Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Bu Maide Sûresi, Hz - Kuran - Bilmen - 5. Sayfa

 

      Bu maide sûresi, Hz. Peygamber'in hicretinden sonra Medine'i Münevvere'de nazil olmuştur. Yüzyirmi âyeti kapsamaktadır   âyet

 

      öyle gayrimeşru şekillerde teşriki mesâide bulunmayınız, (ve Allah Teâlâ'dan korkunuz) onun azabından sakınınız, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ'nın azabı) onun kutsal hükümlerine muhalefet edenler hakkında (pek şiddetlidir.» artık haksız yere başkalarının hayatına, servetine, harekât ve sekenatına suikasidde bulunmayınız. Sonra kendinizi Allah'ın azabından kurtaramazsınız.

         Bu âyeti kerime haram olan on şeyi bildiriyor, İslâm dininin Allah'ın rızâsına uygun, en mükemmel bir din olduğunu müjdeliyor. Çaresiz olan müslümanlar

      gayb ilminden haberdar olma iddiasında bulunmuş olurlar. Halbuki, gaybı Cenâb-ı Hak'tan başkası bilemez. Binaenaleyh bu gibi zararlı, şer'an yasaklanmış şeylerden kaçınmalı, son derece yüce, eşsiz İslâm dininin kutsal, manâlı hükümlerine riayetkar olmalıdır, işte Yüce Allah dinimizin yüceliğini şöylece beyan buyuruyor: Ey müslümanlar!. (bugün) bu kavuştuğunuz mutlu zaman veya bu âyeti kerimenin nüzul ettiği vakit artık (kâfirler sizin dininizden) dininize galip geleceklerinden, sizi dininizden çevireceklerinden ümitlerini keserek (ümitsizliğe düşmüşlerdir) isteklerine kavuşamamışlar ve ziyanda kalmışlardır, (artık) ey müslümanlar! (onlardan) o dininizin düşmanlarından (korkmayınız) onların İslâm dininin meydana çıkma ve yayılmasına mâni olacaklarından endişeye düşmeyiniz, Allah Teâlâ İslâm dinini meydana çıkarmış ve yüceltmiştir. (benden korkunuz) yalnız benim bir olan yüce zatımdan tam bir ihlâs ile korkun ve bana saygılı bulunun. Çünki (bugün sizin için dininizi ikmâl ettim) sizi zafere kavuşturdum, İslâm dinini bütün dinler üzerine galip kıldım, dininizin imân esaslarını şeriat esaslarını tamamen bildirdim, bütün kulluk vezâif elerinizi size tebliğ büyürdüm, (ve sizin üzerinize nimetimi tamamladım) Mekke'i Mükerreme'nin fethini, onun içine tam bir emniyetle girmeyi, câhiliyet kalıntılarının yıkılması ve yok edilmesini size nasib kıldım, (ve sizin için dîn olarak İslâmiyet'e razı oldum) sizin için İslâm dinini seçtim. Bütün dinî hükümetine boyun eğip teslimiyetle bulunarak hidâyet ve saadete nail olmaya çalışınız ve haram kılınan şeylerden kaçınınız, (İmdi her kim son derece açlık halinde çaresiz kalırsa) hayatını kurtaracak başka bir yiyecek bulamazsa (günaha meyilli olmaksızın) bir zevk almak için veya mhsat miktarından fazla veya kendisi gibi bir çaresizin elinden kapıp kaçırmak suretiyle olmaksızın (o yasaklanmış etlerden hayatını kurtaracak nektar yiyebilir) bu bir çaresizlik ve zaruret halidir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır) o yiyeceğinizi affeder ve (pek esirgeyendir.) onu bir rahmet eseri olarak size mubah kılmıştır. Ondan dolayı sizi cezalandırmaz.

      Rivayete göre bir Yahudi, Hz. Ömer'e hitaben: Ey Müminlerin Emirü, "sizin kitabınızda bir âyet var ki, onu okumaktasınız, eğer o bir Yahudi cemaatine nazil olmuş

   o günü bayram edinirdik" demiş, Hz. Ömer de "o hangi âyettir" diye sormuş, Yahudi "o    <!£|*-Sü   o_lo \     a j-*J\ <&    ayetidir." Demiş, Hz. Ömer de: Biz o

 

     Avcı silâh ila vurduğu veya eğitilmiş hayvan ile tutturup yaralattırdığı av hayvanını durmaksızın elde etmek için hemen koşmalıdır. Çünkü onu daha ölmeden elde edip boğazlamak mümkündür. Binaenaleyh bir müddet durduktan sonra gider de avı ölmüş bulursa artık onun eti yiyilemez. Başka bir sebeble ölmüş olması düşünülür. Fakat durmadan gider de onu yaralı bir halde ölmüş bulursa eti yiyilebilir. Bunda hükmen bir tezkiye var demektir.

        Ava saldırıları eğitilmiş hayvan da bir müddet durmadan hemen ava doğru yürümelidir ve kendisine eğitilmiş olmayan bir hayvan iştirak etmemelidir. Fakat pars gibi eğitilmiş hayvanın salıverildikten sonra avı avlamak için bir hile olarak bir yerde saklanıp durması zarar vermez.

 

 Bugün sizin için temiz nimetler helâl kılınmıştır. Ve kendilerine kitab verilmiş olanların yemeği sizin için helâldir, sizin yemeğiniz de onlar için helâldir. Ve mü'minlerden      hür iffetli olanlar ve kendilerine kitab verilmiş olanlardan hür, iffetli olanlar onlara mihirlerini verdiğiniz, iffetli, zinadan uzak ve gizli dostlar edinmeden kaçınır bulunduğunuz takdirde -sizlere helâldir- ve her kim dinî hükümleri inkâr ederse muhakkak işlediği mahvolur. Ve      o    kimse    âhirette    de    hüsrana uğramış olanlardandır.

 

       bir temizlik içerisinde yapılarak imanda bir nuranilik ortaya çıkar. Nitekim bir hadisi şerifte "ennezafetü minel imân == Temizlik imândandır" buyurulmuştur. Abdest alacak, gusul edecek bir sudan yoksun veya su kullanmaktan âciz bir mü'min, ümitsiz bir halde bulunarak bir neş'e ile ibâdette bulunamayacağı için Cenâb-ı Hak kendisine lûtf etmiş, bir kolaylık göstermiş, teyemmüm suretiyle bir manevî temizliğin meydana geleceğini kabul buyurmuştur. Binaenaleyh bir müslüman, bu teyemmüm sayesinde bir ruh ferahlığına kavuşur, dinî vazifesini bir temizlik içerisinde ifâ etmiş olduğunu bilerek bu husustaki müsaadesinden dolayı yüce mabuduna şükran arzında bulunur, bunun neticesinde de nice mükâfatlara nail olabilir. Velhâsıl: Bizim için birer ilâhî nîmet olan bu gibi dinî vazifelerimizin daha böyle nice fâideleri, hikmetleri vardır. Her müslüman bunu tasdik ve takdir ederek ona göre hayatını düzenlemelidir.

       Bu mübarek âyetler, nail olduğumuz ilâhî nimetleri ve üstlenmiş olduğumuz abitleri hatırlamayı ve Cenâb-ı Hak'tan korkarak adaletle hüküm ve şahitlikte bulunmayı bizlere tenbih etmekte ve bir düşmanlık duygusuna kapılarak adaletten ayrılmaktan bizleri men buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ'nın üzerinizde bulunan nimetini) hatırlayınız. Sizi akıl ve zekâya sahip kılmış, sıhhat ve afiyete kavuşturmuş, günbe gün ilâhi lütuflarına mazhar etmiş ve özellikle sizi İslâmiyet'e hidâyet buyurmuştur. (Ve işittik ve itaat ettik dediğiniz vakit) Rasûlü Ekrem ile bey'atlaşmada bulunduğunuz zaman veya Hz. Adem'in sulbünden birer zürriyet olarak çıkarıldığınız an (Cenâb-ı Hak'kın sizi onunla) o verdiğiniz söz ile, (bağladığı) yaptığınız pekiştirilmiş (ahdini) de (hatırlayınız) ona riâyetten ayrılmayınız (ve Allah Teâlâ'dan korkunuz) yapılmış olan ahd ve yemine aykırı hareketten çekininiz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bütün kalplerde) bütün gönüllerde (olanı) tamamen (bilir) artık bütün insanların zahir olan sözlerini, amellerini de daha iyi işitir, görür, bilir. Binaenaleyh hareketinizi ona göre tanzim ediniz, ilâhi hükümlere muhalefetten kaçınınız.

    Ey imân edenler!. Allah Teâlâ için hakkı ayakta tutanlar, ada-letle şahitler olunuz. Bir kavme olan buğzunuz, sizi adalet et-memeğe sevketmesin. Adalette bulununuz, o takvaya en yakındır ve Allah Teâlâ'dan korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ ya-pacağınız şeylerden tamamen haberdardır.

 

    Bu mübarek âyetler, müslümanlara nail oldukları nîmetleri hatırlatarak takvada, Hak'ka tevekkülde bulunmalarını emir ediyor. İnkarcıların da ne büyük felâketlere düşeceklerini bildiriyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) kullarından kalben tasdik ve lisânen ikrar suretiyle (imân edip) namaz, oruç gibi, adalet ve güzel şahitlik, yaptıkları ahda riâyet gibi (iyi amellerde bulunanlara vâd buyurmuştur ki, onlar için mağfiret) vardır. Bir kısım günahları af edilecek ve örtülecektir (ve) onlar için (büyük bir mükâfat vardır) ki, o'da cennettir. Orada ilâhî lütuflara kavuşmaktır. Ne büyük bir saadet!.

       (Ve o kimseler ki, küfrelliler) ahid ve yemine riayetkar olmadılar, imân edilecek şeyleri tamamen veya kısme.n inkâr ederek küfr ve şirke düştüler (ve bizim âyetlerimizi yalanladılar) Allah'ın birliğine şahitlik eden ve şahitliklerinde doğru oldukları, göstermeye muvaffak oldukları mucizeler ile sabit bulunan Peygamberleri, semavî kitabları ve diğer yaratılış harikalarının Allah'ın varlığına olan dalâletini yalanlayıp inkârda bulundular (onlar da) böyle bir küfr ve inkâr cinayetini işlemiş bulunanlar da (cehennem ehlidirler) cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Onların hak ettikleri bundan başka değildir.

 

    Bu âyeti kerime, vaktiyle İsrail oğullarından alınmış olan ahd ve yemini ve onların ne gibi vazifeler ile mükellef bulunmuş olduklarını şöylece göstermektedir. Cenâb-ı. Hak, İsrail oğullarına Hz. Musa, Hz. Harun gibi Peygamberler göndermiş (ve yemin olsun ki. Allah Teâlâ İsrail oğullarının ahdini) Hz. Musa vâsıtasıyle (almıştı) Tevrat ile amel edeceklerine, onu ciddiyetle, bir sevinçle kabul eyleyeceklerine dâir söz vermişlerdi, (ve onlardan) o İsrail oğulları kabilelerinden kendilerine (oniki) nakib yani: Vekil, bakan (müfettiş göndermiştik) bunlar o kabilelerin işlerine bakar onlar adına kefalette bulunurlardı, (ve Allah Teâlâ) İsrail oğullarının Hz. Musa vâsıtasıyle lütfen (buyurmuştu ki: Ben) Yüce Yaratıcı, İlim, kudret ve yardım bakımından (sizinle beraberim) ben sizin bütün hareketlerinizi bilirim, size amellerinize göre mükâfat ve mücazat vermeğe kadirim ve sizin için düşmanlarınız üzerine yardımcıyım (eğer) siz (namazı kılar) iseniz, şartlarına ve erkânına tamamen riâyette bulunursanız (ve zekâtı verir) seniz, mallarınızın bir kısmını harcayarak nefislerinizi arındırmaya, temizlemeye çalışırsanız (ve Peygamberlere inanır) sanız, Musa Aleyhisselâm'dan sonra gönderilmiş olan Davüd, Süleyman, Yahya, Zekeriya, İsa ve Muhammed aleyhimüsselâtü vesselam gibi Yüce Peygamberleri de tasdik eylerseniz (ve onlara) o Peygamberlere (kuvvetle yardımda bulunursanız) o Peygamberlere saygıya, hizmete koşarsanız, onların düşmanlarına karşı cephe alarak hak dine yardımda bulunmaya çalışırsanız (ve Allah Teâlâ'ya güzel bir ödünç verirseniz) yani: Allah rızâsı için onun fakir kullarına sadakalar verir durursanız (elbette) ben Yüce Yaratıcı (sizden) meydana gelmiş olan (kusurlarınızı örterim) af ve mağfiret buyururum, çünkü iyilikler, kötülükleri yok eder. (ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akar cennetlere girdiririm) siz bu halde böyle bir ilâhî lütufa lâyık, bulunmuş olursunuz, (fakat bundan sonra) böyle sizden alınmış olan bir ahd ve yemini müteakib (her kim kâfir olursa) imân edilmesi gereken şeylerin tümünü veya bir kısmını inkârda bulunursa, meselâ: Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul etmezse (muhakkak ki) açık bir yoldan çıkmış, (dümdüz yol ortasında) iken öyle mazereti mümkün olmayan apaçık bir sapıklığa düşmüş, öyle bir hidâyet yolundan ayrılıp (sapıtmış olur) elbette gerçek olduğu gün gibi parıldanıp duran bir din yolunu bırakıp da dalâlet vadisine dalan kimselerin akibeti selâmetten, saadetten yoksun olmaktan başka birşey değildir. Ne felâket Yarabbi!..

     Sonra yeminlerini bozmaları sebebiyle onlara lanet ettik, ve kalblerini kaskatı yaptık, onlar kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Ve kendilerine öğretilen şeylerden bir nasib almayı da unutmuş bulunurlar. Ve onlardan bir azı müstesna olmak üzere daima bir hainlik görürsün. Bununla beraber onlardan affet, aldırış etme. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ iyilik edenleri sever.

 

      Bu âyeti kerime, Hıristiyan taifelerinin de ahd ve yemine riayetkar olmadıklarını, bu yüzden aralarında kıyamete kadar mücâdelelerin devam edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve biz) Yüce Yaratıcı, İsrail oğullarından söz almış olduğumuz gibi kendilerine gerçek dışı olarak (Hıristiyanız diyenlerden de ahdlarını almış idik) Allah'ın birliğini, bütün Peygamberleri ve özellikle son peygamberi tasdik ederek imanda sabit bulunmalarına dâir İncil'de kendilerine tenbîhât yapılmış, onlar da bunu teahhüd etmişlerdi. Bunlar Hz. İsa'ya karsı "Biz Allah'ın yardımcılarıyız Allah'ın dinine yardımda bulunanlarız" demişlerdi. Halbuki daha sonra Nesturiye, Yakubiye, Melkâiyye gruplarına ayrılarak ihtilâfa düşmüşler, Allah'ın birliği inancından mahrum kalmışlardır. Incildeki dinî emirler ve hükümleri de değiştirmiş ve bozmuşlardır. Evet... Bunlar (sonra ihtar edilmiş oldukları şeyden nasip almayı unuttular) İncil'e muhalif hareketlere cür'et ettiler, ve bilhassa Son Peygamber Hazretlerini tasdik ederek doğru bir inanç üzere bulunmaları hakkındaki ilâhî uyarıları terkettiler, (artık biz de) onların bu kötü davranışlarının bir cezası olmak üzere (onların arasına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık) onlar Allah'ın kitabı amelî bıraktılar, dinî hükümleri değiştirdi ve tahrif ettiler, birbirine kâfir demeye başladılar, aralarında sürekli olarak savaşlar meydana geldi, bu savaşlar Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında meydana geldiği gibi Hıristiyan kabileleri arasında da meydana gelmiş ve gelmekte bulunmuştur. Bu hâl kıyamete kadar da devam edecektir, (ve Allah Teâlâ) onlara dünyada iken (neler) ne fena şeyler (yapmış olduklarını yakında) kıyamet gününde veya her birine ölür ölmez (haber verecektir) onları bu yüzden devamlı olarak ve cezaya mâruz kılacaktır. Ne müthiş bir ilâhî tehdit, bir Rabbani korkutma!

    Ey ehli kitabi. Muhakkak size Resulümüz geldi. Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyleri size açıklıyor, bir çoğundan da geçiveriyor. Şüphe yok ki, size Allah Teâlâ tarafından bir nur ve bir apaçık kitab gelmiştir.

      Bu mübarek âyetler, bir nice hakikatları gizlemiş olan ehli kitabı uyanmaya, hakkı kabule davet ediyor, son peygamberin bütün insanlık için nasıl bir hidâyet rehberi olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ey ehli kitab) Ey kendilerine vaktiyle Tevrat ve İncil kitapları verilmiş olan Yehudi ve Hıristiyan taifesi!, (muhakkak size Resulümüz) olan mahlükatın en üstünü ve bütün Peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa Aleyhisselâtü veselâm (geldi) sizi İslâm dinine davet ediyor, (kitaptan) Tevrat ve İncil'deki hükümlerden (gizlemekte olduğunuz birçok şeyleri) bu cümleden olarak Tevrat'taki evli olup da zina eden hakkında recim hükmünü ve İncil'deki son peygamberin vasıflarını ve diğer gizlediğiniz bir nice hükümleri (size açıklıyor) kanaat verecek şekilde izah ediyor. Son Peygamber Hazretleri hikmet gereği okumamış, yazmamış idi, Ümmî bulunuyordu, buna rağmen önceki kitap I ardaki hükümleri bilmesi, öyle gizli t ut ulag elen şeyleri olduğu gibi haber verip teshir eylemesi onun risaleti hakkında bir mucize, bir kesin şahitlik değil midir. Bununla beraber (bir çoğundan da geçiveriyor) saklamakta oldukları bir nice hususları da bildiği halde birer dinî faydaları olmadıkları için meydana çıkarmak istemiyor, onların hakkında müsamahada bulunuyor. Veyahut ehli kitaptan bir nicelerini affediyor, kusurlarından dolayı kendilerini cezalandırmıyor (şüphe yok ki) ey bütün insanlar!, (size Allah Teâlâ tarafından bir nur) gelmiştir ki, o da bütün ufuklara hidâyet nurlarını yayan Son Peygamber Hazretleridir, (ve bir açık kitap gelmiştir) ki, o da Kur'an-ı Kerim'dir, şimdiye kadar insanlara gizli kalmış, meçhul bulunmuş nice hakikatları beyan buyurup durmaktadır. Artık bunlardan istifadeye koşmalı değil midir?

   (Allah T e âlâ, rızâsına tâbi olanları) İmân edip İslâmiyet'i kabul eyleyenleri (onunla) O Yüce Peygamber ile, o Kur'an-ı Kerim vâsıtasıyle (selâmet yollarına götürür) onları azap ve cezadan kurtarır (ve onları izni ile) ilâhî iradesiyle ve başarı sağlamasıyla (zulmetlerden) küfrün çeşitlerinden, şeytanî vesveselerden uzaklaştırarak (nura) İslâm sahasına (çıkarır) onlara selâmet lütfeder (ve onları) o İslâmiyet! kabul etmiş olanları (dosdoğru bir yola) Hak'ka ulaşmak için yolların en yakını olan hak dine (hidâyet eder.) onları bu sayede cennetine, ilâhî nimetine nail buyurur. Ne yüce bir saadet!.

   Şüphe yok ki, "Allah o Meryem'in oğlu Mesihtir" diyenler yemin olsun ki, muhakkak kâfir olmuşlardır. De ki: Eğer Meryem'in oğlu Mesih'i ve onun annesini ve yerde bulunanların hepsini helak etmek istese kim Allah'tan birşeye sahip olabilir!. Göklerin de, yerin de ve bunların aralarında bulunanların da mülkü Allah Teâlâ'ya aittir. Dilediğini yaratır. Ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir.

    (Şüphe yok ki. Allah o Meryem'in oğlu Mesih'tir, diyenler) Hz. İsa'ya böyle ilahlık isnat edenler (yemin olsun ki, muhakkak kâfi I olmuşlardır) onlar Allah'ın birliğini inkâr etmiş, mahlûkattan olan bir zatı ilahlık mertebesinden görmüş oldukları için kâinatın yaratıcısını inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Habibim onlara (de ki:) bir kere düşününüz, (Eğer) Allah Teâlâ Hazretleri (Meryem'in oğlu Mesih'i ve onun annesini ve yerde bulunanların hepsini helak etmek istese) kim mâni olabilir?. Nitekim Meryem'i dünya hayatından mahrum bırakmış, asırlardan beri nice milyarlarca insanları ölümün pençesinde güçsüz bırakmıştır. Binaenaleyh, Hz. Mesih'de bir insandır, o da Cenâb-ı Hak'kın koruması olmasa bir dakika bile yaşayamaz. Bütün kâinat, Allah Teâlâ'nındır. Onun yaratmasının birer eseridir. Bunlarda kimsenin ortaklığı yoktur. Artık (kim Allah'tan birşeye mâlik olabilir?.) kim birşeye yaratma bakımından sâhib ve mutasarrıf olabilir, hangi bir kimse, Cenâb-ı Hak'kın tasarrufuna, sahipliğine, hayat verme öldürmesine mâni bulunabilir?. Hz. İsa'da Allah'ın bir mahlûku olduğundan o da böyle bir kudret ve selâhiyete sahip olamaz. Onun elinde meydana gelen hârikalar, bütün Allah'ın kudreti iledir. (Göklerde, yerde ve bunların arasında bulunanların da mülkü Allah Teâlâ'ya aittir.) Bütün semalardaki melekler, yeryüzündeki insanlar, fezadaki, yerlerin altındaki, denizlerin içindeki mahlûkat bütün Allah Teâlâ'nın mülk ve tasarrufu altındadırlar. İşte Hz. Mesih de bunlardan biridir. O Yüce Yaratıcı (Dilediğini yaratır) isterse bir insanı Hz. Adem gibi babasız ve anasız olarak yaratır ve isterse bir insanı Hz. Isa gibi babasız olarak vücude getirir, onun kudreti herşeye yeterlidir. Artık Hz. İsa'nın babasız olarak yaradılmış olduğu için ona ilahlık nasıl isnat edilebilir?, (ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir.) Evet... Cenâb-ı Hak'kın kudreti sonsuzdur. Bir kulunu harikulade bir şekilde vücude getirmesi, o kulunun vasıtasıyle bir takım hârikaları yaratması nasıl uzak görülebilir? Ve onun yaratmış olduğu bir mahlûka nasıl olur da ilahlık, yaratıcılık, mâbudluk vasfı verilebilir?. Halbuki, Hıristiyan taifesi böyle bir isnada cür'et etmişlerdir.

 

    Bu âyeti kerime, ehli kitabın ne kadar bencil olarak cüretkârca iddialarda bulunur olduklarını gösteriyor. Ve bu iddiaları reddediyor Şöyle ki: "Yahudiler Üzeyr  Allah'ın oğludur, Hıristiyanlar da Mesih Allah'ın oğludur" dediler (ve Yehudi ve Hıristiyanlar) taifeleri kendilerinin de böyle fevkalâde bir ayrıcalığa sahip olduklarını iddia ederek herbiri: (biz Allah'ın oğullarıyız ve dostlarıyız dediler) yani:

 

     Bu mübarek âyetler, İsrail oğullarının vaktiyle nail oldukları nimetlere ve kendilerinden alınmış olan sözlere muhalif hareketlerinden dolayı eliboş ve ziyanda olacaklarını şöylece bildirmektedir, İsrail oğulları sürekli olarak haktan ayrılmış, kavuşmuş oldukları nimetleri takdir edemiyerek isyanda bulunmuşlardır. (Ve bir vakit de Musa) İsrail oğullarından olan (kavmine demişti ki. Ey kavmim! Allah Teâlâ'nın üzerinizde olan nimetini) birçok lûtuflarını, yardımlarını (hatırlayınız ki,) sizin için büyük bir şeref ve imtiyaz olmak üzere (içinizde) kendi yakınlarınızdan bir nice (Peygamberler vücude getirdi) ki, hiçbir millet arasından o kadar Peygamber çıkmamıştır. Hattâ Hz. Musa'nın seçtiği yetmiş zat vardır ki, hepsi de İsrail oğulları Peygamberlerinden sayılırlar. Bunlar ile beraber Cebelitur'a gitmiş idi. Hz. Yakub'un evlât ve torunları arasından da nice Peygamberler zuhur etmiştir. (Ve) Cenâb-ı Hak (sizleri) Ey İsrail oğulları (hükümdarlar kıldı) yâni: Firavun'un helakinden sonra İsrail oğullarını esaretten kurtardı hürriyete, hâkimiyete, servet ve zenginliğe, hizmetçiler ve maiyet halkına kavuşturdu, (ve) Hak Teâlâ (alemlerden) kendi zamanlarına kadar olan geçmiş milletlerden (hiçbir ferde vermediğini sizlere verdi) ezcümle deniz yarılıp İsrail oğullarına yol verdi, düşmanları olan Firavun'u ise boğdu, bulutlar üzerlerine gölgelik yaptı, kendilerine kudret helvası ve bıldırcın denilen nimetler verildi, taşlardan sular fışkırarak akmaya başladı. Artık bu nimetlere şükretmeli değil mi idiler?. Artık Peygamberlerinin emirlerine itaat etmeli değil mi idiler, ne yazık ki, onlar öyle yapmadılar.

       Ey kavmim!. Allah Teâlâ'nın sizin için yaratmış olduğu mukad-des yere giriniz. Ve artlarınız üzerine geri dönmeyiniz. Sonra zi-yana uğramışlar olduğunuz halde geri dönmüş olursunuz.

     olduğunuz halde geri dönmüş olursunuz) sizin için yazılmış olan mukaddes yere girmekten de mahrum kalır, zillete düşer, büyük bir felâkete uğramış bulunursunuz. Nitekim de öyle oldu. Bütün bunlar Allah'ın emrine muhalefetin elem verici bir neticesidir.

   Bu mübarek âyetler, İsrail oğullarının zafer kazanacakları vadedilmiş olduğu halde savaştan kaçındıklarını, büyüklerinin emirlerine, tavsiyelerine muhalefetten geri durmadıklarını şöylece bildirmektedir. Benî İsrail, Hz. Musa'nın emir ve yasaklarına karcı muhalefet ederek (dediler ki. Ya Musa!. Muhakkak orada) o mukaddes yerde (zorbalar) güç ve kuvvet sahibi, yenilmeleri imkânsız, mütegallib, zorba kimseler (vardır) bunlar Ad kavminin kalıntısı olan Amalikadan ibaret bulunuyorlar biz onlar ile savaşta bulunanlayız (ve onlar oradan) kendi kendilerine (çıkmadıkça biz oraya elbette girmeyeceğizdir) bizim kuvvetimiz buna yeterli değildir. (Fakat onlar oradan) bizim alâkamız olmaksızın hangi bir sebeble (çıkarlarsa) o zaman (bizler oraya muhakkak giricileriz) o zaman emre muhalefet etmeyiz. Onların çıkmalar! ise uzak bir ihtimaldir.

      Kendilerine Allah Teâlâ'nın ihsanda bulunmuş olduğu korkan-lardan iki er dedi ki: Onların üzerlerine kapıdan giriveriniz, siz ona girdiğiniz zaman şüphe yok ki, galiplersiniz. Artık siz mü'min kimseler iseniz Allah Teâlâ'ya tevekkül ediniz.

     Cihat için Beyti mukaddese doğru hareketten kaçınan İsrail oğullarına hitaben (Kendilerine Allah Teâlâ'nın) imân ile, ilâhî vâd ve güven ile, azim ve sebat ile (ihsanda bulunmuş olduğu korkanlardan) düşmanlardan değil, Allah Teâlâ'dan korkan zatlardan (iki er) Yûşâ bini Nun ile Kâlib bini Yufennâ'dan ibaret iki muhterem zat (dedi ki, onların üzerlerine kapıdan) şehirlerinin kapısından (giriveriniz) hemen baskında bulununuz, onların sahraya atılmalarına meydan vermeyiniz (siz ona girdiğiniz) o kapıdan hücum gösterdiğiniz (zaman şüphe yok ki, galiplersiniz) savaşa gerek kalmaksızın şehri fethe muvaffak olacaksınızdır. Çünki bu halde fetihlere nail olacağınız Allah tarafından vaad olunmuştur. Bununla beraber o şehir ahalisinin cisimleri büyük ise de kalbleri zayıftır. Sizinle çarpışmaya manevî güçleri müsait değildir. (Artık) Ey İsrail oğulları!, (siz mü'min kimseler iseniz) Eğer Allah Teâlâ'nın kudretine, zafer hakkındaki vaadine, Hz. Musa'nın peygamberliğine imanınız var ise düşmanların öyle kuvvet ve tecellisi için (Allah Teâlâ'ya tevekkül ediniz) ona itimatta bulununuz, cihatdan geri durmayınız.

 

  Dediler ki: Ya Musa!.. Biz elbette oraya ebediyen girmeyeceğiz, onlar orada devam ettikçe artık sen Rabbinle git savaşta bulunun, bizler ise burada oturucularız.

 

  Hz. Musa, kavminin bu cahilce, inatçı sözlerini işitince tam bir üzüntü ve gönül yufkalığı ile dua etmeye başlayarak (Dedi ki: Yarabbü. Şüphe yok ki, ben kendi nefsim ile kardeşim) Harun'dan veya sana imân eden herhangi bir dindaşımdan (başkasına malik olamam) başkalarına söz geçiremem. (artık bizim aramızla o fasıklar olan kavmin) O Peygamberlerine karşı isyan edip duran İsrail oğullarının (arasını ayır) bizim hakkımızda lâik olduğumuz şey ile, onların haklarında da hak ettikleri şey ile hükmet. Veya bizi onlarla beraber olmaktan, arkadaş olmaktan kurtar.

  Buyurdu ki: Şüphesiz orası onların üzerine kırk yıl haram kılınmıştır. Orada şaşkın bir halde dolaşıp duracaklardır. Artık o fasıklar topluluğunun haline acıma.

         Cenab'ı Hak böyle dua ve yakarışta bulunan Hz. Musa'ya vahy ederek (Buyurdu ki,) Ya Musa!, (şüphesiz orası) o Beyti Mukaddes yurdu (onların) o isyankâr İsrail oğullarının (üzerine kırk yıl haram kılınmıştır) oraya bu müddet içinde girmeğe kadir olamıyacaklardır. Sonra orasını Hak Teâlâ onların evlât ve torunlarına savaşmadan nasip edecektir. Onlar ise (Orada) bulundukları Tih çölünde (şaşkın bir durumda dolaşıp duracaklardır) oradan çıkmaya muktedir olamıyacaklardır. Diğer bir yoruma göre: Onlara o mukaddes yere ebedî olarak haram olmuştur. Onlar o Tih çölünde kırk sene sersemcesine dolaşıp duracaklardır. (Artık) Ya Musa!, (o fasıklar topluluğunun haline acıma) Onlar faşıklıkları, muhalefetten yüzünden öyle elem verici bir akibeti hak etmişlerdir.

 

       Hâbil, öyle misli ile karşılıkta bulunmayıp Kabil'i öldürmeğe teşebbüs etmediğinin bir diğer sebebini beyan için de şöyle demiştir: (Muhakkak ben isterim ki,) Ey Kabil!,         (sen benim günahımı) Yâni: Seni öldürmeğe kasdettiğim takdirde bana gelecek olan günahı (ve kendi günahını) öyle bana el uzatarak hayatıma kasdedeceğinden kaynaklanan günahı veya kestiğin kurbanın kabul olmamasına sebep olan günahı birlikte (yüklenesin de) bunun neticesi olmak üzere (ateşe) cehennem ateşine (Bulanlardan olasın) ben ise öyle bir günaha girerek cehennemlik olmamı istemem, (ve o) Cehennem ateşi (ise zâlimlerin) başkalarının hayatına, hukukuna haksız yere kastedenlerin (cezasıdır) ben ise senin hayatını kendi hayatım üzerine tercih etmiş olacağım için büyük bir ihsanda, iyilikte bulunmuş olacağım. İyilik edenlerin yeri ise cennettir.

 

   Bu mübarek âyetler, Kabil'in, kardeşi hakkındaki cinayetini bildirmektedir. Haset ve rekabet gibi ahlâk dışı hallerin ne kadar pişmanlıklara, felâketlere sebebiyet vereceğini göstermektedir. Şöyle ki: (Artık) Hâbil'in karşılık vermeyeceğini anlayınca bu (kardeşini öldürmeği kendisine) Kabil'e (nefsi kolaylaştırdı) kendisine cesaret ve fırsat verdi (o da onu öldürdü) Hâbil'in dünyevî hayatına son verdi, (sonra da) Kabil bu cinayeti işlediğinden dolayı dünyada da âhirette de (ziyana uğramışlardan oldu) dünyada ana-babasını üzdü, insanlar arasında kıyamete kadar kötü adlı oldu, âhirette de Allah'ın gazabına uğrayarak ateşe düştü.

   Sonra Allah Teâlâ ona kardeşinin cesedini nasıl defn edeceğini göstermek için bir karga gönderdi ki yeri eşiveriyordu. Yazıklar olsun bana ben şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum, dedi. Artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu.

      Kabil, bu cinayeti yaptıktan sonra şaşkınlığa düşmüş, kardeşinin cesedini bir müddet yanında taşımıştı. Hâbil, Âdem oğullarından ilk evvel vefat eden bir zat olduğu için cesedi hakkında ne yapacağını Kabil belirleyememişti. (Sonra Allah T e âlâ ona) Kabil'e (kardeşinin cesedini nasıl defn edeceğini göstermek için bir karga gönderdi ki, yeri eşiveriyordu) şöyle ki: İki karga gelip çarpıştılar, biri diğerini öldürdü, gagasıyla ve ayaklarıyla yeri kazıyarak öldürdüğü kargayı yaptığı çukura atıverdi, üzerini de toprak ile örttü. Kabil bunu görünce kendi cehaletine teessüfle bulundu (yazıklar olsun bana şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum, dedi) bir karga kadar da bilgi sahibi olmadığını anladı, sırf cehaletinden dolayı kardeşinin hayatına kastetmiş, oldu. Yanıp yakılarak azabı hak ettiğini düşündü (artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu) kardeşini faydasız yere öldürdüğünden dolayı veya onu bir müddet yanına taşıyıp da defnini düşünememiş olduğundan dolayı hiçbir şey elde edememiş ve ziyana uğrayanlardan olmuştu.

 

       üzerine yazdık ki) Tevrat'ta beyan ederek hükmeyledik ki (her kini bir şahsı bir şahıs karşılığında) icabeden bir kısastan dolayı olmaksızın (veya yerdeki bir fesattan dolayı) meselâ: Yol kesicilikten, veya imân ettikten sonra dinden dönmesi sebebiyle (olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur) çünkü öyle gayrı meşru şekilde kan dökmek, cemiyet arasındaki birliği ahengi bozacağından bunun zararı umuma yönelmiş olur. Bununla beraber bir kimsenin hayatına haksız         yere tecâvüz etmek de bütün halkın hayatına su'ikast gibi Allah'ın gazabını çeker (ve her kim de bir şahsın hayatını kurtarırsa) Meselâ: Onu bir zâlimin

 

    Ancak Ey yetkililer!. (Onların) O cinayetleri işleyenlerin (üzerine kadir) onları henüz yakalayarak cezalarını vermeğe muktedir (olmanızdan evvel) onların yaptıkları şeylerde nadim ve pişman olarak (tövbe edenleri müstesna) onların haklarında o cezaları tatbik etmeniz icabetmez. Bununla beraber kamu siyaseti bakımından öylece cezalandırılmaları uygun görülürse öylece cezalandırılmaları da caizdir. Bir de öldürme ve hırsızlık gibi hâdiseler kimlerin haklarında meydana gelmiş ise onların hukuku yine korunmuştur. Meselâ: Bir maktulün velisi, katili dilerse kısas yoluyla öldürtebilir, ve dilerse af eyler. Aynı şekilde tövbe ile şahsa ait bir mal düşmez, bunu sahibine ödemek lâzımdır. Meğer ki sahibi bağışlasın.

 

   Bu mübarek âyetler, mü'minler için kurtuluş vesilesi olan yolu gösteriyor. Kâfirlerin de ne elem verici, ne ebedî azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Dâima itaatkâr olunuz, insanların hayatını kurtarmaya, fesadı yok etmeye çalışınız, tövbe ve istiğfar ediniz. (Allah Teâlâ'dan) onun azabından (korkunuz) da öldürme gibi, hırsızlık gibi, yeryüzünde fesada çalışmak gibi fenalıklara cür'et etmeyiniz (ve ona) Cenâb-ı Hak'kın sevabına, manevî yakınlığına (vesîle arayınız) sizi ilâhî lütuflara kavuşturacak olan güzel amellere tevessül ediniz, sarılınız, günahlardan sakınınız (ve onun) O Yüce Yaratıcının (yolunda) dini uğrunda (cihadda bulununuz) onun açık ve gizli düşmanları ile savaşmaktan geri durmayınız (ki) ilâhî dinin yücelmesi tecelli etsin, sizler de o sayede (kurtuluş bulabilenin iz) Hak Teâlâ'nın rızâsına onun lütuflarına kavuşmakta selâmet ve saadete eresiniz, İnsanlık için bu şekilde hareketten başka saadete vesile olacak birşey yoktur.

 

        (Şüphesiz o kimseler ki,) Allah'ın birliğini veya diğer dinî hükümleri inkâr ederek (kâfir oldular) ve bu hâl üzere ölerek âhirete gittiler, artık onlar için kurtuluş çaresi yoktur. Faraza (eğer yerde bulunanların hepsi) bütün dünya varlıkları (ve onunla beraber bir misli daha onların) onlardan her birinin (olup da kıyamet gününün azabından) kurtulmak ümidinden (dolayı onları) bütün varlıkları kurtuluş vesilesi olmak için (feda edecek olsalar) bunlar (kendilerinden) asla (kabul edilmez ve) bilâkis (onlar için) o ebedî âlemde (elîm) pek etkili, acıklı (bir azap vardır) ki o da cehennem ebedî azabından ibarettir.

 

   Hırsızlık yapan, akıllı, bulûğ çağına ermiş, konuşan ve gören olmalıdır. Bu vasıfları taşımayan bir hırsızın eli kesilmek suretiyle cezalandırılması icabetmez. Bunların bu vasıflardan mahrumiyeti haklarında cezalarının hafif olmasına sebep olur.

      Hırsız ile malı çalınan şahıs arasında doğum, birbirinin parçası olmak veya aralarında nikâh caiz olmayacak şekilde akrabalık veya evlilik veya çalınan malda ortaklık bulunmamalıdır.

  Çalınan mal şer'an faydalanılması mubah olmayan, çabuk bozulan şey olmamalıdır. Şarap gibi faydalanılması mubah olmayan veya ağaç üzerindeki hurma, üzüm gibi sür'at I e bozulan birşeyi çalmak, cezayı gerektirmez.

 

      (Fakat) Hırsızlardan (her kim yaptığı zulümden) yani sirkatten (sonra tövbe eder) nadim ve pişman olur (ve halini) emrini, tarzıhayatını (İslahta bulunursa) hırsızlığı bırakır, bir daha böyle harekette bulunmamaya azmederse (elbette Allah Tealâ onun tövbesini kabul eder) onu ahrette muazzeb kılmaz. Fakat mezhebi Hanefiye göre bu töbe ile katuı yed cezası sakit olmaz. Çünki bunda mesrukun minhin veya âmmenin hakkı vardır. Fakat İmamı Şafii: den bir kavle göre sakit olur. (Şüphe yok ki, Allah Tealâ gafurdur, rahimdir) mağfireti ve rahmeti pek ziyadedir. Bunun içindir ki, tövbeleri kabul buyurur.

  Bilmez misin ki, göklerin de, yerin de mülkü Allah Teâlâ'nındır. Dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Ve Allah Teâlâ herseye hakkıyla kadirdir.

    Ey Habibim!. Veya ey hitaba salih olan insan!. (Bilmez misin ki) Elbette bilir itiraf edersin ki, (göklerin de yerin de mülkü) bütün varlığı her türlü şüphelerden beri olarak (Allah Tealâ. nındır) hepsi de onun eseri hilkatidir, hepsi de onun hükmü, kudreti altında bulunmaktadır. Binaenaleyh bu kendi mahlükatından (dilediğini) onun kötü hareketinden dolayı (muazzep kılar) kimse buna mâni olamaz, (ve dilediğini) hakkında bir âtifeti ilâhiyyeye olarak veya taib ve müstağfir olmasından dolayı (mağfiret buyurur) hiçbir kimse buna muariz bulunamaz, (ve Allah Tealâ her şeye hakkiyle kadirdir) İşte böyle tazib ve mağfirete de kudreti azimesi maziyadetin kâfidir. Amenna!.

         Ey Resul!. Küfr içinde yarış edenler seni mahzun etmesin. O kimselerden ki, ağızlarıyla imân ettik dedikleri halde kalbleri imân etmemiştir. Ve Yahudi olan kimselerden ki, bunlar pek ziyâde yalan dinleyicilerdir. Ve sana gelmeyen diğer bir kavmi de ziyadesiyle dinleyicidirler. Kelimeleri yerlerine konulduktan sonra değiştirirler.  Derler ki: Eğer size bu verilirse alıveriniz ve eğer size bu verilmezse sakınınız. Ve Allah Teâlâ her kimin fitnesini isterse elbette sen onun için Allah Teâlâ tarafından birşeye sahip olamazsın. Onlar o kimselerdir ki Allah Teâlâ onların kalblerini temizlemek istemiştir. Onlar için dünyada zillet vardır ve onlar için âhiret de pek büyük bir azap vardır.

 

   bu  âyeti  kerime ve  bunu  müteakib  olan  âyetler,  dinî hükümlere  riâyetin  lüzumunu,  onları  değiştirme ve  bozmaya cür'etin  ne  kadar mesuliyeti  gerektirir bulunduğunu ihtar buyurmaktadır.

 

   O < jv

    J jo'     _*_j   *^^j   frS j-\    = Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet... Maide 5/49) âyeti kerimesi, o serbestliği bildiren âyeti kerimeyi neshetmistir.

 

        (Ve) Resulüm!, (seni) O gayrı müslimler (nasıl hakem yapıyorlar) ne şaşılacak bir hakem seçme hareketi, peygamberliğini kabul etmedikleri bir zâtı nasıl hakem tâyin etmek istiyorlar?, (halbuki onların yanlarında) Vaktiyle Hz. Musa vâsıtasıyle verilmiş olan ve (içinde Allah'ın) recim ve diğer konular hakkında (hükmü bulunan Tevrat vardır) ne için onun hükmüne razı olmuyorlar da ondan daha hafif bir hüküm araştırıyorlar?, (sonra da bunun arkasından) Yani: Hz. Peygamber'! hakem tâyin etmelerini müteakip (yüz çevirirler) onların kitabındakine de muvafık olan bir hükümden yüz çeviriverirler. (ve onlar) Haddizatında kendi kitaplarına da, Son Peygamber'e de imân etmiş (mü'min kimseler değildirler) işte bundan dolayıdır ki, işlerine gelen hükmü kabul etmek, işlerine gelmeyen hükümleri de değiştirmek ve bozmak cür'etinde bulunurlar. Recm hakkındaki hüküm de bu cümledendir.

      Muhakkak Tevrat'ı biz indirdik, onda bir hidâyet ve bir nur vardır. Müslim olan peygamberler onun ile Yahudilere hüküm ederlerdi. Din âlimleri, fakihler de Allah Teâlâ'nın kitabını muhafazaya memur olmaları sebebiyle onunla hükümde bulunurlardı. Ve onlar o kitap üzerine şahitler idiler. Artık insanlardan korkmayın, benden korkunuz ve benim âyetlerim ile az bir bedel satın almayınız ve her kim Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmetmez ise işte onlar kâfirdirler.

      Bu âyeti kerime, vaktiyle Tevrat'taki ilâhî hükümler ile hükmedildiğini, buna muhalefet etmiş olanların ise imândan mahrum bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Muhakkak Tevrat'ı biz indirdik) O kitabı mukaddesi ben Yüce Mâbııd Musa Aleyhisselâm'a indirdim, o öyle ilâhî bir kitap bulunmuştur, (onda bir hidâyet ve bir nur vardır) O apaçık kitap, içine aldığı şer'î hükümler itibariyle insanları irşad ederek doğru yolu göstermekte bulunmuştu ve insanlarca meçhul, cehalet karanlığı ile örtülmüş olan meseleleri de açıp ortaya çıkararak aydınlatmakta idi. (Müslim olan peygamberler) Hz. Musa'dan sonra gönderilmiş olan hak'ka teslim olmuş, Tevrat'taki hükümlere riayetkar olan İsrail oğulları Peygamberleri de (onun ile) o Tevrat'ın hükümleri ile (Yahudilere hükmederlerdi) onlar da onunla amel, etmeğe memur bulunmuşlardı. "Rebbaniyun" denilen (din âlimleri) ve "ahbar" denilen (fakıhlerde Allah Teâlâ'nın kitabını) Tevrat'ı koruyup onun hükümlerini (muhafazaya memur olmaları sebebiyle onunla) o ilâhî kitaptaki hükümler ile (hükümde bulunurlardı) gerek o Peygamberler (ve) gerek (onlar) o din âlimleri fakihleri (o kitap üzerine şahitler idiler) onun ilâhî bir kitap olduğuna şahitlik eder, onun değişiklik ve bozulmaya uğramadan korumaya çalışırlardı. Fakat daha sonra Tevrat'ı değiştirme ve bozmaya cür'et edenler türemiştir, (artık) Ey Yahudi âlimleri, reisleri ve böyle bir vaz'iyyette bulunanlar!., (insanlardan korkmayın) Onların gayrimeşru arzularına temayül göstermeyiniz (benden korkunuz) ilâhî hükümlerime muhalif harekette bulunmadan çekininiz, onun getireceği uhrevî mes'uliyeti düşününüz (ve benim âyetlerini ile az bir bedel satın atmayınız) yani: Rüşvet gibi, makam ve mevki gibi, diğer dünyevî zevkler gibi fâni, mesuliyeti gerektiren bir varlık mukabilinde dinî hükümlerinizi değiştirme ve bozmaya cür'et göstermeyiniz. (ve her kim Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu) şer'î hükümler (İle hükmetmez ise) onu inkâr, ona ihanet eder veya onun uygun olmadığına inanarak aksine hüküm vermeye cür'et eyler ise (işte onlar) o gibi cür'ette bulunanlar (kâfirlerdir) artık Allah'ın hükümlerine muhâlifetin ne kadar mesuliyeti gerektiren bir hareket olduğunu düşünmelidir, İşte Tevrat'taki hükümleri kasden bozmuş ve değiştirmiş olanlar hakkında böyle bir ilâhî tehdid, tecelli etmiş bulunmaktadır.

 

  Bir azanın kesilmesi, yaralanması, sahibinin emir ve müsaadesine dayalı olmamalıdır. Olursa kısas ve diyet lâzım gelmez.

  Cânî ile cinayete uğrayan kimse hür olmalıdırlar. Bunlardan biri veya her ikisi hür olmazsa kısas değil, diyet lâzım gelir. Çünki bunların kıymetleri farklıdır, bu sebeple aralarında eşitlik yoktur. Bu halde cinayete uğrayan hür olunca cânî olan kölenin sahibi tercihte serbesttir. Dilerse bu köleyi o hür kimseye verir, dilerse kesilen azanın diyetini vererek o köleyi yine mülkünde tutar.

      Azalarla ilgili diyetler arasında benzerlik bulunmalıdır. Binaenaleyh erkekler ile kadınlar arasında meydana gelen yaralamadan ve aza kesmeden dolayı kısas lâzım gelmeyip diyet verilmesi icabeder. Çünki bu karşılıklı azalara ait diyetlerin miktarı farklıdır.

  Azalar hakkındaki cinayette cânîler birden çok olmamalıdırlar. Birden çok olurlarsa haklarında kısas değil, diyet lâzım gelir. Çünkü bunların fiilleri arasında az çok bir fark vardır. Eşitlik yoktur ki, kısas icrası uygun olsun.

  Azalar hakkında kısas yapılabilmesi için benzerliği temin mümkün olmalıdır. Meselâ: Bir kimse bir şahsın iki kolunu veya iki ayağını kesecek olsa kendisinin de iki kolu veya iki ayağı kesilir. Bunda benzerlik mümkündür. Fakat aksi takdirde diyet lâzım gelir, kısas lâzım gelmez. Meselâ: Kasden çıkarılan bir gözden dolayı kısas lâzım gelmez, çünkü bunda benzerliği temin mümkün değildir. Bu halde diyet lâzım gelir. Maamafih bir kimse bir şahsın gözünde yalnız ziyayı, görmeyi yok etse kendi gözünde de usulü dairesinde ziya ve görme yok edilir. Çünki bunda benzerlik mümkündür. Dilde de kısas cereyan etmez. Çünkü diller uzanır ve kısalır olmaları sebebiyle onlarda benzerlik bulunmuş olmaz. Ve sağlam bir aza, meselâ bir el, bir ayak, ayıblı arızalı bir aza karşılığında kısas olarak kesilemez. Çünki bunlarda benzerlik temin edilemez. Tamamen kesilen kulaktan ve kulağın bilinen, belirli bir parçasından dolayı kısas yapılacağı gibi marinin yani: Burun ucunda kasabeden fazla olan yumuşak, kemiksiz yerinin kesilesinden dolayı da kısas yapılır. Fakat kulağın sınırı belli olmayan bir parçasının kesilmesinden dolayı kısas icra edilemez. Burun kasebesında, dişlerden başka kemikler de, caife ve gayricaife denilen yaralarda, kirpikler ile göz kapaklarında, işitme, söyleme, koklama, tatma kuvvetlerinde, şehevî kuvvetlerde kısas câri değildir. Zira bunlarda da benzerlik temini mümkün olmaz. Caife, içe kadar işleyen yaradır. Göğüste, arkada, karında açılan yaralar gibi, içe işlememiş bir yaraya ada gayricaife denir. Elde, ayakta, boyundaki yaralar gibi.

      ki, bu mümkün ise bir mü'min köle azat etmektir. Bu bulunmadığı takdirde ardarda iki ay oruç tutmaktır ki bu günahların af ve örtülmesine vesîle olacağı için böyle keffâret adını almıştır. Bununla beraber, bu kefaretin lüzumu katilin akıllı, bulûğ çağına ermiş, hür, müslüman olması halindedir. Hata olarak öldürmenin hükmü de tam diyet ile mirastan, vasiyetten mahrumiyet ve kefaret ile uhrevî mesuliyettir. Kasden yaralama ve aza kesmenin hükmü de mikdarda eşitlik, ve benzerlik mümkün olduğu takdirde kısastır. Mümkün olmadığı takdirde de diyet veya hükümeti âdildir. Hükümeti âdil ise mikdarı seran belirlenmiş olmayıp bilir kişinin usulü dairesinde takdir ve tayin edecekleri diyettir. Hata olarak yaralama ve kesmenin hükmü de bir aza yaralanmış, veya tamamen kesilmiş veya menfaati tamamen yok olmuş ise diyettir. Böyle olmayıp da azada zaaf ariz olmuş ise veya azada kusur sayılacak bir eser kalmış ise hükümeti âdildir. Kısasın şartları ve diyetlerin miktarı hakkında Bakara süresinin 178 inci âyeti kerimesinin tefsirine müracaat ediniz!..

     Bu mübarek âyetler. Hıristiyan taifesine Hz. İsa'nın İncil kitabı ile gönderilmiş olup onların vaktiyle bu İncil'in hükümleriyle mükellef bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Allah'ın hükümlerine muhalefet edenlerin ise fâsık kimseler olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: İsrail oğullarına birçok Peygamber gönderilmişti (Ve arkadan da) bu Peygamberleri müteakip de (onların) o Peygamberlerin (izleri) eserleri (üzerine Meryem'in oğlu İsa'yı önündeki) kendi zamanından evvel nazil olmuş bulunan (Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak gönderdik) bu sebeple Hz. Isa, Tevrat'ın ilâhî bir kitap olduğunu tasdik, teyit etmiş ve İsrail oğullarından gelen son Peygamber bulunmuştur. (Ve ona) Hz. İsa'ya (İncil'i verdik) o mübarek kitabı ona indirdik (ki içinde) Hak yola sevk eden (bir hidâyet ve) hakikatları aydınlatan (bir nur vardır) bu kitapta da Tevrat'ta olduğu gibi son peygamberin bütün insanlığa son bir Peygamber olarak gönderileceğine dâir bir müjde nuru vardır. Hz. Muhammed'in vasıflarına, onun şeriatının her bakımdan tam, kâmil, şeriatların sonuncusu olduğuna dâir malûmat vardır. (Ve) O İncil (önündeki Tevrat'ı) onun da ilâhî bir kitap olduğunu (tasdik edicidir ve) o İncil (sakınanlar için bir hidâyet ve bir öğüttür) hakikaten Allah'ın kitabının hükümlerine itaatkâr, hakkiyle takva sahibi olanlar, bu kitaptan istifâde ederler, onun beyanlarına göre Hz. İsa'nın bir Peygamber olduğunu ve diğer Peygamberler ile beraber son peygamberin de peygamberlik ve risâletini ve ona nazil olan Kur'an'ı Kerim de bir ilâhî kitap bulunduğunu tasdik eylerler, bu gibi güzel vasıflara sahip olmayanlar için ise İncil'den istifâde etmek mümkün değildir.

  Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki: (İncil ehli de Allah Teâlâ'nın indirmiş) Beyan buyurmuş, nesha tâbi kılmamış (olduğu) ahkâm ile (hükmetsin) ona göre dinî vazifelerini ifâya çalışsın, İncil'deki hükümlerin bir kısmı: Cenab'ı Hak'kın birliğine, Hz. İsa'nın bir insan olup Peygamberlikle şereflenmiş olduğuna dâirdir, ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ın da son peygamber olup ona verilecek olan Kur'an-ı Kerim'in hükümlerine muhalif olan önceki hükümlerin nesh edilmiş bulunacağına aittir. Ne yazık ki Yahudiler gibi Hınstiyanlar taifesi de kitaplarını değiştirmiş ve bozmuş, onlardaki hükümlere riâyette bulunmamış ve bilhassa Son Peygamber Hazretlerine ait beyanları örtmeye ve imhaya çalışıp durmuşlardır, (ve) binaenaleyh (her kim Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile) yani indirilmiş kitapların sabit, nesh edilmemiş hükümleri ile (hüküm etmezse işte onlar) o gibi kimseler tam (fasıklardır) binaenaleyh o indirilmiş kitapların beyanlarına göre son peygamberi tasdik, onun şeriatı ile amel lâzım geldiği halde buna muhalefet edenler, itaat dairesinden çıkmış, kötülük ve günaha mübtelâ olmuş kimselerden başka değildir.

     Ve sana kitabı da hak olarak indirdik, kendisinden evvelki -semavî- kitabı tasdik edici ve üzerine bir koruyucu olmak üzere. Artık aralarında Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu -hükümler- ile hükmet. Ve sana gelen haktan -ayrılıp da- onların havalarına tâbi olma. Sizden her biriniz için -vaktiyle- bir şeriat, bir açık yol kılmıştık. Ve eğer Allah T e âlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış olurdu. Fakat size vermiş olduğu şeyler de sizi imtihan etmek için -bir ümmet kılmadı- artık hayırlı islere koşunuz. Nihayet cümleten dönümünüz Allah Teâlâ'yadır. Binaenaleyh nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o size haber verecektir...

  Bu âyeti kerime, Kur'an-ı Kerim'in nasıl muazzam bir ilâhî kitap olduğunu, ve muhtelif şeriatların, ümmetlerin vaktiyle meydana getirilmiş olduğundaki hikmeti ve Hz. M ıı ham m e d'in peygamberliğinden sonra Kuran hükümleri dairesinde hükmedilmesi gerektiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resulüm!.. Eski ümmetlere Tevrat, İncil gibi kitapları verdik (Ve sana) Kur'an-ı Kerim'den ibaret olan (kitabı da hak olarak) hakikate tercüman, tam bir doğruluk ve hikmetle vasıflanmış bir halde izzet semâmızdan (indirdik) sana inzal buyurduk (kendisinden evvelki) semavî her (kitabı) diğer Peygamberlere verilmiş olan kitapların kapsamını (tasdik edici) onlardaki kıssaların, vaad ve tehdidin hakikata uygun, zamanlarındaki insanların irşat ve aydınlatılmasına yönelik bulunduğunu açıklayan (ve üzerine bir koruyucu) onların birer ilâhî kitap olduğuna şahit, onların yürürlükten kaldırılmış hükümlerini koruyucu ve savunucu, kaldırılmış hükümlerine de işaret edici (olmak üzere) o hak ve hakikati bildiren kitabı da sana ihsan buyurduk. (Artık) sana müracaat eden ehli kitap ve diğerlerinin (arlarında Allah Teâlâ'nın) sana (indirmiş olduğu) o apaçık kitabın hükümleri (ile hükmet) çünki o apaçık kitap, diğer ilâhî kitaplardaki yürürlükten kaldırılmamış olan bütün şer'î hükümleri ve hikmet gereği olan bir nice diğer dinî meseleleri içine almış bulunmaktadır, (ve sana gelen haktan) Ahkamı Kur'aniyeden ayrılıp da (onların) o müracaat edecek olanların (havalarına) gayri meşru arzularına (tâbi olma) öyle bir hareket, Allah'ın hükmüne muhalefettir, büyük sorumluluğu gerektirir. Ey muhtelif ümmetler!, (sizden her biriniz için) Vaktiyle (bir Şeriat, bir açık yol kılmıştık) meselâ: Hz. Musa'nın gönderilmiş olduğu günden itibaren Hz. İsa'nın zamanına kadar Tevrat'taki şer'î hükümler ile amel edilmesi icab ediyordu. Hz. İsa'nın zamanında da son peygamber Hz. Muhammed'in gönderildiği zamana kadar İncil'deki jer'î hükümler ile amel edilmesi emir olunmuştu. Şimdi ise Son Peygamber Hazretlerinin şer'î hükümleri ile bütün insanlığın amel etmeleri emir olunmuştur. Binaenaleyh ey bu son peygamberin zamanında var olan ve ondan sonra davücude gelecek bulunan insanlar!. Şimdi sizler için icap eden, o Yüce Peygamberin seri at iyi e amel etmektir. Bu, ilâhî hikmet umumun menfaati gereğidir. (Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış olurdu) Bütün asırlarca hepinizi bir din, bir şeriat üzere birleştirir, o şeriatı hükmünün kaldırılmasından ve değişiklikten uzak kılardı, (fakat) Öyle kılmadı, vakit vakit Peygamberler gönderdi, sizleri evvelce başka şeriatlere tâbi tuttu (size vermiş olduğu şeylerde) bulunduğunuzdan önceki asırların durumlarına uygun, muhtelif şer'î hükümlerde (sizi imtihan etmek için) hakkınızda bir imtihan muamelesi gibi bir muamelede bulunmak hikmetine binaen sizi bir ümmet aynı şeriata tâbi kılmadı. Binaenaleyh şimdi de hepinizi bir dine, bir parlak şeriate tâbi tutmuştur, şimdi hikmet bunu gerektirmektedir, buna muhalefet, hakkınızda elem verici azapları gerektirir, (artık) Ey insanlar! Sizin için iki âlemde de (hayırlı işlere koşunuz) Kur'an-ı Kerim'de beyan olunan doğru inançlar ile, iyi ameller ile vasıf lanmaya gayret ediniz fırsatı kaçırmayınız. (Nihayet toptan dönümünüz Allah Teâlâ'yadır) Hepiniz bu dünyayı bırakıp âhiret âlemine gidecek, orada amellerinize göre muameleye tâbi olacaksınızdır. (Binaenaleyh) Dünyada iken (nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o) Yüce Yaratıcı âhiret âleminde (size haber verecektir) o ihtilâfınıza lâyık cezaya sizi kavuşturacaktır. O halde bu akibeti düşününüz, daha imkân elde var iken kaybedileni telâfi etmeye çalışınız, hepimiz birden İslâm dininin saadet sahasında toplanarak aradaki boş ihtilâflara son veriniz. Bütün insanlığın selâmeti, hakiki saadeti ancak bu sayede temin edilmiş olur.

    Ve aralarında Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmet ve onların arzularına tâbi olma. Ve Allah Teâlâ'nın sana indirmiş olduğu şeylerin bazısından seni fitneye düşüreceklerinden dolayı onlardan kaçın. Eğer onlar yüz çevirirlerse artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki, onları bazı günahları sebebiyle musibete uğratsın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık kimselerdir.

  Bu mübarek âyetlerde şer'î hükümlere riâyetin lüzumunu ve Allah'ın hükümlerinin üstünde hiçbir hüküm olamıyacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. Kur'an-ı Kerim'i sana hak olarak indirdik (Ve) sana emir eyledik ki, sana müracaat edenlerin (aralarında Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu ile hükmet) haklarında Kur'an-ı Kerim'in recme, kısasa ve diğer konulara ait hükümlerini tatbik eyle (ve onların arzularına tâbi olma) onların cahilce arzularına kıymet verme (Ve Allah Teâlâ'nın sana indirmiş olduğu şeylerin) şer'î hükümlerin (bazısından seni fitneye düşüreceklerinden) bâtılı hak seklinde tasvir ederek kötü maksatlarını sana kabul ettirmek isteyeceklerinden (dolayı onlardan kaçın) sözlerine iltifat etme (Eğer onlar) Cenâb-ı Hak'kın indirmiş olduğu ile hükümden (yüz çevirirlerse) ondan kaçınarak başkasını arzuda bulunurlarsa (artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki onları bazı günahları sebebiyle) öyle Allah'ın hükmünden yüz çevirmelerinden dolayı (musibete uğratsın) onları bu büyük günahları yüzünden cezaya çarptırsın (ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık) küfürlerinde ısrarlı, inatçı (kimselerdir) binaenaleyh öyle sapıklar iltifata lâyık olamaz.

  Onlar câhiliyet devrindeki hükmü mü arıyorlar?. Allah Teâlâ'dan daha güzel hükmeden kim vardır?. Tam kanaat sahibi bir kavime göre?

    (Onlar) O ilâhî hükmü kabulden kaçınan inkarcılar (câhiliyet devrindeki hükmü mü arıyorlar?) cahiliye milleti gibi nefsin arzusuna tâbi, adalete, eşitliğe aykırı bir şekilde hüküm verilmesini mi istiyorlar?. Bu ne kadar şaşılacak bir arzudur!. Bir kere düşünmeli değil mi?. (Allah Teâlâ'dan daha güzel hükmeden kim vardır?.) Elbette yoktur. (Tam kanaat sahibi bir kavime göre) hakkiyle düşünen, münevver bir zümrenin kanaatınca Hak Teâlâ Hazretlerinden daha adaletli hükmedecek bir fert düşünülemez. Artık onun hükmüne nasıl muhalefet edilebilir?

 

       Bu mübarek âyetler, kâfirlere karşı gösterilecek bir dostluğun kötü neticelerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey ihlas emini müslümanlar!. (Yehudiler ile Hiristiyanları) Öyle birbirine düşman, ilâhî bir dinden mahrum kimseleri (dost tutmayınız) sizden hangi biriniz, onlardan hangi birini bir sadık, hayır ister dost telâkki etmesin (onların bazıları bazılarının dostudur) Yehudi taifesi kendi milletine mensup olanların, Hıristiyan taifesi de kendi dindaşlarının dostudurlar, onlar kendilerinden olmayanlara kaşı samimî bir dostlukta asla bulunmazlar. (Ve) Ey Müslümanlar!, (sizden her kim onları dost edinirse) Onlara karşı samimî bir muhabbet ile bağlanırsa (muhakkak o da) o bağlanan da (onlardandır) çünki aralarında bir fikir ve inanç birliği bulunmamış olsa öyle onlara bağlanılması mümkün olamaz. Binaenaleyh onlara öylece bağlanan kimseler, hakikî müslüman değil, münafık şahıslar demektir.

        İmdi kalblerinde bir hastalık olan kimseleri görürsün ki onların içinde koşar dururlar, bize bir felâket isabet etmesinden korkarız derler. Artık umulur ki, Allah Teâlâ bir feth veya ilâhî katından bir emirvücude getirir de onlar kendi nefislerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.

      Evet... O yabancı taifelere bağlananlar vardır (İmdi) Ey Resulüm! Veya ey hakikatları görmeğe muktedir olan herhangi bir müslüman! Sen (kalblerinde hastalık bulunan) münafık (kimseleri görürsün ki) o münafıklar (onların) o yabancı taifelerin (içinde koşar) lar, onlara dostluk gösterir (dururlar) o münafıkça hareketlerden dolayı kendilerini mazeret sahibi göstermek için de (bize) o taifelerden (bir felâket isabet etmesinden korkarız) onların birgün galip olup bizi mahvetmelerinden, bizim mahrumiyetlere uğramamıza sebebiyet vereceklerinden endişe ederiz (derler) ne büyük kuruntu!. Hayır hayır (artık umulur ki) Cenab'ı Hak'kın lütfundan beklenir ki (Allah Teâlâ) mü'minlere (bir fetih) bir zafer ihsan buyurur (veya ilâhî katından bir emir) o düşmanların ezilmesi, sürülmesi ve şiddetli cezalandırılması gibi bir hâdise (vücude getirir de onlar) o münafık kimseler (kendi nefislerinde gizledikleri şeyden) küfürden, nifaktan Rasülü Ekrem'in muvaffak olup-olmayacağı hakkındaki tereddütlerden (dolayı peşiman olurlar) pişmanlığa düşmüş bulunurlar.

  İmân edenler de diyeceklerdir ki, sizinle beraber olduklarına dâir büyük yeminler ile Allah Teâlâ'ya yemin eden kimseler şunlar

      O münafıklar öyle pişman bir hâle mâruz kalacakları zaman (İmân edenler) hakikî müslümanlar (da diyeceklerdir ki") ey müslüman kardeşlerimiz!. Artık o münafıkların halleri anlaşıldı ya, (sizinle beraber olduklarına dâir) sizi aldatmak için (büyük yeminler ile Allah Teâlâ'ya yemin eden kimseler şunlar mıdır?.) Evet... O münafıklar değil midir ki, sizinle beraber olduklarına ve size yardım edeceklerine dâir yemin edip durdukları halde kalben size düşmanlıkta bulunurlar, sizin düşmanlarınıza karşı dostluktan geri durmazlar (onların) o münafıkların (ise amelleri bâtıl olmuş) onlar tamamen (ziyana uğramış kimseler olmuşlardır)

       Ey imân edenler!. Sizden her kim dininden dönerse muhakkak Allah Teâlâ bir kavmi getirir ki, onları sever, onlar da onu severler. Mü'minlere karşı mütevâzi olurlar, kâfirlere karşı da izzet sahipleri bulunurlar. Allah yolunda savaşa atılırlar ve kınayanın kınamasından korkmazlar, işte o, Allah Teâlâ'nın lütfudur, onu dilediğine verir ve Allah Teâlâ'nın lütfü ve ilmi geniştir.

         Hak (onları sever) onların hakkında dünyevî ve uhrevî hayırları, mükâfatları ister (onlar da) o muhterem kavim de (onu) o Yüce Yaratıcıyı (severler) o kerem

 

      (Ve her kim) Öyle inkarcı, hâin tâifaları bırakır da (Allah Teâlâ'yı ve onun Resulünü ve imân edenleri dost edinir) onların dostluğunu, korumasını, iyiliğini kazanmaya muvaffak olur veya onlara yardım ve destekde bulunur (sa) elbette dinî ve dünyevî selâmeti, galibiyeti temin etmiş olur. (Şüphe yok ki) Hakikat halde (salip olanlar) Allah'ın korumasına mazhar, kurtuluşa nail bulunanlar (Allah Teâlâ'nın o fırkasıdır) öyle Cenâb-ı Hak'ki ve onun Peygamberini ve bütün mü'minleri dost edinen zatlardır. Dünyevî ve uhrevî muvaffakiyetler ancak onların haklarında tecelli edecektir. Çünki onlar Allah'ın hizbidir.

 

     Bu âyeti kerime de Islâmiyetin yüceliğini bozmaya çalışan bütün kâfir ve müşrikleri müslümanların dost kabul edemiyeceklerini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey müslüman zümresi!. (Sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yahudi ve Hiristiyan taifasından (dininizi eğlence ve oyuncak edinenleri) lisânen imân ettiklerini açiklayip kalben küfr üzere ısrarda bulunanları, öyle münafık tabiatlı kimseleri dost tutmayınız, onlar dostluğa lâyık değildirler (ve) İslâm dinini inkâr eden (müşrikleri) de (dostlar edinmeyiniz) onlardan da uzak durunuz (Allah Teâlâ'dan korkunuz) o gibi inkarcı, münafık, putperest kimseler ile dostlukta bulunmaktan sakınınız, (eğer) Ey müslümanlar!. Siz hakkiyle (imân etmiş kimseler iseniz) çünkü imân ile nitelenmek, o gibi din düşmanlarından sakınmayı gerektirir.

 

       Ey Yüce Resulüm!. O gibi inkarcılara (De ki: Ey ehli kitap) ey kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olan taife!. (Bizden hoşlanmamanız) Bizi ayıplamanız, bizim dinî hükümlerimizi inkâra cür'et göstermeniz neden kaynaklanıyor?, (bizim Allah Teâlâ'ya) İmân ettiğimizden dolayı mı böyle cahilce bir harekete cür'et ediyorsunuz?. Allah Teâlâ'ya imân, en büyük bir vazîfe, en kutsi bir inanç değil midir?, (ve bize indirilene) Kur'an-ı Kerim'e (ve daha evvel) Peygamberlere (indirilmiş olana) Tevrat, Zebur, İncil gibi kitaplara (imân ettiğimizden) dolayı mıdır ki, hakkımızda öyle edepsizce hareketlere cür'et gösteriyorsunuz?. Böyle bir imân saygıya değer değil midir?, (ve) Ya (sizin) bu cahilce hareketiniz (bir çoğunuzun şüphesiz fâsık kimseler olmalarından dolayı mıdır?.) Evet... Öyle fâsık kimseler imânın Islâmî vazifelerin kadrini bilemezler, onların haklarında öyle alaycı hareketlere cür'et ederler, fikrî sapıklıklarını göstermiş, ilâhî azabı hak etmiş olurlar. Yoksa, aklı başında bulunan, fısk ve küfürden kaçınan kimseler, böyle inkarcı, alaycı hareketlere asla cür'et edemezler..

      De ki: Allah Teâlâ'nın katında cezaca ondan daha şerlisini size haber vereyim mi?. O kimse ki Allah Teâlâ ona lanet etti ve üzerine gazabta bulundu ve onlardan maymunlar ve domuzlar ve Cenâb-ı Hak'tan başkasına tapanlar yaptı. İşte bunlar mevkice daha şerli, düz yoldan daha sapık kimselerdir.

      Bu âyeti kerime, müslümanlara karşı hakaret edici tavır alan inkarcıların kötü davranışlarını açıklayarak onları insaf dairesine davet etmektedir. Şöyle ki: Habibim!. O alaycı, İnkarcılara (De ki:) siz ilâhî bir dinin sırf hayr olan hükümleri ile alay etmek cüretinde bulunuyorsunuz, siz onun bir şer olduğunu iddia ediyor, onu inkâr ve ayıplamaya kalkışıyorsunuz. Halbuki, o ilâhî dinin bütün hükümleri, hikmete, faydaya uygun, her türlü kusurlardan uzaktır. Fakat o sizin inancınıza göre diyelim şer olsa bile bir kere düşününüz, insaf ediniz, sizin takib ettiğiniz yol, ondan binlerce kat daha şerli değil midir?. Evet... (Allah Teâlâ'nın katında cezaca) azaba götürücü, felâkete sevkedici olmak itibariyle (ondan) öyle kendi yanlış düşüncelerinize göre ayıplayıp inkâr eylediğiniz herhangi Islâmî bir muameleden sizin de, insaflı olarak düşününce, İtiraf edeceğiniz gibi (daha şerlisini size haber vereyim mi?.) bir kere düşününüz de bu haber verilecek şeyler mi şerli, yoksa sizin şerli gördüğünüz Islâmî muameleler mi şerli olduğu pek güzel ortaya çıkar Evet... (O kimse ki) geçmiş ümmetlerden her o şahıs ki (Allah Teâlâ ona) yanlış inancından dolayı (lanet etti ve) küfr ve günaha düşkünlüğünden dolayı (üzerine gazabta bulundu ve onlardan) öyle bâtıl dinlere girmiş bulunanlardan eshâbı Sebt (cumartesi halkı) ve diğerleri gibi bir kısım şahısları, şekillerini değiştirerek kendilerini (maymunlar, domuzlar) şekline soktu, (ve) onlardan bir nicelerini kendi kusurlarının bir cezası olmak üzere (Cenab'ı Hak'tan başkasına) insanlara, hayvanlara, şeytanlara, heykellere (tapanlar) müşrik kimseler (yaptı) artık bunların dinler tarihince sabit olan bu kötü hallerini, kötü hareketlerini bir gözönüne alarak karşılaştırınız, (işte bunlar mevkice) ve gerçek şahsiyyetleri İtibariyle sizin kötü zannettiğiniz kimselerden aslında (daha kötü ve düz yoldan) hakiki bir dinin sahasından (daha sapık kimselerdir) bunu görüp bilmek lâzım değil midir?. Artık haddizatında her türlü noksandan uzak, kötülükten münezzeh, yüceltmeye lâyık olan bir dine ve o dinin yüksek hükümlerine nasıl noksanlık isnat edebilirsiniz. Dinleri mukayese eden İlim, İslâmiyet'in kusurlardan uzak, bütün dinlerden üstün olduğunu pek güzel göstermektedir. Cenab'ı Hak umum insanlığa insaf, ve hakikatları görmeğe kabiliyet ihsâb buyursun. Amin...

  Ve size geldikleri zaman "imân ettik" derler. Halbuki, onlar muhakkak inkarcı olarak girmişler ve muhakkak inkarcı olarak çıkmışlardır. Allah Teâlâ da onların gizlediklerini çok iyi bilendir.

   Bu mübarek âyetler, münafıkların hallerini, hareket tarzlarını göstermekte ve onların selâhiyetli olan İlim sahihleri, tarafından İrşat ve ikâz edilmediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. O münkirler, İslâm hükümleri ile alay etmeye cür'et ederler (Ve) onlardan ve Yahudilerden bir zümre (size) senin huzuruna veya seninle beraber Müslümanların huzuruna (geldikleri zaman) gerçeğe aykırı olarak biz (imân ettik) İslâmiyeti kabul eyledik (derler. Halbuki, onlar) o münafık kimseler (muhakkak) kalben (inkarcı olarak) huzurunuza (girmişler ve muhakkak) yine (inkarcı olarak) huzurunuzdan (çıkmışlardır) senden işitmiş oldukları en fâideli beyanlardan asla istifâde etmemişlerdir, yine küfürlerinde devam edip durmuşlardır. (Allah Teâlâ da onların gizlediklerini) onların küfr ve nifakını (çok iyi bilir) binaenaleyh onlar içlerinde kilerini gizlemekle kendilerini Allah'ın azabının kâredici pençesinden kurtarmış o I amıyac aklardır. Ne şiddetli bir ilâhî tehdit!.

     (Ve) Ey Yüce Resulüm!. Veya hitaba elverişli olan herhangi bir münevver müslüman!, (onlardan) O Yahudilerden ve münafıklardan (bir çoklarını) gözünle veya kalp gözüyle (görürsün ki) onlar (günaha) harama, yalan söylemeğe, müşrikçe lâkırdılara (düşmanlığa) zulüm ve tecavüze, (ve haram yemeye) başkalarının mallarına tecavüz etmeğe (koşarlar) bu gibi gayrimeşru hallere tam bir hızla girişirler. Onların böyle (yaptıktan şey ne kadar fena!.) onlar böyle verilmiş, ahlâk dışı şeyleri yapar dururlar, bunların mesuliyetini hiç düşünmezler.

  Din bilginleri, fakihleri onları günah sözlerinden ve haram yemelerinden engellemeli değil midirler?. İşledikleri şey elbette ne kadar kötü!.

   Böyle sorumluluğu gerektiren, haram şeyleri yapanları kendilerinin (Din bilginleri) Rabbâniyyun denilen âlimleri ve ehbar denilen (fakihleri) hukuk âlimleri (onları) o söyleyip durdukları (günah sözlerinden ve haram yemelerinden engelleme!! değilmidirler?.) elbette bunlar o sözlerin o haram yemelerin çirkinliği, manevî mesuliyetini bilirler. O halde ne için bu fenalıkları işleyenleri engelleyip onları irşada çalışmıyorlar?. İyiliği emir, kötülüğü yasaklamak en mühim bir ilmî vazifedir. Bunu ifâ etmemek elbette İlim adamına lâyık olmaz. Artık o din bilginlerinin, o fâkihlerin (İşledikleri şey) o kötülükleri önleme vazifesini terk (elbette ne kadar kötü) bir harekettir. Binaenaleyh din âlimlerine gerekir ki, insanları kötülüklerden alıkomaya gayret göstersinler. Bunu terk etmek, mânevi sorumluluğu gerektirir. Ya bu vazifenin ifasına mâni olmak daha ne kadar fazla mesuhyyeti gerektirir!.

 

   Bu mübarek âyet de Yahudi taifesinin kötü davranışlarını ve bu yüzden uğradıkları belâları, musibetleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Yahudi taifesi) Bir nice günahları işlediler. Bu cümleden olarak (Allah'ın eli bağlanmıştır) yani: Hâşâ! Allah cimridir, tutucudur, cömert değildir, halka bol rızık vermez, ondan dolayıdır ki, bizleri ihtiyaç, içinde bırakıyor (derler) rivayete göre Cenâb-ı Hak, vaktiyle İsrail oğullarına birçok nimetler vermişti. Vaktaki, isyan ettiler, Son Peygamber Hazretlerini inkâra cür'et gösterdiler, Cenâb-ı Hak da vermiş olduğu nimetlerden onları mahrum bıraktı. Bunun üzerine "Finhas bini Azura" adındaki şahıs, Cenâb-ı Hak'ka böyle cimrilik yakıştırmasına cür'et etmiş, diğer Yahudiler de bunu inkâr etmiyerek bu cür'ete razı olmuşlardır. Binaenaleyh bu kâfirce yakıştırma hepsine isnat edilmiştir. Nitekim bir kabileden bir şahıs birini öldürür de diğerleri buna razı olurlarsa, o şahsı filân kabile öldürdü denilir.

 

        Bu mübarek âyetler, İslâm dinini yayma ve insanliği irşat için, dinî hükümlerini insanlara tebliği lüzumunu söyler bulunmaktadir. Şöyle ki: (Ey Peygamber) Ey insanlara Allah'ın hükümlerini tebliğe memur olan son peygamberi. (Sana Rab'binden) Senin işlerine sahip olan, seni lâik olduğun olgunluklara eriştiren Yüce Yaratiçindan (indirilmiş olani) Kur'an'i Kerim'in hükümlerini, emirlerini, yasaklarini bütün etrâfinda bulunan halka ve eli kitaba (teblîg et) onlara bildir, onlarin irşâdina çalı;, onlari kabule davet et, onlarin İçinde mutedil olanlarin Irşâdlna çalı;, onlari kabule davet et, onlarin içinde mutedil olanlarin azliğina fasiklarin çokluğuna bakma, onlardan korkma, s ab ir ve sebat et (Ve <eğer yapmaz isen) tebliğine memur olduğun şeylerin hepsini lâyik olduğu üzere onlara bildirmezsen (onun) O Yüce Yarat içinin sana tevdi et mi; olduğu (ri s al et i) dinî hükümleri halka (tebliğ et mi; olmaz sin) çünki tebliği I âz im gelen hükümlerden bir kismini tebliğ etmemek, sanki hiçbirini tebliğ etmemek gibi peygamberlik vazifesine aykiri görülür. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Allah Teâlâ seni insanlardan korur) Muhafaza eder, onlara dinî hükümleri tebliğden dolayi endişeye düşme, senin yardimcin, koruyucun Yüce Allah'tır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kâfir olan bir kavme hidâyet etmez.) Öyle kendi tercihlerini kötüye kullanarak küfürlerinde israrli bulunanlar Allah'in hidayetine nail olamazlar, buna lâik değildirler. Artik Resulüm!. Onlar sana bir zarar vermeye kadir olamazlar, onlardan korkmaya asla mahal yoktur.

 

     Habibim!. Onlara (De ki: Ey ehli kitap!.) Ey Yahudi ve Hıristiyanlar taifesi!. (Tevrat'ı ve İncil'i) uygulamadıkça, yani: Onları korumaya gayretle, onlardaki açıklamalara uymadıkça, ve bu cümleden olarak onlardaki son peygamberin peygamber olduğuna dâir delilleri ve şahitleri tasdik etmeye acele etmedikçe (ve size Rab'biniz tarafından) son bir semavî kitap olarak (indirilmiş olanı) Kur'an-ı Kerim'i (ikâme edinceye kadar) onu tasdik onun hükümlerine riâyet edinceye değin (hiç bir şey üzere değilsinizdir) Allah katında makbul, şey denilmeye lâik bir dine girmiş olmazsınız. Bununla beraber mukaddes zatıma (yemin olsun ki, sana Rab'binden indirilmiş olanı) Kur'an-ı Kerim'i, onun mübarek beyanları (onlardan) öyle nefsanî havalara tâbi, hakikatları görüp işitmekten kaçınmış olan kavimlerden (bir çoğu için) fâide vermeyecektir. Öyle yeteneklerini kötüye kullanan şahıslar için (azgınlığı) inadı, kibiri (ve küfrü arttıracaktır) onların birçok bilginleri, reisleri dünya varlığına tapıp duracaklar, onlar Kur'an'i Kerim gibi en kutsî bir ilâhî kitabı ve onu Cenab'ı Hak'tan vahy yoluyla almış olan son peygamberi inkâr ederek kat kat inkâr ve kibirlenme duygusuna kapılacaklardır. (Artık) Ey merhametli Resulüm!, (o kâfirler olan kavim üzerine üzülme) Onların bu fena hallerinden dolayı mahzun, üzgün olma, onların bu küfr ve azgınlıklarının cezası, mesuliyeti kendilerine aittir. Bunlar selâmet ve saadete nail olma yeteneğini kendi elleriyle kaybetmiş kimselerdir. Elbette lâyık oldukları bir feci âkibete kavuşacaklardır. Ceza amelin cinsindendir.

   Muhakkak o kimseler ki, imân ettiler, ve o kimseler ki, Yahudi bulundular ve Sabi'iler ile Hıristiyanlar bunlardan her kim Allah Teâlâ'ya ve âhiret gününe imân etmiş ve sal i h amelde bulunmuş ise artık onların üzerine bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.

 

   (Ve) İsrail oğulları (sandılar ki") yaptıkları inkârladan, cinayetlerden dolayı kendilerine (bir fîtne) bir belâ ve azap gelmiş (olmayacaktır) onlar kendilerini hâşâ Allah'ın oğulları, dostları sanıyorlardı, "Tevrat'ın hükümleri kalıcıdır, yeni bir şeriat gelmeyecektir" diyorlardı. (Artık onlar kör) Dinin hükümlerini, faziletlerini takdirden âciz, inkâr ve fesada düşkün bir halde kaldılar, (ve sağır kesildiler) Hakikatları, Peygambelerin tebliğlerini işitip gereği ile amel etmek kabiliyetinden mahrum bir halde yaşadılar, kıtlık ve pahalılığa uğradılar, Bâbil esaretine düştüler, pek uzun bir müddet Buhti Nusser'in zulmü altında zelilce bir hayat sürdüler. (Sonra) Cenâb-ı Hak lütfetti. Iran krallarından birisi Beyti mukaddese hâkim olarak İsrail oğullarını esaretten kurtardı bir derece hallerini düzelttiler, geçmişteki hareketlerinden dolayı pişmanlık gösterdiler, bu bir nevi tövbe idi. (Allah Teâlâ) da bu (tövbelerini kabul buyurdu) onları vatanlarına döndürdü, yeniden nimetlere nail buyurdu. Fakat (sonra onlardan birçoğu) yine ilâhî dininin hükümlerine muhalefete başladılar, başlarından geçmiş olan felâketleri unuttular, nefislerinin arzusuna uydular, buzağıya bile taptılar, (yine kör ve sağır kesildiler) cahilliğe, küfre müptelâ oldular. Zekeriya ve Yahya Aleyhimesselâm gibi Peygamberleri şehit ettiler (Allah Teâlâ ise) Onların (ne yaptıklarını hakkiyle görücüdür) yaptıkları ve yapacakları cinayetleri gayrimeşru hareketleri tamamen görüp bilmektedir. Binaenaleyh onları bu kötü hareketlerinin cezalarına vakit vakit kavuşturmuştur ve yine kavuşturacaktır. Artık kendilerinin bir fitneye mâruz kalmayacaklarını nasıl iddia edebilirler. Nitekim, vaktiyle Buhti Nusser ve emsali kimseler Beyti mukaddesi işgal etmişler, İsrail oğullarından kırk bin kadar şahıs katletmişlerdir, kalanlarını da kendi yurtlarına götürüp orada zelilce bir halde yaşatmışlardır. Nitekim son asırlarda da bir takım milletlerin kahırlarına uğramışlardır. Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın emirlerine. Peygamberlerine muhalefetin bir cezasıdır. Bu gibi tarihî vakalardan her millet bir ibret dersi almalıdır.

     Andolsun ki; "şüphesiz Allah, o Meryem'in oğlu Mesihtir" diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesih demiştir ki: Ey İsrail oğulları!. Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah Teâlâ'ya ibâdet ediniz. Şüphe yok ki, her kim Allah Teâlâ'ya ortak koşarsa muhakkak Allah Teâlâ ona cenneti haram kılmış olur ve onun varacağı yer ateştir ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur.

      (Halbuki, Mesih) Bu gibi bâtılca iddiada bulunanları yalanlamak ve kınamak için (demiştir ki. Ey İsrail oğulları) bana ve diğer m ah I u kat a Hanlık isnad etmek katıksız küfürdür. (Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan) Bütün mahlükatı yaratıp vücude getiren (Allah Teâlâ'ya ibâdet ediniz) başkalarını mabut edinmeyiniz, ben de bütün kâinat da o Büyük Yaratıcının birer kuluyuz, yaratmasının birer eseriyiz, hiç birimizde hâşâ ilahlık sıfatı yoktur. (Şüphe yok ki, her kim Allah Teâlâ'ya ortak koşarsa) İbâdet hususunda, ) I ah lığa âit sıfatlar hususunda kâinatın yaratıcısı Yüce Allah'ın bir ortağı, bir benzeri, bir eşi var derse (muhakkak Allah Teâlâ ona cenneti haram kılmış olur) artık o cennete ebediyen giremez, (ve onun) O müşrik şahsın (varacağı yer) Isa âhirette (ateştir) cehennemden başka değildir. Böyle kimseler sevaba nail değil, ebedî bir azaba yakalanmış olacaklardır, (ve zâlimler için) Cenâb-ı Hak'ka ortak koşmak, onun varlığını, birliğini inkâr eylemek gibi sebeblerle zulüm ve küfre düşmüş olanlar için âhiret gününde (yardımcılardan) onları kuvvetleriyle veya şefaatleriyle ateşten kurtaracak bir (kimse yoktur) onlar ebediyen o azap yurdunda kalacaklar, kötü inançlarının cezasını görüp duracaklardır.

 

    (bir azap dokunacaktır) onları cehennem ateşi sonsuza kadar yakıp duracaktır. Böyle bir inanışta- bulunanlar, Nesturiye ve Milkâniyye denilen taifelerdir.

 

     O küfre, şirke düşmüş câhiller (Hâlâ) bu yanlış inançlarını anlamayacaklar mı?. Hâlâ (tövbe edip de Allah Teâlâ'dan mağfiret istemiyecekler midir?) hâlâ tevhit ve tenzih inanciyle kalblerini aydınlatıp, hareketlerini tanzim eylemeyecekler midir?. Ne kadar şaşılacak bir cahilce hareket!. Halbuki, Cenâb-ı Hak, Peygamberleri ve kitapları vâsıtasıyle onların uyanmalar! için nice yüce beyanlarda bulunmuştur. (Ve Allah Teâlâ gafurdur) Onların günahlarını tövbe edip bağış diledikleri takdirde af eder ve örter. Ve Hak Teâlâ (rahimdir.) merhameti pek ziyadedir. Onun içindir ki, uyanmaları için bu hakikatları onlara telkin buyurmaktadır. Artık onlar, istiğfara koşarak ilâhî mağfiretden, Allah'ın merhametinden istifâde etmeli değil midirler?.

     Meryem'in oğlu Mesih, bir Peygamberden başka değildir. Ondan evvel de nice Peygamberler gelip geçmiştir. Onun anası da pek doğru bir kadındır, ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetlerimizi nasıl açıkça beyan ediyoruz. Sonra da bak onlar nasıl çevriliyorlar.

      Bu mübarek âyetler de Hz. İsa'nın ve diğer mahlûkatın ilahlık vasfına sahip olamayacaklarını, onların acz ve ihtiyaçlarını açıklamak suretiyle beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Hz. İsa'ya ilahlık isnat eden gafil topluluk!. (Meryem'in oğlu Mesih) Bir insandır, diğer insanlar gibi bir kadından doğmuştur. O, sahip olduğu üstün vasıfları İtibariyle (bir Peygamberden başka değildir.) o ancak bu şerefe sahiptir. Yoksa hâşâ ilahlık vasfına sahip değildir. (Ondan evvel de nice Peygamberler gelip geçmiştir.) O da diğer Peygamberler gibi bir insandır, geçici bir dünya hayatına nail olmuş, sonra o da diğer Peygamberler gibi hayatı terk ederek ölüme mahkûm olacaktır. Artık böyle doğan ölüme mâruz bulunan bir zât, nasıl ilahlık vasfına sahip olabilir?. Ondan bir takım hârikalar zuhur etmiş ise diğer Peygamberler de nice hârikalar göstermeye muvaffak olmuşlardır. Hz. Isa, bazı ölüleri Allah'ın izni ile diriltmiş, ise Hz. Musa'nın elinde bir asâ bile hayata nail olmuştur. Hz. Isa, dünyaya babasız gelmiş ise Hz. Adem, hem babasız hem de anasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu gibi hârikalar bütün Cenab'ı Hak'kın birer kudret eseridir. Yoksa o Peygamberler haddizatında yaratıcılık sıfatına asla sahip değildirler. Hz. İsa'nın annesine gelince, o da diğer muhterem kadınlar gibi, (pek doğru) iffetli, hakkı tasdik ile nitelenmiş (bir kadındır) yoksa insanlığın üstünde bir mahiyete sahip bulunmamıştır, (ikisi de) Hz. Isa da annesi Hz. Meryem de diğer insanlar gibi (yemek yerlerdi) onlar da diğer insanlar gibi yiyip içmek ihtiyacı içinde yaşarlardı. Artık onlara ilahlık vasfı nasıl isnat edilebilir?. Habibim!. (Bak onlara) Hz. Isa ile annesine rablık isnadında bulunan câhillere (âyetlerimizi) onların o iddialarını iptal eden delillerimizi (nasıl açıkça beyan ediyoruz.) Hz. İsa'nın da annesinin de birer insan olduğunu açıkça gösteren alâmetleri, dellileri nasıl gösteriyoruz. (Sonra da bak onlar) O insanlara rablık isnadında bulunan şuursuz insanlar (nasıl çevriliyorlar) o âyetleri, alâmetleri dinleyip anlamaktan nasıl kaçınıyorlar. O âyetleri, delilleri hiç düşünme ve tefekküre yanaşmıyorlar, onların bu halleri ne kadar şaşılmaya şayandır!..

     De ki: Allah Teâlâ'dan başkasına mı, sizin için zarara da, faideye de sahip olmayan şeylere mi tapıyorsunuz?. Halbuki, -herşeyi hakkıyla- işitici ve bilici olan ancak Allah Teâlâ'dır.

    Resulüm!. O gafillere (De ki:) siz (Allah Teâlâ'dan başkasına mı?.) ilahlık ve rablık sıfatına sahip olmayan mahlukata mı bu sıfatları isnat ediyorsunuz?. (Sizin için zarara da, faideye de) Cenâb-ı Hak'kın kendilerine müsaadesi ve yardımı olmaksızın (sahip olmayan şeylere mi) öyle âciz mahlukata mı ilahlık isnat ederek (tapıyorsunuz?.) bu ne kadar cahilce bir harekettir. (Halbuki, işitici ve bilici olan) Bütün işitilen ve bilinen şeyleri ilmî ezelisiyle kuşatmış bulunan (ancak Allah Teâlâ'dır) bütün bilinen varlıkları vücude getiren ve yokluğa götüren ancak Yüce Allah'dır. Binaenaleyh ey insanlar!. Sizlerin de bütün iddialarınızı, inançlarınızı o Yüce Yaratıcı tamamen bilmektedir. Artık uyanınız!. Küfr ve şirke, isyanlara son veriniz. Ortak ve benzerden yüce olan o azamet sahibi yaratıcıyı tasdik ediniz onun Peygamberine tâbi olunuz ki, kurtuluş bulabileniniz. Aksi takdirde Allah'ın azabının ezici pençesinden kendinizi asla kurtaramazsınız.

        De ki. Ey ehli kitap!. Dininizde hak'ka aykırı olarak haddi tecâvüz etmeyiniz. Ve evvelce sapıklığa düşmüş ve bir çoklarını da saptırmış bulunan ve doğru yoldan sapıtmış olan bir kavmin isteklerine uymayınız.

    aykırı olarak haddi tecâvüz etmeyiniz) yani: Ey Hıristiyan taifesi!. Siz Isa gibi bir zâtı peygamberlik mertebesinden yükselterek kendisine ilahlık isnadında bulunmayınız. Ve Ey Yahudi taifesi!. Siz de öyle bir zâtın peygamberliğini inkâr ederek kadrini düşürmeye cür'et etmeyiniz. (Ve) Ey Hıristiyan ve Yahudi taifeleri!, (evvelce) Hz. Muhammed'in peygamberliğinden evvel (sapıklığa düşmüş ve bir çoklarını da saptırmış bulunan) din yolundan uzaklaştırmış (ve) kendileri de tamamen (doğru yoldan sapıtmış olan bir kavmin) bir kısım geçmişlerinizin, reislerinizin (isteklerine) gayrı meşru arzularına, temayüllerine (uymayınız.) Onlar kendi bâtıl menfaatleri için, kendi hasetleri, ihtirasları için hakkı kabul etmezler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik eylemezler, dalâlet sahasından ayrılmazlar, başkalarını da kendileri gibi dalâlet içinde yaşatmak isterler. Artık öyle akıl ve nakle aykırı hareket eden bozguncu kimseler rehber edinilebilir mi?. Artık onların sözlerine kıymet verilebilir mi?. Onlar ebedî hüsrana uğramış kimselerdir.

   Evet... O hüsrana uğrayanların hâli malumdur. Bu cümleden olarak (İsrail oğullarından kâfir olanlar) ilâhî dini terkederek insanlara, hayvanlara tapmak aşağılığın! işleyenler (Davud'un da Meryem'in oğlu İsa'nın da lisaniyle lanet olunmuşlardır) yani: Cenab'ı Hak tarafından Zebur kitabında da, İncil kitabında da o iki Peygamberin lisanı vasıtasıyla, o küfrü işlemiş olanlar, lanete uğramışlar, dünyevî ve uhrevî felâketlere mâruz kalmışlardır. (Bu da) Onların böyle lanete hedef olmaları da (onların) Cenâb-ı Hak'ka karşı (isyan etmeleri ve haddi tecâvüz eylemeleri sebebiyledir) onlar o çirkin hareketleri yüzünden sonsuza kadar lanete mâruz bulunmuşlardır.

 

       Bu mübarek âyetler de kâfir ve münafıkların fenalıklara son vermediklerim bildirmektedir, ve onların kendileri gibi kâfir ve münafıklara bağlılıkta bulunarak bu sebeble Allah'ın dininden mahrum, ebedî azaba mâruz olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Onlar) O lanete uğramış olan münkirler (yapmış oldukları fenalıktan) yasaklardan sakınmazlar, kötülüklere son vermezler ve bunlardan (birbirlerini vazgeçirmeğe çalışmazlardı) aralarında iyiliği emir, kötülükten sakındırma vazifesi ceryan etmezdi. (Gerçekten) andolsun ki (onların) böylece (yaptıkları) şeyler (ne kadar kötü idi) haklarında ne kadar azabı, felâketi getirir bulunuyordu. Onlar ise hiç bunun farkında bulunmuyorlardı. İşte bu gibi fena hereketleri sebebiyle lanete hedef olup gitmişlerdir.

      Onlardan bir çoklarını görürsün ki, kâfir olanlara dostlukta bulunurlar. Andolsun ki, onlar için nefislerinin takdim ettiği şeyler ne kadar kötüdür. Allah Teâlâ onlara gaz ab etmiştir ve onlar az ab içinde ebedî kalacak kimselerdir.

   Habibim!. (Onlardan) O ehli kitap denilen taifeden (bir çoklarını görürsün ki) müslümanlara karşı düşmanca bir vaziyet alırlar (kâfir olanlara dostlukta bulunurlar) nitekim ehli kitaptan Keab İbni Eşref ve emsali kimseler Müslümanların aleyhine cephe almak için Mekke'i Mükerreme'deki müşriklerin yanlarına gitmişler, onlar ile ittifakta bulunarak Hendek Gazvesinde onlar ile beraber cenge atılmışlardır. Bir kısım münafıklar da İslâm dinine düşmanlıklarından dolayı din düşmanlarına karşı dostluk göstermişler, onları İslâm aleyhine teşvikte bulunmuşlardır. (Andolsun ki, onlar için nefislerinin takdim ettiği şeyler) Öyle kâfirce hareketler (ne kadar kötüdür.) Bunların vahim neticelerini kıyamet gününde elbette göreceklerdir. Çünki (Allah Teâlâ onlara gazap etmiştir) onlar Allah'ın rahmetinden ebedî olarak mahrum kalmışlardır, (ve onlar azap içinde ebedî kalacak kimselerdir) Onların o kâfirane, münâfıkane hareketleri kendilerinin cehennemde müebbet surette kalacaklarına sebep bulunmuştur.

   (Eğer onlar) O müşriklere dostlukta bulunan ehli kitap ve münafıklar (Allah Teâlâ'ya ve Peygamber'e) son peygamber olan Hz. Muhammed'e (ve ona) O Yüce Peygamber'e Allah katından (indirilmiş olan) Mucize Kur'an'ı Kerim'e ve onun bildirmiş bulunduğu diğer Peygamberlere, semavî kitaplara (imân etmiş olsalar idi) elbette (o kâfirleri) müşrikleri (dostlar edinmezlerdi) çünkü hakikî imân, böyle fesatla içice bir dostluğa aykırıdır. (Fakat onlardan) O din düşmanlarını dost tutanlaran (bir çokları fasık) dinden mahrum. Allah Teâlâya, Peygamberlere, semavî kitaplara imândan nasipsiz (kimselerdir) bunun içindir ki, onlar hakkı göremezler, kendilerini sapıklıktan kurtaramazlar, kabiliyetlerini kötüye kullandıkları için ebedî bir azaba mâruz bulunmuş olurlar.

      Yemin olsun ki, imân edenlere insanların düşmanlıkça en şiddetlisini mutlaka Yahudiler ile Müşrik'leri bulacaksın. Ve yine yemin olsun ki insanların mü'minlere sevgi bakımından en yakın olanları da biz Hırıstiyanız diyenleri bulacaksın. Bu da onların içinde herhalde bilgin, âbit olanların ve dünyayı terk etmiş olan rahiplerin bulunmasındandır. Ve şüphe yok ki, onlar kibir etmek de istemezler.

 

       Bu mübarek âyetler de ehli kitap arasindan İslâm şerefine nail olmuş olan zatlarin temiz hareketlerini, emellerini, mükafatlarini bildirmekte, küfründe İsrar edenlerin de kötü sonlarini göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Hiristiyanlardan olan bir zümre kibir etmedikleri gibi (Peygamber'e) Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a Allah tarafından (indirilmiş olanı) hikmet dolu Kur'an-i Kerim'i (dinledikleri zaman) kalblerinde bir irfan nuru parlamaya başlar (hakki bildiklerinden) Kur'an'in yüceliğini, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin doğruluğunu evvelce de kendi kitaplarında görüp anlamış bulunduklarından (dolayi onların gözlerinin) bir incelik ile, bir yüksek heyecan ile (yaşla dolup taştığını görürsün) ve onlar Kur'an'i Kerim'in âyetlerini dinledikçe: (Derler ki. Ey Rabbimiz!) Biz bu Kur'an'i Kerim'e ve kendisine bu Kur'an'i Kerim nazil olan Yüce Peygambere (imân ettik) bu bir hak sözdür, bu Yüce Peygamberde bir Resülu kibriyâdır, son peygamberdir. Buna inanmışızdır, (artık) Ey Yüce Yaratıcı!, (bizi şahit olanlar ile beraber yaz) yani: Bizi Kur'an'i Kerim'in doğruluğuna, Hz. Muhammed'in risaletine şahitlik eden zâtlar ile beraber hasret veya o Yüce Peygamber'in yarın kıyamet gününde diğer ümmetler üzerine şahitlikte bulunacak olan İslâm ümmeti zümresine bizleri de kat. Bu zâtlar, müslümanların bu vasfını İncil'de görmüş oldukları için böyle bir niyazda bulunmuşlardır.

 

        (Artık Allah Teâlâ'da) Lütfetti (onlara) o İslâmiyet'e saygı gösteren, Kur'an'ı Kerim'i tasdik eden münevver zümreye (bu söylediklerinden) bu güzel kanaat ve inançlarından (dolayı) en büyük mükâfatlar verdi, şöyle ki: Onlara âhirete gidince (altından ırmaklar akan cennetleri, içlerinde ebediyen kalıcı olmaları üzere ihsan buyurdu.) onlar imân ile âhirete gidip cennetlerde ebedî bir şekilde kalmaya namzet oldular. (Bu ise) Böyle ebedî bir saadet ve mükâfata nail olmak ise (iyi hareket edenlerin) inançlarını, amellerini güzelce tazim edenlerin, her hususta ihsanı, güzel hareketi alışkanlık haline getirenlerin (mükâfatıdır.)

 

  Fakat Peygamber'! yalanlayanlar (Ve) Cenâb-ı Hak'kın birliğini inkâr ederek (kâfir olanlar) şirk ve üçleme inançlarında devam eyleyenler (ve bizim âyetlerimizi) Yüce Allah'ın varlığına, birliğine, azamet ve kudretine şahitlik edip duran hârikaları, yaratılış eserlerini (inkâr edenler ise) bu hal üzere ölünce şirk ve küfr içinde ölmüş olurlar. Binaenaleyh (onlar) artık (cehennem ashabıdırlar) ebedî olarak cehennemde kalıp azap çekeceklerdir. Onların devamlı olan kötü inançlarının cezası da böyle devamlı olacaktır. Evet... Cenâb-ı Hak'ki ve Yüce Peygamber'! tasdik edenler, ebedî olarak cennette kalacaklardır. Bunları inkâr edenler de sürekli olarak cehennemde azap çekeceklerdir. Ne büyük bir teşvik, ne müthiş bir uyarı!.

         Ey imân edenler!. Allah Teâlâ'nın sizin için helâl kılmış olduğu temiz şeyleri haram kılmayınız, haddi de aşmayınız. Şüphe yok ki Allah Teâlâ haddi aşanları sevmez.

      yok ki. Allah Teâlâ) Kullarına her hususta dengeli olmayı hikmet ve menfaate riâyet! emreder, (haddi aşanları) helâl miktarı bırakıp da haram, zararlı bir sahaya can atanları (sevmez) onları ilâhî rızâsına aykırı harekette bulunmuş olacakları için, ilâhî nimetlere nail buyurmaz.

 

    (Ve) Ey müslümanlarl. (Allah Teâlâ'nın sizi rızıklandırmış. olduğu şeylerden) Size vermiş olduğu nimetlerden (helâl ve temiz olanları yiyiniz) yalnız onlardan istifâde ediniz, yalnız onlardan yiyip faydalanmanız size mubah bulunmuştur. İstifadesi dinen haram olan şeylerden istifadeye kalkışmayınız (kendisine imân etmiş olduğunuz Allah Teâlâ'dan korkunuz) onun emir ve yasağına aykırı harekete cür'et etmeyiniz, (linki sizin selâmet ve saadetiniz ancak o şekilde ortaya çıkar.

 

    (oruç tutar)  bu  şekilde  ilâhî affı  istirhamda bulunur.  (İşte  bu)  beyan  olunan  şeylerin  her biri  (yemin  ettiğiniz vakit) yemini  bozunca (yeminlerinizin keffâretidir) bu sebeble Cenabı Hak sizi ilâhî affına mazhar buyurur. (Bununla beraber yeminlerinizi koruyunuz) Bir kere lüzumsuz yere yemin etmemelidir, yemin edince de ona riâyette bulunmalıdır. Meğer ki uymamayı icâbeden bir şer'î hüküm bulunsun. (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) Şer-i şerifin hükümlerini, müsaadelerini (sizin için böylece beyan ediyor) sizleri uyanmaya, dinî hükümlere uymaya davet buyuruyor (tâki şükr edesiniz.) O Yüce Yaratıcının bu talimatına, bu kolaylıklarına karşı şükran borçlu olduğunuzu bilip kulluk secdesine kapanasınız.

 

    Bu mübarek âyetler, temiz gıdalardan olmayan sarhoş edici maddeler ve diğerlerinin kötü mahiyetlerini, onların cemiyet hayatındaki zararlı etkilerini bildirirerek onlardan kaçınılmasını ve Cenab'ı Hak ile Rasülü Ekrem'ine itaatin lüzumunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey müslüman bulunan insanlar!. (Muhakkak ki, içki) Aklı örten ve bozan rakı, şarap gibi herhangi bir mayi (kumar, putlar) ibâdet için hazırlanmış putlar (ve kısmet için çekilen zarlar) kumar ve piyango kalemleri (şeytanın işinden olan murdar) temiz ruhların kendilerinden sakındığı birer pis (şeydir) onlara meydan vermek asla muvafık olamaz (Artık ondan) öyle murdar, zararlı olan herhangi bir şeyden (kaçınız ki, kurtuluş bulabilenin iz) evet... Siz felah ve kurtuluşunuzu bunlardan kaçınmak suretiyle arayınız, ve illâ felah ve kurtuluşa imkân yoktur. Bunlar insanları maddî ve manevî hayattan mahrum bırakacak en zararlı musibetlerdir. Maide süresinin (3) cü âyeti kerimesine de müracaat!.

      Şüphe yok ki: Şeytan aranıza ancak içki ile, kumar ile düşmanlık düşürmeyi ve sizi Allah Teâlâ'nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?.

       Ey insanlar!. O pis şeylerin mahiyetini, zararlı sonuçlarını bir kere düşününüz!. (Şüphe yok ki, şeytan, aranıza) Cemiyetiniz içine (ancak içki ile) sarhoşluk veren herhangi birşey ile (kumar ile düşmanlık düşürmeyi) ister ki, bu; işbu haram kılınan şeylerin dünyevî kötülükleri cümlesindendir, (ve sizi Allah Teâlâ'nın zikrinden) Onun yüce hükümlerini düşünme duygusundan (ve namazdan) öyle yüce bir vazifeyi ifadan (alıkoymak ister) ki, bu da işbu haram kılınan şeylerin sebebiyet verdiği dinî zararlar cümlesindendir. Evet. İçki ile kumar, yüzünden insanlar birbirlerine karşı düşmanca bir vaziyet alırlar, aralarında birçok tartışmalar meydana gelir, bu sebeble nice cinayetler vuku bulur, nitekim olayları yazan gazeteler bu gibi faciaları dâima teşhir edip durmaktadır. Bununla beraber bu haramlara müptelâ olanlar çok kere sağlık ve afiyetlerini, güzelce anlama ve düşünme kuvvetlerini kaybederler, vakitleri gafletle: Şehvetle, akılsızca bir surette geçer gider, Cenab'ı Hak'kın zikrinden, üzerlerine düşen namaz gibi vazifelerini ifâ etmekten mahrum kalırlar. İşte diğer yasakları yapmak da bu gibi nice helak edici, ilâhî azabı çeken hallere sebebiyet verir durur.(Artık siz) Ey mükellef olan akıl sahipleri!. O gibi câhiliyet zamanına ait şeylerin ne kadar fenalıklara sebebiyet verdiğini anlamış bulunuyorsunuz, artık siz o gibi kötü, zararlı şeylerden (vazgeçiniz değil mi?) bunların bu fasit mahiyetleri, rezalet getiren halleri böyle ortaya çıkmış olduğundan elbette bunlardan vazgeçmek herhalde lâzımdır. Aksi takdirde dünyevî, uhrevî felâketlerin yüz gösterip duracağını elbette takdir edersiniz!.

    Allah Teâlâ'ya itaat ediniz ve peygambere itaat ediniz ve -muhalefetten- sakınınız. Şayet yüz çevirirseniz artık biliniz ki, bizim Peygamberimizin üzerine ait olan, apaçık bir tebliğden ibarettir.

       Ey imân sahibi olan insanlar!. (Allah Teâlâ'ya itaat ediniz ve Peygamber'e itaat ediniz) Onların bütün emirlerine, yasaklarına I âi kivi e riâyette bulununuz (ve) onlara (muhalefetten sakınınız) gerek içki ve kumar hakkındaki ve gerek diğer şeyler hakkındaki vâki olan tekliflerine aykırı hareketlerden tamamen kaçınınız, sizin felah ve kurtuluşunuz ancak o sayede gerçekleşir. (Şayet yüz çevirirseniz) Onların emirlerine, yasaklarına uymaktan yüz çevirirseniz (artık biliniz ki, bizim Peygamberimizin üzerine ait olan, apaçık bir tebliğden ibâretdir.) O Yüce Peygamber ise bu tebliğ vazifesini böyle Kur'an-ı Kerim ile fevkalâde bir şekilde ifa etmiştir. Artık aleyhinizde ilâhî delil tamam olmuş, sizlerin mazerette bulunmaya bir selâhiyetiniz kalmamıştır. Binaenaleyh bunun neticesi, sorumluluktan, uhrevî azap ve cezadan başka değildir. Ne muazzam bir ilâhî tehdit!..

      İmân edip de salih salih amellerde bulunanların üzerine sakınıp da mü'min bulundukları ve güzel güzel işleri işledikleri, sonra da takva sahibi oldukları ve imân eyledikleri, sonra da sakınarak ihsan yaptıkları takdirde -evvelce- tatmış oldukları şeyde bir günah yoktur. Ve Allah Teâlâ güzel iş yapanları sever.

     içmiş bulundukları herhangi bir (şeyde bir günah yoktur) bundan dolayı mesul, bir azaba uğramayacaklardır. Elverir ki, beyan olunduğu üzere haram kılındıktan  sonra onlardan kaçınarak temizce, takva sahibi olarak bir hayat geçirmeğe devam edecek olsunlar. (Ve Allah Teâlâ güzel i; yapanları sever.) Artık bu ilâhî muhabbete nail olmak için güzel i; yapmaya çalışmalı değil midir?.

 

     Bu âyeti kerime, şarap ve kumar mutlaka haram olduğu gibi ihram halinde de bir kısım avların haram bulunduğunu beyan ve bu haram oluşun da ilâhî bir imtihanından ibaret olduğunu ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey ehli İslâm!. (Allah Teâlâ) ya yemin olsun ki (elbette sizi kendi ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği) avlamalarına ellerinizle, silâhlarınızla muktedir bulunacağınız (avdan) karada bulunan ve etlerini yemek haddizatında helâl bulunmuş olan veya olmayan hayvanları avlamaktan ibaret (birşey ile), onları avlamayı size ihram halinde, harem sahasında haram kılmakla (imtihan edecektir) yani:

 

    Ey müminle r!. Siz ihramda iken avı öldürmeyiniz, sizden her kim onu kasden öldürürse üzerine o öldürdüğü hayvanın misli bir ceza vardır ki, Kabe'ye ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere buna sizden iki adalet sahibi hükmeder veya bir keffâret vardır ki, o da fakirleri doyurmaktır veya onun dengi olarak oruç tutmaktır. Tâki bu suretle yaptığının vebalini tatsın. Allah Teâlâ geçmiş olanı af buyurmuştur. Ve her kim bir daha böyle yaparsa elbette Allah Teâlâ ondan intikamını alır, ve Allah Teâlâ azizdir, intikam sahibidir.

   Bu âyeti kerime, ehram halinde av avlamanın haram olduğunu açıkça beyan ve böyle kusurun meydana gelmesi halinde kayb olanı telâfi etmek ve günâhı sevap ile

 

      ve üzerine saldıran köpeği ve Kurt gibi tabiatında ezâ bulunan herhangi bir yırtıcı av hayvanını öldürse hakkında cezayı gerektirmez. Fakat bir ihramlı. Çekirgeyi veya üzerindeki biti öldürse veya öleceği yere atsa veya başkasına üzerindeki bitleri öldürmek için gösterse bundan dolayı dilediği miktarlarda az çok birşey tasadduk eder.

 

      Bu mübarek âyetler, ihramlılara karadaki avların haram kılınmasına karşılık onlara ve diğerlerine deniz aylarından istifâdenin helâl olduğunu bildirmektedir. Ve Kâbe'i Muazzamanın, haram ayın ehli imân için bir intizam sebebi, bir yükselme ve saadet sebebi olduğuna ve bütün bu kâinatı yaratıp bütün mükevvenatı hakkiyle bilen zâtı ilâhînin elbette ki her hususa ait emir ve yasağının bir hikmet gereği, bir başarı ve terakki vesilesi bulunduğuna işaret eylemektedir. Şöyle ki: Ey ihramlı olanlar!. (Size deniz avı) Yalnız denizlerde, ırmaklarda veya göllerde yaşayan, etleri yiyilip yiyilmeyen hayvanları avlamak (ve onun yiyilmesi) yani: Onlardan istifâde edilmesi ve balık kabilinden ise yiyilmesi (size) yerleşik olanlarınıza (ve yolculara) ticaret vesaire için o makama gelip gidenlere, misafirlere (bir fâide olmak için) onların tazelerinden yerleşik olanların yemeleri ve onların kesilip etleri kurutulmuş olanlardan da misafir olanların istifâde etmeleri için (helâl kılındı) artık bunlardan istifade edebilirsiniz, (ve sizin üzerinize ihramda bulunduğunuz müddetçe kara avı) çoğunlukla karada yaşayan av hayvanları isterse su kuşları gibi bazı vakitlerde su içinde yaşar olsunlar (haram kılınmıştır) bu da bir hikmet gereğidir. Binaenaleyh ey müslümanlar!. (Huzuruna) Mahkeme'i kübrâsına (toplanacak olduğunuz Allah Teâlâ'dan korkunuz) onun bütün emirlerine uyunuz, bütün bu gibi haram kıldığı şeyleri yapmayınız, sizin için başka sığınacak bir zat, bir makam yoktur.

 

   ve diğerlerine ait kutsal tebligatının nice hikmetleri, fâideleri içermiş olduğunu kim inkâr edebilir, (ve muhakkak ki. Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle  bilendir.) Bütün göklerde ve yerde olan şeyler) kullarının bütün fiil ve hareketlerini hakkiyle bilicidir. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcıdan korkmalı, onun o mübarek, hikmet dolu emirlerine, yasaklarına gerektiği gibi riâyet etmeye çalışmalıdır.

      Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'kın emirlerine, yasaklarına muhalefetin ne kadar cezaya sebep olacağına işaret etmekteir. Ve Rasülü Ekrem tarafından dinî hükümler tamamen tebliğ edilmiş olduğundan bu hususta kimsenin bir mazeret ileri sürmeye selahiyeti bulunmadığını, ve herkesin bütün hal ve durumunu hakkiyle bilen Allah Teâlâ'dan korkulmasının lüzumunu bildirmektedir. Ve temiz, helâl kabilinden olan şeyler ile haram bulunan murdar şeylerin eşit olmadığını beyan ile öyle gayrı meşru dünyevî varlıkların çokluğuna kapılmamasını bütün insanlığa şöylece ihtar buyurmaktadır: Ey mükellef insanlar!. (Biliniz ki. Allah Teâlâ'nın cezası) Azabı, onun haram kıldığı şeyleri yapanlar hakkında (muhakkak pek şiddetlidir) bunu düşünmelisiniz, haramları işlememelisiniz, insanlık icâbı yapılmış olan yasak bir fiilde İsrar edip durmamalısınız. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır) Onun haram kıldığı şeylerden kaçınanları veya işledikleri yasaklarda devam etmeyip onları terkedenleri affeder, örter, lûtfuna nail buyurur. Ve Allah Teâlâ (rahimdir.) kulları hakkında ilâhî rahmeti pek ziyadedir. Bunun içindir ki, onları ikaz ve irşat için böyle emirlerini onlara Kur'an-ı Kerim ile telkin buyuruyor, tâki onun rahmetine lâyık amellerde bulunmaya gayret etsinler.

  Peygamberin üzerine tebliğden başka yoktur. Ve Allah Teâlâ ise açıkladığınız şeyi de gizlediğiniz şeyi de bilir.

  Ey insanlar!. Sizin vazifeniz tebliğ edilen şer'î hükümlere hakkiyle riâyet etmektir. Bu tebliğ ise size Rasülü Ekrem vasıtasıyle yapılmıştır. O (Peygamberin üzerine) düşen, risâlet vazifesi, şer'î hükümleri ümmetlerine (tebliğden başka değildir) o Yüce Resul ise bu vazifeyi gerektiği gibi yapmıştır. Artık hakkınızda ilâhî hüccet tamam olmuş, bir mazeret ileri sürmeye asla selâhiyetiniz kalmamıştır. Sizin o tebliğ edilen şeylere itaat etmeniz lâzım bulunmaktadır. (Ve Allah Teâlâ ise açıkladığınız) açıkça yaptığınız (şeyi de, gizlediğiniz) gizlice yaptığınız, kalben düşünüp durduğunuz her (şeyi de bilir) hiçbir hâl ve durumunuz Cenâb-ı Hak'ka hâşâ gizli kalmaz. Binaenaleyh pek uyanık bulununuz, dinî vazifelerinize riâyetten ayrılmayınız ki, o Yüce Yaratıcının cezasından emin, lütuflarına nail olasınız.

  De ki: Murdar ile temiz eşit olmaz. İsterse murdarın çokluğu hoşuna gitsin. Artık ey güzel akıl sahipleri!. Allah Teâlâ'dan korkunuz ki, kurtuluş bulabilenin iz.

          Ey Yüce Resulüm!. O mükellef olan kullara (De ki, murdar ile temiz) haram ile helâl, pis olan şey ile temiz olan şey, kötü inanç ve çirkin işler ile güzel inanç,

 

    Bu mübarek âyetler. Yüce Peygamberin tebliğ etmediği bir takım hikmete muhalif şeylerin sual edilmesi ağır bir teklif e, hoş olmayan bir hadisenin meydana gelmesine sebep olabileceği cihetle bu sorunun hikmete uygun olmadığını ve peygamberin beyanlarını kabul etmeyip inkâr edenlerin küfre düşeceklerini ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Hz. Muhamed Aleyhisselâm'ın risâletini tasdik eyleyenler!. Ol Yüce Resule müracaat ederek size tebliğ etmediği (Öyle şeylerden sormayınız ki) bir takım icrası çok zor olan veya gizli sırlardan ibaret bulunan şeyler hakkında fetva talebinde bulunmayınız ki (eğer size açıklanırsa) onun zuhuru, size teklif edilmesi, hüzün ve meşakkate sebep olacağı için (sizi üzer) hoşunuza gitmez, sizin rezil olmanıza sebep olabilir. (Ve eğer siz Kur'an'ın indiği sırada) Pasûlü Ekrem'in zamanı saadetinde o gibi şeylerden (sorarsanız) onlar (size açılır) beyan olunur da sizi üzüntüye meşakkate sokar. (Allah Teâlâ onlardan) Evvelce vuku bulmuş olan somlarınızdan veya sual ettiğiniz şeylerden dolayı sizi (af buyurmuştur) artık o gibi şeyleri tekrar sormaya kalkışmayınız (Ve Allah Teâlâ gafurdur) vaki olmuş olan bir kısım günahları, hataları af ve mahv buyurmuştur. Ve (halimdir) yapılan günahlardan dolayı hemen cezasını acele etmez, merhamet buyurur, tövbe ve istiğfar etmek için müddet bırakır.

  Gerçekten de öyle şeyleri sizden evvel bir kavim sordu da sonra o sebeble kâfir oldular.

         (Gerçekten de öyle şeyleri) Bu sizin sual ettiğiniz şeyleri, onlar gibi sakıncalı meseleleri (sizden evvel bir kavim sordu da sonra o sebeble) o sordukları şeyler

 

       Bu mübarek âyetler; meşru şeyleri birakip da haram şeyleri işleyen ve bir takim sapik kimseleri taklit edip duran şahislarin bu cahilce hareketlerini kinamaktadir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) Öyle câhiliyet ehlinin uydurduklari gibi (behireden, sa-ibeden, vesileden ve hamden hiç birini -meşru- kilmamiştir) câhiliyet zamaninda: Beş kere yavrulayip, da beşinci yavrusu erkek olan devenin kulagini yarar kendisini saliverirlerdi, ondan artik hiç istifâde etmezlerdi. Bu deveye "behîre" denilmiştir. Şaibe de putlar adina adak yap i I an develerdir ki, bir m aks ad in gerçekleşmesi için bir deve ad an ir, o maksat gerçekleşince o deve de s al ive ri I irdi, ondan fâidelenmeyi kendilerine haram kilarlardi. Vesile de putlara tahsis edilen koyundur. Şöyle ki: Bir koyun dişi doğurursa sahibinin olurdu, erkek doğumrsa onu putlara tahsis ederlerdi. Şayet ikisini birden doğurursa dişi kardeşine kavşutu derler, artik o erkeği de kurban etmezlerdi. Ham da sulbünden on deve doğmuş olan erkek devedir ki, bunun sirti haram sayilirdi, onu serbest birakirlardi, onu hiçbir sudan veya meradan men etmezlerdi. Ölünce etinden erkekler de kadinlar da yerlerdi. Bunlarin hakkinda başka bazi rivayetler de vardir. İşte bu gibi hayvanlarin hakkinda böyle muamele yapilmasi için İslâm dininde şer'î bir hüküm yoktur. Böyle bir muamele din adina bir iftiradir. (Fakat kâfir olanlar Allah Teâlâ'ya karşi yalan yere iftirada bulunurlar) Yapacaklarini yapar, sonra da bunu bize Allah Teâlâ emretti, meşru kildi diye yalan söylerler, (onlarin çoklan ise) bu gibi gayrimeşru iddialarda bulunanlara körükörüne tâbi olup giderler. "Amr İbni Lühay ki, Hüzaa kabilesinden bir şahistir. Câhiliyet devrinde Mekke'i Mükerreme'ye hâkim olmuştur, İsmail Aleyhisselâm'in dinini ilk defa bozan budur. Putlar, heykeller edinmiş, behire ve diğer şeyler hakkindaki kâfirce usulü bu adam koymuştur. Artık birçok câhil hak da böyle kâfir, bozguncu, dinî hükümleri ortadan kaldıran bir şahısa tâbi olmuşlardır. Ne kadar üzücü bir alçaklık!.

   Ve onlara, Allah Teâlâ'nin indirdiğine ve Peygambere (sünnetine) geliniz denildiği vakit "babalarımızı üzerinde bulunduğumuz şeyler bize yeter" derler. Ya babaları hiçbir şey bilmiyorlar ve doğru yola gitmiyorlar idiyseler de mi?.

 

    Bu âyeti kerime, mü s l umanları uyanmaya davet ediyor, bir takım sapıklar! taklit etmekten men eyliyor, m üs l umanlara kendi vazifelerini ifâ, mukaddesata riâyet ettikleri takdirde sapıklar yüzünden mesul, azaba mâruz olmayacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Siz öyle kâfirlere, bir takım yanlış inançlara saplanmış kimselere bakmayınız (Siz kendi nefsinize bakınız) kendi şahsınızı Islaha, temiz bir inanç dairesinde yaşamaya dikkat ediniz, üzerinize düşen vazifeleri ifâya çalışınız, ve siz hakiki mü'minler bir nefs hükmünde bulunduğunuz için birbirinizi irşat ve yükseltmeye gayret ediniz. Size en çok lâzım olan budur. (Siz hidayette bulunduktan sonra) Dini hükümlere riayetkar olup takva sahibi olarak yaşadığınız takdirde (sapıklığa düşmüş olanlar size bir zarar veremez) siz onların yüzünden âhirette mesul olmazsınız. Elverir ki, siz üzerinize düşen dini vazifeleri ifâ etmiş ve mümkün olduğu takdirde o sapıklara karşı iyiliği emredip kötülükten alıkoyar bulunmuş olasınız. Çünki bu vazifeye riâyet de hidâyete kavuşma cümlesindendir. Bu vazifeyi ifâya güçleri yettiği halde yapmayanlar sapıkların felâkete uğramaları halinde onlarda zarar görecekler, bu yüzden Allah katında mesul bulunacaklardır. Nitekim birçok âyetler hadisler bize bu vazifeyi emretmektedir. Ey insanlar!. (Hepinizin sonunda varacağı) Kıyamet günü mânevi huzurunda toplanarak muhakemeye tâbi olacağı zât ancak (Allah Teâlâ'dır) gerek hidâyete erenler ve gerek sapıklar Cenab'ı Hak'kın mahkeme'i kübrâsına getirileceklerdir, (o) Yaratıcı Hâkim (de size) ey insanlık zümresi!. Dünya hayatında (ne yaptığınızı haber verecektir.) hidâyete götüren amellerde mi bulundunuz, yoksa sapıklık yolunu mu takip ettiniz,bunlar size bildirilerek ona göre lâik olduğunuz mükâfatlara veya cezalara kavuşturulacaksınızdır. Artık uyanınız, o gelecek hayatı düşününüz. Ne mühim ilâhi bir vaad ve tehdit!..

 

      ve  diğer alâkadarlar bu  şahitlerin  hiyanetleri, terekeden  birşey almış ve  gizlemiş  olmaları  gibi  bir hususta şüpheye  düştükleri  zaman  (bunları)  bu yabancılardan olan ve olmayan şahitleri (namazdan sonra) ikindi namazının edasını müteakip olması tercih olunur, (alıkorsunuz) Bunları yemin etmeleri için durdurursunuz (Bunlar) bu şahitler de biz (yemin karşılığında hiçbir bedel almayız) dünya malı için doğruluktan ayrılarak Hak Teâlâya yalan yere yeminde bulunmayınız (isterse lehine şahitlik edeceğimiz kimse bizim için akraba olsun) biz yine haktan ayrılmaz, onların menfaatları için onların lehine yalan yere şahitliğe cür'et etmeyiz. (Ve Allah'ın şahitliğini gizlemeyiz) Cenab'ı Hak'kın bize yerine getirmeyi emrettiği bir şahitliği hangi fâni bir menfaat hırsiyle odadan kaçınmayız (o takdirde) biz şahitliği gizlediğinizi, değiştirip bozduğumuz takdirde (şüphe yok ki, biz günahkârlardan bulunmuş oluruz) artık nasıl cür'et eder de hakikata aykırı şahitlikte bulunabiliriz?, (diye yemin ederler) Bu şekilde şahitliklerinde doğru olduklarını teyit etmiş bulunurlar.

 

       Deniliyor ki: böyle sefer halinde gayrimüslimlerin de şahit edinilmesi İslâm'ın başlangıcında müslümanların azlığından dolayı caiz bulunmuştu. Sonra bu cevaz: İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. (Talak, 65/2) âyeti kerimesiyle neshedilmiştir. Fakat müfessirlerin çoğuna göreM aide süresinde mensuh bir âyet yoktur.

 

  Müstahab vasiyetlerdir. Borcu ve vârisleri olmayan bir müslümanın bütün mallarını bir hayır yoluna vasiyet etmesi gibi.

  Mendub vasiyetlerdir. İhtiyacı olmayan İlim ve selâh sahiplerine yardım için yapılan vasiyet gibi.

  Mubah vasiyetlerdir. Varis olmayan yakınlardan, yabancılardan zengin kimselere vasiyet gibi.

  Mekruh vasiyetlerdir. Fasık, günahkâr kimselere vasiyet gibi.

 

    Meşru vasiyetlerin dinî hikmeti ise pek açıktır. Bu sayede hukuka, insaniyete riâyet edilmiş, insan servetinden uhrevî bir menfaat de kazanmış bulunur. Nitekim bir

       şerifte:: Kendisinde vasiy edecek birşey bulunan bir müslüman için muvafik değildir ki, yanında vasiyetnamesi yazılmış bulunmaksızın iki gecesi bile geçsin.

 

    olmak üzere Cenab'ı Hak'kın izniyle, iradesiyle vücude gelmiş oluyordu. Ve hatırla (o zamanı ki,) senin hayatına suikasitte bulunan (İsrail oğullarını senden defetmiştîm) onlar maksatlarına nail olamadılar (onlara) Öyle bir nice (açık) herkesin anlayıp tasdik edebilecekleri parlak bir mahiyette bulunan (mucizeler ile geldiğin vakitte ki, onlardan) o İsrail oğulları taifesinden (kâfir olmanlar) o mucizeleri körkörüne inkâra cür'et ederek: (bu) Gösterilen hârikalardan her biri (apaçık bir büyüden) sihir denilen asılsız bir gösteriden (başka değildir demi; idi) bu kâfirler kendi cehaletlerini sapıklıklarını bu şekilde de göstererek ebedî azaba mâruz kalmışlardır, İşte Yüce Allah Hazretleri Peygamberlerini böyle üstün nimetlere, mucizelere nail kılmış, onlara uyanları selâmet ve hidâyete kavuşturmuş, onları inkâr edenleri de ebedî bir felâket ve azaba mâruz bırakmıştır.

         Bu mübarek âyetlerde Hz. İsa'ya ilk imân edip onun yardımcıları sayılan zatların nail oldukları ilâhî ilhamı ve onların ne gibi bir maksatla semavî sofranın inmesini istirham etmiş olduklarını bildirmekte ve bu vesile ile de Hz. İsa'nın kavuşmuş olduğu ilâhî ikramlara işaret olunmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. Hatırla (O zamanı ki, bana) benim ilâhî zatıma, birliğime (ve peygamberime) Hz. İsa'nın risaletine (imân ediniz) böyle bir inancın dışına çıkarak ifrat ve tefritde bulunmayınız (diye havariyyuna) Isa Aleyhisselâm'ın eshabından bulunan zatlara (ilham etmiştim) onların kalpleri böylece ilâhî ilhamlarıma yansıdığı yer olmuştu, veya onlara bu ilâhî emir İncil vasıtasıyla gelmiş, bunu Hz. İsa'nın lisanından alıp öğrenmişlerdi (onlar da) Havariyun da biz Allah Teâlâ'nın birliğine, Hz. İsa'nın peygamberliğine (imân ettik, bizim muhakkak müslimler) senin dinine ve peygamberine teslim olan kimseler (olduğumuza) Ey Rabbimiz!, (şahit ol demişlerdi.) Bu şekilde temiz inançlarını lisânen de itirafta bulunmuşlardı.

    O vakit ki, havariler: "Ey Meryem'in oğlu Isa!. Rabbin gökten bizim üzerimize bir sofra indirebilir mi?." demişti. İsa'da Allah Teâlâ'dan korkunuz, eğer siz mü'minler iseniz" dedi.

   Habibim!. Hatırla (O vakit ki. Havariler) Hz. İsa'nın yardımcıları olan zâtlar, o Peygambere hitaben (Ey Meryem'in oğlu Isa!. Rabbin gökten bizim üzerimize bir sofra)        üzerinde yemek bulunan bir sofra (indirebilir mi?, demişti) yani: Böyle bir sofranın indirilmesi hikmeti ilâhîyyeye uygun olur mu?. Yahut böyle bir sofranın

   f~S*-'—.~-> " kıraatine göre: Sen Rabbinden böyle bir istekte bulunmaya muktedir olabilir

 

    istemiyoruz, (biz istiyoruz ki, ondan) o semavî sofradan istifâde edelim, öyle yüce bir nimete kavuşalım, (ve kalblerimiz mutmain olsun) kalben olan inancımız, böyle apaçık bir kudret eseri görmekle fevkalâde tekâmül ederek her bakımdan kalbimiz mutmain olsun. Çünki müşahede yoluyla olan İlim, delil getirme yoluyla olan bir ilme eklenince daha fazla mutmain olmayı, kesin inancı icabeder, (ve) sofranın inmesini istiyoruz ki, (senin bize doğru söylediğini) peygamberlik iddiasındaki doğruluğunu kesin bir İlim ile (bilelim) hiçbir şüpheye yer kalmasın, (ve biz onun üzerine) O sofranın inmesi şeklindeki mucize hakkında (şahitlerden olalım) onun inişini görmeyen İsrail oğullarına karşı öyle bir semavî mucizenin ortaya çıkmasına şahitlik ederek onları uyadıralım, mü'minlerin artmalarını temine çalışalım. "Havariler için Ali Imran Süresindeki 52 inci âyetin tefsirine bakınız!.

   Bu mübarek âyetler. Havarilerin güzel bir maksada dayanan temennileri üzerine Hz. İsa'nın istirham eylediği sofranın indiğini bildirmekte ve böyle bir mucizenin ortaya çıkmasından sonra küfre düşecek olanların en şiddetli azaplara uğrayacaklarını şöylece ihtar eylemektedir: (Meryem'in oğlu Isa) Aleyhisselâm; Havarilerin gerçek bir maksaddan dolayı sofranın inmesini istemekte olduklarını anlayınca yıkandı: Namaz kıldı, Allah'ın divanına yönelerek duaya başladı da (dedi ki. Ey Allah!. Ey bizim Rabbimiz!.) yani: Ey bütün mükemmellikleri toplayan ilahlık sıfatıyla ve bütün kâinatı kendisiyle idare ve terbiye ettiği rablık sıfatıyle vasıflanmış olan mabudumuz?. (Bizim üzerimize gökten) Sema tarafından (bir sofra indir ki, bizim geçmişimiz ve geleceğimiz için) zamanımızda mevcut ve bizden sonra gelecek olan cemiyetler için (bir bayram) saygı gösterilecek bir büyük bayram bir, sevinç günü olsun, (ve) O sofranın inmesi yarabbü, (senden) Senin yüce katından kadir olan (bir âyet) kudretinin mükemmelLiğine şahit ve peygamberliğin hak olduğuna bir delil (olsun) o sofranın inişi böyle yüce bir gayeye yönelik bulunsun (ve) sonra da Yarabbü, (bizi rızıklandır) O sofradan bizi maddî yönden de yararlandır veya onun üzerine şükretmeyi bize nasip buyur, (ve sen) Ey Rabbimiz!. (rızık verenlerin en hayırlısısın.) Sen bütün kullarına karşılıksız nîmet ihsan buyuran bir Yüce Yaratıcısın, bizim bu husustaki yakarışlarımızı da lütfen kabul ederek bizi maddî ve manevî olarak rızıklandır.

  Allah Teâlâ buyurdu ki: Ben onu sizin üzerinize elbette indireceğini. Fakat sonra sizden kim küfre düşerse artık ben kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim bir azap ile ona azap ederim.

 

      hareketler, iddialar, değil en gizli emeller, düşünceler de yüce zâtınca tamamen bilinmektedir, apaçık ortadadır. Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığım ve nefsi m d e ki eğilimlerde sence bütün bütün bilinmektedir. Ey kâinatın tek mabudu!.. Zaten Cenab'ı Hak'kın Hz. İsa'ya yönelik olan bu sualinden maksat da, onun mahşer günü böyle kul olduğunu arzederek Hiristiyanları yalanlamasıdır.

       Bu mübarek âyetler de. Hz. İsa'nın kendisine yönelecek ilâhî suale vereceği cevâbın devamını açıklamaktadır. Şöyle ki: Yarabbü. En mükemmel şekilde bildiğin gibi (Ben onlara) o kendilerine gönderildiğim kavme (bana emrettiğinden) bana tebliğ etmemi emrettiğin şeylerden (başkasını söylemedim) hâşâ öyle ilahlık iddiasına cüretkâr olmadım, senin emrettiğin şekilde onlara hitaben: (benim ve sizin rabbimiz olan Allah Teâlâ'ya ibâdet ediniz, dedim) Onları tevhid dairesine çağırmaya devam ettim. (Ve ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerine şahit olmuş idim) hallerine bakar, kendilerini Allah'ın emri doğrultusunda amele sevk etmek ister, onları ilâhî dine muhalefetten men eylerdim, (vaktaki benî aldın) beni alıp semaya kaldırdın (onların üzerine gözetici) onların hallerine bakan, amellerini, iddialarını tesbit buyuran (ancak sen oldun ve) Ey âlemlerin ilâhı!, (sen herşey üzerine tamamiyle şahitsin) Evet Yarabbü. Benim ve bütün kavmimin ve diğer bütün mahlûkların hallerini, sözlerini, iddialarını bilen ve onlara şahit olan ancak sensin sen.

 

   Bu mübarek âyetler de Cenab'ı Hak'kın Peygamberlerini toplayacağı kıyamet gününde mü'minlerin sahip oldukları doğruluk sıfatından dolayı büyük nimetlere nail olacaklarını müjdelemektedir. Ve bütün kâinata sahip olan Yüce Yaratıcının her irâde buyurduğunu yapmaya kadir olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Allah Teâlâ) Hazretleri kıyamet günü Isa Aleyhisselâm'ın cevâbının ardından (buyurdu ki) yani: Buyuracağı muhakkaktır ki (bu) kıyamet günü, mahşer âlemi (doğrulara) dünyada iken doğru imâna kavuşmuş, dinî hükümlere riâyet eden, dinî vazifelerini yerine getirmeyi başarmış olan zatlara bu (doğruluklarının) öyle dinî, dünyevî işlerde ciddiyet ve samimiyetle bulunmuş olmalarının (fâide vereceği bir gündür) evet o gün (onlar için) o doğruluk sahiplerine mahsus olmak üzere (altlarından ırmaklar akan cennetler vardır) onlar için bütün güzellikleri, nîmetleri içeren, hüzün ve kedere sebep olacak bütün hâdiselerden, sıkıntılardan uzak bahçeler, ikametgâhlar hazırlanmıştır. Bir halde (ki onlar) o cennetlere kavuşacak mesut zâtlar (bunlarda) bu feyiz ve güzellik merkezi olan cennetlerde (ebedî olarak) devamlı şekilde (kalıcılardır) onlar için öyle daimî nimetler, ebedî sevaplar takdir edilmiştir. Bununla beraber bütün bu nimetlerin üstünde olmak üzere (Allah Teâlâ onlardan razı olmuş) onları ilâhî rızâsına, yüceliği her türlü tasavvurların, kıymetlerin üstünde olan öyle bir ilâhî lütfuna kavuşturmuş olacaktır, (onlar da) o mesut, sadık kullar da (Allah Teâlâ'dan razı olmuşlardı) haklarında tecelli eden böyle bir lütuf ve ihsandan dolayı fevkalâde hoşlanmış olarak kalben ferahlamışlar, lisânen şükür arzetmeye koşmuşlardır, (işte bu) Böyle ilâhî hoşnutluğa veya bütün bu uhrevî nimetlere kavuşmak (en büyük bir kurtuluştur) en büyük bir zafer ve kurtuluştur. Bunun üstünde bir selâmet ve saadet tasavvur edilmiş değildir.

  Göklerin ve yerin ve bunlarda bulunanların mülkü Allah Teâlâ'nındır. Ve o herşeye hakkıyla kadirdir.