SAYFA - Mealtefsir - 20. Sayfa
SAYFA 381
|
O |
|
|
O |
| |
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ
قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ
(56) فَأَنجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَاهَا
مِنْ الْغَابِرِينَ (57) وَأَمْطَرْنَا
عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنذَرِينَ
(58) قُلْ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَسَلَامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ
اصْطَفَى أَاللَّهُ خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ
(59) أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنزَلَ لَكُمْ
مِنْ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَا كَانَ
لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَا أَئِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ
يَعْدِلُونَ (60) أَمَّنْ جَعَلَ
الْأَرْضَ قَرَارًا وَجَعَلَ خِلَالَهَا أَنْهَارًا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ
وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًا أَئِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ
أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (61)
أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ
خُلَفَاءَ الْأَرْضِ أَئِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ
(62) أَمَّنْ يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ
الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ
رَحْمَتِهِ أَئِلَهٌ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
(63)
|
56)
Kavminin cevabı sadece: "Lût ailesini memleketinizden çıkarın;
çünkü onlar uzak kalmak isteyen insanlarmış!" demelerinden ibaret
oldu.
57)
Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna; onun geride
(azaba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik.
58)
Onların üzerlerine müthiş bir yağmur indirdik. Bu sebeple, uyarılan (fakat
aldırmayan) ların yağmuru ne kötü olmuştur!
59)
(Resûlüm!) De ki: Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına.
Allah mı daha hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?
60) (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren
mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel
bahçeler bitirdik. Allah'tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar
sapıklıkta devam eden bir güruhtur.
61)
(Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından
(yer altından ve üstünden) nehirler akıtan, arz için sabit dağlar yaratan,
iki deniz arasına engel koyan mı? Allah'tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu
onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar.
62)
(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık
veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı?
Allah'tan başka bir tanrı mı var! Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!
63)
(Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu
bulduran, rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen
mi? Allah'tan başka bir tanrı mı var! Allah, onların koştukları ortaklardan
çok yücedir, münezzehtir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
“
SAYFA 382
|
O |
|
|
O |
| |
أَمَّنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنْ
السَّمَاءِ
وَالْأَرْضِ أَئِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ
كُنتُمْ صَادِقِينَ
(64) قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ
فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا
يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ (65)
بَلْ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْآخِرَةِ بَلْ هُمْ فِي
شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمِينَ
(66) وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا
وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ (67)
لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ
إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ
(68) قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ
فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ
(69) وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ
وَلَا تَكُنْ فِي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ
(70) وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا
الْوَعْدُ إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ (71)
قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذِي
تَسْتَعْجِلُونَ (72) وَإِنَّ
رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا
يَشْكُرُونَ (73) وَإِنَّ
رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
(74) وَمَا مِنْ غَائِبَةٍ فِي
السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ
(75) إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ
يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ
يَخْتَلِفُونَ (76)
64)
(Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı
tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı?
Allah'tan başka bir tanrı mı var! De ki: Eğer doğru söylüyorsanız
siz kesin delilinizi getirin!
65)
De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Ve
onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.
66)
Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır.
Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar
ahiretten yana kördürler.
67)
İnkârcılar dediler ki: Sahi, biz ve atalarımız, toprak olduktan
sonra, gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız?
68)
Andolsun ki, bu tehdit bize yapıldığı gibi, daha önce atalarımıza
da yapılmıştır. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey
değildir.
69)
De ki: Yeryüzünde gezin de, günahkârların âkıbeti nice oldu,
görün!
70)
(Resûlüm!) Onların yüzünden tasalanma, kurmakta oldukları
tuzaklardan ötürü sıkıntı duyma.
71)
Onlar: Eğer doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım) bu tehdit ne
zaman gerçekleşecek? derler.
72)
De ki: Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı
herhalde yakında başınıza gelecektir.
73)
Şüphesiz Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların
çoğu şükretmezler.
74)
Rabbin elbette onların kalplerinin gizlediklerini de, açığa
vurduklarını da bilir.
75)
Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir
kitapta (levhi mahfuzda) bulunmasın.
76)
Doğrusu bu Kur'an, İsrailoğullarına, hakkında ihtilâf
edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 383
|
O |
|
|
O |
| |
وَإِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
(77) إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ بِحُكْمِهِ وَهُوَ
الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ (78)
فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُبِينِ
(79) إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى
وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاءَ إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ
(80) وَمَا أَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ
عَنْ ضَلَالَتِهِمْ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ
مُسْلِمُونَ (81) وَإِذَا وَقَعَ
الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً
مِنْ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا
يُوقِنُونَ
(82) وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِنْ كُلِّ
أُمَّةٍ فَوْجًا مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ يُوزَعُونَ
(83) حَتَّى إِذَا جَاءُوا قَالَ
أَكَذَّبْتُمْ بِآيَاتِي وَلَمْ تُحِيطُوا بِهَا عِلْمًا أَمَّاذَا كُنتُمْ
تَعْمَلُونَ (84) وَوَقَعَ الْقَوْلُ
عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَا يَنطِقُونَ
(85) أَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا اللَّيْلَ لِيَسْكُنُوا فِيهِ
وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
(86) وَيَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ
فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَنْ شَاءَ
اللَّهُ وَكُلٌّ أَتَوْهُ دَاخِرِينَ (87)
وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ
صُنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ إِنَّهُ خَبِيرٌ بِمَا
تَفْعَلُونَ (88)
|
77)
Ve o, müminler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmettir.
78)
Rabbin şüphesiz, onlar arasında hükmünü verecektir. O, mutlak
galiptir, her şeyi bilendir.
79)
O halde sen Allah'a güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat
üzeresin.
80)
Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken
sağırlara da dâveti duyuramazsın.
81)
Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin.
Ancak âyetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin.
82)
O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden
bir dâbbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların âyetlerimize
kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.
83)
O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat
toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler.
84)
Nihayet, geldikleri zaman Allah buyurur: Siz benim âyetlerimi, ne
olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız
neydi?
85)
Yaptıkları haksızlıktan ötürü, (azaba uğrayacaklarını bildiren) o
söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar.
86)
Dinlensinler diye geceyi ve gündüzü aydınlık kıldığımızı
görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda birçok
ibretler vardır.
87)
Sûr'a üfürüldüğü gün, -Allah'ın diledikleri müstesna-, göklerde ve
yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak
O'na gelirler.
88)
Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar
bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi
sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O,
yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 384
|
O |
|
|
O |
| |
مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَا وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ
آمِنُونَ (89) وَمَنْ جَاءَ
بِالسَّيِّئَةِ فَكُبَّتْ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا
كُنتُمْ تَعْمَلُونَ (90) إِنَّمَا
أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ
كُلُّ شَيْءٍ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنْ الْمُسْلِمِينَ
(91) وَأَنْ أَتْلُوَ الْقُرْآنَ فَمَنْ
اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَقُلْ إِنَّمَا أَنَا
مِنْ الْمُنذِرِينَ (92) وَقُلْ
الْحَمْدُ لِلَّهِ سَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ
بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (93)
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
طسم (1) تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ
الْمُبِينِ (2) نَتْلُو عَلَيْكَ مِنْ
نَبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
(3) إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ
وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّحُ
أَبْنَاءَهُمْ وَيَسْتَحْيِ نِسَاءَهُمْ إِنَّهُ كَانَ مِنْ الْمُفْسِدِينَ
(4) وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى
الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً
وَنَجْعَلَهُمْ الْوَارِثِينَ (5)
|
89)
Kim iyilikle (ilâhî huzura) gelirse, ona daha iyisi verilir. Ve
onlar o gün korkudan emin kalırlar.
90)
(Rablerinin huzuruna) kötülükle gelen kimseler ise yüzükoyun
cehenneme atılırlar. (Onlara) "Ancak yaptıklarınızın karşılığını
görmektesiniz!" (denir).
91)
(De ki:) Ben ancak, bu şehrin (Mekke'nin) Rabbine -ki O burayı
dokunulmaz kılmıştır- kulluk etmekle emrolundum. Her şey de zaten
O'na aittir. Bana müslümanlardan olmam " emredildi.
92)
"Ve Kur'an'ı okumam (emredildi). Artık kim doğru yola gelirse,
yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben
sadece uyarıcılardanım.
93)
Ve şöyle de: Hamd Allah'a mahsustur. O, âyetlerini size
gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız (ama artık faydası
olmayacaktır). Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
28- el-KASAS SURESİ
(Mekke’de inmiştir, 88 ayettir.)
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla...
1)
Tâ. Sîn. Mîm.
2)
Bunlar, apaçık Kitab'ın âyetleridir.
3)
İman eden bir kavim için (faydalı olmak üzere) Musa ile Firavun'un
haberlerinden bir kısmını sana gerçek şekliyle nakledeceğiz.
4)
Firavun, toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere
bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını
boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o
bozgunculardandı.
5)
Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları
önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak
istiyorduk.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA
385
|
O |
|
|
O |
| |
وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ
وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ
(6) وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ
مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي
الْيَمِّ وَلَا تَخَافِي وَلَا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ
وَجَاعِلُوهُ مِنْ الْمُرْسَلِينَ (7)
فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا
وَحَزَنًا إِنَّ فِرْعَوْنَ
وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ
(8)
وَقَالَتْ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ قُرَّةُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لَا
تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ
لَا يَشْعُرُونَ (9)
وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَى فَارِغًا إِنْ كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ
لَوْلَا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ
(10) وَقَالَتْ لِأُخْتِهِ
قُصِّيهِ فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
(11) وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ
الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى أَهْلِ
بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ
(12) فَرَدَدْنَاهُ إِلَى أُمِّهِ
كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ أَنَّ وَعْدَ
اللَّهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
(13)
|
6)
Ve o yerde onları hakim kılmak; Firavun ile Hâmân'a ve ordularına,
onlardan (İsrailoğullarından gelecek diye) korktukları şeyi
göstermek (istiyorduk).
7)
Musa'nın anasına: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden
endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç korkup
kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu
peygamberlerden biri yapacağız, diye bildirdik.
8)
Nihayet Firavun ailesi onu yitik çocuk olarak (nehirden) aldı. O,
sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz
Firavun ile Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.
9)
Firavun'un karısı (sepetin içinden erkek çocuk çıkınca kocasına:)
Benim ve senin için göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize
faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz, dedi. Halbuki onlar
(işin sonunu) sezemiyorlardı.
10)
Musa'nın anasının yüreğinde yalnızca çocuğunun tasası kaldı. Eğer
biz, (vâdimize) inananlardan olması için onun kalbini
pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi meydana çıkaracaktı.
11)
Annesi Musa'nın ablasına: Onun izini takip et, dedi. O da, onlar
farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi.
12)
Biz daha önceden (annesine geri verilinceye kadar) onun süt
analarını kabulüne (emmesine) müsaade etmedik. Bunun üzerine
ablası: Size, onun bakımını namınıza üstlenecek, hem de ona iyi
davranacak bir aile göstereyim mi? dedi.
13)
Böylelikle biz onu, anasına, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve
Allah'ın vâdinin gerçek olduğunu bilsin diye geri verdik. Fakat
yine de pek çoğu (bunu) bilmezler.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 386
|
O |
|
|
O |
| |
وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا
وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (14)
وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا فَوَجَدَ
فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِ هَذَا مِنْ شِيعَتِهِ وَهَذَا مِنْ
عَدُوِّهِ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ
عَدُوِّهِ فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ قَالَ هَذَا مِنْ عَمَلِ
الشَّيْطَانِ إِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبِينٌ
(15) قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ
نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ
الرَّحِيمُ (16) قَالَ رَبِّ
بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ
(17) فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَةِ
خَائِفًا يَتَرَقَّبُ فَإِذَا الَّذِي اسْتَنصَرَهُ
بِالْأَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُ قَالَ لَهُ مُوسَى إِنَّكَ لَغَوِيٌّ
مُبِينٌ
(18)
فَلَمَّا أَنْ أَرَادَ أَنْ يَبْطِشَ بِالَّذِي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَا
قَالَ يَامُوسَى أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا
بِالْأَمْسِ إِنْ تُرِيدُ إِلَّا أَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْأَرْضِ
وَمَا تُرِيدُ أَنْ تَكُونَ مِنْ الْمُصْلِحِينَ
(19) وَجَاءَ رَجُلٌ مِنْ أَقْصَى
الْمَدِينَةِ يَسْعَى قَالَ يَامُوسَى إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ
بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ إِنِّي لَكَ مِنْ النَّاصِحِينَ
(20) فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا
يَتَرَقَّبُ قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنْ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
(21)
|
14)
Musa yiğitlik çağına erip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim
verdik. İşte güzel davrananları biz böylece mükâfatlandırırız.
15)
Musa, ahalisinin habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada,
biri kendi tarafından, diğeri düşman tarafından olan iki adamı
birbiriyle döğüşür buldu. Kendi tarafından olanı, düşmana karşı
ondan yardım diledi. Musa da ötekine bir yumruk vurup ölümüne
sebep oldu. (Bunun üzerine:) Bu şeytan işidir. O, gerçekten
saptırıcı, apaçık bir düşman, dedi.
16)
Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni
bağışla dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok
esirgeyici olan ancak O'dur.
17)
Musa: Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki, artık
suçlulara (ve suça itenlere) asla arka çıkmayacağım, dedi.
18)
Şehirde korku içinde, (etrafı) gözetleyerek sabahladı. Bir de ne
görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse, feryat ederek yine
ondan imdat istiyor. Musa ona (yardım isteyene) dedi ki: Doğrusu
sen, besbelli bir azgınsın!
19)
Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o adam
dedi ki: Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak
istiyorsun? Demek, düzelticilerden olmak istemiyor da, bu yerde
ille yaman bir zorba olmayı arzuluyorsun sen!
20)
Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi: Ey Musa! İleri
gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal
(buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim, dedi.
21)
Musa korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı. "Rabbim!
Beni zalimler güruhundan kurtar" dedi.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 387
|
O |
|
|
O |
| |
وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسَى رَبِّي أَنْ
يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ (22)
وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنْ النَّاسِ
يَسْقُونَ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمْ امْرَأتَيْنِ تَذُودَانِ قَالَ مَا
خَطْبُكُمَا قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِرَ الرِّعَاءُ
وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ (23)
فَسَقَى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلَّى إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ
إِنِّي لِمَا أَنزَلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ
(24) فَجَاءَتْهُ إِحْدَاهُمَا
تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاءٍ قَالَتْ إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ
لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا فَلَمَّا جَاءَهُ وَقَصَّ
عَلَيْهِ الْقَصَصَ قَالَ لَا تَخَفْ نَجَوْتَ مِنْ الْقَوْمِ
الظَّالِمِينَ (25) قَالَتْ
إِحْدَاهُمَا
يَاأَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ إِنَّ خَيْرَ مَنْ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ
الْأَمِينُ
(26)
قَالَ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ
عَلَى أَنْ تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَةَ حِجَجٍ فَإِنْ أَتْمَمْتَ عَشْرًا
فَمِنْ عِنْدِكَ وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ سَتَجِدُنِي إِنْ
شَاءَ اللَّهُ مِنْ الصَّالِحِينَ (27)
قَالَ ذَلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ أَيَّمَا الْأَجَلَيْنِ
قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّ وَاللَّهُ عَلَى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ
(28)
|
22)
Medyen'e doğru yöneldiğinde: Umarım, Rabbim beni doğru yola
iletir, dedi.
23)
Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok
insan buldu. Onların gerisinde de, (hayvanlarını) engelleyen iki
kadın gördü. Onlara: Derdiniz nedir? dedi. Şöyle cevap verdiler:
Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup
hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır.
24)
Bunun üzerine Musa, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi.
Sonra gölgeye çekildi ve: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her
hayra (lütfuna) muhtacım, dedi.
25)
Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi:
Babam, dedi, bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını
ödemek için seni çağırıyor. Musa, ona (Hz. Şuayb'a) gelip başından
geçeni anlatınca o: Korkma, o zalim kavimden kurtuldun, dedi.
26)
(Şuayb'ın) iki kızından biri: Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut.
Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir
olandır, dedi.
27)
(Şuayb) dedi ki: Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan
birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o
kendinden; yoksa sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi
kimselerden (işverenlerden) bulacaksın.
28)
Musa şöyle cevap verdi: Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden
hangisini doldurursam doldurayım, demek ki bana karşı husumet yok.
Söylediklerimize Allah vekîldir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 388
|
O |
|
|
O |
| |
فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِنْ
جَانِبِ الطُّورِ نَارًا قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ
نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنْ
النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (29)
فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي مِنْ شَاطِئِ الْوَادِي
الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنْ الشَّجَرَةِ أَنْ
يَامُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
(30) وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ
فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ
يُعَقِّبْ يَامُوسَى أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ إِنَّكَ مِنْ الْآمِنِينَ
(31) اسْلُكْ يَدَكَ فِي
جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ وَاضْمُمْ إِلَيْكَ
جَنَاحَكَ مِنْ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ إِلَى
فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
(32) قَالَ رَبِّ إِنِّي قَتَلْتُ
مِنْهُمْ نَفْسًا فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِي
(33) وَأَخِي هَارُونُ هُوَ
أَفْصَحُ مِنِّي لِسَانًا
فَأَرْسِلْهُ مَعِي رِدْءًا يُصَدِّقُنِي إِنِّي أَخَافُ أَنْ
يُكَذِّبُونِي
(34)
قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِأَخِيكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا
فَلَا يَصِلُونَ إِلَيْكُمَا بِآيَاتِنَا أَنْتُمَا وَمَنْ
اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ (35)
|
29)
Sonunda Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr
tarafından bir ateş gördü. Ailesine: Siz (burada) bekleyin; ben
bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için
bir ateş parçası getiririm, dedi.
30)
Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından, (oradaki)
ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: Ey Musa! Bil ki ben,
bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım.
31)
Ve "Asânı at!" (denildi). Musa (attığı) asâyı yılan gibi deprenir
görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Beri gel,
korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın" (buyuruldu).
32)
"Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz çıkacaktır. Korkudan
(açılan) kollarını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun
adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü
onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır" (diye seslenildi).
33)
Musa dedi ki: Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni
öldürmelerinden korkuyorum.
34)
Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni
doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Zira bana
yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ediyorum.
35)
Allah buyurdu: Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir
kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz (mucize yardımlarımız) sayesinde
onlar size erişemiyecekler. Siz ve size tâbi olanlar üstün
geleceksiniz.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 389
|
O |
|
|
O |
| |
فَلَمَّا جَاءَهُمْ مُوسَى بِآيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هَذَا
إِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى وَمَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي آبَائِنَا
الْأَوَّلِينَ (36) وَقَالَ
مُوسَى رَبِّي أَعْلَمُ بِمَنْ جَاءَ بِالْهُدَى مِنْ عِنْدِهِ وَمَنْ
تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
(37) وَقَالَ فِرْعَوْنُ
يَاأَيُّهَا الْمَلَأُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرِي
فَأَوْقِدْ لِي يَاهَامَانُ عَلَى الطِّينِ فَاجْعَل لِي صَرْحًا
لَعَلِّي أَطَّلِعُ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ مِنْ
الْكَاذِبِينَ (38)
وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ
وَظَنُّوا أَنَّهُمْ إِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ
(39) فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ
فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ
الظَّالِمِينَ (40)
وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ وَيَوْمَ
الْقِيَامَةِ لَا يُنصَرُونَ (41)
وَأَتْبَعْنَاهُمْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ
الْقِيَامَةِ هُمْ مِنْ الْمَقْبُوحِينَ
(42) وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَا
أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْأُولَى بَصَائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى
وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
(43)
|
36)
Musa onlara apaçık âyetlerimizi getirince: Bu, olsa olsa
uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini
işitmemiştik, dediler.
37)
Musa şöyle dedi: Rabbim, kendi katından kimin hidayet (hakka
rehberlik) getirdiğini ve hayırlı âkıbetin kime nasip olacağını en
iyi bilendir. Muhakkak ki, zalimler iflâh olmazlar.
38)
Firavun: Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh
tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve
tuğla imal et), bana bir kule yap ki Musa'nın tanrısına çıkayım;
ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir, dedi.
39)
O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve
gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.
40)
Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak işte,
zalimlerin sonu nice oldu!
41)
Onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü
onlar yardım görmeyeceklerdir.
42)
Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyamet gününde de
kötülenmişler arasındadır.
43)
Andolsun biz, ilk nesilleri yok ettikten sonra Musa'ya, -düşünüp
öğüt alsınlar diye- insanlar için apaçık deliller, hidayet rehberi
ve rahmet olarak o Kitab'ı (Tevrat'ı) vermişizdir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 390
|
O |
|
|
O |
| |
وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ إِذْ قَضَيْنَا إِلَى مُوسَى
الْأَمْرَ وَمَا كُنتَ مِنْ الشَّاهِدِينَ
(44) وَلَكِنَّا أَنشَأْنَا
قُرُونًا فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمْ الْعُمُرُ وَمَا كُنتَ ثَاوِيًا فِي
أَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُوا عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَلَكِنَّا كُنَّا
مُرْسِلِينَ (45) وَمَا كُنتَ
بِجَانِبِ الطُّورِ إِذْ نَادَيْنَا وَلَكِنْ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ
لِتُنذِرَ قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِيرٍ مِنْ قَبْلِكَ
لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (46)
وَلَوْلَا أَنْ تُصِيبَهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ
فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا
فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ
(47) فَلَمَّا جَاءَهُمْ الْحَقُّ
مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا لَوْلَا أُوتِيَ مِثْلَ مَا أُوتِيَ مُوسَى
أَوَلَمْ يَكْفُرُوا بِمَا أُوتِيَ مُوسَى مِنْ قَبْلُ قَالُوا
سِحْرَانِ تَظَاهَرَا وَقَالُوا إِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ
(48) قُلْ فَأْتُوا بِكِتَابٍ
مِنْ عِنْدِ اللَّهِ هُوَ أَهْدَى مِنْهُمَا أَتَّبِعْهُ إِنْ كُنتُمْ
صَادِقِينَ (49) فَإِنْ لَمْ
يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءَهُمْ
وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنْ اللَّهِ
إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
(50)
|
44)
(Resûlüm!) Musa'ya emrimizi vahyettiğimiz sırada, sen batı yönünde
bulunmuyordun ve (o hadiseyi) görenlerden de değildin.
45)
Bilakis biz nice nesiller var ettik de, onların üzerinden uzun
zamanlar geçti. Sen, âyetlerimizi kendilerinden okuyarak öğrenmek
üzere Medyen halkı arasında oturmuş da değilsin; aksine (onları
sana) gönderen biziz.
46)
(Musa'ya) seslendiğimiz zaman da, sen Tûr'un yanında değildin.
Bilakis, senden önce kendilerıne uyarıcı (peygamber) gelmeyen bir
kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri
sana bildirdik); ola ki düşünüp öğüt alırlar.
47)
Bizzat kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet
geldiğinde: Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin
de, âyetlerine uysak ve müminlerden olsaydık! diyecek olmasalardı
(seni göndermezdik).
48)
Fakat onlara tarafımızdan o hak (Peygamber) gelince: "Musa'ya
verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?" dediler.
Peki, daha önce Musa'ya verileni de inkâr etmemişler miydi?
"Birbirini destekleyen iki sihir!" demişler ve şunu söylemişlerdi:
Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.
49)
(Resûlüm!) De ki: Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu
ikisinden (bana ve Musa'ya inen kitaplardan) daha doğru bir kitap
getirin de ben ona uyayım!
50)
Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine
uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi
hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zalim
kavmi doğru yola iletmez.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 391
|
O |
|
|
O |
| |
وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمْ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
(51) الَّذِينَ آتَيْنَاهُمْ
الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِهِ هُمْ بِهِ يُؤْمِنُونَ
(52) وَإِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ
قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا
مِنْ قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ (53)
أُوْلَئِكَ يُؤْتَوْنَ أَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا
وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
يُنفِقُونَ (54) وَإِذَا
سَمِعُوا اللَّغْوَ أَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَا أَعْمَالُنَا
وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَا نَبْتَغِي
الْجَاهِلِينَ (55) إِنَّكَ
لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ
وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (56)
وَقَالُوا إِنْ نَتَّبِعْ الْهُدَى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ
أَرْضِنَا أَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَمًا آمِنًا يُجْبَى إِلَيْهِ
ثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقًا مِنْ لَدُنَّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ
لَا يَعْلَمُونَ (57) وَكَمْ
أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ بَطِرَتْ مَعِيشَتَهَا فَتِلْكَ
مَسَاكِنُهُمْ لَمْ تُسْكَنْ مِنْ بَعْدِهِمْ إِلَّا قَلِيلًا وَكُنَّا
نَحْنُ الْوَارِثِينَ (58)
وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا
رَسُولًا يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي
الْقُرَى إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ
(59)
|
51)
Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri
ardınca yetiştirmişizdir (aralıksız vahiylerimizi göndermişizdir).
52)
Ondan (Kur an'dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da
iman ederler.
53)
Onlara (Kur'an) okunduğu zaman: Ona iman ettik. Çünkü o
Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman
idik, derler.
54)
İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki defa
verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine
verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar.
55)
Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: Bizim
işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz
kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz, derler.
56)
(Resûlüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah
dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O
bilir.
57)
"Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız"
dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin
ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere
(Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu
bilmezler.
58)
Biz, refahından şımarmış nice memleketi helâk etmişizdir. İşte
yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az oturulabilmiştir.
Onlara biz vâris olmuşuzdur.
59)
Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi
memleketlerin ana merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk
edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri
helâk etmişizdir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 392
|
O |
|
|
O |
| |
وَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا
وَزِينَتُهَا وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى أَفَلَا
تَعْقِلُونَ (60) أَفَمَنْ
وَعَدْنَاهُ وَعْدًا حَسَنًا فَهُوَ لَاقِيهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ
مَتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ
الْمُحْضَرِينَ (61) وَيَوْمَ
يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِي الَّذِينَ كُنتُمْ
تَزْعُمُونَ (62) قَالَ
الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمْ الْقَوْلُ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ الَّذِينَ
أَغْوَيْنَا
أَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَا تَبَرَّأْنَا إِلَيْكَ مَا كَانُوا
إِيَّانَا يَعْبُدُونَ
(63)
وَقِيلَ ادْعُوا شُرَكَاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا
لَهُمْ وَرَأَوْا الْعَذَابَ لَوْ أَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ
(64) وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ
فَيَقُولُ مَاذَا أَجَبْتُمْ الْمُرْسَلِينَ
(65) فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمْ
الْأَنْبَاءُ يَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا يَتَسَاءَلُونَ
(66) فَأَمَّا مَنْ تَابَ وَآمَنَ
وَعَمِلَ صَالِحًا فَعَسَى أَنْ يَكُونَ مِنْ الْمُفْلِحِينَ
(67) وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا
يَشَاءُ وَيَخْتَارُ مَا كَانَ لَهُمْ الْخِيَرَةُ سُبْحَانَ اللَّهِ
وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ (68)
وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا
يُعْلِنُونَ (69) وَهُوَ
اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْأُولَى
وَالْآخِرَةِ وَلَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
(70)
|
60)
Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür.
Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâla
buna aklınız ermeyecek mi?
61)
Şu halde, kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ardından ona
kavuşan kimse, (sırf) dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini
yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (azap için) huzurumuza
getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?
62)
O gün Allah onları çağırarak: Benim ortaklarım olduklarını iddia
ettikleriniz hani nerede? diyecektir.
63)
(O gün) aleyhlerine söz (hüküm) gerçekleşmiş olanlar: Rabbimiz!
Şunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak onları da
öylece azdırdık (yoksa onları zorlayan bir gücümüz yoktu. Onların
suçlarından) berî olduğumuzu sana arzederiz. Zaten onlar aslında
bize tapmıyorlardı (kendi arzularına tapıyorlardı), derler.
64)
"(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınızı çağırın!" denir, onlar da
çağırırlar; fakat kendilerine cevap vermezler ve (karşılarında)
azabı görürler. Ne olurdu (dünyada iken) doğru yola girselerdi!
65)
O gün Allah onları çağırarak: Peygamberlere ne cevap verdiniz?
diyecektir.
66)
İşte o gün onlara bütün haberler körleşmiştir (delilleri tükenmiş,
söyleyecek sözleri kalmamıştır); onlar birbirlerine de
soramayacaklardır.
67)
Fakat tevbe eden, iman edip iyi işler yapan kimseye gelince, onun
kurtuluşa erenler arasında olması umulur.
68)
Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur.
Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şânı yücedir.
69)
Rabbin, onların, sînelerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını
da bilir.
70)
İşte O, Allah'tır. O'ndan başka tanrı yoktur. Önünde de, sonunda
da hamd O'nundur, hüküm O'nundur. Ve ancak O'na döndürüleceksiniz
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 393
|
O |
|
|
O |
| |
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ اللَّيْلَ سَرْمَدًا
إِلَى يَوْمِ
الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُمْ بِضِيَاءٍ
أَفَلَا تَسْمَعُونَ
(71)
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ النَّهَارَ
سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ
يَأْتِيكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ فِيهِ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
(72) وَمِنْ رَحْمَتِهِ جَعَلَ
لَكُمْ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ
فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (73)
وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ
فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِي الَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ
(74) وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ
أُمَّةٍ شَهِيدًا فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ فَعَلِمُوا أَنَّ
الْحَقَّ لِلَّهِ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
(75) إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ
قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنْ الْكُنُوزِ مَا
إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ
قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ
الْفَرِحِينَ (76) وَابْتَغِ
فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنْ
الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ
الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ
(77)
|
71)
(Resûlüm!) De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi
ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka
size bir ışık getirecek tanrı kimdir? Hâla işitmeyecek misiniz?
72)
De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet
gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka, istirahat
edeceğiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir? Hâla görmeyecek
misiniz?
73)
Rahmetinden ötürü Allah, geceyi ve gündüzü yarattı ki geceleyin
dinlenesiniz, (gündüzün) O'nun fazlu kereminden (rızkınızı)
arayasınız ve şükredesiniz.
74)
O gün Allah onları çağırarak: Benim ortaklarım olduklarını iddia
ettikleriniz hani nerede? diyecektir.
75)
(O gün) her ümmetten bir şahit çıkarır, (kâfirlere): Kesin
delilinizi getirin! deriz. O zaman bilirler ki hakikat Allah'a
aittir ve uydurageldikleri şeyler (putlar) da kendilerinden
ayrılıp kaybolmuşlardır.
76)
Karun, Musa'nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti.
Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlükuvvetli
bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki
Allah şımarıkları sevmez.
77)
Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret
yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan
ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu
arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 394
|
O |
|
|
O |
| |
قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِندِي أَوَلَمْ يَعْلَمْ
أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَهْلَكَ مِنْ قَبْلِهِ مِنْ القُرُونِ مَنْ هُوَ
أَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَأَكْثَرُ جَمْعًا وَلَا يُسْأَلُ عَنْ
ذُنُوبِهِمْ الْمُجْرِمُونَ (78)
فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ
الْحَيَاةَ الدُّنيَا يَالَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ
إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ (79)
وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَيْلَكُمْ ثَوَابُ اللَّهِ
خَيْرٌ لِمَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا وَلَا يُلَقَّاهَا إِلَّا
الصَّابِرُونَ (80)
فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ
يَنصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مِنْ المُنْتَصِرِينَ
(81) وَأَصْبَحَ الَّذِينَ
تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللَّهَ
يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَوْلَا
أَنْ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا وَيْكَأَنَّهُ لَا
يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ (82)
تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ
عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
(83) مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ
فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَا وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى
الَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَاتِ إِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
(84)
|
78)
Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde
verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki
nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan
kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah
onların hepsini bilir).
79)
Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya
hayatını arzulayanlar: Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de
olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler.
80)
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar
olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah'ın mükâfatı
daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.
81)
Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık
Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o,
kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.
82)
Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı,
kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah
bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi.
Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar.
83)
İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu
arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ
sahiplerinindir.
84)
Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır.
Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak
yaptıkları kadar ceza görürler.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 395
|
O |
|
|
O |
| |
إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ
قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ مَنْ جَاءَ بِالْهُدَى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ
مُبِينٍ (85) وَمَا كُنتَ
تَرْجُوا أَنْ يُلْقَى إِلَيْكَ الْكِتَابُ إِلَّا رَحْمَةً مِنْ
رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِلْكَافِرِينَ
(86) وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ
آيَاتِ اللَّهِ بَعْدَ إِذْ أُنزِلَتْ إِلَيْكَ وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ
وَلَا تَكُونَنَّ مِنْ الْمُشْرِكِينَ
(87) وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا إِلَهَ
إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ
وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (88)
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
الم (1) أَحَسِبَ النَّاسُ
أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
(2) وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ
مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا
وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ (3)
أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ أَنْ
يَسْبِقُونَا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ (4)
مَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ
لَآتٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (5)
وَمَنْ جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ
اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنْ الْعَالَمِينَ (6)
|
85)
Kur'an'ı sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere
döndürecektir. De ki: Rabbim, kimin hidayeti getirdiğini ve kimin
apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir.
86)
Sen, bu Kitab'ın sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) ancak
Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma!
87)
Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık sakın onlar seni
bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine davet et. Asla müşriklerden
olma!
88)
Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O'ndan başka
tanrı yoktur. O'nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm
O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz.
29- el-ANKEBUT SURESİ
(Mekke’de inmiştir, 69 ayettir.)
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla...
1)
Elif. Lâm. Mîm.
2)
İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle
bırakılıvereceklerini mi sandılar?
3)
Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir.
Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka
ortaya koyacaktır.
4)
Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar?
Ne kadar kötü (ne yanlış) hüküm veriyorlar!
5)
Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah'ın tayin ettiği o
vakit elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.
6)
Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah,
âlemlerden müstağnîdir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 396
|
O |
|
|
O |
| |
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ
سَيِّئَاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا
يَعْمَلُونَ (7) وَوَصَّيْنَا
الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا وَإِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي
مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ
فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
(8) وَالَّذِينَ آمَنُوا
وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ
(9) وَمِنْ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ
آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ جَعَلَ فِتْنَةَ
النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ وَلَئِنْ جَاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ
لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ
بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ (10)
وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ
الْمُنَافِقِينَ (11) وَقَالَ
الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا
وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ
مِنْ شَيْءٍ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (12)
وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالًا مَعَ
أَثْقَالِهِمْ وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا
يَفْتَرُونَ (13) وَلَقَدْ
أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ
إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمْ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
(14)
|
7)
İman edip iyi işler yapanların (geçmiş) kötülüklerini elbette
örteriz ve onlara, yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz.
8)
Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir.
Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne)
bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz
ancak banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.
9)
İman edip iyi işler yapanları, muhakkak sâlihler (zümresi) içine
katarız.
10)
İnsanlardan kimi vardır ki: "Allah'a inandık" der; fakat Allah
uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah'ın
azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir nusret gelecek olsa,
mutlaka, "Doğrusu biz de sizinle beraberdik" derler. İyi de,
Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?
11)
Allah, elbette (O'na gönülden) iman edenleri de bilir, iki
yüzlüleri de bilir (ortaya çıkaracaktır).
12)
Kâfirler, iman edenlere: Bizim yolumuza uyun, sizin günahlannızı
biz yüklenelim, derler. Halbuki onların hiçbir günahını yüklenecek
değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler.
13)
(Fakat gerçek şu ki) elbette kendi yüklerini (veballerini), kendi
yükleriyle birlikte nice yükleri taşıyacaklar ve uydurup
durdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.
14)
Andolsun ki biz Nuh'u kendi kavmine gönderdik de o bin yıldan elli
yıl eksik bir süre onların arasında kaldı. Sonunda onlar
zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
SAYFA 397
|
O |
|
|
O |
| |
فَأَنجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ وَجَعَلْنَاهَا آيَةً
لِلْعَالَمِينَ (15)
وَإِبْرَاهِيمَ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ
ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
(16) إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ
دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا إِنَّ الَّذِينَ
تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا
فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ
إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (17)
وَإِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى
الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ
(18) أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ
ثُمَّ يُعِيدُهُ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ
(19) قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ
فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ
النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
(20) يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ
وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَاءُ وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ
(21) وَمَا أَنْتُمْ
بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَلَا
فِي السَّمَاءِ وَمَا لَكُمْ
مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ
(22)
وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَلِقَائِهِ أُوْلَئِكَ
يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
(23)
|
15)
Fakat biz onu ve gemidekileri kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret
yaptık.
16)
İbrahim de; hani kavmine demişti ki: “Allah’a iba-det edin ve
O’ndan sakının, eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”
17)
“Siz yalnızca Allah’tan başka birtakım putlara iba-det ediyor
ve aslı olmayan yalanlar düzüyorsunuz. Ger-çek şu ki, sizin
Allah’tan başka ibadet ettikleriniz, size rızık vermeye güç
yetiremezler; öyleyse rızkı Allah’ın katında arayın, O’na ibadet
edin ve O’na şükredin. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.”
18)
“Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de ya-lanlamışlardır.
Rasule düşen ise, yalnızca açık bir teb-liğdir.”
19)
Allah'ın, yaratılanı ilk baştan nasıl yarattığını, (ölümden) sonra
bunu(nasıl) tekrarladığını görmediler mi? Şüphesiz bu, Allah'a
göre kolaydır.
20)
De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl
yaratmış bir bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret
hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir.
21)
O, dilediğine azabeder, dilediğini esirger. Ancak O'na
döndürüleceksiniz.
22)
Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allah'ı) âciz bırakamazsınız.
Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız.
23)
Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler -işte onlar-
benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar için acıklı bir
azap vardır.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
16)
İbrahim’i de gönderdik; hani o kavmine demişti ki: “Yalnızca Allah’a ibadet
edin, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayın ve O’nun emirlerine karşı gelmekten
sakının, eğer hayrı ve şerri tanıyıp onları birbirinden ayırabiliyorsanız bilin
ki Allah’a ibadet edip O’ndan korkmak, sizin için putlara tapmaktan daha
hayırlıdır.”
17)
“Siz fayda veya zarar verecek bir şeye tapmıyor, yalnızca Allah’tan başka
kendi elinizle yapmış olduğunuz birtakım taştan putlara ibadet ediyor, onlara
tapıyor ve “Bu putlar Allah’ın ortaklarıdır.” diyerek aslı astarı olmayan
yalanlar düzüyor, boş şeyler uyduruyorsunuz. Gerçek şu ki, sizin Allah’tan başka
ibadet ettikleriniz, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı sadece
Allah’ın katında arayın, size rızık verebilecek sadece O’dur. Sadece O’na
ibadet, kulluk, O edin O’na hiçbir şeyi şirk, ortak koşmayın ve verdiği
nimetlerden dolayı sadece O’na şükredin. Kıyamet gününde başkasına değil, sadece
O’na döndürüleceksiniz. O, herkese yaptıklarının karşılığını zerre miktarı
haksızlığa uğratmaksızın verecektir.”
18)
“Eğer beni yalanlarsanız, bu yalanlamanızla bana asla zarar veremezsiniz.
Sadece kendinize zarar verirsiniz. Çünkü sizden önceki birçok ümmetler de nebi
ve rasulleri yalanlamışlardı da başlarına Allah’ın azabı gelmişti. Onların
başına gelen sizin de başınıza gelecektir. Rasule düşen ise, yalnızca Allah’ın
emirlerini açık bir tebliğdir. İnsanları doğru yola iletmek onun görevi
değildir.”
SAYFA 398
|
O |
|
|
O |
| |
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ
حَرِّقُوهُ فَأَنجَاهُ اللَّهُ مِنْ النَّارِ إِنَّ فِي ذَلِكَ
لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (24)
وَقَالَ إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا
مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ
بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَمَأْوَاكُمْ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ
نَاصِرِينَ
(25)
فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي إِنَّهُ
هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (26)
وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا فِي
ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي
الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنْ الصَّالِحِينَ
(27) وَلُوطًا إِذْ قَالَ
لِقَوْمِهِ إِنَّكُمْ
لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنْ
الْعَالَمِينَ
(28) أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ
الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمْ
الْمُنكَرَ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا ائْتِنَا
بِعَذَابِ اللَّهِ إِنْ كُنتَ مِنْ الصَّادِقِينَ
(29) قَالَ رَبِّ انصُرْنِي عَلَى
الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ (30)
|
24)
Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: “Onu öl-dürün ya da
yakın.” demek oldu. Böylece Allah onu ateşten kurtardı.
Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için ayetler vardır.
25)
Dedi ki: “Siz ancak dünya hayatında kendi aranız-da bir dostluk
için, Allah’tan başka bir takım putları edindiniz. Sonra kıyamet
gününde kiminiz kiminizi in-kâr edecek ve kiminiz kiminize lanet
edecektir. Barına-ğınız ateştir, yardımcılarınız da yoktur.”
26)
Bunun üzerine Lut ona iman etti ve dedi ki: “Ger-çekten ben
Rabbime hicret edeceğim. Şüphe yok ki O, Azîz’dir, Hakîm’dir.”
27)
Biz ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık ve onun so-yunda nebiliği ve
kitabı kıldık. Ona mükâfatını dünya-da verdik. Şüphesiz o,
ahirette de elbette salihlerdendir.
28)
Lût'u da (gönderdik). O, kavmine demişti ki: Gerçekten siz, daha
önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz!
29)
(Bu ilâhî ikazdan sonra hâla) siz, ille de erkeklere yaklaşacak,
yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlikler yapacak mısınız!
Kavminin cevabı ise, şöyle demelerinden ibaret oldu:
(Yaptıklarımızın kötülüğü ve azaba uğrayacağımız konusunda) doğru
söyleyenlerden isen, Allah'ın azabını getir bize!
30)
(Lût:) Şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle Rabbim! dedi.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
24)
İbrahim, kavmini Allah’a çağırıp onlara, putlara tapmalarını söylediğinde,
kavminin ona cevabı yalnızca: “Ondan kurtulmanız için onu öldürün ya da ateşe
atıp cayır cayır yakın.” demek oldu. Böylece onu ateşe attılar. Allah ise
ateşi serin ve selametli kılarak onu ateşten kurtardı. Şüphesiz İbrahim’i
ateşten kurtarmamızda, hiç kuşkusuz Allah’ın varlığına ve sonsuz gücüne iman
eden bir kavim için O’nun gücünü gösteren ayetler, parlak deliller, açık
deliller, ibretli alametler vardır.
25)
İbrahim kavmini azarlayıp kınayarak onlara dedi ki: “Siz ancak onlara ibadet
için bir araya toplanmanız sayesinde, bu dünya hayatında kendi aranızda bir
dostluk, sevgi ve muhabbetin devam etmesi için, Allah’tan başka bir takım
putları Allah’la beraber ilahlar edindiniz, onlara tapındınız. Sonra kıyamet
gününde durum değişir. Bu sevgi ve arkadaşlık düşmanlık kine dönüşür. Şöyle ki,
orada birbirlerini tanımazlıktan gelirler. Önderler, kendilerine uyanlardan uzak
durur. Onların peşinden gidenlerse, önderlere lanet ederler. Çünkü dünyadaki
arkadaşlıkları Allah rızası için değildi. Hepinizin varacağı yer cehennem
ateşidir. Sizi oradan kurtaracak hiç bir yardımcınız ve destekçiniz yoktur.”
26)
Bunun üzerine kardeşi Haran’ın oğlu olan Lut İbrahim’e iman etti, onu tasdik
etti ve dedi ki: “Gerçekten ben Allah’ın rızasını kazanma uğruna Rabbime
hicret edeceğim, O’nun dinie hizmet etmek amacıyla yaşadığım Irak topraklarını
terkedip ülkemden Suriye ve Filistin’e göç ediyorum. Şüphe yok ki Allah, galip
ve güçlü olan, yenen, asla yenilmeyen, hüküm ve hikmet sahibi olan, her şeyi
yerli yerinde yapandır.”
27)
İbrahim, Allah yolunda kavmini terkedip hicret edince biz ona salih bir oğul
olan İshak’ı ve ardından da torunu Yakub’u bağışladık ve sadece ona mahsus olmak
üzere böyle büyük bir lütufta bulunduk. İbrahim’den sonraki bütün peygamberleri
onun soyundan getirdik ve semavi kitapları onun soyundan olan peygamberlere
indirdik. Ona mükâfatını dünyada verdik. Onun, bütün dinlerde güzel bir şekilde
anılmasını sağladık. Şüphesiz o, ahirette de elbette salih kimselerdendir. Kâmil
kulların içindedir.
SAYFA 399
|
O |
|
|
O |
| |
وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا إِنَّا
مُهْلِكُو أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ إِنَّ أَهْلَهَا كَانُوا
ظَالِمِينَ (31) قَالَ إِنَّ
فِيهَا لُوطًا قَالُوا نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَنْ فِيهَا لَنُنَجِّيَنَّهُ
وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنْ الْغَابِرِينَ
(32) وَلَمَّا أَنْ جَاءَتْ
رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالُوا لَا
تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ إِلَّا
امْرَأَتَكَ كَانَتْ مِنْ الْغَابِرِينَ
(33) إِنَّا مُنزِلُونَ عَلَى أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ
رِجْزًا مِنْ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
(34) وَلَقَد تَرَكْنَا مِنْهَا
آيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
(35) وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا فَقَالَ
يَاقَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْآخِرَ وَلَا
تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (36)
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَتْهُمْ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ
جَاثِمِينَ (37) وَعَادًا
وَثَمُودَ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ وَزَيَّنَ
لَهُمْ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنْ السَّبِيلِ
وَكَانُوا مُسْتَبْصِرِينَ (38)
|
31)
Elçilerimiz İbrahim’e bir müjde ile geldiklerinde, dediler ki:
“Muhakkak ki biz şu kasaba halkını helâk edeceğiz. Çünkü onun
halkı zalim oldular.”
32)
Dedi ki: “Onun içinde Lût da vardır.” Dediler ki: “Onun
içinde kimin olduğunu biz daha iyi biliriz. Ken-di karısı dışında,
onu ve ailesini muhakkak kurtaraca-ğız. O, geride
kalacaklardandır.”
33)
Elçilerimiz Lût'a gelince, Lût onlar hakkında tasalandı ve (onları
korumak için) ne yapacağını bilemedi. Ona: Korkma, tasalanma!
Çünkü biz seni de aileni de kurtaracağız. Yalnız, (azapta)
kalacaklar arasında bulunan karın müstesna, dediler.
34)
"Biz, şüphesiz, bu memleket halkının üzerine, yoldan çıkmalarına
karşılık gökten (feci) bir azap indireceğiz."
35)
Andolsun ki, biz, aklını kullanacak bir kavim için oradan apaçık
bir ibret nişânesi bırakmışızdır.
36)
Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik ve Şuayb: Ey kavmim!
Allah'a kulluk edin, ahiret gününe umut bağlayın, yeryüzünde
bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın! dedi.
37)
Fakat onu yalancılıkla itham ettiler. Derken, kendilerini bir
sarsıntı yakalayıverdi ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.
38)
Âd ve Semûd'u da (helâk ettik). Sizin için, (onların başına
nelerin geldiği) oturdukları yerlerden apaçık anlaşılmaktadır.
Şeytan onlara yaptıkları işleri güzel gösterip onları doğru yoldan
çıkardı. Oysa bakıp görebilecek durumdaydılar.
|
|
|
O |
|
|
O |
|
31)
Elçi-meleklerimiz İbrahim’e, İshak isminde iyi huylu bir çocuğu müjdelemek için
geldiklerinde, dediler ki: “Ey İbrahim! Bizden korkma. Muhakkak ki biz Lût
kavminin yaşadığı şu kasaba halkını helâk edeceğiz. Çünkü onun halkı zalim ve
kâfir oldular, iyice zulüm ve bozgunluğa daldılar. Taşkınlık ve inat, onların
tabii halleri olmuştur.”
32)
İbrahim, kardeşinin oğlu Lût’u savunarak dedi ki: “İçlerinde salih bir
peygamber olan Lût da olduğu halde, o ülke halkını nasıl yok edeceksiniz?”
Elçi-meleklerimiz dediler ki: “Onun içinde kimin olduğunu, kimlerin helak
edilip edilmeyeceğini biz senden daha iyi biliriz. Çünkü Allah bizi bu konuyla
görevlendirmiştir. Lût’un karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak helak
olmaktan kurtaracağız. Karısı Allah’a iman etmediği, asileri desteklediği için
geride kalıp helak olacaklardandır.”
33)
Sonra melekler, İbrahim’in yanından ayrılıp
yakışıklı delikanlılar suretinde Lût’un yanına gittiler.
SAYFA 400
|
O |
|
|
O |
| |
وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مُوسَى
بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانُوا
سَابِقِينَ (39) فَكُلًّا
أَخَذْنَا بِذَنْبِهِ فَمِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا
وَمِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا
بِهِ الْأَرْضَ وَمِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ اللَّهُ
لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
(40) مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا
مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنكَبُوتِ اتَّخَذَتْ
بَيْتًا وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ
كَانُوا يَعْلَمُونَ (41)
إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ وَهُوَ
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (42)
وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ وَمَا يَعْقِلُهَا إِلَّا
الْعَالِمُونَ
(43) خَلَقَ اللَّهُ
السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً
لِلْمُؤْمِنِينَ (44) اتْلُ
مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ الْكِتَابِ وَأَقِمْ الصَّلَاةَ إِنَّ
الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنْ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ
اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
(45)
|
39)
Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da (helâk ettik). Andolsun ki, Musa
onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük
taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.
40)
Nitekim, onlardan her birini günahı sebebiyle cezalandırdık.
Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç
bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda
boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine
zulmediyorlardı.
41)
Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu
gibidir. Örümcek bir yuva edinir; halbuki yuvaların en çürüğü
şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!
42)
Allah, onlar'ın kendisini bırakıp da hangi şeye yalvardıklarını
şüphesiz bilir. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.
43)
İşte biz, bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları
ancak bilenler düşünüp anlayabilir.
44)
Allah, gökleri ve yeri hak olarak (yerli yerince) yarattı.
Şüphesiz bunda, iman edenler için (Allah'ın varlık ve kudretine)
bir nişâne bulunmaktadır.
45)
(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki,
namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette
(ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.
|
|
|
O |
|
|
O |
|