Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Bakara, - Kuran - 16. Sayfa

 

Bakara, 88-105; Kavram, 82-90

 

 

B A K A R A S U R E S İ 88-105. Â Y E T L E R

 

İMTİHAN OLUNAN BÜYÜK NİMETLER

&#VE SINAVI KAYBEDENLERİN DURUMU

 

Bakara, 88-105. Âyetlerin Mealleri

Kılıflı, Perdeli Kalpler

Lâneti Hak Eden Tavır; Bile Bile İnkâr

Gazap ve Azabın Sebebi; Kendini Cehennem Karşılığı Satmak

İnsan, Nefsini Ya Rahman’a Ya da Şeytana Satar

Yahûdilerden Dünyaya Yayılan Fitne: Irkçılık

İmanda Pazarlık; Allah’ın Tüm İndirdiklerine İnanmamak

Putperestler, Zâlimdir; İnançlarında da Samimi Değillerdir

Dilleriyle “İşittik” Deyip Halleriyle “İsyan Ettik” Diyenler

Cenneti Kendileri İçin Garanti Görenler, Dünyaya Hırslı Olurlar mı?

Âhireti Dünyaya Tercih Etmeyen Kimse Zâlimdir

Dünya Hayatına Düşkünlük ve Uzun Yaşamak, İnsanı Azaptan Uzaklaştırmaz

Cebrâil’e Düşmanlık, Kitaba Düşmanlıktır

Meleklere ve Peygambere Düşmanlık, Allah’ın Düşmanlığına Sebeptir

Kur’an’a Ancak Fâsık Kâfirler İnanmaz

Yahûdiler ve İmansızlar Antlaşmalarına, Verdikleri Söze Uymazlar

Allah’ın Kitabını Arkalarına Atanlar, Kitabı Yaşamayıp Terk Edenler

Sihirle/Büyüyle Uğraşıp Şeytanlaşan Kâfirler

İman Edip Büyü Gibi Kötülüklerden Sakınanlar, Hayrı Tercih Edenlerdir

Bâtıla Çekilebilecek Lâstikli Kelime ve Kavramları Kullanmak

Kâfir ve Müşrikler, Mü’minlerin Hayrını İstemez ;

 

Bakara, 88-105. Âyetlerin Mealleri

 

“(Yahûdiler, Peygamberlerle alay ederek) ‘Kalplerimiz perdelidir’ dediler. Bilâkis, küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etti. O yüzden onlar, pek azı hâriç, iman etmezler.” (2/Bakara, 88)

 

“Daha önce kâfirlere karşı yardım isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki Tevrat’ı doğrulayan bir Kitap gelip de Tevrat’tan bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince derhal inkâr ettiler. İşte Allah’ın lâneti böyle kâfirlere, inkârcılaradır.” (2/Bakara, 89)

 

“Kullarından dilediğine Allah’ın, lütuf ve ihsânından (Kur’an ve Peygamberliği) göndermesini kıskandıkları için Allah’ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşı satın aldıkları şey (azap) ve o sebeple de önceden gelmiş bir gazap üstüne gazaba uğramaları, ne kadar kötü! Ayrıca kâfirler için ihânet verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 90)

 

“Kendilerine: ‘Allah’ın indirdiğine iman edin’ denilince: ‘Biz sadece bize indirilene (Tevrat’a) inanırız’ derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur’an, kendi ellerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Ey Muhammed!) Onlara: ‘Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah’ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?’ deyiver.” (2/Bakara, 91)

 

“Andolsun Mûsâ size apaçık mûcizeler getirmişti. Sonra onun ardından, zâlimler olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.” (2/Bakara, 92)

 

“Hatırlayın ki, Tûr dağının altında sizden söz almış: ‘Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri dinleyin, anlayın’ demiştik. Onlar: ‘İşittik ve isyan ettik’ dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: ‘Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!” (2/Bakara, 93)

 

“(Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddia ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)’ de.” (2/Bakara, 94)

 

“Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir.” (2/Bakara, 95)

 

“Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun) yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” (2/Bakara, 96)

 

“De ki: Cebrâil’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve mü’minler için de müjdeci olarak o indirmiştir.” (2/Bakara, 97)

 

“Kim Allah’a, meleklerine, peygamberine, Cebrâil’e ve Mîkâil’e düşman olursa, bilsin ki, Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” (2/Bakara, 98)

 

“Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fâsıklar inkâr eder.” (2/Bakara, 99)

 

“Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zâten onların çoğu iman etmez.” (2/Bakara, 100)

 

“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir rasûl/elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi sırtlarının arkasına atarcasına terk ettiler.” (2/Bakara, 101)

 

“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Halbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek herkese ‘Biz fitneyiz/imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi. Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler. Onlar (büyücüler) kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Onlar kesinlikle bilmişlerdir ki, kim onu (sihri) satın alırsa (ona para verirse), onun âhiretten nasîbi yoktur. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” (2/Bakara, 102)

 

“Eğer iman edip ittika etselerdi (kendilerini kötülükten korusalardı), şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı!” (2/Bakara, 103)

 

“Ey iman edenler! ‘Râinâ’ demeyin; ‘unzurnâ’ deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 104)

 

“(Ey mü’minler!) Ehl-i kitaptan kâfirler ve müşrikler/putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 105)

 

Kılıflı, Perdeli Kalpler

Kur’an, bu bölümdeki âyetlerde yer yer yıldırım ve şimşekler gibi sertleşip şiddetleniyor. İşlediklerinden dolayı yahûdilere ve yahûdileşenlere açıkça cephe alıyor. Hakk’a karşı kibirlenip düşmanları tercih etmelerini, hakikatten kaçıp başkalarına iyiliğin ulaşmasını istemeyişlerini, Allah’ın fazl u kereminin kendilerinden gayrıya gelmesine haset edişlerinin neticesi olarak bütün dayanak ve mâzeretlerini reddediyor. İslâm’a ve onun Rasûlüne karşı takındıkları inkârcı ve çirkin tavırlarından dolayı, Allah onlara bu cezayı lâyık görüyor:

 

“(Yahûdiler, Peygamberlerle alay ederek) ‘Kalplerimiz perdelidir’ dediler. Bilâkis, küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etti. O yüzden onlar, pek azı hâriç, iman etmezler.” (2/Bakara, 88)

 

Yahûdiler: “Bizim kalplerimiz perdelenmiştir, üzeri örtülüdür, kapalıdır. Ona yeni bir dâvâ nüfuz edemez. Yeni bir dâvete kulak vermez!” diyorlardı. Bu ifade, şu âyet-i kerimeyi andırmaktadır: “Dediler ki: ‘Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır, örtüler içindedir. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır.” (41/Fussılet, 5) Bu insanlar, “kalplerimiz hakka karşı kapalıdır” diyorlar ve etkilenip faydalanmamak için, ilâhî öğretilere kulak vermeyi, risâletin nurundan yararlanmayı, nasihat dinlemeyi reddediyorlar.

 

Bunlar dâvet olunacak kişilerin en katı ve kabalarıdır. Bu sözleriyle demiş oluyorlar ki, “sizin kendisine çağırdığınız düşünceleri, çağrıları ve ilkeleri anlamaya bizim kalplerimiz kapalıdır.” İşte bu tavır, tarih boyunca kendilerinden anlayış ve düşünme bekleyen, bunun için bir dizi âyetler, belgeler ve deliller ortaya koyan peygamberleri bu şekilde karşılamışlardı. Peygamberlerin bu tekliflerine karşı, kendilerinin çağrıldığı şeyi anlayamadıklarını, bunu kavrayabilmek için güçlerinin yetmediğini bir tepki ve bahane olarak ileri sürmüşlerdi. Meselenin boyutlarını kavramaları için gerekli altyapıya sahip olmadıklarını savunmuşlardı.

 

Bu sözle şöyle demek istiyorlardı: “Biz inancımızda öylesine sâbit ve kararlıyız ki, aksine söylenen hiçbir şeyden etkilenmeyeceğiz.” Akla mantığa aykırı önyargıların esiri olan bu tür kişiler, kendilerini böylece aldatırlar. Onlar, bu tür katı bir tutumun, düşüncelerindeki kararlılığın bir işareti, bu nedenle de bir fazilet olduğuna inanırlar. Gerçekte, onların aksini ispatlayan güçlü deliller olduğu halde, kendi geleneksel âdet ve inançlarına bağlanıp kalmaktan daha kötü bir durum yoktur. Belki de bu, onların diyaloga girmek istememelerinin, karşılıklı konuşmaktan kaçınmalarının bir ifadesiydi. Peygamberi hafife almalarının, onunla ve onun getirdiği mesajla dalga geçmelerinin bir tezâhürü de olabilir. Böylece peygamberi, ne yapacağını, nasıl bir tavır takınacağını bilmeyen bir konuma sokmak istiyorlardı. İşte Kur’ân-ı Kerim bu nedenle onların tavırlarını sert bir şekilde ortaya koymuştur. Çünkü onlar sağlıklı bir konum ve tavır içine girip oradan hareket etmemektedirler. İbn Abbas der ki: Onların, “kalplerimiz kılıflıdır” sözü şu anlamdadır: Bizim kalplerimiz ilimle zaten doludur. Muhammed (s.a.s.)’in bilgisine de başkasının bilgisine de ihtiyacı yoktur.

 

Onlar, “kalplerimiz kılıflıdır, perdelidir” sözünü, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i ve müslümanları İslâm’a dâvetten vazgeçirmek veya Rasûlullah’ın dâvetini kabul etmeyişlerini mâzur göstermek için söylüyorlardı. Bu sözlerle Rasûlullah’ı ümitsizliğe düşürüp artık tebliğ yapmayacağını zannediyorlardı. Allah ise onların bu sözünü reddederek buyuruyor ki: “Öyle değil; küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etti.” “Lânet etme”nin asıl anlamı, kovmak ve uzaklaştırmaktır. “Allah onlara lânet etmiştir” ifadesi, “Allah onları rahmetinden uzaklaştırmıştır” demektir; Tevfik ve hidâyetinden uzak tutmuştur, her türlü hayırdan uzak tutmuştur. Yani inkâr etmelerinden dolayı onları dergâhından kovmuş ve hidâyetinden uzaklaştırmıştır. Başlangıçta onlar küfrettiler; Allah da bu yüzden onları dergâhından tard edip hidâyet yolundan uzaklaştırarak cezalandırdı. “Pek azı hâriç, onlar iman etmezler.” Geçmiş küfürleri yüzünden kovulmaya müstahak oldukları için iman edenler ne kadar azdır. Veya; gerçekten küfrettikleri için içlerinde iman edenler çok nâdirdir. Onların huyları her zaman inkâr etmektir. Yahûdilerin içyüzünü göstermek için Allah Teâlâ, bunları zikrediyor. Yani, onların kalpleri diğer insanların kalpleri gibidir. Düşünme yetenekleri diğer insanların düşünceleri gibidir. Rahatlıkla gerçeği görebilirler ve gerçekle ilgili hükümleri anlayabilirler. Kendilerine sunulan hakikati idrâk edebilirler, diyaloga ve karşılıklı konuşmaya girmek için güçleri ve imkânları vardır. Ne var ki onlar küfrü imana tercih ediyorlar. Bu kâfir tutumlarını destekleyen bir delil bulamayınca da bu mantığa başvuruyorlar ki kendilerini temize çıkarsınlar. İşte lâneti hak etmelerinin sebebi budur.

 

Günümüzde bazı imansızlar da, kalplerindeki kılıf parçalanır, hakka kilitli olan kapıları açılır diye aynı şeyi söylüyorlar. Dışarıdan gelecek tebliğ ve mesaja karşı “kalplerimiz kapalıdır, biz bu sözleri dinlemeyiz, bu kitapları okumayız, bu toplantılara katılamayız...” diyorlar. Yandaşlarını da bu şekilde kendi elleriyle engelleyerek müslümanlarla görüşmesini, onların gazete ve kitaplarını okumalarını yasaklarlar, çevrelerindeki kişilerin İslâmî tebliğe muhâtap olmalarını, ders ve sohbetlere katılmalarını engellerler. İmansızları ve psikolojilerini iyi bilmeleri gereken mü’min dâvetçilerin bunların kalplerindeki kılıfı yırtıcı ve inadı yatıştırıcı bir hareketin ve onlara nüfuz edecek setleri yıkacak bir metod ve üslûbun içinde olmaları gerekmektedir.

 

“Pek azı hâriç, onlar iman etmezler.” Çünkü onlar iman etmek istemiyorlar, hidâyete yönelen gönül kapılarını kapatıyorlar. Peygamberimiz’e gönderilen Kur’an bir dizi âyetlerinde akîde, hüküm ve yasa olarak Tevrat’ı doğruladığını belirtmiştir ki, bu onların aleyhine Allah’tan bir delil olsun. Çünkü Tevrat insanlar arasında yayılmış, ellerde dolaşan bir kitap değildi ki, Peygamberimiz’i ondan nakil yapmak ve oradan öğrenmekle itham etsinler. Bu sırada Tevrat, yahûdilerin tekelinde bulunuyordu ve Arapça olmayan bir dille yazılıydı.

 

Küfretmeleri gerçekten çirkindi. Zira inkâr ettikleri bu peygamber; beklemekte oldukları ve onunla başkalarına galip geleceklerini söyledikleri bir peygamberdi. Kendilerini muzaffer kılacak bir peygamber... Üstelik Peygamber, kendisinden evvel gelenleri de tasdik eden ilâhî bir kitab getirmişti:

 

Lâneti Hak Eden Tavır; Bile Bile İnkâr

 

“Daha önce kâfirlere karşı yardım isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki Tevrat’ı doğrulayan bir Kitap gelip de Tevrat’tan bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince derhal inkâr ettiler. İşte Allah’ın lâneti böyle kâfirlere, inkârcılaradır.” (2/Bakara, 89)

 

Yahûdiler, Rasûlullah’ın peygamberliğinden önce, o peygamberle zafer bekliyorlardı. Aralarındaki ayrılıklar ve problemler had safhaya vardığında ve diğerlerinin karşısında zayıf kaldıklarını hissettiklerinde Medine’de bulunan putperest kâfirlere karşı fetih ve zafer arzularını dile getiriyorlardı: “Bu bölgelere gönderileceği vaad edilen peygamber ortaya çıktığında biz O’nunla beraber hareket edecek ve güçleneceğiz. O’nun desteği ve yardımıyla sizi katledecek ve yok edeceğiz” diyorlardı. Medineliler yahûdilerin bu beklentilerine şâhittiler. Yahûdiler şöyle duâ ediyorlardı: “O peygamber çabuk gelsin ve biz, kâfirleri yenip eski şerefimizi tekrar elde edelim!” Bu nedenle Medineliler Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamber olduğunu ilân ettiğini duyduklarında, bunları hatırladılar ve O’nun, yahûdilerin çok çok sözünü ettiği peygamber olabileceğini düşündüler. Birbirlerine şöyle dediler: “Yahûdiler O’nu bizden çalmadan gidip O’nu kabul edelim.” İşte bu nedenle Medine’li müslümanlar, yahûdilerin bu kadar merakla bekledikleri peygamberi kabul etmek yerine, O’nun en azılı düşmanları olmalarını bir türlü anlayamıyorlardı.

 

“Onlar çocuklarını nasıl biliyorlarsa, peygamberi de öyle tanıyor, biliyorlardı.” (2/Bakara, 146) Onların Hz. Peygamber’i tanıdıklarına dair birçok delil vardı. Bu kanıtlardan biri, yahûdi liderlerinden birinin kızı, diğerinin de yeğeni olan Hz. Sâfiye’nin (Peygamberimiz’in hanımlarından biri) anlattığı olaydır. Hz. Sâfiye (r.a.) şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret edince, babamla amcam O’nu görmeye gittiler. Eve döndüklerinde aralarında şu konuşma geçtiğini duydum: Babam; ‘Allah'a andolsun, O (bize bahsedilen peygamberin) aynısı.’ Amcam: ‘Bundan emin misin?’ Babam: ‘Evet.’ Amcam: ‘O halde niyetin nedir?’ Babam: ‘Yaşadığım sürece O’na karşı çıkacağım ve görevinin başarıya ulaşmasına izin vermeyeceğim.” (Siyer-i İbn Hişâm, 2/165).

 

Ne zaman ki Hz. Peygamber onların yurtlarına konuk oldu; onlar, kendisinin gelişiyle zafer istedikleri, gelişinin beklentisi içinde oldukları peygamber olduğunu yakînen anladılar. O zaman, içlerinde kıskançlık duygusu depreşmeye başladı, büyüklük kompleksine kapıldılar. Dolayısıyla sık sık sözünü ettikleri gerçeği inkâr ettiler, daha önce Tevrat’ı inkâr ettikleri gibi Kur’an’ı da reddettiler. Küfür üstüne küfür kazandılar.

 

Gazap ve Azabın Sebebi; Kendini Cehennem Karşılığı Satmak

 

“Kullarından dilediğine Allah’ın, lütuf ve ihsânından (Kur’an ve Peygamberliği) göndermesini kıskandıkları için Allah’ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşı satın aldıkları şey (azap) ve o sebeple de önceden gelmiş bir gazap üstüne gazaba uğramaları, ne kadar kötü! Ayrıca kâfirler için ihânet verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 90)

 

Küfrederek nefislerini ne kötü şeye değişip sattılar onlar. Bu küfür kendi nefislerinin karşılığı imiş gibi. Sanki insan kendi nefsini az veya çok bir pahaya satabilirmiş gibi. Nefsin karşılığına bedel olarak konulan şey, ne çirkin ve ne zararlı bir metâdır! Fakat vâkıa budur. Geleceklerini ve âhiretteki ebedî kurtuluşlarını satmalarına karşılık aldıkları şey, ne kötü ve ne kadar azdır! İster temsilî, isterse tasvirî olsun hâdise böyle cereyan etmiştir. Onlar bu dünyada kendi nefislerini çok zararlı bir şekilde satarak ulvî ve değerli iman kafilesine katılmadılar. Sonra ellerine ne geçti? Kazançları ne oldu? Ne yazık ki inkârdan başka bir şey kazanmadılar. Âhirette de onları pek acıklı bir azap bekliyor.

 

Nefislerine ne kadar kötü bir şeyi satın alıyorlar. Allah’ın indirdiği Kur’an’ı veya peygamberi inkâr etmek karşılığında satın aldıkları şey ne kadar da kötü! Dünyada rezillik ve rüsvaylığı, âhirette de cehennemi satın almış oluyorlar. Onları böyle bir harekete sevk eden âmil; eskiden beri bekler oldukları risâlet vazifesinin kendilerine değil de Hz. Peygamber’e inmesine haset edip Allah’ın, kulları arasından dilediğine fazl u rahmetini ihsân etmesini kıskanıp çekememeleriydi. Bu bir zulümdü. Bu zulümleri yüzünden onlara karşı Allah’ın gazabı arttıkça arttı. “Gazap üstüne gazaba uğradılar” Onların uğradığı birinci gazap, Peygamberimiz’den önce Hz. Mûsâ’ya ve O’ndan sonra gönderilen peygamberlere karşı koymaları ve onlara isyan etmeleridir. İkinci gazap ise Peygamberimiz’e karşı koymalarıdır. Âhirette; “ayrıca kâfirler için ihânet verici bir azap vardır.” Orada kendilerini pek acıklı bir azap bekliyor. Çirkin ve kötü hasetlerinin, kıskanarak kibirlenmelerinin cezası budur. Hakkı reddeden ve ona uymayan kimseler, aynı yahûdiler gibi kâfirdirler ve cezaları dünyada zillet, âhirette de can yakıcı azaptır. “Allah dilediğini yaratır, dilediğini seçer.” (28/Kasas, 68)

 

İnsan, Nefsini Ya Rahmân’a Ya da Şeytana Satar

Yahûdiler, gelen Rasûlü ve getirdiği şeyleri kabul etmedikleri için küfre girdiler ve böylece nefislerini küfür karşılığında sattılar. İnsan, nefsini ya Rahman’a ya da şeytana satar. İnsan, nefsini Rahman’a satmazsa, farkında olmasa bile, şeytana satmış olur. Nefsini şeytana satan ve hidâyete karşılık küfrü tercih eden ne kötü bir iş yapmıştır! Onlar, kötü bir ticaret yapmışlardır: “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticâreti kazanmamış ve kendileri de doğru yola girmemişlerdir.” (2/Bakara, 16) Allah’la alışveriş yapan ise ne kârlı ticaret içindedir. “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur.” (9/Tevbe, 111)

 

İşte yahûdiler, nefislerini şeytana satıp küfrü satın almış kimselerdir. Yahûdilerde rastladığımız insan tabiatı; şiddetli bir taassupta canlanan nankörlüğün tam bir numûnesidir. Bu tip kimseler, başkalarına isâbet eden her hayrı kendilerinden kopmuş bir parça kabul ederler. Beşeriyyeti birbirine bağlayan köklü insanlık bağından habersizdirler. Bu tıynete sahip olan yahûdiler; kendilerini hayat ağacından kopmuş bir dal saymanın psikolojisi içinde bir kenara çekilmişler, fırsatları gözetleyerek bütün insanlığa kin besledikleri gibi, kendileri de intikam ve haset duygusunun azabı içinde kıvranıp duruyorlardı.

 

Bazen ulusları birbirine düşürerek sonunda ganimete konmak için korkunç savaşlar çıkarıp bu kin ve hasedin acısını zavallı beşeriyyete tattırıyorlardı. Bazen de sırf sönmek bilmeyen intikam hislerini dindirmek için insanlık âleminin başına büyük felâketler getirmekten çekinmiyorlardı. Beşeriyyetin dûçar olduğu fenalıkların hepsi yahûdilerin bu kindar bencilliklerinin eseridir. Allah’ın, kullarından kimi dilerse ona fazlından ihsan etmesine hasetlenerek zulmetmelerinin...

 

 

Yahûdilerden Dünyaya Yayılan Fitne: Irkçılık

 

Bu ve bundan sonraki âyette yahûdilerin ırkçılıkları, Hz. Peygamber kendi ırklarından olmadığı için O’nun peygamber olduğunu bile bile inkâr ettikleri vurgulanmaktadır. İsrâiloğullarının ırkçı tutumları, onların, İsmâiloğullarından Hz. Muhammed (s.a.s.) aracılığıyla kendilerine ulaştığı için Hakk’a karşı çıkmalarına neden olmuştur. Onlar peygamberin kendi ırklarından olmasını istiyorlardı. Bu nedenle, kendilerinden daha aşağı gördükleri bir ırktan peygamber çıkınca, O’nu kabul etmediler. Bu, rasûlünü göndermeden önce Allah’ın onlara danışması gerektiği anlamına gelir. Allah onlara danışmayıp kendi seçtiği birine lütfedince onlar karşı çıktılar.

 

İşte yahûdi karakteri! Hak olan şey, sırf kendi ırk ve kabilelerinden olan bir kimseden gelmediği için ona bağlanmaktan kaçındılar. Önemli olan, sözün hak olup olmadığı değildi onlar için; kimin tarafından söylendiği idi. Kendilerinden, kendi ırklarından birisi söylemiyorsa hak da olsa, kabul edemezlerdi; ırkçılığın kanunu böyleydi. Müslümanları yahûdi ve kâfirlerden ayıran en büyük özelliklerden birisi budur. Müslüman, hak kimden gelirse gelsin, kim getirirse getirsin, ona hak olduğu için inanır ve getiren kişiyi tasdik eder. “Onlar, sözü dinlerler, sonra da onun en güzelini tatbik ederler. İşte bunlar Allah’ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir ve bunlar gerçek akıl sahipleridir.” (39/Zümer, 18)

 

İslâm, Allah’ın bütün insanlık için seçtiği son ilâhî kanunlar sistemidir. Bu din, bütün insanlık için konulmuştur; muhâtabı bütün insanlıktır. Bu sebepledir ki İslâm dini, ırk ayrımı yapmaksızın bütün insanlığı, sunduğu iman ve amel nizamına çağırmaktadır. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurur: “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır.” (et-Tâc, 5/60) İslâm, soya ve ırka göre değil; inanca göre ayrım yaptığı içindir ki, bu dinin nazarında asıl olan ırk değil; inançtır. “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız, kaynaşmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstü olanınız (şu veya bu ırktan ve soydan gelenler değil) en takvâlınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” (49/Hucurât, 13)

 

Irkçılık, İslâm’ın reddettiği fitneci bir anlayıştır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık için vuruşan bizden değildir. Irkçılık üzerinde ölen bizden değildir.” (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 4906) “Her kim câhiliyye ölçüleriyle nisbetlenerek soyculuk-ırkçılık yaparsa ona üstü kapalı olmaksızın ‘babasının penisini yiyesice adam’ deyin.” (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 4902; naklen A. Rıza Demircan, İslâm Nizâmı, 3/277) Dinimizin yasakladığı ırkçılık, İslâm dışı rejimlere bağlı olan ırkının bu bağlılığını fazilet kabul ederek sevmektir. İman ve takvâ ölçüleri dışındaki kriterlerle mü’minler arasında ayrım yaparak ırkının yüceliğini propaganda etmektir. Kendi soyunun kâfirlerini diğer soyların mü’minlerine tercih etmek ve desteklemek en büyük ve en çirkin ırkçılıktır. Zulmetmesine rağmen ırkına yardımcı olmak (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 4909) ırkçılıktır. Müslüman, ırk heyecanını İslâm potasında eritmek mecbûriyetindedir. Temel değer İslâm, üstünlük ölçüsü iman ve takvâdır.

 

 

 

İmanda Pazarlık; Allah’ın Tüm İndirdiklerine İnanmamak

“Kendilerine: ‘Allah’ın indirdiğine iman edin’ denilince: ‘Biz sadece bize indirilene (Tevrat’a) inanırız’ derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur’an, kendi ellerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Ey Muhammed!) Onlara: ‘Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah’ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?’ deyiver.” (2/Bakara, 91)

 

Kur’an’a ve İslâm’a dâvet edildikleri zaman söyledikleri söz bu idi. Hep: “Biz, ancak bize indirilene iman ederiz” diyorlardı; “bize yeter bu kadarı!” Sadece kendilerine indirilenler haktır(!) Bunun gerisinde hepsi küfür! Onlara göre İsa (a.s.)’nın da, Hâtemü’l-Enbiyâ Muhammed (s.a.s.)’in de getirdiklerinin hepsi yalandır. Kur’an, onların bu tutumunu, kendi kitaplarından başkasını inkâr etmelerini hayretle karşılıyor: “Halbuki o Kur’an, kendi ellerindeki Tevrat’ı tasdik eden bir kitaptır.” Böyle bir kitaba inanmaları, kendi kitaplarına imanın bir gereğidir. Eğer onlar Tavrat’a inanıyorlarsa, Tevrat’ın direktiflerini ve hükümlerini doğrulayan Kur’an’a da inanmaları zorunludur. Kur’an onlara şu şekilde yaklaşıyor; siz Allah’ın size gönderdiği kitaba iman iddiasında samimi misiniz? Siz orada yer alan her gerçeğe iman ediyor ve onu bir ilke olarak kabul ediyor musunuz? Yoksa bu, kendinizi temize çıkarmak için ileri sürdüğünüz sahte bir gerekçe midir? Siz şu iddianızda yalancısınız. Çünkü bir şeye iman eden, eylem ve uygulamasında da inandığıyla uyum içine girmek zorundadır. Ayrıca, imanın gereği olan diğer peygamberlere saygıyı da hiçbir zaman ihmal etmemelidir. Halbuki siz bu şekilde davranmıyor, bu istikamette gitmiyorsunuz.

 

Onlar nerede, hak nerede? Hak ile alâkaları yok onların. Yanlarındaki kitapla aralarında hükmetmedikçe, o kitaba inanmışlar, ne çıkar? Onlar yalnız kendi nefislerine tapıyorlar. Kendi taassuplarına kulluk ediyorlar. “Onlara de ki: ‘Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah’ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?” Size indirilenlere hakkıyla inanmış kimselerdendiniz de, neden daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz? Halbuki o peygamberler sizin iman ettiğinizi iddia ettiğiniz şeyleri getirmişlerdi. Sizin bu peygamberlere karşı takındığınız inada dayalı tutumlarınızı da geçelim. Bizzat inandığınızı söylediğiniz Kitabı (Tevrat’ı) getiren Hz. Mûsâ’ya karşı tavrınız neydi? Hayır! Siz ilk peygamberiniz ve büyük kurtarıcınız olan Mûsâ’nın size getirdiklerine de küfür ettiniz, inanmadınız.

 

Günümüzde de Peygamber Efendimiz’e kendi ırkından olmadığı için, Arap olduğundan imana yanaşmayan insanlar yok değil. Peygamber’e -hâşâ- çöl bedevîsi diyen, “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya yeter!” , “Arab’ın Mustafa’sının değil; Türk’ün Mustafa’sının izinde gideceğiz!” diyenler yok mu? Fakat insanlar peygambersiz (,kitapsız ve dinsiz) kalmıyor hiç. Bir hak peygamberi inkâr ederse, hemen yerine izini tâkip edeceği başka birini buluyor.

 

 

Putperestler, Zâlimdir; İnançlarında da Samimi Değillerdir

 

“Andolsun Mûsâ size apaçık mûcizeler getirmişti. Sonra onun ardından, zâlimler olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.” (2/Bakara, 92)

 

“Andolsun Mûsâ size apaçık beyyineler/mûcizeler getirmişti.” Âyette geçen beyyineler, Yüce Allah’ın: “Andolsun ki Mûsâ’ya dokuz tane apaçık âyet vermiş idik.” (17/İsrâ, 101) ifadesinde geçenlerdir. Bunlar; Asâ mûcizesi, kıtlık yılları, elinin bembeyaz olması, kan, tûfan, çekirge, haşerat, kurbağalar ile denizin yarılması mûcizeleridir. Sözü geçen beyyinelerin Tevrat ve ondaki açık belgeler olduğu da ifade edilmiştir.

 

Size Hz. Mûsâ delillerle; Tevrat’la geldi. Mûcizeler getirdi. Ama ondan sonra siz hemen buzağıya, altına taptınız. Kendinize putlar buldunuz. Hz. Mûsâ, Rabbından vahiy almak için kavminden kısa bir süre ayrılır ayrılmaz altın buzağıdan bir tanrı yapıp ona tapınma merâsimi yapan yahûdi zihniyeti... Allah’tan başkasına ibâdet etmekle kendinize zulmetmiş oldunuz. Halbuki daha önce Hz. Mûsâ, bir ve tek olan Allah'a ibâdete sizi çağırmıştı.

 

Günümüzde de “Allah'a iman ediyorum, peygamberi kabul ediyorum, kitaba da inanıyorum; ama filanın izinden ayrılmam” diyenler ile Mûsâ (a.s.) dönemindeki veya günümüzde Hindistan’daki ineğe tapanlar aynıdır. İnek yine süt verir; etinden, yavrusundan insanlar yararlanır. Bu putlarının hiçbir faydası yoktur; putlaştırdıkları canlı insanların da zararlarını insanlar, maddî ve mânevî alanlarda çekmekteler. “Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız, o maksatla bir araya gelseler bile bir sineği yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!” (22/Hacc, 73) Putlaştırılan canlının üzerine sinek konsa, kanını içse bir şey yapamaz. Taptıkları heykelin üzerine pislese, orada uzunca kalsa, onu kovamaz. Ama bütün bunlara rağmen insanlar onlara tapınmaya devam ederler. Böylelikle önce kendilerine zulmederler. Kendilerine acımayanların topluma merhametli olmaları, kendileri doğru yolu bulamayanların toplumu kurtarmaları, Allah'a verdikleri sözde durmayanların insanları kandırmaya kalkmamaları da beklenemez.

 

Dilleriyle “İşittik” Deyip Halleriyle “İsyan Ettik” Diyenler

 

“Hatırlayın ki, Tûr dağının altında sizden söz almış: ‘Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri dinleyin, anlayın’ demiştik. Onlar: ‘İşittik ve isyan ettik’ dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: ‘Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!” (2/Bakara, 93)

 

Tûr, onlara gölgelik yapan, îcaz/mecaz yoluyla üstlerine kaldırılmış dağın adıdır. Burada, Allah onları kendilerine ve insanlara karşı yüklenmeleri gereken sorumlulukları üstlenmeye çağırmıştır. Tam bir kanaat, kesin bir iman, asla zayıflamayan bir azimle Allah'a itaate yapışmalarına dair söz vermişlerdi. “Söylenenleri dinleyin!” İman bilinciyle dinleme. Pratik uygulamada itaat için dinleme. Peki, sizin cevabınız ne oldu? “İşittik ve isyan ettik’ dediler.” Şu iki ilginç tâbir karşısında bir durup düşünelim: “İşittik ve isyan ettik’ dediler”; “kalplerine buzağı içirildi, buzağı sevgisi dolduruldu” Onlar; “işittik” dediler; ama “âsi olduk, isyan ettik” demediler. O halde onların ağzından bu söz neden hikâye ediliyor? Gerçekten bu, onların sessiz hareketlerinin söylenen söz halinde canlı bir tasviridir. Onlar dilleriyle “işittik” dediler; hareketleriyle de “isyan ettik” demiş oluyorlardı. Amelî hareket, ağızdan çıkan söze, gerçek mânâsını verir. Pratik şekilde tezâhür eden mânâ, dille ifade edilenden çok daha kuvvetlidir. İşte vâkıaları canlı bir şekilde tasvir eden bu ifade, İslâm’ın küllî ve âlemşümul/evrensel prensiplerinden birisidir. Amelsiz sözün kıymeti yoktur. Mûteber olan bilfiil harekettir. Hakiki hüküm, sözle hareketin mutâbakatına göre verilir. Lisân-ı hal ile red, dil ile redden daha kötüdür. “İşittik ve isyan ettik’ dediler.” Yani, “senin söylediğin her şeyi işittik; fakat yaşadığımız hayatta, pratik realitelerde seninle uyum sağlamamız şu anda mümkün değildir. Biz; şehevî arzularımızı, ihtiraslarımızı ve hayattaki konumumuzu, makam ve mevkimizi, gelenek ve göreneklerimizi, siyasal düzenimizi ve ekonomik konumumuzu değiştirmek istemiyoruz” dediler.

 

Hareketleriyle inkâr ettikleri için Allah onların kalplerine buzağı sevgisini iyice yerleştirdi. Artık kalpleri buzağı sevgisinden başka bir şey hissetmez oldu. Bunun sebebi, Allah değil; bizzat kendi işledikleri küfür davranışlarıdır. Buzağı sevgisi, sebep değil; küfrün bir sonucudur. “Kalplerine (altın) buzağı içirildi, buzağı sevgisi dolduruldu” ifadesindeki müthiş tasvir gayet mânidardır. “Ve üşribû = içirildi” Kalplerine bu sevgi içirildi. İfade bir teşbih ve bir mecazdır. Buzağının sevgisinin ve tanrı olduğunun kalplerinde iyice yer ettiğini ifade etmektedir. Burada, buzağının sevgisi “yemek” ile değil de “içmek” ile ifade edilmiştir. Çünkü içilen su, iç taraflarına ulaşacak şekilde organlara nüfuz eder; yiyecek ise bu şekilde nüfuz edemez. Başkasının hareketiyle onlara içirildi. Nedir içirilen? Buzağı sevgisi. “Altın buzağı” ile sembolize edilen maddî nesnelere, paraya ve mala tapmak. Bu sevgi nerelerine içirilip dolduruldu? Kalplerine. İşte bu “içirildi” ifadesiyle şiddetli tekdirin ve gülünç bir hareketin muşahhas/somut halde belirdiğini görüyoruz. Manzara gayet acâyip: Kalplere sokuldukça sokulan bir buzağı şekli, canlandırılıyor. Bu canlı tablo karşısında hayal, sönecek kadar zayıflıyor. Manzara somut şekilde gözler önüne seriliyor. Buzağıya tapınmayı o derece benimsemişler ki, buzağı sevgisi onların kalbine içirildikçe içirilmiş, sindirildikçe sindirilmiştir. Burada zihnî tâbirlerle Kur’an’ın canlı tasvirleri arasında değer farkı ortaya çıkıyor. Bu, canlı bir tablodur. Kur’an’ın gayet güzel ve açık ifadesinde çizgiler halinde sergilenen tablo...

 

Kur’an, kendi metoduna uygun bir şekilde onların Allah’ın indirdiklerine iman iddialarını acı bir şekilde ve alaylı bir ifade ile dile getirmektedir: “De ki: ‘Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!” Eğer sizin imanınız peygamberleri öldürmeyi, buzağıya tapmayı, Hakkı inkâr etmeyi emrediyorsa böyle akıl ermez imanî bir yöneliş ne kötüdür! Çünkü emrettiği şey, onun anlamı ve özüyle tamamen çelişki içindedir. Ne var ki işin gerçeği, onlar iman ediyor değillerdir. Çünkü imanın insanın ruhunu iyilikle dolduran, onun tüm enerjilerini itaat, ibâdet, hak ve adâlet yolunda harcaması için harekete geçiren tertemiz direktifleri, ilhamları vardır. Sonra, Kur’ân-ı Kerim onların “seçilmiş millet” düşüncesine değiniyor. Yahûdiler bu düşünceyi köklü, dinî biri gerçek olarak görüyor, buradan hareketle kendilerini diğer insanlardan üstün ve değerli kabul ediyor ve büyüklük taslıyorlar.

 

Günümüzde “müslümanım” diyenlerde buzağı sevgisi yok denilebilir, ama altın sevgisinin, mal sevgisinin put yerini alacak kadar hiç kimsede olmadığı iddia edilemez. “Mallarınız ve evlâtlarınız sizin için bir fitnedir.” (8/Enfâl, 28) Dünya sevgisinin, mal sevgisinin de buzağı sevgisinden pek farkı yoktur. Âyette “küfürleri sebebiyle buzağı kalplerine içirildi” deniyor. Allah, fıtratını bozmamış insana küfrü sevdirmiyor, insanı kâfir yapmıyor; onlar, fıtratlarını bozarak kâfirliği arzu ediyorlar, tercih ettikleri bu küfür sâyesinde bir put sevimli hale geliyor, heykelsiz yapamıyor, sevdiği basit bir şeyi (endâdı) Allah’ı sever gibi sevmeye başlıyor. Gözü arabalardan başka bir şeyi görmüyor. Bütün aklı fikri, fanatikçe taraftarı olduğu futbol takımı oluyor. At yarışından, dizi filmden başka, apartman sevdasından başka bir şey onu memnun edemiyor... Örnekleri çoğaltmak mümkün; işte bu gibi sevgilerde aşırılığa gidilirse, bunlar putlaştırılmış olur (2/Bakara, 165). İman ve Allah sevgisi ise fıtrattan geliyor: “Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize ziynet/süs yapmıştır. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu Allah’ın bir lütuf ve nimetidir.” (49/Hucurât, 7-8)

 

 

Cenneti Kendileri İçin Garanti Görenler, Dünyaya Hırslı Olurlar mı?

 

“(Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddia ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)’ de.” (2/Bakara, 94)

 

“Doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin!” ifadesi, eğer âhirette cennete gitmekten emin iseler ve korkmuyorlarsa; ölümden kaçınmayıp onu dünya hayatına tercih etmelidirler, anlamına gelen bir karşı cevaptır. Gerçekte onlar, bu dünya hayatına o denli düşkündürler ki, ölüm ve âhiretin sadece düşüncesiyle bile dehşete düşerler. Zira dinî düşüncede mü’minler için âhiret yurdu, hiçbir zorluğu bulunmayan bir nimettir. Hiçbir bedbahtlık yönü olmayan gerçek bir saâdettir. Orada insanın bütün idealleri gerçekleşir. Hatta cennetten söz eden hadis-i şerifte belirtildiği gibi onların ideallerinin de ötesinde bir hayattır.

 

Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına hayaline gelmeyen, insanın düşünemeyeceği nimetler vardır. Eğer sizin Allah katında gerçekten bu tür hayatınız varsa, Allah size bunu bahşetmişse, hiçbir zorluk ve sıkıntıya katlanmadan sizi o tarafa geçirecek olan ölümü temenni edin. Çünkü insan, doğal olarak daha üstün, daha güzel ve mükemmel bir hayata geçiş yapmayı arzu eder.

 

Yahûdiler, Kur’an’ın anlattığına göre birtakım bâtıl iddialarda bulunmuşlardır: “Sayılı günler dışında bize kesinlikle cehennem ateşi dokunmaz.” (2/Bakara, 80); “Yahûdi ve hıristiyan olandan başkası asla cennete girmez, dediler.” (2/Bakara, 111); “Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz” (5/Mâide, 18) gibi sözler söylüyorlardı. Bu iddialar, kendilerinin üstün ve ayrıcalıklı kavim olduğuna inanmalarından, büyüklük taslamalarından kaynaklanıyordu. “Âhiret yurdu diğer insanlara değil de yalnızca size aitse...” Böyle düşünmenizin sebebi, sizin dininizin dışındaki tüm dinlerin bâtıl olduğunu iddia etmenizdir.

 

“Bu iddianızda doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin!” ifadesi, şu âyete benziyor: “De ki: ‘Ey yahûdiler, eğer insanlar arasında yalnız sizin, Alah’ın dostları olduğunuzu sanıyorsanız, o halde ölümü temenni edin!” (62/Cum’a, 6) Cennet ehlinden olduğuna kesin olarak inanan bir kimse, ulaşmak istediği cennet nimetlerinden ötürü ölümü dünya hayatından daha çok sever.

 

Bu tür bir öneri, onları etkisini hemen gösteren, hiçbir kuşku götürmeyen fıtrî bir gerçeğin kaçınılmaz gereği ile yüz yüze getirme amacına yöneliktir. Çünkü bütün insanlar, hatta bilinç sahibi tüm canlılar, rahatlık ve zorluk arasında bir tercih yapma durumunda bırakıldıklarında hiç tereddüt etmeden rahatlığı seçerler. Böyle birisi sözgelimi meşakkatli, mutsuzluk verici, aşağılık bir hayatla sınansa yine de güzel hayatın özlemiyle tutuşur, dilinde hep o hayatın adı, eylemlerinde ona kavuşmanın çabası vardır. Şayet âhiret mutluluğunun diğer insanlardan ayrı olarak sırf kendilerine ait olduğu şeklindeki iddialarında samimi iseler; kalp, dil ve tavır olarak bu mutluluğu temenni etmeleri gerekir. Ama kesinlikle onlar böyle bir temennide bulunmazlar; peygamberleri öldürdükleri, Hz. Mûsâ’yı inkâr ettikleri, sözleşmelerini bozdukları için. Allah zâlimleri ve onların psikolojilerini herkesten daha iyi bilir.

 

Hani köhne bir eviniz vardır; Allah sonradan daha çok mal mülk verdi, arttırdınız ve çok güzel yeni bir ev yaptırdınız. Manzarası güzel, evin kendisi güzel. Bir an evvel yeni ve güzel eve taşınalım diyorsunuz. Yahûdiler diyor ki, âhiret hayatı da bizimdir; sadece bize âittir. Rabbimiz de diyor ki, öyleyse cennet sizinse, haydi ölümü temenni edin ve hemen âhirete gitmeyi isteyin.

 

Âyetin bize bakan yanı, cennet garantisinin hiç kimse için olmadığı. Eğer cennete gitmeyi garanti kabul ediyorsa, buyursun köhne evden yeni ve güzel eve taşındığı gibi, bu dünyadan kurtulmayı istesin. Cenneti isteyen, bedelini ödemeye çalışır. Bu bedelin, her türlü imkânlarını Allah yolunda kullanmaktan geçtiğini unutmaz. Ve tüm hayatını vakfetse bile kendisi için cenneti garanti görmez; Allah lütfetmediği müddetçe sadece kendi yaptıklarıyla kimse cenneti hak edemez.

 

Müslümanlar, dünyayı âhirete tercih etmemelidir, dünyaya hırs göstermemelidir, ama dünyayı terk de etmeli, ölümü de istememeli, âhiret saâdetinin anahtarının dünyada olduğunu unutmamalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.), ölümü temenni etmekten müslümanları alıkoyarak şöyle buyurmuştur: “Sizden hiç kimse, kendisine gelen bir musîbetten dolayı ölümü temennî etmesin; ancak, ‘Allah’ım, hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat; ölüm hayırlı ise benim canımı al’ desin.” Ölüm, büyük bir musîbet, büyük bir belâ/imtihandır. Bundan daha büyüğü, ölümden gaflet, onu hatırlamaktan yüz çevirmek, onu az düşünmek ve ona hazır olmamaktır. “Vâiz olarak ölüm insana yeter!”

 

 

Âhireti Dünyaya Tercih Etmeyen Kimse Zâlimdir

 

“Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir.” (2/Bakara, 95)

Onlar, kıyâmet gününde hesaba çekileceklerini, nice suçlar ve cinâyetler işlediklerini biliyorlar. Bunun için en ağır ceza türleriyle karşılaşacaklarını kestirebiliyorlar. Tüm bunlardan sonra, nasıl ölümü isteyebilirler? Onların ölümü arzulamadıklarının kanıtı, insanlar arasında şu dünya hayatına en düşkün olanların onlar olduğudur. Çünkü dünyada âhiret yurdunu arzulamanın önündeki tek engel, hayata düşkünlüktür. “Onlar, hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir” ifadesi, onların yalancı olduklarını çok açık ve kesin bir şekilde açıklanmasıdır. Aynı şekilde, eğer ölümü temenni etmiş olsalardı, mutlaka ölürlerdi. Nitekim Peygamberimiz’in bu konuda şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Yahûdiler, ölümü temenni etmiş olsalardı, (hemen) ölürler ve cehennemdeki yerlerini görürlerdi.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned I/248). Âyetteki ifadede “hayat” kelimesinin belirsiz bırakılması, dünya hayatını küçümseme amacına dönüktür. Nitekim Yüce Allah bir âyette şöyle buyuruyor: “Dünya hayatı, oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise, asıl hayat odur, keşke bilselerdi.” (29/Ankebût, 64)

 

Bir önceki âyette Allah, Rasûlünden yahûdilere meydan okumasını istemişti. Fakat yahûdiler, bu âyette belirtildiği gibi bu meydan okuyuşa karşılık veremediler. Çünkü onlar, dünya hayatını daha çok sevmektedirler. Ölümü istediklerinde âhirette azâba uğrayacaklarını çok iyi bilmekteydiler.

 

“Allah zâlimleri iyi bilir.” Allah, bu gibi zâlimleri, hakkı bildiği halde gizleyenleri, doğruyu bildikleri halde iman etmeyenleri, imanı dünya hayatıyla değiştirenleri, hakka dâvet eden kimselere eziyet edenleri, hakkın yayılmasını engellemeye çalışanları, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenleri, yani zâlimleri çok iyi bilir ve bu gibi kimselerin cezasını er geç verecektir. Böyle zâlim kâfirler, hiçbir zaman ölümü temenni etmezler, ölmek istemezler. Onlar hayatı her şeyden daha çok severler.

 

 

Dünya Hayatına Düşkünlük ve Uzun Yaşamak,

İnsanı Azaptan Uzaklaştırmaz

 

“Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun) yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” (2/Bakara, 96)

“Sen onları yaşamaya karşı insanların en hırslısı, en düşkünü, puta tapan müşriklerden bile daha tutkun olarak bulursun!” Müşrikler ki, dünya hayatını her şeyden ibaret sayıyorlar. Âhiret hayatına inanmıyorlar. Hayatın tadını çıkarmak için onu son fırsatları olarak kabul ediyorlar. Onlar bile bu dünya hayatına yahûdiler kadar tutkun değillerdir. “Her biri de arzular ki, bin sene yaşasın.” Ta ki, işlediği cinâyetlerin cezasından, gölgesinden uzak dursun. Ağzının tadını kaçıran cezaya çarptırılma endişesinden kurtulsun. Ne var ki bin senelik bir ömür bile onlara ne fayda sağlayabilecektir? Eninde sonunda onlar kesin olan hükme, değişmez sonuca boyun eğecek değiller midir?

 

Allah her insana hırs vermiştir. Hırs, aslında kötü bir şey değildir; bir nimettir. Allah’ın fıtrat olarak yarattığı, bize verdiği ne varsa hepsi güzeldir; yerinde ve dozunda kullanmak şartıyla. Ve her insan, verilen her nimetle imtihana tâbi tutulduğunu unutmamalı. Kur’an’da Hz. Peygamber’in güzel vasıfları sayılırken; mü’minlere hırslı, düşkün olduğu belirtilir. “Andolsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, sizin üzerinize gayet hırslıdır, çok düşkündür, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (9/Tevbe, 128) Âyette ifade edildiği gibi, Rasûlullah’ın bizim mü’mince yaşamamız ve cehenneme gitmememiz için çok hırslı olduğu vurgulanır. O da hırslı, çokça gayret sarfediyor; bütün insanlar müslüman olsun istiyor, mü’minlerin kaliteleri artsın diye hırs gösteriyor. Kötü olan hırs ise, yahûdilerinki gibi, geçici dünya nimetlerine karşı hırstır, maddeye düşkünlüktür.

 

“Sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun.” Âyette geçen “hayat/yaşama” kelimesinin sözlük anlamı, “herhangi bir tür yaşama”dır. Burada, onların sürdürdükleri hayatın, nasıl bir hayat olduğunu düşünmeksizin yaşamak istedikleri anlamına gelir. Yahûdilerin dünyaya bağlılıkları, diğer bütün insanlardan daha fazladır. Onlar yaşadıkları dünya hayatının nasıl olduğuna bakmazlar. Nasıl yaşarlarsa yaşasınlar; ister zelîl olarak, ister hayvanlar gibi olsun; yeter ki dünya hayatını yaşasınlar. Dünyaya karşı bu aşırı istekleri, onları hayvanlardan daha aşağı bir duruma getirmiştir; fakat bunun farkında değillerdir. Öyleyse bu gibi kimselerin, şuuru olmadan hareket eden ve yaşantıları sadece yemek, içmek ve çoğalmaktan ibaret olan hayvanlardan farkları nedir ki? Bu kimseler bu hayatı elde etmek, biraz daha yaşamak için neleri varsa hepsini fedâ etmeye hazırdırlar. “Onlardan her biri bin sene yaşamak ister” İster yahûdi, ister müşrik olsun, kaçınılmaz bir gerçek vardır; insan, ne kadar uzun yaşasa bile sonunda ölüm onu yakalayıverecektir.

 

Onlardan her biri bin sene yaşatılmayı arzu eder. Zira onlar, Allah'a kavuşmayı ümit etmezler. Yaşadıkları şu hayattan başka bir hayat olduğunu da kavramazlar. İnsan ruhu, başka bir hayat ile irtibat kurmayacağını hissedince, yeryüzünde sayılı saatlerden ve alınan nefeslerden başka bir şey beklemeyince hayat ne kadar kısalır. Âhirete iman, büyük bir nimettir. Bu nimetin kalbe doğmasına sebep olan da akîdedir. Allah, bu nimetini ömrü fâni, hayatı sınırlı, hayâli ise sonsuz olan insanoğluna ihsan etmiştir. Ebedî olarak ruhuna âhiret penceresini kapatmış olan kimsenin hayatı mânâsız, eksik ve sönüktür. Âhirete iman, Allah’ın mutlak adâletine ve tam mükâfatına inanmak olduğu gibi; aynı zamanda, insan nefsinin canlılıkla dolup taşmasına, sınır tanımayan sonsuz bir hayat duygusuyla dolmasına yardım eder. Âhirete inanan kişi, dünyanın hudutlarını aşıp sonsuzluğa kadar uzanır. Bu sonsuzluğun hududunu Allah’tan başka kimse bilemez. Âhirete iman; insan ruhunu yücelerin yücesine ulaştırır, ta ilâhî huzura kadar yükseltir.

 

 

Cebrâil’e Düşmanlık, Kitaba Düşmanlıktır

 

“De ki: Cebrâil’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve mü’minler için de müjdeci olarak o indirmiştir.” (2/Bakara, 97)

 

Âyetlerin akışından anlaşıldığı kadarıyla, bu âyet yahûdilerin sarfettikleri bir söze cevap olmak üzere indirilmiştir. Yahûdiler, Peygamber Efendimiz’e indirilen Kur’an’a inanmaya yanaşmamışlar ve bu tavırlarına gerekçe olarak da vahyi indiren Cebrâil’e düşman olduklarını göstermişlerdi. Âyetin iniş sebebiyle ilgili aktarılan rivâyet de bunu pekiştirir. Peygamberimize yahûdi ileri gelenlerinden bazıları gelerek sorular sordular. Bu sorulardan biri de şuydu: “Peki, sana vahiy getiren meleğin adı nedir?” Efendimiz: “Cebrâil” deyince, iman etmemek için bahâne arayan yahûdiler, bunu gerekçe olarak kullanmak istediler: “Biz sana iman etmeyiz; çünkü Cebrâil bizim düşmanımızdır. O savaş ve çarpışmayı getiren melektir. Eğer sana vahyi Mikâil gibi yağmuru ve rahmeti getiren melek getirmiş olsaydı biz o zaman sana iman ederdik” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi bir sonraki âyetin sonuna kadar inzal buyurdu (Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/274).

 

Veya; “O Cebrâil, Allah’ın vahyini yahûdilerden birine getirmesi gerekirken, yanlışlıkla sana getirmiştir. Biz ona düşmanız; diyerek inanmak istemeyen yahûdiler ipe un sermeye başlamışlardı. Halbuki melekler, Kur’an’da ifade edildiği gibi; “Allah’a hiçbir şekilde isyan etmezler; Emrolunanı yaparlar” (66/Tahrîm, 6) Emredilen bir işi yapana düşmanlık yapmak, emredene tavır almaktır. Âmirin emrini yerine getiren kişiye karşı gelmek, âmire isyan etmektir. Cebrâil, onların düşmanı bile olsa, Allah katından getirdiği vahiyle ne etkisi olabilir? O, sadece vahyi ulaştıran bir vâsıtadır. Ayrıca, getirdiği vahiy, daha önce ellerinde bulunan kitapları da doğrulayıcıdır. İçerik olarak, doğru yolu göstermektedir; kalplerini ve bedenlerini Allah’a teslim edenler için bir müjdedir. Yahûdilerin bu mantığı, kendisi için bir kazancı, mutluluğu ve kurtuluşu haber veren mektubu ona getiren adamı sevmediği için reddeden kişinin mantığı gibidir. Bu bayağı, çocuksu ve câhilce bir mantıktır; düşünce temellerine dayanmaz, tutarsız tepkilerin ürünüdür.

 

Kur’an, önce onların “Biz Kur’an’a inanmayız; çünkü biz onu indiren Cebrâil’e düşmanız” sözlerine cevap vermiştir. Şöyle ki: Cebrâil, Kur’an’ı Allah’ın izniyle senin kalbine indirmiştir; Kendi yanından getirmiş/uydurmuş değil. Dolayısıyla onların Cebrâil’e düşman oluşları, Allah’ın izniyle sana indirilmiş bulunan kelâma inanmaktan kaçınmalarını gerektirmez. İkincisi, bu Kur’an onların yanındaki hak içerikli kitabı doğrulamaktadır. Dolayısıyla bir şeye inanıp da onu doğrulayana inanmamak anlamsızdır. Üçüncüsü; bu Kur’an kendisine inananlara yol göstericilik yapar. Dördüncüsü; Kur’an bir müjdedir. Akıllı bir insan düşmanı tarafından sunuldu diye doğru yol kılavuzundan sapar mı? Kendisine ulaştırılan müjdeye ilgisiz kalır mı? Cebrâil, ancak bir melektir. Tıpkı Mîkâil ve diğer melekler gibi Allah’ın kendisine yönelttiği emirleri eksiksiz yerine getirmekten başka bir iş görmez. Onlar saygın kılınmış kullardır; Allah tarafından emredilenleri yerine getirirler. Allah’ın peygamberleri de öyle; onların yaptığı, Allah’ın direktifleri doğrultusunda hareket etmektir. Dolayısıyla meleklere ve peygamberlere düşman olmak, onlara buğzetmek, Allah’a düşman olmak anlamına gelir.

 

 

Meleklere ve Peygambere Düşmanlık, Allah’ın Düşmanlığına Sebeptir

 

“Kim Allah’a, meleklerine, peygamberine, Cebrâil’e ve Mîkâil’e düşman olursa, bilsin ki, Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” (2/Bakara, 98)

 

Âyetten anlaşıldığı gibi, yalnız Cebrâil ve Mikâil değil, Azrâil’e veya herhangi bir meleğe, peygamberlerden birine düşmanlık yapan Allah’a düşmanlık yapmış, O’nun düşmanlığını kazanmış olur. Çünkü melekler ve Allah’ın peygamberleri, Allah’ın velîleri, yani dostlarıdır. Allah’ın dostlarına düşmanlık yapmak, Allah’a düşmanlık yapmak demektir. Kulun Allah’a düşmanlığı, O’na isyan etmesi, O’nun sevdiklerine düşmanlık yapmasıdır. Allah’ın kula düşmanlık etmesi ise, ona gazap edip azap vermesi, onun üzerinde bu düşmanlığın etkilerini göstermesidir.

 

Kur’an’a Ancak Fâsık Kâfirler İnanmaz

 

“Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fâsıklar inkâr eder.” (2/Bakara, 99)

 

“(Ey Muhammed!) Sana apaçık âyetler indirdik” Allah’ın Rasûlüne indirmiş olduğu açık âyet ve deliller, Kur’an âyetleridir. Bu âyetler içinde daha önceki peygamberler ve İsrâiloğulları ile ilgili gerçek haberler de vardır. İşte bu hakikatleri ancak İsrâiloğullarının büyük âlimleri bilmekteydi. Ancak, hiç okuması yazması olmayan Muhammed (s.a.s.)’in, sadece yahûdi âlimlerinin bilebildikleri bu gerçekleri haber vermesi, ancak Allah’ın ona vahyederek öğretmesiyle mümkündür. Rasûlullah’ın bunları haber vermesi bir mûcizedir. Fakat bu gerçekler yahûdilere bildirilince, hemen inkâr edip yalanladılar.

 

“Onları ancak fâsıklar inkâr eder.” Kur’an’ın bu hakikatlerini ancak fâsıklar, tabiatı bozuk, haktan uzak olanlar, günahkârlar inkâr ederler. Fâsık, fısk işleyen, fısk sahibi demektir. Fısk da, doğru yoldan sapma, haddi aşma demektir. Allah’ın çizdiği bir sınır vardır; bu hududu aşmaya, taşkınlık yapmaya fısk denir. Fısk temel olarak küfürdür, kâfirlerin özelliğidir; fâsık da Kur’an’da, bu âyette de olduğu gibi, çoğu zaman kâfir anlamında kullanılır. Klasik din ıstılahında ise, iman ettiği halde, Allah’ın haram kıldığı şeyleri yapan, Allah’ın koyduğu hududu, imanına rağmen zaman zaman aşan kimseye denir.

 

Yahûdiler ve İmansızlar Antlaşmalarına, Verdikleri Söze Uymazlar

 

“Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zâten onların çoğu iman etmez.” (2/Bakara, 100)

 

Bu âyette, özellikleri belirtilenler yahûdiler ve yahûdileşenlerdir. Onların karakterleri, söz verip de sonra onu yerine getirmemeleridir. Verdikleri ahdi, hevâlarına ve menfaatlerine zıt gelince hemen bozarlar. Sözünde durmamak yahûdilerin ve münâfıkların alâmetlerindendir. Bir müslüman, hem Allah’a verdiği sözde, hem de kullara verdiği sözde sâdıktır. Hatta, müslümanlar adına, içlerinden en zayıfı bile söz verse, bu mü’minleri bağlar. Rasûlullah bu konuda şöyle buyurur: “Müslümanların en basiti bile bir söz verse, bütün müslümanların bu sözü yerine getirmesi gerekir.” (Ebû Dâvud, İbn Mâce)

 

“Onların çoğu iman etmez.” Gerçek, onların hevâ ve heveslerine zıt düştüğü zaman, hak olduğunu bilseler bile onlara iman etmez ve tâbi olmazlar.

 

 

 

 

Allah’ın Kitabını Arkalarına Atanlar, Kitabı Yaşamayıp Terk Edenler

 

“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir rasûl/elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi sırtlarının arkasına atarcasına terk ettiler.” (2/Bakara, 101)

 

Allah’ın Rasûlü, ellerindeki Tevrat’ı onaylayan Kur’an mesajıyla kendilerine geldiğinde, onların bu çağrının doğruluğunu öğrenmeleri için Tevrat’a dönüp bakmaları ve ikisi arasında bir karşılaştırma yapmaları yeterliydi. Fakat onlar Allah’ın kitabı olan Tevrat’a sırtlarını döndüler. Onunla amel etmediler, onu hakem saymadılar. Çünkü bu, onların asabiyetleri/ırkçılıkları ve bencillikleriyle, kendilerini beğenmişlikleriyle bağdaşmıyordu. Onlar Rasûlün ve Kur’an’ın hak olduğunu bildikleri halde onu bilmiyorlarmış gibi davrandılar. İşte bu, en büyük sapıklığın ta kendisiydi.

 

Allah katından bir peygamber geldiğinde o peygamber, kendi kitaplarını tasdik etse bile, Allah’ın kitabını elleriyle arkalarına atıyorlar. Elleriyle o kitabı arkalarına attılar. Peki kitapsız mı kaldılar? Hayır; bu sefer, devamındaki âyette (2/Bakara, 102) belirtildiği gibi, şeytanın uydurduklarına tâbi oldular. Şeytanın uydurduğu kitaplara uydular; muskalara, fallara, beşerî ideolojilere, çeşitli hayat görüşlerine, felsefelere... Allah, bu ve bundan sonraki âyetinde yahûdilerin ellerinde bulunan Kitabı bir kenara atarak tâbi oldukları kötü bir ameli zikrediyor: Sihir. Hak bir kitabı arkaya atmanın neticesi, boşluğu doldurmak üzere hile ve aldatmaya dayanan, akı kara ve karayı ak gösteren kitap, muska, üfürük, büyülü kutu, tılsım vb. olacaktır.

 

Kitabı inkâr eden adamın eline şeytanlar bir kitap veriverirler. O kitaba göre amel etmek, ona göre hayatını yönlendirmek mecbûriyetinde kalır. Tümüyle kitapsız toplum olmaz; ama bireyi ve toplumu yönlendiren bu kitap ya Allah’ın kitabıdır veya şeytanın. Allah’ın kitabını arkalarına, duvarlara veya mezarlara bırakanlar; önlerine gazete, tv., kanun vb. kitaplar koyacaklar ve ona uyacaklardır. Bu insanların kabirde “Kitabın ne?” sorusuna verecekleri cevap da, arkalarına attıkları kitap değil, önlerine aldıkları kitabın ismi olacaktır.

 

İmam Kurtubî, Süfyan bin Uyeyne’nin bu âyetle ilgili olarak yahûdilerin kitaplarına karşı tavrını anlattığı şu izahına yer verir: “Onlar bu Kitabı ipeklere, atlaslara sarıp sarmaladılar. Altın ve gümüşle süslediler, fakat helâlini helâl bilmediler; haramını da haram. İşte kitabı sırtlarının arkasına atmaları budur.” Biz Muhammed ümmetinin de uzun zamandan beri Kur’an’a karşı takındığımız gösterişten öteye gitmeyen bu sözde saygıyı bırakıp, Kur’ân-ı Kerim’i arkamıza attığımız bir kitap olmaktan çıkartıp gerçek konumu olan “yol göstericilik” mevkiine tekrar getirmemiz imanî bir sorumluluğumuzdur. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 2/232).

 

Günümüzde bazı insanlar, Allah’ın kitabını elleriyle arkalarına attıklarından kitapsız gibi yaşamaktadırlar. Bir zamanlar bu toplumun elinde okunmakta ve devlet, toplum ve fert planında yaşanıp tatbik edilmekte olan Allah’ın kitabı, etkili ve yetkili bazı tâğutların zorlaması ve yönlendirmesiyle arkalara atılmış duruma düştü. Kitab’ın yönlendirmediği ve yönetmediği insanın âhiretteki durumunu Kur’an şöyle belirtir: “O gün, zâlim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder. Peygamber der ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terkettiler.” (25/Furkan, 27-30)

 

 

Sihirle/Büyüyle Uğraşıp Şeytanlaşan Kâfirler

 

“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Halbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek herkese ‘Biz fitneyiz/imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi. Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler. Onlar (büyücüler) kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Onlar kesinlikle bilmişlerdir ki, kim onu (sihri) satın alırsa (ona para verirse), onun âhiretten nasîbi yoktur. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” (2/Bakara, 102)

 

“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular.” Allah’ın kitabını arkalarına atanlar, insan ve cin şeytanlarının Süleyman’ın mülkü üzerine kurdurmuş olduğu şeyleri, büyüleri, akı kara ve karayı ak gösteren şeyleri okumaya ve onlara uymaya başladılar. Günümüzde de Allah’ın kitabı atılıverince, insanların ellerine başka kitaplar tutuşturuldu. Hayatlarını ona göre tanzim edecekleri, tâbi olacakları başka kitaplar verildi. Allah’ın kitabına değil; önlerine aldıkları bu kitaplara uymayanlar cezalandırılmaktadır artık.

 

Sihir, aslında hile ve hayalî şekiller göstermek sûretiyle bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek demektir. Evrende Yüce Allah’ın koyduğu normal düzenin tersine uygulamalarda bulunmak, dolayısıyla Allah’ı inkâr demektir. Kur’an’dan, özellikle Hz. Mûsâ’nın sihirbazlarla giriştiği mücâdeleden söz eden âyetlerden hareketle, insanların gözlerini ve duygularını aldatmaya dayalı bir oyun, hile ve göz boyamadan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. (Bkz. 7/A’râf, 116; 10/Yûnus, 81; 20/Tâhâ, 69).

 

Olağanüstü fiillerin meydana gelişini gösteren kanıtlar, ya bizzat görmeye veya nakledilen bir habere dayanırlar. Az-çok olağanüstü fiilleri bizzat görmeyenimiz ya da kendisine haberleri ulaşmayanımız yok gibidir. Ne var ki, bu alanda gerçekleştirilecek titiz bir araştırma, bu olağanüstülüklerin birçoğunun, temelde normal doğal sebeplere dayandıklarını ortaya çıkaracaktır. Olağanüstü hareketlerin birçoğu onları gerçekleştiren kişinin alıştırmalar ve sürekli tekrarlanan egzersizler sonucu bir tür bağışıklık kazanmış olmasına dayanır. Bunların birçoğu da insanlara gizli bulunan, onlar tarafından bilinmeyen doğal sebeplere dayanır. Vücuduna talk sürdüğü için ateşe girdiği halde yanmayan bir kimsenin hareketi, ya da üzerinde yazısı fark edilmeyen, dolayısıyla ancak sahibi tarafından okunabilen bir yazı yazmak gibi. Bu yazı ancak ateş ve benzeri bir cisme tutulduğunda okunabilen bir madde ile yazılmıştır. Bunların birçoğu ise çok hızlı gerçekleştirilirler. Dolayısıyla karşıdaki insan, olağanüstü hızından dolayı meydana gelen hareketin nasıl gerçekleştiğinin farkında olmaz. Ama bu hareket, olağanüstü bir hızın dışında tamamen olağan sebeplere dayalıdır; illüzyonistlerin, gözbağlayıcıların numaraları gibi. Kısacası, bunlar, farkında olmadığımız ya da güç yetiremediğimiz doğal sebeplere dayalı hareketlerdir.

 

Büyünün kötülüğünü ve büyücülerin dünya ve âhiretteki cezalarının ağırlığını dile getiren birçok hadis vardır. Peygamberimiz şöyle buyurur: “(Gaybdan haber veren) Kâhin, büyücü gibidir. Büyücü ise cehennemliktir.” “Mü’minlerin büyücülük yapanları öldürülür.” ‘Kâfirlerin büyücüleri neden öldürülmez ey Allah’ın rasûlü?’ diye sorulduğunda şu cevabı verdi: “Çünkü Allah’a şirk/ortak koşmak, büyücülükten daha ağır bir suçtur. Ayrıca şirk ve büyü birbirine yakındır.” Herhalde bunun hikmeti şudur: Büyü, tabiatı gereği önemli bir tehlikedir; imanları saçma şeylere bağlar. Kapalı, gizemli, kutsal sırlar adı altında insanları eşyanın yapısı ve doğası konusunda gerçeklerden uzaklaştırır, saptırır ve saçma yaklaşımlara vesile olur. Ya da eşyanın özellikleri ile bağdaşmayacak, Allah’ın birliği, kudreti ve büyüklüğü ile uyum sağlamayacak birtakım inançlara eşyanın doğru olmayan bazı etkileri olduğuna inanmaya sevkeder.

 

“Düğümlere üfleyen üfürükçülerin şerrinden” (113/Felak, 4) Allah’a sığınılması, insanın bazı durumlarda korku ve endişeye kapılması, psikolojik olan bu hallerin etkisinden kurtulmasını sağlayan yöntemlerden biri olabilir. Zira insanlar, genellikle bu tür şeylerin gerçek bir etkileri olduğuna inanırlar. İşte insanların bu tür yaklaşımlardan etkilenmemeleri için Allah’a sığınmaları, onları psikolojik olarak rahata kavuşturur. Uğursuzluk ve kuşkuların hareketlerinden birtakım kötü şeyler çıkarma, fal bakma gibi psikolojik havanın estiği durumlarda bu tür hareketlerin, oyunların etkisinden kurtulmaya çalışmak da sözkonusudur. Bu durumlarda Allah’a sığınmayı aşılamaya çalışan hadisleri bu bağlamda ele almak, onların bu psikolojik havanın etkisinden kurtulmayı amaçladıklarını söylemek de mümkündür. Yani, burada böyle bir tedâviye gidilmesi, üfürükçülerin şerrinden Allah’a sığınılması, gerçekten korkulacak önemli bir olayın, gerçek bir hastalığın varlığından dolayı değildir. Bu tedavi yöntemi, insanın değişik bir havaya girmesini önlemeyi ve atalar kültüründen kalma büyüden korkmayı önlemeyi amaçlamaktadır.

 

Sihir/büyü de, yahûdilerin insanların yaşayışına zarar veren sapık uygulamalarından, günlük işlerinden birisiydi. Onlar insanlar arasında zararlı olan şeyleri, aslı astarı bulunmayan inançları ve bozgunculuğu yaymaya çalışıyorlardı. Burada insanların gözlerini ve akıllarını yanıltmak için çeşitli tezgâhlara başvurmaları, oyunlar ve düzenbazlıklarla gerçek olmayan şeyleri insanlara kabul ettirmeleri, gerçeğe dayanmayan şeyleri onlara aşılamaları, “onlar, şeytanlara ve şeytanların okudukları tılsımlara tâbi oldular” şeklinde anlatılıyor. İnsanları birbirinden ayırıp düşman haline getirmelerinin çirkinliği belirtiliyor. Bu vesileyle İslâm dininin ilke olarak büyüye karşı nasıl bir tavır takındığı da kısa bir değerlendirmeyle ortaya konmuştur. İslâmî bakış açısı, büyüyü Süleyman (a.s.)’a değil; şeytanlara izâfe ederek onu şeytanın uydurmalarından biri olarak değerlendirir. Şeytanın bu konuda, Hz. Süleyman adını kamufle ederek böyle bir yol izlemesi, bir taraftan büyüye kutsal sırlar imajı vermek ve ona peygamberliğin mukaddesliğinde birtakım telkinler aktarırken, bir taraftan da Süleyman’ın mülkünü bir çeşit büyü ürünü olarak gösterme, onu anlaşılmaz ve gizemli bir iktidar konumunda değerlendirme amacı güdüyordu. Böylece Süleyman Peygamber’in şahsiyetinde somutlaşan nübüvvetin ve iktidarının mânevî ve mûcizevî yönü gözardı edilmiş oluyordu. Bu bakış açısıyla Süleyman (a.s.), Allah tarafından desteklenen bir peygamber şahsiyetinden uzaklaştırılıyor, büyücü bir kral kişiliğine bürünmüş oluyordu. Mülkü de mûcize ürünü değil; büyü mahsûlü şeklinde takdim ediliyordu.

 

Kur’ân-ı Kerim bu konuda kesin bir tavır takınmaktadır. Büyüyü küfrün boyutlarından biri olarak değerlendirmektedir. Eğer sihir ve büyü, kişiyi mü’min veya kâfir yapan küfür dairesindeki akîde yönüyle ilgili değilse bile, kapsamı ve gerekleriyle insanı küfre yaklaştıran uygulama yönünden küfrün boyutlarından biridir. İşte bu nedenle hiçbir müslümanın ve tabii ki Hz. Süleyman’ın onunla yakından veya uzaktan hiçbir ilgisi bulunamaz.

 

“Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular.” Âyette Allah tarafından Hz. Süleyman’ın günahsızlığı dile getirilmektedir. Âyet-i kerimede herhangi bir kimsenin Hz. Süleyman’ı küfre nisbet ettiğine dair bir ifade geçmemiştir. Ancak, yahûdiler Hz. Süleyman’ı sihirbazlıkla/büyücülükle nitelendirdiler. Sihir, küfür olduğundan dolayı âdeta Hz. Süleyman küfre nisbet edilmiş gibi olmuştur. Kur’an, burada sadece Süleyman (a.s.)’a atfedilen büyücülük suçunu değil; ona Kitab-ı Mukaddes’te atfedilen diğer suçları da reddeder (1. Krallar, 11). Kitab-ı Mukaddes’e göre “Süleyman, kadınlardan çok hoşlanırdı; kadınları, onu başka ilâhlara tapması için kandırdılar. O da Allah katında kötü olanı yaptı; onların ilâhlarının put ve timsallerini yaptı.” Kur’an, bunu reddeder ve şöyle der: “Süleyman kâfir olmadı” Sadece bir kâfir, kadına düşkünlük, putlara tapma ve Allah katında kötü olan büyü gibi şeyleri, suçları işleyebilir.

 

“Fakat şeytanlar kâfir oldular” denilerek sihri/büyüyü öğretmek sebebiyle insanların şeytanlaştığı, insan ve cin şeytanlarının büyü ile uğraşmalarından dolayı kâfir olduğu belirtilmektedir. Bu âyetteki “şeytanlar” kelimesiyle, insanlardan ve cinlerden sapık ve kötülük odakları, her ikisi de kastedilmektedir. Yahûdiler, esâretleri, câhillikleri, fakirlikleri ve yurtsuz dolaşmaları gibi nedenlerle ahlâken ve maddî yönden çok bozulup tüm iyi niteliklerini kaybettiklerinde, sihir, büyü, tılsım ve buna benzer diğer işlerle ilgilenmeye başladılar. Hiçbir çaba sarf etmeksizin bu tür tılsım ve büyülerle kendi geleceklerini kazanabilecekleri konusunda kendilerini aldatmaya başladılar. Daha sonra kötülükler onları her taraflarından sardı ve büyücülüğü bir ilim kabul ederek bunu Süleyman Peygamber’e bağladılar. Süleyman (a.s.)’ın, büyük saltanatını ve muhteşem güçlerini bu büyülerle elde ettiğini iddia ettiler. Yahûdiler sihir ve büyü gibi bu tür sahtekârlıkları büyük bir nimet olarak kabul ettiler; hatta, yahûdi din adamları (haham) bile sihirle uğraşmaya başladı. Sonuç olarak, kutsal kitaplara olan tüm ilgilerini kaybettiler ve kendilerini Allah’ın hidâyetine çağıranlara kulak asmadılar.

 

“Hârût ve Mârût adlı o iki melek herkese ‘Biz fitneyiz/imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi.” Alalh’ın bu melekleri indirmesindeki hikmet, insanları imtihan etmekti. Bu iki melek insanlara, hakkı bâtıldan, mûcizeyi sihirden ayırmak için ilim öğretiyorlardı. “Bu bir fitnedir/imtihandır; sakın sihir yapmayın, kâfir olmayın” diyorlardı. Karate hocasının “bu bir spordur. Bununla adam da öldürülür, ama size adam öldürmek için değil; savunma ve spor için öğretiyorum” dediği gibi. Bu meleklerin sihir hakkında bilgi vermeleri, onun şerrinden korunma çarelerini bildirmek, insanları Allah’a sığınmaya çağırmak maksadıyladır. Mevdûdi, bu durumu şöyle bir örnekle açıklar: “Bu, polisin rüşvet alan memurları suçüstü yakalayabilmek için işaretlenmiş paraları suçlulara teslim etmek gibi mizansenler hazırlamasına benzemektedir. Nasıl bunda garipsenecek bir şey yoksa, dejenere olmuş yahûdileri sınamak için meleklerin yaptığı şeyde de bir tuhaflık yoktur.” (Tefhim, 1/101)

 

“Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı.” Onlar eşlerden birini, sihre inandırmak sûretiyle büyücünün gücünü kabullendirerek onun imanını boşa çıkarıyor, onu küfür ve şirke yöneltiyorlardı, din değişikliğinden dolayı karı koca birbirinden ayrılmak durumunda kalıyorlardı. Veya karı-koca arasında sevgi ve nefret oluşturacak fikir, düşünce ve vesveseler üretiyorlardı. Şeytan karakterliler, büyü öğretmekle, insanların aralarındaki ayrılıkları, münâkaşaları ve sürtüşmeleri körüklemişler ve böylece düşmanlık ve kin ateşini alevlendirmeye çalışmışlardır.

 

Burada Kur’an, İslâm’ın en mühim esaslarından, evrensel prensiplerinden birini, tevhidle ilgili yönünü yerleştiriyor. Bu ilke, kâinatta Allah’ın izni olmadıkça hiçbir şey yapılamayacağı esasıdır. Her şey Allah’ın izni ile olur; Allah’ın izni olmadan hiçbir şey gerçekleşmez: “Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler.” Sebepler, ilâhî izin ile etkilerini gösterip neticeleri tahakkuk ettirirler. Bu görüş, İslâm’ın ortaya koyduğu küllî ve evrensel bir kuraldır. Mü’minin vicdanında bu kuralın tamamen açığa çıkması gerekir. Bu genel kaideyi en iyi canlandıran örnek, insanın elini ateşe uzattığı zaman yanmasıdır. Elinizi ateşe uzatırsanız şüphesiz ki ateş yakar. Fakat bu yanma olayı, Allah’ın izni olmadan asla gerçekleşmez. Zira ateşe yakma özelliğini, sizin elinize de yanma özelliğini veren Allah’tır. Allah, özel bir maksatla, dilediği zaman bu özelliklerden birini iptal edebilir. Nitekim İbrâhim (a.s.)’in ateşe atılması olayı böyle olmuştur. Müessir olan, yani etkileyici her şeye tesir etme özelliğini veren Allah’tır. Onlar, ancak Allah’ın izni ile etkilerini gösterirler. Allah, istediği zaman, etkisi olan şeylerin tesirlerini durdurur, durdurabilir. Çünkü bu kuvveti veren de alan da O’dur.

 

“Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu bilip anlasalardı!” Ne var ki onlar bilemezler. Şehevî, nefsânî, duygusal baskılar onların düşüncelerine ve vicdanlarına egemen olduğundan, gaflet onları baskısı altına aldığından gerçeği bilemezler. Eğer onlar Allah’ın helâl kıldıklarının ve haram saydıklarının sınırlarında dursalardı, Rablerinden korksalardı, mükâfat, Allah katında onları bekleyecekti.

 

 

İman Edip Büyü Gibi Kötülüklerden Sakınanlar,

Hayrı Tercih Edenlerdir

 

“Eğer iman edip ittika etselerdi (kendilerini kötülükten korusalardı), şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı!” (2/Bakara, 103)

 

Onlar, kim sihri satın alırsa, ona para verirse, onun âhiretten nasîbinin olmadığını bildikleri halde, gerçek anlamda iman etmeyip, büyü gibi kötülüklerden sakınmadıklarından dolayı, bu tür basit menfaatler karşılığında kendi varlıklarını satıyorlardı. Keşke bunu anlayıp Allah’a itaat etseler, büyüden uzaklaşsalardı; bu her yönüyle ve her iki dünyada hayırlı olacaktı. Ama bu tür insanlar, bunu düşünüp idrâk edemeyecek kadar düşüncesiz kimselerdir.

 

 

Bâtıla Çekilebilecek Lâstikli Kelime ve Kavramları Kullanmak

 

“Ey iman edenler! ‘Râinâ’ demeyin; ‘unzurnâ’ deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 104)

 

“Ey iman edenler!” Kur’ân-ı Kerim’de ilk kez bu âyette mü’minlere bu şekilde hitap edilmektedir. Böyle bir hitap Kur’an’da 88 yerde geçmektedir. İster hitap şeklinde olsun ve ister hitap dışı bir amaçla olsun, mü’minlerin “iman edenler” olarak nitelendirilmesi bu ümmete özgü bir durumdur. Bundan önceki ümmetler “kavim” kelimesi ile anılmışlardır. “Nuh kavmi, Hûd kavmi”, “dedi ki: ‘ey kavmim”, “Medyen halkı”, “Ey İsrâiloğulları” gibi. Şu halde “iman edenler” ifadesinin bu ümmete özgü kılınması, bir tür onurlandırmadır.

 

Bu âyette Allah, konuşma üslûbumuza da dikkat etmemizi emrediyor. Daha önceki bir âyette “insanlara güzel söz söyleyin” (2/Bakara, 83) diye emredilmişti. Burada da, güzel konuşurken kelimelerin seçilmesine dikkat isteniyor. Sadece muhtevâ/içerik yeterli görülmüyor güzel söz için; kelime seçimi gibi üslûp özellikleri de güzel olmalı. Türkçede halk tâbiriyle “lastikli kelime” denilen, farklı alanlara çekilebilecek kaypak kelimeler ve kavramlar kullanılmamalıdır. Yahûdilerin kullandığı “râınâ” kelimesi de böyle lastikli bir kelime. Aslında Arapların, sahâbenin dilinde “bize de bak, bizi de gözet yâ Rasûlallah” anlamında kullanılan bu kelime, yahûdilerin dilinde hakaret mânâsı taşıyor aynı zamanda. Onun için Allah, mü’minlere de, kâfirlerin farklı anlayıp değişik ve İslâm edebiyle bağdaşmayacak anlamda kullandığı kelimeyi kullanmayı yasaklıyor.

 

Yahûdiler, ne zaman Hz. Peygamber’i görmeye gelseler, dış görünüşte O’na her tür saygıyı gösteriyorlar; fakat, O’na gizlice zarar vermek ve O’nu safdışı bırakmak için ellerinden geleni de yapıyorlardı. Kaypak sözler kullanıyorlar veya sözü hakaret anlamı taşıyacak şekilde yanlış telaffuz ederek anlamını değiştiriyorlardı. Meselâ, O’nun dikkatini bir şeye çekmek istediklerinde “lütfen bir dakika bakar mısın?” anlamına gelen, fakat başka anlamlara da gelebilen “râınâ” kelimesini kullanırlardı. İbrânîcede buna benzer “dinle, işitmez olasıca!” anlamına gelen bir kelime vardır. Ayrıca Arapça’da aynı kelime “kibirli ve câhil insan” anlamında kullanılabiliyordu. Aynı şekilde dili biraz sürçmekle, ahmak, kaba anlamında kullanılan “râînenâ”ya da dönüştürülebiliyordu. Bundan başka, konuşma dilinde “Sen bizi dinlersen, biz de seni dinleriz” anlamına da gelebiliyordu. Yine, bu kelime, az bir telaffuz farkıyla “bizim çobanımız” anlamına geliyordu. Yahûdiler, kelime ve kavramları, kendi yerlerinden saptırıp tahrif etme gibi çirkin işleri iyi beceriyorlardı. “Yahûdilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirerek, dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak, peygambere karşı da ‘işittik ve isyan ettik’, ‘dinle, ey dinlemez olası, -râinâ-’ derler.” (4/Nisâ, 46). Övme niteliğinde olan; fakat, bazı insanlar tarafından kötü anlamlara çekilebilen kaypak kelimeleri kullanmamaları için, mü’minlere, “bize bak” anlamına gelen ve “râınâ” gibi ikinci ve kötü bir anlama sahip olmayan “unzurnâ” kelimesini kullanmaları tavsiye ediliyor.

 

Bir mü’min, içinde bulunduğu toplumdaki anlamını hesaba katmadan, kendi iyi niyetiyle farklı bir anlam kast ederek uluorta kelimeler kullanmamalıdır. Klasik edebiyattan örnek verelim: Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi mutasavvıf şâirler başta olmak üzere, Divan edebiyatında ve hatta Halk edebiyatı alanına giren tasavvuf/tekke edebiyatında ilâhi aşk anlamında “şarap”, tekke anlamında “meyhane” kelimelerinin kullanılması, bu âyetteki yasakla ilgili değerlendirilmelidir. O kelimeye, toplumdan farklı olarak, lügat anlamının dışına çıkarak konuşan veya yazanın verdiği anlam farklı da olsa, iyi niyetle de söylenmiş olsa, dinen meşrû olmayan bir anlam çağrıştırıyorsa bu tür kelimelerin kullanılması Kur’an’ın yasaklarındandır.

 

“Râinâ’ demeyin; ‘unzurnâ’ deyin” İslâm, bir şeyi sadece yasaklamakla kalmaz; alternatif gösterir. Meşhur hadis-i şerifteki “Sizden kim bir kötülük görürse, onu (eliyle, diliyle, kalbiyle) değiştirsin” ifadesindeki “değiştirmek”le de bu alternatif sunma emredilir. Allah, “râınâ” kelimesinin ifade ettiği mânâyı ifade eden ve anlamı dil bükülerek değiştirilemeyecek, farklı anlamlara çekilemeyecek bir yapıdaki bir kelime öğretiyor ve “râınâ” yerine “unzurnâ” demelerini mü’minlerden istiyor. Unzurnâ kelimesi: “Bize bakar mısın? Bizi gözet, bize açıkla” gibi mânâlara gelir. Allah, mü’minlere kullanmaları gereken alternatif kelimeyi öğrettikten sonra, görevlerini hatırlatıyor: “(Söylenenleri) dinleyin” Yani, Allah’ın emirlerini dinleyin, pratikte onları hayatınıza uygulayın. Mü’minlere yakışan görev; Allah’a her konuda kayıtsız şartsız itaat edip emirlerine teslim olmaktır.

 

Bu âyetle, müslümanların kullandıkları sözlerde ve kavramlarda dikkatli olmaları, konuşurken en güzel kelimeleri seçmeye çalışmaları emredilmektedir. İnsanlar, kendi anlayışına göre dar anlamıyla kullandıkları bir kelime veya kavramın, karşılarındaki insanlarca geniş kapsamlı ve farklı anlama çekebileceklerini hesaba katmaları gerekmektedir. Müslümanlar, bazı kavramları kullanırken, onların mümkün mertebe başkaları tarafından dillerine dolanmayacak, kendilerine veya dâvâlarına zarar vermeyecek, yanlış anlamalarına fırsat vermeyecek olanlarını seçmeleri gerekir. Yoksa, her şeyi istismar etmeye çalışan İslâm düşmanları, o kelime veya kavramları, kullanıldığı amaçtan çıkarır, çirkin, sapık veya küfür amaçları doğrultusunda kullanabilirler. İslâm’ın kavramlarını ve anlayışlarını, kâfirlerin cıvıklaştırmasına, kaypaklaştırmasına, müslümanları rencide etmelerine fırsat verilmemelidir. İslâm düşüncesiyle uyum sağlamayan, aslında beşerî ideoloji ve şirk düşüncelerinin ürünü olan bazı kavramları ulu orta kullanmak da bunun gibidir. Bu tür kavramların çağdaş olanlarına bir iki örnek vererek meseleyi biraz daha aydınlatmaya çalışalım:

 

Meselâ, “özgürlük” kavramı. Bu kavram, şimdilerde öyle yüklü, öyle çok şey ifade etmektedir ki, bu anlamların hepsini İslâm hukukunun belirlediği sınırlar kapsamında ele almak, pek mümkün değildir. Bu özgürlük anlayışı ile, insanın sözleri, ilişkileri, eylemleri tamamen bağımsız kabul edilmekte; bu kavramın için, insana hiçbir otorite müdâhale edemez şeklinde doldurulabilmektedir. Çünkü bu kavram, materyalist, kapitalist, hümanist yönelişten kaynaklanan düşünceye, hevâsını, nefsî isteklerini tanrılaştıran anlayışa dayanmaktadır. İslâm dışı zihniyet ve düzenlerin etkisindeki günümüz insanı, bireyi bütün işlerinde geniş, neredeyse sınırsız bir özgürlüğe sahip kabul etmekte, kanunlara ters düşmemek şartıyla ahlâkî ve insanî hiçbir bağın onu bağlamayacağını empoze etmektedir. Buna bağlı olarak, bu kavramı bayraklaştıran, daha doğrusu istismar ederek çok geniş anlamda kullananlar; cinsel, ekonomik veya siyasal ilişkilerini belirlerken hiçbir ilke, hüküm ve ilâhî otorite tanımıyorlar. Başkalarının özgürlüklerini kısıtlamadıkça (ki bu da çok sübjektiftir; kim karar verecek, başkalarının özgürlüklerinin nerede başlayıp nerede bittiğine? Sözgelimi, bir açık kadın, özgürlüğünü kullanırken bir müslüman erkeğin günaha girmeden caddede yürüme özgürlüğüne müdâhale etmiş olmuyor mu?) her şeyi serbestçe, özgürce yapabilir. Hatta bu anlayış, “vücut benim değil mi, istediğim şekilde kullanırım, açarım, satarım, ya da intihar özgürlüğüm vardır, keserim, ölürüm” anlayışını bile verebilmektedir. Bütün bunları değerlendirmeden, “özgürlük” kavramını kullanan, meselâ, “İslâm özgürlüktür” diyen bir insan, muhâtaplarının anlayışını nasıl çarpıtacak, ya da onların kavramları çarpıtmasına nasıl seyirci kalacaktır?

 

Aynı şeyi “demokrasi” kavramı için de söyleyebiliriz. Bazı müslümanlar, demokrasiyi idarede, hukukta, kamu işlerinde genel ilişkilerde baskı, dikta, bireycilik ve zulüm rejiminin karşıtı olarak kullanmaktadırlar. Buradan hareketle ve birtakım özverilerde bulunarak, toleranslı bir yol izleyerek insanları başka bir şekilde yönlendirmeye çalışıyorlar. Şûrâ ve müsâmaha anlamlarını esas alarak “İslâm demokrasisi” diye bir kavram üretiyorlar. Ya da müslüman olarak demokrasiyi savunuyorlar. Bir kişinin alçak gönüllü ve uzlaşılabilir olduğunu ifade etmek için “falan adam demokratik bir ahlâka sahiptir!” diyorlar. Halbuki demokrasi kavramı, içerik açısından, düşünce, hukukî ve ekonomik açıdan bu sınırların hepsini aşmakta; onlardan bambaşka bir anlam ifade etmektedir. Yani, kavram, temelden farklı bir anlam taşımaktadır. Dolayısıyla biz bu kavramı kullanmakla karşımızdaki insanların bizim ifade etmek istediğimizden başka bir şey anlamalarına sebep olmaktayız. O zaman da hayatımızda ilginç, garip bir zihniyete yer vermek zorunda kalmaktayız. Yani demokrasi kavramının ifade ettiği idare ve hukuka yönelik demokratik anlayışla bağdaşmayan yasama, hukuk ve düşünce yaklaşımlarını, kabul etmeme noktasına gelmekteyiz. İşte bu nedenlerle biz bu tür kavramları, ifade tarzlarını kabullenmeyi, uluorta ve hele de İslâm’la bağlantılı olarak bu kavramları kullanmayı uygun görmüyoruz. İslâm’dan ve müslümanlardan söz ederken buna benzer kavramlar kullanmakla hiçbir yarar sağlanacağını söyleyemeyiz.

 

Âyetten anladığımız odur ki, biz kavramları kullanırken çok dikkatli olmalıyız. Kelimelerimizi yanlış anlaşılmayacak şekilde kullanmalı, sözcüklerin en uygun ve en güzellerini seçmeliyiz. Bizim inandığımız bir içeriğe sahip olmayan kavramları amacımız doğrultusunda kullanmaya ihtiyaç duymamalıyız. Kullanılan bu kavram, ister başka dillerde değişik bir anlama gelsin; isterse bazı çevrelerde farklı bir anlam taşısın fark etmez. Bunların hepsinden sakınmalıyız. Meselâ “barış” kavramı veya “barış havâriliği” gibi kavramlar, kendisine özgü hizipsel, partisel bir anlam ifade etmektedir. Bu kavram ile insanlar birtakım ilkelere, prensiplere bağlı olmayı kast etmektedir. İnsanlar bu kavramı, partisel duyguları sömürme amacıyla kullanmaktadır. Kavramın öz itibarıyla ve sözlük anlamıyla böyle bir anlama gelmemiş olması, burada fazla bir önem taşımaz; ona verilen anlam, çoğunluğun veya muhâtabın ona yüklediği mânâ önem taşır.

 

Bu âyetten şu hükümler çıkmaktadır: Birden fazla anlama gelen, fakat kullanan kişinin tavırlarından; yerici ve alay edici mânâda kullanıldığı anlaşılan kelimelerin sadece iyi olan anlamları alınmaz; söyleyen kişinin tavrına bakarak hüküm verilir ve ona göre o kişiye gerekli ceza uygulanır. Mü’minlerin de böyle farklı anlamlar içeren, yanlış anlaşılmaya uygun kelimeleri kullanmaktan uzak durmaları gerekir. Mü’minlere düşen; özellikle kâfirler tarafından kullanılan söz ve yapılan hareketlerin ne mânâ ifade ettiğini, ne şekilde ve hangi niyetle söylenip yapıldığını araştırmadan bu söz ve hareketleri benimseyip uygulamamaktır. İslâm düşmanları, İslâm’a hakaret etmek için, özellikle o dinin temsilcileri olan lider ve âlimleri hedef alırlar. Yahûdilerin Rasûlullah’a karşı takındıkları tavırlar, bunu açıkça göstermektedir. Mü’minler bu gibi hususlarda çok dikkatli olmalı ve dâvâlarının temsilcilerine karşı kâfirlerin tavırlarını kınamalı ve o tavrı kendileri takınmamalıdır. Yahûdiler, Rasûlullah’a bu sözleriyle hakaret ederek İslâm’la alay etmek istiyorlardı. İslâm’ı kendisine dâvâ edinen her müslümanın, günümüzde de dinle alayı neticelendirecek söz ve eylemlere âlet olmaması gerekir.

 

Allah, bu âyetinde gerçekten iman eden ve bu inançlarını pratiğe aktaran mü’min kimselere hitap ederek onları kâfirlerin kötü amaçlarla kullandıkları bir kelimeyi kullanmaktan nehyediyor. “(Ey mü’minler!) Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın...” (24/Nûr, 63) Aslında anlam itibarıyla doğru olan bir sözün kullanılmasının yasaklanmasına sebep, kâfirlere ait bazı hal ve hareketlerden mü’minleri sakındırmaktır. Buradaki yasak, her ne kadar sözle ilgili ise de, aynı şekilde kâfirlerin yaptıkları bazı amel ve hareketleri yapmayı, bayramlarını kutlayarak, mâtemlerine katılarak onlara benzemeyi de kapsamaktadır. İslâm bu tür davranışları da yasaklar. Rasûlullah, “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.” buyurur.

 

Yine, âyetten, bir müslümanı küçültmek kasdıyla ta’riz anlamına gelme ihtimali olan sözler söylemenin yasak olduğu, Peygamber’e saygılı bir şekilde hitabın emredildiği anlaşılır. Aynı şekilde, mü’minlere, Hz. Peygamber’i dikkatle dinlemeleri ve bu şekilde O’nun dikkatini bir tarafa çekmeye gerek duymamaları öğütleniyor.

 

 

Kâfir ve Müşrikler, Mü’minlerin Hayrını İstemez

 

“(Ey mü’minler!) Ehl-i kitaptan kâfirler ve müşrikler/putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 105)

 

Allah, mü’minleri seçerek onlara İslâm nimetini verdi. Mü’minler de, Allah’ın kendilerine en büyük ikram olarak sunduğu İslâm nimetini, kâfirlerin sinsi emellerine âlet etmemeli, onu terketmekten sakınmalı ve bu dine sımsıkı sarılmalıdır.

 

Her çeşit kâfirin, özellikle yahûdi ve hıristiyanların milletine/dinine tâbî olunmadığı müddetçe, onların bir müslümandan hoşlanmayacakları Kur’an’da bildirilir (2/Bakara, 120). Ve hemen ilâve edilir: “Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (2/Bakara, 120). Avrupa ve Amerika’dan yardım isteyen, ekonomik ve siyasi problemlere onlardan gelecek reçete ve yardım zannedilen tuzaklarla çözüm sağlanacağını düşünenlere, bu âyetleri ve tarihten bu yana çeşitli uluslara yönelik olarak, âyetin sakındırmasını anlamak istemeyenlere bile ispatlayan batının emperyalist tavırlarını değerlendirmeleri tavsiye olunur.

Bu âyetten bugün ve yarın için alınması gereken ders şudur: Bu âyet, her yerde ve her zaman müslümanların karşı karşıya kalacakları şartlara dikkat çekmektedir. Diğer dinlerin mensuplarıyla mücâdelelerinde veya ateist kâfirlerin ilkeleriyle savaşlarında karşı karşıya bulundukları realiteyi ve bu tür insanların psikolojisini gözler önüne sermektedir. Müslümanların güçlenmesi karşısında müslümanların dışındaki insanların ne kadar tedirgin olduklarını, kendilerini ne denli tehlikede gördüklerini anlamış olacağız. “İrtica”nın niçin birinci tehlike kabul edildiğini, irtica yaygaralarının arka planını keşfetmiş olacağız. Zira İslâm’ın ve müslümanların toplumda kabul görmesi, gelişmesi ve hayata egemen olması, başka dinlere mensup insanların, ateist ve ataistlerin konum ve fonksiyonlarını etkileyecek, hortumlarının muslukları kesilecektir. Düşünce, siyaset ve sosyal hayattaki etkinlikleri kalkacak, sömürü ve yağmaya dayanan düzenleri zarar görecek, kendi çıkarları zarar görecektir.

 

Müslümanım diyen insan, hâlâ emperyalist düzenleri tehdit eden birinci tehlike olarak kabul ediliyorsa, başörtüsü hâlâ okullar, üniversiteler başta olmak üzere kamusal alanda İslâm’ın simgesi olarak kabul edilip bazılarını al görmüş boğa haline getiriyorsa, müslümanlara gizli ve açık onlarca cepheden saldırılar sürüyorsa... yarınlar bizim demektir, ümitsizliğe mahal yoktur. *

 

* Bu tefsir bölümü, aşağıdaki kaynaklarda ismi yazılı tefsirlerin ilgili âyetler hakkındaki açıklamalarından yararlanılarak ve yer yer özetlenip iktibas edilerek hazırlanmıştır.

 

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

 

1- Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 188-215

2- Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 93-102

3- Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 345-378; Eser Y. c. 1, s. 415-457

4- Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 188-218

Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 413-485

Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 172-195

Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 207-299

8- El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 309-352

El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 212-259

Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 70-81

11. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 94-111

12. El-Esas fi't-Tefsir, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 201-229

13. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 73-87

14. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 1, s. 197-214

15. Ruhu'l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 1, s. 442-502

16. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 24-29

17. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. c. 1, s. 136-156

18. Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 86-102

19. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.113-149

20. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 183-216

21. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 159-175