Kuran - 024 Abese - Fyildiz
(24/80) ABESE SURESİ
MEKKE DÖNEMİ
(42 ayet)
Abese suresi, Mekke döneminde ve peygamberliğin ikinci yılında nâzil olmuştur. Adını, ilk ayetinin başındaki “abese” kelimesinden alır. Ayrıca “sefere” ve “sâhha” suresi adlarıyla da anılır. Nüzul sırasına göre 24’üncü; tertip sırasına göre de 80’inci suredir.
Surenin ilk bölümünde, daha önce “uyarıcı” olarak nitelendirilen Peygamber(as), bu kez yanlış tavrından dolayı bizzat uyarılır. Onun nasıl davranması gerektiği, öğüt ve uyarının kimlere fayda vereceği konusuna açıklık getirilir. Kalpleri öğüt almaya, gerçeği anlamaya yatkın ve arzulu olanlarla ilgilenmenin daha doğru olacağı belirtilir. Tam bir umursamazlık içinde haktan yüz çeviren ve dünya nimetleriyle şımaranlara karşı, tebliğden öte bir sorumluluğun olmadığı hatırlatılır. Hakikaten apaçık ortada olduğu, dileyenin ona talip olabileceği, bu yüzden hidayete istekli kimselerle ilgilenmek gerektiği ifade edilir. Bu arada, Kuran’ın tertemiz sayfalar içinde bulunan bir öğüt olduğu bildirilir.
Daha sonraki ayetlerde ise Allah’ın nimetlerinden bahsedilir. İnsanın nankörlüğü vurgulanır. Nimetlerin şükrünü edâ etmeyen insanların acıklı sonu, muhtelif Kıyamet tablolarıyla gözler önüne serilir. Sure, mümin ve kâfirlerin ahiretteki durumunu dile getiren ayetlerle son bulur.
RAHMAN ve RAHİM ALLAH’IN ADIYLA
1-2. O, kendisine âmâ geldi diye kaşlarını çattı ve yüzünü çevirdi. 3-4. (Ey Muhammed!) Nereden bilebilirsin, belki de o, (senden alacağı) öğütle arınacak; yahut öğüt belleyecek de bu öğüt kendisine fayda sağlayacak(tı). 5-6. Ama sen (ilâhi irşada) ihtiyaç duymayana yönelip bütün ilgiyi ona gösteriyorsun. 7. Halbuki (kendisi arınmak istemiyorsa) onun arınmamasından sen sorumlu değilsin. 8-10. Fakat sana can atarak gelen; Allah’a saygı duyarak gelmişken, sen onu görmezden geldin.
Uyarıcının Uyarılması
Bu surenin indiği dönemde, hem İslam’ı kabul etmiş insanların eğitimi ile uğraşılıyor, hem de tebliğ çalışmaları sürdürülüyordu. Bu zamana kadar İslam’ı kabul edenler ise, genelde toplumun zayıf kesimini oluşturan ve başkalarına tesir etme imkânı bulamayan kimselerdi. Peygamber(as), davetin daha çabuk kabul görmesini arzu ediyor, bunu gerçekleştirmek için de toplumun ileri gelenlerinden bazılarını kazanmayı hedefliyordu. İşte sure bu problemlere çözüm getirmekte ve böyle bir ortamda yapılması gerekenleri bildirmektedir.
Evrensel ilkeler içeren Kuran, nazari (teorik) bir sözden öte bizzat hayatın kendisi olma ve ona şekil verme iddiasındadır. Bu yüzden o, hayattaki hadiselere müdahele eder, yanlışları düzeltir, doğruları gösterir. Kuran, evrensel ilkeleri içermekle birlikte bazen tarihsel olayları da konu edinir. Ancak onun konu edindiği tarihsel olaylar, aslında bünyelerinde evrensellik gizlerler. Çünkü insanlar, Kuran’da yer verilen tarihsel hadisenin aynısı olmasa bile sonuçta aynı kapıya çıkacak benzer olayları hem zaman yaşarlar. Bunun için Kuran, insanların her zaman ve mekanda karşılaşabilecekleri olayların benzerlerini, vahyedildiği dönemin tarihsel örnekleriyle anlatır.
İşte bu suredeki âmâ hadisesi de değinilen tarihsel örneklerden biridir. Ancak onun mesajı evrenseldir. Yani hangi zaman ve mekanda olursa olsun, insan haysiyeti korunmalı, eğitim ve tebliğ konusunda da gerçekçi olunmalıdır. Çünkü davanın başarısı, isteksiz kişileri kazanmakta değil, müminleri iyi bir eğitimden geçirmektedir.
Kaynaklarda belirtildiğine göre, surenin inişine şu olay sebep olmuştur. Peygamber(as) bir gün Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden Utbe b. Rebia, Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef ve Abbas b. Abdulmuttalib ile konuşuyor, onların müslüman olması için gayret gösteriyordu. Bu sırada yanlarına gözleri kör bir Müslüman olan Abdullah b. Ummi Mektum geldi ve Peygamber(as)’den bir ayet okumasını istedi. “Ey Allah’ın Elçisi, Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret.” dedi. Onun başkalarıyla meşgul olduğunu farkedemeden bu sözü birkaç defa tekrarladı. Konuşmasının kesilmesinden dolayı canı sıkılan ve bu hoşnutsuzluğunu yüz ifadeleri ile açığa vuran Peygamber(as), onunla ilgilenmeyerek yanındakilere döndü ve konuşmasını sürdürdü. Konuşmasını bitirip kalkacağı sırada Abese suresi nâzil oldu.
1’inci ayette, yer alan ve sureye ad olan “abese” kelimesinin türediği “’a b s” kökü, sözlükte “hoşnutsuzluk nedeniyle yüz ekşitme, surat asma ve kaş çatma” gibi anlamlara gelir. “Tevellâ” kelimesi de, “yüzünü çevirip öteye döndü” demektir. Bu iki kelime, bir şeyden veya kimseden hoşlanmayıp ondan yüz çevirmeyi ifade eder.
Bu yüzden 2’nci ayette, Peygamber(as)’in, gözleri kör olan birinin gelip zamansız söze girmesinden hoşlanmadığı için böyle yaptığı belirtilir. Ayette, Peygamber(as)’e geldiği belirtilen âmâ kişi, Ummî Mektûm’dur. Bu zatın asıl adı, Abdullah b. Şureyh b. Mâlik b. Rebiâ el-Fihri’dir. Hz.Hatice’nin dayısının oğludur. Bilâl’le birlikte Resulullah’a müezzinlik yapmıştır. Peygamber(as), daha sonraki yıllarda Ummî Mektûm ne zaman yanına gelse ona, “Hoş geldin, Rabb’imin kendisi yüzünden beni azarladığı mubarek adam.” diyerek iltifatta bulunmuştur.
Burada Peygamber(as)’e gelen şahsın isminin değil de sıfatının zikredilmesi, ayetin mesajının belirli bir kişiyle sınırlı olmadığına işaret eder. Yani aydınlanma arzusu ve ihtiyacı içinde olan her insan, yüz çevirilmeye değil, tam aksine ilgiye daha layıktır. Öyleyse iyi niyetle bilgi peşinde koşan, aydınlanıp iyi işler yapma arzusunda olan insanlarla daha çok ilgilenmek gerekir.
Peygamber(as)’in canının sıkılması, gözleri kör bir Müslümanın gelmesinden ve ona değer vermesinden değil, müşrik liderleri ikna çabasının yersiz bir istekle etkisiz bırakılmasından kaynaklanıyordu. Onun zengin fakir ayırımı yapmadan bütün insanlara değer verdiği ve onları irşat ettiği herkes tarafından biliniyordu. Şu halde burada Peygamber(as)’in masumiyeti ile çelişen bir durum söz konusu değildir. Çünkü o, vahye değil, evlâ olana muhalefetinden dolayı itap hitabına maruz kalmıştır. Peygamber(as) bu konularda bir müctehit konumundaydı. Ne varki onun evla (daha uygun) gördüğünü Allah uygun görmedi ve ondan öncelikle Allah’a yönelmek isteyenlerle ilgilenmesini istedi.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, sıradan insanlar için, küçük bir nezaketsizlik olarak değerlendirilebilecek bir fiilin, Peygamber(as) tarafından işlendiği için ilâhi azarı gerektiren büyük bir hata gibi görülmüş olmasıdır. Demek ki liderlerin hayatlarında ve faaliyetlerinde daha dikkatli ve nezaketli olmaları gerekir.
Bu ayetler, Kuran vahyinin objektifliğini de ortaya koyar. Çünkü Allah’ın kendisini azarlayıp uyarmasını bütün dünyaya duyuran bir peygamber, kendi öznel istek ve özlemleriyle konuşmuş olamaz.
Sonuç olarak, bütün insanlar, insanlık değeri açısından eşittir. Öyleyse zengin fakir ayırımı yapmadan insanlarla ilgilenmek ve onların onurunu rencide etmemek gerekir.
3-4’üncü ayetlerde, Peygamber(as)’e gelen âmâ zatın, söz dinleyip arınmak ve verilen öğütten yararlanmak amacıyla geldiğine dikkat çekilir.
Bu ayetlerde, insanın benliğini arındırması için, öncelikle dini doğru öğrenip uygulaması gerektiği mesajı verilir. Bu da, insanın Kuran’dan öğüt ve feyiz alıp günahlardan korunması ve sevap işlemesiyle mümkün olur.
5-6’ncı ayetlerde, İlâhi irşada ihtiyaç duymayan ve arınmak istemeyen kibirli kimselere, gereğinden fazla ilgi göstermenin doğru olmadığı belirtilir. Buradaki “teseddâ” kelimesi, “bir kimseye aşırı istek ve ilgiyle yönelip onu imana getirmeye çalışmak” şeklinde yorumlanmıştır. Demek ki, servetine güvenip kibirlenen, Kuran’dan ders ve feyiz almak istemeyen kimselere mesaj tebliğ edilir. Fakat gereğinden fazla ilgilenip onları mutlaka imana getirmeye çalışmak doğru değildir. Çünkü 7’nci ayette, dünya nimetleriyle şımarıp haktan yüz çevirenlere karşı, tebliğden öte bir sorumluluğun olmadığı belirtilir. Öyleyse sorumsuz davranan kişinin arınmaktan geri kalmasından ve İslam’a girmemesinden tebliğci sorumlu değildir. Ancak, ihtiyacı olduğunu söyleyen, öğrenmek ve aydınlanmak isteyen bir insandan yüz çevirmekte, sorumluluk vardır. Hemen hatırlatalım ki burada, ilâhi rehberliğe ihtiyaç duymayanların irşat edilmesi ve durumlarının düzeltilmeye çalışılması yasaklanmamış; fakat ihtiyacı olduğunu söyleyip duran bir insan varken ona aldırmayıp da ihtiyaç hissetmeyenlere gereğinden fazla ilgi göstermek uygun bulunmamıştır. Bunun için, 8-10’uncu ayetlerde, istekli ve hidayet aşığı bir kişinin, Allah’a saygı duyarak Peygamber(as)’e geldiği halde, Peygamber(as)’in onu görmezden gelmesi, ilâhi irade tarafından onaylanmamıştır. Şu halde davetçi, tebliğe devam ederken inananların eğitimini gözardı etmemelidir. Zira bu aşamada iç eğitim, tebliğden daha önemli hâle gelmektedir. Çünkü hareketin başarısı, isteksiz kişileri kazanmakta değil, müminleri iyi bir eğitimden geçirmektedir. Öyleyse inananlar ihmal edilmemeli, tam aksine onların eğitimine önem verilmeli; inanmaya ve arınmaya isteksiz olan, hak sözü dinleme gibi bir derdi olmayan kimselerle de boşuna uğraşılmamalıdır.
RAHMAN ve RAHİM ALLAH’IN ADIYLA

11. Hayır! Öyle yapma; bu bir hatırlatma ve öğüttür. 12. Kim istekliyse, onu hatırlayıp öğüt alabilir. 13-14. O (vahiyler), kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arındırılmış sahifeler üzerindedir. 15-16. İyilik timsali saygıdeğer elçilerin ellerindedir.
17. İnsan (çoğu zaman) kendini mahveder, ne nankördür o!
18. (O hiç düşündü mü?) Yaratan onu hangi şeyden yarattı? 19-20. Onu bir meni (sperm)den yaratıp sonra onun tabiatını oluşturdu; sonra da yolu ona kolaylaştırdı. 21. Daha sonra onu öldürür ve kabre gömdürür. 22. En sonunda, dilediği zaman onu tekrar diriltir.
23. Hayır! Doğrusu insan Allah’ın kendisine buyurduklarını henüz tam olarak yerine getirmiş değildir.
24. Öyleyse insan yiyeceklerine bir baksın. 25. Suyu bolca indirip 26. Sonra toprağı iyice yarmaktayız. 27-31. Bu suretle orada daneli ekinler; üzüm bağları, yenilebilir otlar; zeytin ağaçları ve hurmalıklar; ağaçlarla dolu bahçeler; meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz. 32. (Bütün bunları) sizin ve hayvanlarınızın istifadesi ve beslenmesi için (yapmaktayız).
Kuran, Hayırlı ve Yararlı Olanı Belleten Bir Kitaptır
11-12’nci ayetlerde, Kuran’ın bir hatırlatma ve öğüt olduğu, isteyenin ondan öğüt alabileceği bildirilir. Demek ki Peygamber(as)’in görevi tebliğdir, inkârcıları mutlaka yola getirmek değildir. Bunun için, dileyen sapıklıkta kalır, dileyen de yola gelir. Ama sonunda herkes, yaptığının hesabını Allah’a verir ve hak ettiği karşılığı görür.
Buradaki “tezkire” kelimesi, “hatırlatma ve öğüt” anlamına gelir. Bununla Kuran kastedilir. Çünkü Kuran, insanlara Allah’ı hatırlatan, hayırlı ve yararlı olan şeyleri belleten bir kitaptır. Kuran, müzekker (eril) bir kelimedir. Ama bu ayette “tezkire” olarak nitelendirildiği için, ona işaret eden zamir burada müennes (dişil) şekliyle kullanılmıştır. Aslında söz konusu zamirin, müzekker şeklinin kullanılması da mümkündür.
13-16’ncı ayetlerde de, Kuran’ın şanlı, şerefli sahifeler içinde, yüce, temiz, seçkin ve erdem sahibi elçilerin ellerinde bulunan çok değerli bir kitap olduğu vurgulanır.
Buradaki “fi – suhufin mükerreme” terkibi, “çok kıymetli sahifelerde” anlamına gelir. Bununla, “Peygamber(as)’e vahyedilen Kuran bölümlerinin” veya “Allah’ın daha önceki peygamberlere indirdiği vahiy eserlerinin” kastedildiği söylenir.
“Merfu’ati’n mutahhare” terkibi de, “yüce ve tertemiz” demektir. Bununla da, Kuran’ın çok yüce ve kıymetli bir söz olduğuna, hiçbir şeytânî ve kirli düşüncenin ona bulaşmadığına işaret edilmiştir.
“Bi-eydî sefere” ibaresi, “elçilerin elleriyle veya ellerinde” manasına gelir. “Sefere” kelimesi, “yazmak, açmak, yaymak ve elçi” gibi anlamlara gelen “S f r” kökünün türemiş şeklidir. “Sefere” kelimesinin burada “yazıcılar” veya “elçiler” manasına geldiği; bunlarla da “Allah’ın vahiylerini Peygamber(as)’e ileten meleklerin” yahut “Kuran okuyucularının ve yazıcılarının” kastedildiği söylenmiştir. Bunlar, değerli, iyi ve güvenli olarak nitelendirilen elçilerdir. Çünkü Kuran sayfalarında yer alan vahiyler, ruhsal elçilerle ve onların temsilcisi olan Cebrâil vasıtasıyla Peygamber(as)’e iletilmiştir. Bunun için ayetlerde, vahyedilen Kuran’ı sayfalara yazan vahiy kâtiplerinin kastedilmiş olması, çok zayıf bir ihtimaldir. Çünkü burada Kuran’ın vahyinden sonraki durumu değil, nuzülünden önceki konumu dile getirilir. Yani öğüt ve uyarı olan Kuran’ın nerede bulunduğu ve nereden alınıp vahyedildiği haber verilir. Öyleyse bu ifadelerle, Kuran’ın yüceliğine, kaybolmazlık ve korunmuşluk niteliğine dikkat çekilmiş olmalıdır. Çünkü Kuran, her türlü keyfi ilavelerden ve lafzî değişikliklerden uzak bir kitaptır.
Kuran’ın değerini kavrayamamış olan kimselerle fazla ilgilenmenin doğru olmadığı belirtildikten sonra 17-23’üncü ayetlerde, servetiyle şımarıp büyüklenen ve ilâhi rehberliğe ihtiyaç duymayan insanın nankörlüğü dile getirilir. Onun hakikati inatla inkâr etmesi ve yanlış davranışları yüzünden kendini mahvettiği belirtilir.
Buradaki “kutile” kelimesi, Arapça’da öfke ve yergiyi dile getirir; Türkçe’de de “kahrolası” anlamına gelir. Kınama ve ayıplamadan kinayedir. “Mâ-ekfere” ibaresi ise, hayret ifade eden bir fiil olup öfke ve ayıplamanın sebebini bildirir. Yani insanın bu duruma düşmesinin sebebi, Allah’a şükredeceği yerde şaşılacak derecede nankörlük etmesidir. Nankörlük de, ahlaksızlığın en adisi ve hayret edilecek şeklidir.
Halbuki insan kendi yaratılışını düşünse gerçeği görür. Yaratan onu bir meni (sperm) damlasından yaratıp biçimlendirir; ana karnındaki evrimini tamamlayınca da dünyaya getirir. Ona dünya hayatında aklı ile iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı tanıma; iradesiyle de bunlardan birini seçme imkanı verir. Belli bir süre yaşattıktan sonra da onu öldürür ve kabre gömdürür. O, bununla da yetinmeyip dilediği zaman onu tekrar diriltir. Allah insanın ölüsüne de dirisine de değer verir.
Böyle iken insan, Allah’ın buyruğuna uymamakta ve peygamberleri aracılığı ile gönderdiği öğütleri dinlememektedir. Çünkü insan fert olarak, yükümlülük çağından kabre gömüldüğü âna kadar Allah’ın buyruklarını tamamıyla yerine getirmemiş; cins olarak da Hz.Adem’in yaratılışından bu güne değin asırlar geçmiş olmasına rağmen istenen olgunluğa erememiştir. Gerçekten de şükreden insanlar pek az iken bir tür kusuru olmayan fert yok gibidir. Demek ki insanlık, daha büyük ilerlemeye ve daha çok olgunlaşmaya muhtaçtır.
24-32’nci ayetlerde de, insana dış dünyasındaki nimetler hatırlatılır. İnsan çevresinde yetişen yiyeceklere baksa, Allah’ın kendisine ne denli önem ve değer verdiğini görür. Yediği nimetlerin nasıl bir kudret eliyle ve hikmetle yetiştirildiğini düşünür. Ne kadar çok nimet içinde bulunduğunu, onlardan hakkıyla yararlanmak için çalışmak ve şükretmek gerektiğini anlar.
Allah, gökten yağmur yağdırıp yeri sular. O suyun bereketiyle yerin altındaki taneler filizlenir, yeri yarıp dışarı çıkar. Bu sayede orada tahıllar, üzüm bağları, zeytin ağaçları, hurmalar, iri gövdeli ağaçlar, bahçeler ve otlaklar yetişir. Bütün bunlar, insanların ve hayvanların beslenmesi içindir. Şimdi insanın bu Allah vergisi nimetlerden dolayı şükretmesi gerekirken Rabb’ine nankörlük etmesi ona yakışır mı? Elbette yakışmaz.
Şu halde ayetlerin asıl amacı, Allah’ın insanlara verdiği dünya nimetlerini hatırlatıp onları çalışmaya ve şükretmeye çağırmaktır. Çünkü insanın nankörlüğü yanına kalmayacak, bu dünya hayatından sonra onun sorguya çekileceği ve yaptıklarının hesabını vereceği bir gün gelecektir. Böyle bir günün gerçekliğinden kuşku duymamak gerekir. Zira Allah, ölü görünen topraktan yeni bir hayat var etmeye muktedir olduğu gibi insanı yeniden diriltip hesaba çekmeye de muktedirdir. «Gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, (yok olanların) yerine onlar gibi (yeni)lerini yaratmaya muktedir olamaz mı? Elbette olur! Zaten O, her şeyin bilgisine ve gücüne sahip olan bir Yaratıcı’dır.»
RAHMAN ve RAHİM ALLAH’IN ADIYLA
33. Kulakları sağır eden gürültü kopup geldiği zaman. 34-36. İşte o gün, kişi kardeşinden, ana-babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. 37. Çünkü o gün, herkesin başından aşan derdi vardır. 38-39. O gün bazı yüzler mutluluktan pırıl pırıldır; güleçtir, sevinç doludur. 40-41. Bazı yüzler de o gün toza-toprağa bulanmış ve onları karanlık bürümüştür. 42. İşte bunlar, hakikati inkâr eden ve yoldan çıkan kimselerdir.
Kulakları Sağır Eden Çağrı
33-42’nci ayetlerde, Kıyamet gününün dehşeti ve korkunçluğu tasvir edilir. Buradaki “sâhha” kelimesi, sözlükte “bir şeye şiddetle çarpmak ve kuvvetli ses çıkarmak” gibi anlamlar taşıyan “S h h” kökünün türemiş şeklidir. Bunun için “kulağa çarpan ve onu sağır eden şiddetli sese” Sâhha denir. Sâhha, Kıyametin isimlerinden biridir ve onun dehşetini ifade eden eşsiz bir kelimedir.
O gün kişi, başkaları şöyle dursun kardeşi, ana – babası, eşi ve oğulları gibi en yakınlarından ve sevdiklerinden bile kaçacaktır. Çünkü o gün herkesin kendini meşgul eden ve başından aşan önemli meşgalesi olacaktır. Bu yüzden insan o gün yakınlarını ve sevdiklerini düşünmeye, onların yardımına koşmaya imkan ve fırsat bulamayacaktır. Ya da o gün, kişinin kendilerine karşı sorumluluk taşıdığı yakınlarından her birinin durumu, onun için yeterli bir endişe kaynağı olur. Zira onlardan her biri, “Bize karşı görevlerinde kusur ettin.” diyerek o kişinin yakasına sarılabilir. İşte insanın pür dikkat dinleyeceği o şiddetli ses duyulduğu zaman, herkes hesap verme yerine gider. O anın dehşetinden dolayı kimse, kendinden başkasını düşünemez.
Ancak, o gün kimi yüzlerin Allah’ın kararından ötürü sevinç duyup mutlu olacağı, kimi yüzlerin de üzüntüden kapkara kesileceği belirtilerek hayatın neticesinin, herkes için aynı olmayacağı mesajı verilir. Tozlu ve kara yüzlüler, dünya hayatında nankörlük edip ölüme inkâr günahıyla yakalanan suçlu tiplerdir.
Demek ki dünya hep böyle devam etmeyecek, o yıkılıp giderken insana sadece yaptıkları kalacaktır. Yapılanlar da Hakk’ın huzurunda insanın ya yüz aklığı ya da yüz karası olacaktır. Öyleyse önemli olan, Allah’ın huzuruna yüz akıyla gidebilmektir. Çünkü, bazı yüzlerin mutluluktan parlayıp bazı yüzlerin acıyla karardığı Hesap gününde, yüzleri kararanlara, “imana erdikten sonra hakikati inkâr ettiğiniz için tadın bu azabı!” denilecek; nur yüzlüler ise, Allah’ın rahmet dairesi içinde kalıp orayı mesken edineceklerdir.
Ayetlerle İlgili Genel Tespitler
Evrensel ilkeler içeren Kuran, hayatın kendisi olma ve ona şekil verme iddiasındadır. Bu yüzden o, hayattaki hadiselere müdahele eder, yanlışları düzeltir, doğruları gösterir. Kuran, evrensel ilkeleri içermekle birlikte bazen tarihsel olayları da konu edinir. Ancak onun konu edindiği tarihsel olaylar, bünyelerinde evrensellik taşırlar. Çünkü insanlar, Kuran’da yer verilen tarihsel hadisenin benzerleriyle her zaman karşılaşabilirler. İşte bu suredeki âmâ hadisesi de, Kuran’ın vahyedildiği dönemin tarihsel örneklerinden biridir. Ama onun mesajı evrenseldir. Yani, insanlık değeri açısından herkes eşittir; tebliğ ve eğitim konusunda da gerçekçi ve dikkatli olunmalıdır.
İslam’a göre insan, malına ve mevkiine göre değil, ruh temizliğine ve ahlak güzelliğine göre değerlendirilir.
Kuran, Peygamber(as)’e vahyedilen, şanlı, şerefli sahifeler içinde bulunan ve Allah tarafından korunan çok değerli bir kitaptır. O, her türlü keyfi ilavelerden ve lafzî değişikliklerden uzaktır. Bu yüzden Kuran, İslam’a yönelen insanın, gerek bilgi sahibi olmak, gerekse inanmak ve yaşamak için müracaat edeceği ilk kaynaktır.
Kuran, insanlara kimi zaman rehberlik kimi zaman da refakat eder. Bu özelliğinden dolayı o, indiği andan itibaren Müslümanlar tarafından hem hayat hem de ibadet ve tilâvet kitabı olarak algılanmış ve uygulanmıştır. Kuran’ın yaşanan hayatla olan bu sıkı bağı, onu sürekli aktüel kılmıştır.
İnsan, pek nankördür. Çünkü o, kendini yaratıp yaşatan, öldürüp tekrar diriltecek olan Rabb’ine isyan etmektedir. Ahlaksızlığın en âdisi de, insanın bu nankörlüğüdür.
Dünya hayatı ve varlığı geçicidir. Ahirette de dünya serveti değil, iman ve güzel amel geçerlidir.
Ahirette kimsenin kimseye yararı olmaz. Çünkü o gün insan, başkaları şöyle dursun en yakınlarını ve sevdiklerini bile düşünmeye; onların yardımına koşmaya imkân ve fırsat bulamaz.
Hayat, tamamen kötümserlikten ibaret olmadığı gibi, onun neticesi de herkes için aynı değildir. Çünkü ahirette, Allah’ın kararından sonra kapkara kesilen yüzlerin yanında O’nun kararından ötürü mutlu olup sevinç duyacak yüzler de olacaktır. Öyleyse insan için önemli olan, Allah’ın huzuruna yüz akıyla çıkıp devamlı O’nun rahmet dairesi içinde kalabilmektir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi