Kur’an-
ı Kerim’de Gâlibiyet ve Allah’ın Yardımı
Kur’ân-ı Kerim’de gâlibiyet ve mağlûbiyetle ilgili olarak kullanılan “ğ-l-b” kelimesi ve türevleri, toplam 31 yerde geçer. Yardım ve zafer anlamındaki “nasr” kelimesi ve türevleri ise toplam 158 yerde kullanılır. Yardımı kesmek anlamında “h-z-l” ve türevleri 3 yerde, başarı anlamındaki “tevfîk” kelimesi ve türevleri 4, gâlibiyet anlamındaki zafer kelimesi ise 1 yerde zikredilir.
Yine, konuyla ilgili olarak ve daha çok da âhirete yönelik “kurtulma, kurtuluş, selâmet ve mutluluk anlamındaki “felâh” kelimesi ve türevleri toplam 40 yerde zikredilir. Bu kavramın zıddı anlamında kullanılan, yani zarar, ziyan ve kayıp anlamına gelen “hüsrân” ve türevleri de Kur’ân-ı Kerim’de 65 yerde kullanılır.
Bilindiği gibi “ğâlib”; yenen, üstün gelen anlamına gelir. “... Öyle ya, Allah emrine gâliptir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” (12/Yûsuf, 21). Bu âyette görüldüğü gibi, Kur’an gâlib sıfatını Allah’a izâfe etmiştir. “Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.” (3/Âl-i
İmrân, 160). Bu âyette gâlibiyetin ancak Allah’ın yardımı ile mümkün olduğu açıklanmış, O’nun yardımını kestiği durumda gâlibiyetin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerim’de, hem Allah’ı gâlib sıfatıyla tanımak ve hem de gâlibiyeti Allah’tan bilmek gereği açık ifâdelerle yer almıştır. Bu itibarla da Gâlib ismi, Esmâü’l-Hüsnâdan sayılmıştır.
“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öylesine sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).”
(2/Bakara, 214)
“... Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar: ‘Nice az sayıda birlik, Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.”
(2/Bakara, 249)
“Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında; ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et’ dediler. Sonunda Allah'ın izniyle onları hezîmete uğratıp yendiler. Dâvud da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle def edip savmamasaydı elbette yeryüzü fesâda uğrar, altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.”
(2/Bakara, 250-251)
“Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan nûra/aydınlığa çıkarır. İnkâr edip kâfir olanlara gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.”
(2/Bakara, 257)
“Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”
(2/Bakara, 286)
“(Bedir'de) Karşı karşıya gelen şu iki gurubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışan bir gurup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir gurup. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır.”
(3/Âl-i
İmrân, 13)
“Onlar (ehl-i kitap) size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.”
(3/Âl-i
İmrân, 111)
“Hani sen (ey Rasûlüm), sabah erkenden mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. -Allah, hakkıyle işiten ve bilendir.- O zaman, içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.”
(3/Âl-i
İmrân, 121-122)
“Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir'de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah'tan sakının ki O'na şükretmiş olasınız. O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir? Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sâyede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır. Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler diye, size yardım eder).”
(3/Âl-i
İmrân, 123-127)
“(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, üzüntüye kapılmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.” (3/Âl-i
İmrân, 139)
“Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma, bazen öteki topluma nasip ederiz.) Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şâhitler edinsin. Allah zâlimleri sevmez.”
(3/Âl-i
İmrân, 140)
“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibâretti: ‘Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!’ Allah da onlara dünya nimetini ve (daha da önemlisi,) âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah, iyi davrananları sever.”
(3/Âl-i
İmrân, 146-148)
“Siz Allah'ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir. Nihâyet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı (gâlibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, âhireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allah, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten Allah, mü’minlere karşı çok lütufkârdır.
(3/Âl-i
İmrân, 152)
“Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.” (3/Âl-i
İmrân, 160)
“Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!’ dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.”
(3/Âl-i
İmrân, 173-175)
“Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.”
(4/Nisâ, 45)
“Sulh (daha) hayırlıdır.”
(4/Nisâ, 128)
“Sizi gözetleyip duranlar, eğer size Allah'tan bir zafer (nasib) olursa, ‘Sizinle beraber değil miydik?’ derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), ‘Sizi yenip (öldürebileceğimiz halde öldürmeyip) mü’minlerden korumadık mı?’ derler. Artık Allah kıyâmet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.”
(4/Nisâ, 141)
“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah'a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?”
(4/Nisâ, 144)
“... Bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi tecâvüze, haddi aşmaya sevketmesin! İyilik ve takvâ (Allah'ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezası çetindir.”
(5/Mâide, 2)
“Kim Allah'ı, Rasûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki); gâlip olanlar, üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır.”
(5/Mâide, 56)
“Mûsâ, kavmine dedi ki: ‘Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç takvâ sahiplerinindir (Allah'tan korkup günahtan sakınanlarındır)."
(7/A’râf, 128)
“Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duânızı kabul buyurdu. Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak gâliptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu. Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına!’ diye vahyediyordu. Bu söylenenler, onların Allah'a ve Resûlüne karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır.”
(8/Enfâl, 9-13)
“(Savaşta) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Bu böyledir. Şüphesiz Allah, kâfirlerin tuzağını bozar.”
(8/Enfâl, 17-18)
“Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlûp olacaklardır. Kâfirlikte ısrar edenler ise cehenneme toplanacaklardır.”
(8/Enfâl, 36)
“Hatırlayın ki, (Bedir savaşında) siz vâdinin yakın kenarında (Medine tarafında) idiniz, onlar da uzak kenarında (Mekke tarafında) idiler. Kervan da sizden daha aşağıda (deniz sahilinde) idi. Eğer (savaş için) sözleşmiş olsaydınız, sözleştiğiniz vakit hususunda ihtilâfa düşerdiniz. Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helâk olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı). Çünkü Allah hakkıyla işitendir, bilendir.” Hatırla ki, Allah, uykunda sana onları az gösterdi. Eğer onları sana çok gösterseydi, elbette çekinecek ve bu iş hakkında münâkaşaya girişecektiniz. Fakat Allah (sizi bundan) kurtardı. Şüphesiz O, kalplerin özünü bilir. Allah, olacak bir işi yerine getirmek için (savaş alanında) karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Bütün işler Allah'a döner. Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok zikredin/anın ki başarıya erişesiniz.”
(8/Enfâl, 42-45)
“Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi de: ‘Bugün insanlardan size gâlip gelecek kimse yoktur, şüphesiz ben de sizin yardımcınızım’ dedi. Fakat iki ordu birbirini görünce ardına döndü ve: ‘Ben sizden uzağım, ben sizin göremediklerinizi görüyorum, ben Allah'tan korkuyorum; Allah'ın azâbı şiddetlidir’ dedi.
(8/Enfâl, 48)
“O zaman münâfıklarla kalplerinde hastalık bulunanlar, (sizin için), ‘Bunları, dinleri aldatmış’ diyorlardı. Halbuki kim Allah'a dayanırsa, bilsin ki Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir. (Kendisine güveneni üstün ve gâlip kılacak O'dur. Yoksa orduların sayı ve techizat üstünlüğü değildir).”
(8/Enfâl, 49)
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir. Eğer sana hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.”
(8/Enfâl, 61-62)
“Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz (kâfir)e gâlip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye gâlip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) iki yüz kişiye gâlip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah'ın izniyle (onlardan) iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.”
(8/Enfâl, 65-66)
“Hiçbir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) âhireti istemektedir. Allah, azîzdir (dostlarını düşmanları üzerine gâlip kılandır, üstün ve güçlüdür), hakîmdir (her duruma lâyık olanı hakkıyla ve hikmetiyle bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir).”
(8/Enfâl, 67)
“Onların (müşriklerin) nasıl (anlaşmaya uyması sözkonusu) olabilir ki! Onlar size gâlip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla sizi râzı ediyorlar, halbuki kalpleri (buna) karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.”
(9/Tevbe, 8)
“Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azablandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun göğsünü şifâya kavuştursun.”
(9/Tevbe, 14)
“Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezîmete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz. Sonra Allah, Rasûlü ile mü’minler üzerine sekînetini (sükûnet ve huzur duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kâfirlere azap etti. İşte bu, o kâfirlerin cezâsıdır.”
(9/Tevbe, 25-26)
“Allah'ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler hoşlanmasalar da Allah nûrunu tamamlamaktan asla vazgeçmez. O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidâyet ve Hak Din ile gönderendir.”
(9/Tevbe, 32-33)
“Eğer siz ona (Rasûlullah'a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebû Bekir ile birlikte Mekke'den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.”
(9/Tevbe, 40)
“De ki: (Siz bizim için) iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz de, Allah'ın ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azap dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz.”
(9/Tevbe, 52)
“Andolsun Zikir'den (Tevrat’tan) sonra Zebur'da da: ‘Yeryüzüne sâlih/iyi kullarım vâris olacaktır’ diye yazmıştık.”
(21/Enbiyâ, 105)
“Onlar, sadece ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, azîzdir/gâliptir.”
(22/Hacc, 40)
“İşte böyle. Her kim, kendisine verilen eziyetin dengi ile karşılık verir de, bundan sonra kendisine yine bir tecâvüz ve zulüm vâki olursa, emin olmalıdır ki, Allah ona mutlaka yardım edecektir. Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir.”
(22/Hacc, 60)
“Allah sizden iman edip sâlih amel işleyenlere vaad etmiştir: Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldı, halifeler yaptı, güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılıp halifeler yapacak, güç ve iktidar sahibi kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve Bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayacaklar. Ama kim bundan sonra da nankörlük edip küfre giderse işte onlar, fâsıktırlar, yoldan çıkanlardır.”
(24/Nûr, 55)
“Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah'ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar (veya öclerini alanlar) başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”
(26/Şuarâ, 227)
İnsanlardan öylesi vardır ki, ‘Allah'a iman ettik’ der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah'ın azabıymış gibi sayar; ama Rabbinden bir yardım ve zafer gelirse, andolsun; ‘Biz gerçekten sizlerle birlikteydik’ demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin sineleri içinde olanı en iyi bilen değil midir?”
(29/Ankebût, 10)
“Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allah'ı) âciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız.”
(29/Ankebût, 22)
“Elif. Lâm. Mîm. Rumlar (Hıristiyan Bizanslılar, mecûsî/müşrik İranlılara) mağlûp oldu. Arapların bulunduğu bölgeye yakın bir yerde. Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde gâlip geleceklerdir. Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da (eninda sonunda) emir Allah'ındır. O gün müminler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, nusretiyle dilediğine yardım eder, dilediğini gâlip kılar. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (Bu) Allah'ın vâdettiğidir. Allah vâdinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.”
(30/Rûm, 1-6)
“Andolsun ki, biz senden önce kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara açık deliller getirdiler. (Onları dinlemeyip) günaha dalanların ise cezalarını hakkıyla vermişizdir. Mü’minlere yardım etmek, onlara zafer vermek de Bize düşer.”
(30/Rûm, 47)
“Sen şimdi sabret. Bil ki Allah'ın vaadi gerçektir. (Buna) iyice inanmamış olanlar, sakın seni gevşekliğe sevketmesin!”
(30/Rûm, 60)
“Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi. Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vâdinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman; İşte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı. Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: ‘Meğer Allah ve Resûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı.”
(33/Ahzâb, 9-12)
“Allah, o inkâr eden kâfirleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleri ile geri çevirdi. Allah (ın yardımı) savaşta müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak gâliptir. Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah'ın her şeye gücü yeter.”
(33/Ahzâb, 25-27)
“Andolsun ki (peygamber olarak) gönderilen kullarımız hakkında bizim geçmiş sözümüz (vardır): Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. Muhakkak Bizim ordumuz, kesinlikle gâlip gelenlerdir.”
(37/Sâffât, 171-173)
“Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şâhitlerin şâhitlik edecekleri günde yardım eder, zafer veriririz.”
(40/Mü’min, 51)
“Yeryüzünde (O'nu) âciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostunuz ve bir yardımcınız da yoktur.”
(42/Şûrâ, 31)
“Öyleyse, inkâr edenlerle (savaş sırasında) karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları ‘iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da' artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip boşa çıkarmaz.”
(47/Muhammed, 4)
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz.”
(47/Muhammed, 7)
“Bu, Allah'ın, inananların yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları yoktur.” (47/Muhammed, 11)
“Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir.”
(47/Muhammed, 35)
“Ve Allah, sana üstün ve onurlu bir zaferle yardım etsin.”
(48/Fetih, 3)
“İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.”
(48/Fetih, 4)
“Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah azîzdir, hakîmdir.”
(48/Fetih, 7)
“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı. Allah'ın, ötedenberi süregelen kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. Onlara karşı size zafer verdikten sonra, Mekke'nin göbeğinde ellerini sizden ve sizin de ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
(48/Fetih, 22-24)
“Allah; ‘Elbette ben ve elçilerim gâlip geleceğiz’ diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, gâliptir.”
(58/Mücâdele, 21)
“O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedirler. O, azîzdir/gâliptir, hikmet sahibidir.
(59/Haşr, 23-24)
“Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için fitne/deneme konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne galip ve hikmet sahibi, ancak sensin.”
(60/Mümtehıne, 5)
“Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zâlimler onlardır.”
(60/Mümtehıne, 9)
“Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah'tan yardım ve zafer (nusret) ve yakın bir fetih. Mü'minleri müjdele!”
(61/Saff, 13)
“Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: Allah'a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir? demişti. Havârîler de: Allah (yolunun) yardımcıları biziz, demişlerdi. İsrailoğullarından bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti. Nihayet biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.”
(61/Saff, 14)
“... İzzet (şeref, kuvvet ve gâlibiyet) Allah'ındır, Peygamberinindir, mü'minlerindir, fakat münâfıklar (bunu) bilmezler" (63/Münâfıkun, 8)
“Rahmân olan Allah'a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani, kimlerdir? İnkâr eden kâfirler, ancak derin bir gurur (gaflet ve aldanma) içinde bulunmaktadırlar.”
(67/Mülk, 20)
Ve bir hadis-i şerif: "Bir kavim, zayıf ve yoksuldular, kuvvette ve sayıda güçlü olanlar onlarla savaştı. Allah Teâlâ, o zayıfları onlara gâlip kıldı. Onlar da düşmanlarına (kötülük) kastederek onları (büyük zorluklarda) kullandılar ve onlara musallat oldular. Böyle Allah Teâlâ'ya kavuşacakları güne kadar Allah'ı kendilerine gazap ettirdiler/kızdırdılar." (Ahmed bin Hanbel, V/407)
Allah’
ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
Allah, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır (32/Secde, 7). O, insanı da en güzel biçimde yaratmıştır (95/Tîn, 4). İnsana şekil verip şeklini güzel yapan ve onları temiz/güzel besinlerle rızıklandıran Allah’tır (40/Mü’min, 64). Allah, insanı şan ve şeref sahibi kılarak ona ikram etmiş, güzel rızıklar vermiş, yarattıklarının çoğundan üstün kılmıştır (17/İsrâ, 70). Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak bize türlü meyveler çıkaran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrimize veren, nehirleri de bize akıtan ancak Allah’tır (14/İbrâhim, 32). Âdetleri üzere seyreden güneşi ve ayı bize faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifâdemize veren yine Allah’tır (14/İbrâhim, 33). O, yerde ne varsa hepsini bizim için yaratmıştır (2/Bakara, 29). O bize istediğimiz her şeyden vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsak, onu sayamayız (14/İbrâhim, 34; 16/Nahl, 18).
Bunca nimet ve ihsânını sunan Yüce Allah insanları ancak kendisine ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır (51/Zâriyât, 56). Kur’an’ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Semâvât ve arzın yaratılışının gâyesi de zaten insanın imtihana tâbi tutulmasıdır (11/Hûd, 7). Ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gâyeyi taşır (67/Mülk, 2). Allah’ın dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır (2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmrân, 186; 23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 2-3). Bu imtihanlar, gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır (3/Âl-i İmrân, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebût, 3; 47/Muhammed, 31).
İnsandan kendine doğru adım atmasını isteyen Rabbimiz, dünya imtihanını kazanması için insandan gayret ve çaba ister. Tüm âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ, insana verdiği bunca nimete şükür mü, yoksa nankörlük mü edileceğini dener. Onun için
kul ile Allah arasındaki ilişkiler, kul öncelikli olmalıdır. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez kanunlarındaki icraat böyle istemektedir. Kul, Allah’a iman edip Allah ve Rasûlüne itaat edecek, Allah da onları büyük kurtuluş olan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır (4/Nisâ, 13). Kul şükredecek, Allah da (nimetlerini) arttıracaktır (14/İbrâhim, 7). Kul ihsân edecek, Allah da ihsân eden kulu sevecektir (2/Bakara, 195). Kul, Allah uğrunda cihad edecek, Allah da kendi yollarına eriştirecektir (29/Ankebût, 69). Kul, duâ edecek, Rabbi de duâsına icâbet edecektir (40/Mü’min, 60). Kul Allah’ı zikredecek ki, Allah da kulunu zikretsin (2/Bakara, 152). Kul Allah’a bir adım yaklaşacak, Allah da bir arşın ona doğru yaklaşacaktır. Kul yürüyerek O’na doğru giderse Allah da koşarak cevap verecektir (Buhârî). Allah, iman edip sâlih amel işleyen kullara, daha önceki ümmetleri hâkim kıldığı gibi, yeryüzünde halife kılacak, dinlerini yerleştirip koruyacak, yani onlara devlet nimetini de ihsan edecektir. Yeter ki, kullar sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edip, hiçbir şeyi O’na şirk koşmasınlar, O’na hiçbir şeyi eş tutmasınlar, yani zafere, devlete lâyık olsunlar (24/Nûr, 55).
“Zahmetsiz rahmet olmaz.” Allah sebeplerin mahkûmu değildir ama, dünyayı bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar” Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.
Aynen böyle; kul, Allah’a, yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin (47/Muhammed, 7).
İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur (11/Hûd, 88). Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır (3/Âl-i İmrân, 126). Allah dilediğine yardım edip zafer verir (30/Rûm, 5). Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret vardır (3/Âl-i İmrân, 13). Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak almıştır (30/Rûm, 47). İman edip mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih (61/Saf, 10-13).
Bir kısmının adı “ensâr” olan ashâbın Allah’ın yardımına nâil olup kısa bir zaman içinde maddî ve mânevî her alanda dünyanın en büyük gücüne sahip olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte yatmaktadır: Onlar öncelikle Allah’ın dinine yardım ettiler, Allah da onlara yardım etti. Onlar öncelikle kendileri Allah’a doğru adım attılar, Allah da onlara daha güzeliyle mukabele etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyâkat kesbettiler, Allah da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyâl olduğu için Allah’ın yardımı da gelmemektedir.
Allah’ın yardımı hangi şartlarda gelir, Kur’an bu sünnetullahı birçok âyette belirtir. Bunlardan biri: “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler, nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).” (2/Bakara, 214). Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve cihadla çalışmak, çabalamak, Allah yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından, şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu âyet, bir rivâyete göre, Hendek Savaşında müslümanların çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivâyete göre, Uhud Savaşı ile ilgilidir. Başka bir rivâyete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için inmiştir.
Hadis-i Şerifte: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” buyrulmuş. “...Bir toplum kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.” (13/Ra’d, 11). Allah âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta, hak etmek için, liyâkat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla muâmele eder, fazlaca nimetler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar atmaz Allah kapılarını açacak, dünyada izzet ve devlet, âhirette sonsuz nimet ve cennet verecektir.
“Andolsun ki Biz rasullerimizi/elçilerimizi açık deliller ile gönderdik ve insanların adâleti ayakta tutmaları için, beraberlerinde de Kitabı ve mîzânı/adâlet ölçüsünü indirdik. Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik, hem insanlar için menfaatler bulunan demiri indirdik (var kıldık). Çünkü (bununla) Allah, kimin gaybda (gizlide) Kendisine ve rasüllerine yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.”
(57/Hadîd, 25). Bu âyette de, Allah’ın, kanıtlarla elçiler gönderdiği insanların, adâleti yerine getirmeleri için peygamberlerle birlikte Kitab’ı ve adâlet ölçütünü indirdiği; indirdiği demire de bir güç ve insanlara yararlar koyduğu; demirdeki bu gücü ve yararları, kimlerin Allah’a ve elçilerine yardım yolunda kullanacağını bilmek istediği belirtilmekte ve Allah’ın kaviyy (çok güçlü) olduğu vurgulanmaktadır. Allah peygamberleri göndermiş, Kitap ve adâlet ölçütü indirmiş, demirin gücü sâyesinde de düzenin korunmasını sağlamıştır. Hem bedenlerdeki yaratılış düzenini, hem de toplumlardaki hakça düzeni demirle korumuştur. Böyle yapmıştır ki, gizlide Allah’a ve peygamberlerine yardım edenleri bilsin. Yani kimin, gerektiğinde Allah’ın verdiği güç ve sağlık sâyesinde, silâhını kuşanıp Allah’ın dininin ve elçilerinin üstün gelmesi için çalışacağını ortaya çıkarsın. Âyetin sonunda Allah’ın kavî ve azîz sıfatları vurgulanmakla, Hakk’a yardım edenlerin gâlip geleceğine işaret edilmektedir. Çünkü Allah onların yardımcısıdır. Allah’ın tarafını tutanlar gâlip gelirler.
"Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Bunu, mü'minleri güzel bir imtihan ile denemek için yaptı..."
(8/Enfâl, 17). Bedir'de Rasûlullah'ın müşrik hedefe attığı çakıl taşları ve işi neticelendiren Yüce Allah. Atışın öldürücü bir darbeye dönüşmesi için, tam bir sadâkatle Allah'a yönelip elin taşa uzanması ve eylemin gerçekleşmesi şart... Düşman büyük, taş küçük, hiç önemli değil... Unutmayalım: Allahu Ekber... Duâya duran eller... Yardım talep eden diller... Önce fonksiyonel el, aksiyoner el olmak zorunda. Eller devreye girmeden yalnızca dil ile: Ebû Lehebin ellerinin kurumasını bekleme hakkımız kalmıyor. Bu şerefi Rabbimiz bize teklif ediyor: "Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezil etsin ve size de yardım etsin, mü'min toplumun kalplerini ferahlatsın." (9/Tevbe, 14)
Allah Mü'minleri Gâlip Getirece
ğine Söz Vermiştir
Allah'ın yeryüzündeki değişmez kanunları demek olan Sünnetullah'ta hiçbir değişme olmadığı gibi, Allah'ın vaadinde de hiçbir değişme olmaz. Allah'ın vaadi haktır. Allah Teâlâ neyi vaad etmiş ise onun gerçekleşeceğine zerre kadar şüphe yoktur. Geçmişte vaadlerini yerine getirdiği gibi, halde de, gelecekte de yerine getirecektir. İşte O'nun vaadlerinden birisi: “Allah sizden iman edip sâlih amel işleyenlere vaad etmiştir: Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldı, halifeler yaptı, güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılıp halifeler yapacak, güç ve iktidar sahibi kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve Bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayacaklar. Ama kim bundan sonra da nankörlük edip küfre giderse işte onlar, fâsıktırlar, yoldan çıkanlardır.” (24/Nûr, 55)
Allah, gerçek bir imanla inanıp sâlih amel işlemek ve yalnızca O'na ibâdet edip, hiçbir zaman şirk koşmamak şartıyla yeryüzünün iktidarını vaad ediyor. Daha önce bu şartlara riâyet edenleri yeryüzünün halifeleri ve mirasçıları yaptığı gibi, şimdi de bu şartlara sâdık kalanları yeryüzünün vârisleri olarak ilân ediyor. Yukarıdaki âyet-i kerimenin muhtevâsına dikkat edilecek olursa, şunlar göze çarpacaktır:
1- Yüce Allah'ın vaadi: Vaadlerin en gerçeği ve en yücesi; yerine gelmesinde hiç şüphe olmayan vaad... Er veya geç yerine gelmiştir ve gelecektir. Dolayısıyla kendisinde hiç şüphe yoktur. Allah asla vaadinden dönmez. Rabbimizin bu İlâhî vaadi bazı şartlara bağlanmıştır:
2- Önce hakiki iman: Öyle bir iman ki, âlemlerin rabbi Allah'tan gelen tüm emir ve yasaklara inanıp onları hayata geçirmeye çalışmak. Sâlih ve ihlâslı bir kalbe yerleşen imanın pratik neticeleri belirleniverir. İman sahibi olan kimse, hayatının bütününü imanına göre yaşamaya çalışır. Her halini Allah'ın emirlerine göre yönlendirir, tüm emirleri en son gayretiyle cehd ederek yerine getirmeye çalışır.
Düşüncesinden fikrine, niyetinden ameline kadar tüm faâliyetlerini kaplayan gerçek iman, onu "tevhid"e yönlendirir. Bu tevhidî yönelişle Allah'a yönelen mü'min, Allah'tan başka tüm yalancı ve uydurma ilâhları reddeder. Allah 'tan başka hiçbir kanun koyucu ve nizam vaz edici kabul etmez. Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyen ve hevâ ü heveslerini ilâh edinenlerden yüz çevirdiği gibi, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve hâkimiyet Allah'ın oluncaya kadar onlarla cihad eder.
3- Sâlih amel: Allah Teâlâ'nın emirlerini O'nun rızâsı doğrultusunda yerine getirmek ve yasaklarından alabildiğince kaçınıp sakınmak.
4- Mü’minlerin İktidarı: Önceki mü'minlerin güç ve iktidar sahibi oldukları gibi, şimdiki gerçek mü'minlerin de güç ve iktidar sahibi olacakları, İlâhî vaadin gereğidir. Önceki mü'minler, gerçekten iman edip sâlih amel işlediler ve Allah yolunda malları ve canları ile cihad ettiler (49/Hucurât, 15). Allah da, onların bu ihlâslarına karşılık, kendilerini yeryüzünün iktidar sahipleri yaptı. Mekke'de başlayan İslâmî tebliğ, Medine'de devlet oldu ve hicrî birinci asırda yeryüzünde egemenliğini kurdu. İman, ihlâs ve sâlih amel ile, yalnız Allah'ın rızâsını kazanmayı gâye edinen mücâhid müslümanlar, Allah'ın vaad ettiklerine kavuştular. Aynı İlâhî vaad, Kıyâmete kadar geçerlidir. Yeter ki, o İlâhî vaade ulaştıran şartlara sâdık kalınsın.
5- Allah Teâlâ, dinlerini yerleşik kılıp sağlamlaştıracak: Âlimlerin çoğuna göre en son vahyedilen âyet şudur: "... Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi de tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip beğendim..." (5/Mâide, 3). Allah, kâfirlerin
İslâm'ı yıkmaktan umutlarını kestiklerini ve mü'minlerin kâfirlerden değil; yalnız Kendisinden korkmalarını emretmekte
(5/Mâide, 3), kendileri için seçip beğendiği dinin "İslâm" olduğunu beyan buyurmaktadır.
6- Korkuların giderilip güvenliğin oluşması: Korkmak... Allah'tan korkmak; imanın gereği... Allah'tan başka şeylerden korkmak ise korkunç bir felâket... "Artık onlardan korkmayın, Benden korkun..." (5/Mâide, 3), "... Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun..." (5/Mâide, 44)
7- Yalnızca Allah'a kulluk yapmak ve O'na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak: Allah'ın vaadinin şartlarından biri ve en önemlisidir. Hayat nizamı olarak Allah'ın dinini kabul edip tüm ibâdetlerde Allah'a yönelmek ve O'nun hâkimiyetine hiç kimseyi ortak koşmamak gerekir. "Şirkin de çeşitleri ve kısımları vardır. Düşünce ve hareketlerle Allah'tan başkasına yönelmek ve onun buyruğu altına girmek, bir nevi şirktir." (Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kur'an, c. 10, s. 460)
İşte İslâm âleminde müstaz'af bir durumda, müstekbirlerin zulmü altında yaşayan müslümanların yeniden, yeryüzünde "güç ve iktidar" sahibi olabilmeleri için gerekli şartlar bunlardır. Allah'ın emrettiklerini, hiçbir itiraz sözkonusu olmadan kabul etmek ve zafer için gerekli şartları yerine getirmek, Allah'ın vaadinin gerçekleşmesinin sebebidir. Eğer bugün emperyalist kâfirlerin zulmü altında nice müslüman inim inim inliyorsa, bu tüm müslümanların görevlerini tam olarak yapmayışlarındandır.
(12)
Zaferin Anahtarı:
İslâm dünyasının her bölgesinden kan ve barut kokusu gelmektedir. Müslümanları köleleştirmeye çalışan ve yıllarca baskıyla, sömürüyle hâkimiyetlerini sürdüren müstekbir kâfirler, devirlerini tamamlamak üzeredirler. Sayısız işkence ve zulümlerle yok etmek istedikleri müslümanlar, yeniden canlanmakta ve derinden derine uyanmaktadır. Bu uyanış ve canlanışları, tüm müstekbir kâfir güçleri korkutmaktadır. Bu korkularından dolayı, ellerindeki tüm şeytanî silâhları kullanmakta ve milyonlarca müslümanı şehid etmek sûretiyle İslâm topraklarını bir kan deryâsı haline getirmektedirler.
Gerek dıştaki emperyalist kâfirler, gerekse onların yerli uşakları olan tâğûtîler, ne yaparlarsa yapsınlar, en nihâyet zafer, İslâm'ın ve müslümanlarındır. Bu kudsî zaferi, âlemlerin Rabbi Allah şöyle vaad ediyor: “Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.” (3/Âl-i
İmrân, 160)
Mü'minler, Allah'a tevekkül edip dayandıkça ve zaferin şartlarını yerine getirip, yalnızca âlemlerin Rabbi Allah için cihad ettikçe, elbette Allah'ın yardımı ve fethi gerçekleşecektir. Zaferin anahtarı Allah'ın elindedir. O'ndan başka hiçbir güç ve silâha (tam olarak güvenip) dayanmamak gerek. Esas olan, Allah'ın yardımıdır. Silâh ve araçlar ise, birer vesiledir...
Yalnız ve yalnız Allah'a dayanıp güvenen "cihad erleri" cemaati, çok az sayıda da olsa, bu iman, ihlâs ve Allah'a bağlılıklarından dolayı nice kalabalık orduları mağlûp etmiştir, yine de edecektir. "Allah'a kavuşacaklarına kanaat getirenler şöyle dedi: 'Nice az bir topluluk vardır ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa gâlip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir." (2/Bakara, 249)
Bu, sünnetullah'tır. Sünnetullah'ta hiçbir değişme yoktur. Kim Allah'ın dinine yardım ederse, İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılmak ve tüm tâğutları alaşağı etmek için çalışırsa, Allah da ona yardım eder: "Ey iman edenler! Eğer siz Allah' (ın dinin)e yardım ederseniz, (Allah da) size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar." (47/Muhammed, 7). "Peki, mü'minler Allah'a nasıl yardım edebilirler ki, Allah'ın koyduğu zafer ve sebat şartına nâil olabilsinler?" sorusunu soran şehid Seyyid Kutub, soruyu şöyle cevaplandırıyor: "Kendilerini Allah uğruna adayıp gizli-açık hiçbir şeyi O'na şirk koşmayıp, ruhlarında Allah'tan başka hiçbir şeyin sevgisine yer bırakmayıp sevdikleri ve beğendikleri her şeyden çok, Allah Teâlâ'ya muhabbet besleyip arzu ve isteklerinde, amel ve hareketlerinde, gizli-açık bütün faâliyet ve çabalarında O'nun hükmüne râm olmaları... İşte Allah'a yardımın ifâde ettiği mânâ budur. Allah'ın koyduğu bir şeriat ve hayat nizamı vardır. Bu, bütün mevcûdâta has değer ölçüleri, kaide ve prensipler üzerine kaim olur. Allah'a yardım demek, O'nun şeriatını ve nizamını hâkim kılmak ve istisnâsız olarak bütün hayatı O'nun emrine râm etmektir. İşte pratik hayatta Allah'a yardım etmek demek, Allah'ın nizamını tahakkuk ettirmek demektir." (Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, Hikmet Y. c. 13, s. 379)
"Allah kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, gâliptir."
(22/Hacc, 40). Peki, kimdir bu Allah dininin yardımcıları? Onları, bize Allah şöyle târif etmektedir: "Onlar (o kimselerdir) ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar; bilâkis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a âittir (her şey sonunda O'na varacaktır)." (22/Hacc, 41). İşte zafere ulaşacakların ve ulaşmışların vasıfları bunlardır. Allah'ın yardım vaadi bu gerçek mü'minler içindir: "... Mü'minlere yardım etmek üzerimize borçtur." (30/Rûm, 47), "... Ve gâlip gelecek olanlar, mutlaka Bizim ordumuzdur." (37/Sâffât, 171-173).
İşte zaferin şartları bunlardır. Zafer, iman edip cihadını yalnız Allah için yapanlarındır!"
(13)
Gâlibiyet ve mağlûbiyetleri Allah, insanlar arasında döndürüp değiştirir (3/Âl-i İmrân, 140). Oyun ve eğlenceden ibâret bu dünya (6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64) tahteravallidir; yükselenler, bir gün inerler. Ülkeler de insan gibi doğar, büyür ve ölür. Her ümmet için bir ecel vardır (10/Yunus, 49). Allah, kullarını varlıkla da yoklukla da imtihan ettiği gibi; gâlibiyet de mağlûbiyet gibi bir sınavdır. Müslümanların Bedir’leri gibi Uhud’ları da olacaktır. Gâlibiyet sonrası zafer sarhoşluğunun şımarıklığa ve gurura yol açan tehlikeleri yanında, mağlûbiyetin de insanın kendine ve dâvâsına güveni sarsan yıkıcı etkileri söz konusu olabilir. Uhud, ders alındığı müddetçe gâlibiyetin veremediği güzel dersler verir. Gâliptir bu yolda mağlûp. Bâtıl dâvâ için ve nice zulümlerle kazanılan zaferlerin aslında büyük bir mağlûbiyet olduğu gibi...
Şehidlik;
sayıyı, maddî imkânların üstünlüğünü gözlerinde büyütenlere; pragmatizm ve determinizmin vazgeçilmez olduğunu zannedenlere en güzel cevaptır. “Boşu boşuna ölmek”, “kendine yazık etmek”, “kendini tehlikeye atmak”, “siyaset bilmemek...” gibi ithamların, şehâdetin zevkini bilmeyenlerin bahâneleri olduğunu haykırmaktır. Bu, tek dünya merkezli iddiâlar, şehâdet vâsıtasının hizmet ettiği gâyeyi bilmeyen veya önemsemeyip saptıranların anlayışlarıdır. Gâye, küfre/fitneye karşı maddeten gâlip gelmek, onu yıkmak, yönetimi değiştirmek, yeryüzüne hâkim olmak olunca, bu amaca götüren araç ve yöntemler de ona göre seçilir. Şehid için bunlar gâye değildir, olamaz. Bunlar, önemli olmasına çok önemlidir ama, amaç değildir. Amaç, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Yeryüzünde egemen olmak ise, bu amacın doğurduğu bir sonuç, bir lütuftur. Bu ince çizgi İslâm inkılâbıyla herhangi bir devrimi, şöhretli herhangi bir kahramanla şehidi birbirinden ayıran çizgidir. İhtilâllerin amacı bir memlekette (veya yeryüzünde) egemen olmaktır. Müslümanlar ise cihadla görevlidir. Egemenlik (ve zafer) cihadın celbettiği, Allah’ın rızâsının sonucu lutfedilecek bir kazanımdır. Ancak müslümanlar bu kazanım için değil; sadece Allah’ın rızâsı için cihad eder. Sonunda bu kazanım (hâkimiyet) olsun veya olmasın, birinci derecede önemli değildir. İşin o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve Allah’ın sünneti odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde başarılı olamazlar. Unutmamak gerekir, Allah mü’minlere yardım için söz vermektedir (30/Rûm, 47; 2/Bakara, 214). “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!” (61/Saff, 8-13)
Birçok peygamber gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bazıları küçük bir ümmet/cemaat bile oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır? Maddî ve zâhirî yönden “evet!” Hz. Nûh da, dünya ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; ‘Ben mağlûb oldum, yenik düştüm, bana yardım et!’ diye yalvardı.” (54/Kamer, 10). O Nûh (a.s.) ki, her türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti: “(Nûh:) ‘Rabbim! dedi, doğrusu ben, kavmimi gece gündüz (imana) dâvet ettim; fakat benim dâvetim, ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine haykırarak dâvette bulundum. Üstelik, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.” (71/Nûh, 5-9). Hem de, dile kolay; tam 950 sene... “Andolsun Biz Nûh’u kendi kavmine gönderdik de, o, dokuz yüz elli sene onların arasında kaldı.” (29/Ankebût, 14)
Ama, hakikatte ve âhiret ölçeğinde onlar başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da kazanmışlardı. İnsan, sadece kulluk yapmak için (51/Zâriyât, 56), Allah’ın emir ve yasaklarına uyup O’na teslimiyetle itaat için yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha başarılı kimse olur mu?
Başarı ve zafer Allah’ın yanındadır. O dilemeden hiç kimse gâlip gelemez. Mağlûbiyet ihtimali var diye savaştan kaçan insan, gâlibiyeti hak etmeyen bir korkak olduğu için, o, hiçbir zaman gâlip gelemeyecektir. İnsan, dâvâsının savaşçısıdır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76). Bu hak-bâtıl savaşında savaşçı olarak yer al(a)mayan kimseler, kâfirlerle mü’minlerin arasında tercih yapamayan münâfıklardır ki, onlar da bu tavırlarıyla kâfirlerin cephesinde kabul edilirler.
Uhud Savaşından mağlûp çıkan müslümanlara verilen mesaj, bizim gibi uzun zamandır siyasî ve sosyal alanda zâlim kâfirlerin gâlip ve mazlum müslümanların mağlûp kabul edildiği ortamda imtihan edilen kimseler için de geçerlidir: “(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.” (3/Âl-i
İmrân, 139). İnsan, savaşı önce içinde kazanır ya da kaybeder. Mü’min, Allah’ın, Rasûlünün ve O’nun hizbinin gâlip olduğuna hiç şüphe etmeyen insandır. Ve esas gâlibiyet, iç dünyamızdakine paralel olarak ebedî hayatta felâh olarak ortaya çıkacaktır.
"Üşenme, erteleme, vazgeçme."
"Gerçek gâlibiyet, mağlûp olma korkusunu yenebilmektir."
"Hiçbir şey, silâhla kazanılan zafer kadar geçici değildir."
"Gerçek zaferler, kan dökmeden kazanılandır."
"Hiçbir zafere çicekli yollardan gidilmez."
"Gâlip gelmek veya mağlûp olmak, engel ve zorluklara karşı alacağımız duruma bağlıdır."
"Zafer sabra bağlıdır; kaygının sonu sevinç, zorluğun sonu kolaylıktır." (Hadis rivâyeti)
"Zaferin büyüklüğü, belânın büyüklüğü nisbetindedir." (Hadis rivâyeti)
"Arslan bile kendini sineklere karşı korumak zorundadır."
"Düşmanı küçük saymak doğru değildir. Küçük taş da baş yarar." (Hz. Ali)
"Zafer irâdeden ibârettir."
"Doğurmayan zafer, doğduğu yerde söner."
"Hiç kimse, gâlibiyet ve başarı merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır."
"Zaferin büyüklüğü, savaşın çetinliği ile ölçülür."
"İşten önce para, zaferden önce de ödül istemeyelim. Koşu alanlarında başarılı olanlar koşudan sonra armağanlarını alırlar."
"Düşünmek ve söylemek kolay; fakat yapmak ve yaşamak, hele başarı ile sonuçlandırmak çok zordur."
"Başarısızlıklarımız ve mağlûbiyetlerimiz için kırk milyon neden vardır da, bir tek özür yoktur."
"İnsanın kendi kendini fethetmesi, zaferlerin en büyüğüdür."
"Zafer kazandığı zaman kendini de yenen, iki kere başarı kazanmış demektir."
"Başarılarını gizlemek, en büyük başarıdır."
"Bir amacın başarı ve gâlibiyet limitini, kendi inancımız belirler."
"Madem ki ben yaşıyorum. O halde zafer bitmemiştir."
"Zaferlerin babası çoktur, mağlûbiyetlerin ise hemen hiç yoktur."
"Başarı ve gâlibiyet insana çok şey öğretmez; fakat başarısızlık ve mağlûbiyet çok şey öğretir."
"Yenilince ümitsizliğe kapılma, her başarısızlıkta bir zafer arzusu yatar."
"Başarısızlıklar, kuvvetlilere daha da kuvvet verir."
"Mağlûbiyet, insana cesâretsizlik veren bir şey olacak yerde, insanı daha çok çalışmaya iten bir sebep olmalıdır."
"Kuvvetli bir adam, yenildimi, bu mağlûbiyeti onun için yeni hamlelere yol açan bir kapıdır."
"Güçlükler, gâlibiyet ve başarının değerini artıran süslerdir."
"İnsan, ilk mağlûbiyetinde pes edip çekilmemelidir."
"Yenile yenile yenmeyi öğrenmeli."
"İlk iliği kaçıran, düğmeleri sonuna kadar ilikleyemez."
"Bazı yıkılışlar, daha parlak kalkışların teşvikçisidir."
"Gâlibiyeti en kötü biçimde kullanmak, onunla övünmektir."
"En korkulacak an zafer ânıdır."
"Gâlibiyet ve başarı, en etkili leke sabunudur."
"Gönüller silâhla değil, sevgi ve yüksek gönüllülükle yenilirler."
"Zafer, zafer değildir; Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe."
"Bir şeyi yapabileceğinize kendinizi inandırırsanız, ne kadar güç olursa olsun onu başarırsınız. Fakat, dünyada en basit işi yapamayacağınız kuruntusuna kapılırsanız, onu yapmanıza imkân kalmaz. Tepecikleriyle karşınıza aşılmaz dağlar gibi dikilir.
"Başarmak için tehlikeye atılmadıkça yarışı kazanmak, mücâdeleyi göze almadıkça da zaferi elde etmek mümkün değildir."
"Büyük başarıların ve gâlibiyetlerin sahipleri, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrını gösteren kişilerdir."
"Yenileceğinden korkan daima yenilir."
"Yenilen efendisine sâdık kalan, efendisini yeneni yendi demektir."
"Yenilgi, insana cesâretsizlik veren bir şey olacak yerde, insanı daha çok çalışmaya iten bir sebep olmalıdır."
"Düşmanını küçümseyen, yenilgiyi peşin kabul etmiş demektir."
"Bir kere, iki kere, birçok kere yenildin, yöne dövüş. Sonunda her an yenmiş gibi bütün hayatında mutlu olursun."
"Biraz açıklama, biraz bağışlama, biraz da sabır, son bulur kavga."
S. Ate
ş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 23, s. 69-70
A.g.e., c. 23, s. 47-62
A.g.e., c. 2, s. 458-475
İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 12, s. 300-301
Suad Y
ıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 229
Abdurrahim Güzel,
Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 188-189
Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi'l-Kur'an, c. 4, s. 209-213
Mustafa
İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, s. 367-369
Necmettin
Şahinler, Kur'an'da Sembolik Anlatımlar, s. 339-342
Ercüment Özkan,
İnanmak ve Yaşamak, c. 2, s. 149-150
Metin Karaba
şoğlu, Kur'an Okumaları, s. 72-78
Kul Sadi Yüksel, Yeryüzünün Vârisleri, Madve Y. s. 235-242
A.g.e., s. 262-264
Gâlibiyet (Allah’ın Yardımı ve Zafer) Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
ĞÂLİBİYET VE MAĞLÛBİYETLE İLGİLİ OLARAK “Ğ-L-B” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 31 Yerde): 2/Bakara, 249; 3/Âl-i İmrân, 12, 160; 4/Nisâ, 74; 5/Mâide, 23, 56; 7/A’râf, 113, 119; 8/Fenfâl, 36, 48, 65, 65; 66, 66; 12/Yûsuf, 21; 18/Kehf, 21; 21/Enbiyâ, 44; 23/Mü’minûn, 106; 26/Şuarâ, 40, 41, 44; 28/Kasas, 35; 30/Rûm, 2, 3, 3; 37/Sâffât, 116, 173; 41/Fussılet, 26; 54/Kamer, 10; 58/Mücâdele, 21; 80Abese, 30.
YARDIM VE ZAFER ANLAMINDAK
İ “NASR” KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETİ-İ KERİMELER (Toplam 158 Yerde): 2/Bakara, 48, 62, 86, 107, 111, 113, 113, 120, 120, 123, 135, 140, 214, 214, 250, 270, 286; 3/Âl-i İmrân, 13, 22, 52, 52, 56, 67, 81, 91, 111, 123, 126, 147, 150, 160, 160, 192; 4/Nisâ, 45, 52, 75, 89, 123, 145, 173; 5/Mâide, 14, 18, 51, 69, 72, 82; 6/En'âm, 34; 7/A'râf, 157, 192, 197, 197; 8/Enfâl, 10, 26, 40, 62, 72, 72, 72, 74; 9/Tevbe, 14, 25, 30, 40, 40, 74, 100, 116, 117; 11/Hûd, 30, 63, 113; 12/Yusuf, 110; 16/Nahl, 37; 17/İsrâ, 33, 75, 80; 18/Kehf, 43, 43; 21/Enbiyâ, 39, 43, 68, 77; 22/Hacc, 15, 17, 39, 40, 40, 60, 71, 78; 23/Mü'minûn, 26, 39, 65; 25/Furkan, 19, 31; 26/Şuarâ, 93, 93, 227; 28/Kasas, 18, 41, 81, 81; 29/Ankebût, 10, 22, 25, 30; 30/Rûm, 5, 5, 29, 47; 33/Ahzâb, 17, 65; 35/Fâtır, 37; 36/Yâsin, 74, 75; 37/Sâffât, 25, 116, 172; 39/Zümer, 54; 40/Mü'min, 29, 51; 41/Fussılet, 16; 42/Şûrâ, 8, 31, 39, 41, 46; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 34; 46/Ahkaf, 28; 47/Muhammed, 4, 7, 7, 13; 48/Fetih, 3, 3, 22; 51/Zâriyât, 45; 52/Tûr, 46; 54/Kamer, 10, 44; 55/Rahmân, 35; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8, 11, 12, 12, 12; 61/Saff, 13, 14, 14, 14; 67/Mülk, 20; 71/Nûh, 25; 72/Cin, 24; 86/Târık, 10; 110/Nasr, 1.
GÂL
İBİYET, MUZAFFER OLMAK ANLAMINDAKİ “ZAFER” KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİME: (1 Yerde): 48/Fetih, 24
YARDIMI KESMEK ANLAMINDA “H-Z-L” KEL
İMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 3 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 160; 25/Furkan, 29; 17/İsrâ, 22.
BA
ŞARI ANLAMINDAKİ "TEVFİK" KELİMESİNİN TÜREDİĞİ "V-F-K" VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 4 Yerde): 4/Nisâ, 35, 62; 11/Hûd, 88; 78/Nebe', 26.
KURTULMA, KURTULU
Ş, SELÂMET VE MUTLULUK ANLAMINDAKİ “FELÂH” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 40 Yerde):
Bakara, 1, 5; 189; Al-i İmran, 104, 130, 200; Maide, 35, 90, 100; En'am, 21, 135; A'raf, 8, 69, 157; Enfal, 45; Tevbe, 88; Yunus, 17, 69, 77; Yusuf, 23; Nahl, 116; Tâhâ, 64, 69; Hacc, 77; Mü'minun, 1-11, 102, 117; Kasas, 37, 67, 82; Nur, 31, 51; Rum, 38; Lokman, 5; Mücadele, 22; Haşr, 9; Teğabün, 16; Cuma, 10; A'lâ, 14; Şems, 9; Kehf, 20.
ZARAR, Z
İYAN, KAYIP ANLAMINDAKİ “HUSRÂN” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 65 Yerde): Nisa, 119; En'am, 31; En'am, 140; Yunus, 45; Hac, 11;
Ğafir, 78, 85; En'am, 12; En'am, 20; A'raf, 9, 53; Hud, 21; Mü'minun, 103; Zümer, 15; Şura, 45; Casiye, 27; Rahman, 9; Mutaffifin, 3; Asr, 2; Talak, 9; Bakara, 27, 121; A'raf, 90, 99, 178; Enfal, 37; Tevbe, 69; Yusuf, 14; Nahl, 109; Mü'minun, 34; Ankebut, 52; Zümer, 63; Mücadele, 19; Münafikun, 9; Bakara, 64; Al-i İmran,3, 149; Maide, 5, 21, 30, 53; A'raf, 23, 92, 149; Yunus, 95; Hud, 47; Zümer, 15; Zümer, 65; Fussılet, 23; Fussılet, 25; Şura, 45; Ahkaf, 18; Naziat, 12; İsra, 82; Fatır, 39; Nuh, 21; Hac, 11; Zümer, 15; Nisa, 119; Hud, 22; Neml, 5; Kehf, 103; Enbiya, 70; Hud, 63; Şuara, 181
ZAFER KONUSUYLA
İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
Zafer
İman Edenlerindir: 3/Âl-i İmrân, 123, 139, 148; 13/Ra'd, 41; 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55; 30/Rûm, 60; 48/Fetih, 23; 63/Münâfıkun, 8.
Zafer Allah'tand
ır: 3/Âl-i İmrân, 125-126, 160.
Zafer, Allah '
ın Yardım Ettiği Kimselerindir: 3/Âl-i İmrân, 160; 5/Mâide, 56; 9/Tevbe, 15; 30/Rûm, 2-5.
Kâfirler
İstemese de, Allah Nurunu Tamamlar: 9/Tevbe, 32-33; 10/Yûnus, 82; 22/Hacc, 15; 42/Şûrâ, 24; 61/Saff, 8-9.
Zafer
İslâm'ındır: 21/Enbiyâ, 44; 24/Nûr, 55; 48/Fetih, 28.
Gâlibiyet, Allah'
ın ve Peygamberinindir: 58/Mücâdele, 21; 63/Münâfıkun, 8.
Allah, Mü'minlerin Aleyhinde Kâfirlere Zafer Vermez: 4/Nisâ, 141; 8/Enfâl, 36-38.
Mü'minler, Kâfirlere Üstün Gelmeseydi, Yeryüzünün Düzeni Bozulurdu: 2/Bakara, 251.
Nice Az Topluluklar, Daha Çok Topluluklara Üstün Gelebilir: 2/Bakara, 249-251; 8/Enfâl, 65-66.
Sava
şta Gâlibiyet ve Geçici Yenilginin Hikmetleri: 3/Âl-i İmrân, 140-142.