret eder. Çünkü Peygamber(as), Rabb’inden kendisine iletilen her vahyi, tebliğ etmekle yükümlüdür. Şayet o, bu yükümlülüğün gereğini yerine getirmezse, Elçilik görevini yapmamış olur.

Bu ayetteki “kâfirûn” kelimesi, “bilinçli bir niyet ve istekle hakikati inkara şartlanmış olanlar” anlamına gelir. “İman” ve “şükrün” zıttı olan “küfür” de aynı kökten gelir. “Kâfirûn” kelimesinin tekil şekli olan “kâfir” kelimesi ise, en genel anlamda “hakikati inkâr eden, yahut onu kabul etmeye yanaşmayan kimse” demektir. Bu yüzden “Allah’ın varlığını, birliğini, Peygamber(as)’in Allah’tan getirdiği kesin olan İslâmi esasların tamamını veya bir kısmını inkâr eden kişiye” kâfir denir. Gerçek ve doğru inancı kabul etmeyen kâfir kimse, şayet bu haliyle ölüme yakalanırsa ebediyyen cehennemde kalır.

Ayetteki “ey kâfirler” hitabı, vahye muhatap oldukları ve hakikati duydukları halde batıl değerleri, saptırıcı ve sahte tapınma nesnelerini terk etmekte hâlâ gönülsüz davranan inkarcı kişilere işaret eder. Ancak kâfirler içinde daha sonra imana gelip Allah’a ibadet edecek olanlar bulunabilir. Bu yüzden, geleceği hakkında kesin bilgimiz olmayan kişileri, peşinen ve ebediyyen küfre mahkum etmek yerine, onları içinde bulundukları gerçek durumlarına göre değerlendirmek gerekir.

Demekki işin doğrusu, hâle uygun olan hak hükmü beyan ve tebliğ etmektir. Peygamber(as)’de Allah’ın emri doğrultusunda doğru olanı yapmış, vahye muhatap oldukları halde saptırıcı tapınma nesnelerini terk etmekte gönülsüz davranan inkârcılara gerçek durumlarına uygun bir vasıfla hitap etmiştir.

Şirk ile küfür aralarında anlam yakınlığı bulunan iki kavramdır. Ama yine de bunların arasında fark vardır. Küfür daha genel, şirk ise daha özel bir anlama sahiptir. Bunun için her şirk küfürdür, fakat her küfür şirk değildir. Çünkü şirk, Allah’a ortak tanıma sonucu meydana gelirken küfür, Allah’ı veya o’nun bildirdiği gerçekleri tanımamakla gerçekleşir. Bu yüzden Allah’la birlikte başka bir ilâhın varlığını kabul etmek hem şirk hem de küfür olurken, ahiret gününe inanmamak küfür olsa da şirk olmamaktadır. İşte, İslâm’a inanmayan bütün gruplara hitap edilmek üzere bu ayette “müşrikler” yerine “kâfirler” kelimesi kullanılmıştır.

2-3’üncü ayetlerde, tevhit inancını benimsemiş mümin benliğin Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceği; şirk karıştırılmış ibadetin de Allah’ı tanımamak anlamına geldiği belirtilir.

Bu ayetlerde, inanç ve ibadetlerine şirk katan kimselere, peygamber aracılığı ile şöyle seslenilir: “Ey Allah’a sahte tapınma nesnelerini ortak koşarak tapan ve bunda kararlı görünen inkârcı müşrikler! Ben, sizin Allah’a ortak koşarak ibadet ettiğiniz gibi ibadet etmem. Siz de benim ibadet ettiğim Allah’a, saptırıcı tapınma nesnelerini ortak koşmadan ibadet etmezsiniz. Çünkü siz, şirki ve küfrü huy edinmiş kimselersiniz.” denir. Böylece dinin aslının “tevhit”, ibadetin temel şartının da “ihlâs” olduğu mesajı verilir.

İnsan, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmadıkça o’na ibadet edemez. Allah’a inanıp ibadet eden kimse de, O’ndan başka hak Mâbud tanımaz. Şu halde, kendi hevâ ve hayallerine tapan kimse, Allah’a ibadet ettiğini zannetse de gerçek o’na ibadet etmiş olmaz.

Bu ayetlerde yer alan “mâ” edatının, “mevsul”, “masdariyye” veya “sıfat” bildiren “mâ” olabileceği söylenmiştir. Eğer “mâ” edatı “mevsul” kabul edilirse ayetler: “Ben, sizin taptığınız şeylere tapmam; siz de benim ibadet ettiğim şeye tapmazsınız.” manasına gelir. Fakat son ayete bakılırsa, “mâ” edatını “mevsul” kabul etmenin, surenin ruhuna pek uygun olmadığı görülür. Şayet “mâ” edatı ile tapılan şey kastedilmiş olsaydı, son ayette “sizin dininiz size, benim dinim banadır.” yerine “sizin Rabb’iniz (putlarınız) size benim Rabb’im (Allah) banadır.” denmesi daha uygun olurdu. Böyle denmediğine göre, “mâ” edâtının, “mastariyye” veya “sıfat” olması daha uygundur.

“Mâ” edatının, “mastariyye” ve “sıfat” olduğu kabul edilirse ayetler: “Ey hakikati inkâr edenler! Ben sizin yapmakta olduğunuz ibadeti yapmam/sizin yaptığınız ibadet gibi ibadet etmem; siz de benim yapmakta olduğum ibadeti yapmazsınız / benim ibadet ettiğim gibi ibadet etmezsiniz.” manasına gelir.

Görüldüğü gibi bu mana, hem surenin nüzul ortamına hem de ruhuna daha uygun düşüyor. Çünkü Müşrikler, Allah’a hiç ibadet etmeyen insanlar değillerdi; onlar Allah’ı tanıyan ancak ibadetlerine ve inançlarına şirk karıştıran kimselerdi. Halbuki “siz benim ibadet ettiğim şeye ibadet etmezsiniz.” şeklindeki bir tercüme, onların belirtilen durumunu tam olarak yansıtmamaktadır. İşte bu yüzden mealde, ayetlerin her iki manası da belirtilmeye çalışılmıştır.

Sonuç olarak, bu ayetlerde hem Allah’ın, Peygamber(as)’i tevhit yoluna ilettiği, onun da Rabb’ine ihlâsla ibadet ettiği belirtilmekte hem de müşriklerin şirk tarzındaki inanç ve ibadetleri reddedilmektedir.

4-5’inci ayetlerde ise, Mümin benliğin tevhit ve ihlâstaki kararlılığı; inkarcı Müşriklerin de saptırıcı tapınma nesnelerini terketmedikleri sürece tevhit ve ihlâsla ibadet etmiş olamayacakları vurgulanır. Gerçek müminin, hiçbir zaman şirk tapınışını ve ibadetini benimsemeyeceği mesajı verilir. Bu gerçek, geçmişi ve geleceği ihtiva eden şu sözlerle Peygamber(as)’in ağzından bir kez daha dile getirilir: << Ben sizin taptıklarınıza ne geçmişte tapmışım; ne şimdi , ne de gelecekte taparım. Ben sizin şirk ibadetinizi hiçbir zaman yapmam. Siz de benim ibadet ettiğim Allah’a tevhit ve ihlâsla ibadet etmediniz, etmiyorsunuz, böyle yaptığınız sürece de etmeyeceksiniz.>>

böylece surede, Müminlerden tevhitte kararlı olmaları, ibadetlerini ihlâsla yapmaları istenmiş; tevhit ve ihlâstan yoksun olan iş ve ibadetlerin İslâm’da makbul olmayacağı karara bağlanmıştır. Bu yüzden surenin her yönden muhkem olduğu, onda neshedilmiş hiçbir hükmün bulunmadığı söylenmiştir.

Din ve Vicdan Özgürlüğü

6’ncı ayette, Tevhit ve ihlâsı içeren Allah’a ibadet tarzını kabul etmeyip inkâr ve şirk geleneğinde ısrar edenlere, istedikleri gibi hareket edebilecekleri; her sorumlu canın yaptıklarından hesaba çekileceği, herkesin inanç ve yaşayışının hesabının kendine ait olduğu dile getirilir.

Görüldüğü gibi, Müşriklerin önerilerine cevap olarak inen bu surede, Peygamber(as)’in onların yaptığı gibi Allah’la beraber başka tanrılara yalvarmayacağı, inanç ve ibadetine şirk katmayacağı; şirk geleneğine körü körüne bağlı kalan inkârcı Müşriklerin de bu durumlarında ısrarlı oldukları sürece Allah’a ibadet etmiş olmayacakları açıkça dile getirildikten sonra herkesin vicdâni kanaatinde serbest olduğu, istediği şekilde hareket edebileceği ve yaptıklarından sorumlu olacağı bildirilmiştir.

Bu ayette yer alan ve genellikle “manevi otorite ile donatılmış kurallar sistemine inanmak ve onlara uygun davranmak” anlamına gelen “din” kelimesi, hem inançla ilgili prensipleri, hem de bu prensiplerin pratik yansımasını ifade eder. Ayrıca din, insanın inancını ve inandığı varlığa yaklaşımını da belirtir. Bu yüzden insanın inanç ve yaşayışının hesabını verip karşılığını görmesine de “din” denir. Bunun için, açıklamasını yaptığımız bu ayet, farklı şekillerde yorumlanmıştır. Anılan yorumların en önemlileri şunlardır:

a)-Küfrü içeren “şirk dininiz” sizin, iman ve ihlâsı içeren “tevhit dinim” de benimdir. Eğer size göre şirk geleneğine bağlı kalmak bir hayır ise ona sarılın; fakat benden tevhit dinimi bırakmamı istemeyin.

b)-Sizin yaptıklarınızın hesabı size, benim yaptıklarımın hesabı da banadır.

c)-Dinden maksat cezadır. Yani, sizin inanç ve davranışlarınızın karşılığı (cezası) size, benim inanç ve ibadetimin karşılığı (mükâfatı) da banadır.

Görüldüğü gibi burada, küfre rızâ söz konusu değildir. Ayetin amacı, insanın tevhidi ikrar edip onu ihlâl etmeden muvahhid bir mümin olarak ayakta ve hayatta kalması gerektiğini belirtmektir.

Bu ayetin, savaşı emreden ve kılıç (seyf) ayeti olarak nitelendirilen Tevbe suresinin 36’ncı ayetiyle neshedildiği söylenir. Ancak bu görüş, isabetli değildir. Çünkü “dinde zorlama olmadığı” ve “herkesin kendi amelinden sorumlu olduğu”, Kuran’ın kesin ve muhkem bir prensibidir. Öyleyse ayetin neshedilmiş olması söz konusu değildir.

Ayrıca savaşı emreden ayetler, müşrikleri zorla dine sokmayı değil, onların saldırılarına karşı koymayı ve İslâm’ın serbestçe yayılmasını önleyen engelleri ortadan kaldırmayı öngörmektedir. Demek ki emredilen savaş, sebepsiz yere şuna buna saldırmak değil, Müslümanlara saldıran insanlara karşı koymaktır. Din, irade, tercih ve vicdan işidir; o zorla olmaz. Zaten insan bir dini zorla kabul etmiş görünse bile, kendi isteğiyle kalben inanmadıkça mümin de sayılmaz.

İşte bunun için Kuran, dinde zorlama olmadığını, Peygamber(as)’in de insanlar üzerinde bir zorlayıcı değil, duyurucu, uyarıcı, müjdeleyici ve öğüt verici bir Elçi olduğunu bildirmiştir. Anlaşılan o ki Allah insanın irade hürriyetine müdahele etmeyi dilememiş, “isteyen inansın isteyen de (sonucuna katlanmak şartıyla) inkârcı kalsın” demiştir. Şu halde insanların dini benimseyip yaşamaları için vicdanlara baskı yapılması doğru değildir. Çünkü din, bilgi, şuur, özgür tercih ve tasdik meselesidir. İşte bu gerçekler, İslâm’da din ve vicdan özgürlüğünün olduğunu gösterir.

Din, sadece inançtan ibaret bir olgu değildir. O, aynı zamanda insanın dünyevi hayatına yön verecek ahlâkî, hukukî, iktisâdi ve sosyal kuralları da ihtiva etmektedir. Bunun için dini, yalnızca insanla Allah arasında kalan bir vicdan meselesi kabul etmek yanlış olur. Zira dinin, kişisel yaşayışı aşan sosyal yönü olduğu gibi, manevî boyutu aşan dünyevi yönü de vardır. Bunun için din ve vicdan özgürlüğü, insanların istedikleri dini serbestçe seçmeleri, seçtikleri dinin kurallarını hiçbir müdaheleye maruz kalmadan uygulamaları ve bu konuda sahip oldukları hakları özgürce kullanmaları anlamına gelir. Demek ki bu hakka sahip olmanın anlamı, insanların istedikleri gibi inanmaları ve başkalarına zarar vermemek şartıyla inançlarının gereğini serbestçe yerine getirebilmeleridir.

İslâm, kendini vahiy kaynaklı hak din gerçeğinin son halkası olarak tanıtır ve kendi dışındaki din olgularını batıl olarak nitelendirmekle birlikte onları bir vâkıa olarak kabul eder. Yine İslâm, yeryüzünde sadece kendinin tek din olarak kalması gibi bir iddiayı da taşımaz. Çünkü Kuran, dinin özünün, hür seçimle yapılan imana dayandığını, insanlara hak ve hakikatin gösterildiğini, bundan böyle dileyenin imanı seçebileceğini duyurur, dileyenin de sonuçlarına katlanmak kaydıyla küfrü tercih edebileceği uyarısında bulunur.

Görüldüğü gibi İslâm, her zaman inanç özgürlüğünü savunmuş, dinde zorlama yapılamayacağı ilkesini de titizlikle korumuştur. İslâm’ın ilk yıllarında onun yayılışına engel olan Müşriklere ve değişik din mensuplarına; yahut ilk halife Ebu Bekir döneminde dinden dönenlere karşı, kararlı ve tavizsiz politikaların izlenmesi, inanç özgürlüğünün ihlâli olarak değil, yarımadada birliği sağlamak için alınmış zorunlu idari ve siyasi tedbirler olarak değerlendirilmelidir.

Yine, Kuran’ın emri olan “cihat” da, din ve vicdan hürriyetini ortadan kaldıran veya kısıtlayan bir prensip olarak algılanmamalıdır. Çünkü cihat, zor kullanarak dini benimsetme ameliyesi değil, tam aksine bütün insanlığa ilâhî mesajı ulaştırma, din özgürlüğünü yok etmeye yahut onu kısıtlamaya yönelik engelleri ortadan kaldırma eylemidir. Zaten İslâmi öğretide de, şirk ve küfür tek başına savaş sebebi sayılmamış; aksine savaşın meşruiyyeti için, İslâm’a ve Müslümanlara yönelik fiili tecavüzler ölçü alınmıştır. Ayrıca, tarih boyu, gayri Müslimlerin Müslüman toplumlarda sahip oldukları hak ve özgürlükleri incelemek, İslâm’ın Müslüman olmayanlara tanıdığı din ve vicdan özgürlüğünün boyutunu görmek için kâfidir.

Bir zamanlar, kalabalık bir Müslüman nüfusun bulunduğu İspanya’da, Endülüs Emevi Devleti’nin yıkılışının ardından yapılan katliamla geriye hiçbir Müslüman bırakılmamıştır. Oysa, asırlarca Müslümanların hakimiyeti altında kalmış olan Balkanlar’da, Lübnan’da, Kuzey Afrika’da ve diğer birçok ülkede hâlâ kayda değer gayri Müslim nüfusun bulunması, onların hiçbir baskı ve din değiştirme politikasına maruz bırakılmaması, bugüne kadar din ve kültürlerini korumuş olmaları, iki ayrı din ve medeniyetin, inanç özgürlüğünü anlayışları arasındaki farkı yeterince ortaya koymaktadır.

Din ve vicdan hürriyeti, günümüz hukuk sistemlerinde de temel insan hak ve özgürlüklerinden biri kabul edilir. Laiklik ilkesi de bu özgürlüğün teminatı olarak gösterilir. Ancak, dinin dünya hayatına ilişkin düzenlemeler öngörmesi, dini ve laik normlar arası çatışmayı kaçınılmaz kıldığından, bu hürriyetin sınırının ne olacağı, çatışma alanının hangi tarafa bırakılacağı daima tartışılagelen bir konu olmuştur. Çünkü, toplumsal uzlaşma modeli olduğu söylenen laiklik, pratikte keyfi uygulamalara ve din karşıtı tavırlara kolaylıkla gerekçe yapılabilmektedir. Bir önemli neden de İslâm dininin kendi öz yapısıyla laik devletin İslâm dinine biçtiği konum arasında ciddi farkların bulunmasıdır.

Doğru ve faydalı olan, hukuk düzeninin, dinin gereğinin ne olduğunu belirlemeye kalkışmadan sağlıklı bir eğitim ve öğretim yapılmasına imkan hazırlaması, özgürlükler arası dengeyi sağlayıcı bir rol üstlenmesi, din ve vicdan hürriyetini belirleyici değil koruyucu bir tavır sergilemesidir. Bunlar yapılırsa, insanların karşılıklı güven ve hoşgörü ortamında yaşamalarının önü açılmış olur. Aksi halde, düşünce ve vicdanlara baskı yapılması, dinin kişisel ve sosyal hayattan dışlanması gibi maksadı aşan ve ucu kaçan menfi gelişmeler nedeniyle, toplumsal barış büyük ölçüde yara alır.

Sonuç olarak denebilir ki, gerek Kuran’ın ayetleri, gerekse Peygamber(as)’in başta Ehl-i kitap olmak üzere diğer din mensuplarına karşı gösterdiği adaletli ve müsamıhali tavırları, hem İslâm’ın din ve vicdan hürriyetine çok önem verdiğini, hem de bu hakkı adalet, merhamet ve hoşgörüyle güvence altına aldığını açıkça ortaya koymaktadır.

GENEL TESPİTLER

İnsanı diğer canlılardan ayıran en belirgin nitelikler, düşünme ve inanmadır. Bu iki niteliğin tarihi, insanlığın tarihi kadar eski ve köklüdür. Bunun için Kuran, insanları akıllarını kullanmaya davet eder ve onlardan akıl gücünü işletmelerini ister. O, insanın dini anlayışını taklit üzerine oturmasını, başkalarını bilinçsizce ve körü körüne taklit etmesini, son derece riskli ve sakıncalı bulur.

İslâm, vahiy kaynaklı hak dindir. “Tevhit” ve “ihlâs” da bu dinin iki önemli ilkesidir. Bunun için Kâfirûn suresinde Müslümanlardan, kesin ve kararlı biçimde tevhide sarılmaları, dini ihlâsla yaşamaları, şirk geleneğinde ısrar eden inkârcıları ise din konusunda kendi tercihleriyle başbaşa bırakmaları istenmiştir.

Tevhit, Allah’ın varlığına ve birliğine, o’nun vahiy yoluyla bildirdiği doğruluk ve değer ölçülerinin tamamına inanmaktır. Görüldüğü gibi tevhit, hayatın bütün alanlarına uzanan bir eylem ilkesidir.

Tevhit inancının gereklerinden biri de “ihlâs” tır. İhlâs, Allah’a ortak koşmadan inanmak, gösterişi terk edip sadece o’nun rızasını kazanmak niyetiyle ibadet edip iş yapmaktır. Demek ki halas bulmak için ihlâs şarttır. Çünkü ihlâs, İslâm’ın özü olan tevhidi en hâlis biçimde uygulamak; şirke ve gösterişe düşmeden Allah’a kulluk etmektir.

Kuran’ın, İslâm insanını inşa ederken “bilgi” ve “terbiyeyi” öne çıkardığı, insanı bilgilendirmeye de “inanç bilgisiyle” başladığı görülür. Daha sonra sırasıyla ibadet, ahlâk, hayatı düzenlemeye ve geliştirmeye yönelik bilgiler gelir. Şu halde bu olanların hiçbirinde problem yaşanmaması için, insana ilk önce “tevhit eğitimi” nin verilmesi gerekir. Şayet tevhit bilgisi sağlıklı verilmezse, insan zihninin ve hayatının putlardan arınması mümkün olmaz. İbadet bilgisi doğru ve yeterli olmazsa, din ile hayat arasında gerekli bağ da kurulamaz.

Bugün, öğrenilen her şeyin İslâm sanıldığı yahut İslâm’ın öğrenilenlerden ibaret olduğu şeklinde bir kargaşa yaşanıyor. Böyle bir ortamda da, doğru bilgilenme kanalları büyük ölçüde tıkanmış oluyor. Halbuki insanın önünde iki ana bilgi kaynağı vardır. Bunlar, Kuran ve sahih sünnettir. Öyleyse her bilginin mihenk taşı, Kuran ve Peygamber(as)’den bize gelenlerdir. İnsanın İslâm adına edindiği her bilgiyi veya ortaya koyduğu her davranışı, bu iki kaynağa göre sorgulaması şarttır.

İslâm, kendi insanını yetiştirmek için bilgiyi gerekli görmekle birlikte yeterli görmez. Ayrıca o, bilginin terbiyeye dönüşmesini de ister. Bunun için insanlara iyi bir terbiye ortamı sağlanmalı; onların, bilgiden davranışa geçebilmelerinin yolu gösterilmelidir. Aksi halde, İslâmi kişilikleri yaralanmış insanların gündeme gelmesiyle İslâm’ın yüzdesi düşecek ve onun gerçek çehresinin karartılması kaçınılmaz olacaktır.

İslâm, insanlara istedikleri gibi inanma özgürlüğü tanıdığından herkes dilediği gibi inanabilir. Öyleyse insanın kendi istediği ile İslâm dini dışında herhangi bir inancı benimsemesi dini açıdan günah olmakla beraber hukuki açıdan suç değildir. Bunun için İslâm’da kişinin küfrü benimsemesi, dünyevi bakımdan bir cezayı gerektirmemektedir. Ancak İslâm’da batıl ya da yanlış inanca sahip kimselere, iknâ yöntemiyle ve güzellikle bu inançlarının hatalı olmasının anlatılması da bir görevdir. Bu tebliğ görevinin, inanç özgürlüğüne müdahele şeklinde algılanmaması gerekir. Çünkü tebliği, zor kullanma değil, istek ve iknâ temeline oturtulmuş hayırlı bir faaliyettir.

Tarihsel sürece bakıldığında tebliğ misyonunun öncüleri olan peygamberlerin hiçbirinin tebliğde zor kullanmadıkları görülür. Bu seçkin ve örnek önderlerin tebliğ yöntemleri, zorlamaya ve tehdide değil, ikna etmeye ve öğüt vermeye dayanıyordu. Öyle ki tarihe zulüm ve küfür âbidesi olarak damgasını vurmuş azılı düşmanların bile, Allah yoluna davet edilmesinde yumuşak ifadelerin seçilmesi öğütleniyordu. Çünkü İslâm, insanların imanını tehdit ve zorbalık üzerine değil, bilgi ve irade temeli üzerine oturtmayı ilke edinmiş bir dindir.

İnanıp inanmama, bir dini seçme veya o dinden çıkma ile, “dine karşı çıkma” farklı şeylerdir. İnsan kendi iradesiyle dilediği gibi inanabilir ve istediği dini seçebilir. Fakat bir kimse, diğer insanların inançlarıyla alay eder ya da İslâm’ın temel esaslarını yıkma faaliyetine girişirse, o zaman meşru otoritenin onu cezalandırması kaçınılmaz olur. Demek ki İslâm’da din ve vicdan özgürlüğü vardır. Ama insanların dinleriyle alay etmeye, küfrü yaymaya ve fesat çıkarmaya izin yoktur.