SAYFA - Mealtefsir - 11. Sayfa
SAYFA 201
|
94) Tebük gazasından geri kalan münafıklar, cihad ve seferinizden sonra Medine’ye onların yanına geri döndüğünüzde size mazeret beyan edeceklerdir. Ey Muhammed! Onlara de ki: “Özür beyan etmeyin, söylediğiniz şeylerde size kesin olarak inanmıyoruz. Şüphesiz Allah bize, durumunuzu, davranışlarınızı ve kalplerinizde bulunan pislik ve münafıklığı haber vermiştir. Yaptıklarınızı ve bundan sonraki amellerinizi de Allah ve Rasulü görecektir. Münafıklığınızdan tevbe mi edeceksiniz, yoksa öyle mi kalacaksınız? Öldükten sonra, gözlerden ve duyulardan gizli kalanı da açıkta olanı da bilen, hiçbir şey kendisine gizli kalmayan Allah’a döndürüleceksiniz. O da huzurunda durduğunuz zaman size dünyada iken iyi kötü tüm yaptıklarınızı haber verecektir. Herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeksizin verecektir.”
95) Münafıklar, Tebük gazasından Medine’ye onların yanına geri döndüğünüzde kendilerini cezalandırmayıp affetmeniz ve kınamaktan vazgeçmeniz için Allah adına yalan yere yemin edecekler. O halde siz de onlardan nefret ederek ve sakınarak yüz çevirin. Onları kendileri için tercih ettikleri inkâr ve nifakta başbaşa bırakın. Onlarla irtibat kurmayın, onlara ilişmeyin. Onlarla selamlaşmayın ve konuşmayın. Onlar gerçekten pis oldukları için pislik gibidirler. Dünyadaki münafıklıklarının ve kazandıkları şirk, küfür, nifak ve günahların cezası olarak varacakları yer de içerisinde ebedi olarak kalacakları cehennemdir.
96) Kendilerinden hoşnut olmanız için size kuvvetli bir şekilde yemin ederler, türlü bahaneler, mazeretler ileri sürerler. Siz onlardan hoşnut olsanız da, bunu onlara bir yarar sağlamayacaktır. Çünkü onlar fasıktırlar. Şüphesiz Allah, Allah’a itaatten çıkan fasıklar topluluğundan hoşnut olmaz. Bilakis onlara kızğındır. Onları mutlaka cezalandıracaktır.
97) Bedeviler, kendilerini beğendikleri, pervasız oldukları, yöneticisiz ve öğreticisiz büyüdükleri için küfür ve nifak bakımından şehir halkına nisbetle daha beterdir. Çünkü onlar, kaba ve kalpleri katı, hayır ve salah ehli ile az görüşen insanlardır. Allah’ın Rasulüne indirdiği sınırları, hükümleri ve kanunları bilmemeye, tanımamaya da onlar şehir halkına nisbetle daha yatkın ve elverişlidir. Şüphesiz Allah gizli açık herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi yerli yerinde yapar. Allah, yarattıklarını ve özelliklerini herkesten daha iyi bilir; koyduğu yasalar bir hikmete dayanır. Bu yüzden O’nun haber verdiği şey hakkın ta kendisidir, verdiği hüküm, gerekli ve adildir. O’nun her yaptığı yerindedir.
98) O cahil bedevilerden öyleleri de vardır ki, Allah yolunda infak ettiğini ve sadaka olarak verdiğini zorla ödenmiş bir borç, yük, cereme, angarya, zarar ve ziyan sayar. Çünkü o sonunu düşünerek harcama yapmaz, bundan kendisi için sevap da beklemez. Ahiret gününe inanmaz. Ey iman edenler! Bu nifak ve küfürde, şehirlilere oranla çok daha ileride olan bedeviler, Allah yolunda harcama yükünden kurtulmak için, başınıza dünya musibetlerinin gelmesini bekler dururlar. Böylece sizden kurtulmuş olacaklar ve bir daha size infak etme durumunda kalmayacaklardır. En kötü bela, azap ve helak kendi başlarına olsun. Şüphesiz Allah gizli açık her şeyi işiten ve bilendir. Herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeksizin verecektir. Bu yüzden fazla sevinmesinler.
99) Bedevilerden öyleleri de vardır ki, bu münafıkların aksine, Allah’a ve ahiret gününe, Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman eder ve bu imanın gereği olarak salih amel işler. Allah yolunda zekât ve sadaka olarak harcadığını, kendisini Allah’ın sevgi ve rızasına yaklaştıracak bir vesile sayar ve onu, Rasulün, kendisine dua ve istiğfarda bulunmasına vesile edinir. İyi bilin ve dikkat edin ki bu harcama, onlar için gerçekten Rablerinin rızasına yaklaştıracak büyük bir sebeptir. Çünkü onlar samimiyetle harcadılar Allah onları takva sahibi kişiler için hazırlamış olduğu cennetine koyacaktır. Şüphesiz Allah işledikleri günahlardan dolayı pişman olup bir daha yapmamak üzere karar alan ve tevbe eden kullarının günahlarını bağışlayan, onlara dünya ve ahirette merhamet edendir. Allah, öncelikle günahlarını bağışlar, sonra onları cennetine koyar. Bu, O’nun dostlarına ilişkin yasasıdır. Önce onları arındırır, sonra katındaki yüce makamlara eriştirir.
SAYFA 202
|
100) İslam’a bağlanmada, iman etmede ileriye ve öne geçen muhacir ve ensar ile, yani sahabeler ile onlara güzellikle uyan tabiuun, etbau’t-tabiun ve kıyamete kadar selef-i salihinin yolundan gidenlerden Allah razı olmuştur. Çünkü onlar Allah’ın emirlerine kayıtsız şartsız teslim olmuş kimselerdir. Onlar da Allah’ın kendilerine verdikleri nimetlerden hoşnut olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyyen kalmak üzere, odalarının, köşklerinin ve ağaçlarının altından oluksuz ve kanalsız, sudan, sütten, şaraptan ve baldan nehirler akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. Bundan öte herhangi bir kazanç yoktur.
101) Ey Medine halkı! Çevrenizde, evleri sizin evlerinize yakın olan bedevi münafıklar vardır ve Medine halkından da nifakı alışkanlığa çevirmiş olup o yolda devam edenler vardır. Abdullah b. Ubeyy ibn Selül, Cülas ve Ebu Amir Rahip bunlardandır. Ey Muhammed! Sen onların münafıklıktaki becerilerini bilmezsin. Zira çokları, onların münafıklığının farkına varamaz. Onları biz bilir ve durumlarını sana bildiririz. Biz onları dünyada teşhir etmek, öldürmek ve esir etmek, öldükten sonra da kabir azabı çektirmek suretiyle iki defa ceza vereceğiz. Sonra onlar ahirette, Allah’ın kâfirler ve facirler için hazırlamış olduğu cehennem azabına sevkedileceklerdir.
102) Bir başka topluluk da (Ebu Lübabe ve yedi arkadaşı) günahlarını itiraf etmiş ve Tebük gazasından geri kalmalarına sebep olarak yalan yere mazeretler ileri sürmemişlerdir. Bunlar münafık oldukları için değil de, tembelliklerinden dolayı Tebük gazasından geri kalmış, sonra da yaptıklarına pişman olarak tevbe etmişlerdir. Bunlar geçmişteki cihadlarına ve Rasulullah ile birlikte çıktıkları diğer gazalara Tebük seferine geçerli bir mazeretleri olmaksızın katılmayarak kötü amel karıştırdılar. Samimi olarak Allah’a yöneldikleri için muhakkak ki Allah onların tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah tevbe etmeleri halinde kullarının günahlarını bağışlayan, mü’minlere dünya ve ahirette merhamet edendir. (Bunlar, Allah kendilerini affedinceye kadar mescidin direklerine kendilerini bağlamışlardır,)
103) Ey Muhammed! Tebük seferine geçerli bir mazeretleri olmaksızın katılmayıp günahlarını itiraf eden müslümanların mallarından bir miktar sadaka al ki, bununla kendilerini Allah’ın izniyle günahlardan temizleyip arındırmış olasın. Bu sadaka sayesinde onların iyiliklerini çoğaltırsın. Nihayet onlar bu sayede, iyi ve samimi mü’minler mertebesine yükselirler. Onların bağışlanması için Allah’a dua da et. Doğrusu senin duan ve istiğfarın onlara sekinettir, rahmettir, huzur ve güvendir. Şüphesiz Allah gizli açık her şeyi işiten ve bilendir. Herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeksizin verecektir.
104) O tevbe edenler bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah, tevbe eden kullarının tevbeleri kabul edecek ve samimi niyetle verilen sadakaları edecek olan O’dur. Şüphesiz Allah, tevbe eden kullarının tevbelerini kabul eden, mü’min kullarına dünya ve ahirette merhamet edendir.
105) Ey Muhammed! De ki: “İstediğiniz ameli işleyin. Sizin ameliniz Allah’a gizli kalmaz. Allah sizin yapıp-ettiklerinizi görecektir. Rasulü ve mü’minler de. Yaptığınız ameller hesap gününde rasule ve mü’minlere arz olunacaktır. Öldükten sonra gözlerden ve duyulardan gizli kalanı da açıkta olanı da bilen, hiçbir şey kendisine gizli kalmayan Allah’a döndürüleceksiniz. O da huzurunda durduğunuz zaman size dünyada iken iyi kötü tüm yaptıklarınızı haber verecektir. Herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeksizin verecektir.”
106) Tebük seferinden geri kalanlardan bir grubun durumu da Allah’ın emri gelinceye kadar ertelenmiştir. Bunlar Ka’b b. Malik, Mirare b. Rabi ve Hilal b. Ümeyye’dir. Onlar hemen tevbe etmediler ve özür beyan etmediler. Bedir ashabından idiler. Rasulullah onlarla konuşmayı ve onlara selam vermeyi yasakladı. Böylece onlar, Allah günahlarını bağışlayıncaya kadar Allah’ın emrini bekler oldular. Kullarının tevbesini kabul eden başkası değil, sadece Yüce Allah’tır. Tevbe etmezlerse Allah, bunları ya azaba uğratacak yahut tevbe etmelerini nasip edecek de günahlarını bağışlayacaktır. Şüphesiz Allah gizli açık her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olandır. Her şeyi yerli yerinde yapandır. Allah’ın onlar hakkındaki hükmü elli gece ertelendi. Müslümanlar, eşleri de dahil olmak üzere onlardan uzak durdular, selam dahi vermediler. Sonunda tevbelerinin kabul edildiğini bildiren ayet indi.
SAYFA 203
|
107) Münafıklardan on iki kişilik bir grup da, Rasulullah’a ve müslümanlara zarar vermek, kalplerinde gizledikleri kâfirliğe yardım etmek, bu vesileyle mü’minler arasına ayrılık sokmak, fitne çıkararak İslam cemaatini parçalamak, onları Kuba mescidinden uzaklaştırmak ve daha önce Allah’a ve Rasulüne karşı savaşan, Rasulullah’a: “Seninle savaşan hangi toplumu bulursam, onlarla birlikte sana karşı savaşacağım.” diyen fasık Ebu Amir’in gelmesini beklemek için Kuba’da Mescid-i Dırar adı verilen bir mescid yaptılar. Ebu Amir, kendisine bir sığınak olsun diye bu mescidin yapılmasını onlara emretti. Bu mescid onların şer planlarını yapacakları bir toplantı yeri idi. Bu kimseler utanmadan: “Allah’a yemin olsun ki biz bu mescidi iyilik ve ihsandan başka bir maksatla yapmadık. Düşkünlere acıdığımız için namaz kılanların yerini genişletmek için yaptık. Yağmurlu gecelerde zayıflarımız ve hastalarımız için yaptık.” derler. Allah bu münafıkların şüphesiz yalancı olduklarına, yalan yere yemin ettiklerine şahitlik etmektedir. (Ebu Amir’in rahip diye anılmasının sebebi, hristiyanlığı benimsemiş olmasıdır. Hevazin savaşında Sahifoğulları yenilince Bizanslılara sığındı ve kâfir olarak Şam’da öldü.)
108) Ey Muhammed! Sen bu mescitte asla namaz kılma. Çünkü orası münafıklar için sığınak olmaktan başka bir gaye ile yapılmadı. Daha yapılmaya başlandığı ilk gününden itibaren takva ve itaat temeli üzerine kurulan, bina edilen Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevi, andolsun ki, içinde namaz kılmana Mescid-i Dırar’dan daha layık ve daha iyidir. Bu iki mescitte arınmayı içten-arzulayan, takva sahibi kimseler vardır. Bunlar Ensardır. Günahlardan ve masiyetlerden temizlenip arınmayı severler. Şüphesiz Allah arınanları, içini dışını temizleyenleri sever. Onlara dünyada ve ahirette mükâfat verecektir. (Bir mescidin, Mescid-i Dırar hükmünde olabilmesi için o mescidin İslam düşmanları tarafından İslam’ı yıkmak, zarar vermek amacıyla yapılmış olması gerekir. Bugün İslam ülkeleri denilen ülkelerdeki mescidlerin büyük bir çoğunluğu cehaletleri sebebiyle şirk içerisinde olmasına rağmen İslam düşmanı olmayan, bilakis İslamı seven insanlar tarafından inşa edilmektedir. Fakat malesef bu mescitler de asrı saadette fonksiyonunu yerine getirememektedirler.)
109) Binasını takva, Allah korkusu ve itaat ederek Allah rızasını gözetmek üzerine bina eden mi, yoksa binasını yıkılmaya yüz tutmuş bir yarın, vadinin çatlak ve düşmeye yüz tutmuş kenarına bina edip de onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi daha hayırlıdır? Şüphesiz Allah zalimler , müşrikler, kâfirler ve münafıklar topluluğunu hidayete erdirmez, onları doğru yola iletmez. Allah, ancak cehaletleri sebebiyle şirk içerisinde olan, samimi olarak dinine yönelen kimseyi hidayete erdirir.
110) Mescid-i Dırar’ı yapan münafıkların kalpleri parça parça çatlayıp ölünceye kadar kurdukları bina kalplerinde daimi bir kuşku, şek, şüphe, nifak ve kin kaynağı olmaya devam edecektir. Şüphesiz Allah gizli açık herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyi yerli yerinde yapar. Allah, münafıklara gereken cezayı mutlaka verecektir. (Rasulullah (s.a.v.) münafıkların yaptığı Mescid-i Dırar’ı yıkmak ve yakmak amacıyla Malik b. Duhşum, Aclanoğulları’nın akrabası Muin b. Adiy ve kardeci Asım’ı gönderdi ve onlara bu mescidi yapanlara hakaret için içine lâşe, pislik ve çöp atmalarını emretti. Dolayısıyla münafıkların kin ve nefretleri daha da arttı. Bu sahabeler, münafıkların da içinde bulunduğu bir saatte orayı yaktılar, herbiri bir yana kaçtı.)
111) Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını –onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır. Gerçekte kulu yaratan, ona mal mülk ikram eden Allah’tır. Lütfu bol olan Allah, ikram ettiği canları ve malları Allah’ın dininin hakim olması uğrunda cihad edip, infak edenleri cennetle müjdeliyor. Bu mü’minler, Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmak amacıyla, Allah yolunda savaşır, ya kâfirleri öldürür zafer elde eder, veya öldürülerek şehadet şerbetini içerler. Bu, Allah’ın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Elbetteki kimse yoktur. Ey iman edenler! O halde yapmış olduğunuz bu kârlı alış verişe sevinin, bu konuda birbirinizi müjdeleyin. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. Bundan daha büyük kazanç yoktur.
SAYFA 204
|
112) Her türlü günahlardan pişman olarak, bir daha işlememek üzere karar alan ve Allah’a ihlasla yönelerek tevbe edenler, yalnızca Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmayanlar, Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip salih amel işleyenler, Allah’ı her türlü noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak tutarak layık olduğu şekilde yüceltenler, sıkıntı ve bolluk hallerinde O’na hamd edenler, cihad etmek, ilim tahsili yapmak, insanlara İslam’ı tebliğ etmek ve helak olan kavimlerin başlarına gelen şeylerden ibret almak, Allah’ın eşsiz gücünü tefekkür etmek için yeryüzünde seyahat edenler, Allah rızası için oruç tutanlar, rükun ve şartlarını yerine getirerek huşu içerisinde devamlı olarak namaz kılanlar, rükû edenler, secde edenler, insanlara iyiliği, hayrı, güzelliği, hidayeti emredenler, onları kötülükten, şerden, hayasızlıktan, sapıklıktan sakındıranlar ve Allah’ın helâl haram sınırlarını koruyanlar, Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınanlarlar; işte bütün bunlar da cennetliktir. O mü’minleri naim cennetiyle müjdele! Onlar için cennetlerde dünya nimetleriyle kıyaslanmayan, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmeyen nimetler vardır.
113) Kendilerine onların gerçekten o çılgın ateşlikler, yani cehennemlik oldukları açıklandıktan, şirk üzere öldükleri belli olduktan, bu konuda herhangi bir tereddüt söz konusu olmadıktan sonra –yakınları, akrabaları dahi olsa- müşrik ve kâfirler için istiğfar, bağışlanma, af dilemeleri nebiye de iman edenlere de yaraşmaz, böyle bir şey yapmaları doğru olmaz. (Şirk üzere yaşayan ve tevbe etmeden öldüğüne şahit olduğumuz kişiler için ‘Allah rahmet etsin.’ demek caiz değildir. Çünkü Allah müşrikler için mağfiret dilemeyi yasaklamıştır. Rasulullah’ın (s.a.v.) amcası Ebu Talib için mağfiret dilemesi bu konuda yasak gelmeden önce idi.)
114) İbrahim’in babası Azer için “Senin için Rabbimden mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana pek lütufkârdır.” şeklinde bağışlanma dilemesi, yalnızca babasının şirk üzerinde ısrarı tahakkuk etmeden önce, iman edeceğini umduğu için ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. İbrahim’e, babasının gerçekten şirk, küfür ve isyanda ısrar eden bir Allah düşmanı olduğu açıklanınca, belli olunca af dilemeyi bırakıp ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çok duygulu, yumuşak huylu, aşırı merhamet ve yumuşak kalpliliğinden dolayı çok yalvarıp yakarandı, kendisine yapılan eziyetlere karşı çok sabırlı idi. (İbrahim’in babasının hidayetini umarak onun için Allah’tan af dilemesi özel bir durum olup örnek alınmayı gerektirmez.)
115) Allah bir kavmi hidayete erdirdikten, onlara doğru yolu gösterdikten, onlara imanı nasip ettikten sonra, korkup-sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları sapıklığa, dalâlete sürükleyecek, onları helak edecek değildir. Allah bir kavme korkup sakınacakları şeyleri açıklayan nebi, rasul ve kitap gönderdikten sonra onlara tabi olmayıp muhalefet ederlerse onları cezalandırır. Ey iman edenler! Siz müşrik akrabalarınız hakkında mağfiret dilediğiniz için üzülmeyin. Size bu konuda yasaklama hükmü gelmediği için mazursunuz. Şüphesiz Allah gizli açık her şeyi en iyi bilen, herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeden verecek olandır.
116) Şüphesiz göklerin ve yerin mülkü ve idaresi Allah’ındır. Oralarda bulunan her şey onun kulları ve mülkleridir. Dilediğini imanla diriltir, dilediğini de küfürle öldürür, onların hayatı ve ölümü sadece onun elindedir. Ey insanlar! Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz, ne de bir yardımcınız vardır. O’ndan başka sizin sığınacağınız veya dayanacağınız hiç kimseniz yoktur. (Allah hidayeti hakeden kullarını hidayete erdirir, sapıklığı isteyen kimseyi zorlamaz, bu kimse kendi iradesi ile sapar. Kul ister Allah yaratır, zorlamaz.)
117) Andolsun ki Allah, Tebük gazasında münafıkların gazadan geri kalmasına izin verdiği için nebiyi de içlerinden bir grubun gönülleri çektikleri meşakkat ve sıkıntıdan dolayı az kalsın eğrilmek, haktan uzaklaşıp şüpheye düşmek üzere iken sıcağın şiddetli, azığın az olduğu, büyük bir susuzluğun çekimdiği, dar zamanda Rasule ve mü’minlere tabi olan, Tebük gazasına katılan muhacirlerle ensarı da tevbeye etmeye muvaffak etti. Allah, Tebük gazasına katılmayan veya çıkmada ağır davranan mü’minleri, samimi oldukları için tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü Allah, mü’minlere karşı çok lütufkârdır, onlara yumuşaklıkla muamele eder, onlara dünya ve ahirette merhamet eder.
SAYFA 205
|
118) Allah, aynı şekilde, Tebük gazasından geri kalan üç kişinin de tevbesini kabul etti. Bunlar Ka’b b. Malik, Hilal b. Ümeyye ve Mürare b. Rebi’dir. Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, çektikleri üzüntü ve kederden dolayı vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Öyle sıkıldılar ki, ruhları ne bir sevinç ne de bir ünsiyet duydular. Çünkü Allah’ın emri gereği tüm müslümanlar onlarla konuşmuyar, selamlarını almıyor, eşleriyle bile beraber olamıyorlardı. Nihayet Allah’a dönmek ve O’na sığınmaktan başka, kendileri için Allah’tan ve azbından sığınacakları hiç bir şey olmadığını kesin olarak anlamışlardı. Sonra Allah, günahlarından tevbe etsinler diye onları tevbe etmeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Allah, günahlarından pişman olup, bir daha yapmamak üzere karar alarak tevbe eden kullarının tevbelerini kabul eden, onlara dünyada ve ahirette merhamet edendir.
119) Ey Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip bu imanın gereği olarak salih amel işleyenler, Ey Allah’ı rab, İslam’ı din, Muhammed’i rasul olarak kabul edenler, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olup, O’nun emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın azabından konkup sakının ve sadıklarla, niyet, söz ve amel bakımından samimi ve ihlaslı olan, hata yapsalar bile asla yalan söylemeyen kimselerle beraber olun. Böylece ahirette de doğrularla, nebi, rasul, şehid, salih ve velilerle birlikte olursunuz. (Sadıklarla beraber olmak, ölmüş olan nebi, rasul, şehid, salih ve velilerin yolunu takip etmek, canlı olan salih ve veli mü’minlerle dost olmak demektir. Yoksa bir takım tasavvuf ehlinin iddia ettiği gibi fenafillah makamına ulaştığı iddia edilen bir şeyhin ruhaniyetinden yardım istemek şeklindeki bir rabıta inancı değildir. Bu inancı sürdüren özellikle nakşibendi tarikatı mensuplarının delil olarak ileri sürdükleri şeylerin hiçbirisi sahih bir temele oturmamaktadır. Bu düşünce tarzı “Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha: 1/5) ayetine tamamen zıttır. Mü’min her konuda yalnızca Allah’tan yardım ister. İnsanların gücü dahilinde olan konularda onlardan yardım istemek caizdir. Ölülerden yardım istemek asla caiz değildir. Hiçbir sahabe ve tabiun bunu yapmamıştır.)
120) Medine halkına ve Müzeyne, Cüheyne, Eşca ve Eslem kabileleri gibi çevresindeki bedevilere, Allah’ın Rasulü ile birlikte Tebük seferine çıkmaktan geri kalmaları, kötü şeyleri kendileri için hoş görmeyip Rasulullah için hoş görmek suretiyle, kendi nefislerini onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz, doğru olmaz. Bilakis Rasulullah’ın uğrunda canlarını feda etmeleri ve onunla birlikte, katlandığı sıkıntı ve belalara katlanmaları gerekir. Çünkü Allah yolunda susuzluk, yorgunluk, açlık çekmeleri, kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları, düşman topraklarını ayağıyla çiğnemeleri, az olsun, çok olsun, öldürmek, esir etmek veya hezimete uğratmak suretiyle düşmanlarına karşı zafer elde etmeleri karşılığında mutlaka kendilerine salih bir amel yazar, bunlar Allah katında onlar için bir sevap ve yaklaşma vesilesi olur. Şüphesiz Allah muhsinleri, iyi, güzel ve hayırlı amel işleyenleri, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet edenleri mükâfatsız bırakmaz.
121) Küçük, büyük Allah yolunda infak ettikleri her nafaka ve cihad esnasında yürürken aştıkları her vadi, mutlaka Allah’ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için onlar adına sevap olarak yazılmıştır. Her kim Allah için dünyada ne yapmışsa Allah onu zayi etmez. Ahirette ona büyük bir sevap verir.
122) Tebük seferinden geri kalan mü’minlerin başlarına gelenler görüldükten sonra mü’minlerin, şehirleri boş bırakacak şekilde topluca savaşa çıkmaları gerekmez, böyle yapmaları doğru değildir. Herkesin savaşa çıkması mümkün olmadığına ve bunda da bir yarar bulunmadığına göre, her büyük topluluktan az bir grup çıkarak ilim yolunda meşakkate katlanıp ilim adamı olmalılar. Kavimleri savaştan yanlarına geri döndüğüklerinde onları uyarmak, irşad etmek, kötülüklerden sakındırmak için dinde derin bir kavrayış edinmelidirler. Umulur ki onlar da Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın azabından kaçınıp-sakınırlar. (Bu ayet, zaruret olmadıkça ilim, bilim ve teknik adamların savaşa gitmesinin doğru omadığını göstermektedir. Çünkü bu insanların yokluğu geride kalan İslam toplumunu sıkıntıya sürükleyebilir. Böyle insanları yetiştirmek, İslam toplumuna farz-ı kifayedir.)
SAYFA 206
|
123) Ey Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip bu imanın gereği olarak salih amel işleyenler, kâfirlerden size en yakın olanlarla savaşın ve çevrenizi müşriklerden temizleyin. Onlar sizde büyük bir azim ve şiddet bulsunlar. Ve bilin ki gerçekten Allah Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olup, O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın azabından sakınanlarla beraberdir, yardım ve zaferi onlara verecektir. (Rasulullah (s.a.v.) hayatının sonlarına doğru, Tebük seferinin sonucunda Arap yarımadası şirkten bütünüyle temizlendi; bir İslam yurdu (Daru’l-İslam) haline geldi. Ardından yüce Allah mü’minlere, Rasulullah’ın vefatından sonra da İslam devletine en yakın ülke olan Suriye ve Irak gibi ülkelerle cihadı sürdürmelerini emretti. Bunun için nasıl bir yol izleyeceklerini de bildirdi. Bu ülkelere yakın bir yerde karargâh kuracak, onları şu üç şeyden birini kabul etmeye çağıracaklardı: a) İslam dinine girmek. b) Müslümanların himayesini ve ülkelerine girişlerini kabul etmek; yani içlerinden gücü yetenlerin cizye vermesi. Buna karşılık müslümanların onları himaye etmesi, eğitimlerini üstlenmesi, kendilerini İslam’ın adalet ve rahmetiyle yönetmesi. c) Ya da savaş. Bir ülkeyi topraklarına kattıktan sonra, sıra bir başkasına gelecekti. Bu süreç, yeryüzünde müslümanlara yönelik dinden döndürme amaçlı baskı (fitne) kalmayıncaya ve egemenlik tümüyle Allah’ın dininin oluncaya kadardevam edecekti. Sonuçta insanlık âlemi dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşacaktı.)
124) Kur’an sûrelerinden herhangi bir sûre, münafıkların bulunmadığı bir ortamda indirildiği zaman o münafıklardan bazıları kibirli bir şekilde, mü’minlerle alay ederek: “Bu ayet hanginizin imanını artırdı? Bunda beğenilecek ne var? Bu hususta hangi delil var?” derler. İman edenlere gelince; o sûre onların imanını artırmıştır. Çünkü her indikçe onların delilleri ve burhanları da yenilenir. Onlar bu surenin inmesine sevinirler. Çünkü Kur’an’dan her ne zaman bir şey inerse onların imanları artar. Onlar birbirlerine de müjde verirler.
125) Allah’ın dini hususunda kalplerinde nifak ve şüphe hastalığı bulunanlara gelince; bu inen sûre onların iğrençliklerine iğrençlik, şüphelerine şüphe, nifaklarına nifak, inkârlarına inkâr katıp artırdı. Böylece daha önce içinde bulundukları pislik ve sapıklıktan daha fazla pislik ve sapıklıkları arttı. Onlar kâfir olarak öldüler. Samimi olmadıkları için Allah onlara hidayet nasip etmedi.
126) Görmüyorlar mı ki, gerçekten o münafıklar her yıl, haklarında vahiy inerek gerçek durumları ortaya çıkmak suretiyle bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar, rezil ediliyorlar da sonra hala nifaklarından vazgeçip Allah’a yönelerek tevbe etmiyorlar, ibret ve öğüt alıp düşünmüyorlar.
127) Münafıklar, Rasulullah’ın meclisinde iken Kur’an’dan, içinde kendilerinin ayıplandığı bir sûre indirilince de birbirlerine bakarak: “Müslümanlardan biri sizi görüyor mu, bakın da gidelim.” derler. “Biz, o bizim sırlarımızı açığa vurup dururken, onu dinlemeye tahammül edemeyiz.” derler. Sonra kalkıp giderler. Allah şirk, küfür, nifak ve isyanları sebebiyle onların kalplerini ters çevirmiştir. Onlara iman etmeyi nasip etmemiştir. Çünkü onlar hakkı düşünemeyen, anlayamayan, kavrayamayan bir toplulukturlar. Onlar gafil ahmaklardır.
128) Ey kavim! Andolsun size, içinizden, kendi ırkınızdan, Arap, Kureyşli, kadri yüce, Allah’ın risaletini tebliğ eden, sıkıntıya düşmeniz, zorluklara katlanmanız onun gücüne giden, size pek düşkün, hidayete ermenizi çok arzulayan, sizin içinizdeki ve diğer kavimlerdeki mü’minlere şefkatli ve günahkârlara merhametli olan bir rasul gelmiştir. Şu halde ona inanın; onun sunduğu aydınlığa tabi olun ki, doğru yolu bulasınız; mutluluğa erişesiniz. Onu inkâr etmeyin; yoksa sapıklığa düşer, bedbaht olursunuz...
129) Ey Muhammed! Eğer onlar sana ve getirdiğin Kur’an ve sahih sünnete itaatten yüz çevirirlerse, onlara de ki: “Bana Rabbim olan Allah yeter. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. Ben O’na hiçbir şeyi şirk koşmam. O’ndan başka ibadet edilen tüm sahte ilahları ve tağutları reddederim. Ben ancak O’na tevekkül ettim. Her konuda meşru olan tüm tedbirleri aldıktan sonra sadece O’na güvenirim. Eşyanın en büyüğü ve herşeyi kuşatan Arş’ın Rabbi O’dur. Ne dilerse olur. Dilemediği şey kesinlikle olmaz. O’nun gücü herşeye yeter.”
SAYFA 207
|
1) Elif, Lam, Ra. Bunlar, hikmetli, muhkem, apaçık ve sağlam bir kitap olan Kur’an’ın ayetleridir. Ona herhangi bir şüphe giremez, herhangi bir yalan ve çelişki arız olamaz. Huruf-u Mukatta’a hakkında geniş bilgi için 2/1 ayetin tefsirine bakın.
2) İçlerinden bir adam olan Muhammed’e: ‘İnsanları şirk, küfür ve isyandan uzaklaşmaları için uyar, cehennem azabıyla korkut ve iman edenlere, önceden gönderdikleri salih amellerden dolayı Rableri katında kendileri için muhakkak yüksek bir makam olduğunu müjdele!’ diye vahyetmemiz, iMekke müşriklerine şaşırtıcı ve tuhaf mı geldi? Bunda şaşılacak bir şey yok. Bu, Allah’ın geçmiş ümmetlere de uyguladığı kanunudur. Allah, ümmetlerine kendi risaletini tebliğ etmeleri için rasullerine vahyederler. Rasulullah’ın doğruluğunun açıklığına ve Kur’an’ın i’cazına rağmen müşrik ve kâfirler: “Gerçekten Muhammed, apaçık bir sihirbaz, iddia ettiği hususta da yalancıdır. Allah bir beşeri rasul göndermekten yücedir. Allah, Ebu Talib’in yetiminden başka rasul gönderecek birini bulamadı mı?” dediler.
3) Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, efendiniz, sahibiniz, ibadet etmeniz gereken yüce varlık olan Allah, gökleri ve yeri drünya günleri ile altı günde, Pazar gününden başlayıp Cuma gününe kadar yaratan, sonra yedi göklerin üstünde bulunan Arş’a mahiyetini, keyfiyetini bilemiyeceğimiz, herhangi bir şeye benzetemediğimiz ve sıfatlarını da reddedemediğimiz, azametine uygun bir şekilde istiva eden, mahlukatın işlerini hikmet ve maslahatın gerektirdiği şekilde, yerli yerince yöneten Allah’tır. Mahlukatın işlerini yönetirken hiçbir kimse onu bundan alıkoyamaz. Kıyamet gününde O’nun katında O’nun izni olmadıkça nebi, melek, rasul, şehid, salih ve veli kimseler de dahil olmak üzere hiç kimse hiç kimseye şefaat edemez. Şefaat yetkisi tamamen Allah’a aittir. Allah, nebi, melek, rasul, şehid, salih ve veli kimselere mü’minlere şefaat etmeleri için izin verince şefaat edebilecekler. İşte şanı yüce Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka gerçek rab ve ilah yoktur. O halde sadece O’na ibadet edin. O’na hiç bir şeyi şirk koşmayın. O’ndan başka ibadet edilen tüm sahte ilah ve tağutları reddedin. Yine de öğüt ve ibret alıp düşünmeyecek misiniz? Siz O’nun mahlukatı tek başına yarattığını, idare ettiğini, yönettiğini bildiğiniz halde yine de Allah’a ibadette şirk, ortak koşuyorsunuz! (İbn Kesir şöyle der: “Bu makamda Selef-i salihinin yolunu tutarız. Onların yolu da Allah’ın sıfatlarını, benzetme ve reddetme olmaksızın geldiği gibi devam ettirmektir. Allah’ı bir şeye benzetmek isteyenlerin zihinlerine gelen şeylerden Allah uzaktır. Çünkü Allah’ın mahlukatından hiçbir şey kendisine benzemez. Kim Allah’ın sıfatlarını açık ayetlerde ve sahih hadislerde geldiği gibi, şanına yakışır bir şekilde kabul ederse doğru yola girmiş olur.”)
4) Ey insanlar! Kıyamet günü hepinizin dönüşü yalnızca Rabbiniz olan Allah’adır. Allah’ın va’di bir gerçektir. Bu, Allah’ın değişmeyen bir va’didir. Tüm mahlukatı ilkin yoktan yaratan, sonra da Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip bu imanın gereği olarak salih amel işleyenleri adaletiyle mükâfatlandırmak ve onların mükâfatını eksiksiz vermek için, öldükten sonra diriltmek suretiyle yaratmayı tekrarlayacak olan şüphesiz O’dur. Küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenlere gelince; şirk, küfür ve isyanları dolayısıyla, onlar için cehennemde kaynar sudan bir içki ve acı bir azap vardır.
5) Yüce Allah kudretiyle güneşi parlak bir kandil gibi gündüzün her tarafını aydınlatan, ısı ve ışık saçan bir ziya kıldı, ayı da geceleyin aydınlatıcı bir nur kıldı, yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilmeniz için ona konak yerleri, menziller, burçlar belirledi. Güneşle günler, ayın hareketiyle de aylar ve yıllar bilinir. Allah, bunları boş yere değil, ancak hak ile, büyük bir hikmetle ve yüce bir menfaate binaen yaratmıştır. Allah, kendisinin kudretini bilen ve kâinatın yoktan yaratılmasının hikmetini düşünen bir topluluk için kevni ayetleri geniş geniş açıklar, izah eder.
6) Gerçekten, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, uzamasında ve kısalmasında ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı yıldız, rüzgâr, dağ, göl, vadi vb çeşitli varlıklarda. Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın azabından sakınan bir topluluk için elbette yaratıcının varlığını, birliğini, ilminin ve kudretinin sonsuzluğunu gösteren ayetler, büyük alâmetler ve yüce deliller vardır.
SAYFA 208
|
7) Muhakkak ki öldükten sonra diriltilerek bizimle karşılaşmayı, hesap ve cezayı ummayanlar, bunu akıllarına getirmeyenler, şehvetlerine uyup dünya hayatına razı olanlar, geçici, fani ve âdi olanı, ebedi, daimi ve değerli olana tercih edenler ve dünyayı sevip onda sükunet bulanlar ve ayetlerimizden, kâinat kitabının sahifelerine yayılıp yazılmış olan delillerden gafil, habersiz olanlar, onlardan ibret almayanlar ve onları düşünmeyenler;
8) İşte bunların, kazandıkları şirk, küfür ve isyanları dolayısıyla barınma yerleri cehennem ateşidir.
9) Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip bu imanın gereği olarak salih amel işleyen, Allah’ı rab, İslam’ı din, Muhammed’i rasul kabul edenlere gelince; Rableri onları imanları sebebiyle odalarının, köşklerinin ve ağaçlarının altından, oluksuz ve kanalsız, sudan, sütten, şaraptan ve baldan nehirler akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir.
10) Onların cennetteki duaları: “Allah’ım, seni tesbih ederim, seni noksan sıfatlardan ve mahlukata benzetmekten tenzih ederim.” dir. Oradaki dirilik, sağlık temennileri de: “Selam.” dır. Onlar birbirlerine: “Selamun Aleykum.” diye selam verirler. Melekler de her kapıdan onların yanına girerek “Size selam olsun.” diyecekler. Dualarının sonunda da: “Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi Allah içindir.” derler.
11) Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabucak davrandıkları gibi insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, yani insanların kendisinden hayır isteklerinde dualarını hemen kabul ettiği gibi, kendilerine şer ve zarar gelecek hususlardaki dualarını da çarçabuk kabul edecek olsaydı mutlaka ecellerine hüküm verilirdi, çabucak öldürülürler ve helak olurlardı. İşte öldükten sonra dirilmeyi, bize kavuşmayı ummayanları, hesap ve cezayı inkâr edenleri biz böylece azgınlıkları, taşkınlıkları, inat ve kibirleri içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakırız. Yani inatlarına rağmen delilimizin onları susturması için, biz suçluları kendi hallerine bırakır, onlara mühlet hatta bol bol nimet veririz. (Mücahid şöyle der: “Kişinin istediği şer, kızdığında kendisine veya çocuğuna beddua ederek: “Ey Allah’ım onu yok et, ey Allah’ım ona bereket verme.” demesidir.)
12) İnsana hastalık, yoksulluk vb. bir zarar dokunduğunda, bu zararın kendisinden giderilmesi için yan yatarken, otururken ya da ayaktayken, bütün hallerde bize dua eder, zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner, isyanına gider, içinde bulunmuş olduğu sıkıntı ve belayı unutur veya unutmuş görünür. İşte o insana, sıkıntı anında dua etmek; refah anında da Allah’tan yüz çevirmik nasıl güzel gösterildi ise, suç işlemede haddi aşanlara, ölçüyü taşıranlara da yapmakta oldukları Allah’ı anmaktan yüz çevirmeleri ve şehvetlerine uymaları böylece süslü gösterilir.
13) Ey müşrikler! Andolsun ki biz sizden önceki nesilleri, ümmetleri, rasulleri kendilerine doğru söylediklerini isbatlayan apaçık deliller, parlak mucizeler getirdiği halde, zulmettikleri, şirk koştukları, inkâr ettikleri, azgınlık ve sapıklıkta devam ettikleri ve iman etmeyeceklerini bildiğimiz için helak ettik. İşte biz suçlu-günahkâr olan bir topluluğu böyle cezalandırırız. Eğer Mekke halkı da Muhammed’e ve getirdiği Kur’an ve sahih sünnete iman etmezse aynı ceza onlar için de geçerlidir.
14) Ey Mekke halkı! O ümmetleri helak ettikten sonra onların başına gelenleri işittiğiniz, kalıntılarını gördüğünüz halde, hayır mı yoksa şer mi nasıl işler yapacağınızı görmek ve amellerinizin karşılığını vermek için, onların ardından sizi yeryüzüne halifeler kıldık. (Aslında Allah ezeli ve kadim ilmi gereği olmuş ve olacak tüm olayları bilir ve bunları teferruatlı bir şekilde Levh-i Mahfuz’da yazmıştır. Fakat Allah adaleti gereği insanların Allah’a karşı mazeret olarak ileri sürebilecekleri bir delili olmasın diye onlara bildiği şeyleri bildirmez. Onlara baskı yapmaz, onları yönlendirmez. Bilakis insanlara iyliği emreder, kötülükten sakındırır. İman edip salih amel işleyenlerin cennete, şirk, küfür işleyenlerin cehenneme gideceğini bildirir. Hayrı da şerri de O yaratır, hayra rızası vardır, şerre rızası yoktur. Allah’ın şerri dilemesi, yaratması onu sevmesi demek değildir. Allah hayrı sever, şerri sevmez. Ama şerri diler ve yaratır.)
SAYFA 209
|
15) Müşriklere ayetlerimiz şüphesiz, herhangi bir karışıklık olmaksızın, apaçık belgeler olarak açık bir şekilde okunduğunda, öldükten sonra dirilmeyi, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, hesap ve cezayı inkâr edenler alay ve eğlence yoluyla derler ki: “Ey Muhammed! Bu Kur’an’dan başka bir kitap getir ki, onda tanrılarımızı ayıplamak ve düşüncelerimizi küçümsemek gibi hoşumuza gitmeyen şeyler bulunmasın. veya azap ayeti yerine rahmet ayeti, tanrılarımızı ayıplama yerine methedici şeyler ve haramların yerine helâlleri koymak suretiyle bu Kur’an’ı değiştir.” Ey Muhammed! Onlara de ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem, ona bir şeyler ilave etmem veya çıkarmam benim için olacak şey değil, bana yakışmaz, benim böyle bir yetkim yok. Ben, Allah değilim, Allah’ın kulu ve rasulüyüm. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım. Benim din adına söylediklerim vahiyden başka bir şey değildir. Benim görevim size hakkı tebliğ etmektir. Allah’tan aldığım vahye müdahale etme hakkım yoktur. Eğer sizin teklifinize uyarak vahyi değiştirerek Rabbime isyan edersem, gerçekten ben büyük ve korkunç günün, kıyamet gününün azabından korkarım.”
16) Ey Muhammed! O müşriklere de ki: “Eğer Allah dileseydi, ben bu Kur’an’ı size okumazdım. Ben bunu sırf onun dilemesiyle okudum. Allah da onu benim lisanımla size bildirmezdi, öğretmezdi. Çünkü Kur’an benim icadım değil, Allah’ın katından indirilmiştir. Şüphesiz ben Kur’an’dan önce aranızda kırk sene gibi uzun bir ömür geçirdim. Bu süre içerisinde ben Kur’an’ı ne biliyordum ne de size okuyordum. Hâlâ akıllanmaz mısınız? Böyle mucize bir kitabın Allah’tan başkası tarafından olmayacağını anlamanız için, aklınızı kullanıp da düşünüp tefekkür etmiyor musunuz?” (Fahreddin er-Râzî şöyle der: “Kâfirler Rasulullah’ın (s.a.v.) doğuşundan o ana kadar ki davranışlarını görmüşlerdi. Onun bütün hallerini, hiçbir kitap mütalaa etmediği, herhangi bir hocanın talebesi olmadığını ve kimseden bir şey öğrenmediğini biliyorlardı. Kırk sene geçtikten sonra onlara bu yüce kitabı getirdi. Bu kitap usul ilminin en güzel kaidelerini, ahkâm ilminin inceliklerini, ahlâk ilminin güzel nüktelerini ve geçmiş milletlerin kıssalarındaki sırları ihtiva etmektedir. Alimler ve edebiyatçılar onun benzerini görmekten aciz kalmışlardır. Akl-ı selim sahibi herkes bilir ki, bu özellikleri taşıyan bir kitap, vahiyden başka bir yolla gelmez.”)
17) Allah’a yalan uydurarak iftira edenden yahut ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, rasulleri ve getirdiklerini inkâr eden suçlu-günahkârları kurtuluşa erdirmez. (Bu ayetten maksat, Rasulullah’ın (s.a.v.) yüce makamından yalan söz çıkmayacağını ifade etmektir. Çünkü müşrikler bu Kur’an’ın Rasulullah (s.a.v.) tarafından uydurulduğunu iddia etmişlerdi.)
18) Müşrikler, yalnızca Allah’a ibadet etmeyi bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak, görmeyen, işitmeyen, cansız şeylere, putlara, heykellere ibadet ederler, onlara taparlar ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir. Biz bunların şefaatini umuyoruz.” derler. Ey Muhammed! O müşriklere alay ve eğlence kasdıyla de ki: “Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmeyeceği, tanımayacağı bir ortağı veya şefaatçiyi mi haber veriyor ve bildiriyorsunuz? Halbuki Allah’ın bilgisi bütün kâinatı kuşatır, o gaybleri çok iyi bilir. Haşa, yüce Allah, zalim müşriklerin şirk koştukları ve O’na isnad ettikleri şeylerden münezzeh ve yücedir, uzak ve mukaddestir.”
19) İnsanlar ancak tek bir ümmetti. Adem’den Nuh’a kadar bir tek dine mensup idiler. O da İslam dini idi. Sonradan dinleri hususunda ihtilafa, ayrılığa düştüler ve gruplara ayrıldılar. Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı, cezanın kıyamet gününe kadar ertelenmesi şeklinde tecelli etmeseydi, dinde anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda dünyada mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu.
20) O inatçı kâfirler bir de derler ki: “Geçmiş rasullere verilen deve, âsâ ve el mucizeleri gibi bir mucize, Rabbinden Muhammed’e indirilse ya!..” Ey Muhammed! O kâfirlere de ki: “Gaybla ilgili hüküm yalnızca Allah’ın elindedir. Mucizeleri ondan başka hiçkimse getiremez. Ben sadece bir tebliğciyim. O halde Allah’ın aramızda vereceği hükmü bekleyedurun; ben de sizlerle birlikte bekleyenlerdenim.”
SAYFA 210
|
21) İnsanlara, Mekke kâfirlerine yedi sene kıtlık gibi şiddetli bir sıkıntı dokunduktan sonra, bir rahmet, yağmur, bolluk dokundurduğumuz, tattırdığımız zaman, ayetlerimiz konusunda hileli bir düzen kurmak onlar içindir, iman edeceklerine söz verdikleri halde inkârlarında ısrar ederler. Ey Muhammed! Onlara de ki: “Düzen kurmada Allah daha hızlıdır. Allah onların düzenlerine karşılık daha çabuk ceza verir. Şüphesiz elçilerimiz, koruyucu meleklerimiz geliştirmekte olduğunuz düzenleri, tuzakları yazmaktadırlar, günahlarınızı kaydetmektedirler. Hiçbir şey bizden gizli kalmaz. Ahiret gününde herkese dünyada iken yaptıklarının karşılığı zerre miktarı haksızlık edilmeksizin verilecektir.”
22) Sizi kudretiyle, karada hayvanlar ve araçlar üzerinde ve denizde de su üzerinde yüzen gemilerde gezdiren, taşıyan O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman, gemiler de içindekileri güzel, tatlı ve hoş bir rüzgar ile götürüp yolcular da bu tatlı rüzgarla sevindikleri sırada ansızın onlara şiddetli ve helak edici bir fırtına gelip çatar. Her taraftan da şiddetli dalgalar onlara hücum etmeye başlayıp kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını ve helak olacaklarını sanmışlarken, dinde ihlaslı olarak, O’na gönülden katıksız bağlılar olarak yalnızca Allah’a dua etmeye başlarlar, taptıkları şeyleri bırakırlar. Allah’a şöyle dua ederler: “Andolsun eğer bizi bu sıkıntı ve belâlardan kurtaracak olursan, muhakkak verdiğin nimetlere karşı sana şükredenlerden ve sana itaat edip razı olduğun şeyleri yapanlardan olacağız.” (Kurtubi şöyle der: “Bu ayet gösteriyor ki insanlar sıkıntılı anlarda Allah’a dönecek bir şekilde yaratılmışlardır. Kâfir de olsa, darda kalan kimsenin duası kabul olunur. Çünkü sebepler kesilmiş ve o, Rablerin rabbine müracaat etmiştir.”)
23) Ama Allah onları bu sıkıntı ve belâlardan kurtarınca, hemen haksız yere yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar, fesat ve isyan çıkarırlar. Allah’tan başkasına dua ederler ve masiyet işlerler. İşte bu inkârcı insanın genel karekteridir. Ey insanlar, sizin taşkınlığınızın vebali ancak kendi aleyhinizedir. Onun meyvelerini sadece siz toplayacaksınız. Bu dünya hayatında, peşinden sonsuz pişmanlığın geldiği geçici şehvetlerden yararlanıyorsunuz. Ölümden sonra dönüşünüz ancak bizedir, biz de dünyada iken yaptıklarınızı size haber vereceğiz. Herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeksizin vereceğiz.
24) Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz bir yağmur suyu gibidir. Çünkü dünya hayatı geçici ve gidicidir, nimetleri zeval bulur, insanlar ona aldanır. Bu yağmur sayesinde yeryüzünün çeşitli bölgelerinde birbirine karışmış çeşitli bitkiler biter, insanların yediği hububat, meyve ve baklagiller ve hayvanların yediği ot, saman ve arpa gibi şeyler çıkar. Nihayet yeryüzü, hububat, meyve ve çiçeklerle güzelliğini takınıp süslendiği ve parlaklığını aldığında, yeryüzü ahalisi gerçekten ona güç yetirdiğini, o nimetlerden faydalanabileceklerini, meyve ve mahsulatını toplayabileceklerini sanmışlarken geceleyin veya gündüzleyin, yeryüzünde olan bitkilerin helak edileceğine dair ona emrimiz, hükmümüz gelmiştir de, dün sanki yeryüzünün hiç bir zenginliği yokmuş, o yerdeki bitkiler, daha önce yeryüzünde hiç bulunmamış ve yaşamamış gibi, onu tırpanlarla kökünden biçilmiş ve kesilmiş, üzerinde hiçbir şey kalmamış halde, bir kenara atılmış olarak bırakırız. Düşünen, misallerden ibret alan bir topluluk için biz ayetleri böyle birer birer açıklarız.
25) Allah ise Daru’s-Selam’a, barış yurduna, sevinç ve ikâmet yurdu olan cennete çağırır ve hidayeti hakeden kullarından dilediğini dosdoğru yola, İslam dinine yöneltip-iletir. (Allah adildir, kimseye zulmetmez. İnsana cüz’i irade vermiş ve onu bununla mes’ul tutmuştur. Allah, hakka yönelen, hidayeti arzulayan, bildikleriyle amel eden, yanlışları hatırlatıldığında hemen hakka yönelen, hakkı bulmak için mücadele eden ihlaslı kimseleri mutlaka hidayete erdirir. Ona hidayete giden yolları açar. Hakkı bildiği halde ona yönelmeyen, bildikleriyle amel etmeyen, yanlışları hatırlatıldığında kibirlenen, yüz çeviren, hakkı bulduğunu, bir daha kaybetmesinin mümkün olmadığını zannederek rahat hareket eden, mücadele etmeyen, ihlassız kimseleri hidayete ulaştırmaz. Allah’ın dilemesi, insanlarınki gibi keyfilik değildir. Allah adildir, kimseye zulmetmez. Herkese layık olduğu şekilde muamele eder.)
SAYFA 211
|
26) İhsanda bulunanlara, Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip bu imanın gereği olarak salih amel işleyenlere ve Allah’ı görüyormuşcasına O’na ibadet edenlere, ahiret günüde yaptıklarından daha güzeli, cennet ve fazlası, Allah’ın rızasına ermeleri sonucu zatına bakmaları vardır. Onların yüzlerini cehennem ehlinin yüzlerine geldiği gibi ne bir toz ve karartı sarar, ne bir zillet, horluk ve hakirlik. İşte onlar cennetin halkıdırlar; orada daimi ve ebedidirler. Dünyanın ve dünya süslerinin aksine oranın nimetleri zeval bulmazlar, yok da olmazlar.
27) Dünyada kötülükleri işleyip, Allah’a isyan edenler ve inkâr edenler ise; işledikleri her bir kötülüğün karşılığı, Allah’ın adaleti gereği kendi misliyle veriliir. Ondan fazla ceza verilmez. İyiliklere gelince, onlar Allah’ın lütfuyla kat kat verilir. Bunları bir zillet ve horluk sarıp kaplar. Onları Allah’ın azabından ve hışmından kurtaracak bir kimse de yoktur. Onların yüzlerindeki şiddetli siyahlık ve karanlıktan dolayı, sanki yüzleri karanlık bir gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar cehennem ateşinin halkıdırlar; orada can yakıcı bir azap içerisinde daimi ve ebedidirler.
28) Ahiret günü, insanların, mü’minlerin ve müşriklerin tümünü hesap için bir araya toplayacağız, sonra şirk koşanlara: “Yerinizden ayrılmayınız; siz de Allah’a şirk koştuklarınız da. Allah’ın size ne yapacağını görünceye kadar olduğunuz yerde durun!” diyeceğiz. Artık müşriklerle mü’minlerin arasını açmışızdır, birbirlerinden ayrılmışlardır. Şirk koştukları onlardan uzaklaşarak derler ki: “Siz bize ibadet ediyor değildiniz. Biz sizin, bize taptığınızı bilmiyorduk. Size, bize ibadet edin diye de emretmedik. Bizim sizinle bir ilgimiz yok, siz aslında şeytana ibadet ediyordunuz. Çünkü şeytan size bunu emretti.” O zaman kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, onlara uyanlardan hızla uzaklaşırlar. O anda her iki taraf ta azabı görürler, aralarındaki bağ kopup parçalanır.
29) Kıyamet gününde putlar müşriklere: “Bizimle sizin aranızda şahid olarak Allah bize yeter. Şüphesiz biz, sizin bize ibadet ettiğinizden habersizdik. Zira biz ne işitiyor, ne görüyor, ne de düşünüyorduk. Çünkü biz cansız varlıklardık, bizim ruhumuz yoktu.”
30) İşte orada, her nefis önceden hayır ve şer yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve yaptıklarının karşılığını alacaklardır. Artık onlar asıl-gerçek mevlaları olan Allah’a döndürülecekler. Allah onlara yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeksizin verecektir. Kendilerine şefaat edeceklerini zannettikleri putlar da kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar, onlara hiçbir yararı olmayacaklardır.
31) Ey Muhammed! O müşriklere de ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yağmuru kim yağdırıyor, ekinleri ve meyveleri kim bitiriyor? İşittiğiniz kulaklara ve gördüğünüz gözlerin sahibi kimdir? Allah onları sizden almak istediğinde, onları size kim geri verebilir? Ölüden diriyi, nutfeden insanı, yumurtadan tavuğu, taneden başağı, kâfirden mü’min çıkaran ve diriden ölüyü, insandan nutfeyi, tavuktan yumurtayı, başaktan taneyi, mü’minden kâfiri çıkaran kimdir? Mahlukatın işlerini idare eden, yerli yerince yöneten, kâinatı halden hale evirip-çeviren kimdir?” Onlar: “Şüphesiz bütün bunları yapan Alemlerin Rabbi olan Allah’tır.” diyeceklerdir. Mesele çok açık olduğu için kibirlenmelerine ve inat etmelerine imkân kalmamıştır. Öyleyse Ey Muhammed! Onlara de ki: “Peki siz Allah’tan başkasına ibadet etmeniz ve O’na şirk koşmanız yüzünden yine de Allah’ın azabından korkup-sakınmayacak mısınız?” (Bu ve buna benzer bir çok ayet bize Arap müşriklerinin büyük bir çoğunluğunun Rububiyyet tevhidine inandıklarını fakat Uluhiyyeti kabul etmediklerini göstermektedir.)
32) İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. O’nun ilahlığı ve birliği kesin delillerle sabittir. Artık haktan öteye sapıklıktan başka ne var ki? Kim Allah’a ibadetten ibaret olan haktan öte geçerse dalâlete düşmüş olur. O halde hâlâ nasıl Allah’a ibadet etmekten, yaratmayan, rızık veremeyen, diriltemeyen ve öldüremeyen şeylere ibadete çevriliyorsunuz?
33) İşte böylece itaatten çıkıp inkâra dalanlar ve yalanlayanlar üzerine Allah’ın kazası ve geçmiş hükmü, vacip oldu. Çünkü onlar Allah’ın birliğini, rasullerinin risaletini tasdik etmiyorlar. İşte bundan dolayı onlara azap vacip olur. Çünkü onlar şakî ve sapıktırlar.
SAYFA 212
|
34) Ey Muhammed! Kınayarak ve azarlayarak onlara de ki: “Allah’a şirk koştuğunuz putlardan, heykellerden, reislerden, sapıklardan, tağutlardan mahlukatı yoktan varedecek, sonra yokedecek, sonra tekrar diriltecek biri var mı?” Elbette ki yoktur. Ey Muhammed! Onlara de ki: “Hayat veren ve öldükten sonra tekrar dirilten sadece Allah’tır. Bu ilah olduğunu iddia edenlerden hiçbiri bunu yapamaz. Öyleyse nasıl haktan batıla çevriliyorsunuz?”
35) Ey Muhammed! Müşriklere de ki: “Kendilerine ibadet etmek suretiyle Allah’a şirk koştuğunuz ilahlardan dalâlete düşmüş bir kişiyi irşad edecek veya şaşırmış bir kişiyi doğru yola iletecek veya ona doğru yolu gösterecek bir ilah var mı?” Ey Muhammed! Onlara de ki: “İlahlarınız bundan aciz ise, bilin ki dalâlete düşmüş olanı irşad etmeye, yolu aydınlatmaya ve hakkı açıklamaya kadir olan sadece Allah’tır. Öyleyse, hak yola ileten yüce Allah mı kendisine uyulmaya daha layıktır, yoksa hiçkimseyi doğru yola ulaştıramayan, üstelik doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan bu putlar mı? Ey müşrikler! Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Nasıl oluyor da putlarla rablerin Rabbini eşit tutuyorsunuz ve batıl olduğu açık olan şeyle hükmediyorsunuz?”
36) Onların çoğu zandan başkasına uymaz, putların ilah olduğuna dair inançlarında, herhangi bir delile dayanmayan bilakis sadece batıl vehimlere ve fasit hurafelere dayanan bir inanca tabi olurlar. Evham ve hayallere dayanan bu tür inanç, kesin bilgiden hiçbir şey kazandırmayan yalancı bir zandan ibarettir. Zann ise hiç şüphesiz hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Çünkü kesin bilgi değildir. Şüphesiz ki Allah yaptıklarını, içinde bulundukları yalanlamayı ve inkârı çok iyi bilendir.
37) Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş değildir. Akl-ı selim sahibi bir kimsenin, bu Kur’an’ın uydurulup da Allah’a isnat edilmiş olduğuna inanması sahih, doğru ve makul olmaz. Çünkü Kur’an gibi bir kitap getirmek beşer gücünün üstündedir. Fakat o, Tevrat ve İncil gibi, kendisinden önce inen kitapları tasdik edici olarak geldi. Onda şeriatların, inançların ve hükümlerin açıklaması vardır. Onun Alemlerin Rabbi tarafından indirildiğinde şüphe yoktur.
38) Yoksa onlar: “Bu Kur’an’ı Muhammed kendiliğinden uydurdu.” mu diyorlar? Ey Muhammed! Onlara de ki: “Eğer durum iddia ettiğiniz gibiyse o halde bu Kur’an’ın benzeri bir sûre getirin ve eğer gerçekten Muhammed’in onu uydurduğu sözünüzde doğru sözlüyseniz Allah’tan başka, yararlanmak için mahlukatından, insanlar ve cinlerden çağırabildiklerinizi çağırın.”
39) Hayır, bilakis bu müşrikler ilmini kavrayamadıkları ve te’vili, yorumu kendilerine henüz gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Müşrikler, bu Kur’an’ı yalanladı ve onu iyice düşünüp anlamadan yalanlamaya koşuştular. İnsanlar daima, bilmediklerinin düşmanıdır. Halbuki onlara yapılmış olan tehdit henüz neticelenmedi. İşte bunların yalanladığı gibi, onlardan önce geçmiş olan milletler de yalanlamıştı. Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak! Ey Muhammed! Zulümleri ve taşkınlıkları sebebiyle Allah onları nasıl helak etti. İşte onlara yaptığının benzerini bu azgın zalimlere de yapacaktır.
40) Ey Muhammed! Senin, kendilerine gönderildiğin o insanlardan bazıları bu Kur’an’a inanır, sana uyar ve sana gönderilenden faydalanır. Bazıları da ona inanmaz, inkâr üzere ölür ve o halde diriltilir. Rabbin, hidayete hak kazananı daha iyi bilir ve ona hidayet nasip eder. Sapıklığa hak kazananı da bilir ve onu saptırır. Rabbin fesatçıları en iyi bilen ve onlara yaptıklarının karşılığını verecek olandır.
41) Ey Muhammed! Eğer müşrikler seni yalanlarlarsa, onlara de ki: “Benim yaptıklarım bana aittir, sizin yaptıklarınız size aittir. Siz benim yaptıklarımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım. Hiç kimse diğerinin günahından sorumlu tutulmaz.”
42) Onlardan sana kulak verenler de vardır. Sen Kur’an okuduğun zaman seni dinler. Ancak senin okuduklarından hiçbir şeyi onların kalpleri kabul etmez. Ey Muhammed! Allah’ın kulaklarını sağır ettiği kimselere –üstelik sağırlıklarından dolayı akıl da erdiremiyorlarsa, düşünüp tefekkür edemiyorlarsa- sen mi duyuracaksın. Hidayet Allah’ın elindedir. O, hakeden kimseyi hidayete erdirir.
SAYFA 213
|
43) Ey Muhammed! Onlardan sana bakan ve senin risaletinin açık delillerini görenler de vardır. Fakat onlar, gördüklerinden faydalanamayan körlerdir. Ey Muhammed! Eğer onların kalpleri körse, hakkı görmek istemiyorlarsa, bile bile haktan yüz çeviriyorlarsa –üstelik basiretleri de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın? Sen kör için doğru yolu görebileceği bir göz yaratamayacağın gibi, onları inandırmaya da muvaffak olamazsın. Bu yüzden onlar iman etmedilerse üzülme. Hidayet Allah7ın elindedir.
44) Şüphesiz Allah, insanlara hiç bir şeyle zulmetmez, günahsız hiçbir kimseye ceza vermez. Yarattıklarına, hak etmedikleri şeyi yapmaz. Ancak insanlar, inkâr, masiyet ve Allah’ın emrine muhalefet ederek kendi nefislerine zulmediyorlardı.
45) O müşrikleri, hesap için bir araya toplayacağımız günü hatırla, o zaman onlar görecekleri korkunç olaylardan dolayı sanki dünyada gündüzün bir saati, miktarı kadar kalmış gibi olacaklar. Dünyada olduğu gibi, birbirlerini tanıyacaklar. Bu tanışma, kınama ve birbirini rezil etme tanışmasıdır. Biri diğerine: “Beni sen aldattın ve saptırdın.” der. Yoksa bu tanışma sevgi ve muhabbet tanışması değildir. Öldükten sonra dirilip, Allah’a kavuşmayı, hesap ve ceza için toplanmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana, zarar ve ziyana uğramışlardır. Onlar hidayete ermiş de değildi. Bu hayatta hayra muvaffak olamamışlardır. Dünya hayatında doğru yolu bulamadıkları, hidayete eremedikleri için, bu hüsranla, bu acıklı azapla karşılaşırlar.
46) Ey Muhammed! Senin sevinmen için onların çekeceği azabın bir kısmını sana dünyada göstersek yahut bunu sana göstermeden senin ruhunu alsak da yine onların dönüşü bize olacaktır. İster dünyada olsun, ister ahirette olsun onlara mutlaka ceza verilecektir. Sonra Yüce Allah yaptıklarına ve işledikleri suça şahittir. Yaptıklarına karşılık onları cezalandıracaktır.
47) Her ümmetin hidayetleri için onlara gönderilmiş bir rasulü vardır. Rasuller insanları yalnızca Allah’a ibadet etmeye, O’na hiçbir şeyi şirk koşmamaya, tağutları reddetmeye davet etmişlerdir. İnsanların kimisi o rasule iman etmiş, kimisi de iman etmemiştir. Kıyamet gününde rasuller ve ümmetleri biraraya geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez, günahsız yere kimseye azap edilmez. Herkese yaptıklarının karşılığı zerre miktarı haksızlık edilmeksizin verilir.
48) Mekke kâfirleri alay ve eğlence tarzıyla Rasulullah’a derler ki: Eğer doğru söylüyorsan bize va’d ettiğin bu azap ne zaman gelecek?”
49) Ey Muhammed! Onlara de ki: “Allah’ın dilediğinden başka kendime ne bir zarar verebilirim ne de bir fayda sağlayabilirim. O halde, sizin çabucak gelmesini istediğiniz azabı ben nasıl getirebilirim! Her ümmetin bir eceli, yok olması ve azaba uğraması için muayyen bir vakti vardır. Ecelleri, yok olma vakti gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler. Allah’ın hükmü zamanında uygulanır. Hiç kimse onu bozamaz.”
50) Ey Muhammed! O yalanlayanlara de ki: “Ya Allah’ın azabı geceleyin veya gündüzün size gelip çatarsa onu önlemek için size ne faydası olur? Söyleyin bana o suçlu-günahkârlar onun nesini acele isterler? Acele olarak istedikleri ne büyük şeydir!”
51) “Ey müşrikler! Allah’ın azabı size geldikten sonra mı O’na iman edeceksiniz? O’na iman edinceye kadar size mühlet verilecek mi? Azap gelip de onu açık açık gördüğünüzde imanın faydası ne? Fayda vermediği bir zamanda iman etmek size ne fayda sağlar?! Yoksa hemen şimdi mi inanıyorsunuz? Oysa siz, daha önce alay ve eğlenceye alarak azabın çabucak inmesini istiyordunuz.”
52) Bundan sonra zulmedenlere: “Sürekli, zeval bulmayan ve yok olmayan azabı tadın!” denilecek. İnkâr ve yalanlamalarınız dışında, bir başka şeyle mi cezalandırılacaktınız? Böyle bir şey asla sözkonusu olamaz. Allah adildir, kimseye zulmetmez.
53) Ey Muhammed! Müşrikler: “Bizi korkuttuğun azab ve öldükten sonra dirilme gerçek midir?” diye senden haber almak isterler. Onlara de ki: “Evet, Rabbime andolsun ki, şüphesiz o gerçektir, bunda herhangi bir şüphe yoktur. Siz azaptan kaçmak veya sakınmakla Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Bilakis siz O’nun elinde ve kudreti altındasınız.”
SAYFA 214
|
54) Zulmeden, şirk ve küfür işleyen her nefis, eğer yeryüzünde bulunan hazineler, mallar ve değerli olan herşeye sahip olsaydı, elbette onların hepsini Allah’ın azabından kurtulmak amacıyla fidye olarak verirdi. Fakat ne yazık ki bu onlardan kabul olunmaz. Şirk ve günah esaslı bir hayat sürdürmek suretiyle kendilerine zulmeden o zalimler, cehennem azabını görünce pişmanlıklarını saptırmış oldukları zayıf kişilerden gizlerler, içine atarlar, oysa onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir. Amellerinin karşılığında hiçbir şey eksik verilmez. Onlara sadece suçlarının karşılığında ceza verilir.
55) Haberiniz olsun, iyi bilin, size söyleyeceklerime dikkat edin ki; yedi göklerde, yedi yerlerde ve bu ikisi arasında ne varsa hepsi Allah’ın mülküdür. Oralarda Allah’tan başka hiçkimsenin bir şeyi yoktur. Mülkü yaratan da O’dur, sahibi de O’dur. Yaratmada ortağı olmadığı gibi hüküm koymada da ortağı yoktur. İbadet yalnızca O’nun hakkıdır. O’ndan başkasına ibadet etmek şirktir. Şunu da iyi bilin ki Allah’ın öldükten sonra dirilme ve ceza va’di haktır, şüphesiz olacaktır. Fakat insanların çoğunun akılları noksan olduğu ve kendilerini gaflet bürüdüğü için bunu bilmezler, mahiyetini anlamazlar. Dolayısıyla söylediklerini söylerler. Ahiret günü için hazırlık yapmazlar.
56) Allah, canlıları diriltir ve öldürür. Ve ahirette yalnızca O’nun huzuruna döndürüleceksiniz. O, herkese dünyada iken yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeksizin verecektir.
57) Ey insanlar, Rabbiniz, yaratıcınız, efendiniz, sahibiniz, yöneticiniz olan Allah’tan size bir öğüt, sinelerde, kalplerde, göğüslerde bulunan cehalet ve şüphe hastalığına bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet kitabı olan Kur’an geldi. Hayatınızı ve yaşantınızı Kur’an’ın hükümlerine uygun olarak düzenleyin ki dünya ve ahiret mutluluğunu elde edesiniz.
58) Ey Muhammed! Onlara de ki: “Ancak Allah’ın lütfu ve rahmetiyle, yani Kur’an ve İslâm dini ile sevinsinler. Kur’an, onların toplayıp yığmakta olduğu dünya malından, onun geçici zinetinden ve yok olacak nimetinden daha hayırlıdır. Çünkü dünya, Allah katında içinde bulunanlarla birlikte bir sivrisineğin kanadına bile eşit değildir.”
59) Ey Muhammed! O müşriklere de ki: “Allah’ın sizin için indirdiği sizin bir bahire, saibe, vasile, ham, laşe, ekinler gibi bir kısmını haram ve helâl kıldığınız rızıktan, haber var mı? Söyler misiniz?” Ey Muhammed! Onlara de ki: “Bana söyleyin bakalım: Helâl ve haram kılma hususunda dilediğiniz gibi hükmedeceğinize dair Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a mı iftira ediyorsunuz?”
60) Allah’a karşı yalan uyduranların, iftira edenlerin, kendilerinden helâl ve haramlar koyanların fikri nedir? Kıyamet gününde Allah’ın kendilerini bağışlayacağını ve affedeceğini sanıyorlar. Hayır, bilakis Allah onları cehenneme sokacaktır. Şüphesiz ki Allah kullarına karşı büyük lütuf sahibidir. Zira acele azap etmemek, nebi ve rasuller göndermek ve kitaplar indirme lütfunda bulunmak suretiyle onlara merhamet etmiştir. Fakat onların çoğu nimete şükretmezler, hatta inkârda bulunur ve nankörlük ederler.
61) Ey Muhammed! Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve ey insanlar! Sizin Hayır ve şerden işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, o işe daldığınızda biz mutlaka üzerinize şahidiz, yaptığınız küçük büyük tüm amelleri kayda geçeriz. Yerde olsun gökte olsun zerre ağırlığınca bir şey Rabbiniz, yaratıcınız, sahibiniz, efendiniz, yöneticiniz olan Allah’tan gizli kalmaz. Allah’ın izni, dilemesi, iradesi, yaratması ve takdiri olmadan bir yaprak dahi kımıldamaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de muhakkak apaçık kitap olan Levh-i Mahfuz’da kayıtlıdır. Bu yüzden Allah’ın istediği ve razı olduğu amelleri işleyin. Ahiret gününde dünyada iken yaptıklarınızın karşılığı zerre miktarı haksızlık edilmeksizin size verilecektir. (Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Ona kâinatta olacak tüm olayları yazmasını emretti o da bunları Levh-i Mahfuz’da yazdı. Şu an kâinatta olan, geçmişte olmuş ve gelecekte olacak tüm olaylar, en ince ayrıntısına kadar Allah’ın ezeli ve kadim ilmi gereği önceden bilinen, takdir edilen, yaratılan, yazılan şeylerdir. Allah insana irade-i cüziyye vermiş, onu yaptıklarından dolayı sorumlu tutmuştur. Ona kötülük yapmayı zorlamamıştır.)
SAYFA 215
|
62) Ey insanlar! Haberiniz olsun, dikkat edin, iyi bilin ki; şüphesiz Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip bu imanın gereği olarak salih amel işleyen velilerine, sevdiklerine, dost ve ahbaplarına ölüm anında, kabirde ve ahirette hiçbir azap korkusu yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir, dünyada elde edemedikleri şeylere tasalanmazlar, üzülmezler. Çünkü onlar cennet nimetleri içindedir. Cennet nimetleri ise, dünya nimetleri ile kıyaslanmayacak derecede güzeldir.
63) Allah’ın veli kulları, Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde Allah’a iman edip, bu imanın gereği olarak salih amel işleyen ve Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olup, O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’ın azabından korkup sakınan, harama düşme korkusuyla şüpheli gördüğü bir çok mübahı bile terkeden kimselerdir. (Bugün malesef Allah dostu kavramı çok değişmiş, fenafillah makamına ulaştığı iddia edilen bir çok şeyhe Allah’a ait birçok sıfat verilmiştir. Nüceba, nükeba, abdal, gavs inançları, rabıta, tevessül, şeyhin koruma perdesi altına girme, şeyhin müritlerini bir kibrit kutusuna koyup sırattan geçireceği, şefaati sayesinde cehennem azabı görülmeyeceği, öldükten sonra kınından çıkmış kılıç gibi aktif olup müridini koruyacağı, kainatı idare edeceği, dünyada iken sormadan sorulara cevap vereceği, kalplerden geçeni bileceği, yağmur yağdıracağı, hidayet edeceği vb. bir çok şirkler malesef Allah dostu olduğu iddia edilen kişilere yapılır olmuştur. Bir çok uydurma kerametler de anlatılmıştır. Dikkatli olmak gerekir.)
64) Allah’ın veli kulları için dünya hayatında da ahirette de onları sevindirecek müjdeli şeyler vardır. Çünkü melekler ölüm anında onlara Allah’ın rızasını ve rahmetini, ahirette ise cennet nimetini ve büyük kazancı müjdelerler. Onlara: “Korkmayın, üzülmeyin, size va’dolunan cennetle sevinin” derler. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte bu, en büyük kurtuluşun ta kendisidir. İşte bu öyle bir kazançtır ki, ondan daha öteye bir kazanç yoktur. Bu, eşi ve benzeri olmayan bir gayeyi elde etmektir.
65) Onların seni yalanlamaları ve: “Sen gönderilmiş bir rasul değilsin.” demeleri seni üzmesin. Şüphesiz izzet ve gücün tümü Allah’ındır. Tam kuvvet ve kapsamlı üstünlük, tek olan Allah’a mahsustur. O senin yardımcın, koruyucun ve destekçindir. İzzet sadece O’nundur. O dostlarına lutfeder, düşmanlarını ondan mahrum eder. Allah, gizli açık herşeyi işiten ve bilendir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı haksızlık etmeksizin verecektir.
66) Ey insanlar! Haberiniz olsun, dikkat edin, iyi bilin ki; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim varsa istisnasız tümü Allah’ın kulu, mülkü ve yarattıklarıdır. Allah’tan başkasına tapan, ibadet eden müşrikler bile, şirk koştukları şeylere, ilahlara, putlara, heykellere aslında uymuyorlar. Bilakis onların şefaat edeceğini veya fayda sağlayacağını sanıyorlar. Halbuki putlar onlara ne bir zarar verebilir, ne de bir fayda sağlayabilir. Onlar ancak boş bir zanna uyarlar ve ancak yalan söylerler. Vehimlerini gerçek sanıyorlar.
67) Ey insanlar! Geceyi bedenleriniz için dinlenme vakti, gündüzü ise geçiminizi sağlamanız için aydınlık olarak yaratan Allah’tır. Şüphesiz işitebilen, ibret alacak bir şekilde dinleyen bir topluluk için bunda gerçekten Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden apaçık ayetler, alâmetler ve deliller vardır.
68) Yahudiler Uzeyr’i, Hristiyanlar İsa’yı, müşrikler melekleri Allah’a nispet ederek: “Allah çocuk edindi.” dediler. Allah, onların bu iftiralarından münezzehtir, mukaddestir, yücedir. O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Dolayısıyla O’nun çocuğu olmaz. Göklerde ve yerde ne varsa O’nun kulu, mahluku ve mülküdür.. Yanınızda Allah’ın çocuk sahibi olduğuna dair hiçbir delil de yoktur. Allah’a karşı çocuk isnat etmekle bilmeyeceğiniz bir şey mi söylüyorsunuz? O’na iftira ediyor ve O’nun hakkında yalan mı söylüyorsunuz?
69) Ey Muhammed! Onlara de ki: “Allah’a karşı yalan uydurup iftira edenler,asla kurtuluşa eremezler, başaramazlar.”
70) Dünyada ahiret nimetlerine oranla çok az bir süre faydalanmadan sonra hesap ve ceza için dönüşleri ancak bize olacaktır. Sonra da küfür ve inkâr etmeleri, şirk işlemeleri sebebiyle cehennemede ebedi olarak yakmak suretiyle onlara en şiddetli azabı tattıracağız.
SAYFA 216
|
71) Ey Muhammed! Mekkeli müşriklere Nuh’un yalanlayıcı kavmiyle olan haberini oku, anlat, bildir. Belki bu olaylardan ibret alır da imana gelirler. Bu kıssalar aynı zamanda senin ve mü’minler için bir teselli kaynağıdır. Kâfirlerin zulüm ve işkencelerine sabretmeniz için bir moral kaynağıdır. Hani bir zamanlar Nuh, inatçı ve inkârcı kavmine demişti ki: “Ey kavmim, eğer benim içinizde uzun süre kalmam ve sizi Rabbim olan Allah’ın ayetleriyle uyarıp korkutmam size ağır ve zor geliyorsa ve beni kovmaya ve öldürmeye niyet ettiyseniz şunu iyi bilin ki, ben ancak Allah’a tevekkül ederim, Meşru olan tüm tedbirleri aldıktan sonra sadece O’na güvenir O’na sığınır ve O’na dayanırım. Size aldırış etmem. Haydi işinizi sağlam tutun, şirk koştuklarınızı da yardıma çağırın, sonra benim hakkımdaki tutumunuz size hiçbir tasa vermesin, örtülü kalmasın, bilakis açık seçik olsun. Sonra da azıcık dahi olsa mühlet vermeksizin bana istediğiniz hükmü uygulayın.”
72) “Eğer benim nasihatım ve uyarılarımdan yüz çevirirseniz siz bilirsiniz. Kaybedecek olan sizler olursunuz. Zaten ben sizden bir ücret de istemedim. Benim ecrimi ancak Allah verecektir. Bu yüzden ben kazançlıyım. Ben risaleti tebliğ etmek için Allah’tan başka kimseden ücret ve karşılık istemem. Ben size dünyalık herhangi bir maksatla değil sadece Allah rızası için nasihat ettim. Ve ben, müslümanlardan, Allah’ın emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız teslim olanlardan, hayatını ve yaşantısını Allah’ın hükümlerine uygun olarak uygun olarak yaşayanlardan olmakla emrolundum.” (Bir zorunluluk olmadıkça, insanları Allah’a davet eden, Allah’ın duyurusunu sunan davetçinin buna karşılık bir ücret alması doğru değildir.)
73) Nuh, gece gündüz gizli açık her türlü metodu deneyerek onlara İslam’ı anlatmasına rağmen onlar ısrarla Nuh’u yalanlamaya devam ettiler, biz de Nuh’u ve gemide onunla birlikte olan mü’minleri kurtardık ve onları halifeler, boğulanların yerine geçen yeryüzünün sakinleri kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları da tufanla suda boğduk, kabir azabına soktuk. Onlar için ayrıca ahiret gününde de cehannem azabı vardır. Ey Muhammed! Rasullerin uyarılarını yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bak! İman etmedikleri taktirde senin kavminin akibeti de bunlar gibi helak olacaktır. Ey iman edenler! Siz de Nuh’a iman eden mü’minler gibi rasulünüz Muhammed’e ve getirdiği Kur’an ve sahih sünnete uyarsanız Nuh kavminden iman edenlerin dünya ve ahiret mutluluğunu elde ettiği gibi siz de mutlu olursunuz. Onlara yardım ettiğimiz gibi size de yardım ederiz.
74) Sonra Nuh’un ardından kendi kavimlerine Hud, Salih, Lut, İbrahim, Şuayb gibi nice rasuller gönderdik; onlar kavimlerine apaçık belgeler, hüccetler, deliller, mucizeler getirmişlerdi. Ancak onlar, öncekilerin cezalarına çarptırılmadan rasullerinin kendilerine getirdiklerine inanacak değillerdi. İşte biz, inkâr, yalanlama ve inat etme hususunda haddi aşan, iman etmemede ısrar edenlerin kalplerini böyle mühürleriz. İman onların kalbine girecek yer bulamadığı gibi küfür de kalplerinden çıkmaz.
75) Sonra bu rasullerin ve ümmetlerinin ardından Firavun’a ve onun ileri gelenlerine Musa’yı ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle, apaçık belge, hüccet, delil ve mucizelerimizle gönderdik. Fakat onlar kibirlendiler, mucizelere iman etmeyi büyüklüklerine yediremediler. Onlar müşrik, kâfir, suçlu-günahkâr, bozguncu bir kavimdi.
76) Onlara katımızdan hak olan beyaz el mucizesi geldiği zaman, aşırı kibir ve inatlarından dediler ki: “Bu, kuşkusuz apaçık bir sihirdir. Musa bununla bizi büyülemek istedi.”
77) Musa dedi ki: “Bu gerçeğin sihir olduğunu mu söylüyorsunuz? Bu size getirdiğim bir sihir midir? Öyleyse sizin sihirbazları nasıl yendim? Oysa gerçek şu ki sihirbazlar kurtuluşa eremezler, başaramazlar, kazanamazlar, umduklarını elde edemezler.”
78) Firavun ve ileri gelenleri şöyle dediler: “Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz dinden döndürmek ve Mısır topraklarında yönetim ve idareyi elinize alıp büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize ve getirdiğiniz dine inanacak değiliz.”
SAYFA 217
|
79) Firavun, Musa ile kardeşi Harun’u ülkenin yönetimini ele geçirmeyi amaçlayan iki siyasetçi olmakla suçlamasının ardından onları kamuoyunda küçük düşürmek amacıyla üst düzey yöneticilerine: “Sihir sanatını çok iyi bilen bütün usta sihirbazları bana getirin!” diye emretti. Amacı Musa’yı sihirle altetmekti.
80) Nihayet Mısır’ın değişik bölgelerinden usta sihirbazlar gelince, Musa onlara: “Atacağınız iplerinizi ve âsâlarınızı atın, maharetinizi gösterin!” dedi.
81) Onlar iplerini atınca, ipleri yılan şeklinde hareket etmeye başladı. Musa dedi ki: “Beni itham ettiğiniz şey sihir değil, asıl şimdi bu sizin yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu yok edecek ve boşa çıkaracaktır, batıl olduğunu insanlara gösterecektir. Elbette Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez, amelini ıslah etmez.” (Musa’nın sopası Allah’ın izniyle bir ejderha haline geldi ve sihirbazların yılan şeklinde görülen sopalarını yuttu. Sihirbazlar iman etti. Firavun ise sinirden çılgına döndü,)
82) Allah, suçlu-günahkârlar, müşrikler ve kâfirler istemese de, hoşlanmasa da, hakkı kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir, gerçeği ispatlayacak ve onu hüccet ve delilleriyle destekleyecektir.
83) Sonunda Musa’ya kavmi İsrailoğullarından bir takım gençler, Firavun’un karısı, hanedana mensup olup inancını gizleyen bir mü’min ve saray berberi dışında –Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları, işkence edip dinlerinden döndürmeleri korkusuyla- iman eden, Musa’nın dinine giren olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen, fesat çıkarıcı, gururlu, kibirli, zorba, zalim bir diktatördü ve gerçekten ilahlık iddiasında bulunmak suretiyle ölçüyü taşıranlardan, haddi aşanlardandı.
84) Musa iman edenlerin Firavun’un zulmünden korktuklarını görünce kavmi İsrailoğullarına dedi ki: “Ey kavmim, eğer siz Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde O’na iman edip emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız teslim olmuşsanız artık yalnızca O’na tevekkül edin. Meşru olan tedbirleri aldıktan sonra O’na güvenin, O’na dayanın, O’na sığının. Tüm işlerinizi O’nun iradesine teslim edin. Her türlü kötülüğe ve zarara karşı O size yeter.”
85) Bunun üzerine dediler ki: “Biz yalnızca Allah’a tevekkül ettik. Meşru olan tedbirleri aldıktan sonra yalnızca O’na güvendik, O’na dayandık, O’na sığındık. Rabbimiz, bizi zulmeden bir kavim için fitne kılma, onları bizim başımıza musallet etme ki bize işkence etmesinler ve bizim sebebimizle fitneye düşüp te, “Bunların dini doğru olsaydı başlarına bu bela gelmezdi.” demesinler.”
86) “Ve rahmetinle, lütuf ve ihsanınla bizi o kâfirler topluluğundan, Firavun ve yandaşlarından kurtar.” dediler.
87) Musa ve kardeşi Harun’a şöyle vahyettik: “Mısır’da kavminize, kapıları birbirine bakan evler hazırlayın, ayrı bir mahalle oluşturun, birbirinize sahip çıkın, müşriklerden ayrılın, baskına uğramamanız için özel mescitlerde toplanmayın, evlerinizi namaz kılınan yerler haline getirin, kıbleye yönelin ve rükun ve şartlarını yerine getirerek, huşu içerisinde devamla namazı dosdoğru kılın. Ey Musa sana uyan mü’minleri düşmanlarına karşı galibiyet ve zaferle müjdele! Onlar için ahirette cennet vardır.” (İsrailoğullarının ayrı bir mahallede oturmaları olayı, Mısır’dan çıkışın bir ön hazırlığıydı. Düşmandan korkulduğu dönemde evin bir bölümünü mescid edinmek caizdir.)
88) Musa Allah’tan aldığı vahiyle onların iman etmeyeceklerini bildiği için şöyle buddua etti: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen Firavun ve kavminin ileri gelenlerine ve eşrafına zinet olarak dünya metaı ve eşyası ile bir çok mal verdin. Ey Rabbimiz! Sonunda onlar insanları senin dininden, senin yolundan saptırsınlar, sana itaat ve seni birlemekten menetsinler diye mi onlara böyle çok mal verdin!? Ey Rabbimiz! Mallarını yerin dibine geçir, paramparça edip yok et! Onların kalplerini katılaştır, duyarlılığını yoket ve mühürle de iman etmesinler. Çünkü onlar can yakıcı, elem verici, acıklı azabı görmedikçe iman etmeyeceklerdir.” (Musa’nın yaptığı bu bedduaya kardeşi Harun da “Amin.” diyordu. Allah Musa’nın ve kardeşi Harun’un da katıldığı bu bedduayı kabul etti.)
SAYFA 218
|
89) Yüce Allah buyurdu ki: “İkinizin de Firavun ve eşrafı için yapmış olduğu beddua kabul olundu. O halde Allah yolunda dosdoğru yürümeye, delil getirmeye, insanları yalnızca Allah’a ibadet etmeye, O’na hiçbir şeyi şirk koşmamaya davete devam edin. Kullarımı zalimlerin baskısından kurtarmaya yönelik çabanızı sürdürün. Sakın acele ederek veya Allah’ın va’dine güvenmeyerek bilgisizlerin, cahillerin yoluna uymayın.”
90) İsrailoğullarını Kızıl denizden geçirdik, Musa’nın asasını denize vurması sonucu denizi ikiye ayırarak karşıya geçmelerini sağladık; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla, haksız yere zulmetmek ve üstünlük sağlamak üzere peşlerine düştü, onları takip etti. Nihayet deniz Firavun’u çepeçevre kuşatıp da boğulacak ve helak olacağı anda şöyle dedi: “Ben, İsrailoğullarının kendisine iman ve ikrar ettiği, alemlerin Rabbi olan Allah’tan başka ilah olmadığını ikrar ve tasdik ettim. Ben de müslümanlardan, Allah’ın emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız teslim olanlardanım.” (Muhyiddini-i Arabi, bu ve benziri birkaç ayete dayanarak cumhur-u ulemaya karşı çıkarak Firvavun’un müslüman olarak öldüğünü iddia etmiştir. Bu görüş İbn Teymiyye, Aliyyu’l-kari, Sadreddin Taftazani, İbrahim Halebi vb. bir çok İslam alimi tarafından şiddetle reddedilmiştir. Zaten sonraki ayetler İbn Arabi’nin bu görüşünün batıl olduğunu ortaya koymaktadır. Güneş batıdan doğmadığı ve can boğaza gelmediği müddetçe tevbe makbuldür. Fakat Firavun can boğaza geldiği an tevbe etmiştir. Bu tavbe İslam inancına göre makbul değildir.)
91) Şimdi hayattan ümit kestiğin zaman mı iman ediyorsun? Oysa Allah’ın azabı sana gelmeden önce ona isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun. Sen sapma, saptırma ve Allah’ın dininden alıkoyma hususunda aşırı gidenlerdendin. Bu yüzden tevben makbul değildir.
92) Senden sonraki insanlara, zorba ve Firavunlara bir ibret olman, ilah ve rab olmadığını bilmeleri için bugün sadece senin ruhsuz bedenini denizden kurtarıp karaya çıkaracağız. Gerçekten insanların çoğu, ayetlerimizden habersizdirler, onları düşünmüyor ve ibret almıyorlar, aksine onlardan yüzçeviriyorlar.
93) Andolsun ki biz, düşmanlarını helak ettikten sonra İsrailoğullarını gerçekten çok güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş, faydalı, lezzetli, güzel ve temiz şeylerle rızıklandırdık. Din hususunda ancak kendilerine ilim, Tevrat geldikten sonra anlaşmazlığa, ihtilafa düştüler. Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hüküm verecektir. (Taberi şöyle der: “Muhammed (s.a.v.) gönderilmeden önce bu vasıfları taşıyan birinin risaleti hususunda ittifak etmişler ve böyle bir rasulün gönderileceğini ikrar etmişlerdi. İşte bu vasıflarını bildikleri rasul kendilerine gelince bazıları ona inandı bazıları ise inkâr etti. İhtilafları işte budur.”)
94) Ey Muhammed! Eğer şeytanın vesvesesi sonucu sana indirdiğimiz Kur’an’dan şüpheye düşersen, senden önce Tevrat ve İncil’i okuyan yahudi ve hristiyan alimlere sor, onlar bunun Allah’tan geldiğini kesin olarak bilirler. Andolsun ki hak, açık gerçek ve doğru haber sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphe edenlerden olma. (Rasulullah (s.a.v.) Kur’an’ın Allah’tan geldiği hususunda asla şüphe etmemiştir. Burada kastedilen Zemahşeri’ye göre: Mesela, faraza türündendir. Kurtubi’ye göre: Hitap Rasulullah’a olmasına rağmen kastedilen başkalarıdır.)
95) Ey Muhammed! Sakın Allah’ın ayetlerinin bir kısmını dahi olsa yalanlayanlardan da olma. Sonra hüsrana, zarara, ziyana uğramışlardan olursun. Dünya ve ahiret mutluluğunu kaybedersin. (Beyzavi der ki: “Bu teşvik tekit türünden olup müşriklerin Rasulullah’ı şüpheye düşürme ümitlerini ortadan kaldırmaya yöneliktir.”)
96) Doğrusu haklarında, Allah’ın ezeli iradesiyle, Rabbinin azap hükmü vacip olanlar iman etmezler;
97) Onlara her türlü ayet, delil, mucize getirilse bile yine de katiyyen iman etmezler. Neticede, Firavun gibi, acıklı azabı görünce inanırlar. Fakat bu imanın onlara faydası olmaz.
SAYFA 219
|
98) Keşke o halkını yok ettiğimiz beldelerden bir tek belde, azabı gördükleri zaman inkârlarından tevbe edip samimiyetle iman etselerdi de, o vakit bu imanları onlara fayda verseydi. Neden inanmıyorlar? Acaba inanmalarına mani olan bir engel mi var? Ancak Yunus’un kavmi inkârlarından tevbe ederek Allah’a inanınca, dünya hayatındaki rüsvay edici, horlayıcı ve rezil edici azabı üzerlerinden kaldırdık ve onları belli bir zamana, ecelleri gelinceye kadar dünya nimetlerinden yararlandırdık. Neden Mekke halkı da Yunus’un kavmi gibi iman etmiyor? (Yunus’un kavmi, Asurluların ve Buhtunnasır’dan sonra Babil’de tutsak olarak yaşayan Yahudilerin karışımıydı. Yunus (a.s.) miladdan önce ikinci yüzyılın başlarında gönderilmişti. Bu kavim Musul civarında Ninova adlı beldede yaşıyordu. Putlara tapıyorlardı.)
99) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Lakin hikmete aykırı olduğu için bunu dilemedi. Çünkü Yüce Allah, kullarının kendi iradeleri ile iman etmelerini ister, zorla iman etmelerini istemez. Ey Muhammed! İnsanları iman etmeye ve senin dinine girmeye sen mi zorlayacaksın? Sana böyle bir görev verilmedi. Senin görevin insanları uyarmaktır. İman edip etmemede hürdürler. İnsanlar iman etmiyorlar diye üzülme. Hidayet Allah’ın elindedir. O, hakedeni hidayete erdirir.
100) Allah’ın izni olmadan, Allah istemedikçe ve muvaffak kılmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Allah, ayetlerini düşünmeyenlere ve akıllarını fayda verecek şeylerde kullanmayanlar üzerine iğrenç bir pislik kılar, onlara azap eder. Allah, samimi olarak dine yönelen kimseyi mutlaka hidayete ulaştırır. Bildikleriyle amel etmeyen, hakka ulaşmak için gayret sarfetmeyen kimseleri ise hidayete ulaştırmaz. Allah adildir. Herkese layık olduğu ve hakettiği şekilde muamele eder. Allah’ın dilemesi, insanlarınki gibi keyfilik, duygusallık arzetmez.
101) Ey Muhammed! O kâfirlere de ki: “Düşünme ve ibret alma bakışı ile şöyle bir bakın. Yedi göklerde yedi yerlerde ve bu ikisi arasında bulunanlarda, Allah’ın birliğine ve O’nun kudretinin kemaline delalet eden ne gibi ayet ve deliller var? Bunlar insanı yalnızca Allah’a ibadet etmeye, putları, ilahları, heykelleri terketmeye davet eder. Fakat iman etmeyen, Allah tarafından bedbaht olacakları ezelde yazılan bir topluluğa apaçık ayetler, deliller ve uyarmalar bir şey sağlamaz. Çünkü onlar bile bile hakkı reddederler.”
102) Mekke müşrikleri, kendilerinden önce gelip geçmiş olan Nuh, Ad, Semud vb. kavimlerin azap ve dehşet verici helak günleri, başlarına gelen olayların benzeri gibisinden ve onlara inen azap ve musibetten başkasını mı bekliyorlar? Bunlar rasullerin davetini yalanlamışlardı. Ey Muhammed! Onlara de ki: “Haydi taşkınlığınızın ve yalanlamanızın sonunda başınıza gelecekleri bekleyin. Şüphesiz ben de sizlerle birlikte sizin helakinizi ve yok olmanızı bekleyenlerdenim.”
103) Sonra biz, yalanlayanlar üzerine azabımız indiği zaman rasullerimizi ve iman edenleri böyle kurtarırız; şüphesiz mü’minleri kurtarmamız üzerimize bir haktır, borçtur.
104) Ey Muhammed! Kavminden müşrik olan o kişilere de ki: “Ey insanlar, eğer benim getirdiğim dinin gerçek ve doğru olduğundan yana bir şüphe içindeyseniz, bilin ki ben, sizin Allah’ı bırakıp da ibadet ettiğiniz, hiçbir fayda ve zararı dokunmayan, işitmeyen, görmeyen, rızıklandırmayan putlara ibadet etmiyorum, ancak herşeyi işiten, gören, bilen, fayda ve zarar verecek olan, yaratan, öldüren, hesaba çekmek için diriltecek olan Allah’a ibadet ederim. Ben, mü’minlerden olmakla emrolundum. Ben O’na hiçbir şeyi şirk, ortak koşmam.”
105) Ve bana: “Hanif olarak, her türlü batılı terkedip hakka yönelerek yüzünü, tüm vücut organlarını, kendini İbrahim’in hanif dini olan İslam dine doğru yönelt, İslam dininde dosdoğru ol ve sakın ibadette Allah’a şirk, ortak koşan müşriklerden olma. ” diye emredildi.
106) “Allah’tan başka, sana yararı da, zararı da olmayan şeylere, ilahlara, putlara, tağutlara dua etme. Eğer ilah olduğu iddia edilen şeylere ibadet edersen, o takdirde şüphesiz ki sen nefsine zulmeden zalimlerden olursun. Zira böyle yapmakla nefsini Allah’ın azabına sunmuş olursun.” (Burada hitap Rasulullah’a (s.a.v.) olmasına rağmen kastedilen ümmetidir.)
SAYFA 220
|
107) Eğer Allah sana bir zarar dokunduracak, verecek, isabet ettirecek olsa, bu zararı O’ndan başka kimse geri gideremez, çeviremez. Ve eğer sana bir hayır, nimet, bolluk ihsan etmek isterse, O’nun lütfunu, bol fazlını geri çevirecek, sana gelmesini engelleyecek hiç kimse de yoktur. Allah, kullarından dilediğine bu lütuf ve ihsanından isabet ettirir, verir. Bu yüzden yalnızca Allah’ın elinde olan bir konuda Allah’tan başka bir varlığın fayda veya zarar vereceğine inanmak şirktir. Fakat Allah’ın izni dahilinde mahlukatın birbirlerine faydaları veya zararları olabilir. Bu sebeplere meşru ölçüde yapışmakta bir sakınca yoktur. Allah, tevbe etmeleri halinde kullarının günahlarını bağışlayan, mü’min kullarına dünya ve ahirette merhamet edendir.
108) Ey Muhammed! De ki: “Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak, güzel hükümleri kapsayan yüce Kur’an gelmiştir. Artık kim iman etmek suretiyle hidayeti, doğru yolu bulursa o, ancak kendi nefsi için hidayet bulmuştur, doğru yolu bulmasının yararı sadece kendisinedir. Kim inkâr etmek ve imandan yüzçevirmek suretiyle sapıklığa düşerse, o da kendi aleyhine sapmıştır, onun sapıklığa düşmesinin vebali yalnız ona aittir. Ben sizin üzerinizde, amellerinizin gözetleyen bir vekil, bekçi değilim. Ben sadece iman edenleri cennetle müjdeleyen, inkâr edenleri cehennem azabıyla korkutan bir elçiyim.”
109) Ey Muhammed! Bütün işlerinde Rabbinden sana vahyolunan Kur’an’a ve sahih sünnete uy ve Allah seninle müşrikler arasında hükmünü verinceye kadar, tebliğ görevini yaparken başına gelen sıkıntılara Allah için sabret. Şimdilik onların eziyetlerine karşılık verme. Şüphesiz Allah, hükmedenlerin en hayırlısıdır, doğru ile batılı en iyi ayıran O’dur.
HUD SURESİ
1) Elif, Lam, Ra. Bu Kur’an, ayetleri muhkem, sapasağlam, apaçık kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi olan, her şeyi yerli yerinde yapan ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından geniş geniş, uzun uzun, helâl, haram ve kulların dünya ve ahiret işlerinde muhtaç oldukları şeyler en güzel bir şekilde açıklanmış bir Kitap’tır. (İbn Abbas’a göre Elif, Lam, Ra: Ben Allah’ım görürüm, manasındadır. Huruf-u Mukatta’a hakkında geniş bilgi için Bakara: 2/1 ayetine bakın.)
2) Bu Kur’an, Allah’tan başkasına ibadet etmemeniz için muhkem, sağlam, açık kılındı ve uzun uzun açıklandı. Şüphesiz ben, size Allah tarafından gönderilen, inkâr edenleri cehennem azabıyla uyaran ve iman edenleri ise cennet nimetleriyle müjdeleyen bir rasulüm.
3) Bu Kur’an, bir de günahlarınızdan dolayı Rabbinizden mağfiret, istiğfar, bağışlanma dilemeniz sonra yaptıklarınıza pişman olarak, samimiyet ve ihlasla O’na tevbe etmeniz, Allah’a yönelmek ve O’na itaat etmek suretiyle tevbenizde dosdoğru devam etmeniz için indirildi. Allah da sizi, adı konulmuş bir vakte, ömürleriniz sona erinceye kadar güzel bir meta ile metalandırsın, dünyada size, geniş rızık ve müreffeh bir hayat gibi yüce menfaatler sağlar ve her fazilet sahibine, güzel amel işleyen herkese kendi lütfunu, amelinin karşılığını versin. Eğer imandan ve Allah’a itaat etmekten yüz çevirirseniz muhakkak ben sizin için içerisinde cidden büyük sıkıntıların bulunduğu kıyamet gününün azabının gelmesinden korkarım.
4) Ölümden sonra dönüşünüz ancak Yüce Allah’adır. Allah, yaratmaya, öldürmeye, diriltmeye, hesaba çekmeye, ceza ve mükâfat vermeye, kısacası her şeye kadirdir. Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz.
5) Haberiniz olsun, dikkat edin, iyi bilin ki; gerçekten onlar, Allah’tan gizlenmeleri için, rasule ve mü’minlere olan düşmanlıklarını kalplerinde gizliyorlar. Onlar bununla Allah’tan gizlenmek istiyorlar ki, onları rezil etmesin. Haberiniz olsun, dikkat edin, iyi bilin ki; onlar, örtülerine büründükleri zaman, Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Hallerinden hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Çünkü Allah, sinelerin, kalplerin, göğüslerin özünde olanı bilendir. (Kalplerden geçeni yalnızca Allah bilir. Kim kalplerden geçeni bildiğini iddia ederse yalnızca Allah’a ait olan gaybı bilme iddiasında bulunduğu için kâfir olur.)
İslami Okul Okulların En Önemlisi