Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fatiha, - Kuran - 2. Sayfa

                                                                                                                                                                                                                                                                                       Fatiha, 5; kavram 9

 

    H İ D Â Y E T

 

Kur'an'ı hayata geçirmek;

İşte dosdoğru yol, hidâyet.

Kur'an dışı hayat sürmek;

Gazabı haketmek ve dalâlet.

     

    Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti

    Kur’an’da Hidâyet

    Hidâyet, Yön Bulmak; İman Yönü Bulduran Kuvvet

    Hidayet İsteği ve Hidâyette Devam

    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait

    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir

    Hidâyette Kulun Rolü

    Hidâyet Türleri

    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak

    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak

    Hidayet Konusunda Sünettullah (Allah'ın Değişmeyen Kanunu)

     

    "Bizi dosdoğru olan yola (sırât-ı müstakime) hidâyet et! (Bize doğru yolu göster).” (1/Fâtiha, 6)

     

        Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti

Hidayet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına gelmektedir. Terim olarak hidayet; küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak, İslâm'ın aydınlık yoluna girmektir. Hidayet, lutf ile olan rehberlik demektir. Allah Teâlâ'nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeğe irşâd; neticeye erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidayette istenen, hayra ulaştırmaktır. Mesela, hırsıza yol göstermeye hidayet denmez. Hidayeti buldurmaya "ihtidâ" veya "hüdâ" denmektedir. Allah'ın güzel isimlerinden biri de “el-Hâdî”, yani hidayet veren, hidayete erdirendir.

 

Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rububiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidayet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevkeder, rızık arama yollarını, zararlardan sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidayete bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidayetin zıddı dalalettir. Dalalet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik düşmek anlamlarına gelir. Dalalet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmaktır. "İhdina" kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun tabir: "bize hidayet et" ifadesidir. Merhum Elmalılı'nın açıklamasına göre: "İhdina" kelimesini "göster" diye tercüme etsek, götürmek kalır. "Götür" deyince, letafet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye de yerleşmiş olduğu şekliyle "bize hidayet et" ifadesidir. Yani hidayet, tek kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.

 

Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla gideceği yeri, yönü rahatca tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu bakımdan hidayetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen "dalalet" kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına nispetle daha gerçek mana ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah'ın hidayeti (yol göstermesi)dir. "De ki: Hidayet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah'ın hidayetidir." (6/En'âm, 71) Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi hidayete iletirdi." (16/Nahl, 9)

 

Hidayet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır. Yalnız göstermek, dinin anladığı manada hidayeti ifade etmez. Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidayetinin bir parçasıdır. O yüzden daha çok hidayete ermiş insanların okuduğu Fatiha suresi 5. âyetindeki "ihdinâ" kelimesine, bazı müfessirler; "bize verdiğin hidayette sebatımızı nasib et" anlamı vermişlerdir.

 

        Kur’an’da Hidâyet

 

Hidayet, Kur'an'ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber, aynı zamanda zıddı olan dalaletle birlikte Kur'an'da en çok zikredilen kelimelerdendir. Hdy, Kur'an'da 350 kadar yerde geçer. Hâdî, hidayet eden, hidayet yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur'an'a göre mutlak Hâdî, Allah'tır. Mutlak Hâdî olan Allah'ın insanlara olan hidayetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:

 

1- Hidayetin bütün mahlukata şamil olması. Bu, Allah'ın onlara akıl, zeka ve zaruri bazı bilgiler ihsan etmesidir. Tâhâ, 50 ve A'lâ, 3 âyetlerinde bu tür hidayetten bahsedilir.

 

2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidayet. "Onları, buyruğumuz ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık." (21/Enbiyâ, 73) ayetinde olduğu gibi.

 

3- Bu hidayeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidayeti, onları bu hidayete muvaffak kılması. "Hidayeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah hidayetlerini artırır." (47/Muhammed, 17) "Allah, iman edenleri hidayet etti." (2/Bakara, 213) ayetlerinde olduğu gibi.

 

4- Âhirette cennete hidayet edip iletmesi. "Hamd Allah'a olsun ki, bizi buna hidayet etti." (7/A'râf, 43) ayetinde olduğu gibi.

 

İnsan, bir başkasını, bu dört hidayet çeşidinden sadece davet ve yolu tanıtmak suretiyle hidayete sevkedebilir. Hz. Peygamber'e hitaben: "Muhakkak ki sen, dosdoğru yola hidayet edersin." (42/Şûrâ, 52) "Her millet için hidayet eden (yani, davet eden) vardır." (13/Ra'd, 7) gibi ayetlerde kasdolunan hidayet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidayet çeşitlerine ise: "Sen istediğini hidayete erdiremezsin" (28/Kasas, 56) (Hitap özellikle Hz. Peygamber'edir.) gibi ayetler işaret eder. Allah'ın; zalimler, kafirler, fasıklar hakkında menettiğini bildirdiği her ayette, üçüncü nevi, yani "hidayeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidayeti" söz konusudur. Cennete koymak ve ahirette mükafat vermekten ibaret olan dördüncü kısma giren hidayet ise şu gibi ayetlerdedir: "İman ettikten, Peygamber'in hak olduğuna şehadet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkar eden bir topluluğu, Allah nasıl hidayet eder?" (3/Al-i İmran, 86) "Allah, zalimler topluluğuna hidayet etmez." (2/Bakara, 258) "Onların hidayetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidayet eder." (2/Bakara, 272) (1)

 

Hâdî, cahiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip, varacakları yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur'an, salih amelle hidayet arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-salih amel üçlüsünün neticesinde hidayete ulaşılmaktadır. (20/Tâhâ, 82) Başka bir ifadeyle hidayet, tevbe-iman-salih amelin doğal neticesidir. Hidayete ermenin, iman ve salih amellerle olacağını şu ayette de görmekteyiz: "İman edenler ve salih ameller işleyenleri imanlarına karşılık Rabbleri onları hidayete erdirir, doğru yola eriştirir." (10/Yûnus, 9) Başka bir ayette de hidayet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı görülmekte olup, şöyle buyrulmaktadır: "Onları hidayete erdirir, doğru yola eriştirir ve durumlarını düzeltir." (47/Muhammed, 5) Ayette doğru yola eriştirilen ve durumları düzeltilenler, surenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve salih amel işleyenlerdir. (2)

 

        Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet

 

İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur'an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır. Kur'an'da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.

Hidayetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi, hem imana, hem de küfre doğru eğilmeğe elverişlidir. Kalbin imanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidayeti de dalaleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O'dur. Kullarından istediğine hidayet; istediğine dalalet verir. Allah'tan başka insanları hidayet ve bahtiyarlığa eriştirecek, yahut dalalet ve hüsrana düşürecek hakiki bir fâil yoktur. Allah'ın hidayet ettiğini kimse saptıramaz. Allah'ın sapıttığını kimse doğru yola getiremez.

 

Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lazımdır ki, Allahu Teala'nın bir kulunda dalalet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa, kul iradesini, yeteneklerini dalalete yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle "bela isteyen belasını; Mevla isteyen Mevla'sını bulur." Nitekim, insanlarda hidayet ve iman asıldır. Dalalet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz'î iradenin su-i isti'malinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhalefettir. Hastalıktır (2/Bakara, 10). Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür (2/Bakara, 18). Küfür ve dalalet, zarara asla uğramayacak bir ticareti / kazancı (35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11) istememek ve müflis tüccar olmaktır. "Onlar hidayete karşılık dalaleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de hidayete erememiş, doğru yola girememişlerdir." (2/Bakara, 16)

 

Kalu Bela denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O'nun huzurunda doğru yola gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu macerayı hatırlayamıyoruz ama, onu Allah, kitabında bildirmiş, bu suretle kat'i olarak malum olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda bile, nice mühim ve hayati olayları unutup duruyoruz. İşte ezeli iman, Allah'ın bir hidayeti ve bu maceranın tatlı bir hatırası ve insanlarda her türlü fazilet ve ahlak sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her ruh için cismani ve ruhani kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması, dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü, işittiği, fikren mülahaza ettiği her hadisede bir hikmet dersi göstererek ezeli iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allahu Teala'nın kat kat hidayetleridir ki, kul, hidayet istedikçe ve hidayete uydukça Allah'ın hidayeti de daima artar durur. "...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır." (49/Hucurât, 7) (3)

 

        Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam

 

Fâtiha suresinde "ihdinâ" (bize hidayet et) diye dua ediliyor. Dalalette bulunanların hidayet istemesi, hidayetin meydana gelmesini istemek; hidayette bulunanların hidayet istemesi de sebat ve hidayet mertebesinde yükselmeyi istemek anlamındadır. Bizi hidayet üzere sabit kıl, hidayetten ayırma demektir. Şu ayette buna benzer dua ifadesi vardır: "Ey Rabbımız, bizi hidayete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma." (3/Al-i İmran, 8) Nice âlim ve âbid vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hakk'tan sapmış, ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca bir hayat önemlidir ama, müslümanca ölmek çok daha önemlidir. "Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün" (2/Bakara, 132) Biz, her an hidayette kalabilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah'ın yardımına muhtacız. Zaten suredeki tüm cümleler istimrarı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler, sürekli O'na; ibadetler, taatler, ve dualar da kesintisiz O'nadır.

 

Hidayet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye, en ileriye taliptir. Zarardan kurtulmak için, mü'minin iki günü birbirine denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidayet yolunda mesafe katetmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya gayret etmelidir. İşte bu duamızla biz, Rabbımız'dan hidayetimizin artırılmasını da istiyoruz. (Bkz. 35/Fâtır, 32)

 

Bu ayetten hemen önce "Ancak Senden yardım isteriz." denilmişti. İşte, bu duanın nasıl yapılacağını göstermek için duaya başlanıyor: "Hidayet eyle bizi doğru yola..." Bu talep ve dua, istianenin öneminin ve genişliğinin tatbik sahasını gösteriyor. Dua ve isteğe ne suretle başlayacağımızı, Allah'tan ne istememiz gerektiğini, bizim için en büyük ve en değerli şeyin ne olması gerektiğini öğretmek için böyle dua etmemiz telkin edilmiş oluyor.

 

"İhdinâ" (Bizi hidâyete erdir) ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya yetebilirdi. Ama bununla yetinilmedi. Nereye hidayet edilmesi, hangi yola Allah'ın bizi iletmesini istediğimiz de "es-sırata'l-müstakim" ifadelerinde açıklanmış oldu: "Dosdoğru yola. Öyle yol ki..."

 

Niçin "bana hidayet et" değil de; "bize hidayet et" diye çoğul edatı kullanıldı, denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Dua, daha genel olduğu zaman, kabul edilmeye daha yakın olur. Müslümanlar arasında duası kabul olunacak mutlaka birisi vardır. Allah, birisinin duasını kabul

edince, diğerlerinin duasını geri çevirmez, denilmiştir. Peygamber Efendimiz, "Allah'a, kendisiyle isyan etmediğiniz dillerle dua edin." Buyurdu. Sahabe: "Ya Rasulallah, hangimizin öyle dili vardır?" deyince de, O: "Birbirinize dua edersiniz. Çünkü sen onun lisanı ile, o da senin lisanınla Allah'a isyan etmemiştir." buyurmuştur. Kul, sanki şöyle der: "Senin Rasülünün 'cemaat, birlik rahmet; ayrılık ise azabtır. " (Müsned, IV/278) buyuruyor. Sana hamdetmek isteyince de, bütün hamdleri dile getirerek "elhamdü lillâh" dedim. İbadeti dile getirdiğimde, bütün herkesin ibadetini dile getirerek "iyyake na'büdü - ancak Sana ibadet ederiz-" dedim. Yardım talebinde bulununca da, herkesin yardım talebini söyleyerek, "ve iyyake nesteıyn (ancak Senden yardım isteriz)" dedim. Şüphesiz hidayeti istediğimde, onu herkes için isteyerek "ihdina -bize hidayet ver-" dedim." Ayrıca, çoğul zamiri kullanılan bu ifade tarzında, müslümanların cemaat halinde olmaları gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu halde bir şeye karar verirlerse, bu doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm olur. Toplu haldeki bu müslümanlara Allah, yeryüzünü varis kılıp, onları da Kendisine yeryüzünde halifeler kılmıştır (35/Fâtır, 39; 21/Enbiyâ, 105)

 

"İhdinâ" derken, hidayetin yalnız ve yalnız Allah'a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasulüne: "Sen sevdiklerine hidayet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidayet verir." (28/Kasas, 56) buyurarak, hidayeti Rasülünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler ancak hidayete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. "Muhakkak sen, sırat-ı müstakıyme yol göstermektesin." (42/Şûrâ, 52) Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.

 

        Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait

 

Biz kimseye hidayet veremeyiz. Ama İslam nuruna davet eder, yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah'a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor; sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidayet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi, hidayete ermiş gibi görünür ama, gönülden inkâr eder. Yine, kişinin kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidayet bir gönül işidir. Gönüle de yalnız onu Yaratan hakim olur. Bizim tebliğimiz, bir kişinin hidayetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama, yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... "Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihya ederse (hidayetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihya etmiş gibi olur." (5/Mâide, 32) Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken (Maide, 32) öldürülenin mü'min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medeni zannedilen Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı zihniyet ve aynı paktta olmamak için "gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil" diyoruz. (4)

 

"Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip, sonra hidayet edendir." (20/Tâhâ, 50) "Ne zaman benden bir "hüda" gelir de, kim benim "hüda"ma uyarsa, böyleleri için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir." (2/Bakara, 38) Yeryüzündeki hayatında insanın önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah'a giden yol, diğeri ise, Allah'ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak "hüdâ"sını göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı "hediye" dir. Allah'ın insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle O'nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah'ın hediyesini kabul etmektir. Bu hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah, elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.

 

        Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir

 

İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah'ın yoluna girebilmesi için, öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin

çağrısıyla böyle bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab'ın ayetlerini okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır. Yani, Kur'an'ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular üzerinde bir 'bilgi' oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara va'd eder, içlerine kuruntular eker. "Elbette senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım' dedi; 'onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim.' (İblis) Onlara va'd eder, ümit verir." (4/Nisâ, 118-120) İşte, şeytanın va'dine, verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar 'ölmüş' insanlardır. Bunlar, fasıktırlar, facirdirler... Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur'an-ı Kerim'de "çok uzak bir dalal" denir.

 

İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece va'd eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına, hevalarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım "bilgi"ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme, eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar, Allah'la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah'ın yolundan sapmış, tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri putlara dönüşür. (Bkz. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18)

 

Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu arayan insanlar dalal içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu ayetlerle, kalplerindeki kirleri gidermeğe girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde arınmaya koyularak, hüdaya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına "ihtidâ" denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar da denilen bu dönmeler -avdetiler- 2. Meşrutiyet döneminde ve T.C. de etkin faaliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı'nın ve müslümanların başını çok ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye'de ve basında dönmelerin ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidanın başlangıcı elçilere ve Allah'tan getirdiklerine inanmak ve okudukları ayetlerle kalplerini arıtma uğraşısı içine girmektir. "Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtida etmişlerdir." (2/Bakara, 137) "Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtida etmişlerdir." (3/Âl-i İmran, 20) Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip, uzak bir dalal içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalalete sürükleyenlere karşı tavırları şöyle anlatılır: "Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, "keşke" derler, Allah'a itaat etseydik, Rasül'e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu saptırdılar." (33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bkz. 7/A'raf, 38-39).

 

Kalplerini arıtanlar; Allah'a yapışır, Rasüllerin öğretilerine kulak verir ve bu öğretiler üzerinde gitmeğe, hayatlarını sürdürmeğe çalışırlarsa, Allah da onların hidayetini artırır, onları sırat-ı müstakimde sabitleştirir. "Allah, İhtida edenlerin hidayetlerini artırdı ve onlara takvalarını verdi." (47/Muhammed, 17) İhtidalarında sabit olup, imanlarından dönmeyenler ve salih amellerde bulunanların sonunda kalpleri de hidayete erer. Kalp hidayete erince, insan bütünüyle hüdaya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidayet bulmuş demektir. "Kim Allah'a iman ederse, Allah kalbini hidayete erdirir." (64/Teğabün, 11) Allah'ın hidayete erdirdiği insanlar, yine İblis'in iğvalarına kapılıp, dalalete düşebilirler. Dalalet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasden olsun. Sırat-ı müstakimde olmamak veya sırat-ı müstakimi bilmemek de dalalettir.

 

Kur'an, hidayetin Allah'ın elinde olduğunu, Allah'ın hidayet vermediğine kimsenin hidayet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidayet üzere olacağını söylemektedir. (Örnek olarak bkz. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ, 52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...). Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidayete yönelmesi, Cenab-ı Hakk'ın dilemesi ve yardımı ile olur. " De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtida eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalalet içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim." (10/Yûnus, 108). "Allah kimi saptırırsa, artık onu hidayete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz." (13/Ra'd, 33).

 

Hidayet, öncelikle Allah'tandır ve tek hidayet edici O'dur. Fakat, rasüller Allah'ın hidayetiyle hidayet edici, yani insanları Allah'ın yoluna yönelticidirler. Bu yönelişi tam bir hidayet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah'ın elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidayet veremez. Allah'ın izniyle insanlar hidayete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler içinde yürüterek onları dalalete çağırır. Ama, yine, insanı sapıklığa iten Allah'tır; yani, nihai belirleyici O'dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin va'dlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidayete götüren imamlar olarak rasüller göndermesi, temelde yine Allah'ın hidayet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah'ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın gerek hidayete ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidayete ermeğe çabalayan insanları hidayete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır:

 

"Onları (elçileri) emrimizle hidayete götüren imamlar kıldık." (21/Enbiyâ, 73)

"Muhakkak sen, sırat-ı müstakime ihtida ettirirsin." (42/Şûrâ, 52) Buna karşılık,

"Muhakkak sen, sevdiğine hidayet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet eder." (28/Kasas, 56)

"Sen, görmüyorlarsa, körlere hidayet mi vereceksin?" (10/Yûnus, 43)

"Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah'ın yolundan saptırırlar." (6/En'âm, 116)

 

Dalalet, "an" harf-i cerriyle kullanıldığında "yitmek, yok olup gitmek" anlamlarına gelir. Kafirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları, hepsi ahirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek, tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah'a koştukları eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: "Uydurdukları şeyler kendilerinden kaybolup gitti." 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30) (5)

 

Kur'an'ı başından başlayarak okuyan kimsenin, yüce Allah'tan ilk isteği hidayettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidayeti isteyene "işte Kur'an!" (2/Bakara, 2) denilmektedir. Dosdoğru yol, hidayet Kur'an yoludur.

 

        Hidâyette Kulun Rolü

 

Kur'an'ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla kaderci bir anlayışa kapılır ve hidayetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan, tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah'a inanan her mü'min Allah'ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna; Allah'ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah'a muhtaçtırlar. Yaratıkların, kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de, yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidayeti de veren O'dur. Ancak, hidayeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidayeti bulmak istemeyeni Allah zorla hidayete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, yüce Allah, kulları arasında ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezalandırmak için başka şeylere yönelir mi?

 

Allah'ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak inanan mü'min, durup dururken Allah'ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına; O'nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. "Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı zalim değildir." (41/Fussılet, 46) "Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla zulmetmez." (3/Âl-i İmran, 82)

 

Aslında Allah, hidayeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir. "O, her şeyi ölçüyle yapıp, yol göstermiştir." (87/A'lâ, 3) Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle, kainatın sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer canlılardan daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş ve onu irade hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: "Biz ona eğri ve doğru iki yol göstermedik mi?" (90/Beled, 10)

 

Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu, insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise elçilerle gelen bu yol pusulasın karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda, ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı kıyamet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer varlıklarla farkı kalmazdı. "Bize düşen, yalnızca yol göstermektir." (92/Leyl, 2) (6)

 

        Hidâyet Türleri

İnsanda üç çeşit hidayet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beşduyu devreye girer. Ancak içgüdü hidayeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında duyuların hidayeti onları düzeltir. Üçüncü hidayet ise, muhakeme, yani akıl hidayetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidayete sahip olmasıdır. Acaba akıl hidayeti yanıldığında hangi hidayet insana kılavuzluk eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidayetin topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman için sözkonusu olabilir ve akıl hidayeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidayet gündeme gelir ki o da "vahiy"dir. Fatiha suresinde, kulun Allah'tan istediği hidayet, işte budur. (7)

 

Kur'an'ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidayeti izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidayettir. (21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf, 154; 10/Yûnus, 57...) Peygamberlerde örnekleşen hidayeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu da Kur'an tarafından beyan ediliyor. (29/Ankebut, 69)

 

        Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak

 

Hidayeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidayeti ulaştırmak istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi, bir insanlık suçudur, büyük bir cinayettir. Komşumuzun evi yanarken, yangını söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir seyirci kalmak. Hidayete davet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız (bkz. 33/Ahzab, 67).

 

İslam'ın hidayet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur'an'da şöyle uyarılır: "İndirdiğimiz delilleri ve hidayeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah'ın indirdiğini açıklayanlar müstesna. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edenim." (2/Bakara, 159-160).

 

        Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak

 

Kimlerin doğru yolu bulurken, kimlerin yolu kaybedip şaşıranlar olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını ayetlerden bulalım: "Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah'tan başka veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı." (7/A'râf, 30) Bu ayette dikkati çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları yolun doğru ya da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah tarafından belirlendiği, dolayı-sıyla ancak Allah'a; yani O'nun indirdiklerine uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin etmekle değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek, doğruyu, güzeli arayıp tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor: "Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah'ın kendisine yol gösterdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir." (39/Zümer, 18) Bir de bunun karşıtına bakalım: "Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna, canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden hideyet edici, yol gösterici gelmiştir." (53/Necm, 23) "Heva ve hevesini ilah edinen, bir ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah'ın dalalette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Artık onu Allah'tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?" (45/Câsiye, 23).

 

Buna karşılık, Allah'ın hidayet verdiği kimseler de şunlardır: "Allah, kendi rızasını gözetenleri onunla (Kur'an'la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları izniyle karanlıklardan aydınlı-ğa çıkarır ve yol gösterir." (5/Mâide, 16) "Bunlar, namaz kılan, zekat veren ve ahirete de tam olarak iman eden mü'minlere yol gösterici kılavuz ve müjdedir." (27/Neml, 2) "İman edenleri ve salih amel işleyenleri, imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir." (10/Yûnus, 9) "Güven, iman edip imanlarına zulüm katmayanlarındır. İşte onlar, hidayete eren, doğru yolu bulanlardır." (6/En'âm, 82) Dikkat edilecek olursa, Allah'ın hidayeti insana içten bir güç olarak verilmesine karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidayet üzerinde ve sapıklık içinde; daha doğrusu hidayete layık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi özetleyecek olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

 

Allah'ın bazı kimselere hidayeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında zulüm gelir. Kur'an, birçok ayetinde "Allah zalimlere hidayet nasip etmez." diyor. (Bkz. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7; 62/Cum'a, 5) Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda sanmak (7/A'râf, 30) Hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak. (45/Câsiye, 23) Allah'ı anmaktan, hatırlamak ve düşünmekten yüz çevirmek (59/Haşr, 19) Dünya hayatından başka bir beklentisi olmamak (2/Bakara, 200) Babalarını, atalarını üzerinde bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek (2/Bakara, 170) Zalimlerden ve nankörlerden olmak (3/Âl-i İmran, 86). İman edip peygamberlerin hak olduğuna şahit olduktan ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek (3/Âl-i İmran, 86) Hidayetin önündeki engellerden biri de nankörlüktür. (Bkz. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3).

 

Fısk (fasıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidayete erişmeyi engeller. (bkz. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6) Kur'an, yalancılık ve israfın da hidayete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor (bkz. 39/Zümer, 3; Ğâfir, 28) Şeytana tâbi olmak (22/Hacc, 4), Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara uymak (4/Nisâ, 115), Allah'tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek (2/Bakara, 150), bütün bunlar hidayetin engellerindendir.

 

Bunlara mukabil hidayete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü dinleyip, en güzeline, en doğrusuna uymak (39/Zümer, 18) Allah'ın rızasını gözetmek (92/Leyl, 19-20) Allah'tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak (36/Yasin, 21) İşlediği hata ve günahlardan dönmek, tevbe etmek (20/Tâhâ, 82; 122), Kur'an okumak, Allah'ın ayetlerine uymak (2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175), iman edip imanına zulüm katmamak (6/En'âm, 82) Salih amel işlemek, namaz kılmak, zekat vermek (27/Neml, 2), hidayete yönelmiş olmak (47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13), Allah'tan başkasından korkmamak (2/Bakara, 150), Yalnızca Allah'a teslim olmak (3/Âl-i İmran, 20), düşünmek, ibret almak (20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140).

 

Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezeli imanlarında sabit kalabilmek ve onu kuvvetlendirip, nurunu arttırmak bir kul için dünyada, ahirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve ahiretin mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez. Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak ile ölür. Hak'tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk'a gider. İşte Allah'a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.

 

Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah'a karşı küfran ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibaret zanneder. Bütün kuvvetiyle dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak'tan dönen, dalalet yolunu tutan, Allah'a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan azgınların sonu da budur.

 

Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidayet mürşitleri bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır. Bunlar da insanın yolunu Allah'a ve rızasına çevirirler. Bunlarla tanışıp beraber olabilmek Allah'ın büyük lütfu ve hidayetidir. (8)

"Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidayeti yaratmıyor." "Hidayet, kalp gözünün açılmasıdır."

 

 

 

        Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah'ın Değişmeyen Kanunu)

 

"Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden razı olmazlar. Asıl doğru yol (hüda), Allah'ın yoludur, de." (2/Bakara, 120) Allah'ın Hz. Muhammed'i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yolu (İslâm) evrensel, sağlam ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidayet) de odur. Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüda) yoktur. "Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Rasül'e karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!" (4/Nisâ, 115) Uyulması gereken hak yol, İslam'dır. Ondan ötesi, terk edilmesi ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine tutunursa zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan çeker ve o kişi zalimlerden olur. "...Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz." (2/Bakara, 120) "Sana gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka zalimlerden olursun." (2/Bakara, 145) Rasülüllah'a "ilim" diye gelen, Allah'ın yolu ve İslamî emirlerden "şeriat" kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahudi ve hıristiyanların heveslerine uysan, o takdirde zalimlerden olursun. Hitab Rasülüllah'a, maksat ümmetinedir. Bu ayette, bâtıllarında ısrarcı olan heva ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır. Mü'minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük bir zulümdür.

 

"Kimler benim hidayetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (2/Bakara, 38) Bu ayetin tefsirinde İbn-i Kesir şöyle der: "Yani kendisiyle kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere, ahiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdıklarına da üzüntü yoktur." Allah'ın hidayetiyle yol bulanlar, ne gelecekten korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidayete tâbi olmak, onlara hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve ahiret saadetini va'deder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği kolaylaşır. Çünkü o bilir ki, Allah, onun takipçisidir.

 

"...Benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o, sapmaz ve sıkıntıya düşmez. Ama kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır." (20/Tâhâ, 123-124). Hidayetine (Kur'an) tâbi olanlar hakkında Allah'ın âdeti, dünyada rahat bir yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. "Erkek veya kadın, mü'min olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz." (16/Nahl, 97) Allah'ın hidayetine uyanın durumu, salih amel işlemekle beraber mü'minliktir. Yoksa, Allah'ın hidayetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı "tertemiz hayat" ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü bu, İbn-i Kesir'in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur'an'a uyan kimsenin kendisiyle faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, "sapma"nın giderilmesi gibi, "sıkıntı" da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah'ın hidayetine uyan kimse, O'nun rızasını gözetir. Allah'ın kendisi için taksimine de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah'ın kendisine bahşettiği din nimeti sayesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir. Allah'ın, onu İslam'la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın geçici metâına (faydasına) değil de, Allah'ın yanında olana yönelmesi, eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması demektir.

 

Allah'ın hidayetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. "Ama kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır." (20/Tâhâ, 124) Allah'ın zikrinden maksat, O'nun Kur'an'ı ve dini İslam'dır. Yüz çevirmekten maksat ise Kur'an ve İslam'ı terk etmek, ona uymamak ve hidayeti başkasından ummaktır. Allah'ın hidayetinden yüz çeviren için, dünyada geçim sıkıntısı vardır. Çünkü ayette geçen "dank" kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da dünyaya ve dünya metaının artmasına

şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir şey yoktur. Aksine, hidayetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet içinde olsa da, dilediğini yiyip, dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah'ın hidayeti, kalbini mamur etmedikçe ne saadeti ne de rahat bir geçimi fark edemez. Bu, dünyadaki durum.

 

Ahiretteki duruma gelince, ceza konusundaki sünnetullah, Allah'ın ayetlerine ve hidayetine gözlerini yumduğu için kıyamet günü kör olarak haşredilecektir. "Kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyamet günü, onu kör olarak haşrederiz." (20/Tâhâ, 124) Allah'ın hidayetinden, ayetlerinden gözünü yuman, onu unutmuş ve terk etmiş demektir. Dünyada Allah'ın ayetlerini görmezlikten geldiği gibi, yaptığına uygun olarak ahirette körlük hali içinde terk edilecektir. Çünkü ceza, yapılanın cinsinden olur.

 

Hidayetinden (Kur'an) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru yolda, hidayet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. "Kim Rahman'ın zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar." (43/Zuhruf, 36-37). (9)

 

"O cennet ehlinin kalplerinde olan hased ve kini çıkarırız. Oturdukları yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: 'Allah'a hamd olsun ki, bizi hidayeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidayet etmeseydi kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık" (7/A'râf, 43) Görülüyor ki, hidayete, doğru yola gitmek için, Allah'ın bize müdahale etmesi gerekiyor. "Hidayeti, dua ve niyazla Allah'tan isteyin. Çünkü hidayet edici O'dur." (14/İbrahim, 21) İbrahim peygamber: "Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar topluluğundan olacaktım." (6/En'âm, 77).

 

Peygamberimiz'in getirdiği Kur'an'ın bizzat kendisi hidayet olduğu içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. "Gerçekten bu Kur'an, insanları en doğru yola hidayet eder, rehberlik eder." (17/İsrâ, 9). Peygamberimiz de rehberlik görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: "Allah, beni, âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi." "Allah'ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur. Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar, ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isabet eder ki, düz ve kaypaktır. Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah'ın dinini anlayıp da, Allah'ın benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye karşı başını kaldırmayan ve Allah'ın benimle gönderdiği hidayetini kabul etmeyen kimse böyledir." (Buhâri, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15).

 

"Vallahi, senin hidayetinle (hidayete vesile olmanla) bir tek kişiye hidayet verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır." (S. Buhâri, Ashabu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10).

 

Sahâbeler, Peygamberimiz'e müracaat ederek: "Ey Allah'ın Rasülü, Taiflilerin okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah'a bir bedduada bulunuverseniz!" dediler. Aleyhissalatü Vessalam: "Allah'ım Taiflilere hidayet ver!" buyurdular (Tirmizî, Menâkıb 3937).

 

Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir. "Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir." (29/Ankebut, 69). "İhdina's-sırata'l müstakim: Bizi dosdoğru yola ilet" (1/Fâtiha, 6)

Allah Teala, irade-i cüz'iyyesini hidayete, hak yola dönmek için kullanan ve iyi hal gösteren kullarına hidayeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse, hidayeti yüce Allah'tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih amel işlemelidir.

 

 

1- Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, s. 199-200

2- Ömer Dumlu, Kur'an'da Salah Meselesi, 63-64)

             3- A. O. Tatlısu, Esmâü’l Hüsâa Şerhi, s. 247-248

4- M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, c. 1, s. 75-76

             5- A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 141-142

6- Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92

7- Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, s. 56 vd.

8- A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250

9- A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), s. 44 vd.

 

 

Hidayet ile İlgili Ayet-i Kerimeler

 

A- Hidâyet

Hidayet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.

Hidayeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30; Tekvir, 29.

Allah, Kafirlere ve Münafıklara Hidayet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6

Allah'ın Muradı Hidayettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.

Allah, Dilediğine Hidayet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46; Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.

Allah, Hidayet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslam İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.

Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.

Allah'ın Hidayet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.

İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.

İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.

Hidayette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.

Hidayete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.

Hidayeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.

Allah'ın Hidayet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.

Allah'ın Hidayetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir, 27-28.

Hidayet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.

Hidayet İçin Dua: Fatiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.

            B- Dalâlet (Sapıklık)

Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.

Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37; İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.

Allah, Dalalette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am, 125.

Dalalette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.

Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.

Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalalette Bırakır: A'raf, 30.

Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.

Dalaleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.

i- Dalaletten Korunmak İçin Dua: Fatiha, 5-7.

 

Hidayetle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları

Müslim, İlim 16, Mesacid 256.

Ebu Davud, İlim 10

Müsned, Ahmed b. Hanbel, I: 88, 227, III: 451, IV: 367, 399, V: 145, 177, 252

Muvatta, İmam Malik, Kur'an 8.

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

 Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 108-113

 Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 354-358

Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y c. 1, s. 118-121

Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 74-76

Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 45

Tefhimü'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 42

Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 194-199

Fatiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 239-297

Sorularla Fatiha Suresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 183-188

Kur'an'da Hidayet, Abdullah Cevadi Amuli, İnsan Y.

İslam Hidayeti, İbni Teymiye, (terc. Celal Yıldırım), Dedekorkut Y.

Kur'an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 33-86

İslam Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17 s. 473-477

İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 2 s. 420-421

Kur'ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 139-145

İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 91-95

Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 135-144

Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 2 s. 26-29

İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 31-35

İslami Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 189

Kur'ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 87-88, 47

Kur'an'da Allah ve İnsan, İzutsu, 135-

Kur'an-ı Kerim'de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 63-64

Kütüb-i Sitte Terc. Ve Şerhi, İbrahhim Canan, Akçağ Y. c. 11 s. 502; c.13 s. 105

İlahi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 44-53

Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 158-163

İnanç ve Amelde Kur'ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 41-45

Fatiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 56-58

Kur'an Okulu II, Hanif Y. s. 92-94

Sırat-ı Müstakim ve Yolcuları, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y. s. 38-83

İslam Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 273-280

Kur'an'da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 199-201; 321-322

Esma'ül Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s.247-250125-127

Ayet ve Hadislerde Esma-i Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 244-246

Esmaü'l-Hüsna Şerhi, M. Necati Bursalı, Erhan Y. s. 312-316

Onun Güzel İsimleri M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 130

Esmaü'l-Hüsna Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y. s. 130- 131

Esma-i Hüsna'dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 189-190

Hidayet, Şule Yüksel Şenler, Timaş Y.

Hidayet (Akaid, Fıkıh, Ahlak, Siyer), Ahmed Öztürk, Şahsi Basım

Hidayete Erenler, Heyet, Feyz Y.

İslam Hidayeti, Şeyhulİslam İbni Teymiyye, Dede Korkut Y.