Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

(32/ 104) HÜMEZE SÛRESİ - Fyildiz - 033 Murselat

(33/77) MÜRSELÂT SURESİ

MEKKE DÖNEMİ

(50 Ayet)

Mürselât suresi, Mekke döneminde ve peygamberliğin ikinci yılında inmiştir. Sure, 50 ayetten oluşur. Adını, ilk ayetinde geçen "el-Mürselât" kelimesinden alır. Nüzul sıralamasına göre 33’üncü, tertip sıralamasına göre de 77’nci suredir.

Surenin ilk bölümünde bir takım algılayıcı, uygulayıcı ve etkileyici varlıklara yemin edilerek Kıyamet’in mutlaka gerçekleşeceği haber verilir. Daha sonra sırasıyla, yerde ve gökte meydana gelecek bazı korkunç olaylara dikkat çekilerek Kıyamet’in dehşeti gözler önüne serilir. Allah’ın, önceki günahkâr toplumları helak ettiği gibi sonrakileri de helak edeceği; O’nun, azabı hak etmiş toplumlara karşı hükmünün ve tavrının değişmeyeceği belirtilir. İnsanın, ilahî takdir ve tedbir sonucu dünyaya geldiği; yeryüzünün de üstündeki bütün canlıları ve ölüleri bağrına basan bir ana kucağı haline getirildiği ifade edilir. Muhatapların dikkati Allah’ın kudreti üzerine çekildikten ve insan zihni, O’nun her şeyi yapabileceğini kabul eder duruma getirildikten sonra, hesap gününde hakikati yalanlayanların durumlarının çok kötü olacağı vurgulanır. İnkârcıların, cehennemde görecekleri azabın dehşeti ve müminlerin, cennette erecekleri nimetlerin lezzeti dile getirilir. Nimet ve azap sahnelerinin ardından, söz tekrar dünyada yaşayan inkârcılara yöneltilir. Onlara, bu hayatın fazla uzun sürmeyeceği; Allah’a inanmayan ve O’nu tanımayan kimselerin, sonunda perişan olacakları hatırlatılır.

 

Sure, Kuran’dan daha doğru bir sözün olmadığını, buna rağmen ona inanmayan bir insanı, başka hiçbir sözün etki altına alamayacağını dile getiren ayetle son bulur.

 

Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla

 

 

 

 

1. Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere,

2. Fırtına şiddetiyle estikçe esenlere,

3. (Hakikati) iyiden iyi yaydıkça yayanlara,

4. (Doğru ile yanlışı) bütün farklılığıyla ayıranlara,

5-6. Gerek özür gerek uyarı için, bir öğüt ve hatırlatmada bulunanlara ki,

 

7. Size vadedilen (bekleyip görün denilen) her şey, mutlaka gerçekleşecektir.

8. Yıldızlar (ın ışığı) söndürüldüğü, 9. Gök yarıldığı, 10. Dağlar ufalanıp savrulduğu, 11. Bütün elçiler (ümmetleri hakkında şahitlik yapmaları için) belirlenen bir vakitte toplanmaya çağrıldıkları zaman, (beklenen kıyamet kopmuştur.)

12. (Bütün bunlar) ne zaman gerçekleşecekler; hangi vakte ertelendiler?

13. (Doğruyu yanlıştan) Ayırt etme Günü (ne)!

14. O Ayırım Günü’nün nasıl bir gün olacağını bilebilir misin?

15. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

16. Biz, önceki (mücrim) leri yok etmedik mi?

17. İşte sonrakileri de onlarla aynı yola sokacağız.

18. Çünkü Biz, günaha batmış olanlara hep böyle yaparız.

19. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

 

20. Sizi basit bir sudan yaratmadık mı? 21-22. Sonra da onu önceden belirlenmiş bir süreye kadar (rahimin içinde) sağlam bir yere yerleştirdik.

23. İşte Biz, (insanın yaratılışını) böyle gerçekleştirdik. Ne mükemmeldir Bizim (bir şeyi) gerçekleştirme kudretimiz!

24. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

 

25-26. Biz yeryüzünü, diriler ve ölüler için toplanma yeri yapmadık mı?

27. Orada yüksek yüksek sarsılmaz dağlar var edip size içmeniz için tatlı sular sunmadık mı?

28. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

 

 

29. (O gün, inkârcılara şöyle denir: ) "Haydi yalanlayıp durduğunuz şeye (Kıyamet azabına) doğru gidin bakalım! 30-31. Üç kola ayrılmış olan, ama hiçbir (serinliği) olmayan ve ateşten korumayan bir gölgeye doğru!" 32. O, yanan kütükler gibi ateşten kıvılcımlar saçar, 33. Onlardan her biri sanki bükülmüş sarı halatlar gibidir!

34. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

35-36. Bu, onların hiçbir söz söyleyemeyecekleri ve özür dilemelerine izin verilmeyeceği gündür.

37. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

38. (Onlara şöyle denir: ) "Bu, ayırım günüdür; (işte) sizleri ve (sizden) öncekileri bir araya getirdik. 39. Eğer (kurtulmak için) bir planınız varsa (hiç durmayın); onu derhal uygulayıp Benden kurtulmaya çalışın!"

40. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

41. Allah’a saygılı olanlar, serin gölgelikler altında ve pınar başlarındadırlar. 42. (Orada) Canlarının istediği her meyveyi bulurlar. 43. (Onlara: ) "Hayatta iken yaptıklarınızın karşılığı olarak afiyetle yiyip için" denir.

44. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.

45. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

46. (Ey inkârcılar!) Siz yiyip için ve biraz daha sefanızı sürün bakalım; gerçek şu ki, siz günaha batmış (suçlu)lar(dan)sınız!

47. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

48. Onlara: "(Allah’ın huzurunda) boyun eğin" dendiğinde buna uymazlar.

49. O gün, hakikati yalanlayanların vay haline!

50. Peki onlar, bundan (Kuran’dan) sonra, başka hangi söze (habere) inanacaklar?

 

Uyarıcı ifadeleri, hareketli sahneleri, muhataplara sorduğu soruları ve inkârcılara verdiği cevaplarıyla dikkat çeken bu surenin 1-7’nci ayetlerinde, Allah’ın buyruğu ile kâinatta iş gören bir takım algılayıcı, uygulayıcı ve etkileyici varlıklara yemin edilerek Kıyamet’in mutlaka gerçekleşeceği vurgulanır.

Ayetlerde, yemin edilen varlıkların kendileri değil, sıfatları zikredilmiştir. Bu nedenle, sıfat fiillerden oluşan ve niteledikleri isimler anılmadan sıralanan bu sembolik ifadeler, müfessirler tarafından farklı şekillerde yorumlanmışlardır. En yaygın olan yorum bunların, "Melekler, rüzgârlar, Kuran ayetleri ve insanın kalbine gelip onu hakka yönelten düşünceler" olduğudur.

Ayrıca, "el-mürselât" ve "el-âsifât" ile "rüzgârların"; "en-nâşirât", "el-fârikât" ve "el-mulkiyât" ile de "melekler" in kastedildiğini söyleyenler olduğu gibi, "el-mürselât" ın normal, "el-âsıfât"ın şiddetli, "en-nâşirât"ın bulutları yayan rüzgârlara, "el-fârikât" ile "el-mulkiyât"ın ise, meleklere işaret ettiğini savunanlar da olmuştur.

Bunlara ilaveten bu sembolik ifadelerin, Kuran’ın tedrici olarak vahyedilişine, onun bir bütün olarak sahip olduğu etkileyici gücüne, doğru ile yanlışı bütün farklılığı ile ortaya koyuşuna, iyi davranışın prensiplerini belirtişine, ahlâkî açıdan kötü sayılan ve kaçınılması gereken şeyleri gösterişine işaret ettikleri de düşünülebilir.

Görüldüğü gibi, anılan ifadelerin ne anlama geldiklerini kesin olarak tespit eden bir görüş yoktur. Melekler, vahyi getiren elçiler, rüzgârlarda ses dalgalarını taşıyan bir atmosfer olduğundan bu sembolik ifadeler, meleklerin de rüzgârların da sıfatı olabilir. Ama bâriz olan bunların, Allah’ın buyruğu ile kâinatta iş gören bir takım kuvvetlere işaret etmeleridir. Çünkü Allah, evreni yaratıp emrini, yani varlık ve dinamik davranış kanunlarını, onun tüm unsurlarının iç bünyesine yerleştirmiştir. İşte ayetlerde tasvir edilen de, bu emir-takdir dinamizmi olmalıdır.

Kitaplar indirilip peygamberler gönderilmiş olsa da, kendilerine yapılan ve öğüdün önemini yeterince kavrayamamış olan pek çok insan, inkârı tercih etmiş, bununla da yetinmeyip iyiliği ve imanı boğmak istemiştir. İşte günahkârlara yaptıklarının hesabını sormak, iyileri de ödüllendirmek için, Allah’ın insanlara vadettiği, yani bekleyip görün dediği her şey, bir gün mutlaka gerçekleşecektir.

Ayetlerin amacı, insan zihnini, Kıyamet ve hesap gerçeğini kabul eder hale getirmektir. Burada hitap, genel olarak bütün insanlara yönelik olsa da, uyarının inkârcılara yapıldığı âşikârdır. Çünkü ahiret hesabını ve azabını yalanlayanlar, onlardır.

8-14’üncü ayetlerde, dünya hayatının sonu ve Kıyamet gününün dehşeti tasvir edilir. O gün, kozmik sistem bozulur, evrenin bütünlüğü parçalanır, yıldızlar söndürülür, gök yarılır, dağlar ufalanıp savrulur, bütün peygamberler, ertelenmiş olan o günde, kendi toplumları hakkında şahitlik etmek üzere huzura çağrılır. O gün, hüküm yani doğruyu yanlıştan ayırt etme günüdür. Ve o, insanların tümü için belirlenmiş olan bir gündür. İşte o gün, bedenler canlanıp kabirlerinden veya bulundukları yerden kaldırılır, Allah’ın huzuruna sevkedilir. Her sorumlu can, dünyada yapmış olduğu işlerin hesabını verir. O gün, hiç kimseye en küçük bir haksızlık yapılmaz ve insanlar yeryüzünde yaptıkları dışında hiçbir şeyden sorumlu tutulmazlar.

Kuran’ın Kıyamet günüyle ilgili temsili ifadeleri, evrenin fiziksel olarak tamamen yok olmayacağına, ancak insanın mahiyetini şimdiden anlayamayacağı bir değişim ve dönüşüme uğrayacağına işaret etmektedir. Tabii ki o gün sadece kozmik düzende değil, karşılaşılan yeni âlemde de çok önemli değişikliklerin olduğu görülecektir. Söz gelimi ahirette, dünyada olduğu gibi alçaklar yükselip iyiler aşağılanmayacak, doğru yalanlanmayacak, yalancı da asla saygınlık kazanmayacaktır. Aksine 15’inci ayette, dile getirildiği gibi, o gün hakikati yalanlayanların hâli çok feci olacaktır. Bu yüzden, anılan gerçeği dile getiren ayet, surede tam on kez tekrar edilmiştir. Bu tekrarların her birinde sırasıyla hüküm gününü, suçluların göreceği azabı, Allah’ın ölüleri diriltmeye kâdir olduğunu, O’nun nimet ve iyiliklerini, cehennem azabını ve ahiret hesabını yalanlayanlar kınanır; ömürlerini sadece yiyip içmekle geçirip suç işleyenlerin ve Allah’a ibadet etmeyenlerin hallerinin pek yaman olacağı vurgulanır. Bu tekrarlardan maksat, hakikati yalanlayanları, hak ettikleri ceza ile uyarıp onlara layık oldukları azabı hatırlatmaktır. Çünkü hak ve adalet sınırlarını ihlâl edip günaha batmış olanlar dışında kimse, hesap gününü yalanlamaz.

16-19’uncu ayetlerde, Kuran mesajını inkâr edenlerin, isyan etmiş önceki toplumlar gibi helâk edilebileceklerine; öncekilerin başına gelenlerin, sonraki inkârcıların başına da gelebileceğine dikkat çekilir. Bu ayetlerden, günahta ısrar etmenin, fert ve toplumların helâkine neden olduğu sonucu çıkar. Bu yüzden Kuran, muhataplarını içine düştükleri kötü durumdan kurtarmak için, onlara önceki toplumların başına gelen bazı acı olayları hatırlatır. Bu hatırlatma, hem vahyin tarih ve toplumla ilişkisinin anlaşılmasında ufuk açıcı olur hem de Allah’ın yeryüzüne vahiyle müdahale etmesinin sebep ve gayesini daha iyi anlama imkânı sağlar. Böylece insan, Allah’ın muradını ve maksadını, Kuran’ın indiriliş gayesini ve hayattaki fonksiyonunu daha iyi anlama imkânına kavuşur.

Kuran’ın, toplumsal gelişmeleri takip ederek indirilmesi ve tarihi hadiselerden bahsetmesi, onun mesajının evrensel olduğunu gösterir. Çünkü insanın dini ve ahlâkî problemleri, tarih boyunca şekil değiştirse de özü itibariyle hep aynı kalmıştır. İşte bu yüzden, fert ve toplumları ahlâkî olgunluğa ulaştırma gayesiyle gönderilen Kuran’ın, aydınlatıcı, yol gösterici ve hayat verici özellikleri, sonraki toplumlar için de devam edecektir.

20-24’üncü ayetlerde, insanın ilahî takdir ve tedbir sonucu basit bir sudan yaratıldığı; önceden belirlenmiş bir süreye, yani doğum vaktine kadar sağlam bir yere (döl yatağına) yerleştirildiği ve böylece onun yaratılışının gerçekleştirildiği belirtilir. Bu açık gerçeğe rağmen Allah’ın ilmini ve kudretini inkâr eden kimseler kınanır ve uyarılır.

İnsanı yaratan Allah’tır. O, insanın yaratılışını aşama aşama gerçekleştirmiştir. İnsan türü, toprakta (var olan organik ve inorganik unsurlarda)n yaratıldı; insan nesli de, sudan (spermadan) yaratılıyor. Dünyada denenmek ve Allah’a ibadet etmek için yaratılan insan, yeryüzünde yaşayacak, orada ölecek ve yine oradan diriltilip Allah’ın huzuruna çıkarılacaktır. O zaman Allah, insanların dünyada yaptıkları her şeyi kendilerine haber verecek, insanın yapıp öne sürdüğü, yapmayıp geri bıraktığı her şey, kendisine bildirilecek; sonra da ona, yaptıklarının tam karşılığı verilecektir. Dünyada günahlardan arınıp Allah’ın nimetlerine şükreden insan, o gün kurtulur; nankörlük edip benliğini günahlarla kirleten kimse de perişan olur.

25-28’inci ayetlerde, Allah’ın, yeryüzünü, üstündeki bütün canlıları ve ölüleri bağrına basan bir ana kucağı haline getirdiği, orada yüksek dağlar yaratıp insanları tatlı sularla suladığı dile getirildikten sonra, hesap günü hakikati yalanlayanların hallerinin yaman olacağı vurgulanır.

İnsanların üzerinde yaşadıkları yeryüzü, dirileri ve ölüleri bağrına basmakta; arz, çekim kuvvetiyle üstünde bulunanları kendine çekmekte, dirileri toprağın üstünde, ölüleri de altında taşımaktadır. Ayetlerin amacı, insana, sınırlı bir güce sahip ve Allah’a muhtaç olduğunu kavratmaktır. Bu yüzden Kuran, ilahî kudretin her şeyi kuşattığına işaret eden varlık ve oluşlara dikkat çekerek, insan zihnini, O’nun her şeyi yapabileceğini kabul eder hale getirmeyi amaçlamıştır.

Her şeyi olduğu gibi yeryüzünü de Allah yaratmıştır. Arz, hem Allah’ın varlığını ve sınırsız kudretini gösteren bir ayet, hem de ayetler manzumesidir. Gökler ve yer, tesadüfen veya boş yere yaratılmamıştır. Yeryüzü, insanlar için bir geçim ve dinlenme yurdu olsun, her insan kazandığının karşılığını görsün ve kimseye haksızlık yapılmasın diye yaratılmıştır. Demek ki insanın topraktan yaratılması, hayatın toprakla idamesi ve öldükten sonra bedenin tekrar toprağa dönüşmesi, yeryüzündeki hayatın geçici olduğuna; Allah’ın sınırsız kudret ve ilmiyle, gelecekte ölüleri yeniden dirilteceğine işaret etmekte; Kuran’da insanın bu gerçeği görmesini istemektedir.

Kuran’ın ilk muhatapları, Allah’ın varlığına, gökleri ve yeri yarattığına, arzı insanlara karargâh yaptığına, yağmuru yağdırıp ölü toprağı canlandırdığına inanırlardı. İşte Kuran, muhataplarını ikna etmek için, onların kabul ettikleri gerçeklerden hareket etmeyi uygun bulmuştur. Tâ ki yok olup gidecek olan, hakkın açık tecellisiyle yok olup gitsin; kalıp yaşayacak olan da yine hakkın açık tecellisiyle yaşasın.

29-33’üncü ayetlerde, inkârcıların yalanladıkları ahiret azabının dehşeti tasvir edilir. Önceki ayetlerde, Kıyamet gününü yalanlayanların durumlarının çok vahim olacağı belirtilmiştir. Bu ayetlerde ise, inkârcıları perişan eden azabın dehşeti dile getirilir. Ayetler insanı âdeta o güne götürmekte ve korkunç azabı gözler önüne sermektedir. O gün inkârcılar, üç kola ayrılan ama hiçbir serinliği olmayan ve ateşten korumayan bir gölgeye sevkedilirler. Ne var ki o, serinlikten bir gölge değil, aksine kütleler halinde ateşten kıvılcımlar saçan bir azap vadisidir.

"Zıll" kelimesini niteleyen "zi – selâsi şuab" terkibi, üç kollu / dallı / katlı gölge" anlamına gelir. Bu terkiple, cehennemin yakıcı alevlerine işaret edilir. Ayrıca bununla, günahkârların kalbine korku salan "ölümün", "yeniden dirilmenin" ve "Allah’ın yargısının" kastedildiği de söylenmiştir.

Yine bu pasajı oluşturan ayetlerde yer alan "şerer" kelimesi, "kıvılcımlar"; "kasr" kelimesi de, "köşk, saray, kütük ve odun demeti" gibi anlamlara gelir. Bu ifadelerle, cehennemin saçtığı kıvılcımların büyüklüğüne ve dehşetine dikkat çekilir. Bunu teyit etmek için de onun saçtığı kıvılcımların her biri, bükülmüş, sarı dev halatlara benzetilir. Çünkü "cimâletu’n sufr" terkibi, "bükülmüş sarı halatlar" anlamına gelir. Bununla, cehennemin attığı kocaman ve gemi halatı gibi uzun kıvılcımlara işaret edilir. Ayrıca bu terkibin, "sarı sarı erkek deve sürüleri" anlamına geldiği de söylenir.

Demek ki Allah’ı, Peygamberi, ayetleri ve kıyameti yalanlayan bedbaht kimseler, o gün ateş vadisine gireceklerdir. İşte hakikati yalanlayanların akıbeti budur.

Görüldüğü gibi bu ayetlerde, cehennem azabının dehşeti ve oradakilerin feci akıbeti tasvir edilir. Kuşkusuz ahiret azabı vardır; ama insanların, onun gerçek mahiyetini bu dünyada tam olarak kavramaları imkansızdır. Bunun için Kuran, o azabı insanlara dünyada görüp alışageldikleri azaba benzer biçimde anlatmıştır. Şu halde, dünya azabı ile ahiret azabı arasında isim benzerliği olsa da onların arasında mahiyet farkı bulunmaktadır.

Bu tür ayetlerin asıl amacı, dünyada kötülük işleyen insanları, cehennem azabının dehşeti ile uyarıp onları iyiliğe yöneltmektir.

34-37’nci ayetlerde, Kıyametin, inkârcıların kendilerini haklı çıkaracak bir söz bulup konuşamayacakları, özür dileyemeyecekleri ve dünyada yaptıklarıyla cezalandırılacakları bir gün olduğu haber verilir. Bu hakikati yalanlayanların ise, o gün perişan olacakları bir kez daha dile getirilir.

Bu ayetlerde, cehenneme girenlerin orada konuşamayacakları ve özür dilemeleri için kendilerine izin verilmeyeceği bildiriliyor. Oysa Kuran da yer alan diğer ayetlerde, suçluların Allah’ın huzurunda konuşacakları, günahlarını inkâra kalkışacakları, ancak O’ndan hiçbir şeyi gizleyemeyip sonra suçlarını itiraf edecekleri, niçin cezaya çarptırıldıklarını söyleyecekleri; Rablerinden kendilerini cehennemden çıkarıp tekrar dünyaya döndürmesini niyaz edecekleri bildirilir.

Bu durumda, anılan iki ayet grubu arasında bir çelişkimi var? Sorusu hatıra gelebilir. Aslında ayetler arasında hiçbir çelişki yoktur. Çünkü suçluların konuşamayacaklarını ifade eden ayetler, onların hiç konuşturulmayacaklarını ve Allah’ın huzurunda kendilerini müdafadan mahrum bırakılacaklarını değil, aksine bütün suçları ispatlandıktan sonra kendilerini savunacak bir söz bulamayacaklarını dile getirir. Biraz önce de işaret edildiği gibi onlar, hesap gününde pek çok mazeret ileri sürecekler, suçlarını inkâr edip veya birbirlerine yükleyip kendilerinin masum olduğunu ispatlamaya çalışacaklardır. Öyleyse suçluların konuşamayacaklarını dile getiren bu ayetler, onların ahiretteki durumlarının tamamını değil, kendilerini haklı gösterecek veya affettirecek bir söz bulup söyleyemeyecekleri anı yansıtmaktadır.

Şu halde bu ayetlerde de, hesap gününün ciddiyeti ve cehennem halkının perişanlığı, tasvir üslubu ile anlatılmakta; bununla da insanları doğru yola sevketme amaçlanmaktadır.

38-40’ıncı ayetlerde, doğru ile yanlışın ayırt edildiği o günde Allah’ın, önceki ve sonraki inkârcıları bir araya getirip cezalandıracağı; onlara: "Bana karşı bir tuzağınız varsa durmayın, hemen kurun." diyeceği haber verilir. Fakat inkârcıların o gün dünyadaki güçleri olmadığı ve kendilerini kurtaracak mecalleri kalmadığı için, onlar çaresiz olarak işledikleri suçlarının cezasını çekeceklerdir.

Öncekilerde olduğu gibi bu ayetlerde de, ölüme bağışlanmaz günahlarla yakalanan suçluların, hiçbir biçimde azaptan kurtulamayacakları dile getirilerek muhataplar uyarılır. O gün, hakikati inkâr edenlerin durumlarının çok kötü olacağı bir kez daha vurgulanır.

41-45’inci ayetlerde, Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde davranan müminlerin, cennetle ödüllendirilecekleri, oradaki pınar başlarında ve gölgelikler arasında gönüllerinin çektiği her şeyden afiyetle yiyip içebilecekleri haber verilir. Nimetler karşısında azabın dehşeti daha iyi anlaşılsın diye de inkârcıların kötü akıbetine bir kere daha dikkat çekilir.

Dünyada Allah’ın dinine ve rızasına uygun davranan insanların, ahirette görecekleri ödül, cennettir. Demek ki iyilikte devamlı olanlar, bu dünyada iyilik bulacakları gibi, öte dünyada da iyilik yurdunda olacaklardır. İyilerin istikbali iyidir; iyilerin yurdu olan cennet, ne güzeldir!

46-50’nci ayetlerde, dünyada yaşayan fakat ahiret gerçeğini kabul etmeye yanaşmayan kimselere, bu hayatın fazla uzun sürmeyeceği; Allah’a inanmayan ve O’nu tanımayanların sonunda perişan olacakları hatırlatılır. Sözlerin en doğrusu ve güzeli olan Kuran’a inanmayan bir insanı, başka hiçbir sözün doğru inanca ve yaşayışa ulaştıramayacağına dikkat çekilir.

Surenin son bölümünde yer alan ve "Onlara: ‘(Allah’ın huzurunda) boyun eğin.’ dendiğinde buna uymazlar." anlamına gelen ayetin, Hz.Peygamberin Sakif kabilesine namaz kılmaları gerektiğini söylemesi; Sakiflilerin de: "Biz eğilmeyiz, eğilmeyi kendimiz için utanç sayarız." demeleri üzerine indiği belirtilir. Ancak önceki ayetlerin devamı olan bu ayetin, tek başına onlardan ayrı olarak indiğini düşünmek, pek uygun değildir. Çünkü burada, inkârcıların hallerinin kötü olduğu vurgulandıktan sonra, onların azaba uğramalarının sebebi açıklanır. Onlar, Allah’ın huzurunda baş eğmedikleri, ahirete inanmadıkları ve dine uygun davranmadıkları için azap görürler.

Bu surede verilmek istenen genel mesaj şudur: Allah’a inanmaksızın veya ahireti hesaba katmaksızın yaşanan bir hayat, aldanıştır; insanın kendine yazık etmesi ve canını cehenneme göndermesidir. Çünkü ahireti hesap dışı tutmak, oraya gitmeye mani değildir; ama cennete girmeye engeldir.

GENEL TESPİTLER

Kuran’a göre Allah, evreni yaratıp ona varlık ve dinamik davranış kanunlarını yerleştirmiştir. Yaratılan her şey, kendine özgü varlık ve davranış kanunları ile düzen içine katılıp onun bir unsuru olur; diğer varlıklar arasında ama onlarla bütünlük sağlayacak şekilde kendi işini yapar.

Allah’ın emri, tabiatın tüm unsurlarının iç bünyesine yerleştirilmiştir. İşte Kuran da "melekler" terimiyle tasvir edilen şey de, bu emir – takdir dinamizmidir. Çünkü melekler, Allah’ın emri, yani varlıkların kendileri vasıtasıyla işlevlerini yaptıkları dinamik araçlardır. Fiziksel dünyanın doğal bir zorunluluk olarak işleyişi de böyledir.

Öldükten sonra dirilme ve hesap günü, mutlaka gerçekleşecektir. Önceki peygamberleri yalanlayıp günaha batmış olanlar nasıl helâk edilmişlerse, Kuran mesajını yalanlayan sonraki günahkârlar da benzer bir şekilde helâk edilirler. Çünkü helâk, Allah’ın inatçı suçlulara uyguladığı değişmez yasalarından biridir.

İnsan, tür olarak topraktan yaratılmış, nesil olarak da sudan yaratılmaktadır. O, önce güvenle kalacağı rahime konur, orada belli bir süre bekleyip geliştikten sonra yeryüzüne çıkarılır. Şu halde insanın yaratılışı, onun cins ve fert olarak yokluk sahasından varlık sahasına geçişi demektir. Fakat insan cinsi içersindeki fertlerin başlangıçtaki yaratılışı ile cinsin devamı sürecindeki yaratılışı, farklılıklar içerir. Bu farklılıklar, yaratılanın insan olmasıyla değil, yaratılışın gerçekleşme şekli ve evreleriyle ilgilidir.

İnsanlara bir geçim ve dinlenme yeri olsun diye yaratılan arz, üstündeki bütün canlıları bağrına basan bir ana kucağı gibidir. Yeryüzü, iyilere de kötülere de açık bir sofradır. Ancak insanın bu dünyada yaşadığı hayat, ölümün ötesine uzanan hayatın ilk ve çok kısa bölümünden ibarettir.

Hakikati yalanlayanlar, kısa süren dünya hayatından sonra cehennem ateşine atılırlar; o zaman pişman olup özür dilemek isterler. Fakat onlar, kendilerini azaptan kurtaracak bir söz bulup söyleyemezler.

Allah iyilik yapanları kötülük işleyenlerle bir tutmaz. Aksine, kötüleri azapla cezalandırır; iyileri de cennetle ödüllendirir. Demek ki insan, iradeli davranışlarından dolayı ahlâkî bir sorumluluk altındadır. Bu sorumluluk, kişinin ahiretteki hayatında iyi yada kötü kaçınılmaz sonuçlar şeklinde devam eder. İşte bunun için Kuran insana, onu bekleyen hayatın niteliklerini mecaz, teşbih ve temsil gibi yollarla anlatır.

Mekke döneminde ve peygamberliğin ilk yıllarında inen ayetler, genellikle ahlâkî öğretilerle ve bunların yaptırım gücü olan "hüküm günü"yle; Medine döneminde inen ayetler ise, umumiyetle toplumun düzenlenmesi için gerekli olan hukukî, iktisadi ve siyasî ilkelerle ilgilidir. Bu yüzden Kuran’ın geniş kronolojik gelişimini göz önünde bulundurmadan onun mesajını, mana ve maksadıyla tam olarak anlamak mümkün değildir. Çünkü Kuran’ın nüzul süreci ve fikirlerinin toplumsallığa dökülüş tarzı, çok önemlidir. Bunun için Hz.Peygamber bile vahyi yaşanan bir din haline getirme görevini, tılsımlı yollarla değil, hayatın tabiî akışı içinde kalarak gerçekleştirmiştir.