Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 4. Sayfa - Bilmen

4-NİSA SÛRESİ

Bismillahirrahmanirrahim

 

  Bu âyeti kerime ile başlayan Nisa süresi, Medine'i Münevvere'de inmiştir. Yüzyetmiş altı âyetten meydana gelir. Başlıca konuları: Aile hayatına ait olduğundan böyle  "Nisa Sûresi" adını almıştır. İçerdiği âyeti kerimeler, insanlığın yaratılışına, kardeşliğine, aile teşkilatına, ferdî, içtimaî haklara, vazifelere, cihada, dinî terbiyenin hakkıyla yerine getirilmesini temin edecek hükümlere ve diğer konulara aittir.

 

       ziyaret eder, yakınlık gösterirse Allah Teâlâ da ona manen yakınlık göstersin ve kim beni keser atarsa Hak Teâlâ da onunla ilgisini kessin, onu manevî

     mahrum bıraksın. Nitekim diğer bir hadisi şerifte de:: Akrabalık bağını kesen kimse cennete giremez. Bu görevi yerine getirmeyenler cennete ilk girenler ile beraber girmek nimetine nail olamaz.

 

     o zatı öyle bir harika olarak topraktan yaratmağa kadir olan bir Yüce yaratıcı, artık nice âlemleri de yaratmaya ve insanları öldükten sonra yeniden dirilterek

  = O, her şeye kadirdir)

 

     Bir müslüman için tevekân halinde yâni şiddetli istek halinde evlenmek farzdır. Yâni alacağı kadının mihrini ve nafakasını temine gücü yetiyorsa, evlenmediği takdirde gayri meşru ilişkilerden kendini koruyamayacak derecede kadınlara düşkün ise onun için evlenmek farzdır, bunu t erke d erse günahkâr olur.

 

  Gayrimeşru ilişkiler, soyların ihtilâl ve bozulmasına ve karışmasına sebep olur. Gayrimeşru bir çocuk, şefkatli bir babanın korumasından, terbiyesinden mahrum kalır, bunun neticesinde çocuklar zayi olur, soylar kesilir ve nihayet insanlık âlemi harabolur gider.

   Gayrimeşru ilişkiler olduğu takdirde bir kadın bir erkekle yetinmez. Bu yüzden erkekler arasında çarpışmalar, vuruşmalar meydana gelir, insanlık hayatı kanlar içinde kalır.

  Gayrimeşru ilişkilere kendilerini vermiş olan kadınlardan temiz tabiatlı herkes nefret eder, böyle kadınlar ile mutlu bir aile kumlamaz.

       Gayrimeşru ilişkiler kadınlar için bir zillettir, bir felâkettir. Kadınlar, erkeklerin sırf şehevî arzularını tatmine âlet değildirler, güzel bir sınıf teşkil eden kadınların kendilerine mahsus bir takım vazifeleri, tertemiz hakları vardır. Gayrimeşru ilişkiler ise buna aykırıdır...

       Eğer gayrimeşru ilişkilere izin verilmiş olsaydı hiçbir kadın bir erkeğe mahsus olmazdı, insanlar hayvani bir hayat yaşamakta bulunurlardı. Halbuki, böyle bir duruma insanların şerefine muhaliftir, insanların mahlûkat arasında sahip oldukları kıymet ve terbiyeye aykırıdır.

    Gayrimeşru ilişkiler kadınları zillete düşürür, onların çok kere hastalıklara, zilletlere tutulmalarına sebebiyet verir, onların şerefli, hürmete lâyık bir vaziyette bulunmalarına mâni olur. Halbuki, meşru nikahlar sayesinde bu gibi ferdî içtimaî rezaletlere meydan kalmaz, cemiyet hayatı bir temizlik dahilinde yaşar, İnsanlık soyu       bir intizam ve  dayanışma çerçevesinde  devam  edip  gider.  Özellikle  peygamberin  sünnetine  riâyet ve  Muhammedi  ümmetinin  artmasına hizmet  edilmiş

     sevaba da vesile olur. Nitekim bir hadisi nebevide:: Ey ümmetim!. Evleniniz, artınız, çünkü ben kıyamet günü sizin ile ümmetlere karşı iftiharda bulunurum.

    şer'an mecbur değildir. Bir müslüman dilerse bir kadın ile yetinir ve lüzum görürse şartlarına uygun olarak dörde kadar evlilikte bulunur, ve dilerse hiç de

   Tefsir kitaplarında yazılı olduğu üzere    <&(»-S-i>-   j ı jv   Âyeti kerimesine dâir birçok yorum vardır. Bu cümleden olarak tefsiri kebirdeki bir yoruma göre

    Malumdur ki, evlilik bağının meşru oluşundaki en mühim fayda ikidir. Biri iffeti muhafazadır, diğeri de üremeyi temindir. Evet... Bir insan, evlenerek birçok hayatî sıkıntılara katlanır, daima hayat mücadelelerinde bulunur. Üzerine düşen birçok ağır evlilik vazifelerini ifaya çalışır. Elbette bunca sıkıntıları yüklenmesi için birer mühim sebep vardır. İşte şüphe yok ki, bu sebeplerin birincisi, namus eteğini fuhuşa bulaştırmaktan korumaktır, diğeri de adını devam ettirmeye vesile olacak evlada kavuşmaktır. Halbuki, bazı kimseler hakkında onların birer eş ile yetinmeleri onların o meşru emellerinin meydana gelmesine yeterli olamaz. Meselâ: olabilir ki, kadın, ya hasta veya pek yaşlı olarak inziva köşesine çekilir veya bütün vakitlerini çocuklarının terbiyelerine hasreder, veya doğurmuş olduğu çocuklar yaşamayı? vaktiyle vefat etmiş olurlar. Veyahut bir iki çocuk doğurduktan sonra artık doğuramaz bir hâle gelir veyahut kısır olduğu için hiç çocuk doğurmamış bulunur. Kısacası bu gibi birer sebebten dolayı tekrar evlenmeye lüzum görülebilir.

        Güzel bir dinî terbiyeye, temiz bir yaratılışa sahip olan bir zat için hayatını fuhuşun korkunç dalgaları arasında yok etmek asla mümkün olamaz. Böyle bir zatın tabii isteklerini bir eşi tatmin edemediği takdirde meşru bir yola başvurması gerekmez mi?. Binaenaleyh böyle bir zat için tekrar evlenmekten başka çare yoktur. Eğer herhalde bir eş ile yetinmeye mecbur tutulsa nikâhı altındaki bir kadın onun bu isteklerini tatmin edem iye cek bir halde hasta veya ihtiyar olduğu takdirde bu zat ne yapacak!. Eğer bu kadından ayrılmak çarelerine baş vurursa bu zavallı kadına zulm etmiş ona karşı mürüvvetsizlik göstermiş olmaz mı?. Halbuki başka bir kadın daha alacak olsa bu sakıncalar ortadan kalkmış olur..

 

     şu ki: İslâm şeriatı bu çok evliliğe izin vermiştir, fakat bu konudaki izin, adalet şartına bağlıdır, eşlerin nafakalarını temine evlilik hukukunu güzelce ifa edebilenler    için geçerlidir. Adaleti temine muktedir olamayanlar hakkında ise bir eş ile yetinmek icabeder. İşte:                               ayeti

 

     Birden çok evlilik, ailenin servetinin bölünmesine neden olur, ihtiyaç içinde kalmalarına sebebiyet verir. Buna cevaben de diyebiliriz ki: Bu çok evlilik, her zaman servetin bölünmesine sebebiyet vermiş olamaz. Zaten servetleri üretenler insanlardır. İnsanlar nekadar çok olursa servet de o nisbette artar durur, elverir ki iktisadî usullere riâyet edilsin. Binaenaleyh bir aile fertlerinin çokluğu servetin bölünmesine sebep olacağı gibi servetin çoğalmasına de sebep olur. Maamafih servetin bölünmesi fertlerin servet hususiyetlerine tesir edebilse de umumî servet hakkında o kadar etkili olamaz. Şu da inkâr edilemez ki, nüfusun artmasından beklenilen umumî faideler, servetlerin bölünmesinden dolayı düşünülebilecek zararlardan daha fazladır ve daha mühimdir.

 

  Kasme riayettir. Şöyle ki: Böyle bir koca, gücünün yettiği şeylerde, sohbet, ve eğlendirme hususunda eşleri arasında eşitliğe riâyet etmekle mükelleftir.

     Kasın hususunda eşlerin bakiresiyle dulu, genci ile yaşlısı eskisi ile yenisi, müslümanı ile kitap ehli olanı, sağlıklısı ile hastası, kendisinden korkulmayan mecnun ile akıllısı, hayız ve nifaslısı ile temizi eşittir. Çünki bunlar kasinin vücubuna sebep olan nikâhta eşittirler "Bedâyî, Bahri Raik".

    Koca eşleri arasında eşit olarak birer veya ikişer ve daha çok gün ve gece tayin ederek her birinin nöbetinde onun yanında bulunur. Böyle tayin edilen sürenin pek uzun    olmaması iyidir. Çünki müddetin uzaması, eşlerin birbirine ısınması ve yabancılığın giderilmesi hikmetine dayanmış olan kasme aykırıdır. "Bahri Raik, Reddül Muhtar".

      Eşlerden birinin nöbetini arttırmak için mihrini azaltmak veya vereceği bir malını almak koca iç in caiz değildir. Çünki bu, bir nevi rüşvettir, ve diğer eşin hakkını iptale sebeptir. "Bedâyi, Mepsuti, Serahsi".

       Koca, eklerinden birinin nöbetinde diğerinin yanına giremez. Ve nöbetinin dışındaki eşi de kendisine yaklaşamaz. Fakat bir ihtiyaçtan dolayı gündüzün diğerinin yanına gitmekte ve hasta olduğu vakit geceleyin ziyaretinde bulunmakta bir sakınca yoktur. Hattâ hastalığı artarsa vefatına veya iyileşinceye kadar yanında kalabilir. "Behri Raik".

 

   akdedilen bir büyük ruhanî meclisde reis bulunan haham (Garson) tarafından çok kadınla evlenme, yasak edilmiştir. Fakat bu yasaklamaya rağmen Museviler arasında yürürlükte d sadece Roma k

  kadınları  nikâhı  altında toplayanlar bulunmaktadır.  Bu  cümleden  olarak Suriye  havalisini Gerc.ek hıristIyanlıkta da bu usulün caiz olmadığına dâir bir nakil mevcut değildir. E;in bir tane olacağın kanunlarına uyularak fertler arasında çok kadınla evlenme usulü terkedilmiştir.

  museviler arasında bu  usul  olduğu  gibi a dâir İncil nüshalarında hiçbir açıklık yoktur.

 

  Mehri müsemma: İki tarafın az veya çok olarak isimlendirdikleri ve tayin ettikleri mal veya değiştirilmesi mümkün olan menfaattir...

      Mehri misi: Kadının babası tarafından ve olmadığı takdirde akran ve emsal kadınların mehri miktardır. Nikâh akdi zamanında mehir belirtilmezse kadın bu mehri misle hak kazanmış olur.

  Mehri muaccel: Peşin verilmesi şart koşulan mehirdir.

   Mehri müeccel: Daha sonra verilmesi şart koşulan mehirdir. Muayyen bir zaman zikredilmemiş olunca vefat veya boşama zamanında alınması lâzım gelir. Bir mehir kısmen muaccel ve kısmen de müeccel olabilir. Meselâ nikâh esnasında belirtilen bin liradan ibaret bir mehrin beşyüz lirası peşin verilerek beşyüz lirası da sonraya bırakılabilir.

 

       Ve Allah Teâlâ'nın sizler için geçim vasıtası kılmış olduğu mal-larınızı beyinsizlere vermeyin, onları o malların içinde rızıklandırınız ve giydiriniz ve onları güzel söz söyleyiniz.

   Bu mübarek âyetler, servetin kıymetini bildiriyor, onun kötü kullanılmamasına işaret ediyor, yetimlerin malları hakkında da ne şekilde hareket edileceğini gösteriyor. Şöyle ki: Ey veliler!. Yetimlerin ve idareniz altında bulunan diğer kimselerin haklarına riâyet ediniz (ve Allah Teâlâ'nın sizler için» yani insanların faideleri için (geçim vasıtası kılmış) refah içinde yaşamaya bir vasıta olmak üzere ihsan buyurmuş (olduğu mallarınızı) yani: Korumanız altında ve tasarrufunuzda bulunan yetimlerin ve diğerlerinin mallarını onlardan (aklı ermezlere) mallarını lüzumsuz yere sarfeden ve idareniz altında bulunan kimselere (vermeyin) o malları koruyunuz, art iriniz (onları) o idareniz altında bulunan şahısları (o malların içinde rızıklandırınız) onlara ait malları ticaret gibi bir iktisadî vesile ile artırarak onların gelirinden maişetlerini temine çalışınız (ve) bu gelirlerden onları (giydiriniz) tâki sermayeler! sarf edilip bitmesin. (Ve onlara güzel söz söyleyiniz) o biçare, kendilerini idareden âciz kimseler ile kalplerini hoş edecek, hallerini düzeltmeye vesile olacak tarzda konuşunuz, o şekilde onlara hitabediniz. Meselâ: Bu mal senindir senin için saklıyorum, ileride sen bundan istifâde edip geleceğini temin edeceksin, merak etme bu mal, zayi olmayacaktır, gibi bir tarzda hitabedilirse onun halini düzeltmeye, beyinsizliğinin giderilmesine sebep olabilir. İçtimaî, ahlâkî nezaket, bunu gerektirir. Böyle güzel bir şekilde söylenmeyen sözler ise dargınlığı tahrik eder, kötülük temayüllerini arttırır durur.

 

     fakir bir halde bırakmışlardı. Merhumun eşi bu durumu Rasûlü Ekrem'e arzetmiş, ihtiyaç içinde kaldıklarını söylemişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştu.       Fakat miras paylarının miktarı açıkça belirtilmediği için terekenin taksimi Hz. Peygamber'in emrine binaen tehir edilmişti. Daha sonra     ayet nazil olup bu varislerin hisseleri belirtilmiştir. Ona göre Eve İbni Sabit hazretlerinin terekesi taksim edilmiş, bunun sekizde biri

 

  Bu mübarek âyetler, yetimlerin haklarına güzelce riâyet edilmesini, onların mallarına tecavüzün ne büyük ilâhî azabı gerektireceğini şöylece bildirmektedir, (ve) yetimler hakkında (korksunlar o) vasi veya veli bulunan (kimseler ki) eğer kendileri ölüm çağına yaklaşmış (arkalarında küçük, zayıf çocuklar bırakacak olsalardı onların üzerine) telef olmalarından, muhtaç kalmalarından (korkup endişede bulunacaklardı) bizden sonra ne olacaklar diye telâşa düşeceklerdi (o halde) kendilerini kıyas etmelidirler, idarelerinde bulunan başkalarına ait yetimleri de düşünsünler, onların mağdur olmalarına sebebiyet vermesinler ve (Allah Teâlâ'dan sakınsınlar) onun kulları hakkında merhamete, menfaate aykırı şeylerde, tavsiyelerde bulunmasınlar, (ve) hasta, ölüme yönelmiş olan kimselere karşı da (dürüst) doğru, muvafık, adalet ve menfaate uygun (söz söylesinler) yetimleri, varisleri zarara uğratacak tavsiyelerden sakınsınlar. Bu ilâhî, emir, insanları hikmete, adalete uygun muamelelere, konuşmalara sevketmektedir. Bazı kimse, ölüm hastalığı ile hasta olan kimselerin yanlarına giderek onların hakkında güya iyi niyetle tavsiyelerde bulunmak isterler. Sana çoluk çocuğundan bir fâide yoktur, sen hayatta iken başının çaresine bak, bütün mallarını sadaka olarak ver, filân şahsa şu kadar, filân tarafa bu kadar, yardım et" diyerek onun bütün mallarının elinden çıkmasına sebebiyet verirler, geride kalacak yetimleri, varisleri, akrabaları mahrum bırakmayı bir hüner sanırlar. Halbuki, böyle bir hareket her zaman uygun olmaz. Bir kimse hem mümkün mertebe hayır ve iyilikte bulunmalı, hem de varislerini, yetimlerini gözetmelidir. Bütün mallarını vasiyet ve hayır işlerine harcamak suretiyle elden çıkararak varislerini mahrum bırakmamalıdır. Onların muhtaçlarına bırakılan miras payları de birer sadaka mahiyetindedir. İşte bu âyeti kerime, bizlerin dikkatini bu yönlere çekiyor, bizleri kendimizi kıyas etmeye davet eyliyor. Artık kendi çoluk çocuğumuz hakkında nasıl düşünüyor isek başkalarının evlâdı, efradı ailesi hakkında öyle hayırsever olarak düşünmeliyiz, yanlış tavsiyelerde, telkinlerde bulunmamalıyız.

 

  Bir rivayete göre yetimin malını yemiş olan bir şahıs, kıyamet günü mezarından çıkınca kabrinden, ağzından, burnundan, kulaklarından ve gözlerinden bir duman çıkacak, herkes bunu görüp onu yetim malını yemi; olduğunu anlıyacaktır.

 

          ise ona da terekenin yansı verilîr) babası veya kardeşi gibi başka bir varisi de var ise kalan yansı da ona ait olur. Fakat böyle başka varisi yok ise terekenin o

        (Şüphe yok ki: Allah Teâlâ) kullarının bütün işlerini (herhalde bilendir.) O Yüce Yaratıcı, ezelden sonsuza kadar İlim sıfatıyle vasıflıdır. Ve (hikmet sahibidir.) Her emri, her takdir ve hükmü hikmetin kendisidir. Onun bütün emir ve yasakları hikmetten, faydadan hâlî değildir. Ehli imanın en birinci vazifesi de bunu bilip yüce tutmak ve takdis etmektir.

 

       yapılmış  olan vasiyetten veya borçtan  sonra)  dır. Varisleri  zarara sokmak için terekenin  üçten fazlasını vasiyet  etmek, vârislerin  muvafakatleri bulunmayınca geçerli olmaz. Varisleri mirastan mahrum bırakmak için bankalarına yoktan borç ikrar etmek caiz değildir. Bu, varisler hakkında bir zarardır. Binaenaleyh bu gibi hareketlerden kaçınmalıdır. (Bütün bunlar) bu hisselerin bu şekilde verilmesi ve vârislerin zararlarına meydan verilmemesi hakkındaki Kur'ânî beyanlar (Cenâb-ı Hak'tan) kullarına (bir mevizedir) bir tavsiyedir. Buna göre hareket edilmesi ve Allah'ın taksiminin bir hikmet ve menfaat gereği olduğunu bilip ona razı olmak bizim için bir kulluk görevidir. (Ve Allah T e âlâ alîm d ir) mahlükatının hâl ve durumuna lâyık olan hisseleri bilir, ona göre emreder. Ve Hak T e âlâ Hazretleri (hilim sahibidir) emrine muhalefet edenlerin cezalarını hemen vermez, çok kere tehir eder, tâki uyanarak tövbe edip af dilesinler.. Ana baba bir kardeşler hakkındaki miras hükmü için bu sûre'i celilenin sonundaki 176 inci âyeti kerimeye müracaat ediniz!..

      Bu mübarek âyetler, Allah'ın koyduğu sınırlara ve bilhassa veraset hukukuna riâyet edenler hakkında müjdelemeyi, muhalefet edenler hakkında da tehdidi içermektedir. Şöyle ki: (işte bunlar) yetimlerin, vasiyetlerin, mirasların hakkında bildirilen bu hükümler (Allah Teâlâ'nın sınırlandır.) Cenâb-ı Hak'kın kulları için tayin buyurmuş, olduğu şer'î hükümlerdir ki bunlar ile amel etsinler, bunlara tecavüzde bulunmasınlar (Ve kim Allah Teâlâ'ya ve Peygamberine) böyle hükmetmiş olduğu şeylerde (itaat ederse onu altından ırmaklar akar cennetlere koyacaktır ki, orada ebedî kalacaklardır.) Öyle muazzam nimetlere ebedî bir şekilde muvaffak olacaklardır, (ve bu) şekilde cennete girmek, orada ebedî kalmak (büyük bir kurtuluştur) bunun üstünde bir kurtuluş olmaz.

 

  (Ve kim de) itaatden ayrılır da (Allah Teâlâ'ya ve Peygamberine

         bir ateşe) bir cehennem ocağına (sokar ve) bu bedenî azaptan başka (onun için zillet verici) ruhî (bir azab) da (vardır) bunun künhünü ancak Yüce Allah bilir.

 

      eşlerinizden (fuhuşta) zinada (bulunmuş olanların aleyhine sizden) mü'minlerin hür olan erkeklerinden (dört şahit getiriniz.) bu dört şahit bu hadiseyi gördüklerine dâir (şahitlik ederlerse o kadınları evlerde hapsediniz) ikametgâhlarını kendileri için birer hapishane yapınız, (kendilerine ölüm gelinceye kadar) takdir edilmiş hayatları sona erip ölüm meleği ruhlarını alıncaya kadar öyle mahbûs bir halde kalsınlar (veya onlara Cenab'ı Hak bir yol açı ne ava kadar) Allah tarafından onlara mahsus diğer bir serî hüküm, bir ilâhî ceza tayin edilinceye kadar öyle mahpus bulunsunlar.

 

      (Sizden onu) o fahiş fiili (yapanların her ikisine de) zina eden erkeğe de, kadına da veya bir yoruma göre oğlancılık yapan her iki erkeğe de bu fiilleri tesbit edildiği takdirde (eziyet verîniz) kınamada bulununuz, azarlayınız veya döğünüz. Böyle bir kınama ve terbiyesini vermeyi müteakip (eğer tövbe eder ve uslanırlarsa onlardan vaz geçiniz) Artık kendilerin eziyet vermeyiniz. İşlemiş oldukları o kötülüğü artık teşhire kalkışmayınız, aleyhlerinde söylenip durmayınız, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ tövbeleri çok kabul edendir.) onların tövbelerini de kabul buyurmuş olur. Ve Hak Teâlâ (çok merhametlidir) durumunu düzeltenlerin haklarında geniş rahmeti tecelli eder. Artık onları her nasılsa yapmış, sonra da pişman oldukları günahlardan dolayı kınamaya devam etmemelidir.

 

       Tövbe Allah katında ancak o kimseler içindir ki, bir cehaletle bir kötülüğü işlerler de az sonra tövbekar olurlar. İşte olar için Allah Teâlâ tövbeyi kabul buyurur. Ve Allah Teâlâ alimdir, hikmet sahibidir.

 

    (Ve tövbe o kimseler için değildir ki) yani: Yapacakları tövbeler haddizatında tövbe sayılmayıp yok yerindedir ki, onlar (Günahları yapar dururlar) bir takım günahları yapmaktan hiç sakınmazlar (Vaktaki, kendilerinden birine ölüm gelip çatınca) yani: Ölüm sarhoşluğuna yakalanınca, hırıltı halinde bulununca, ruhu boğazına gelip gidince (ben şimdi tövbe ettim der) böyle bir haldeki tövbe ise kabule şayan değildir. (Ve kâfir oldukları halde ölenler için de) tövbe makbul (değildir). Artık tövbe zamanı sona ermiştir, (işte biz onlara) o iki grup için (elem verici bir azap hazırlamışızdır.) Binaenaleyh bir şahıs, dindar olduğu halde bütün hayatını günahla geçirip de daha tövbekar olmadan ölüm sarhoşluğuna yakalanırsa artık bu halde yapacağı bir tövbe elde olmayan türden bir pişmanlığa dayanmış olacağından kabule lâik olamaz.

 

        Bu mübarek âyetler, koca ile kan sı arasında ilişki meydana geldikten sonra ayrılma vuku bulduğu takdirde eşe verilmiş olan mihir pek fazla olsa bile ondan bir mal almanın koca için muvafık olmadığını ve hele böyle bir mal almak için eşe iftirada bulunmanın asla caiz bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Eşleriniz hakkında güzel bir şekilde muamelede bulununuz, (ve eğer) görülen bir lüzum üzerine (bir eşin yerine) onu boşayıpda (diğer bir eş almak isterseniz, onlardan) o eşlerden (birine) kantar denilen (çok bir mal) mihir olarak (vermiş olduğunuz halde bile artık) o maldan hiç (birşey) geri (almayınız) onu geri istemeniz (onu) o malı eşlerinize (iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek alıverir misiniz?.) böyle bir muamele münasip midir? Bu insanlığa ahlâka aykırı değil midir?. Böyle bir hareketten herhalde kaçınmalıdır.

       Ey müslümanlar!, ıonu) o malı eşlerinize iftira ederek (nasıl alırsınız ki, birbirinizle ilişkide bulundunuz.) Aranızda cinsel ilişki meydana geldi, sahih halvet vaki oldu, kimsenin göremiyeceği bir yerde birbirinize sohbet arkadaşı oldunuz, aranızda evlilik hukuku tehakkuk etti, (ve sizden) Ey erkekler!. Eşleriniz adına nikâh akdi ile (kuvvetli bir söz almışlardır) onların haklarına riâyet etmeniz lâzımdır, onlar ile güzelce geçinmeniz icabetmiştir. Onları gerektiğinde güzelce terketmeniz icap eder. Bunlar evlilik hükümlerindendir. Artık buna muhalefet edilmesi nasıl muvafık olabilir?..

 

   Bu mübarek âyetler, bütün maharrematı, yâni kendileri ile evlenmek caiz olmayan kadınları belirtmekte, hilâfına hareketin pek kötü, pek fena olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!, (babalarınızın nikahlamış olduğu kadınlar ile) üvey anneleriniz ile (evlenmeyiniz) onların nikâhı size haramdır, (ancak geçmiş geçmiştir) vaktiyle câhiliyet devrinde böyle bir âdet vardı. Bir kimse üvey annesiyle evlenebilirdi. Artık İslâmiyet devrinde böyle birşey caiz görülemez, (şüphe yok ki; o) öyle üvey anneler ile evlenmek aklen (pek çirkindi ve) şer'an (iğrençti ve) örf ve adet bakımından da (ne fena bir yoldu) artık bu kadar müstehcen olan bir muamele nasıl yapılabilir?

    Sizin üzerinize haram olmuştur: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, biraderinizin kızları, kız kardeşinizin kızları. Ve sizi emzirmiş olan   süt analarınız, süt kız kardeşleriniz, eşlerinizin anaları, ve kendileriyle cinsel ilişkide bulunmuş olduğunuz eşlerinizden yanlarınızda bulunan üvey kızlarınız. Şayet eslerinizle cinsel ilişkide bulunmamı; iseniz sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve kendi sulblerinizden olan oğullarızın eşleri de ve iki kız kardeşi birden almanız da -sizin için haramdır- geçmiş olan ise müstesna. Şüphe yok ki Allah Teâlâ gafurdur, rahimdir.

         7 - (kız kardeşinizin kızları) ve bunların kızları ve torunları, tüm yeğenler: Bu yedi sınıf neseb sebebiyle haram kılınmış olanlardır. 8 - (ve sizî emzirmiş

 

       İslâm dinî akraba bağına büyük bir kıymet vermiştir. Bir takım akrabalar adeta birbirinin birer parçası gibi sayılmıştır, bunların arasında daimi bir muhabbet, bir irtibat bulunması bir gayedir. Bunlardan bir kısmının diğer bir kısmına karşı büyük bir saygı duygusu içerisinde bulunması, bir ahlâkî vazifedir. Kadınlar ise kocalarının emirlerine riâyet ederek onların idareleri altında bulunurlar, aralarında bazen hoş olmayan haller meydana gelebilir, birbirinden ayrılarak aralarındaki bağ, sona ermiş olur soy bakımından akraba olanlar arasında ise böyle hallerin vücude gelmesi gayrimeşru, hikmet ve menfaate aykırı olduğundan onların arasında nikâhın caiz olması, hikmet ve faydaya elverişli olamaz.

  Evlilik akrabalığı sebebiyle meydana gelen haramlığın şer'î hikmetine gelince:

 

       Süt meselesine gelince: Bunun teşriî hikmeti de açıktır... Şöyle ki: İnsanlar haddi zatında seçkin birer mahluktur. Kendi varlıkları büyük bir değere sahip olduğu gibi kendilerinden birer parça olan her şey de bir değere sahiptir, İşte insanların sütleri de bu cümledendir. Bu süt vasıtasıyle insanlar arasında bir nevi parçalık, bağlılık meydana gelmiştir. Bir çocuğun büyüyüp gelişmesi, annesinin sütü ile vücude geleceği gibi başka bir kadının sütü ile de vücude gelebilir. Bu sebeple aralarında ayrılması mümkün olmayan bir cüziyet, mhî ve manevî bir alâka meydana gelmiş olur. Artık süt anne çocuğun büyüyüp gelişmesine hizmet etmiş olduğu için saygıya lâyık olduğu için onun belli yakınları da bu saygıya lâyık bulunurlar, aralarında bir akrabalık meydana gelmiş olur. İşte bu gibi sebeblerden hikmetlerden dolayı süt annelik itibariyle de nikâhın haram oluşu meselesi, teşriî hikmetlerden bulunmuştur. Hukuku Islâmiye kamusuna müracaat ediniz!..

        Bu mübarek âyeti kerime, kendileriyle evlenme ve cinsel ilişki caiz olup olmayanlar ile onların hak ettikleri mihir ve ücretler hakkındaki şer'î hükmü beyan

  size haramdır. Onlar ile evlenemezsiniz. Fakat esir alınmış olan gayrimüslim kadınlar, dari harpte kocaları bulunmuş olsa da onlara sahip olmak ve onlarla nikâhta bulunmak caizdir. Çünki vatan ayrılığı ve esaret ile kocalarıyla aralarındaki evililk bağı yok olmuş olur. Artık bunları İslâm yurdunda ay hali sona erince nikâh etmek caiz bulunur. Bu bir kısım kadınların haram olmaları ise (Allah Teâlâ'nın üzerinize bir yazısıdır) Bir dinî vecibedir. Bu hususa riâyet lâzımdır. (Bunlardan) böyle nikâhları haram olanlardan (başka kadınları ise) Ey müslümanlar!, (iffetli, zinadan sakınır olduğnuz halde mallarınızla) birer muayyen mihir karşılığında (taleb etmeniz size helâl kılınmıştır) onlar ile iffetli bir halde yaşamak üzere evlenebilirsiniz. (İmdi o kadınlardan) o nikâh edilenlerden (her hangisinden faydalanmış) zifaf olup cinsel ilişkide bulunmuş (olursanız onlara ücretlerini) hak ettikleri mihirlerini (bir farize) tayin edilmiş bir verecek olarak (veriniz) onları mağdur bırakmayınmız fakat (mehir takdir olunduktan sonra birbirinizle uzlaştığınızda) mesela mihrin miktarını arttırdığınızda veya rızâ ile kısmen veya tamamen azaltıp borçtan kurtulduğunuzda (üzerinize bir günah yoktur.) Bu kendi rızânızla yapılan meşru bir muameledir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) kullarının bütün fiil ve hareketlerini (bilendir) onlar için meşru kılmış olduğu bütün hükümlerde (hikmet sahibidir.) işte bunun içindir ki hâlinize lâyık olan bu ahkamı meşru buyurmuştur.

 

         Bir erkek dâri harpten esir olarak getirilmiş olan bir kadın ile evlense veya ona sahip olsa o kadın bir hayız görmedikçe ve h ay izli değilse bir ay geçmedikçe ona

 

        Bu âyeti kerime, başkalarının mülkiyeti altında bulunan cariyeler ile ne şekilde, ne gibi şartlar çerçevesinde evlenmenin caiz olacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!, (sizden her kim hür olan kadınlar ile evlenmeğe fazla bir malî iktidarı yok ise) yani malca bir genişlik bir ziyâdeliğe sahip değilse (sağ ellerinizin sahip olduğu) yani pazu kuvvetinize savaş alanından alınarak esir edilmiş, mülk olma ve cariyelik vasfını almış olan kadınlardan (genç, mü'min cariyelerinizden) münasip gördüğü ile evlensin, (ve Allah Teâlâ sizin imanınızı hakkıyla bilendir.) İnsanlar ise bunu hakkiyle bilemez. Bazen bir cariyenin imanı zayıf olacağı gibi, bazen kuvvetli de olabilir. Biz di; durumuna bakarız, mü'min olduğu anlaşılınca onunla evlenmekte bir sakınca olmayabilir. Bununla beraber cariyenin böyle İman ile kayıtlanması hanef ilere göre bir tercih meselesidir. Yoksa başkasının ehl-i kitap olan câriye s iyi e de evlenmek caizdir. Şafiilerce ise caiz değildir. Ve ey insanlar!. Esasen (bazınız bazınızdandır) hepiniz de esasen insansınız, hepiniz de Hazreti Adem'in neslindensiniz, hepiniz de Allah'ın kullarısınız, bu sebeple aranızda bir birlik vardır artık cariyelere de hakaret gözüyle bakmayınız, (İmdi onları) o cariyeleri (namuslarını korur, fuhuştan beri bulunur ve gizlice dostlar da edinmez oldukları halde) nikâh edebilirsiniz. Binaenaleyh onları lüzum görülünce (sahiplerinin) velilerinin, mâliklerinin (izniyle) müsaadeleriyle (nikahlayınız ve onlara) aranızda belirttiğiniz mehri veya belirtmediğiniz takdirde emsallerine göre hak ettikleri (mehrlerini de güzelce) normal olarak cömertçe bir tarzda (veriniz) onları nikâhınız altında iffetli bir şekilde yaşatınız (eğer onlar) böyle (evlendikten sora bir fuhuş) bir zina suçu (islerlerse o vakit onların üzerlerine hür kadınların) fuhuş islediklerinde (üzerlerine lâzım gelen cezanın yansı lâzım gelir) zina eden hür kadına vurulması icâbeden değneğin yarısı olan elli değnek darbesiyle cezalandırılır. (Bu) cariyeler ile evlenmek, (sizden büyük meşakkate düşmekten) fazla mihir ve nafaka vermek hususunda sıkıntıya düşeceklerinden (korkarımız içindir) ve şehvet galebesi ile günaha girmek ihtimali olanlar içindir, (ve eğer sabrederseniz) nefsinize hâkim olup gayrimesru temayüllerde bulunmaz iseniz, böyle cariyeler ile evlenmemek sizin için (daha hayırlıdır) Evet... Hür kadınla evlenmeğe durumu müsait olmayan bir kimsenin câriye ile de evlenmediği takdirde gayrimesru ilişkilerde bulunacağı düşünülürse onun câriye ile evlenmesi icabeder. Fakat böyle bir korku bulunmadığı takdirde câriye ile evlenmemesi daha iyidir. Çünki cariyeler, hür kadınlar kadar bir şerefe sahip değildirler, onlar evlerine fazla bağlı olamazlar, kendilerine sahip olanların hizmetlerinde de bulunmaya mecbur olurlar, çocukları da köle sayılırlar, hürriyetten mahrum, güzelce bir terbiyeden nasipsiz bulunurlar. Ve bu cariyeler başkalarına da satılabileceklerinden efendileri değişir, kocaları ile olan münasebetleri kesintiye uğrayabilir. Binaenaleyh bu hususta sabredip evlenmemek daha hayırlı olduğunda şüphe yoktur. (Ve Allah Teâlâ gafurdur.) Hakkiyle yarlıgayıcıdır, bu hususta sabır etmeyeni de af ve mağfiret buyurur, (rahîmdîr) çok esirgeyicidir, bunun içindir ki, sizlere bu ser'î hükümleri bildiriyor, sizi iffet ve temizlik yoluna sevk eyliyor....

 

    Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ sizden) ağır teklifleri kaldırıp (hafifletmek) sizleri uygulaması hafif, fayda ve hikmet dolu vazifelerle vazifelendirmek (ister) nitekim müslümanlığın bütün hükümleri kolaydır, uygulanabilir, bir nice fayda ve güzellikleri taşımaktadır, (ve insan zayıf olarak yaradılmıştır) bir çok kere nefsinin eğilimlerine tabi olur, yasaklardan kaçınmak hususunda gerektiği gibi sabır ve sebat gösteremez. Bu bakımdan manevî bir zaafa uğramış bulunmaktadır. İşte insanların bu zayıf halleri de kendileri için bir çok dinî kolaylıkların vücuduna bir sebep bulunmuştur. Cenab'ı Hak, hiçbir insanı takati üstünde bir şey ile mükellef tutmamıştır. Ve herhangi insanı usulü dairesinde tövbe edip af diledimi, ilâhîsi affına nail buyuracağını va'd etmiştir. Artık insanlar, bu ilâhî lütuftan, bu ilâhî merhametten istifâde fırsatını elden kaçırmamalıdırlar.

      Ey imân etmiş olanlar!. Mallarınızı aranızda bâtıl yere yeme-yiniz. Meğer ki tarafınızdan kendi rızânızla yapılan bir ticaret olsun. Ve kendinizi de öldürmeyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ sizlere pek merhamet edicidir.

   Bu mübarek âyetler, malların kıymetine işaret ederek onların gayrimeşru şekilde elden çıkarılmasını yasaklamaktadır. Ve hayat hakkına riâyet edilmesini emrederek cinayetlerden sakınılmasını ihtar buyurmaktadır. Bu gibi büyük günahlardan kaçınanların da küçük günahlarından dolayı ilâhî affa mazhar, birer ikram mahalline nail olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey) hakikaten şuurlu bir biçimde imân etmiş olanlar!) Ey müslümanlar!.. (mallarınızı aranızda) İslâm şeriatının mubah kılmadığı kumar, faiz, hırsızlık, hiyânet, gasp, yalan yere şahitlik gibi (bâtıl yere yemeyiniz) o mallarınızdan böyle gayrimeşru biçimde istifadeye kalkışmayınız, (meğer ki tarafınızdan kendi rızâlarınızla yapılan bir ticaret) malı (olsun) öyle meşru bir tarzda yapılan ticaret mallarından istifâde etmek caizdir. Nasıl ki: Veraset, vasiyet, bağış, sadaka, mihir, cinayet bedeli gibi mallardan da istifâde meşru bulunmuştur, (ve) Ey müminler!., (kendinizi de öldürmeyiniz) birbirinizin hayatına kasdetmeyiniz, intiharda bulunmayınız, nefislerinizin dünyada ve âhirette elâkına sebep olacak şeylere teşebbüs etmeyiniz. Aranızdaki dinî kardeşliğine, insan kardeşliğine riâyet ediniz, gayrimeşru öldürmelere meydan vermeyiniz, (şüphe yok ki) Ey ümmeti Muhammediye!. (Allah Teâlâ sizlere rahimdir) çok merhamet edicidir. Bunun içindir ki, sizlere kendini öldürmeği yasaklamıştır. Halbuki vaktiyle İsrail oğulları, günahlarından tövbe edip kurtulabilmeleri için kendilerini öldürmekle memur bulunmuşlardı.

        (Ve her kim bunu) bu kendisine yasaklanmış, olan canına kıymayı ve diğer haramlardan hangi birini (bir tecâvüz) bir helâl sahasını terkederek (ve bir zulüm) nefsine ve başkasına bir haksızlık (olarak yaparsa onu) böyle ilâhî hükme muhalefet eden o şahsı (yakında) ölür ölmez heman (bir ateşe yaslandırırız) onu cehennem ateşine sokarız, orada yanar durur, (ve bu) şekilde azab edivermek (Allah Teâlâ için kolay bulunmaktadır.) Yüce Allah'a karşı bir güçlük tasavvur olunamaz, o her şeye tamamiyle kadirdir.. Buna inanmışızdır.

  Eğer size yasaklanan şeylerin büyüklerinden kaçınırsanız siz-den kabahatlerinizi kefâretlendiririz ve sizleri bir değerli mahalle girdiririz.

     (Eğer) Ey müminler!. Siz (size yasaklanan şeylerin) kebâir denilen (büyüklerinden kaçınır) Allah Teâlâ'dan korkar, onun yasaklamasından dolayı o günahları işlemezseniz Allah Teâlâ (sizden) meydana gelip sağair adıyla anılan küçük (kabahatlerinizi kefâretlendirir) yapacağınız ibadetler günahlarınızın kefaretine vesile olur, bu sayede af edilirsiniz, günahlarınız örtülür, (ve sizleri bir değerli mahalle) yani cennete (girdirir) sizleri orada lütf ve keremine nail buyurur. Artık harekâtınızı ona göre tanzim ediniz...

 

  bilicidir.) Bunun içindir ki, insanları hikmet gereği tabakalara ayırmış, bazılarını sahip oldukları yetenek ve diğer özeiyikleri sebebiyle diğer bazıları üzerine üstün kılmıştır. Artık buna itiraza, buna haset etmeğe, bunun haksız yere yok olmasını temenni etmeğe kimsenin hakkı, yetkisi yoktur...

        (Ve) erkek ve dişiden (hepsi için) herbirine mahsus (baba ve ananın ve) soy ve evlenme yoluyla (yakın hısımların ve yeminlerinizin) yani: Sağ ellerinizin veya yaptığınız andların (akdettiği) tayin eylediği (kimselerîn) yani: Koca ve eşlerin veya mevlelmüvalât denilen şahısların (terekelerinden) bdirli miktarlarda (mîras alır varisler kıldık) tayin ettik, her birinin sahip olduğu miras ve istihkak bir fayda ve hikmet gereğidir, (artık onlara) o varislere, müstehiklere (terekelerinden hakları olan nasiblerini) hisselerini (veriniz) onu çok görmeyiniz, vermekten çekinmeyiniz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şey üzerine hakkıyla şahittir.) sizin hal ve hareketinizi ve hak sahibi olanlara hisselerini verip vermediğinizi de görüp bilmektedir. Artık onun emirlerine muhalefeten korkunuz hakkıyla itaatte bulununuz ki, onun fazi ve keremine nail olasınız.

 

   olması menfaat gereğidir. Aralarında yaratılıştan ve sonradan kazanılmış farklar vardır. Bu cümleden olarak (erkekler kadınların üzerlerinde ziyade kaimdirler) erkekler, kadınları korurlar, oların geçimlerini temine çalışırlar, onların âmirleri mevkiinde bulunurlar. Çünki Allah Teâlâ yaratılıştan (onların) erkekler ile kadınların (bazısını) erkeklerini (bazısı üzerine) kadınlara göre (üstün kılmıştır) şöyle ki: Erkekler amel ve itaatlar hususunda daha kuvvetlidirler, bunun içindir ki: Erkekler peygamberliğe, imamete, velayete İslâm'ın emirlerini uygulamaya, ve her hususta şahitliğe ehil bulunmuşlardır, (ve) erkekler sonradan kazanılmış, vasıflarla da üstündürler. Çünki onlar (mallarından harcamaktadırlar) eşlerinin mihirlerini verirler, nafakalarını temin ederler ve erkekler lüzum görüldükçe malariyle, canlariyle yurtlarına yardıma koşarlar, dân İslâm'ın şerefini, haysiyetini, korumaya çalışırlar, artık onların eşleri üzerinde bir velayetleri, bir koruma hakları bulunmuş olmaz mı?. Maamafih kadınların da kendilerine mahsus bir fazilet yönü vardır. Onlarda kocalarının meşru emirlerine riâyet ederler, hanelerinin işleriyle meşgul olurlar, çocuklarını besleyip yetiştirmeğe çalışırlar. Artık her iki tarafta vazifelerini lâyıkı veçhile yapmağa gayret ederek birer fazilet örneği olmalı, Cenâb-ı Hak'kın sevabını kazanmalıdır.

 

   geri gelmesini isterlerse Allah Teâlâ onların aralarına sevgi ve birlik ihsan eder, aralarındaki nefret ve mutsuzluğu giderir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla bilicidir.) Her şeye ve herkesin içindekini tamamen bilicidir, (ve tamamen haberdardır.) Zahir ve batılı tam manâsıyla bilir, uyuşmazlığın nasıl kalkacağını, barışın nasıl vücude geleceğini de pek mükemmel bilir, Buna inanmışızdır.

 

    (Ve ona hiçbirşeyi ortak koşmayınız) Cenâb-ı Hak'ka açıktan ve gizli olarak hiçbirşeyi ortak koşmayın ve benzer tanımayın, ondan başkasına yaratıcılık, mâbudluk isnadında bulurumayınız.

  (Ve anaya, babaya iyilik ediniz) onların haklarına riâyet, kendilerine yardım ve hürmet eyleyiniz, onlara duada, teşekkürde bulununuz.

  (Ve akrabaya) kardeşler, amcalar, dayılar gibi yakınınız olan kimseye de iyilikte bulunun, onlarla güzel konuşup görüşünüz.

  (Yetimlere) babalarını kaybetmiş, yardıma muhtaç bulunmuş çocuklara da elden gelen yardımı esirgemeyiniz.

 

    (Ve uzak komşuya) da iyilik ediniz. Soy veya civar itibariyle uzak bulunsalar da komşuluk ve akrabalık itibariyle de aralarında bir bağ bulunduğundan buna muhalefetten kaçınmalıdır, buna aykırı bir tavır takınmaları, birbirinden kaçınmaları uygun olamaz. Bütün bu komşular, birbirine manen bağlıdırlar, bunlar içlerinden fakir olanlara nakit olarak, bedenen yardım etmelidirler, birbirinin sevincine kederine ortak olmalıdırlar, birbirini tebrikte, tazimde bulunmalıdırlar.

    (Ve yanınızdaki arkada;) beraber yolculuk yaptığınız kimseye ve beraber ticarette, sanatta veya tahsilinde bulunduğunuz zata veya eşiniz olan kadına da veya mabet gibi bir mecliste beraber bulunmakta olduğunuz bir din kardeşinize de iyilik ediniz, ona da ihsanda, güzel amellerde bulununuz, bu da bir insanî görevdir.

  (Ve yolcu olana) yurdundan aynimi; bulunana, misafir sayılana da yardım ediniz. Bu gibi kimseler, çok kere yardıma muhtaç bulunurlar. Bunlara yardım etmek, insanlık icabıdır. Islâmiyetin müslümanlara vermiş olduğu bir ahlâk terbiyesi sayesindedir ki, İslâm diyarında vaktiyle birçok misafirhaneler tesis edilmiş, birçok yerlerde yolculara yerler gösterilerek maişetler! temin edilmekte bulunmuştur.

    (Ve sağ ellerinizin sahip olduğuna) kölelerinize, cariyelerinize ve diğer sahip olduğunuz hayvanata güzelce muamelede bulununuz, onlara fakatlarının üstündeki işleri gördürmeyiniz, nafakalarını, elbiselerini temin ediniz, kendileriyle güzelce geçininiz, İslâm ahlâkı bunu icabetmektedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, kendini beğenen) akrabalarına, komşularına ve diğer insanlara karşı kibr ve büyüklük taslayan şahsı ve (böbürlenip duranı) başkalarına karşı övünmede, övüngenlikte bulunup duran şahsı (sevmez) onun bu haline razı olmaz. Öyle bir şahıs Allah'ın lütfuna lâyık olamaz.

 

       Buhl, hisset: Cimrilki, tam'akârlık, ihsanı engellemektir. Bu bir ruhî melekedir ki, malını lâyık olan yere sarfetmekten insanı engeller. Şer'an buhl, verilmesi vacip olan şeyi engelleyen bir haleti ruhiyedir. Ragıpı lsf e hani diyor ki: Buhl, bir nankörlük tabiatıdır. Nankörlük ise küfrün başlangıcıdır. Şair Vehibi de şöyle diyor:

  merdin"

 

       Bu mübarek âyetler, gösteri; için yapılıp da güzel bir inanca dayanmayan harcamaların dinî, ahlâkî bir kıymeti olmadığını bildirmektedir. Ve en kolay bir kulluk vazifesi olan imandan ve hak rızası için harcamadan dolayı mükelleflerinin zarara uğramayıp bilâkis mükâfatlara nail olacaklarına şöylece işaret buyurmaktadır, (o kimseler ki,) o münafık veya müşrik olan şahıslar ki, (mallarını) Allah rızası için değil, sadece (insanlara gösteri; için) kuru bir şöhret kazanmak için (sarfederler) manevî bir mükâfat beklemezler, öyle bir mükâfata inanmazlar (ve Allah Teâlâ'ya) onun varlığına, birliğine, yaratıcılığına inanmazlar (ve âhiret gününe) de (imân etmezler) bir ebedî mükâfat ve ceza âleminin varlığını bilip tasdik eylemezler ki, mallarını Allah rızasını taleb, sevaba kavuşmayı ümit edererk harcamada bulunsunlar. İşte Allah Teâlâ onları da sevmez, onlar için de âhiret azabı vardır. Onları yoldaşları şeytandır, (ve her kime ki, şeytan arkadaşı olursa) her kimin ki yoldaşı iblis ve onun yardımcısı bulunursa (artık o ne fena bir arkadaştır.) arkadaş olduğu kimseyi aldatır, pek fena bir yola götürür, cennetten uzaklaştırır, cehenneme sevkeder durur.

   Ne olurdu onlara?. Eğer Allah Teâlâ'ya ve âhiret gününe imân etselerdi ve Allah Teâlâ'nın kendilerini rızıklandırmış olduğu şeylerden infakta bulunsalar idi. Ve Allah Teâlâ onları hakkıyla bi-licidir.

 

       Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'kın zulüm etmekten uzak olduğunu ve iyiliklerin sevabını kat kat arttıracağını beyan ile insanları ibadet ve itaat a teşvik etmektedir. Ve insanlığa ait bütün hayalî durumların birer mükemmel şahitlikte isbat edileceğini, küfür ve isyan ehlinin de ne kadar pişmanlıklarda bulunacaklarını şöylece beyan buyurmaktadır: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) şanı yüce bir âdildir. Bütün emirleri ve yasakları birer adalet ve hikmet gereğidir. O kerem sahibi Yaratıcısı yaratıkları hakkında (zerre kadar) en ufacık bir miktar bile (zulüm etmez) kimsenin lâyık olduğu sevap ve mükâfatı eksik vermez ve kimsenin hakkında lâyık olduğu azabı artırmaz, (ve) bilâkis (eğer) zerre kadar (bir iyilik olursa onu) o iyiliğin sevabını (kat kat arttırır) onun sevabının miktarını on kattan binlerce kata kadar artırır, (ve kendi tarafından) Yüce katında bir iyilik karşılığında olmaksızın bir lütuf ve ikram yoluyla (büyük bir mükâfat da verir) pek büyük bağışlarda bulunur, dilediği kulunu bir nice ruhanî, ebedî saadetlere mazhar buyurur. Bunların miktarını tayin bizler için mümkün değildir. Bununla beraber bu nimetler, bu mükâfatlar, ebedidir, sonsuzdur, bir süre ile kayıtlı değildir. Nasıl ki âhiret hayatla da sonsuzdur, yok olması mümkün değildir.

 

    (Nasıl olacak) o kâfirlerin, o münafıkların, o din düşmanlarının hâli?. Kıyamet gününde (her ümmetten bir şahit getireceğimiz) zaman ki, onların aleyhlerinde şahitlikte bulunacaklardır. Bu şahitler ise onlara vaktiyle gönderilmiş olan Peygamberlerdir, (seni de) ya Muhammedi. Aleyhisselâm (onların) o şahit olan zatların veya mü'minlerin veya bütün insanların (üzerine bir şahit getireceğimiz zaman) yani: Ey son peygamber! Seni geçmiş peygamberlerin doğmlıığıına, onların ümmetlerine Allah'ın hükümlerini tebliğ eylemiş olduklarına dâir şahit tayin edeceğim zaman, ve diğer insanlar hakkında da fiil ve harekâtlarına dâir şahitlikte bulunacağın zaman o azaba uğrayacak kimselerin halleri ne olacak?. Bunu düşünmeli değil midirler?.

  Kâfir olanları ve Peygambere isyan etmiş bulunanlar o gün:

        (Kâfir olanlar) Allah'ı, inkâr edenler, İslâmiyet i kabul etmeyenler (ve peygambere isyan etmiş) onun emirlerine, yasaklarına muhalefet eylemiş (bulunanlar o gün) o kıyamet günü, o aleyhlerinde şahitlikler vuku bulunacağı zaman, imkânsızları temennide bulunacaklar (keşke yerin dibine sökülmüş) kabirlere gömülmüş, üzerlerine topraklar örtülmüş veya hiç kabirlerinden diriltilip çıkarılmamış veyahut asla yaratılmayıp toprak halinde bulunmuş (olsalardı diye arzuda bulunacaklardır) bunların bu boş düşüncelerini, temennilerini Cenâb-ı Hak bilir, (ve Allah Teâlâ'ya) karşı (hiçbir sözü s aklay anlayacaklardır.) onların hiçbir sözü, hiçbir emeli Cenab'ı Hak'ka gizli kalamaz. Onların bütün vücutlarının parçaları bile onların aleyhine şahitlikte bulıınacakdır.

 

       Ey mü'minler!. Siz sarhoşlar olduğunuz halde ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar ve cünüp olduğunuz halde de -yolcu olmak müstesna- gıısııl edinceye kadar namaza yaklaşmayınız. Ve eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız veya sizden biri ayakyolıından gelir de veya siz kadınlara dokunur da su hu lam aks an iz o zaman temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz. Yüzlerinize ve ellerinize mesheyleyiniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ affedici ve yargılayıcıdır.

 

    Bu mübarek âyetler, bir takım din düşmanlarının feci, kötülük ister hallerini bildirmektedir. Ve onların hallerini Cenâb-ı Hak'kın t amam iyi e bilir olduğunu ve ehli İman için koruyucu ve yardımcı olmağa Hak Teâlâ'nın kâfi bulunduğunu müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey dost ile düşmanı, hak ile bâtılı görüp ayırd etmek kabiliyetinde bulunan herhangi bir mü'minl, (kendilerine kitaptan) Tevrat'tan (bir nasib) bir miktar bilgi (verilmiş olanları) Yahudilerden bir taifeyi (görmedin mi?.) onların hallerine bakıp ne mahiyette kimseler olduklarını anlamadın mı? Onları anlamamak kabil mi?. Onların cahilce, düşmanca halleri açıktır. Onlar dalâleti (sapıklığı) hidâyet karşılığında (satın alıyorlar) kitaplarında gördükleri bir takım haki kat I arı, özet olarak. Son Peygamber Hazretlerinin vasıflarına ait âyetleri bırakıyorlar da inkâr vadisine sapıyorlar, (ve sizin de) Ey müslümanlar!, (yolu) hakka kavuşturucu olan müstakim yolu, İslâmiyet yolunu terkederek (sapıtmanızı) İslâmiyet'ten mahrum kalmanızı (istiyorlar) sizin hakkınızda bu kadar kötülük istiyorlar. Artık siz bu gibi düşmanlarınızı bilmeli, aldatmalarından sakınmalı değil misiniz?

  Ve Allah Teâlâ sizin düşmanlarınızı daha çok bilicidir. Ve Allah Teâlâ bir velî olarak kâfidir. Ve Allah Teâlâ bir yardımcı olarak da kâfidir.

     (Ve) Ey mü'minler!. Şunu da biliniz ki, (Allah Teâlâ sizin düşmanlarınızı) sizden ve herkesten (daha ziyade bilicidir.) Bu cümleden olarak o sizi hak yoldan sapıtmak isteyen düşmanlarınızın bütün hâl ve durumunu davranışlarının kötülüğünü hakkıyla bilicidir, (ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ) sizin için bütün işlerinizde bir koruyucu bir muhafaza edici, bir yardımcı (bir veli olarak kâfidir) daima ona sığınınız. (Ve Allah Teâlâ) sizin için her alanda, her menfaate (bir yardımcı) bir destekçi (olarak da kâfidir) artık daima ondan yardım ve muvaffakiyet niyaz eyleyiniz. O Yüce Yaratıcı, sizleri o düşmanlarınızın bütün hile ve şerrinden korumaya fazlasıyla kâfidir. Buna inanmışızdır!..

 

       müslümanları doğru yoldan sapıtmak isteyenler (o Yahudi olanlardan) bir topluluktur ki (kelimeleri) Tevrat'ta ve sairede olan beyanları ve bilhassa Hz. Peygamber'in vasıflarına ait âyetleri (yerlerinden değiştirirler) onların aksini söylerler, o kelimelerin yerlerine başka kelimeleri koyarlar veya o kelimeleri Allah'ın maksadına aykırı, yanlı; bir şekilde tevile cür'et gösterirler, (ve) Peygamber meclisinde ve diğer yerlerde (dillerini eğerek) bükerek, yüz döndürerek (ve dine dokunarak) dine karşı alay ve eğlencede bulunarak, yerme ve kötülemeye cür'et ederek Rasûlü Ekrem'e karşı (işittik ve isyan ettik) derler. Böyle hasetlerini, düşmanlıklarını gösterirler ve tevriyeli bir söz olmak üzere de (işît, işitmez olası ve rain a derler) yani Rasûlııllah'a hitaben: Sen işit, kötü bir sözü işitmez olduğun halde ve bizleri gözet derler. Bu söz aynı zamanda "sen işit, sağır veya ölüm sebebiyle asla söz işitmez bir halde olarak" Veya işit, sağır veya ölüm sebebiyle asla söz işitmez bir halde işit" gibi bir mânâyı da kapsamaktadır. "Raina" kelimesine gelince:

 

     olup bir ebedî mucize olan Kıır'an'ı Kerim'in ilâhî bir kitap olduğunu tasdik etmiyorlar. Artık bu gibi kimseler de küfür ve şike düşmüş, ebedî şekilde ilâhî azabı haketmiş     olmazlar mı

   kulluk etmeleri emrolıındıı. Ondan başka Allah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeyden uzaktır. (Tevbe, 9/31) âyeti kerimesi bunların da küfr ve şirke düşmüş olduklarını     bildirmektedir. Sözün özü: Cenâb-ı Hak'ka sözle, fiilen hükmen ortak koşanlar, daha dünyada iken tövbe edip ve af dileyip inançlarını düzelt m edikçe ebedî

   uğrayacaklardır. Hz. Ömer'den rivayet olduğuna  =Ey kendi nefisleri aleyhine haddi a;an kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. (Zümer, 39/53) âyetikerimesi nazil olunca: "Ya Rasülüllah şirk ne olacak." diye sormuşlar, onun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, şirkten, yani küfürden başka bir kısım günahların hakkında Allah'ın bağışlamasının tecelli edeceğini bildirmiştir. Diğer bir rivayete göre de bu mübarek âyet. Vahşi bini Harb ile arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Vahşi, Hz. Hamza'yı şehit etmiş. Mekke'i Mükerreme'ye dönünce pişman olmuş, arkadaşlariyle beraber Rasülü Ekrem'e bir mektupla müracaat ederek: "biz müslüman olmak istiyoruz.    Fakat biz müşrik bulunuyorduk, bir takım büyük günahları işledik, bunlar bizim isîâmiyetimizin kabulüne mâni olur mu?." diye sormuşlar. Bunun üzerine:

 

  Bak Allah Teâlâ'ya karşı nasıl yalan uyduruyorlar. Bu açık bir günah olmak için kâfidir.

 

   Bu mübarek âyetler, putlara, şeytanlara tapınan, kâfirleri mü'minlere tercih eden birtakım İslâm düşmanlarının ilâhî lanetine hedef olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (görmedin mi) Bilip anlamadın mı?, (o kendilerine kitabtan) Tevrat gibi bir ilâhî kitaptan veya okur yazarlıktan (bir nasip) bir miktar bilgi (verilmiş kimseleri ki) onlar şirke düşmüşler (Cibt ve Tagııt'a) bu isimdeki iki put a veya Cibt adındaki bir put ileTağüt denilen şeytana (imân ediyorlar) onlara tapıyorlar, onlar için secdelere kapanıyorlar. Kitap d an nasipleri oldukları halde böyle cahilce müşrikçe bir harekette bulunuyorlar, (ve) bu adiliği yapan o kimseler (kâfirler için bunlar mü'minlerden) İslâm dinini kabul etmiş zatlardan (daha doğru bir yoldadırlar, deyiveriyorlar) ne acayip bir ruh haleti!.. Bütün ilâhî kitapları, bütün Yüce Peygamberleri tasdik eden, bütün güzel ahlâkı yaymaya çalışan müslümanlara öyle bir yüce zümreye karşı dinden mahrum, putlara tapmakla meşgul arap müşriklerini, öyle cahil bir taifeyi tercih etmek alçaklığında bulunuyorlar.

  On I ar o ki m s el erd i r ki. On I ara Al I ah T eâl â I ân et et m i şt i r ve her kime ki. Al I ah T eâl â I ân et ederse art ı k onun için bir yard imci b ıı I am azs ı n.

 

   Bu mübarek âyetlerde o bir takım İslâm düşmanlarının nekadar adi nekadar kıskanç, ve İslâmiyet'ten ne kadar nefret eder olduklarını bildiriyor. Bununla beraber içlerinden bazılarının da inançlarını düzelterek İslâm şerefine nail olduklarına işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Yoksa onlar için) o müslümanlığa karşı cephe alan Yahudiler için (mülkten) dünyevî saltanattan veya ilâhî mülkten (bir nasib mi var?.) neye güveniyorlar?. Hayır.. Onlar böyle birşeye sahip değildirler. Diyelim ki sahip oldular (o halde onlar insanlara) insanlardan hiçbirine Allah rızası için, insanlığa hizmet için (bir çekirdek) yani: En az, ehemmiyetsiz birşey (bile vermezler) onların t ab i at I arın d aki cimrilik ve haset böyle bir yardıma mânidir. Nitekim bir âyeti kerimede de şöyle buyurmuştur: "De ki, eğer siz Rab bini in rahmet hazinelerine mâlik olsaydınız o zaman yine harcanır korkusuyla onları kıstıkça kısardınız. Kimseye birşey vermezdiniz. (İsra, 17/100) Evet... Onlar yalnız kendi menfaatlerini düşünürler, başkalarının bir nimete nail olmasını istemezler, kıskanırlar.

       Yoksa onlar Allah Teâlâ'nın lütfundan insanlara verdiği şey üzerine haset mi ediyorlar? Biz muhakkak İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk verdik.

       (Yoksa onlar) o İslâmiyet'e düşman olan taife (Allah Teâlâ'nın fazlından) lütfü kereminden (olarak insanlara) herhangi insana ve özellikle son peygambere ve onun aile fertleri ve esbabına (verdiği şey üzerine) servet ve nimet, peygamberlik, kitap, zafer, izzet ve şeref gibi nimetlerden dolayı (haset mi ediyorlar?.) Evet... Onlar buna haset etmektedirler, bu nimetlerin yok olmasını arzu ederler. Halbuki (biz muhakkak İbrahim soyuna) Hz. İbrahim hanedanına, Son Peygamber Hazretlerinin yüce ceddi olan Hz. İbrahim'in soyundan olan Musa, Davut, Süleyman Aleyhimüsselâm gibi zatlara (kitap) onlara indirilmiş olan herhangi ilâhî kitabı (ve hikmet) ilm ve marifet, peygamberlik ve risalet (verdik ve) bununla beraber (onlara büyük bir mülk) de, saltanat da (verdik) zamanlarına hâkim bulundular. Artık onlara bu muazzam nimetleri vermiş olan Yüce yaratıcının son peygamberine de böyle nimetleri vermesi neden çok görülmeli, ne için insanların böyle bir kadri Yüce Peygambere kavuşmalarına kıskanarak onu inkâra cür'et göstermeli? Ne için o kıskançlar, yalnız kendilerinin mülke, velayete, lâik olduklarını idia edip dursunlar?

  Artık onlardan kimi ona imân etti ve onlardan kimi de ondan yüz çevirdi. Cehennem de yalımlı bir ateş olarak yeter..

    (Artık onlardan) o kıskanç, inkarcı kimseler arasından (kimi) güzelce düşünerek, hakikati takib ederek (ona) Hz. İbrahim'e veyahut Hz. Mu ham m ed Aleyhisselâm'a (İmân etti) onun peygamberliğini kabul d erek es h abı kiramı arasına girmek şerefine nail oldu. Abdullah İbni selâm ile arkadaşları gibi. (Ve onlardan kimi de) hasedinde, küfr ve inadında İsrar ederek (ondan) o Yüce Peygamberden, onun kııtsî dininden kaçınarak (yüz çevirdi) ebedî sapıklık içinde kaldı, kendisini pek büyük bir azapla karşı karşıya bıraktı. Evet... (cehennemde yalını 11) Pek şiddetli (bir ateş) bir azap ateşi (olarak) öyle imândan kaçanlara (yeter) onlara lâyık oldukları cezayı pek mükemmel bir surette teşkil ve tatbik eyler.

 

        Bu m il barak âyetler, Allah'ın dinini inkâr edenlerin ne elem verici, ebedî azaplara uğrayacaklarını bildirmekte, imân edenlerin ise ne derece yüksek, ebedî mükâfatlara nail olacaklarını şöylece müjdelemektedir. (Şüphesiz) muhakkak (o kimseler ki) Peygamberlere tâbi olmayıp (bizim âyetlerimizi) yani: Cenab'ı Hak'kın varlığına, birliğine hâlikiyetine ve meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ait delilleri, şahitleri, mucizeleri (inkâr ettiler) bunların bir kısmını inat ve büyüklenme yoluyla bir kısmını da bunlara bakmayıp fikirlerini ve düşüncelerini çalıştırmamak suretiyle inkâr ettiler, (onları elbette bir ateşe) Cehennem ateşine (yaslayacağız) cehenneme sokacağız, (onların derileri her piştikçe) Yanıp kavruldukça (azabı) cehennemin şiddetini (tatmalar! için onları başka deriler ile de değiştireceğiz) şöyle ki: O deriler başka birer şekilde aynen iade edilecektir.

 

     (Ve o kimseler ki imân ettiler) mü'm in olduklarını ikrarda bulundular (ve salih salih amellerde bulundular) üzerlerine düşen namaz, omç, zekât gibi dinî vazifeleri ifaya çalıştılar (onları da altlarından ırmaklar) leziz leziz sular (akar cennetlere) bahçelere, bostanlara, hayat veren bağlar (içlerinde ebedî I al m al üzere) orada sonsuz ilâhî I üt uf I ara nail olmak üzere (elbette sokacağız) bu muhakkaktır, (onlar için) Böyle cennetlere sokulacak mü'minler için (orada) o cennetlerde hayız ve nifas gibi hallerden kurtulmuş, bedenî tabiî kusurlardan uzak (eşler vardır) böyle temiz, seçkin eşlere de nail olacaklardır, (ve onları koyu bir gölgeye) Büyük sürekli, rahat veren, sıcaklık ve soğukluktan uzak bir lütuf ve rahat gölgesine de (sokacağız) onlar cennetlerde sürekli bir huzur ve istirahat içinde yaşayıp duracaklardır. Ey Rabbimiz!.. Bizlere de bu nimetlerini nasip buyur. Amin!.

    Muhakkak Allah Teâlâ size emrediyor ki: Emanetleri ehline veriniz ve insanlar arasında hüküm edince adaletle hüküm ediniz. Şüphesiz Allah Teâlâ size bununla ne güzel öğüt veriyor. Şüphe yok ki Allah Teâlâ hakkıyla işitici ve tam anlamıyla görücüdür.

    en faydalı, en iyi olan şeyleri tercih etmesiyle ve şehvet, gazab dünya sevgisi gibi şeyler ile kendisini ııhrevî zararlara sevk etmemesiyle meydana gelir, (ve) ey hakimler!, (insanlar arasında hükmedince adaletle hükmediniz) yani: İnsanların hukukunu temine çalışınız, duruşma esnasında iki tarafa karşı eşit davranınız. Usulü dairesinde sabit olacak hakları ortaya çıkararak sahiplerine veriniz. (Şüphesiz Allah Teâlâ size bununla) emanetleri ehline eda ediniz ve adaletle hükm eyleyiniz diye (ne güzel öğüt veriyor.) sizi irs ad ediyor, hakkınızda hayır istiyor. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla işitici) dir. Bütün sözlerinizi işitir, bilir (ve) bütün fiil ve hareketlerinizi (hakkıyla görücüdür) artık ona göre hareket ediniz, Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğini düşünerek gösterdiği doğru yoldan ayrılmayınız.

 

    Bu mübarek âyetler, bir kısım münafıkların gerçeğe aykırı iddialarını, uğursuz hareketlerini, haktan nasıl kaçınıp şeytanlara nasıl tabi olduklarını ve bunların hakkında yapılacak hayırlı hikmetli ihtarlar! bildirmektedir. Şöyle ki: Habibiml. Ne kadar şaşılacak bir haldir!, (sana indirilmiş olana) Kur'an'ı Kerim'e (ve senden evvel indirilmiş bulunana) Tevrat'a ve İncil'e (imân ettiklerini iddia edenlere) sözle böyle bir iddiada bulunanlara (bakmadınmı ki) onlar bu iddialarına aykırı hareketlerden kendilerini alamıyorlar, onlar dindar olduklarını iddia ettikleri halde (Tagutıın) şeytanın, şeytan tabiatında bulunan Keab İbni Eşref gibi kimselerin (huzurunda muhakeme olmayı isterler) hakkın ortaya çıkmasını arzu etmezler, (halbuki) onlar (onu) Tagut'ıı; şeytanı, bâtıla değer veren herhangi bir şahsı (inkâr etmekle memur) Allah tarafından o imân ettiklerini iddia eyledikleri kitaplar vasıtasıyla emir edilmiş (bulunmuşlardı) artık buna nasıl muhalefette bulunuyorlar? Bu hareketleri ile iddiaları arasındaki çelişkiyi görmüyorlar mı?. Ne kadar şaşılacak bir ruhî sapıklık! (o şeytan ise) o hükmüne başvurmak istedikleri bozguncu şahsiyet ise (onları) doğru yoldan (pek uzak) hidâyete dönmeyi imkânsız kılacak (bir sapıklıkla dalâlete) doğru yoldan mahrumiyete (düşürmek ister) o halde ona nasıl başvurmaya cür'et edebiliyorlar?.

  Onlara Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğuna ve Peygambere ge-liniz denildiği vakit de o münafıkları görürsün ki, senden kaçındıkça kaçınıyorlar...

 

     bu mübarek âyetler bu hâdise üzerine nazil olmuştur. Bu halde T ag ut' d an maksat, Keab ibnil Eşrefti de daha başka sebepler de gösterilmiştir. Bilgi Allah katındadır:

 

       Bu m il barak âyetler, insanlığı ir; ad için Rasûlııllah'a itaat ve teslimiyetin lüzumunu, istiğfarın ehemmiyetini ve hakikî imânın ne şekilde meydana geleceğini göstermektedir. Şöyle ki: (bîz) insanlık muhitine abes yere (hiçbir Peygamber göndermedik) onların gönderilmesi büyük bir fayda ve hikmete dayanmaktadır. Evet... Her peygamberi (ancak Allah Teâlâ'nın izniyle) ilâhî iradesiyle (itaat edilmesi) emirlerine riâyet, kendisine muhalefetten sakınılması (için gönderdik) artık onun emirlerine, hükümlerine razı olup muhalefette bulunmamak gerekir. (Ve eğer onlar) Allah Teâlâ'nın ve Resulünün hükmünü bırakıp da mahkemeleşmek için başkalarına müracaat etmek isteyenler, böyle (nefislerine zulmettikleri zaman) bu hareketlerinden dolayı nadim ve pişman olup Habibim!, (sana gel s el erde) özür beyanında, kusurlarını itirafta bulunarak tövbe ve ihlâs ile (Allah Teâlâ'dan mağfiret ist eşeydi I er) günahlarının yarlıganmasını niyaz eylesler (ve onlara Peygamber de) hükmüne razı olmadıkları Hz. Mııhammed'de affedici bir şekilde hareket ederek kendileri için (istiğfarda bulunsa idî) onun günahlarının af ve örtülmesi hakkında şefaat etse idi (elbette Allah Teâlâ'yı) o yapılan (tövbeleri çok kabul edici) ve onların haklarında (çok esirgeyici) çokça merhamet buyurucu (bulacaklardı) çünkü Cenâb-ı Hak, çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

    Hayır, Rabbine andolsıın ki, onlar aralarındaki çekişmede seni hakem tayin etmedikçe, sonra da hükmedeceğin şeyden dolayı nefislerinde bir sıkıntı bulmaksızın ve tam bir teslimiyet ile teslim olmadıkça imân etmiş olmazlar.

     (Hayır) onların imân iddiaları doğru değil, (Rabbine andolsıın ki onlar) o iddia edenler (aralarındaki anlaşmazlıkta) ihtilâfa düştükleri hususta (seni hakem tayin etmedikçe) senin zaten Allah tarafından hakim bulunduğunu bilip senin hükmüne baş vurmadıkça (sonra da) senin (hükmedeceğin şeyden dolayı) itaat ve teslimiyet gösterip (nefislerinde) kendi içlerinde (bir sıkıntı) bir ıstırap, bir hoşnutsuzluk (bulmaksızın ve) zahiren ve bat in en (tam bir teslimiyet ile) hükmüne (teslim olmadıkça) hakikî sH'ilde (imân etmiş olmazlar) çünki Rasûlııllah'ın hükmüne razı olmamak, Allah'ın hükmüne razı olmamayı gerektirir. Böyle bir rıza göstermemek ise bir isyandır, bir inkârdır, imâna aykırı, cahilce bir harekettir.

 

        ediniz (veya yurtlarınızdan çıkınız diye yazs aydık) onlara böyle bir emîrde bulunsa idik, nitekim vaktiyle İsrail oğullarından bir kısmı tövbelerinin kabulü için kendilerini öldürmekle, bir kısmı da Mısır'dan çıkmakla mükellef bulunmuşlardı. Halbuki bu münafıklara böyle bir ilâhî emir bir dinî görev verilse idi (bunu) bu emri, bu vecibeyi (onlardan birazı) aralarında bulunan halis mü'minler (müstesna olmak üzere) çoğu (yapmazlardı) ne kendilerini öldürürlerdi, nede yurtlarından çıkmak isterlerdi, (ve eğer onlar kendisiyle Öğüt verildikleri şeyi) Haklarında bir hayr-isterlik eseri, bir günahkârlıktan kurtulma vesilesi olan kendini öldürmek gibi, yurttan hicret gibi Rasülııllah'a itaat gibi bir vazifeyi (yapsa idiler elbette onlar için) şahısları hakkında da dünyada da, âhirette de (hayırlı) olurdu, (ve devamlı olmak itibariyle) de imanlarının gerçekleşmesi devam ve kararlılığı bakımından da (daha sağlam olurdu) daha metin bulunurdu.

 

       (Ve o zaman) onlar imânlarında öyle kararlı bulundukları vakit (elbette onlara tarafımızdan) Allah katından (pek büyük bir mükâfat da) yani cennete kavuşmak gibi bir nimet de (verirdik) ihsan buyururduk...

  Ve onları elbette bir doğru yola iletirdik.

     (Ve onları elbette) şüphe yok ki (bir doğru yola hidâyet ederdik) o yolu takib etmekle bereketli cennetlere kavuşurlardı, kendilerine gayıp kapıları açıhrdı. Nice tecellilere kavuşurlardı. İşte C en âb-1 Hak'ka ve Yüce Peygamber'e itaatin pek yüce, eşsiz mükâfatı...

  Ve her kim Allah Teâlâ'ya ve Peygambere itaat ederse işte onlar. Allah Teâlâ'nın kendilerine lııtııflarda bulunduğu peygamber-1 er ile ve sıddıklar ile ve şehitler ile ve s al ih zatlar ile beraberdirler. Onlar ise ne güzel arkadaşlardır...

     Bu mübarek âyetler, Hak Teâlâya ve Yüce Peygambere itaatin pek büyük fai d el erin i bildirmekte bütün insanlığı bu itaate teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenabı Hak'kın ve Yüce Peygamber'in hükmüne nasıl razı olamıyorlar!. (Ve) halbuki (her kim Allah Teâlâ'ya ve Peygambere) emrettikleri ve yasakladıkları hususlarda (itaat ederse) tam ve mükemmel bir teslimiyet ve bağlılıkta bulunursa (işte onlar) böyle itaatkâr olan zatlar (Allah Teâlâ'nın kendilerine lütuf I arda bulunduğu peygamberler ile) nübüvvet ve ri s âl et e sahip bulunan yüce zatlar ile beraberdirler, (ve sıddıklar ile) sözlerinde, özlerinde, inançlarında tam bir sedâkate sahip, yüce peygamberleri herkesten evvel tasdik eden Hz. Ebııbekir i Sıddık gibi ümmetin seçkinleri ile beraberdirler (ve şehitler ile) hak dininin doğruluğu ve yüceliğine hüccet ve delil getirerek şahitlik eden ve hak yolunda cihat meydanlarına atılarak Allah'ın dinini yüceltmek için canlarını cömertçe veren mücahitler ile beraberdirler (ve salih zatlar ile) ömürlerini Hak Teâlâ'nın itaatine, mallarını Allah rızâsını kazanmak için sarfetmiş, iyilikleri kötülüklerine galip bulunmuş olan fedakâr zatlar ile (beraberdirler) dâima onlara yakın olurlar, onların iltifatlarına mazhar bulunurlar, istedikleri zaman ebediyet âleminde o gibi kutsal zatları ziyarete muvaffak olup onlara bağlanmış olmak şerefini elde ederler. (Onlar ise) O Yüce Peygamberler ile o diğer seçkin zevat ise (ne güzel arkadaşlardır.) onların arkadaşlığında bulunmak insan için ne güzel, ne gıpte edilecek bir muvaffakiyettir. Cenâb-ı Hak cümlemize nasip buyursun âmin...

  İşte bu lütuf Allah Teâladandır. Ve Hak Teâlâ hakkıyla bilici olarak kâfidir.

        (İşte bu lütuf) Allah Teâlâ'ya ve Peygamber'a itaat edenler için takdir edil m i; olan bu mükâfat, öyle bir kısım büyüklerin arkadaşlığına kavuşmak şerefi (Allah Teâlâ'dandır) sırf onun bir lütuf ve ihsanıdır, bir ilâhî ikramıdır, başkası tarafından değildir. (Ve Hak Teâlâ hakkıyla bilici olarak kâfidir) o Yüce mâbııd, herkesin hak ettiğini, lâyık olduğu lütuf ve ihsanının derecesini hakkıyla bilir ve herkese dilediği lütııfta bulunmaya kudreti fazlasıyla yeterlidir.

 

  Ey imân edenler!. İhtiyat tedbirinizi alın da bölük bölük halinde çıkınız veya hep birden seferber olunuz.

   Bu mübarek âyetler, İslâm kuvvetlerinin düşmana karşı ne gibi vaziyetler alabileceklerini ve onların galibiyet ve mağlûbiyet hallerinde münafıkların ruhî durumlarını bildirmektedir. Hak yolunda cihâda atılanlara da herhalde büyük mükâfatlara nail olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) mü'm in olduklarını (ikrarda bulunanlar!.) siz düşmanlarınıza karşı uyanık bulununuz, (ihtiyat tedbirinizi alın da) onlar ile savaşta bulunmak için ya (bölük bölük halinde) cihad meydanına (çıkınız) nihayet yirmişer kişinin üstünde bulunan birer erkek takımı halinde savaş meydanına atılınız (veya hep birden) bir toplu savaş gücü halinde (seferber olunuz) düşman için savaş meydanına çıkınız.

 

     (Ve) Ey İslâm mücahitler!!, (şüphesiz sizden) soy ve sop itibariyle ve görünürde müslümanlık iddiasiyle sizden sayılıp aranızda bulunan (öyle) münafık (kimse vardır ki, elbette ağır davranacaktır) savaştan geri kalacak, tembellik gösterip duracaktır. (Eğer size) öldürülme gibi, yenilgi gibi (bir musibet isabet ederse) o münafık sevinecek ve (muhakkak Allah Teâlâ bana lütfetti) beni korudu (çünkî onlar ile) o musibete uğrayan İslâm mücâhitleri ile (beraber) harp meydanında (hazır bulunmadım, der) eğer ben de hazır bulunsa idim öyle bir mıısîbet e uğramış olacaktım diye sevinç gösterir.

     Ve yemin olsun ki, eğer size Allah tarafından bir lütuf nasib olursa, sanki sizinle onun arasında hiçbir tanışıklık yok imiş gibi "ne olurdu ben de onlar ile beraber olsaydım da büyük bir ganimete nail olsa idim" diyecektir.

    (Ve yemin olsun ki) kesin bir durumdur ki, (eğer size) Ey hakikî mü'minler!. (Allah tarafından) onun yüce takdirinin eseri olarak (bir fazi) bir ganîm et, bir fetih ve zafer in as il) olursa) o münafık, kaçırdığı dünyevî amaçlarından dolayı nadim ve pişman olarak (sanki sizinle onun arasında) bir dostluk, bir tanışıklık, bir cemiyet halinde yaşamak ve (hiçbir tanışkanlık yok imiş gibi) vaktiyle sizinle teşriki mesâide bulunmayıp şimdi sırf dünyevî bir menfaat için (ne olurdu ben de onlar ile beraber olsa idim) o İslâm erleriyle beraber savaşa iştirak etse idim (de) şimdi ben de onlar gibi (büyük bir ganimete nail olsa idim) ben de ganîm et mallarından bir hisse alsa idim (diyecektir) ne yanlış bir düşünce, ne fena bir ihtiras!.

   (Artık dünya hayatını) dünya varlığını, dünyanın fâni servet ve zenginliğini (âhiret mukabilinde) ııhrevî, ebedî mükâfat uğrunda (salacak) feda edecek (olanlar) hakikî mü'minler mücahitler!. (Allah yolunda) Cenâb-ı Hak'kın dinini yüceltmek m aks adiyi e (savaşa atılsınlar) Ebedî bir saadete kavuşmak için nefislerini hak yolunda feda etmekten çekinmesinler. (ve her kim Allah yolunda savaşta bulunur da öldürülürse) öyle yüce bir gaye uğrunda şehit düşerse (veya) düşmana karşı muzaffer olup (galip gelirse) her iki halde de (ona büyük bir mükâfat vereceğiz) öyle bir mücahit, niyet indeki yüceliğin meyvesini her halde görecektir. Artık her İslâm mücâhidi için lâzımdır ki Allah'ın dinini yüceltmek için harp meydanında kararlı olsun, galibiyet halinde de, mağlûbiyet halinde de yine güzel niyetine göre mükâfat göreceğini düşünerek kahramanlığında devam etsin. Fâni bir hayatı, ııhrevî, ebedî mükâfatlar karşılığında feda etmek, bir zarar değil, en büyük bir muvaffakiyettir. Artık bir münafığın böyle bir fedakârlıkta bulunmayıp da hayatını geçici bir zaman için kurtarmış olması, öyle iddiası gibi hakkında bir ilâhî lütuf değildir. Belki öyle ebedî bir mükâfata lâyık olmadığının geçici bir neticesidir.

      Ve sizin için ne var ki, Allah Teâlâ'nın yolunda ve erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zaafa düşürülmüş olan bir takım bi-çareler uğrunda savaşta bulıınmayasınız?. Onlar ki: Ey Rabbimiz! Bizi şu ahalisi zâlim olan şehirden çıkar ve bizim için kendi ta-rafından bir koruyucu gönder ve bizim için kendi katından bir yardımcı tâyin buyur diye niyaz etmektedirler.

 

        Bu âyeti kerime, m üs I (im an I arın ne kadar yüce bir maksada hizmet için cihatta bulunduklarını, diğer kimselerin ise pek âdi ihtiraslar sebebiyle harbe atıldıklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (imân etmiş) İslâm dinini kabul eylemiş (olanlar) şahsî menfaatleri için değil, sırf (Allah Teâlâ'nın yolunda) ona itaat uğrunda, onun mübarek dinini doğu ve batıya yaymak gayesiyle (muharebede bulunurlar) bütün insanlığın selâmet ve hidâyetini arzu ederler. (Kâfir olanlar) dinî terbiyeden mahrum bulunanlar (da şeytanın yolunda) şeytana itaat için (harp ederler) onların arzuları şahsî menfaatlarını teminden, insanlığa hükmetmekten başka değildir. (Artık) Ey mü'minler!, (o şeytanın dostlarını,) o meluna tâbi olan topluluğu, o dinsizler alayını (öldürünüz) onlar ile savaştan çekinmeyiniz, onların maddî kuvvetleri sizi aldatmasın, onların dostu, yardımcısı şeytandır, siz mü'minlerin dostu, yardımcısı ise Yüce Allah'tır, (şüphe yok ki, şeytanın hilekârlığı) onun mü'minlere karşı tuzağı, hilesi, Cenab'ı Hak'kın ehli imân hakkındaki yardımına ve din düşmanlarını kahır ve helak etmesine göre pek (zayıftır) pek ehemmiyetsizdir. Artık şeytanın hile ve tuzağına kıymet vererek onun dostlarından kormayınız, her halde Hak Teâlâ'ya itimat ederek ve sığınarak ondan yardım ve zafer bekleyiniz.

     O kimseleri görmez misin ki, onlara: Ellerinizi çekiniz ve na-maz kılınız, zekât veriniz denilmişti. Vaktaki üzerlerine cihat yazıldı, o zaman içlerinden bir takımı. Allah Teâlâ'dan korkarcasına veya daha fazla insanlardan korkar oldular. Ve onlara: Ey Rabbimizl. "Ne için üzerimize cihadı yazdın? Ne olurdu bizi yakın bir müddete kadar tehir et şeydin" dediler. De ki: Dünyanın faidesi pek azdır, âh i ret ise takva sahibi olanlar için elbette hayırlıdır. Ve siz kıl kadar zulme ıığramayacaksınızdır.

 

        Bu mübarek âyetler, insanların kendilerini hiçbir yerde ölümün pençesinden kurtaramayacaklarını ve bütün hâdiselerin Allah'ın kudreti ile vücııde geldiğini, şahıslara isabet eden bir takım musibetlere de kendilerinin sebebiyet verdiklerini beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar! Hepiniz, itaat edeniniz de asi olanlarınız da (her nerede olsanız) evde de savaş halinde de bulunsanız (size ölüm yetişir) takdir edilen zaman gelince ölüm sizi yakalar, hiçbir kimse kaçınmakla ondan kurtulamaz (velev ki, tahkim edilmiş, yüksek kuleler) kaleler, köşkler veya semavî burçlar (içinde bulunmuş olunuz) bunlar sizi yine ölümün perçesinden kurtaramaz O halde cihattan kaçınmaya ne lüzum var?. Bu kaçınmakla takdir edilmiş olan ölümden kurtulabilecek misiniz?. Ne mümkün!, (ve eğer onlara) Münafıklara, Yahudilere (bir güzelik) bir genişlik, bir geçim bolluğu veya bir zafer, bir ganimet (dokunursa) böyle bir nimete nail olurlarsa (derler ki, bu) nail olduğumuz güzellik, bize Allah Teâlâ tarafındandır. Senin Ya Muhammed!, -aleyhisselâm- bunda bir rolün yoktur, (ve eğer onlara) darlık gibi, kıtlık ve pahalılık gibi veya öldürülme ve yenilgi gibi (bir kötülük isabet ederse) o zaman da kendi kusurlarını görmezler bütün hâdiselerin bir hikmet gereği olarak ilâhî iradeye bağlı olduğunu bilmezler de (bu) kötülük (senin tarafındandır derler) bu kötülüğü Hz. Peygamber'e ve onun eshabı kiramına isnat ederler. Habibim!. Onlara (de ki, hepsi de) güzelliğin de, kötülüğün de meydana getirilmesi (Allah Teâlâ tarafındandır) bütün bunlar onun iradesine, takdirine dayanmaktadır. Çünki ondan baka yaratıcı yoktur, (artık o taifeye) o münafık ve yahu d i topluluğuna (ne oluyor ki) ne kadar anlayıştan mahrumdurlar ki (söz anlamaya yanaşmıyorlar) Kur'an'ı Kerim'in beyanlarını, Rasûlü Ekrem'in mübarek sözlerini anlayarak istifâde etmeye, nasihat almaya yaklaşıp durmuyorlar. Eğer onlar, bunları anlayıp düşünecek olsalardı, bütün vücııde gelen şeylerin Allah'ın irâdesi ile, ilâhî kudret ile vücııde geldiğini anlar, Rasûlü Ekrem'e karşı öyle edepsizce yakıştırmalarda bulunmazlardı.

 

      ile vücııde gelen birer kesin delildir. Artık bu hakikat nasıl inkâr edilebilir?.

       Bu mübarek âyetler, Rasülııllah'a itaat etmenin Cenab'ı Hak'ka itaat etmeyi İçermiş olduğunu bildirmektedir. Ve mucize Kıır'an-ı Kerim'i güzelce düşünmeyip de inkâra cür'et edenlerin inançlarındaki aşağılığı sergilemeketedir. Şöyle ki: (Her kim Peygamber'e itaat ederse) onun emirlerine, yasaklarına boyun eğerse (muhakkak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur) çünkü Yüce peygamber haddizatında sadece tebliğ edicidir. Gerçek mânâda emreden ve yasaklayan ise Allah Teâlâ'dır. Binaenaleyh Peygamber'e itaat, onun gönderen Cenab'ı Hak'ka itaatten başka değildir, (ve her kim yüz çevirirse) Ey Yüce Peygamber! Sana itaatten yüz çevirirse aldırma, o seni üzmesin, (çünkî) Ya Muhammedi. Aleyhisselâm (seni onların üzerine muhafız göndermedik) yani: Onların amellerini zaptetmekle, muhasebelerini görmekle seni mükellef kılmadık. Senin vazifen ilâhî hükümleri onlara tebliğdir. Onların muhasebeleri yüce zatıma aittir, şanı yüce olan ben, onların cezasını veririm, sen müsterih ol.

 

   Bu mübarek âyetler, müslümanları birbirine karşı iyilik ister bir muamelede bulunmaya ve birbirleriyle karşılaşınca güzelce selâmlaşarak aralarındaki muhabbeti, din kardeşliğini göstermeğe yöneltmektedir. Şöyle ki: Müslümanlardan (her kim) bir din kardeşi hakkında (güzel bir şefaatle şefaatte bulunursa) o kardeşinin dünyevî ve ııhrevî olan menfaatine ve onun bir zarardan korunmasına dâir sırf Allah rızası için sözle bir yardıma, bir istirhama koşarsa (onun için de) o şefaatte bulunan kimse hakkında da (ondan) o şefaati yüzünden (bir nasib) bir sevab tahakkuk etmiş (olur) bu güzel hareketinin mükâfatını görür, (ve) bilâkis (her kim kötü) gayrı meşru, iyi niyetli olmayan (bir şefaatte şefaatte bulunursa onun) öyle şeriata aykırı şefaatte bulunan kimse (için de ondan) o şefaati sebebiyle (bir hisse) günahtan bir pay tahakkuk etmiş (olur) o gayrı meşru şefaatine eşit bir günaha bir sorumluluk altına girmiş bulunur. (Ve Allah Teâlâ her şey üzerine şahittir") koruyucudur, şefaati görmektedir ve o şefaate göre mükâfat ve ceza vermeğe kadirdir. Binaenaleyh herkesin yaptığı şefaati görmektedir ve o şefaate göre mükâfat ve ceza verecektir.

        Ve bir selâm ile selâm verildiğiniz vakit hemen ondan daha güzeli ile selâmda bulununuz veya onu -aynı ile- iade ediniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeyin hesabını arayandır.

 

    Ey müslümanlar!, (size ne oluyor ki) içinizden bir kısmınız hakikati görüp anlamıyor?, (münafıklar hakkında) Onların durum ve davranışları hakkında (iki gruba ayrılmış bulunuyorsunuz?) onların kâfirlikleri konusunda ittifak edemiyorsunuz, ayrılığı düşüyorsunuz, içinizden bazıları onların mü'm in oldukları kanaatinde bulunuyor. Halbuki, (Allah Teâlâ onları) o münafıkları (kazandıkları şey sebebiyle) tercih eyledikleri küfür ve isyan yüzünden, dinden dönmelerinden ve müşriklere katılmalarından dolayı (tersine döndürmüştür) onları ateşe sevketmiştir veya onları arkası arkasına döndürerek kâfirler hükmüne reddeylemiştir. (Hak Teâlâ'nın saptırdığını) dalâlete düşürdüğünü (doğru yola getirmek mi istiyorsunuz) siz onları hidâyete kavuşmuş kimselerden mi sayıp duruyorsunuz?, (ve her kimi ki. Allah Teâlâ saptırırsa) onu hidâyet yolundan uzak düşürürse (Artık sen onun için bir yol) onu hidâyete kavuşturacak bir yol (bulamazsın) onlar kendi yaratılışlarını, tercihlerini kötüye kullanarak küfür ve isyan yolunu tuttukları için Cenâb-ı Hak, hikmet gereği onların kâfirliğine, sapıklığına hükmetmiştir. Artık onları kimse kurtaramaz. Onların haklarındaki yanlış bir hüsnüzannın ne kıymeti olabilir.

 

   şarttan mevcut olunca onlara karşı cihadda bulunulmasını emrediyor ve onlardan kimlere karşı savaşta bulunulmamasını tayin ederek bu husustaki pek yüksek dinî siyaseti şöylece göstermiş bulunuyor. O münafıklar (Arzu etmişlerdir ki) temennide bulunmuşlardır ki, (kendilerinin kâfir oldukları gibi siz de kâfir) olasınız, ve temennide bulunmuşlardır ki, siz de kâfir (olup onlar ile) küfürde (eşit bıılıınasınız) artık ey mü'minler!. Onların bu kötü maksatlarını anlayınız, (o halde onlar Allah yolunda) sizin gibi sahih, imanlarını kuvvetlendiren bir hicret ile (hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyiniz) onlar imân ettiklerini açıklasalar da yapmacıktır, ona ehemmiyet vermeyiniz. (Eğer yüz çevirirlerse) Allah'ın birliğine imândan kaçınır, öyle münafıkça bir hâl üzere durmak isterlerse (artık) cezayı hak etmişlerdir, (onları her nerede) gerek harem bölgesi dışında ve gerek içinde (bulursanız tutunuz) esir alınız, (ve öldürünüz) haklarında diğer kâfirlere yaptığınız muameleyi yapınız (ve onlardan ne bir dost) bir yaran, bir ahbap (ne de) onlardan sizin için düşmanlarınız üzerine (bir yardımcı edinmeyiniz.) Bilakis onlardan tamamen uzak durunuz.

        Bu esir almak, öldürmek hükmünden (O kimseler müstesna ki, onlar) dan bir taife (sizin aranızla kendi aralarında bir anlaşma bulunan bir kavme iltica etmiş) olurlar. Bu mültecilere artık dokunulmaz. Çünki o hususa dâir bir siyasî sözleşme bulunmuş olur. Nitekim Rasûlü Ekrem Hazretleri Beni Eşlem kabilesiyle böyle bir sözleşmede bulunmuş, onların temsilcisi olan Hilal bini Üveymir'e karşı: Birbirinin ne lehine ve ne de aleyhine yardımda bulunmayacaklarına ve Hilâle gidip iltica edenlerin de Hilal gibi saldırıdan korunmuş bulunacaklarına söz vermiştir. (Veyahut sizinle savaşta bulunmaktan) kendi kavimleriyle beraber size karşı savaşa atılmaktan (veya kendi kavimleri ile muharebe etmekten) sizinle beraber olup onlara karşı cenk eylemekten (göğüsleri darlaşmış) kalpleri sıkılmış (oldukları halde size gelmiş olurlar) ne sizin aleyhinize ve ne de lehinize savaşta bulunacak bir durumda bulunmazlar. İşte bu grup da müstesnadır. Bunları esir almaya, öldürmeğe lüzum yoktur. Nitekim Beni Müdlic kabilesi bu cümledendir. Bunlar Rasûlü Ekrem Efendimize gelip böyle bir savaştan uzak olduklarını arzetmislerdi. (Ve eğer Allah Teâlâ) Sizin üzerinize bunları musallat kılmayı (dilemiş olsa idi elbette onları size musallat ederdi) kalplerini kuvvetlendirir, onları sizin üzerinize saldırırdı, (da sizi katlediverirlerdi) Fakat Cenâb-ı Hak, bunu dilemedi, onları öyle perişan bir vaziyete soktu. (İmdi onlar sizden bir tarafa çekilirlerde) size taarruz etmez (sizinle savaşta bulunmazlarsa) ve barışı teslim olup boyun eğerlerse, sulh ve barışı (size bırakırlarsa) size itaat ederek teslimiyette bulunurlarsa (artık Allah Teâlâ sizin için onların aleyhine) esir almak, öldürmek gibi bir şekilde (bir yol vermemiştir) bir müsaade yolu tayin buyurmam ıştır. Binaenaleyh onların şu teslimiyetlerine, şu âciz durumlarına bakarak kendilerine saldırmaya meydan vermeyiniz. Müslümanlıkta anlaşma yapanlar ve mülteciler hakkında böyle şereflice muamelede bulunmak bir siyasî fazilet icabıdır.

        Başka bir taife de bulacaksınız ki, onlar hem sizden emin ol-mayı ve hem de kavimlerinden emin bulunmayı dilerler. Fitneye her sevk edildikleri zaman da onun içine baş aşağı atılırlar. Artık onlar sizden çekinmezi erse ve barışı size bırakmazlarsa ve ellerini çekmezlerse onları her nerede ele geçirirseniz tutunuz ve öldürü-nüz işte sizin için onların aleyhine apaçık bir emir verdik.

      bulursanız (ele geçîrirseniz tutunuz) esir alınız (ve öldürünüz) Ey İslâm mücahitleri!, (işte sizin için onların aleyhine apaçık bir emir verdik) onların Müslümanlara karşı düşmanlıkları açık, küfürleri meydanda olması bulunduğu sebebiyle onlara taarruz için, onları öldürmeniz ve esir almanız için sizlere apaçık bir delil bir müsaade verdik. Artık icabına göre hareket ediniz.

 

    Rakaba, lûgatta boyun demektir. Birşeye parçalarının en şereflisinin ismini vermek kabilinden olarak insana da rakaba denilmektedir. Nasıl ki yüz, baş denilerek bununla şahıs kasdolunur. Bununla beraber rakaba ile köle ve câriye kasdedilmiştir ki, erkek, dişi, büyük, küçük, ve mümin, mü'min olmayan kölelere, cariyelere rakabe denilmiştir.

 

      onu rahmetinden uzaklaştırın ıştır, (ve onun için) cehennemde (pek büyük bir azab hazırlamıştır) ki, onun derecesini biz insanlar takdirden âciz bulunmaktayız.

    bir mü'mini öyle haksız yere kasden öldürmek pek büyük bir günahtır, bir cinayet d ir. Nitekim bir hadisi şerifte:: Nefsim elinde olan Cenâb-ı H ak'ka yemin ederim ki, dünyanın yok olması, Allah katında bir mü'minin

 

      Bu âyeti kerime her işte acele etmeksizin hareket edilerek haki kat I arın güzelce ortaya çıkmasına dikkat edilmesini emretmektedir. Geçici menfaatler uğrunda gayrı meşru tecâvüzlere yol verilmemesini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ey imân edenler) Ey İslâm mücahitler!!. (Allah Teâlâ'nın yolunda yürüdüğünüz) cihat için sefere çıktığınız (zaman dikkatli bulununuz) karşılaşacağınız işlerin ortaya çıkıp belli olmasını araştırınız, düşünmeksizin acele etmeyiniz (ve size) m üs I umanlar arasında uygulandığı şekilde (selâm veren kimseye) düşünmeksizin sırf (dünya hayatının geçici faydasını arayarak) o selâm verenin malını bir ganimet malı telâkki ederek kendisine (sen mü'm in değilsin) kendini kurtarmak için böyle müslüman olduğunu açıklıyorsun (demeyiniz) belki onun açıkladığı imânı, İslâmiyet i kabul ediniz, onun hakkında bu açıkladığı imân gereğince muamelede bulununuz. Çünki (Allah Teâlâ'nın katında çok ganimetler vardır) sizleri zenginleştirmeye fazlasıyla yeterlidir o selâm verenin malına kavuşmak için hayatına kast eylemeyin iz. Düşününüz ki, (siz de evvelce öyle idiniz) İslâmiyet' ilk kabulünüz zamanında yalnız kel i m e'i şahadeti okumakla canınızı, malınızı kurtarmıştınız, sözünüzün özünüze uygun olup olmadığını araştırılmamıştı, (da Allah Teâlâ size lütfetti) sizin o şekilde imanınızı kabul etti, onunla sizin karımızı, canınızı korudu, siz de imân ile şöhret buldunuz, din yolunda dosdoğru harekete kavuştunuz, (artık işin güzelce belli olmasına bakınız) size selâm vererek İslâmiyet'ini arzedenlerin hallerini güzelce nazar-ı dikkate alınız, onların aleyhinde acelece harekette bulunmayınız, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizin yaptığınıza) açık ve gizli amellerinize (hakkiyle haberdar bulunmaktadır) ona göre mükâfat ve ceza verecektir. Binaenaleyh hareketlerinizde zaaf göstermeyiniz, ihtiyattan ayrılmayınız, çabucak yok olan dünya varlığı için, müslüman olduğunu açıklayan kimselere saldırmayınız, daima uyanık bulununuz.

 

       ile cihad edenler) savaşa atılmış bulunanlar, İslâm varlığını savunmaya çalışanlar (eşit olmazlar) elbette mücahitlerin mevkii daha yüksektir. Çünki (Allah Teâlâ mal lariyle ve canlariyle cihada at il an I an) c i had d an geri kalıp (oturanlar il zari ne daraca) fazilet ve mükâfat (itibariyle üstün) tercih ve takdim (kılmıştır) mücahitlerin dereceleri daha yüksektir, (ve Allah Teâlâ hepsine de) mücahitlere de, bir özürden dolayı oturanlara da (hüsnâyı) cenneti (vaad buyurmuştur) özür sahipleri de mazeretlerinden ve iyi niyetlerinden dolayı cennete, mükâfata adaydırlar, (ve) maamafih (Allah Teâlâ mücahit olanları) özürsüz yere veya özürlerinden dolayı cihada kat ı lam ayıp (oturanlar üzerine pek büyük bir mükâfat ile tercih) t af dil ve takdim (kılmıştır) Gerçek şu ki: Mazereti olanlar da iyi niyetlerinden dolayı mükâfata nail olacaklardır. Cihada fiilen katılanlar ise hem güzel niyetleri sebebiyle mükâfata nail olacakları gibi bu önemli vazifeyi fiilen yerine getirmiş olduklarından dolayı da ayrıca mükâfatı hak etmişlerdir. Özürsüz olarak cihattan geri duranlar ise bu mükâfat bakımından daha ziyade eşitlikten mahrumdurlar.

    Mü'minlere va'dedilmiş olan bu sevaplar (Allah katından derecelerdir) yüksek makamlardır, birbirinin üstünde ikramlarda, lütııflardır. (ve bağış ve rahmettir) bunları kullarına ihsan buyuracaktır, (ve Allah Teâlâ gafurdur) kullarını çok yarlıgayıcıdır ve (rahimdir) kendisine ibadet ve itaatte bulunanları çok esirgeyicidir. Onun merhamet ve şefkati bütün mü'm in kulları hakkında devamlı olarak tecelli edip duracaktır.

 

     Bu mübarek âyetler, mazeretsiz olarak hicrette bulunmamış olanların kötü sonunu ve birer mazeret sebebiyle hicret edememiş olanların da Allah'ın affına kavuşacaklarını şöylece bildirmektedir. (Muhakkak o kimseler ki) hicreti terkettiler, şirk yurdunda kalarak kâfirlere uymak suretiyle (nefislerine zulmeder oldukları halde canlarını melekler) ölüm meleği ile arkadaşları (alacaklardır) o zaman melekler o kimselere (ne işte idiniz) dinî işlerinizs ait hangi şeyle meşgul bulunuyordunuz (diyeceklerdir) onları böylece kınayacaklardır. O kimseler de özür dileme makamında olarak (Biz yeryüzündeı Mekke yurdunda (zayıf sayılır) dinimizin icaplarını yerine getirmekten, dinini yüceltmek için hizmetden âciz bulunan (kimseler idik derler) boş mazeretler ileri sürerler, (melekler de) onların bu özür dilemelerini geçersiz kılmak ve kendilerini susturmak için (Allah'ın yeryüzü geniş değil mi İdî?, ki, orada) yeryüzünde müsait bir yere (hicret edeydiniz) o kâfirlerin arasından ayrılsa idiniz (deyiverirler) nitekim birçok müslümanlar, Mekke'den Medine'i Münevvereye ve Habeşistan'a hicret etmişlerdir. (İşte onların) o hicreti, özürsüz olduğu halde t erkeden I erin âhirette (varacakları yer cehennemdir) onlar üzerlerine düşen bu hicret farizesini t erki I e kâfirlere müsait alan. bıraktıkları için böyle bir azabı hak etmişlerdir, (ne fena uğranacak yer!.) onların gidecekleri cehennem, en kadar elem verici bir azap yurdu.

 

     Bu hicret, farizesinden müstesna olanlar vardır. Şöyle ki, bundan (ancak erkeklerden ve kadınlardan ve çocuklardan) ergenlik cayma yaklaşmış olanlardan veya köle bulunanlardan (zayıf sayılı? da) yani aslında zayıf, âciz başkalarının etkisi altında güçsüz bulunup da (hiçbir çareye) hicret için hiçbir kuvvete ve nafakaya (güçleri yetmeyenler) böylece takatsiz olan (ve hiçbir doğru yol bulamayanlar) hicret için elverişli bir yol bilemeyip bir rehber bulamayanlar bu hicret farizesinden (müstesna) bulunmuşlardır. Çünki hiçbir kimse gücünün üstünde birs,ey ile mükellef olmaz.

  İşte onları umulur ki, Allah Teâlâ af buyurur. Ve Allah Teâlâ affedici, mağfiret buyurucudur.

    (İşte onları) öyle zayıf, her türlü çareden mahrum olan müslümanları (umulur ki. Allah Teâlâ af buyurur) onları bu hicret etmemiş olduklarından dolayı sorumlu tutmaz. (Ve Allah Teâlâ af edicidir) Onları da af buyurur ve Cenab'ı Hak, (mağfiret buyurucudur.) onların haklarında da ilâhî mağfireti tecelli eder bunu isteyip durmalıdır.

 

  Ey müslümanlar!. (Ve yeryüzünde sefer ettiğiniz) yurdunuzdan ayrılıp sefer sayılacak başka bir yere gittiğiniz (zaman) sizin için bir dinî müsaade vardır. Şöyle ki: (kâfir olanların size kötülük edeceklerinden) üzerinize saldırıda bulunacaklarından (korkarsanız) muhtemel bir endişeden dolayı (namazdan) dörder rekat 11 olanları (kısaltmanız) onları ikişer rekât olarak kılmanız (sizin için bir günah değildir.) bundan dolayı mesul olmazsınız, bu hakkınızda ilâhî bir merhamettir. Ey müminler!, (şüphe yok ki, kâfirler sizin için) tabiatları, yaratılışları ve eğitimleri bakımından (apaçık) düşmanlıkları ortada (bir düşman bulunmaktadırlar) binaenaleyh onlara karşı herhalde ihtiyatlı, uyanık bulunmalıdır.

 

      Sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıracağın zaman on-lardan bir grup seninle beraber namaza dursun, silahlarını da alıversinler. Bunlar secde edince arka tarafınızda bulunsunlar, ve namazı kılmamış olan diğer bir zümre de gelsin seninle beraber namazı kılsın ve ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını da alıversinler. Kâfir olan kimseler arzu ederler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil bıılıınasınız da sizin üzerinize bir baskın ile baskında bıılıınııversinler. Ve eğer size yağmurdan bir eziyet var ise veya siz hasta bulunmuş iseniz silâhlarınızı bırakmanızdan dolayı üzerinize bir günah yoktur. Ve ihtiyat tedbirinizi alınız, şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirler için küçültücü olan bir azab hazırlamıştır.

       sizin mallarınızı, silâhlarınızı elde ediversinler. Bununla beraber Cenâb-ı Hak, müslümanlar hakkında merhametlidir, kerem sahibidir, onlara her hususta genişlik ve kolaylık göstermektedir, (ve) kısaca (eğer size yağmurdan bir eziyet var ise) silâhlarınızın ıslanmasından, ağırlaşmasından korkuyorsanız (veya siz hasta bulunmuş iseniz) silâhlarınızı yüklenmeniz hastalığınızın artmasına sebep olabilecek ise (silâhlarınızı) yanınıza almayıp da münasib bir yerde (bırakmanızdan dolayı üzerinize bir günah yoktur) bundan dolayı mesul olmazsınız, (ve) bununla birlikte siz yine mümkün olan (ihtiyat tedbirinizi alınız) tâ ki, düşmanlarınız üzerinize anî bir hücumda bulunacak olmasınlar. Fakat onların herhalde hücum edebileceklerini, galip gelecekleri vehmine de düşmeyiniz. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirler için t öldürülmeleri, esir alınmaları, mallarının yağmaya uğraması gibi (küçültücü) zillete düşürücü (bir azab) bir ezilmişlik, bir mağlûbiyet (hazırlamıştır) onlar herhalde lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Elverir ki, müslümanlar, dinlerinin yüce emirleri çerçevesinde yaşasınlar. Nitekim saadet döneminde İslâm kuvvetleri az bir zaman içinde düşmanlarını mağlûbiyetlere uğratmış, onların yurtlarını ellerinden almış onları zelil bir durumda bırakmışlardır.

          kim kurtaracak, demiş. Yüce Peygamber: Allah Teâlâ kurtarır, demiş ve Ey Allah'ım!. Gavres bin Haris hakkında dilediğin ile benim için yeterli ol, diye duada

 

      - Sabah namazının vakti, fecri sadıkın doğmasından güneşin doğmasına kadar olan müddettir. Fecri sadık ise sabaha karşı ufuktan yayılmaya başlayan bir nurdan, bir aydınlıktan ibarettir. Buna ikinci bir fecir de denilir. Bu ikinci fecrin karşıtı birinci fecirdir ki bu da gökte iki tarafı karanlık, uzunca bir çizgi şeklinde görülen bir beyazlıktır. Az sonra kaybolur, kendisini bir karanlık takip eder. Bu fecr gece hükmündedir. Bununla yatsı vakti çıkmış olmaz. Bu fecre sabahın gerçekten girmesini göstermediği ve yalancı, geçici bir aydınlık olduğu için "fecri kâzip = yalancı fecir" denilir. Bu fecri kâzip kaybolduktan sonra ikinci fecr meydana gelir.

       -Öğle nam az inin vakti, İmamı Azam'a göre zeval gölgesinden itibaren her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaşacağı zamana kadardır. Buna "asrı sânî" denir. Zeval gölgesi ki güneşin görünüşe karşı semada yarı yolu katetmekle her şeyin batıdan doğuya doğru ilk düşmeye başlayan gölgesidir, Imamiyne ve üç büyük imama göre ise öğle vaktinin sonu, zeval gölgesinden başka her şeyin gölgesi kendisinin bir misline ulaştığı andır. Buna "asrı evvel" denir. Cuma namazının vakti tam öğle namazının vaktidir.

         - İkindi namazının vakti, İmamı Azama göre her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaştığından itibaren ve diğer imamlara göre de bir misline ulaştığından itibaren güneşin batacağı zamana kadardır.

   - Akşam namazının vakti de güneşin batmasından itibaren şafağın kaybolacağı zamana kadardır. Şafak ise İmamı Azama göre akşamleyin ufukta kızardıktan sonra meydana gelen beyazlıktır. İmameyn ile üç büyük imama göre ise ufukta meydana gelen kızartıdan ibarettir.

  görünür. İşte kerahat zamanı da bundan ibarettir.

 

    Bu mübarek âyetler. Din düşmanlarına karşı yiğitlik ve kahramanlık gösterilmesini, hakkı müdafaa yolundaki zahmetlere katlanılmasını, Allah'ın hükümlerine göre hükmedilerek haksızlara yardımda bulunulmamasını ve yanlış eğilimlerden dolayı istiğfar edilmesini emredici bulunmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Din düşmanları olan bir (kavmi aramakta) onu cihat sahasında takib etmekte (gevşek olmayınız) zafiyet, gevşeklik göstermeyiniz, (eğer siz) böylelerine karşı savaşta bulunmak sebebiyle (elem çekmekte) bazı arızalara uğrayarak müfessir bulunmakta (olursanız) ona sabr eyleyiniz, ondan dolayı cihattan geri durmayınız (şüphesiz onlar da) o düşmanlarınız da (sizin elem çektiğiniz gibi elem çekerler) onlar da tehlikelere mâruz kalırlar, yaralanırlar, buna rağmen korkarak size karşı savaşmaktan geri durmazlar. Artık siz de onlara karşı cihad etmekten geri durmayınız, (halbuki, onların ümit etmediği şeyi) bu savaş sebebiyle sevaba kavuşmayı, ilâhî yardımı, İslâm dinine hizmeti (siz) mü'minler (Allah Teâlâ'dan ümit edersiniz) dindarlığınızın verdiği güzel kanaat, ruhî metanet sayesinde bir nice muvaffakiyetlere nail olacağınıza inanırsınız. Artık düşmanlarınızdan daha çok metin, manevî kuvvete sahip, sabr ve sebat ile vasıf lanmanız icap etmez mi?, (ve) bilirsiniz ki, (Allah Teâlâ bilendir) herkesin kalbindekileri, amel ve hareketlerini hakkiyle bilir ve (hikmet sahibidir) onun her emir ve yasağı bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Artık sizin böyle cihat ile mükellef olmanızda elbette bir ilâhî hikmet gereğidir. Binaenaleyh bu hususta metanetten, sabır ve kararlılıktan ayrılmayınız.

 

    Habibim!. (Allah Teâlâ'dan mağfiret iste) senin ve ümmetin hakkında ilâhî lutfun sübhânî affın tecellisini temenni eyle, Tuğme lehine yüz gösteren gayrı ihtiyarî bir temayülden dolayı da bağış dileğinde bulun. Aslında Rasülüllah, bundan sorumlu değildir, bu ipuçlarına dayanan, iyilik isteyen bir kanaat neticesidir. Masum olan yüce bir Peygamberden kasıtlı olarak bir günah meydana gelemez, ancak peygamberliğin pek yüce olduğundan bunun daha fazla yücelmesi için istiğfarda bulunmak bir kulluk ve şükran sunma vazifesidir. Ümmetin fertleri için de bir irşad örneğidir, insanlık hali meydana gelen bazı yanlış düşüncelerden, kanaatlerden dolayı Cenâb-ı Hak'kın af ve bağışına sığınarak istiğfarda bulunmalıdırlar, (şüphe yok ki Allah Teâlâ gafur) dur, af isteyen kullarının hatalarını, günahlarını af eder ve örter ve (rahîm bulunmaktadır) kulları hakkında rahmet ve şefkati pek fazladır. Artık öyle bir yüce mabudun ilahlık eşiğine sığınarak kendisinden af ve bağış istemek icabetmez mi?.

  Nefislerine hiyanet edenler tarafından mücadelede bulunma, şüphe yok ki, Allah Teâlâ hiyanete düşkün, çok günahkâr olan kimseyi sevmez.

   Bu mübarek âyetler, hain kimselerin Cenâb-ı Hak'ka karşı ne kadar cahilce, cüretkârca hareket ettiklerini kınamakta ve onların korunmaya ve savunulmaya lâyık olmadıklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamberim!.. Ve ey ümmeti Muhammediye!, (nefislerine) Tuğme veya yardımcıları gibi günahları sebebiyle (hiyanet edenler tarafından) onların lehine olarak (mücadelede bulunma) onlar himayeye, korunmaya lâyık değildirler, (şüphe yok ki Allah Teâlâ hiyanete düşkün) çok hiyanette bulunan ve (çok günahkâr olan) isyana düşkünlük gösterip duran (kimseyi sevmez) yani onu cezaya, azaba ilâhî gazabına sokar.

 

      aralarında gizlice düşünüp taşındıkları (zaman) ilmiyle, kudretiyle, ve görmesiyle (onlar ile beraberdir.) Cenâb-ı Hak, onların bütün lâkırdı ve harekâtını bilir, hiçbir işleri Hak Teâlâ'ya gizli kalamaz. (Ve Allah Teâlâ onların her yaptıkları şevi) bütün açık ve gizli amellerini (kuşatmış) ihata buyurmuş (bulunmaktadır) Yüce Allah'ın ilminden, kudretinden hiçbiri dışarda değildir. Artık düşünmelidirler, mesuliyetten yakalarını kurtaramayacaklarına kani olup tövbe ve istiğfar etmelidirler. Başka türlü kurtuluş çaresi yoktur.

     Bu mübarek âyetler, haksız yere müdafaalarda bulunanları kınıyor, yaptıkları günahlardan dolayı pişman olup istiğfarda bulunanların ilâhî affa mazhar olacaklarını müjdeliyor. Herkesin yaptığı günahın kendi şahsı aleyhine olduğu ihtar ve kendi kusurlarını başkalarına isnat edenlerin ahlâka aykırı, mesuliyeti gerektirir bir şekilde hareket etmiş olacaklarını şöylece beyan buyuruyor. Ey Tuğme'nin lehine gerçeğe aykırı olarak şahitlikte bulunan kavmi!, (işte siz öyle kimselersiniz ki, dünya hayatı) fâni menfaatlar (hususunda onlardan yana) Tuğme ile emsali şahıslar lehine (mücadelede) savunmada (bulundunuz) onun hırsızlıktan uzak olduğuna şahitlik ettiniz (fakat kıyamet gününde) Cenab'ı Hak'kın cezalandıracağı zaman (onlar tarafından) Tuğme ve benzeri şahıslar adına (Allah Teâlâ'ya karşı kim mücadelede bulunacak) onları azabtan kim kurtarabilecek?, (veya onların üzerlerine kim vekil olacak) onların işlerini üstlenecek, onları muhafaza ederek Allah'ın intikamından kurtaracak?. Elbette böyle bir yardımcı bulunmayacaktır. Artık haksızlara arka çıkmak nasıl doğru olabilir?.

   (Ve her kim bir kötülük yapar) meselâ: Tuğme gibi yaptığı gayrı meşru bir hareketi başkasına isnat eder (veya nefsine zulmeder) meselâ: İçki kullanır, yalan yere yemin eder, veya küfür ve şirke düşmüş bulunur (da sonra) nadim ve pişman olarak sadık bir tövbe ile (Allah Teâlâ'dan bağış dilerse Allah Teâlâ'yı çok bağışlayan) günahları af eden ve örten ve (pek esirgeyen) iyilik olarak fazla lütuf ve kerem sahibi (bulur.) Binaenaleyh bir insan insanlık icabı herhangi bir günahta bulunmuş olursa olsun ümitsizliğe düşmemeli, hemen tövbe istiğfar edip Allah'ın merhametine iltica etmelidir. Bu sayede ilâhî affa kavuşarak ebedî hayatını kurtarmış olur.

 

        (Ve her kim bir günah) Bir kusur, bir günah (kazanırsa) işlemiş olursa (onu ancak kendi aleyhine kazanır) onun vebali kendisine aittir. Onun mesuliyeti başkalarına değil, kendisine yöneliktir. Artık kendini dünyada da âhirette de soran ve cezaya maruz bırakmadan çekinmelidir. (Allah Teâlâ ise bilendir) gizli ve açık herşeyi tamamiyle bilir ve hiçbir şeyi terketmez ve (hikmet sahibidir) her emri ve yasağı, her yaptığı, takdir ettiği bir nice hikmetlere dayanmaktadır. Hiçbir kimsenin günahını başkasının yüklenmemesi, ondan mesul olmaması da bu ilâhî hikmet gereğidir.

  (Ve her kim bir kusur) kasıtlı olmaksızın küçük bir hata (veya bir günah) büyük bir günah veya kasıtlı olan küçük bir günah (kazanır) işler (de sonra onu) o günahı (bir suçsuz kimse üzerin atarsa) o günahı işlememi; bir kimseye isnat ederse, Tuğme'nin yaptığı hırsızlığı bir Yahudiye isnat ettiği gibi gerçeğe aykırı bir iddiada bulunursa (muhakkak ki, bir iftirayı) ondan habersiz olan şahsı hayrete düşürecek büyük bir yalanı (ve apaçık) çok çirkin (bir günahı yüklenmiş, olur) bunun tesiri altında kalarak azap çeker. Çünkü bir kimse hakkında iftirada bulunmak, günahsız bir şahsı günahkâr göstermek asla caiz değildir. Bu sırf bir yalandır ki bütün dinlerde haramdır, bunun dünyada da âhirette de cezası görülür. Binaenaleyh bu gibi haram, ahlâk dışı hareketlerden sakınmalıdır. Herkes kendi kusurunu bilip tövbe ve istiğfar etmeye koşmalıdır, başka türlü çare yoktur.

   Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem'in Allah'ın lütfuna nail, ilâhî vahye mazhar olup düşmanlarının sui kastlerinden korunmuş ve muhafaza edilmiş bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ya Muhammedi. Aleyhisselâm (Eğer Allah Teâlâ'nın lütfü) peygamberlik ve risalete nail kılması (ve rahmeti) günahsızlık sıfatına erdirmesi (senin üzerine) yönelmiş (olmasa idi) böyle bir ilâhî merhamet, ilâhî koruma senin hakkında tecelli etmeseydi (elbette onlardan) o Tuğme'nin kavmi gibi yalan yere şahitlik eden isyankâr insanlardan, münafıklardan (bir taife seni şaşırtmaya) seni hatâya düşürüp hak üzere hüküm vermekten ayırmaya (kasdedecekti) bu isteklerinin meydana gelmesi için etkili olacak bir şekilde çalışmış olacaklardı. Onların vâki olan kasıtları, etkisiz olduğundan yok hükmünde bulunmuştur, (halbuki, onlar) o hakikati değiştirme ve bozmaya çalışan münafık tabiatlı harifler (kendi nefislerinden başkasını şaşırtamazlar) meşru olmayan hareketlerinin vebali kendilerine yöneliktir, (ve sana hiçbir şeyden zarar veremezler) seni hiçbir zarar ile zarara uğratamazlar. Çünki Allah Teâlâ seni korumuştur, himayesine mazhar buyurmuştur. Öyle bir topluluğun, Tuğme kabilesi gibi kimselerin yalan yere yapılmış olan şahitliklerinden dolayı peygamberin kalbine gelen bir tamayül ise şahitlik edenlerin sözlerine itimat ve durumun zahiri ile amel kabilinden olduğundan bu, hüküm hususunda haksız yere bir temayül mahiyetinde değildir, (ve Allah Teâlâ sana) Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (kitabı) Kur'an-ı Kerim'i (ve hikmeti) sünneti seniyeyi, şeriat ilmini, hakka uygun olan herhangi bir kelâmı (indirdi) inzal etti, ilham buyurdu (ve sana) peygamberliğe nail olduğun zamana kadar (bilir olmadığın şeyleri öğretti) vahy yoluyla gizli olan işleri telkin etti, dünyaya ve âhirete ait nice müşkülâtın hal çaresini sana bildirdi ve bu cümleden olarak Tuğme gibi, kavmi gibi yalancıların yalanlarından seni haberdar buyurdu. (Ve Allah Teâlâ'nın fazlı) lütfü keremi (senin üzerine pek büyük olmuştur) bahusus seni umumî peygamberliğe, umumi risalete nail buyurmuştur. Artık bunlardan daha büyük lütuf ve kerem düşünülebilir mi?..

    Onların gizlice konuşmalarının bir çoğunda bir hayır yoktur. Bir sadaka verilmesiyle veya iyi bir iş yapılmasıyla veya insanların arasını ıslah etmek ile emir eden kimsenin böyle konuşması müstesna... Ve her kim Allah Teâlâ'nın rızasını taleb ederek bunu yaparsa biz ona elbette çok büyük bir mükâfat vereceğiz.

   (bir çoğunda hayır yoktur) çünki bu konuşmaları gerçeğe uygun, iyi niyete dayanmış değildir, bâtılı değerlendirmeye yöneliktir. Ancak vâcib veya mendup (bir sadaka verilmesiyle veya iyi bir i; yapılmasiyle) seri şerifin güzel gördüğü ve aklın inkâr eylemediği mâruf denilen herhangi bir işin ifa edilmesiyle (veya insanların arasını ıslah etmek ile) insanların arasında münakaşa, düşmanlık ortaya çıktığı anında şer'i şerifin sınırını geçmemek suretiyle aralarını bulmaya, düşmanlıkları gidermeye ait sözler ile (emir eden kimsenin böyle konuşması) gizli olarak tavsiyelerde, temennilerde bulunması (müstesna) bu hayırdan sayılır, bir hayr işlerlik belirtisidir. Nitekim bir hadisi şerif ile beyan olunmuş olduğu üzere iki kimsenin arasını ıslaha çalışmak, birçok ibadetlerden derece bakımından üstündür, (ve her kim) dünyevî bir maksat için değil, yalnız (Allah Teâlâ'nın rızasını taleb ederek bunu yaparsa) böyle sadaka ile, mâruf ile, ara buluculuk ile emir ve tavsiyede bulunursa (biz ona elbette) âhirette (çok büyük bir mükâfat vereceğiz) o cennete girecek, Allah'ın cemalini seyretmeye mazhar olacaktır. Binaenaleyh insan daima her meşru işi sadece hak rızası için yapmalıdır, dünyevî bir menfaat düşüncesiyle veya onun bunun sevgisini kazanmak maksadı ile yapmamalıdır, kalbi fânî maksatlara yönelmiş olmaktan arınmış bulunmalıdır.

     (Her kim de kendisine doğru yol) Hak ve hakikat (zahir olduktan sonra) bir takım deliller ile, mucizeler ile Hz. Muhammedi peygamberliği sabit, İslâmiyet'in yüceliği göründükten sonra (Peygambere muhalefet eder) onun tebligatının zıttına harekette bulunur (ve mü'minlerin yolundan) onların takib ettikleri İslâmiyet yolundan ayrılıp (başkasına uyup giderse) İslâm dininden başkasına tabi olursa (onu o takib ettiği yola şevke d eriz) kendisiyle o yöneldiği yolun arasını boş bırakırız, bu gidişme mâni olmayız, kendi kötü tercihine göre harekette bulunmuş olur (ve onu cehenneme daldırırız) cehennem ateşine sokarız, (ve o) cehennem (ne fena bir gidilecek yer) dir. Artık oraya atılmaya sebep olan hareketlerden kaçınmalı, İslâm cemâatinin yolundan ayrılmamak değil midir?. Bu âyeti kerime, icmai ümmetin delili olduğuna ve ona muhalefetin haram olduğuna dalâlet etmektedir.

   Şüphe yok ki, Allah Teâlâ kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, ve bunun aşağısındakini de dilediği kimseye bağışlar.. Ve her kim Allah Teâlâ'ya ortak koşarsa muhakkak ki pek uzak bir dalâlete sapmıştır.

        Cenâb-ı Hak'ka ortak koşmak, en büyük bir cinayet olduğu için bundan sakındırmak için bu ilâhî beyanlar bu süre'i celilede tekrar etmiştir. (48) inci âyeti kerimeye müracaat!. Bununla beraber bu mübarek âyetler, başka başka sebeblere bağlı olarak da tekrar tekrar nazil olmuştur. Rivayete göre bir şahıs, Rasûlü Ekrem'in huzuruna gelerek "ben günahlara düşkün bir ihtiyarım, şu kadar var ki ben Cenâb-ı Hak'ki bildiğim ve ona imân ettiğim günden beri ona hiç ortak koşmadım, yaptığım günahları da Hak Teâlâ'ya karşı bir cür'et olarak yapmış değilim, ve ben kaçmakla Cenâb-ı Hak'ki âciz bırakabileceğimi de bir an bile düşünmedim. Ben pişman olmuş ve tövbekar da bulunuyorum, sen benim hâlimin Allah katında nasıl olacağını görürsün?" diye vaziyetini anlatmış, bunun üzerine de bu âyeti kerime nazil olmuştur. Binaenaleyh o şahıs da müşrik olmadığından ve özellikle tövbe ve istiğfar etmiş bulunduğundan artık ümitsizliğe düşmeyip Allah'ın mağfiretine nail olabileceği kendisine müjde edilmiş demektir.

        (O müşrikler Cenab'ı Hak'ka değil, ancak dişilere) Lüt, Uzza ve Menat denilen ve dişi sanılan putlara (taparlar) cahiliye zamanında Arab kabilelerinden her birinin bir putu vardı, ona taparlar ve onu dişi sayarlardı. Veyahut o putlara Allah'ın kızlarıdır derlerdi. Bazıları da meleklere tapar, onlara "Allah'ın kızları" derlerdi, (ve) onlar o putlara ibadetleriyle (ancak ziyade isyankâr) Allah'ın emrine itaatten hariç, katı, yoğun, inatçı (bir şeytana tapı verirler) çünki onları o putlara tapmaya sevk ve teşvik eden şeytandır, lânetli iblistir. O cahil müşrikler ise bunun farkında olmayarak öyle cansız varlıklar kabilinden putlara tapar dururlar.

 

   Araplar,  istifadesini  kendilerine  haram  kıldıkları  hayvanların  kulaklarını  keserlerdi.  Onlar beş  defa yavrulayan  develerin  kulaklarını yararlardı,  bu yavruların beşincisi erkek olunca ondan istif âdeyi kendilerine haram kılarlardı. (Ve her halde onlara emredeceğim de Allah Teâlâ'nın yarattığını değiştireceklerdir) Allah'ın yaratmasına aykırı hareketlerde bulunacaklardır. Meselâ İslâm dininin hükümlerini değiştirmeye çalışacaklardır. Allah Teâlâ'nın helâl kıldığını haram ve haram kıldığını helâl sayacaklardır. Sihir gibi şeyler ile uğraşacaklar, erkekliklerini gidererek kısır kalacaklardır, (ve her kim Allah Teâlâ'yı bırakır da şeytanı velî) dost, yardımcı, hareket rehberi (edinirse) ona itatte bulunursa, onun vesveselerine tâbi olup Allah'ın emrine muhalif hareketlerden ayrılmazsa (şüphe yok ki, pek açık bir ziyan ile ziyana düşmüş olur) çünkü hayatını zâyetmiş, geleceğini mahveylemiş, cenneti cehennem ile değiştirmiş, kendisini Allah'ın azabına mâruz bırakmış olur.

      (Şeytan onlara) O saptırmak istediği kimselere (vadeder) onları bir takım isteklerine, dünya varlıklarına kavuşturacağını bir hayal olmak üzere kalplerine düşürür, bir takım bâtıl şeyleri yaldızlı göstererek onlar ile gafil insanları oyalar durur, hiçbir vaadini yerine getirecek bir durumda bulunamaz, (ve onları kuruntuya düşürür) dünyada bütün isteklerine nail olacaklarını onların kalplerine atar, onların başka bir âlemde hesaba, cezaya tâbi olmayacaklarını kâfirce bir şekilde telkin eder durur (halbuki şeytan onlara bir aldatmadan başka birşey vâdetmez) zararlı olan şeyleri onlara faideli imiş gibi göstermekten başka bir muamelede bulunmaz. Şeytan bu vadini ya kalplere düşündüğü bâtıl hatıralar, vesveseler vasıtasıyle yapar veya bu vadini kendisinin dostları olan bir takım dinsizlerin lisaniyle telkin eyler. Artık öyle kimselerin o kötü telkinlerine karşı uyanık bulunmak lâzımdır.

  İşte onların varacakları yer cehennemdir. Ve ondan kaçıp sığınacak bir yer de bulantıya t aklardır.

     (İşte onların) O şeytan ile onun dostlarının, ona tâbi olanların (varacakları yer cehennemdir) orada yanıp duracaklardır, (ve ondan) o cehennemden (kaçıp sığınacak) iltica eyleyecek (bir yer de bulamayacaklardır, şeytana tâbi olup küfr içinde ölecekler) her halde o cehenneme sevkedileceklerdir. Orada ebedî olarak yanıp yakılacaklardır. İmanlarını muhafaza etmiş olan günahkâr kullar da herhalde cehenneme geçici olarak atılmayı hak etmiş kimselerdir, meğer ki Allah'ın mağfireti imdatlarına yetişsin. Binaenaleyh daha dünyada iken uyanmalı, şeytanın aldatmalarına kapılmamalı, insanlık icabı bir günah işlenilmiş ise hemen tövbe ve istiğfar edilmelidir ki, geleceğin selâmetinden emniyet meydana gelmiş olsun.

      Ve o kimseler ki imân ettiler, ve iyi iyi işler yaptılar. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere orada ebedî olarak kalıp d ur-m ak üzere elbette girdireceğiz. Allah Teâlâ (bunu) hak bir söz ola-rak vâdetti. Allah Teâlâ'dan daha gerçek sözlü kim vardır?.

 

   Ey müslümanlar!. Cenâb-ı Hak'kın vaad buyurduğu sevaplar, mükâfatlar öyle (sizin kuruntularınızla değildir) bunlar öyle kuru arzulara ve düşüncelere göre meydana gelecek değildir ve (ehli kitabın kuruntuları ile de değildir) biz ehli kitabız diye öyle mükâfatları hak etme hayallerinde bulunmalariyle değildir. Bilakis hakiki bir imân iledir ve salih ameller iledir. Binaenaleyh, (her kim bir kötülük yaparsa onunla) ya dünyada veya âhirette (cezalandırılır) bazı kimseler, yaptıkları fenalıkların cezasını daha dünyada iken görür, bazı kimseler de âhirette göreceklerdir. Ekseri mü'minler kusurlarının cezalarını dünyada görürler, uhrevî cezadan kurtulmuş olurlar. Ehli küfrün bir çoğu da bir kısım cezalarını dünyada görmeseler de onların hepsi de cehenneme aday olduklarından bütün cezalarını âhirette göreceklerdir. (Ve) hiç bir kimse (Kendisi için Allah Teâlâ'dan başka ne bir yar) hakiki bir dost, onu affa kadir bir yetkili (ve ne de bir yardımcı bulamaz.) kimse onu koruyamaz, onu cezadan kurtaramaz. O halde daha dünyada iken hayatı tanzim etmeli, kulluk vazifelerini yerine getirmeli, Cenab'ı Hak'kın korumasına, af ve mağfiretine sığınmalıdır.

 

      tamamen kavuşacaklardır. Nitekim günahkâr olanların cezaları da lâyık oldukları miktarlardan en az bir derecede bile artırılmayacaktır. Çünki Hak Teâlâ Hazretleri mutlak adalet sahibidir. Merhametlilerin en merhametliyidir

       Bu mübarek âyetler, en mükemmel şekilde dindar olan zatların özelliklerine işaret etmekte ve Cenâb-ı Hak'kın bütün kâinata sahip ve her şeyi ilmi ve kudreti ile kuşatmış olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve din itibariyle daha güzel kimdir?.) Yani Daha güzeli yoktur (o kimseden ki muhsin olduğu) yani mü'min olup iyilikleri ifa, kötülükleri terkettiği ve Cenâb-ı Hak'ka, yüce huzurunda bulunuyormuş gibi halisane ibadette bulunduğu (halde yüzünü Allah Teâlâ'ya teslim etmiş) tam bir ihlâs ile hakka yönelerek kulluk arzetmiş (ve hânif olarak) yani: Diğer dinlerden beri olup hak dine girmiş bulunarak (İbrahim'in milletine) İslâm dinine muvafık olan İbrahim'in dinine (tâbi olmuştur) Allah'ın birliğini tasdik edip bâtıl inançlardan uzak bulunmuştur. (Allah Teâlâ da İbrahim'i) saf, samimi bir sevgili bir Yüce Peygamber (bir dost edinmiştir) onu böyle bir şeref ve seçkinliğe nail kılmış onun kadrini bir takım ikramlar ile yükseltmiştir.

 

     Bu âyeti kerime, kadınların, çaresiz çocukların, yetimlerin hukukuna riâyet edilmesi hakkındaki dinî hükümlere işaret etmekte, İslâm milletini bu hususlarda aydınlatmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (Ve senden) mutlak olarak (kadınlar hakkında fetva isterler) bu fetva isteyenlere cevaben (de ki: Onların hakkında size fetvayı Allah Teâlâ veriyor) ilâhî hükmünü Kur'an'ı Kerim'inde beyan buyuruyor. Aynı şekilde (ve kendileri için yazılmış) şer'an farz ve tayin edilmiş (olanı) miras payını (kendilerine vermediğiniz ve kendilerini) kendiniz için (nikâhlamaya rağbet eylediğiniz) malları için başkalarına vermekten çekindiğiniz (yetim kadınlar) yetim kalmış kız çocukları (hakkındaki) âyetler (ve zayıf bir durumda bulunan) henüz baliğ olmamış olan (çocuklar hakkındaki) âyetler (ve yetimlere karşı) miras ve saire hususunda (adaletle hareket etmeniz hakkındaki size okunan âyetlerde) bu hususlarda size fetva vermektedir. Şeriatın hükmünü açıklar bulunmaktadır, (ve siz hayırdan her ne yaparsanız) gerek böyle aile hukukuna ve gerek diğer şeylere dâir hayr isteyerek her ne harekette bulunursanız (şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu hakkıyle bilicidir.) Ona göre sizi mükâfatlara nail buyurur. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri kerem sahiplerinin en cömerdidir.

 

    kocasının) nüşuzundan, yani kendisinden (kaçıp nefret etmesinden) kendisi ile birlikte bulunmamasından endişeye düşerse (veya yüz çevirmesinden) kendisiyle birlikte, sohbette bulunmamasından (korkarsa) o halde bu koca ile karının kendi (aralarını) nafaka gibi, geceleyin beraber kalmak gibi hususlarda (sulh ile ıslah etmelerinden dolayı üzerlerine bir günah yoktur) bu yüzden kendilerine manevî bir mesuliyet gelmez. Meselâ: Karı nafakasının veya bir malının bir miktarını kocasına bağışlayabilir ve geceleri kocasının diğer karısı yanında daha fazla bulunmasına müsaade edebilir. Koca da bu karısını nikâhı altında tutar, nafakasını güzelce temine c.alı;ır, (ve sulh) ise yani: İki taraftan her birinin bir hakkını tamamen veya kısmen terk etmesi ise ayrılıktan, kötü geçinmekten, düşmanlıktan (hayırlıdır) daha muvafıktır, (ve nefislerde cimrilik hazırlanmıştır) cimrilik, insanlık tabiatı gereğidir ondan ayrılmaz. Binaenaleyh kadın, kendi nefsinden, kendi hakkından birşey kocasına vermek cömertliğinde bulunmak istemeyebilir, erkek de sevmediği, arzusuna muvafık bulmadığı bir eşine karşı güzelce geçinmede bulunmamak, nafakasını hakkiyle temin etmemek cimriliğinde bulunabilir. Fakat insan bu gibi hususlarda nefsine hâkim olmalı, fedakârlıkta bulunmak gayretini göstermelidir ki, barış ve iyilik tecelli etsin, (ve) Ey kocalar ile kanlar (eğer ihsan eder) güzelce geçinmeye çalışır (ve ittikada) geçimsizlikten, yüz çevirmekten sakınır (bulunursanız) böyle nefsanî isteklerinize muhalif, güzelce bir harekete muvaffak olursanız (şüphe yok ki Allah Teâlâ) bu gibi yapacağınız (şeyden tamamen haberdardır.) bundan dolayı sizleri sevaba, mükâfata nail buyurur, hiçbir iyiliği mükâfatsız bırakmaz.

 

   (Ve) eşleriniz olan (kadınlar arasında) sevgi ve cinsel ilişki gibi hususlarda (adalette bulunmanıza) hakkıyla eşitliğe riâyet etmenize (ne kadar istekli olsanız da) böyle bir adaletin teminine istekli bulunsanız da (asla muktedir olamazsınız) meselâ: Bunlardan birini kalben daha fazla sevgi beslemek ve meyilli olmak zarurî birşeydir, bir haleti ruhiye gereğidir, insan bunu yok edemez, (artık) mümkün mertebe eşitliği temine gayret ediniz, eşlerinizden (birine büsbütün meyil ile temayül edip de ötekini) kendisine karşı kalben o kadar tutkunluk beslenilmeyen eşi (asıklı) yani: Ne koca sahibi ne de boşanmış gibi bir halde (bırakmayınız) ona karşı da mümkün olan adaleti gösteriniz, güzel muamelede bulununuz, gönlünün kırılmasına sebebiyet vermeyiniz. Bu, ailevî, içtimaî, ahlâkî fazilet gereğidir, (ve eğer ıslah eder) arada meydana gelmiş olan geçimsizliği, hırçınlığı giderir (ve) ilerde de böyle bir hareketin meydana gelmesinden (sakınırsanız şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır) kalplerinizdeki meyilden ve evvelce vuku bulmuş olan öyle hoş olmayan hallerden dolayı sizi af ve mağfiret buyurur ve (pek merhametlidir) sizi bu hususta da, diğer hususlarda da merhamet ve şefkatine mazhar kılar. Elverir ki, onun kutsal emirlerine uymaya gayret edesiniz.

 

    Bu mübarek âyetler, bütün kâinatın Allah'ın kudreti ile vücude gelmiş ve Allah'ın hâkimiyeti altında bulunmuş olduğunu göstermektedir. Artık öyle muazzam, lütfü ihsanı bol yüce bir yaratıcıdan korkarak daima ona kullukta bulunulmasını ve yalnız ona iltica ve itimat edilmesini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Cenab'ı Hak'kın kudreti; büyüklüğü sonsuzdur, (ve göklerde) varlıklardan (ne varsa ve yerde) mahlûkattan (ne varsa) hepsi de kulluk ve mülkiyet itibariyle (Allah Teâlâ'nındır) hepsini de yaratan, yaşatan, rızık veren Cenab'ı Hak'tır, (and olsun ki) yani: Sırf bir hakikattir ki. Ey Ümmeti Muhammediye!, (sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlara da) yani İsrail oğullarına hıristiyanlara ve onlardan önceki kavimlere de ve (sizlere de Allah Teâlâ'dan korkunuz) onun azabından korkunuz, ona itaatten ayrılmayınız (diye tavsiye etmişizdir) cümlenize emretmiş, hepinizin selâmet ve saadeti için böylece tenbih buyurmuşuzdur. (ve) sizler hakkınızda sırf hayır olan bu tavsiyeye rağmen (eğer küfür ederseniz) bu tavsiyeye muhalefette bulunursanız (şüphe yok ki göklerdeki ve yerdeki her şey) bütün mahlûkat (Allah Teâlâ'nındır) onun mülkiyeti altında ve hakimiyetine tt; hidir. Sizlerin küfür ve isyanından hâşâ Cenab'ı Hak zarar görmez. Nasıl ki, ibadet ve takvanızla da fâidelenmiş olmaz. Sizlere emir ve tavsiye buyurması, bir ihtiyarından dolayı değildir, sadece sizin hakkınızda bir rahmet ve şefkatten dolayıdır. Anîk bundan istifâde etmez iseniz neticesini siz düşününüz. (Ve Allah Teâlâ zengindir), mahlükatına ve onların ibadetlerine ihtiyacı yoktur ve (övgüye lâyıktır) bizzat övülmüştür, kulları hamdetsinler, etmesinler bizzat hamdü senaya sahiptir. Kulların itaatlerinin, hamdü senalarının faidesi ise kendilerine aittir. Yüce Yaratıcı ise hiçbirşeye muhtaç olmaz, hiçbirşeyden zarar görmez. Buna inanmışızdır.

 

  Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'kın her yönüyle yaratma ve yok etmeye kadir olduğunu bildiriyor, insanları uyanık olmaya davet ederek yalnız dünyayı değil, hem dünya hem de âhiret nimetlerini istemeye sevketmektedir. Şöyle ki: (Ey insanlar!. Allah Teâlâ dilerse sizî giderir) sizi yok eder, helak eder, sizi icat etmiş olduğu gibi (başkalarını) diğer bir kavmi veya başka mahiyette bir halkı sizin yerinize geçmek üzere varlık sahasına (getirir) artık kendi varlığınıza güvenmeyiniz, vazifelerinizi ifadan geri durmayınız (ve) şüphe yok ki, (Allah Teâlâ buna) böyle dilediğini yok etme ve icad etmeye (hakkiyle kadir bulunmaktadır) onun yüce kudreti böyle her şeye fazlasıyla yeterlidir.

 

    (Her kim) yalnız (dünya sevabını isterse) dünyanın fanî, adî varlığını isterse, meselâ: Yalnız ganimet malına kavuşmak için cihatta bulunursa âlicenaplıkta bulunmamış olur. Çünki (muhakkak dünyanın da âhiretin de sevabı) nefîs,

 

   Ey imân edenler!. Adaletle hakkiyle kaim. Allah için şahit kimseler olunuz. İsterse kendi şahıslarınızın veya ana-babanızın veya en yakınlarınızın aleyhine olsun, ister zengin veya fakir bulunsun. Çünki Allah Teâlâ onlara daha yakındır. Artık haktan dönerek nefse tâbi olmayınız. Ve eğer dilinizi eğer bükerseniz veya yüz çevirirseniz şüphe yok ki Allah Teâlâ işlediğiniz şeyden hakkiyle haberdardır.

  şahitlikte bulununuz, hakkı saklamayınız (veya ana-babanızın) analarınızın, babalarınızın aleyhine olsun yine şahitlikten kaçınmayınız (veya) hut şahitliğiniz (en yakınlarınızın aleyhine olsun) meselâ: Kardeşlerinizin, evlâtlarınızın aleyhine olsun, yine şahitliğinizi terketmeyiniz, ve aleyhine şahitlik edeceğiniz kimse (ister zengin veya fakir bulunsun) ne zenginliğinden dolayı bir menfaat ümidiyle aleyhine şahitliği terkediniz, ne de fakirliğinden dolayı haline acıyarak aleyhinde Şahitlikten geri durunuz. Böyle bir hareket hikmet ve menfaate uygun değildir. Eğer böyle olmasaydı Cenab'ı Hak sizi herhalde şahitlik etmekle mükellef kılmazdı, (çünki Allah Teâlâ onlara) Zengin olsun, fakir olsun bütün kullarına sizden (daha yakındır) onların hakkında sizden daha fazla bir merhamet ve şefkat gözüyle bakmaktadır. Eğer bunların aleyhindeki şahitlik, onların lehine bir hikmeti meselâ: Onları manevî mesuliyetten kurtarmayı içermeseydi bu şahitliği meşru buyurmazdı, (artık haktan dönerek) Veyahut haktan ayrılacağınız endişesiyle şahitliğiniz hususunda (nefse tabî olmayınız) bir menfeat veya bir merhamet hissine kapılarak şahitliği terk eylemeyiniz, (ve eğer dilinizi eğer bükerseniz) hak üzere şahitlikten veya adilâne hükümden kaçınmak çaresini arasanız, onu üzerinize alırsanız (veya) şahitlik etmekten büsbütün (yüz çevirirseniz) kaçınırsanız (şüphe yok ki. Allah Teâlâ işlediğiniz şeyden) şahitliğe, hükme dâir ve diğer işlere ait her yaptığınız muameleden (hakkiyle haberdardır) hakkınızda ona göre mükâfat veya ceza verecektir. Binaenaleyh hiçbir hususta hak ve hakikattan asla ayrılmayınız, sonra kendinizi uhrevî mesuliyetten asla kurtaramazsın.

        Bu mübarek âyetler, imân edilmesi gerekli olan esaslara tamamiyle itikat edilmesini ve bunları inkâr edenlerin pek büyük bir küfür ve sapıklığa mâruz kaldıklarını bildiriyor, inançlarında kararsızlık göstererek sonunda küfr içinde kalanların da hidayetten, ilâhî aftan, ebedî olarak mahrum kalacaklarını ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey bütün müslümanlar!. Yahut Ey Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya imân etmiş bulunan ehli kitap!. Veyahut ey imân etmiş görünen münafıklar!. (Allah Teâlâ'ya) onun varlığına, birliğine, yaratıcılık ve mâbudluğuna ve diğer ilâhî sıfatlarına tam bir şuur ile imân ediniz (ve onun Peygamberine) son peygamber olan Hz. Muhammed'e de hakkiyle imân ediniz (ve) o mübarek (Peygamberine) Cenâb-ı Hak'kın sûre sûre, âyet âyet (indirmiş olduğu kitaba) Kur'an-ı Kerim'e de gerektiği gibi imân ediniz (ve) Hak Teâlâ'nın (daha evvel) diğer peygamberlerine (indirmiş olduğu kitaba) da (imân ediniz) bütün bu semavî kitaplara olan imanınızda sebat eyleyiniz. Bunlara olan imanınızı deliller ve şahitler ile takviye eyleyiniz. Böyle kuvvetli bir imân, bir kulluk vazifesidir, bir saadet vesiledir, (ve) bilâkis (her kim Allah Teâlâ'yı) onun yaratıcılık ve mâbudluğunu inkâr eder (ve meleklerini ve kitaplarını ve Peygamberlerini ve âhiret gününü) de inkâr eder de küfre düşerse (muhakkak ki) o kimse haktan, hidayetten (pek uzak) olan (bir dalâletle sapıklığa düşmüş olur) öyle ki, artık hak yola ve hidâyete dönmesi umulamaz.

       Muhakkak o kimseler ki, imân ettiler, sonra kâfir oldular, sonra imân ettiler sonra kâfir oldular, sonra da küfürlerini arttırdılar artık Allah Teâlâ, onlar için af edecek değildir. Ve onları bir doğru yola sevkedecek değildir.

  edecek değildir) çünki böyle küfür ve s irk içinde yaşayıp hayatı terk edenler, Allah'ın mağfiretine ebedî olarak nail olamayacaklardır, (ve) Cenâb-ı Hak, (onları) o inkarcıları (bir doğru yola) bir hak yola bir hidâyet sahasına (sevkedecek de değildir) zira onlar kabiliyetlerini kötüye kullanmış, tövbe ve istiğfar edecek bir durumda bulunmamı; olacakları için samimî bir imândan pek uzak bulunmuşlardır. Binaenaleyh onlar bu halde hidâyete asla yetenekli değildirler.

 

   Bu mübarek âyetler, münafıkların pek çirkin hareketlerini, kanaatlerini ve mâruz kalacaklar kötü sonu şöylece bildirmektedir: Resulüm! (münafıklara müjdele ki) haber ver ki (onlara muhakkak bir elim) pek acıklı (bir azap vardır) yani: Cehennem azabı onlar için hazır bulunmaktadır. Onlar o münafıkça hareketlerinden dolayı böyle büyük bir azabı hak etmişlerdir.

 

       Ve muhakkak kitapta sizin üzerinize indirmiştir ki, Allah Teâlâ'nın âyetlerine küfredildiğini ve onlar ile alay edildiğini işittiğiniz zaman başka lâkırdıya dalacaklarına        değin onların yanında oturmayınız. Şüphe yok ki siz de o zaman onlar gibi olmuş olursunuz. Muhakkak ki, Allah Teâlâ münafıkları ve kâfirleri  cehennemde toptan toplayıcıdır.

   Bu âyeti kerime mukaddesata hakaret eden kimseler ile aynı mecliste olmaktan müslümanları sakındırmakta, öyle bir yakınlığın neticedeki rezaletini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey sadık müminler!. Ve ey kâfirler ile aynı mecliste olup onların İslâmiyet aleyhindeki lâkırdılarına iştirak eden münafıklar!. Kâfirleri dost tutmayınız diye sizlere Cenâb-ı Hak emrediyor. (Ve muhakkak kitapta) Kur'an'ı Kerim'de, Mekke'i Mükerreme'de nazil olan sûre'i en'amda (sizin üzerinize) bir âyeti kerime (Indîrmiştîr ki. Allah Teâlâ'nnı âyetlerine) Kur'an'ı Kerim'e (küfredildiğini) onun bir ilâhî kitap olduğu inkâr olunduğunu (ve onlar ile) o Kur'an âyetleriyle (alay edildiğini işittiğiniz zaman başka lâkırdıya) böyle mukaddesat aleyhinde olmayan sözlere (dalacakları) zamana (değin onların) o kâfirlerin, o alaycı herif lerin (yanında oturmayınız) onlardan yüz çeviriniz. O halde onlar ile dostlukta, onları ağırlamaz ve ikramda bulunmanız nasıl caiz olabilir?. (Şüphe yok ki) O kâfirce sözleri dinleyip durursanız (siz de o zaman) öyle onlar ile oturup durduğunuz vakit (onların) günahta, azabı hak etmede (benzeri olmuş olursunuz) çünki onların meclisini terkedebilecek durumda iken terketmediğinizden dolayı onlara katılmış sayılırsınız, (muhakkak ki. Allah Teâlâ münafıkları ve kâfirleri cehennemde toptan toplayıcıdır.)     Çünki münafıklar da küfür hususunda diğer küfrünü açıklayan kâfirler gibi olduklarından hepsi de birden cehenneme atılacaklardır. Dünyada aynıdurumda       oldukları gibi âhirette de cehennemde de aynı mecliste bulunacaklardır. Ne feci bir beraberlik!.. Sûre'i enamdaki âyeti kerime = Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya daldıklarını gördüğün

   6/68) Nazmı şerifidir.

 

  ise bu takdirde münafıklar, o kâfirlere hitaben (biz size galip gelmez miydik) biz sizin aleyhinize savaşa katılsa idik sizi mağlûp, öldürülmüş bir hâle getiremez mi idik, halbuki, öyle aleyhinize harekette bulunmadık (ve size mü'minlerin saldırısını) musallat olmasını bir takım hilelere, aldatıcı sözlere tevessül ederek (engelleme) ile sizi himaye (eder olmadık mı?, derler) o kâfirlere karşı böyle taraftar olduklarını söyler, minnette bulunurlar, onların elde edebildikleri şeylerden kendilerine de hisse ayırmalarını isterler. (Artık Allah Teâlâ kâfirler için mü'minler aleyhine bir yol vermeyecektir) herhalde İslâmiyet ufuklara yayılacaktır. Herhalde İslâmiyet'in hak oluşu, yüceliği, binlerce deliller ile diğer dinler üzerine galip gelecektir. Bir hikmet ve imtihan yoluyla müslümanlar bazen dünyada mağlûb olsalar da bu geçicidir, kökünden yok etme şeklinde değildir, İşin sonu veya uhrevî hayat itibariyle galibiyet, selâmet ve saadet müslümanlara mahsustur. Hakiki dinden mahrum olanlar ise işin sonunda mağlûbiyete düşecek cehennemde ebediyen azap görüp duracaklardır.

       Bu mübarek âyetlerde münafıkların pek cahilce, mütereddidce hallerini ve bedî mahrumiyete mâruz bulunacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Şüphesiz münafıklar) Kendi bâtıl zanlarına göre (Allah Teâlâ'ya karşı hilede) aldatmak hareketinde (bulunmak isterler) asıl gizledikleri kanaatlerinin zıddını göstererek kendilerinden kâfirler hakkında icap eden öldürme ve kovma gibi dünyevî hükümleri uzaklaştırmak kasdında bulunurlar. Hâşâ Allah Teâlâyı onun Peygamberini aldatacaklarını zannederler, (halbuki onları) O münafıkları asıl (hüd'aya düşüren) onları o hüd'aları yüzünden cezaya uğratacak olan (o'dur) O Yüce Yaratıcıdır. Onların o münafıkça hallerini Peygamberine haber veren, onları âleme rezil eden, onları âhirette ebediyen cezalandıracak olan o bilen ve hikmet sahibi olan mabuddur. Onların öyle dünyada geçici olarak canları korunmuş, malları korunmuş olarak bırakılmaları haklarında asıl bir tuzaktır ki, bu yüzden âhirette pek elim bir azaba uğrayacaklardır, onlar ise bundan habersiz bulunmaktadırlar, (ve) O münafıklar, mü'minler ile beraber namaza kalkdıkları zaman tenbelcesine) ağırlanarak, zoraki bir his ile (kalkarlar) ve onlar bu namazlarıyle (insanlara gösterişte bulunurlar) tâki kendilerini mü'min sansınlar, (ve Allah Teâlâ'yı pek az anarlar) pek az namaz kılarlar insanların olmadığı yerde namazda, niyazda bulunmazlar. İşleri güçleri hep gösterişten ibarettir.

  Onun arasında bocalayıp duruyorlar. Ne onlara nede bun-lara mensup, ve her kimi ki, Allah Teâlâ sapıtırsa artık ona elbette bir yol bulamazsın.

    O münafıklar (onun) o imân ile küfrün veya mü'minler ile kâfirlerin (arasında bocalamaktadırlar) şeytan onları şaşkın bir hâle düşürmüştür, (ne onlara) mü'minlere (ne de bunlara) kâfirlere (mensub) değildirler. Öyle ikisi arasında bocalar, şaşkın bir halde bulunmaktadırlar, (ve her kimi ki) hidâyete, Allah'ın muvaffakiyetine kabiliyetsizliğinden dolayı (Allah Teâlâ sapıtırsa) dalâlete düşürürse (artık ona elbette bir yol) kendisini hidâyete erdirecek bir yol (bulamazsın.) Evet... Kendi fıtretini kötüye kullanıp da sırf dünya varlığı için münafıklık yapan, bu sebeble hak ve sevaptan, hidayetten, İslâm nurundan mahrum kalan bir şahıs için bir yardım eden bulunamaz. Artık böyle bir elem verici sonu düşünmeli!.

  Ey imân etmiş olanlar!. Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmeyiniz. İster misiniz ki, Allah için aleyhinize bir apaçık hüc-cet edinçsiniz.

       Bu mübarek âyetler, müslümanları ikaz etmektedir, kendi kutsî dinlerine düşman olup bu yüzden ebedî olarak azap görecek olan kâfirleri münafıkları dost tutmamalarını kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar) Ey İslâmiyeti kabul etmiş, Allah'ın dinine samimî şekilde intisab şerefine nail olmuş bulunanlar!, (mü'minleri) din kardeşlerini (bırakıp da) onlar ile muhabbet, sevgi, ve dayanışmada bulunmayı? da münafıklar gibi (kâfirleri dostlar edinmeyiniz) onlar sizin asıl düsmanlarınızdır. Onlara yönelmek münafıklara mahsus bir rezilliktir. Artık onları tutup da din kardeşleriniz nasıl bırakabilirsiniz?, (ister misiniz ki) böyle kâfirlere dost olmak yüzünden (Allah T e âlâ için aleyhinize bir apaçık delil edinçsiniz?.) sizin de münafık kimseler olduğunuza dâir bir buhran, bir açık delil meydana gelmesini arzu eylermisiniz? Böyle bir alçaklığa nasıl cür'et edebilirsiniz. O halde ye mü'minleri. Siz, münafıklar gibi harekette bulunmayınız.

       (Şüphe yok ki, münafıklar ateşin) Cehennemin (en aşağı) en derin bulunan (tabakasındadırlar) çünki münafıklar, kâfirlerin en kötüsü oldukları için böyle bir azaba lâyıktırlar. Onlar müslümanlar ile alay ederler, müslümanların aleyhinde tuzaklar, hileler meydana getirirler, fırsat buldukça İslâm düşmanlarına katılarak müslümanların hayatına suikasitte bulunurlar, (ve elbette onlar için) o münafıklar hakkında (bir yardımcı da bulamazsın) ki, Allah'ın azabına mâni olarak, onları cehennemden çıkarmaya yardım ediversin. Binaenaleyh öyle münafıkça hareketlerden son derece sakınmalıdır.

     Ancak o kimseler ki tövbe ettiler, ve hallerini İslahta bulun-dular ve Allah Teâlâ'ya iltica ediverdiler, ve dinlerini Allah Teâlâ için halisane kıldılar onlar müstesna. İste onlar mü'minler ile be-raberdirler. Mü'minlere ise Allah Teâlâ elbette pek büyük mükâfat verecektir.

   Bu mübarek âyetler de, gerçekten tövbe ve istiğfar eden, Cenab'ı Hakka sığınan, samimi olarak dindar olmaya başlayan kimselerin de diğer mü'minler gibi uhrevî mükâfata nail, Allah'ın azabından emin olacaklarını söyle müjdelemektedir. (Ancak o kimseler ki) Nifaktan dönüp (tövbe ettiler ve) nifak zamanında iken bozmuş oldukları (hallerini ıslâhta bulundular ve Allah Teâlâ'ya iltica) edip onun rızasını taleb ve İslâm dinine tutunup iltica (ediverdiler ve dinlerini) gösterişten beri (Allah için halisane kıldılar) ibadet ve itaatlariyle ancak Allah rızasını istediler, iste (onlar) öyle hallerini, hayatlarını ıslah ve tanzim eden, tövbe ve istiğfar eden kimseler (müstesna) artık onlar münafıklıktan kurtulmuştur. Artık (onlar) cennette (mü'minler ile beraberdirler) onlar da diğer mü'minler gibi mükâfata nail olacaklardır, (mü'minlere ise Allah Teâlâ elbette pek büyük mükâfat verecektir) onlar da bu mükâfata iştirak edeceklerdir. Günahından tövbe eden kimse o günahı hiç islememiş kimse gibidir.

  Eğer şükreder ve imân etmiş olursanız. Allah size ne diye azap etsin? Allah sükredenlerin mükafatlarını verir, yaptıklarını bilir.

  kullarının güzel amelleri az da olsa yine onlara kat kat sevap verir ve (bilendir) bütün olayları tam manâsıyla bilir, bu cümleden olmak üzere sizin imanınızı da bilir, ondan dolayı size mükâfat verir ve sizi mükâfat sız bırakması asla düşünülemez.

       Bu mübarek âyetler, zâlim, münafık olmayan kimselerden insanlık icâbı vuku bulacak kusurların teşhir edilmemesini ihtar ve gizli, açıkça yapılacak hayırların, afların mükâfat vesilesi olacağını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ çirkin lâkırdının) çirkin, kötü her hangi bir sözün (açıklanmasını) yerme ve kınamayı gerektiren lâkırdıların söylenmesini, teşhir edilmesini (sevmez) belki ondan dolayı söyleyip durana ceza verir. Şu kadar var ki (zulmedilmiş olan başka) mazlum bundan müstesnadır. O gördüğü zulmü söyleyebilir ve zalime karşı bedduada bulunabilir, Binaenaleyh İslâm milleti aleyhine harekette bulunan, İslâm cemiyetine zarar veren münafık tabiatlı kimselerin de bu düşmanca hareketlerini teşhir ederek onların zararlarından ehli İslâm'ın uyanmasına, korunmasına çalışmak caiz bulunmuştur. Bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'de münafıkların o kötü durumları teşhir edilmektedir. (Ve Allah Teâlâ hakkiyle işiticidir) Her söylenen sözü tamamen işitir, mazlumun duasını, halinden şikayetini de işitir ve (bilicidir.) her yapılan şeyi hakkiyle bilir, zalimin, mazlumun halleri de bu cümledendir. Artık bunu düşünüp de gayri meşru, zalimce hareketlerden sakınmalıdır.

  Bir hayrı açıklarsanız veya gizlerseniz veya bir kötülüğü affederseniz şüphe yok ki, Allah Teâlâ affedici ve çok kudretlidir.

  İyi işlerden her hangi (Bir hayrı açıklarsanız) gösterip açıkça yaparsanız (veya) o hayrı (gizlerseniz) gizlice yaparsanız, gösterişten kaçarsanız (veya bir kötülüğü) mâruz kaldığınız bir hakareti, bir zalimce muameleyi (affeder) de intikama kalkışmaz (sanız) makbul, övülmüş, onurlu bir harekette bulunmuş olursunuz, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ affedici) dir. Nice âsi kulları af buyurmaktadır, ve (çok kuvvetlidir.) intikama kadir olduğu halde intikam almayıp af buyurmaktadır. Ne yüce bir alınacak, örnek!. Artık biz kulların da affedici olarak öyle güzel ahlâk ile vasıflanmamız daha iyi olmaz mı?.

  Muhakkak o kimseler ki, Allah Teâlâ'yı ve onun peygamber-1 erin i inkâr ederler ve Allah Teâlâ ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isterler ve bazısına imân eder ve bazısını inkâr eyleriz derler, ve bunun arasında bir yol tutmak isterler.

 

     Böyle imâna aykırı bir kanaatta bulunalar yok mu (İşte tam m an âsiyi e kâfir olanlar onlardır) artık o kâfirler lâyık oldukları cezaya hazırlansınlar. Çünki (bîz de) ben Yüce Yaratıcı da (kâfirler için alçaltıcı olan) onları tam bir zilletle cezalandıracak bulunan (bir azab) bir cehennem ateşi (hazırlamışızdır) vakti gelince o azaba ebedî olarak mâruz kalacaklardır. Bütün bu felâket, onların imândan mahrum olmalarının bir cezasıdır.

 

     (Ve o kimseler ki) O kâfirlere muhalif olarak (Allah Teâlâ'ya) da ve onun bütün Peygamberlerine de (imân etmişlerdir) hiçbirinin peygamberlik ve risâletini inkâr etmemişlerdir, (ve onlarda hiçbirinin arasını ayırmamışlardır) hepsini tasdik etmiş ve yüce tutmuşlardır (işte onlara da) böyle yüce, temiz bir itikatta bulunan müslümanlara da vadedilmiş olan (mükafatlarını) Cenab'ı Hak (elbette verecektir) onları bu güzel inançlarının meyvelerine mutlaka kavuşturacaktır, (ve Allah Teâlâ bağışlayıcıdır.) Böyle mü'min kullarından insanlık icâbı meydana gelen bazı kusurları affeder ve örter ve (esirgeyicidir) onlara daima merhamet buyurur, onların güzel amellerinin sevabını kat kat verir, kendilerini cennetlerine nail kılar. Ne muazzam bir ilâhî şefkat!..

       Ehli kitab, üzerlerine bir kitap indirmeni senden isterler. Muhakkak onlar bundan daha büyüğünü Musa'dan istemişler de bize Allah'ı apaçık göster demişlerdi. Artık zulümları sebebiyle kendilerini yıldırım çarptı. Kendilerine apaçık mucizeler geldikten sonra da buzağıyı -mabut- edindiler. Nihayet bundan affettik ve Musa'ya apaçık bir saltanat verdik.

     tecelliyi taleb eylemeleri yüzünden (kendilerini yıldırım çarptı) gök tarafından gelen bir ateşin çarpmasıyla helak oldular. Sonra Hz. Musa'nın temennisiyle affa uğrayıp bir büyük mucize eseri olarak yeniden hayat buldular, (kendilerine) Cenâb-ı Hak'kın birliğine, peygamberlik ve ri s âl et in hak olduğuna dâir (apaçık mucizeler geldikten sonra da) Meselâ: Hz. Musa'nın Firavne karşı gösterdiği asası, beyaz eli gibi, denizin yarılması gibi hârikalar vücude geldiği halde (buzağıyı -mabut-edindiler) Hz. Musa'nın bir müddet yokluğundan istifâde ederek Samirî adındaki bir lânetlinin sözüne kapılarak buzağıya taptılar, Hz. Harun'un sözlerini dinlemediler, (nihayet) onları bu büyük cinayetten de (affettik) onları, köklerini kesmek suretiyle, mahv ve helak etmedik, (ve Musa'ya pek açık bir saltanat) bir açık delil, bir burhan, bir büyüklük ve galibiyet (verdik) öyle ki, o buzağıya tapanlara tövbekar olabilmeleri için kendilerini öldürmelerini emretmiş, onlar da o isyanlarından kurtulmak için bu emre uymuşlardır.

        (Ve) O İsrail oğulları, Hz. Musa ile yapmış oldukları (ahd) ve misak darına riâyet) Musa'nın şeriatına uymaya devam (etmeleri için) korkup bunları bozmamaları için (üstlerine Turu) o büyük dağı bir harika olmak üzere (kaldırdık) başları üstünde bir müddet aşılmış bir halde bulundurduk, (ve) Davûd Aleyhisselâm lisaniyle (onlara secde eder olduğunuz halde) saygılıca bir eğiliş ile (o kapıdan) Beyti mukaddesin bir kapısından içeriye (girin dedik) böyle bir vaziyette bulunmalarını emrettik (ve     onlara cumartesi haddi aşmayın) o günde yapılmasına müsaade edilmiş olan şeylerin dışındakileri yapmayın, meselâ: O gün balık avlamayın, ticaretle ve diğerişlerle      meşgul olmayın, size rızil; veren ancak Cenâb-ı Hak'tır (dedik ve onlardan ağır) kuvvetli (bir söz aldık.) onlar"         = işittik, itaat ettik dediler, ahkamı dîniyelerine muhalefet etmeyeceklerine dâir söz verdi ve yemin ettiler. Bu sözü Cenâb-ı Hak, onlardan Tevrat'ta almıştır. Ne yazık ki onlar daha sonra bu %'^zt riayetkar olmamışlardır.

 

      öyle dedikleri gibi değil (Allah Teâlâ onların kalblerini küfürleri sebebiyle mühürlemiştir.) onların kalbleri tabiat, yaratılış itibariyle, İlim ve irfan ile dolu olmak suretiyle öyle perdeli, başka beyanatı kabule ihtiyatsız değildir, bilakis kendi küfürleri, kötü inançları, cahilce hareketleri yüzünden öyle bir vaziyete düşmüştür, (binaenaleyh) Abdullah İbni Selâm ve arkadaşları gibi (pek azı müstesna olmak üzere onlar imân etmezler) yahut onların az şeye imanları müstesna olmak üzere bütün imân edilmesi icâbeden şeylere inanarak hakikî mü'min olmazlar.

  (Ve) O dinsizler Hz. İsa gibi bir Yüce peygamber'e (inkârları) onun peygamberliğini, hayatının temizliğini inkârları (sebebiyle ve) Hz. (Meryem hakkında pek büyük bir iftirada bulunmaları) öyle elinde meydana gelen birçok kerametleriyle iffet ve yüceliği sabit olan temiz bir anneye iftira etmeye cüretleri (sebebiyle) lanete mâruz kalmışlardır.

     Ve muhakkak biz Meryem'in oğlu Allah'ın Peygamberi İsa'yı öldürdük demeleri sebebiyle -lanete hedef olmuşlardır-. Halbuki, onu ne öldürdüler ve ne de asıverdiler. Fakat onlar için bir ben-zetilmiş oldu. Ve şüphe yok ki, onda ihtilâf edenler, ondan dolayı şek içindedirler. Onlar için buna dâir zanna uymaktan başka bir bilgi yoktur ve onu hakikaten öldürmüş değildirler.

  (Ve muhakkak biz Meryem'in oğlu. Allah'ın Peygamberi İsa'yı öldürdük demeleri sebebiyle) de lanete hedef olmuşlardır, (halbuki onu) hakikaten Allah'ın bir resuli olan Hz. İsa'yı (ne öldürdüler, ve ne de asıverdiler) bu iddiaları tamamen gerçek dışıdır, (fakat onlar için) Hz. İsa'yı öldürmeğe cür'et gösterenler için (bir benzedilmiş oldu) bir rivayete göre Hz. İsa aleyhinde münafıklıkta bulunan bir şahıs, Hz. İsa'yı bulup katillere teslim etmek için Hz. İsa'nın evine gitmiş, İsa Aleyhisselâm ise Allah'ın kudreti ile göğe kaldırılmış, bu münafıkta Hz. İsa'ya benzeyiş çehresi meydana gelmiş, katiller de bunu yakalayarak Hz. İsa sanarak asmışlardır. Diğer bir görüşe göre de Yahudiler su'î kasitte bulunmak isterken Hz. İsa'nın göğe kaldırıldığını görmüşler. Yahut reisleri bu yüzden halk arasında bir fitne meydana geleceğinden korkmuşlar, bir şahsı yakalayıp asmışlar, insanlara karşı bu asılanın Hz. İsa olduğunu iddia eylemişlerdir. (Ve şüphe yok ki onda ihtilâf edenler) Hz. İsa'nın durumunda, öldürülmüş olup olmamasında, asılan şahsın Hz. İsa olduğunda tereddüde düştüler, (ondan dolayı şek içindedirler) bunu kat'î surette bilemiyorlar, (onlar için) böyle şek içinde bulunanlar için (buna) bu öldürmeye (dâir zanna uymaktan başka bir bilgi yoktur) onlar kendi kuruntularına tâbi olurlar, (ve onu) İsa Aleyhisselâm'ı (hakikaten katletmiş değildirler) Cenab'ı Hak onu korumuş, bir harika olarak semâya kaldırmıştır. Hattâ bu öldürme iddiasında bulunanlarda kuşkuludurlar. Öldürme olayının meydana gelmesine kesin olarak inanmamaktadırlar. Binaenaleyh öyle zan ve tahminin bir kıymeti yoktur. Gerçek durumu Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'inde açıkça beyan buyuruyor ki, o mübarek Peygamberini ilâhî kudretiyle di'ri olarak semaya kaldırmıştır. İlâhî kudretinin büyüklüğüne ve kâinatta meydana gelen milyonlarca yaratılış harikasına uyanık bir göz ile bakanlara göre bir Yüce Peygamberin böyle ruhen ve cismen en yüksek makamlara yükseltilmesini uzak görmeye, tevile asla yer yoktur. Allah Teâlâ her şeye fazlasıyla kadirdir, buna inanmışızdır!..

  Hayır, Allah Teâlâ onu kendisine yükseltmiştir. Ve Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.

 

  Bu mübarek âyetler, ehli kitabın Hz. I s aya karşı vaziyetlerini ve Yahudilerin yapmış oldukları zulümleri, yasaklanmış fiilleri bildiriyor ve bu yüzden uğradıkları ve uğrayacakları cezaları, kötü sonu ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ve ehli kitabtan) Yahudiler ile Hıristiyanlardan »hiçbir fert yoktur ki, illâ ölümünden evvel) can çekişme halinde, ruhu henüz kendisinden ayrılmadan (elbette) o fert, her nç vaziyette bulunursa bulunsun, gerek denize düşüp boğulsun, gerek hayvanlar tarafından parçalansın, ve gerek ateşe düşüp yansın, daha teslimi ruh etmeden (ona) Hz. İsa'ya, onun peygamberliğine, onun Allah'ın oğlu olmadığına (imân edecektir) fakat bu bir ümitsizlik imânı kabilinden olduğu için makbul değildir. Diğer bir yoruma göre de bütün ehli kitap, Hz. İsa'ya onun vefatından evvel, yeryüzüne indiği zaman imân edeceklerdir. O zaman bütün insanlar İslâmiyet'e kavuşacaklar, bir İslâm milleti halinde bulunacaklardır. O vakit Cenab'ı Hak, deccalı helak edecek, yeryüzünde bir emniyet, bir asayiş ceryana başlayacak hayvanlar bile birbiriyle hoşça geçineceklerdir. Hz. Isa, kırk sene yeryüzünde kalacak, sonra vefat edip namazını müslümanlar kılarak kendisini defn edeceklerdir, (ve) Isa Aleyhisselâm (kıyamet gününde onların) ehli kitabın (aleyhine bir şahit olacaktır) kendisi peygamberliğini tebliğ, kulluğunu itiraf etmiş olduğu halde Yahudilerin kendisini yalanlamış olduklarını, Hıristiyanların da kendisine Allah'ın oğlu demiş bulunduklarını söyleyerek onların bu kâfirce, müşrikçe iddiaları aleyhinde şahitlikte bulunacaktır.

      Artık Yahudilerden bir zulüm sebebiyle ve birçoklarını Allah Teâlâ'nın yolundan alı komaları sebebiyle onlara helâl kılınmış olan temiz şeyleri üzerlerine haram kıldık.

     (Artık Yahudilerden) meydana gelen mühim (bir zulüm) dine aykırı bir hareket (sebebiyle) onların yeminlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerini inkâr eylemeleri, Hz. Meryeme iftirada bulunmaları gibi pek zalimce hareketlerinden dolayı (ve) insanlardan (birçoklarını Allah Teâlâ'nın yolundan engellemeleri sebebiyle) veyahut bir engellemeye çok çalışmaları yüzünden (onlara) vaktiyle (helâl kılınmış olan temiz şeyleri) meselâ: Evvelce Tevrat'ta helâl gösterilmiş olan şeyleri daha sonra bir dünyevî ceza olmak üzere (üzerlerine haram kıldık) tırnaklı hayvanların haram kılınması da bu cümledendir.

    Ve faizi, ondan nehy edilmiş oldukları halde, alıvermeleri se-bebiyle ve insanların mallarını, haksız yere yemeleri sebebiyle. Ve onlardan kâfir olanlara elim bir azab hazırladık.

 

     Bu âyeti kerime doğru ve kesin bir ilme sahip olan, bütün dinî esasları imân edip dinî vazifelerini ifa eden bütün mü'minlerin pek büyük, müstesna bir mükâfata nail olacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (Fakat onlardan) ehli kitaptan Abdullah Ibni Selâm ve arkadaşları gibi (ilimde mütehassıs olanlar) din ilminde yetki, yetenek sahibi bulunanlar (ve) mutlak olarak, muhacirini kiram ve ensarı kiram gibi (mü'min olanlar) Habibim!, (sana indirilmiş olana) Kur'an-ı Kerim'e (ve senden evvel) diğer Peygamberlere (indirilmiş olana) Tevrat, İncil gibi semavî kitaplardan herbirine (inanırlar) bunların birer ilâhî kitap olduğunu tasdik ederler, (ve) özellikle en mühim bir dinî vazife olan (namazlarını dosdoğru) bütüm erkân ve şartlarına riâyet etmek suretiyle (kılanlar ve) mükellef oldukları (zekâtı verenler ve Allah Teâlâ'ya) onun varlığına, birliğine, yaratıcılık ve i I âh lığına (ve âhiret gününe) bir yevmi kıyametin zuhura geleceğine ve onun bir ebedî mükâfat ve ceza âlemi olduğuna (inananlar) var ya (işte) onlar yukarıda azaba uğrayacakları bildirilen ehli inkârdan müstesnadırlar, (onlara elbette büyük bir mükâfat vereceğizdir.) Onlar o güzel itikatlarının, amellerinin mükafatlarını fazlasıyla göreceklerdir. Onlar cennetlere nail. Allah'ın cemâlini görme saadetine kavuşacaklardır. Ne muazzam, ebedî bir mükâfat...

   Muhakkak biz sana vahy ettik, Nuh'a ve ondan sonraki Peygamberlere vahy ettiğimiz gibi ve İbrahim'e, İsmail'e, Ishak'a, Yakub'a, Es bat'a, İsa'ya, Eyüb'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahy eylediğimiz gibi ve Davud'a Zebur'u verdiğimiz gibi.

 

  Doğru rüya yoludur ki, ilâhî vahy, peygamberin gönderilişinin başlangıcında çoğunlukla doğru rüya ile zuhur eder. Tâki alışıklık meydana gelsin.

  İlham yoludur ki, Cenab'ı Hak dilediği şeyleri Yüce peygamberlerin kalblerine uyanık bir halde iken vasıtasız olarak ilka ve ilham buyurur.

  Hitap yoludur ki, Hak Teâlâ Hazretleri dilediği Peygamberine dilediği hükümleri melek vasıtasıyle olmaksızın ilham eder ve anlatır. Hz. Musa'ya Tevrat levhaları bu şekilde nazil olmuştur. Ve o Yüce Peygamber'e Tur dağında ilâhî emirlerini vasıtasız olarak bir hitab şeklinde tebliğ buyurmuştur.

    Melek göndermek yoludur ki. Yüce Allah dilediği peygamberine dilediği şeyleri melek vasıtasıyla tebliğ ve ilham buyurur. Cibril Emin'in vakit vakit gelip Kur'an âyetlerini Rasûlü Ekrem Efendimize tebliğ buyurmuş olduğu gibi.

 

    (Ve) Ey Habibim!. Bu âyetlerin inmesinden evvel veya bugünkü günden önce (kıssalarını sana bildirdiğimiz) kendilerine dâir sana malûmat verdiğimiz (Peygamberleri) gönderdik, kavimleri dine davete memur ettik (ve kıssalarını sana) şimdiye kadar (bildirmediğimiz) kimler olduğuna dâir sana malûmat vermediğimiz bir nice (Peygamberleri) de (gönderdik) insanlığı ilâhî dinden haberdar etmeğe memur kıldık. O halde Ey Son Peygamber! Senin risâlet ve peygamberliğin neden çok görülsün, neden tasdik edilmesin ki, senin peygamberlik ve risâletin sair Peygamberlerin nübüvvet ve risaleti gibi mucizelerle sabittir, temliğine memur olduğun hükümlerin yüceliği de buna şahittir, (ve Allah Teâlâ Musa ile) en yüksek bir vahy mertebesi olmak üzere (hitap yoluyla) meleklerin vasıtasıyla olmaksızın (konuşmuştur) ilâhî hükümlerini Tevrat kitabını o Yüce Peygamberine bu şekilde birden vahy ve tebliğ buyurmuştur. Artık Rasûlü Ekrem'in vahye mazhar oluşu, ona da Kur'an'ın hikmet gereği âyet âyet, sûre sûre inişi neden uzak görülsün. Evet... Son Peygamber Hazretleri de mîrac gecesinde vasıtasız ilâhî vahye. Rabbani hitaba nail bulunmuştur. Ve ona Kur'an'ı Kerim'in öyle farklı zamanlarda inişi ise bir hikmeti ilâhîye icabıdır, bir ilâhi lütuf gereğidir. Çünki bütün Islâmî hükümler İslâm'ın başlangıcında birden tebliğ edilecek olsa idi, mükellefler için pek ağır görülebilirdi, fakat öyle azar azar inmesi ile mükelleflere kolaylıklar gösterilmiş, yavaş yavaş alışıklık meydana gelmiş, o'da bu müslümanlar hakkında bir ilâhî rahmet eseri bulunmuştur.

 

       Bu mübarek âyetler. Peygamberlerin ne gibi vazifelerle ve ne gibi bir hikmete binaen gönderilmiş olduklarını bildiriyor. Ve Son Peygamber Hazretlerinin peygamberlik ve risaletine ilâhî bir kitap Kur'an'ı Kerim ile Cenâb-ı Hak'kın ve meleklerin şahadette bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnsanları hak dine davet edip imân edenleri sevap ile (müjdeleyici ve) kâfir olanları da azap ile (korkutucu oldukları halde) insanlık âlemine (Peygamberler -gönderdik- ki o Peygamberlerden sonra) onlar hak dini tebliğ için insanlar arasına geldikleri sebebiyle artık (insanlar için) biz hak dinin neden ibaret olduğunu, üzerimize ne gibi dinî vazifelerin düştüğünü bilmiyorduk diyerek (Cenâb-ı Hak'ka karşı bir mazeret) bir hüccet, nefis müdafaası için bir delil, bir bahane (bulunmasın) binaenaleyh Peygamberler gönderilmiştir, onlar şer'î hükümleri ümmetlerine tebliğ etmişlerdir. Artık hak'ki kabul etmeyen hiçbir millet, hiçbir ferd cehaletini bahane ederek kendisini uhrevî azaptan kurtaramıyacaktır. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür) mülkünde hakimdir, bütün hükümleri ve emirleri hususunda mağlûbiyetten uzaktır ve (hikmet sahibidir) bütün fiilleri, iradeleri hikmete dayanmaktadır. İşte Peygamberleri göndermesi, onlara kitabları indirmesi de bu cümledendir.

   Fakat Allah Teâlâ -senin peygamberliğine- sana indirmiş olduğu -Kur'an'ı Kerim- ile şahitlik ediyor, ki, onu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de şahitlik ediyorlar. Maamafih Allah Teâlâ şahit olmaya kâfidir.

  Habibim!. Senin peygamberlik ve risaletin açıktır. Buna rağmen senden semavî bir kitabın birden inmesini isteyenler, senin peygamberliğini tasdik etmemiş bulunurlar (fakat Allah Teâlâ -senin peygamberliğine- sana indirmiş olduğu -Kur'an-ı Kerim- ile şahitlik ediyor) o ilâhî kitap bir mucize söz olup senin risalet ve peygamberliğini bildirmekte ve isbat etmektedir. Öyle bir mukaddes kitap ki (onu) Cenâb-ı Hak (kendi ilmiyle) kendisine hâs olan bir İlim ve hikmetle bir eşsiz kelâm bir ebedî mucize olarak (indirmiştir.) insanlığın dikkat nazarlarına bir ilâhî şahitlik eseri olarak ortaya koymuştur. Bununla beraber Resulm!. Senin peygamberliğine (melekler de şahitlik ediyorlar) artık öyle bir takım inkarcıların tasdik etmemelerinin ne ehemmiyeti vardır?, (maamafih) Resulüm!. Senin peygamberliğinin doğruluğuna (Allah Teâlâ şahit olmaya kâfidir) senin risaletini göstermen için nice açık mucizeler, zahir deliller getirmiştir. Bunların kendileri hakkında başka şeylerden şahit getirmeye ihtiyacı yoktur.

  Muhakkak o kimseler ki, kâfir olmuşlar ve Allah yolunda alıkomuşlardır, şüphe yok onlar pek uzak bir sapıklıkla sapıtmışlardır.

   Bu mübarek âyetler, küfür ve zulme düşkün kimselerin hidayetten mahrum, pek korkunç akıbetlere uğrayacaklarını şu şekilde bildirmektedir, (muhakkak o kimseler ki,) o Yahudi taifesi ve emsali ki, Kur'an-ı Kerim gibi bir ilâhî kitabı inkâr ederek (kâfir olmuşlar ve) insanları aldatarak ve saptırarak (Allah yolundan) İslâm dininden (alıkomuşlardır.) Hz. Muhammed'in peygamberlik ve risaletini inkâr etmişler, öyle açık bir hakikati gizleyerek insanların İslâmiyet'i kabulüne mâni olmuşlardır. Artık böyle pek büyük bir kötülüğü yaptıkları için (şüphe yok onlar) hidâyet sahasından (pek uzak bir sapıklıkla) bir dalâlete düşmüş olmakla (sapıtmışlardır) çünkü onlar hem dalâlete düşmüşler, hem de başkalarını azdırarak dalâlete düşürmek istemişlerdir. Bu sebeple bunların hak'ka dönmeleri pek uzak bulunmuştur.

  Gerçekte o kimseler ki kâfir olmuşlar ve zulüm etmişlerdir, onlar için Allah Teâlâ mağfiret edecek değildir ve onları bir yola iletecek değildir. 168.       (Filhakika o kimseler ki,) Beyan olunduğu üzere (kâfir olmuşlar» dır ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr etmeleri ve insanları İslâm dinine girmekten alıkomaları sebebiyle onlara (zulmetmişlerdir.) insanların dünyevî ve uhrevî iyilik ve saadetine mâni olmağa çalışmışlardır. Artık (onlar için Allah Teâlâ bağışlayacak değildir) çünki Allah'ın küfrü bağışlaması imkânsızdır, hikmeti ilâhîyeye aykırıdır, (ve onları bir yola) cennet yoluna (iletecek değildir) zira onlar böyle bir saadet yoluna girme yeteneğini kaybetmişlerdir. Onlar için hidâyet yolu, cennet yolu kapanmıştır.

  Cehennem yolu müstesna. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve bu Allah Teâlâ için pek kolay bulunmaktadır.

    (Cehennem yolu müstesna) Cenab'ı Hak onları cehenneme kavuşturacak olan bir yola sevkedecektir. (orada) o cehennemde (ebediyen) bir daha oradan çıkmamak üzere (ebedî olarak kalacaklardır) çünki Allah Teâlâ böyle kâfirce, müşrikçe hareketleri asla mağfiret buyurmayacaktır. Püfür ve şirkin gereği bundan başka değildir, (ve bu) onların öyle cehennemde ebedî bırakılması (Allah Teâlâ için pek kolay bulunmaktadır) çünki Hak Teâlâ neyi isterse meydana getirebilir, onun isteğine hiçbir şey mâni olamaz ve hiçbir şey o Yüce Yaratıcıyı hâşâ âciz müşkülâta mâruz bırakamaz. Artık ona göre düşünmeli, daha elde fırsat var iken Hak'ka dönmelidir.

       Ey insanlar!. Muhakkak ki size Rabbinizden bir Peygamber hak ile gelmiştir. Artık sizin için hayır olmak üzere ona imân ediniz. Ve eğer inkâr ederseniz şüphe yok ki, göklerde ve yerde her ne varsa Allah'ındır. Ve Allah Teâlâ, bilendir, hikmet sahibidir.

  Bu âyeti kerime, bütün isanlığı sırf kendi selâmet ve saadetleri için İslâm dinine davet etmekte ve Cenâb-ı Hak'kın bütün kâinata sahip ve hâkim olduğundan onlara muhtaç olmayıp, onları cezalandırmaya kadir olduğu ihtar eylemektedir. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Sizi irşat, sizi Haktan haberdar etmek için (muhakkak ki, size Rabbinizden) Allah tarafından en büyük bir rahmet olmak üzere (bir Peygamber) Son Peygamber Hazretleri (hak ile) Kur'an'ı Kerim ile (gelmiştir) size dinî vazifelerinizi telkin ederek uyanmanıza çalışmıştır, (artık sizin için hayır olmak) Sizi küfürden kurtarmak (üzere ona) o Peygamber'in size tebliğ ettiği Kur'an'a, İslâm'ın doğruluğuna (imân ediniz) küfürden kurtulup hidâyete kavuşmanız ancak bu sayede kabil olur. (ve eğer inkâr eder) o Peygamberi tasdik etmez (seniz) vebali, zararı size aittir, (şüphe yok ki göklerde ve yerde her ne varsa Allah'ındır) bütün kâinatın yaratıcısı, sahibi Allah Teâlâ'dır. Şirk ve küfrünüz ona hâşâ zarar vermez, nitekim imanınız da ona bir menfaat vermez. O bütün alemlerden zengindir, (ve Allah Teâlâ) sizin bütün ahvalinizi (bilendir) ve onun yüce zatı (hikmet sahibidir.) bütün fiilleri, bütün emir ve yasakları hikmet iledir, İşte bütün mü'minleri taltif etmesi, bütün kâfirleri küfürleri yüzünden cezalandırması da onun ilâhî hikmeti gereğidir. Artık o Yüce Yaratıcının, birliğini, büyüklük ve kudretini hakkiyle bilip ona göre doğru bir inanca nail olmak bütün insanlık için en kutsî ve en zorunlu bir vazifedir.

        Ey ehli kitap!. Dininizde haddi asmayınız ve Allah Teâlâ'ya karşı haktan başkasını söylemeyiniz. Şüphe yok ki, Meryem'in oğlu ise Allah Teâlâ'nın ancak bir Peygamberidir ve onun tarafından bir kelimedir, onu Meryem'e ulaştırmıştır ve onun tarafından bir ruhtur. Artık Allah Teâlâ'ya ve onun Peygamberlerine imân ediniz ve üç demeyiniz, vaz geçiniz, sizin için hayırlı olur. Muhakkak ki, Allah Teâlâ bir tanrıdır kendisi için bir çocuk bulunmaktan yücedir. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi de onundur. Vekil olmak için de Allah Teâlâ kâfidir.

    Bu  âyeti  kerime,  Cenab'ı  Hak'kın  evlât  edinmekten yüce  olduğunu,  Hz.  İsa'nın Allah'ın  emri  ile vücude  gelmiş  bir yaratılış  harikası  bulunduğunu,  bunun hakkındaki yanlı; inançlardan ehli kitabın sakınmaları lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey ehli kitabi) Ey Yahudi ve Hıristiyanlar taifesi!. (Dininizde) ifrat ve tefrit suretiyle (haddi asmayınız) Hz. Isa gibi bir zatı ne ilahlık derecesine yükselterek Allah'ın birliğine aykırı kanaatlere sahip olunuz, ne de onun temiz hayatına iftirada bulununuz, itidalden, hakka uymaktan ayrılmayınız (ve Allah Teâlâ'ya karşı* onun yüce ilâhlığı hususunda (haktan) lâyık olan ilâhî vasıflarından (başkasını söylemeyiniz) onun ortak benzerden, herhangi kimseleri kendisine evlât edinmekten uzak olduğunu biliniz, aksini iddiada bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Meryem'in oğlu Isa) Hâşâ Allah'ın oğlu değil (ancak Allah Teâlâ'nın) diğer Peygamberleri gibi (bir Peygamberidir) o böyle bir peygamberlik şerefine sahiptir. Yoksa Cenâb-ı Hak'kın ortağı veya onun oğlu değildir, (ve) Isa Aleyhisselâm (onun) Allah Teâlâ'nın (tarafından bir kelimedir) onun yüce kudretinden tecelli eden bir emirdir ki (onu Meryem'e ulaştırmıştır) o emrini Cibrili Emin vasıtasiyle Meryem'e yöneltmiş ve ulaştırmıştır, o vasıta ile ruh üflemesi gerçekleşmiştir, (ve) O Yüce Peygamber (onun) Cenab'ı Hak'kın (tarafından bir ruhtur) bir ruh sahibidir ki onun yaradılışında başkalarının bir aracılığı, bir babanın gebe koyması ve diğer şey bulunmamıştır. İşte Hz. Isa böyle bir baba vasıtası olmaksızın Cenab'ı Hak'kın "kün = ol" emriyle bir yaratılış hârikası olarak vücude geldiği için kendisine bir şeref olmak üzere "kelimetullah "Allah'ın kelimesi" ve "ruhullah "Allah'ın ruhu" denilmiştir. Yoksa hâşâ Cenab'ı Hak'kın hakikaten kelimesi ruhu demek değildir. Çünki kelimeler, mlılar bileşik şeylerdir, sonradan yaratılmışlardır, Cenâb-ı Hak ise öyle terkipten ve sonradan yaratılmış olmaktan uzaktır, (artık) ey Hıristiyanlar taifesi (Allah Teâlâ'ya ve onun Peygamberlerine imân ediniz) onları lâik oldukları vasıflarla tanıyınız, ne inkâr ederek tefrite düşünüz, ne de ilahlık derecesine yükselterek ifrata varınız, (ve üç) ilâh vardır (demeyiniz) Allah ile beraber Isa da, annesi de birer Mâlıdır diye müşrikçe bir inançta bulunmayınız böyle bir inançtan (vaz geçiniz) üçlemeye inanmayınız. Böyle yanlış bir kanaatten vazgeçmeniz (sizin için hayırlı olur) Allah'ı birlemeye nail, selâmet ve hidâyete muvaffak olursunuz (muhakkak ki. Allah Teâlâ) ortaktan uzak (bir t arındır) kâinatın bir yaratıcısıdır, ezelî ve ebedî bir mabuddur. O Yüce Yaratıcı (kendisi için bir çocuk bulunmaktan yücedir) çünki çocuk ile babası arasında terkib ve cins birliği bakımından, birbirine ihtiyaç yönünden bir bağlılık bulunmak icap eder. Cenâb-ı Hak ise bu gibi mahlukata mahsus vasıflardan her yönüyle uzaktır, çoluk çocuğa ihtiyaçtan yücedir, (göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi de) yaratılış ve mülkiyet bakımından (onundur) O Yüce Yaratıcıdır. Artık bunlardan birine muhtaç, benzer olması, bunlar ile aynı cinsten bulunması katiyyen düşünülemez. Yaratıcılık ve sahiplik ise oğulluğa aykırıdır. Hz. Isa ile annesi ise Cenâb-ı Hak'ka muhtaçtırlar, onun mahlûkudurlar, onun sahipliği ve hâkimiyeti altındadırlar. Artık Hz. İsa'nın "Allah'ın oğlu" olması nasıl düşünülebilir?, (vekil olmak) bütün mahlûkatın ihtiyacını karşılayıp kendilerinin işlerini düzenlemek ve tasfiye eylemek (için de Allah Teâlâ kâfidir) mahlûkatın ondan başka bir yaratıcıya, bir mabuda ihtiyaçları yoktur. Onun pek mukaddes zatı da hiçbir hususta başkasına muhtaç değildir. Binaenaleyh kendisine yardım edecek kendisinin yerini alacak evlada da asla ihtiyacı yoktur, o bütün alemlerden zengindir.

 

  Milkâniye fırkasıdır. Bunlar da Hz. Isa hakkında aynı inançta bulunmaktadırlar.

  Nesturiye fırkasıdır. Bunlara göre Hz. Isa, Allah Teâlâ'nın hâşâ oğludur.

      Merkusiye fırkasıdır. Bunlar ekanimi selâse denilen üç asla inanırlar. Ekanimi

 

    Son derece taharet ve temizliğe sahip olan birşeye "ruh" denilmesi insanlar arasında yaygındır. Hz. İsa'da bir babanın menisi bulunmaksızın temiz bir anneden harikulade bir şekilde dünyaya getirilmiş olduğu için kendisine ruh denilmiştir.

  Hz. Isa, kendisine gerektiği gibi imân edenler için bir manevî hayat vesilesi olduğu için ruh unvanını taşımaktadır.

   Ruh  rahmet  mânâsında da kullanılmıştır.  Isa Aleyhisselâmda Allah tarafından  insanlık için  bir rahmet  olduğundan  dolayı  böyle  ruh  adını  almıştır.  Nitekim

 şeklinde tefsir edilmiştir.

  Ruh kelimesi, Arap dilinde "nefh = üflemek" mânâsında da kullanılmıştır. Hz. İsa'da Hak Teâlâ'nın emriyle Cibrili Emin tarafından annesi Hz. Meryem'e üflenmiş olduğu için böyle ruh adını almıştır.

   Hz. Isa hakkında "ruhun minh = ondan bir ruh" denilmek ruh kelimesinin böyle belirsiz olarak zikredilmesi de yüceltme ifade etmektedir. Onun şerefli, yüce, kutsî ruhlardan bir ruh olduğunu bildirmektedir. İşte bu ruhun Cenab'ı Hak'ka nisbet edilip "ruhullah" denilmesi de bu ruha saygı içindir. Yoksa Cenab'ı Hak insanlar gibi mha muhtaç olmaktan uzak olup bizzat diri ve ölümsüz olduğundan yüce zâtının mha ihtiyacı yoktur, o yücedir.

  Bu mübarek âyetler, bütün mahlûkatın en yücelerinin bile Cenâb-ı Hak'ka karşı kulluk göstermekle övündüklerini bildirmektedir, İmân ve iyi amel sahihlerinin büyük mükâfatlara nail olacaklarını müjdelemektedir. Aksine hareket edenlerin de kötü âkibetlerini şöylece göstermektedir. Ey Isa Mesih'e ve meleklere ilahlık isnat edenler! Ey bu zatlara Allah'ın oğlu veya Allah'ın kızları diyenler!. Bir kere uyanınız, bu cahilce, müşrikçe inançtan vaz geçiniz: (Mesih de Allah için kul olmaktan asla çekinmez) Allah Teâlâ'ya kullukta bulunmakla övünürler, bunu kendisi için en büyük bir şeref telâkki eder. Ve Allah'a (yakın olanlar) Arş'ı taşıyanlar gibi, kerrubin adını taşıyan melekler gibi, Cibrili Emin, İsrafil vesaire gibi yüce (melekler de) bu kullukla övünürler, bundan çekinmezler. Bu melekler, en yüksek makamlarda bulundukları, en büyük tecellilere mazhar olup nice gaip şeylerden haberdar oldukları ve babasız anasız olarak varlık alanına getirilmiş bulundukları halde yine kullukla mükellef hâşâ Allah'ın kızları olmak vasfından uzak bulunmaktadırlar. Artık Hz. İsa'da bir yaratılış hârikası olup bir kısım mümtaz vasıfları taşımış olduğundan dolayı hâşâ kulluktan uzak, Allah'ın oğlu olmak vasfına sahip değildir. Bütün bu mübarek zatlar kullukla övünürler. Kaçınılacak şey ise Allah Teâlâ'dan başkasını mabut edinerek ona kulluk arzında bulunmaktır ki, bunun neticesi zillettir, en büyük azablara mâruz kalmaktır. Evet... (her kını onun) o yüce mabudun (ibadetinden çekinir ve kibirlenirse) bu kâfirce hareketinin elem verici neticesine hazır bulunsun çünki Allah Teâlâ (elbette onları) o ezelî mabuda kullukta bulunanları da, bulunmayı? kaçınanları da (hepsini) bilip âhirette (huzuruna toplayacaktır) herbirine lâyık olduğu mükâfatı ve cezayı elbette verecektir.

 

     bir kimse ve (ne de bir yardımcı) onlardan cezayı azaltmaya kadir bir fert (bulamayacaklardır.) ebedî olarak dostlardan, yardımcılardan mahrum kalacaklardır, İşte küfr ve şirkin yakan, felâket getiren neticesi!.

   Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'kın insanlık âlemine ihsan buyurmuş olduğu en muazzam hidâyet rehberlerini bildiriyor, bu rehberlere tâbi olarak kulluk vazifelerini ifa edenlere de nail olacakları nimetleri müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey insanlar!.) Ey bütün mükellef olan kullar! (muhakkak size Rabbinizden) Allah katından (bir delil geldi) hak dinin mahiyetini açıklayan ve aydınlatan bir kesin delil sizlere ulaştı ki, o da Son Peygamber Hazretleridir. Onun mucizeler ile desteklenmiş olan bütün         beyanları sizin hakkınızda en kutsî, en nuranî birer delildir, (ve size bir apaçık) pek ziyade açık (nur indirdik) ki o da hikmet dolu Kur'an'ı Kerimdir. Bu ilâhî kitap, kutsal beyanları ile sahip olduğu icaz ve yücelik ile bütün hakikatları açıklayacak ve aydınlatacak bir mahiyettedir. Bunun âyetleri güzelce düşünen ve anlayabilenler için birer nurlu rehber bulunmuştur.

     Artık o kimseler ki, Allah Teâlâ'ya imân ettiler ve ona sığındılar, elbette onları kendi tarafından bir rahmetin ve lutfun içine girdirecektir ve onları kendine yönelik bir doğru yola da hidâyet edecektir.

    Madem ki, Allah katında bu kadar kuvvetli bir delil, çok parlak bir hidâyet nuru insanlık âlemine ihsan buyrulmuştur, (artık o kimseler ki) bunlardan istifâde ederek (Allah Teâlâ'ya imân ettiler) onun birliğine, yaratıcılığına, mâbudluğuna inanmış bulundular (ve ona) o merhamet yüce yaratıcıya (sığındılar) ona iltica edip durdular (elbette onları) böyle hareket eden kullarını o yüce mâbud (kendi tarafından bir rahmetin) bir mükâfat yurdu olan cennetin (ve fazlın) hak ettiklerinden fazla ve görülüp tasavvur olunmamış pek büyük, yüce bir ihsan ve lutfun (içine girdirecektir) onları böyle fevkalâde ilâhî nimetlerine gark edecektir, (ve onları) o mü'min, kendisine bağlı kullarını Cenâb-ı Hak; (kendine yönelik) manevî huzuruna kavuşturucu (bir doğru yola da) bir tecelliye mazhar yola da (hidâyet edecektir.) Onları İslâm dininde sabit ve ilâhî nurların tecellisiyle ruhanî zevklere nail buyuracaktır. Ne büyük saadet ve hidâyet. Yarabbi!..

   Senden fetva istiyorlar. De ki, Allah Teâlâ kelâle -babası ve çocuğu olmayan kimse- hakkında size fetva veriyor: Bir kimse çocuğu bulunmaksızın ölüp de kendisinin bir kız kardeşi bulunursa onun için terekesinin yarısı aittir. O kimse de bu kız kardeşine vâris olur, eğer bunun çocuğu bulunmazsa. Ve eğer onlar iki kız kardeş iseler onlara terekesinden üçte ikisi aittir. Ve eğer onlar erkek ve kız kardeşler olurlarsa erkek için iki kız miras payı miktarı ait olur. Allah Teâlâ size dalâlete düşmeyesiniz diye beyan ediyor ve Allah Teâlâ herşeyi bilendir.

   olup bir kız kardeşi vefat edecek olsa (bu kız kardeşine) usubiyet yoluyla (varis olur) başka varisi bulunmayınca terekesinin tamamına hak sahibi olur. Bu erkek kardeşin böyle usubet yoluyla varis olması, o kız kardeşin ana bir değil de baba ana bir veya yalnız baba bir kız kardeş olduğunu göstermektedir. Çünki bir kimse yalnız ana bir kardeşine böyle usubet yoluyla varis olamaz. Belki o erkek kardeşin takdir edilmiş hissesi altıda bir olmuş olur. Velhâsıl bu kardeş böyle varis olur         (eğer bunun) o kız kardeşin erkek veya kız (çocuğu bulunmazsa). Bulunursa artık o kardeş varis olamaz, (ve eğer onlar) o ölenin kız kardeşleri (iki) veya daha

 

         Kelâle tabiri, hem varis hem de mevrus için kullanılır. Varis için kullanılırsa bundan maksat, baba ile evlâttan başka olan varislerdir. Mevrus için kullanılırsa