Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 6. Sayfa - Bilmen

 

   Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin kudret ve yüceliğine birer acık delil olan kâinatın eşsiz güzelliklerini insanlığın dikkat nazarlarına sunuyor, kâinatın bütün hallerini tamamiyle bilen o Yüce Yaratıcının varlığında, birliğinde şüpheye düşenleri ayıplıyor. Şöyle ki: (Hamd) medh ve övgü, güzelce anılma bütün hükümlerine tam anlamıyla uymak (Allah Teâlâ'ya mahsustur) bütün mahlûklarının yüceltmesine, kulluk arzında bulunmasına lâyık olan ancak o Yüce Mabuddur. O, öyle bir Büyük Yaratıcıdır (ki gökleri ve yeri yaratmış) öyle nice âlemleri yoktan meydana getirmiş (ve karanlıklar ile nuru var etmiştir) Nice karanlık ve aydınlık hadiseleri sahiplerinin kabiliyet ve irâdelerinden dolayı küfrü, şirki, isyanları takdir edip yarattığı gibi İman nurunu, hidâyet ışığını da meydana getirmiştir. Onun birliği, kudret ve yüceliği bütün bunlarda görünüp durmaktadır. Buna rağmen (Sonra kâfir olanlar) Allah'ın birliğini inkâra cür'et eden müşrikler (-bunları-) böyle mahlûkat kabilinden olan putları ve diğerlerini (Rablarına denk tutuyorlar) bütün bu yaratılmış şeyleri kâinatın yaratıcısına ibâdet ve itaat hususunda eşit tutuyorlar. Böyle cahilce bir inancın esiri bulunmaktan kurtulamıyorlar. Ne müthiş bir dalâlet...

  O, o Yüce Yaratıcıdır ki, sizi bir çamurdan yarattı, sonra bir ecel takdir etti ve onun katında malûm bir ecel de vardır. Sonra da siz şüphe ediyorsunuz.

     evlâd ve torunları olan insanları da birer damla mesabesinde olan ve topraktan kaynaklanan gıdalarla meydana gelen birer nutfeden vücuda getirmektedir. (Sonra) Ey insanlar her biriniz için (bir ecel takdir etti) her birinize mahsus birer muayyen hayat müddeti vardır, bu müddet nihayet bulunca hemen oluverirsiniz, (ve onun) o hikmet sahibi Yaratıcının (katında malûm) ilâhî ilminde belirlenmiş (bir ecel de vardır) ki, o da kıyametin vukuunda bütün ölülerin yeniden hayat bulup kabirlerinden kalkacakları gündür, (sonra da siz) Ey inkarcılar... (şüphe ediyorsunuz.) Öldükten sonra yeniden hayat bulacağınızı tasdik etmiyorsunuz, şüphe içinde yaşıyorsunuz. Halbuki, Kâinatı Yaratan Allah'ın kudret ve yüceliğini gösterip duran bunca eserleri görüyorsunuz, kendinizin hiç yoktan vücuda gelmiş olduğunuzu da biliyorsunuz, artık sizleri yoktan var eden bir Yüce Yaratıcı, sizi öldürdükten sonra tekrar meydana getirmeğe kadir olamaz mı? Diriltmek, yoktan var etmekten daha kolay değil midir?.

     (Ve o) Kâinatın Yaratıcısı (göklerde de, yerde de Allandır» yani, o bütün bu Kâinatın Yaratıcısıdır, mabududur, bütün semalarda, yerde Allah ismi azamı (yüce ismi) ile anılan ancak o mekân ve zamandan uzak olan kâinatın yaratıcısıdır, bütün bu âlemlerde ibâdet ve itaata lâyık olan ancak o ezelî olan ve herşeye gücü yeten Allah'tır... O öyle bilen ve hikmet sahibi olan bir Yaratıcıdır ki, ey İnsanlar... (sizin gizli ve açık olan herşeyinizi bilir) sizin aşikâre yaptığınız, söylediğiniz şeyleri bildiği gibi gizlediğiniz, kalben düşünüp durduğunuz şeyleri de tamamen bitir, hiç bir şey onun İlim dairesinin dışında bulunmaz. (Ve) O Yüce Yaratıcı, sizin (ne kazanacağınızı da bilir.) sizin hayatınızı hayra mı sarf edeceğinizi veya şerre mi sarfedip duracağınızı ezelî ilmiyle tamamen bilir, hakkınızda ona göre mükâfat veya ceza verir. Binaenaleyh bu haki kat I arı düşünüp de ona göre hayatınızı tanzime çalışınız.

 

      Bu mübarek âyetlerde müşriklerin Allah'ın âyetlerini kabulden kaçındıklarını bildirmektedir. Kendilerinden daha ziyâde kuvvet ve güce sahip iken günahları yüzünden helak olup gitmiş bulunan kavimlerin hayat tarihlerini hatırlatarak çağdaş dinsizlerin, alaycıların o feci' hallerini kınamaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) O müşrik kimselere (Rablarının ayetlerinden) yani Kur'an'ı Kerim'in açık ayetlerinden veya Hz. Peygamber'in parlak mucizelerinden (bir âyet gelmez ki illâ onlar ondan) o âyeti celîleyi yalanlamak, onunla alay etmek suretiyle (yüz çevirirler.) Bir kere düşünmeli değil midirler, Cenâb-ı Hak'kın varlığına, birliğine şehadet eden âyetler ne kadar güzel, hikmet taşırlar. Bunları güzelce düşünerek müslüman olma şerefine ulaşmak, bu sayede selâmet ve saadete aday olmalı değil midirler?. Ne yazık ki, bunlar bir takım eski kavimler gibi kendilerini helake uğratmış oluyorlar da hiç bunun farkında olmıyorlar. Bu ne büyük cehalet...

        (İşte onlar) Öyle kudsî âyetleri kabul etmeyip onlardan yüz çeviren beyinsiz kimseler (hakkı) birçok dinî hükümleri taşıyan, halkın dikkatlerini çekebilen nice hakikatleri kapsayan Kur'an'ı Kerim'i, veya nice hakikatlerin tecellî etmesine sebep olan peygamberin mucizelerini (kendilerine geldiği vakit) onlara tebliğ edildiği, gösterildiği zaman onu, (yalanladılar.) inkâr ve alay ederek kabulden kaçındılar. (Fakat onlara ne ile) Kur'an'ı Kerim'in âyetlerini mi, peygamberin mucizelerini mi, öyle birer hakikat ile mi (alay eder olduklarının haberleri) müthiş âkibetleri, öyle alay edenler için Cenab'ı Hak'kın haber vermiş olduğu azâblar, felâketler (yakında) daha dünyadalarken veya âhirete gittikleri zaman başlarına (gelecektir) nitekim bu inkarcıların bir kısmı Bedir gazvesinde ve diğer zamanlarda lâyık oldukları helake, felâkete uğramışlardır, âhirette uğrayacakları azâblar ise hepsinin üstündedir.

  Görmediler mi onlardan evvel kaç nesil helak ettik, o nesillere yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş idik ve onların üzerine göğü bol, bol salıvermiştik ve ırmakları onların altlarından akar bir halde kılmıştık, sonra onları günahları sebebiyle helak ettik ve onlardan sonra birer başka, başka nesil meydana getirdik.

 

        Bu mübarek âyetler de inkarcıların küfürlerinde ne kadar ısrarlı olduklarını göstermektedir ve onların şüphelerin!, inkârlarını, akılsızca temennilerini reddeylemektedir. Şöyle ki: Resulüm, ya Muhammedi. Aleyhisselâm: (Eğer sana kâğıtta) Bir sahife halinde yazılı (bir kitap indirseydik de onu) o kitabı veya kâğıdı gözleriyle görüp (elleriyle) de (yoklıyacak olsalardı) böyle indirilenin mahiyeti kendilerince de açık ve belli olsaydı (elbette o kâfir olanlar yine) inanmıyarak (diyeceklerdi ki, bu) kitab ap açık (bir sihirden başka değildir) evet... Onlar bu hakikatleri ortaya çıktıktan sonra da sırf inadları, kibirleri tesiriyle inkâr edip duracaklardı. Nitekim ayın yarılması mucizesi hakkında da böyle demişlerdir.

 

  (Ve eğer onu) Peygamberi, kendilerine gönderilen müjdeci ve uyancıyı veyahut istedikleri Meleği (bir Melek kılsaydık) onu tam bir Melek şeklinde, mâhiyetinde, suretinde bulunduracak olsaydık, elbetteki insanlar onu göremez, Onun kelâmını anlıyamaz, onu görmeğe güçleri yetmezdi. Artık onun gönderilmesindeki hikmet ve menfaat tecellî edemezdi. Binaenaleyh (elbette onu) o gönderilecek zâtı (yine bir erkek) insan (-suretinde- kılardık) onu kendilerine gönderilmiş olanların gözlerine yine bir insan suretinde göstermiş olurduk. Tâki gönderilmesindeki gaye tahakkuk etsin, onun açıklamalarını anlamak mümkün olsun, ilâhî deliller tamam olup kimsenin mazeret ileri sürmesine meydan kalmasın, (ve) Bilâkis tam Melek suretinde gönderilecek olsa (onları) o inkarcıları (yine düşmüş oldukları şüpheye düşürürdük.) hakikati gizleyerek onları yine içinde bulundukları müşkil ve karışık bir durumla karşı karşıya bırakmış olurduk, yine bu bir insandan başka değil diyerek onun açıklamalarını kabul etmezlerdi. Bu da o inkarcılar hakkında başka bir ceza gerektirirdi.

   Bu mübarek âyetler de Rasûlü Ekrem'i teselli etmektedir. Onun peygamberliğini tasdik etmiyen şahısların dikkat nazarlarını kendilerinden evvelki bir takım inkarcı, alaycı kavimlerin hayat tarihlerine çekerek o şahısları tehdid ve ikaz etmek istemektedir. Şöyle ki: Habibim Ya Muhammedi. -Aleyhisselâm-: (And olsun ki,) Yüce Zatıma yemin ederim ki, (senden evvelki) birçok muhterem, yüce (Peygamberler ile de) câhil, inatçı kavimleri tarafından (elbette alay edilmiştir.) o mübarek Peygamberler de ne kadar ezâ ve cefâya maruz kalmışlardır. (Artık) Bu alay etmelerinin ardından (o kendisiyle alay ettikleri şey) onlara isnad ettikleri yakışıksız hallerin günahı veyahut kendilerine geleceğini inkâr edip alay etmiş bulundukları azâb (onlardan) o Peygamberlerin inkarcı kavimlerden (alay edenleri her tarafından kuşatıverdi.) bu yüzden hemen büsbütün helak olup gittiler. Dünya tarihinde alınacak ibret ve en kötü bir isim bırakmış oldular, İşte Muhammed'in peygamberliğini inkâr edenlerin, onun dininin hükümleriyle alayda bulunanların âkibetleri de şüphe yok ki, böyle olacaktır.

   Resulüm!. O alaycı topluluğa (De ki,) sizden evvelki kavimlerin küfürleri yüzünden uğramış oldukları felâketleri güzelce anlamak için (yeryüzünde dolaşınız) seyahatte bulununuz, (sonra bakınız ki) tefekkür ediniz ki, Peygamberleri, dinî hükümleri (yalanlayanların akibeti nasıl olmuştur.) onlar nasıl köklerinden sökülüp atılmak suretiyle azaba, felâkete uğramışlardır, İşte sizler de bu inkâr ve alay etmenin yüzünden öyle felâketlere uğrayabileceğinizi biraz düşününüz, tarihten bir ibret alınız, bu kâfirce, cahilce iddialardan artık vazgeçiniz. Ne büyük, ne hayır tavsiye eden bir öğüt!..

  De ki: Göklerde ve yerde olan şeyler kimindir? De ki: Allah Teâlâ'nındır. O kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır. Elbette sizleri kıyamet gününde toplanacaktır. Bunda şüphe yoktur. O kimseler ki, kendilerini ziyana sokmuşlardır. İşte onlar imân etmezler.

    lâyık bulundukları  cezalara çarpılacaklardır.  Evet...  (O  kimseler ki,) Yüce Yaratıcının  o  kadar nimetlerini takdir edememişler,  nimete  karşı  nankörlük etmişlerdir, onlar kendi felâketlerini kendi elleriyle hazırlamışlar, kendi (nefislerine ziyankâr olmuşlardır.) öyle bir âkibete kendi kötü hareketleriyle sebebiyet vermişlerdir. (İşte onlar imân etmezler.) Yoksa temiz yaratılışlarını muhafaza edenler, iş ve dış âlemlerdeki delilleri güzelce dikkate alanlar. Kâinatı Yaratanın varlığını, birliğini ve üzerlerine düşen dinî vazifelerini asla inkâr ederek imân nimetinden mahrum kalmazlar.

      Artık bu kadar parlak deliller, hakikatler meydanda iken insan kendisini nasıl inkâr felâketine uğratır. (Halbuki,)Bütün mekânlar, bütün kâinat tabakaları, Cenâb-ı Hak'kın olduğu gibi bütün zamanlar ve bütün zamanla ilgili şeyler de o Yüce Yaratıcınındır. Evet... Şüphe yok ki, (gecede ve gündüzde barınan her ne varsa onundur.) böyle zamanlar içinde durup yaşıyan herşey o Yüce Yaratıcınındır. (Ve hakkı ile işiden, bilen de ancak o dur.) Hiçbir kimsenin açık ve gizli söz ve fiilleri, o Yüce Yaratıcıya gizli kalamaz. Artık nasıl olur da bir insan, o muazzam Halikını inkâra cür'et edebilir. Bu ne kadar feci' bir harekettir. Bunun akıbetini düşünmek icabetmez mi?. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanmalar nasib buyursun âmin.

        De ki: Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah Teâlâ'dan başkasını dost edinir miyim? Halbuki, o besliyor ve kendisi beslenmekten uzak bulunuyor. De ki: Ben muhakkak emrolundum ki, müslümanların birincisi olayım ve sakın müşriklerden olma -buyuruldu-.

     Bu mübarek âyetler de başka bir uslüb ile Cenab'ı Hak'kın bütün kâinatın yaratıcısı ve rızık vericisi olduğunu beyan buyurmaktadır, ve kıyamet gününde onun azabından kurtularak rahmetine ulaşmak için onu tasdik etmekten, onun hükümlerine uymaktan başka çare bulunmadığını şöylece hatırlatmaktadır; Resulüm: Seni kendi dinsiz babalarının, dedelerinin yoluna çevirmek isteyen o müşriklere hitaben (De ki: Göklerin ve yerin yaratıcısı) onları yoktan var etmiş ve yaratmış (olan Allah Teâlâ'dan başkasını veli) Rab, Mâbud, Yardımcı, Destekçi (edinir miyim?.) böyle cahilce bir hareketi, ancak Allah'ın varlığının birer parlak, eşsiz şahidler bulunan bu mükemmel eserlerini görüp düşünmekten mahrum olanlar yaparlar. (Halbuki) Bu Kâinatın Yüce Yaratıcısı, bütün bu mahluklar! yaratmıştır ve (o) Kerem Sahibi Yaratıcı bütün bu mahluklar! (besliyor) büyütüyor, onları rızıklandırıyor, (ve kendisi beslenmekten) Başkaları tarafından rızıklanmaktan, başkalarına muhtaç bulunmaktan beri, (uzak bulunuyor.) işte böyle bir Yüce Yaratıcı var iken herhangi bir âciz, başkasına muhtaç, ve yok olmaya mahkûm olan şeyleri mâbud edinebilir miyim?. Habibim!. Ve (De ki: Ben muhakkak) Allah tarafından (emrolundum ki, ehli İslâm'ın) bu müslümanların, müslüman olma şerefiyle vasıflanmaları itibariyle (birincisi olayım) onların Peygamberi, selâmet rehberi olduğum için bu öncelik şerefine benim sahip olmam lâzımdır (ve) ben böyle müslüman olmakla emrolunduğum gibi bana (sakın müşriklerden olma) diye de (buyuruldu.) yani, ben küfr ve şirkten de yasaklandım. Artık öyle bir Yüce Mabudun emir ve yasağına nasıl muhalefet edilebilir?.

  De ki: Eğer ben Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.

 

     (Kim kendisinden) O kıyamet gününde ilâhî bir lütuf olarak (azâb bertaraf edilirse) o pek korkunç günde pek şiddetli olan cezalardan kurtulur da sevaba ulaşırsa (muhakkak ona) o kimseye kerem sahibi Yaratıcısı (merhamet buyurmuştur.) onun hakkında hayrı, kurtuluşu, selâmete ulaşmayı dilemiştir. (Ve işte en açık bir kurtuluş odur.) Evet... Cenâb-ı Hak'kın bu rahmeti, kulunu azabtan koruyarak sevaba kavuşturması, apaçık ve besbelli bir kurtuluştur. Artık öyle bir kurtuluş ve saadete ulaşmayı o kerem sahibi Yüce Yaratıcıdan niyaz etmeli, onun bütün emirlerine, yasaklarına itaat etme ve boyun eğmeyi en mühim bir kulluk vazifesi bilmelidir.

       Bu mübarek âyetler de bütün hayırların, zararların ortaya çıkmasının devam etmesinin, yok olmasının, ilâhî iradeye tâbi olduğunu ye Hak Teâlâ'nın bütün kulları üzerinde hakim ve galip bulunduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamberin veya kendisine hitabın mümkün olduğu herhangi bir insan!. (Ve) Şu da muhakkaktır ki (eğer Allah Teâlâ sana bir zarar dokundurursa) fakirlik gibi, hastalık gibi elem verici bir şey isabet ettirirse (onu) o zararı (ondan) o Yüce Yaratıcıdan (başka açacak) kaldıracak ve giderecek başka bir zât (yoktur.) bu ancak onun kudret ve iradesine tabidir. (Ve eğer sana bir hayr dokundurursa) Lezzet gibi, ferah ve sevinç gibi, sıhhat ve zenginlik gibi fâideli bir şey ihsan ederse o da onun bir lütfudur. Ona da kimse mâni olamaz. (İşte o) Yüce yaratıcı (her şey'e) hayr ve şer kabilinden her hadiseyi meydana getirmeğe (hakkıyle kadirdir.) onun kudreti herşeye kâfidir, inandık.

       (Ve o) Yüce Yaratıcı (kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sahiptir.) o öyle galip kahredici, kudretli bir Yaratıcıdır ki onu hiç bir şey âciz bırakamaz. Bütün kulları onun kudreti altında güçsüz ve o kudrete boyun eğmiş bulunmaktadırlar. (Ve o) Yüce Yaratıcı (hikmet sahibidir) her yarattığı şey, her emrettiği ve yasakladığı mesele bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Ve o (her şeyden haberdardır.) kullarının dışlarını da, içlerini de tamamen bilmektedir. Artık öyle bir kerem sahibi mabudun şanının yüceliğini düşünerek, ona kulluk arzetmekle övünmelidir onun bütün hükümlerine uymakla mükâfatlara ulaşmaya gayret etmelidir. Artık akıllı olan bir kimse, o Yüce Yaratıcıdan başkasını dost edinir mi?. Ondan başkasına yönelmekten uzak bulunmuş olmaz mı?.

         De ki: Hangi şey, şahadetçe daha büyüktür. De ki: Allah Teâlâ benimle sizin aranızda hakkıyla şahittir ve bana bu Kur'an vahyolundu ki sizleri ve erişeceği kimseleri onunla uyarayım. Ya siz Allah Teâlâ ile beraber başka ilâhlarda olduğuna şahitlik mi edersiniz?. De ki: Ben şahitlik etmem. De ki: O ancak bir tek tanrıdır. Ve muhakkak ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen uzağım.

     (şahadetçe daha büyüktür?) benim peygamberliğime hangi zâtın şahitliğini daha doğru bilirsiniz?. Bunun cevabı gayet açıktır. Onlar bunu bilemiyorlar mı? Onlara (De ki:) şahitliği herkesin şahitliğinden daha büyük olan şüphe yok ki (Allah T e âlâ) dır. Onun şahitliğinde asla şüpheye yer yoktur. İşte o Yüce Mâbud (benimle sizin aranızda) benim size tebliğ ettiğim Allah'ın birliğine ve benim peygamberlik ve risâletime (hakkıyla şahittir.) artık onun bu şahitliği nasıl kabul edilmeyebilir?. Evet... O Yüce Yaratıcının Peygamberine indirmiş olduğu Kuranı Kerim, sonsuz bir mucizedir. Cenâb-ı Hak'kın birliğini, yüceliğini ve kudretini bizlere bildiriyor. Aynı şekilde Hz. M ıı ham m e d'in peygamberlik ve risâletini tasdik ederek bunlara şahitlik ediyor. O Yüce Peygamberin elinde ortaya (ikan diğer mucizelerde, onun hakkında Allah tarafından gösterilen birer şahitliktir. Bunlar nasıl inkâr edilebilir?. Bunların üstünde bir şahitlik mi bulunabilir?. (Ve) Resulüm!. Onlara de ki (bana bu Kur'an) O Kerem Sahibi Yaratıcı tarafından benim peygamberliğimin doğruluğuna şahit olan bu ilâhî kitap (vahy olundu ki) ey Mekke ehli!. Ve ey zamanımda bulunan mükellefler!, (sizleri) Ve bu ilâhî kitabın benden sonra kıyamete kadar kendilerine (erişeceği kimseleri) bütün insanlığı, bütün insanları ve cinleri (onunla) o kutsî kitabın ihtiva ettiği tehditler ile (uyarayım) onları korkutarak Allah'ın dininden ayrılmamalarını kendilerine hatırlatmış bulunayım. Binaenaleyh Kur'an'ı Kerim'in bütün hükümleri, gerek inişi zamanındaki ve gerek kıyamete kadar meydana gelecek kimseleri kapsamakta ve hepsi hakkında geçerli olmaktadır, (ya) Ey Allah'ın birliğini inkâr edenler!, (siz Allah Teâlâ ile başka ilâhlar olduğuna şahitlik mi edersiniz?.) Bu ne kadar bâtıl: Hakikate aykırı bir şahitlik!. Resulüm!. O müşriklere (De ki: Ben şahitlik etmem.) belki ben sizin bu şahitliğinizin bâtıl olduğunu söyler, bu inancınızın bozukluğunu size ihtar ederim. Yüce Peygamberim!. O müşriklere (De ki: O) kendisine ortak koştuğumuz mabut, ortaktan uzaktır. O (ancak bir tek ilahtır) ondan başka Tanrı yoktur, İşte ben buna şahitlik ederim, (ve muhakkak ben sizin) Cenâb-ı Hak'ka (ortak koştuklarınızdan tamamen beriyim) ben sizin putlarınızdan, sizin o müşrikçe hareketlerinizden tamamen uzak bulunmaktayım. Artık bütün insanlığa yönelen vazife de böyle Allah'ın birliği inancıyla kalblerini aydınlatmaktan başka bir şey değildir.

 

     O ehli kitabın şahitliğine müracaat etmiş olan Kureyş taifesi ve diğerleri bilmelidirler ki, (kendilerine kitab vermiş olduğumuz kimseler) Yahudi Hıristiyan taifesi ve diğerleri (onu) o peygamberlerin sonuncusunu (kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanır, bilirler) vaktiyle gönderilmiş olan kitaplarda o Yüce Peygamberin bütün vasıflarını yazılı bulmuşlardır, bu suretle onun hakkında pekâlâ bilgi sahibi olmuşlardır. Onlar kendi evlâtlarım başkalarına ait evlâtlardan ayırıp seçtikleri gibi Hz. Muhammed'in de zâtını, vasıflarını pekâlâ bilirler, bunda şüphe etmezler. Ancak ehli kitaptan ve müşriklerden bulunan (o kimseler ki,) aslî yaratılışlarını zayi etmiş, imân edilmesi gereken âyetlerden yüz çevirmişlerdir, onlar bu suretle (nefislerini hüsrana uğratmışlardır) zarar ve ziyanda kalmışlardır, (işte onlar imân etmezler.) İşte o gibi beyinsiz şahıslar Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik eylemezler. Bu kötü hareketlerinden dolayı da Allah tarafından sapıklığa mahkûm edilmişler ebedî azabı hak etmişlerdir.

  Cenâb-ı Hak'ka karşı yalan yere iftirada bulunandan veya onun âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kim vardır?. Şüphe yok ki o zâlimler kurtuluşa ermezler.

 21.      (Cenâb-ı Hak'ka karşı yalan yere iftirada bulunandan) Melekler Allah Teâlâ'nın kızlarıdır, diyen, Hz. Isa Allah'ın oğludur demekten sıkılmayan, ve Yüce Mabudun semavî kitaplarında peygamberliği vasıfları yazılı bulunan bir Yüce Peygamber'! inkâr eyleyen, böyle bir nice yanlı; inançlarda bulunmaktan vazgeçmeyen bir şahıstan (veya onun) O Kerem Sahibi Yaratıcının (âyetlerini yalan sayandan) Kur'an-ı Kerim gibi ilâhî kitapları, bir takım meydana gelen mucizeleri inkâr eden, son peygamber hakkındaki ilâhî şahitliği yalanlamaya cür'et gösteren bir şahıstan (daha zâlim kim vardır?.) elbette öyle kâfirce, cahilce hareketlerde bulunanlar, en fazla zâlim kimselerdir, öyle bir zâlim, insanlığa en kötü bir örnek olmuş, kendi nefsini de en feci felâketlere, azaplara uğratmıştır. Artık ondan daha fazla zâlim kim olabilir?. Artık (şüphe yok ki o) gibi (zâlimler kurtuluşa ermezler) onlar bu hâl üzere ölüp gidince ebedî azaba uğrayacaklardır. Ne büyük bir zarar!.

     Bu mübarek âyetler de müşriklerin, âhirette uğrayacakları pek feci bir durumu ve onların nefsi müdafaa için ileri sürecekleri gerçek dışı mazeretlerini bildirmektedir şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Resulüm!. O müşriklerin, inkarcıların hâllerini bir hatırla!, (o gün ki) O kıyamet zamanındaki (onları) o putları ve başka şeyleri ilâh edinen şahısları ve diğerlerini (hep birlikte toplayacağız) hepsini de mezarlarından ve diğer bulundukları yerlerden kaldırarak mahşer alanında toplayacağız, (sonra şirke düşmüş olanlara) Cenab'ı Hak'tan başkasını ilâh tanıyarak putlara, karanlıklara, nurlara veya Üzeyr, Mesih gibi zatlara tapınmış bulunanlara bir kınama olmak üzere (hâni nerede sizin iddia ettiğiniz) kendilerini birer ilâh tanır bulunduğunuz (ortaklarınız, diyeceğiz) onları dünyadaki o kötü inançlarından dolayı âhirette böyle hesaba çekeceğiz.

      (Sonra onların) Öyle bir küfr ve şirke düşmüş olan dinsizlerin güya kendilerini kurtarmak ümidiyle (çâresi) ileri sürecekleri mazeret, yalan yere yemin ederek (vallahi ey Rab'bimiz!. Bizler müşriklerden olmadık demekten başka olmayacak) Onlar o mahşer âleminde son derece bir hayret ve dehşet içinde kalacaklar, kendilerini kurtarabilmek hayaliyle öyle yalan yere yemin etmeğe cür'et edeceklerdir.

  Bak kendi nefisleri aleyhine nasıl yalan söylediler. Ve onlardan iftira eder oldukları şey de nasıl kaybolup gitti!.

      Habibim!. (Bak) Ne kadar teaccübe lâyık bir olay!. O müşrikler (kendi nefisleri aleyhine nasıl yalan söylediler) kendilerinden dünyadalarken küfr ve şirk sâdır olmamış olduğunu nasıl iddiaya cür'ette bulundular. Bu ne cahilce bir iddia!. Cenab'ı Hak'ka ortak koştuklarına ait inançları, bâtıl iddiaları nasıl âhirette yok oldu, onu inkâra cür'et eder oldular. Veyahut o yardımların! ümit ettikleri putları, kendilerine âhirette fayda veremeyip nasıl sönüp gitti, İşte böyle bir mahrumiyet, bir uhrevî âkibet, bir ilâhî azap o dinsizler, kâfirler hakkında muhakkaktır. Artık daha dünyada iken bunu düşünüp de uyanmalı değil midirler.

    Ve onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat onların kalbleri üzerine onu hakkıyla anlamalarına mâni olacak kat kat perdeler ve kulaklarının içine de ağırlık koymuşuzdur. Ve eğer her bir mucizeyi görseler ona yine inanmazlar. Hattâ sana geldiklerinde seninle mücadelede bulunurlar. Kâfir olanlar der ki: Bu eskilerin uydurmalarından başka bir şey değildir.

   Bu mübarek âyetler de müşriklerin Kur'an'ı Kerim hakkındaki pek cahilce iddialarını çirkin bulmakta ve yalanlamaktadır. Ve onların Kur'an'ın beyanlarına karşı olan hareketleriyle kendi nefislerini bilmeksizin helake götürmüş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. (Ve onlardan) o müşriklerden (seni dinleyenler) senin okuduğun Kur'an'ı dinleyip duranlar (vardır) artık ondan istifâde etmeli değil mi idiler!. (Fakat) yapmış oldukları kötü hareketlerinden, İslâmiyet'e karşı takındıkları düşmanca vaziyetlerden dolayı manevî bir ceza olmak üzere (onların kalbleri üzerine onu) o Kur'an-ı Kerim'i (hakkiyle anlamalarına) ona göre inançlarını düzeltmelerine (mâni olacak kat kat perdier ve kulaklarının içine ağırlık) sağırlık (koymuşuzdur) artık onlar, o Kur'an'ı Kerim'den istifâde edip müslüman olma şerefine kavuşacak bir kabiliyette değildirler, (ve eğer) Onlar (her bir mucizeyi görseler ona yine inanmazlar) herbirini inkâr ederek küfrlerinde İsrar eder dururlar. (Hattâ,) Habibim!. Onların âyetleri yalanlamış, küfrlerinde İsrarı bir derecededir ki, (sana geldiklerinde seninle mücadelede bulunurlar) kibir ve inatlarından dolayı seni inkâra devam ederler. Ve o (Kâfîr olanlar der ki: Bu) Kur'an kitabı (eskilerin) geçmiş kavimlerin (uydurmalarından) onların yazmış oldukları yalan hikâyelerden hurafalardan, saçmalıklardan (başka bir şey değildir) işte o dinsizler, o hayvanlara, heykellere tapan beyinsiz kimseler, kendi alçaklıklarını görmezler de Kur'an-ı Kerim gibi en güzel, en doğru, en hikmetli, en ebedî bir mucizeyi inkâr etmekle dinsizliğin ne kadar alçak basamağına düşmüş olduklarını göstermiş olurlar.

 

      (Ve onlar) O gerçekleri beyan eden Kur'an'a esatir adını vermekten utanmayan dinsizler, Kur'an'ı Kerim'i inkâr ile yetinmezler. Belki (ondan) o kutsî kitaptan (hem) insanları (vazgeçirmeye çalışırlar) onu dinlemelerine mâni olmak isterler, tâki onun yüce, ruhları besleyen açıklamalarını işitip de onun tesiriyle İman şerefine erişmesinler, (kendileri de bundan uzaklaşırlar) Ona karşı nefretlerini bu derece göstermekten sıkılmazlar, (ve) Onlar bu kötü hareketleriyle, bu dinsizlikleriyle (başkalarını değil kendi nefislerini helak etmiş) Allah'ın azabına uğratmış (olurlar da farkına varamazlar.) Evet... Onlar bâtıl, kötü hareketleriyle, inançlarıyla ne yüce Peygamber'e, ne Kur'an-ı Kerim'e, ne de Müslümanlara bir zarar vermiş olamazlar. Yalnız bu alçaklıklarının uğursuzluğu, kötü neticesi, kendilerinin mahv ve yok olmalarına, ebedî bir azaba uğramalarına sebep olur da son derece ahmak olmalarından dolayı bunun farkına varamazlar.

       Ve -onları- ateşin üzerine durdurulup da: "Eyvah bize ne olurdu bir geriye çevrilseydik ki, Rab'bimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık" dedikleri zaman bir görecek olsan.

   Şöyle ki: (Ve) Ey Resulüm!. Veya herhangi bir sadık mü'min olan zat!, (-onları-) O haşır ve neşri inkâr eden dinsizleri, yarın kıyamet gününde (ateşin üzerine durdurulupta) onların ah vah ederek (eyvah bize ne olurdu ki bir geriye) dünya hayatına (çevrîlseydi ki) artık inanç değiştirerek (Rab'bimizin âyetlerini) kıyametin bu elem verici hallerini ifâde eden Kur'an'ın beyanlarını bir daha (yal an lam as aydık ve) küfrü terkederek (mü'minlerden olsaydık) böyle kıyamet gününü, ilâhî azabı bilip inanmış olan mü'minlerden olsaydık (dedikleri zaman) onları (bir görecek olsa idin!.) onların ne feci, korkunç   bir âkibete uğramış olduklarını görürdün.

    (Hayır) Onların bu temennileri bir samimiyet eseri değildir. Hakikî bir imâna kavuşma arzusuna dayalı bulunmamıştır. (Evvelce gizler oldukları şey) Kalblerinde sakladıkları küfr ve münafıklığın çirkin inançların ne kadar helak edici olduğu (kendilerine göründü de -ondan-) dolayı böyle dünyaya bir daha çevrilmelerini ve imân etmelerini temennide bulunacaklardır, (ve eğer geri çevrilselerdi) Yine sözlerinde durmuş olmazlardı, (kendisinden yasaklandıkları şeye) küfre, günahlara (elbette yine dönüverirlerdi) o âhiret âlemini unutuverirlerdi, (ve şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır.) Onların âdetleri yalandan ibarettir. Eğer faraza dünyaya döndürülecek olsalar yine Cenâb-ı Hak'kın âyetlerini inkâr eder, yine imân ehlinden olmak istemezlerdi.

     (Ve) O münkirler, dünyada iken dedikleri gibi öldükten sonra tekrar hayat bulup dünyaya getirilecek olsalar yine (dediler ki) yani: Muhakkak diyeceklerdir ki, (bu bizim dünya hayatımızdan başka hayat yoktur) onlar yasaklandıkları şeylere dönecekler, görmüş oldukları âhiret hayatını bir rüyadan, bir hayalden ibaret gibi kabul edecekler (ve) diyecekler ki: (bizler) Ölürsek (bir daha dirilecek değiliz) artık bizim için başka hayat yoktur. Evet... O inkarcılar âhiret hayatını hiç görmemiş gibi bir tavır alacaklardır, o ebedî hayatı inkâr edeceklerdir onlar böyle cahilce ve inatçı bir inancın eseri bulunmaktadırlar.

  Ve -onları- görecek olsan Rablerinin huzuruna durduruldukları zaman!. Buyuracak ki: "Şu hak değil miymiş?.." onlar da: "evet. Rab'bimize andolsun ki," diyecekler. -Cenâb-ı Hak'ta- "o halde azabı tadınız, küfreder olduğunuz şeyler sebebiyle" diye buyurmuş olacaktır.

      (Ve) Resulüm!, (-onları-) O inkarcıları (görecek olsan Rablerinin huzuruna) onun yüce mahkemesine (durduruldukları zaman) arzolundukları vakit ne büyük ve acıklı bir manzaraya bakmış olacaksın!. Cenab'ı Hak, melekleri lisaniyle onları azarlamak için hitaben (buyuracak ki, şu hak değil miymiş?.) şu haşır ve neşir, şu hesap ve kitap hakikaten vuku bulacak şeyler değil miymiş, sizler ise bunları inkâr edip duruyordunuz, (onlar da) Bu hakikat tamamiyle ortaya çıktığı için bunu itirafa mecbur olup kabul ettiklerini yemin ile kuvvetlendirerek (evet... Rab'bimize andolsun ki,) bu hak, sabit ve takdir edilmiş bir emirmiş (diyecekler.) fakat böyle ilâhî azap gözlerinin önünde tecelli ettikten sonra bunu tasdik etmenin kendilerine bir faydası olmayacaktır. Buna vaktiyle dünyada iken imân etmeleri lâzım idi. Binaenaleyh (Cenab'ı Hak da:) onlara hitaben (O halde azabı taliniz, küfr eder olduğunuz şeyler sebebiyle) bu kıyamet hayatını, bu haşri ve neşri vaktiyle inkâr eder olduğunuzun bir cezası olmak üzere (diye buyurmuş olacaktır) artık bu hakikatları inkâr edenler, bir kere düşünsünler akıllıca bir tefekküre dalsınlar, Cenâb-ı Hak'kın bu kâinatta tecelli eden kudret ve hikmet eserlerini dikkate alsınlar, öyle inkâr vadisine sapmasınlar, kendi kötü düşünceleriyle, inançlariyle ebedî hayatlarını en elem verici azâblara mâruz bırakmış olmasınlar. Tevfik Allah'tandır.

   Allah  Teâlâ'nın   huzuruna  çıkacaklarını   kendilerine   ansızın   kıyamet   gelinceye   kadar  inkâr  eden   kimseler,   muhakkak  hüsrana  uğramışlardır.   Onlar  bütün günahlarını sırtlarına yüklenmiş oldukları halde eyvah bizlere!. Orada yaptığımız kusurlardan dolayı diyeceklerdir. Dikkat ediniz!. Onların yüklenip tanıyacakları şeyler ne kadar kötü!.

  Bu mübarek âyetler de âhirette Cenâb-ı Hak'kın manevî huzurunda bulunulacağını yalanlayanların bilahara ne kadar hüsrana uğrayacaklarını bildirmektedir. Ve dünya hayatının ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu bildirerek âhiret âleminin ne derecelerde hayırlı olduğunu düşünmelerini insanlığa hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Allah Teâlâ'nın huzuruna) Onun Yüce mahkemesine (çıkacaklarını) sevk olunup dünyadaki amellerinden sual olunacaklarını (kendilerine ansızın kıyamet gelinceye kadar) yani ölünceye değin (inkâr eden kimseler,) o verilmiş hâlleri evvelce bilinen küfr ve şirk sahipleri (muhakkak hüsrana) zarar ve ziyana, felâket ve azaba (uğramışlardır) yani: Sevaplardan, mükafatlardan mahrum kalmış, en büyük azaplara uğramış bulunacaklardır. (Onlar bütün veballerini) Günahlarını (sırtlarına yüklenmiş) pek ağır bir manevî azaba uğramış (oldukları halde eyvah) yazıklar olsun, eyvahlar olsun!, (bizlere, orada) dünyada iken (yaptığımız kusurlardan) kıyamet anını inkâr edip, üzerimize düşen vazifeleri ihmâl etmiş olduğumuzdan (dolayı diyeceklerdir) Ne yazık ki, böyle bir pişmanlık artık kendilerine fayda vermeyecektir, (dikkat ediniz!.) Bir kere düşününüz ki (onların yüklenip taşıyacaklar şeyler) yani: Kendilerine yönelen günahlar (ne kadar kötü) ne kadar dayanılmaz!. Ne derece azabı gerektiricidir!..

   Çünki o an, o şahsa göre kıyametin bir başlangıcı demektir. Nitekim bir hadisi şerifte: = her kim ölürse artık onun kıyameti kopmuştur) diye buyrulmuştur.

 

    Bu mübarek âyetler de birçok kimselerin dinsizlik cereyanına kapılarak Peygamberleri inkâra cür'et etmiş, olduklarını açıklamakla Rasûlü Ekrem Efendimizi teselli etmektedir. Ve Peygamberleri inkârın, haddizatında Allah'ın âyetlerini ve yüce varlığını inkâr demek olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. Ya Muhammed = Aleyhisselâm: (Muhakkak biliyoruz ki, onların) O inkarcıların, müşriklerin (dedikleri şey) Kur'an'ı Kerim hakkında "Bu eshatirül evvelindir = Yani öncekilerin hurafeleridir." demeleri veya onların İslâmiyet'i, ilâhî kanunları kabul etmeyeceğiz demeleri veyahut peygamber hakkında "o sihirbazdır, şairdir, kâhindir, meonundur" demeleri (seni elbette üzüyor) onların öyle kâfirce, cahilce lâkırdıları elbette senin mübarek kalbini hüzün ve üzüntü içinde bırakıyor. Fakat (gerçek halde onlar seni yalanlamış olmuyorlar) sen gerçek bir peygambersin, sen Allah'ın hükümlerini tebliğ etmekle emrolunmuşsun, onların yalanlamaları haddizatında sana yönelik değildir, (fakat o zâlimler) O nefislerine zulmederek kendilerini Allah'ın azabına mâruz bırakmış olan inkarcılar (Allah Teâlâ'nın âyetlerini) senin vâsıtanla onlara tebliğ edilen Kur'an-ı Kerim'i, o apaçık kitabın vaad ve tehdide ait âyetlerini, veya senin elinde ortaya çıkıp Allah'ın kudretine şahitlik eden mucizeleri (inkâr ediyorlar) meselâ: Bir hükümdarın elçisini reddedenler, onun tebliğ ettiği fermanları kabul etmeyenler haddizatında o hükümdarı tanımamış, ona karşı isyan etmiş olurlar. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak'kın Yüce Peygamberini yalanlayanlar da haddizatında onun tebliğ ettiği ilâhî hükümleri inkâr etmiş, küfre düşmüş olurlar.

 

       Bu mübarek âyetler de dinî hükümleri kabul etmek için kabiliyetin lâzım olduğunu, bu kabiliyetten mahrum olanlar ise irşat ve ikaz etmenin mümkün olamayacağını bildirmektedir. Ve bir takım kabiliyetsiz inkarcıların hâllerinden üzüntü duyan Yüce Peygamberin temiz ve hüzünlü kalbine teselli vermektedir. Şöyle ki: (Ve eğer) Habibim!. Ya Muhammedi. Aleyhisselâm (senin üzerine onların) o inkarcıların (yüz çevirmeleri) seni ve tebliğ ettiğin hükümleri kabulden kaçınmaları sana (ağır gelmiş) senin için fazla üzüntüye sebebiyet vermiş (ise) de sen mazeretlisin, onlara karşı lâzım gelen delilleri ileri sürmüş bulunmaktasın, başka ne yapacaksın!, (artık yapabilirsen) Çalış (yerde bir tünel) yer altında bir mevki (veya gökte) yükseklere doğru (bir merdiven araştırıp da onlara) o inkarcılara yer altından veya gök üstünden isteyip durdukları şekilde (bir mucize getirecek isen) bunu getirmeğe kudretin varsa (haydi getir) fakat Allah Teâlâ sana bu kudreti vermemiştir. Bununla beraber o istedikleri hârikaları vücude getirsen bile yine imân etmez, yine senden kaçınırlar, bunlar birer sihirdir derler, şayet imân etseler de o mecburi bir imân olacağı için yine kendilerine fâlde vermez, (ve eğer Allah Teâlâ) Onların hidâyetlerini (dileseydi onları) zorlayan, mecbur eden bir âyet, bir alâmel meydana getirmekle (hidâyet üzere toplardı.) onları hidâyete erdirirdi. Fakal onların hidâyetini dilememiştir. Çünki o halde onların imanları, zorlama yoluyla olmuş kendilerinin irâde ve ihtiyarlariyle alâkadar bulunmamış olurdu. Onlar öyle zorlayıc hârikaları görmeden imân etmeliydiler. Binaenaleyh Resulüm!, (sakın) fazla uzun tüye kapılıp da bu husustaki ilâhî hikmeti düşünemeyen (câhillerden olma) onlarır öyle hidayetten mahrumiyetleri, kendi kötü hareketlerinin bir cezasıdır, bir neticesidir Sen peygamberlik vazifesini yerine getirmiş olduğundan dolayı müsterih olabilirsin.

    Resulüm!. (Ancak o kimseler) İmâna gelmeleri hakkındaki (daveti) senin tebligatını (kabul ederler ki) hakikatları güzelce anlayarak (işitir bulunurlar) onlar uyanık bir kalbe, güzel bir kabiliyete sahip bulunmuş olurlar. (Ölüleri de) Küfrün kahredici pençesinde manevî hayattan mahrum kalmış olanları da (Allah Teâlâ) âhirette (diriltir) kabirlerinden kaldırır (sonra ona) o Yüce Yaratıcının tayin buyurmuş olduğu hesap alanına (döndürülürler) orada onlar dünyadaki amellerine, inançlarına göre cezalara çarptırılarlar. Artık o âlemde davete icabet etmeleri, inanç değiştirerek hak ve hakikati itiraf eylemeleri, mecburen vâki olacağından kendilerine asla fâide vermez. Lâyık oldukları azaba kavuşmuş bulunurlar.

 

   Ey insanlar!. Allah Teâlâ'nın kudret eserlerini düşününüz, her yarattığı şeyin hikmet ve menfaata dayalı olduğunu tefekkür ediniz. İstenilen zorlayıcı bir hârikanın meydana getirilmesi, ilâhî hikmete uygun olsaydı onu da elbette vücude getirirdi. Bir kere bakınız!. Kendi varlığınız o Yüce yeratıcının bir kudret eseridir. (Ve yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile) Havalarda (uçan) herhangi (bir kuş yoktur ki, ancak) onlar da ey insanlar! (sizin gibi ümmetlerdir.) Onlar da birer cemaattir, birer zümredir, onların da hâl ve hareketleri gözetilmiş, rızıkları ve ecelleri takdir edilmiştir. Onlar da kabiliyetlerine göre kâinatın yaratıcısını bilmektedirler, onlar da tevhit ve teşbihte bulunmaktadırlar. (Biz kitapta) lavhı mahfuzda (hiçbir şeyi noksan bırakmadık) hiçbirini terketmedik, hiçbirinden gafil bulunmadık, hepsini de tâyin ve tesbit ettik. Veya Kur'an'ı Kerim'de bilinmesi dinen lâzım olan hükümleri ya ayrıntılı ya da öz olarak açıkladık ve beyan ettik, (sonra) Bütün hayat sahipleri olan bu mahluklar (Rab'lerinin huzuruna) onun yüce mahkemesine (getirileceklerdir) Evet... Cenâb-ı Hak, bütün insanları, bütün hayvanları dirilterek mahşerde toplayacaktır. Hayvanlar da dünyada iken birbirlerine yapmış oldukları tecâvüzlerden dolayı o âhiret hayatında aynı surette cezaya mâruz kalacaklar, sonra hepsi de toprak kesileceklerdir. Bunları gören kâfirler ise: Keşke biz de toprak kesilseydik diye temennide bulunacaklar. Fakat heyhat!. O kâfirlerin azapları sonsuzdur.

    Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar. Zulmetler içinde kalmış bir takım sağır ve dilsizlerdir. Allah T e âlâ kimi dilerse şaşırtır kimi de dilerse doğru bir yol üzerinde kılar.

     Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'kın âyetlerini inkâr edenlerin görüp işitmeden mahrum olduklarını, ne kadar karanlık bir hayata sahip bulunduklarını bildiriyor. O gibi inkarcıların kendilerine yönelecek bir felâket anında bâtıl tanrılarını unutarak Allah Teâlâ'ya yalvaracaklarını tenbih etmekle onları uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: İslâm dinini kabul etmeyenler, manevî yönden ölü durumundadırlar (Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi) bir nice hakikatları keşfeden ve açıklayan Kur'an'ı Kerim'i (yalanladılar) onun ilâhî bir kitap olduğunu inkâr ederek Yüce Resulüm!. Seni yalanladılar. Onlar gerçek halde (zulmetler içinde kalmış) küfrün, cehalet ve inadın karanlıkları içinde yaşamakta bulunmuş (bir takım sağır) ilâhî mucizeleri anlama ve düşünme özelliğinden yoksun (ve dilsiz) hakkı söylemek kudretinden nasibi olmayan kimse (lerdir) artık onlar hakkı kabul etmezler. (Allah Teâlâ kimi) İradesini, ihtiyarını kötüye kullanan, sapıklık tarafını tercih eden herhangi bir şahsı (dilerse şaşırtır) onu o kötü seçiminden dolayı sapıklığa düşürür (kimi de dilerse) hidâyete ulaştırmak isterse onu da (doğru bir yol üzerinde kılar) yani: Öyle bir zâtı da temiz yaratılışını muhafaza edip hak ve hakîkati kabule yetenekli olduğu için İslâm dinine kavuşturur ve güzelce amellere muvaffak buyurur.

   De ki, siz bana haber verebilir misiniz?. Eğer size Allah Teâlâ'nın azabı gelirse veya size kıyamet gelirse Allah Teâlâ'dan başkasına mı yalvarırsınız?.. Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz, -söyleyin bakalım-!..

        iddianızda doğru iseniz veya siz doğru bir kavim iseniz (söyleyin bakalım) haydi haber veriniz, Allah Teâlâ'dan başka kendisine yalvaracak bir mabut bir

 

     (Hayır) Öyle zor durumda kaldığınız zaman o putları unutur, terkeder onlara yalvarmazsınız. (ancak ona) Yüce Yaratıcıya (yalvarırsınız) duada ve yakarışta bulunursunuz. (O da) O kerem sahibi mâbııd da (kendisine yalvardığınız şeyi dilerse) ilâhî hikmetine uygun bulunursa dünyada (acar meydana getirir) üzerinize yönelecek olan herhangi bir dünyevî musibeti lütfederek bertaraf buyurur, (ve siz de -Allah Teâlâ'ya- ortak koştuğunuz şeyleri -o zaman- unutursunuz) Artık putlarınızı terkedersiniz, onlara yalvarmazsınız, onların zarar ve fâide verecek şeyler olmadığını anlamış olursunuz. Binaenaleyh daha başınıza öyle bir felâket gelmeden uyanınız, Allah Teâlâ'dan başkasına tapmayınız, o hakikî mabuda ibâdetle, onun hükümlerine uymakla dünyevî ve uhrevî azaplardan emin olmaya gayret ediniz. Sizin için bundan başka selâmet yolu yoktur.

        Bu mübarek âyetler, eski kavimlere de Peygamberlerin gönderilmiş olduğunu ve onların hakka dua ve yakarışta bulunmaları için bazı musibetlerle karşı karşıya bırakılmış olduklarını bildirmektedir ve onların uyanmalarına vesile olmak üzere bilahara nail oldukları nimetlerin de değerini bilmeyip nankörlükte bulundukları için Allah'ın kahrına uğradıklarını şöylece beyan buyurmaktadır: Allah Teâlâ'ya (And olsun ki, senden evvel de) birçok (ümmetlere Peygamberler gönderdik) onlara lâzım gelen kulluk vazifelerini bildirdik (sonra) Peygamberlerini yalanladıkları için (o ümmetleri bir takım şiddetler ile) fakirlik ve ihtiyaç ile (zorluklar ile) zararlar ve âfetler ile (yakaladık) onları böyle uyanmalarına vesile olacak musibetlerle karşı karşıya bıraktık (olaki,) küfr ve isyandan tevbe edip kendilerine öyle arız olan belaların bertaraf edilmesi için Allah Teâlâ'ya (yalvarıversinler -diye-) fakat onlar bundan istifâde etmediler.

  (Artık bizim azabımız) O bir takım şiddetli felâketler (onlara geldiği zaman) bunun Allah tarafından büyük bir imtihan, bir uyanma vesilesi olduğunu takdir ederek o Yüce Yaratıcıya (yalvarmalı değil miydiler?. Fakat) onlar bundan da bir ibret dersi alamadılar. Çünki (onların gönülleri katılaşmış) idi, bir gönül yufkalığı ile dua ve yakarışta bulunmadılar, imânı kabule meyledici olmadılar, (ve şeytan onlara yapar oldukları şeyleri) Küfr ve isyanı bir takım gayrimeşru şehvanî hareketleri (süslemiş idî.) öyle çirkin inançları, hayvani hareketleri birer insaniyet, medeniyet, münevverlik eseri gibi göstererek onları aldatıp durmuştu.

     Vaktaki, onlar kendilerine ne ile öğüt verildiğini unuttular, onların üzerine herşeyin kapılarını açıverdik, nihayet kendilerine verilen şeyler ile ferahlandıkları vakit onları ansızın tuttuk. Artık onlar o anda bütün umduklarından mahrum kaldılar.

        (Her ne zamanki onlar) O küfr ve isyana kapılmış kimseler (kendilerine ne ile öğüt verildiğini) öyle kendilerine için birer nasihat mahiyetinde olan ihtiyaçlarını. zararlarını, felâketlerini (unuttular) onları düşünmeyi terkettiler, yine fenalıklarına devam edip durdular, artık onları yavaş yavaş azaba yaklaştırmak için (onları üzerine her;evin kapılarını açıverdik) onlara bol bol nimetler, servetler, dünyalıklar verdik, (nihayet kendilerine verilen) Öyle fanî, dünyevî (şeyler ile ferahlandıkları vakit) artık ebediyen dünyada kalıp o nimetlerden istifâde edeceklermiş gibi bir cahilce neş'e ile gaflete düştükleri zaman (onları ansızın tuttuk) azaba uğrattık, neye uğradıklarını şaşırıp durdular. (Artık onlar o anda bütün umduklarından mahrum kaldılar) Son derece bir pişmanlığa, bir ümitsizlik ve kedere düşmüş oldular. O nimetlerin ellerinden çıkması, onların hüzün ve kederlerini arttırmaya bir sebep olmuş bulundu. O halde akıllı olan bir insan, bu fâni varlıklara güvenerek hayâtın asıl gayesi olan, asıl selâmet ve saadete vesile bulunan dini terbiyeden, güzelce amellerden kendisini nasıl mahrum bırakır da böyle elem verici helak edici felâketlerin kendisine yönelmesine sebebiyet verebilir!.

    (Artık o zülüm eden kavmin) O geçmiş Peygamberleri tasdik etmeyip zâlimler olan herhangi bir taifenin (kökü kesilmiş oldu.) yani. Kökleri kazınmak suretiyle hepsi de helak olup onlardan sonraya bir kişi bile kalmadı, zulümlerinin cezasına uğrayıp gittiler. (Hamdolsun âlemlerin Rab'bi olan Allah Teâlâ'ya.) Ki, öyle Peygamberlerine yardım ihsan etmiş, onları inkâr edenleri büsbütün helak ederek salih kullarını onların bozuk akidelerinden, kötü amellerinden korumuştur. Bu pek büyük bir nimettir, sonraki kavimler için bir ibret levhasıdır. Binaenaleyh bundan dolayı da Cenab'ı Hak'ka hamd ve senada bulunmak, mü'minler için bir şükür vazif eşidir.

   De ki: Haber veriniz, eğer Allah T e âlâ sizin kulaklarınızı ve gözlerinizi al iverse ve kalblerinizin üzerini mühürlese Allah T e âlâ' d an başka onu size getirecek hangi bir ilâh vardır?. Bak biz âyetleri nasıl açıklıyoruz, sonra onlar yüz çeviriyorlar.

     Bu mübarek âyetler de asrısaadeteki inkarcıları tehdit ediyor, inkârları devam ettiği takdirde evvelki ümmetlerin başlarına gelen felâketlerin kendi başlarına da gelebileceğine işaret eyliyor ve Peygamberlerin kutsal vazifelerini beyan ile onlara tâbi olanların kurtuluşa ereceklerini, onlara muhalefet edenlerin de ergeç felâketlere mâruz olacaklarını şöylece hatırlatıyor. Resulüm!. Mekke'deki müşriklere (De ki:) bana (Haber veriniz) bakalım, (eğer Allah Teâlâ sizin kulaklarınızı) sağır eder (ve gözlerinizin üzerini mühürlese) öyle bir şekildeki artık aklınızdan, anlayışınızdan bir eser kalmayarak meonunlara dönseniz hiçbir şey anlayamaz bir hâle gelseniz, (Allah Teâlâ'dan başka onu) o sizden giderilen şeyi (size getirecek) tekrar sizi onlara kavuşturacak (hangi bir ilâh vardır?.) elbette başka bir ilâh yoktur. Elbette siz öyle bir ilahın varlığını haber veremezsiniz. (Bak) Ey düşünen insan!, (biz âyetleri nasıl açıklıyoruz) Allah'ın birliğine, peygamberlik ve risâlete ait âyetleri, delilleri ne kadar açık bir şekilde, muhtelif uslüblar ile tekrar ediyoruz, imâna gelmeleri için teşvik ediyoruz ve korkutuyoruz. (Sonra onlar) O inkarcılar bu kadar kuvvetli, ve mükemmel mucizelerden, delillerden (yüz çeviriyorlar.) onlardan kaçınarak yine imândan mahrum kalıyorlar. Ne kadar hayret edilecek, cahilce bir hareket!..

  De ki: Söyler misiniz?. Eğer Allah Teâlâ'nın azabı sizlere ansızın veya apaçık gelirse zâlimler olan kavimden başkası mı helak edilmiş olur?.

        veya geceleyin (gelirse) hâliniz ne olur?. Bu azap ile (zâlimler olan kavimden başkası mı helak edilmiş olur?.) hayır, zâlimlere hâs olan böyle bir azap ile ancak o zâlimler mahv ve helak o I mu;, uhrevî azaplara da mâruz kaimi; bulunurlar. Müminler ise böyle bir azap ve ceza felâketiyle helak o l mu; olmazlar. Bunlara hikmet gereği dünyada bir felâket erişse de onun mükâfatını âhi rette göreceklerdir.

     (Biz) insanları ilâhî dine davet için gönderdiğimiz (peygamberleri) öyle insanların her istediklerini meydana getirmek için (göndermeyiz) onları (ancak müjdeleyiciler ve uyanular olmak üzere göndeririz) onlar ümmetlerini hak dini kabul edip ibâdet ve itaatte bulundukları takdirde kendilerini cennet ile, ilâhî lütfa ulaşmakla müjdelerler. Bilâkis imân etmeyip küfr ve isyana devam ettikleri takdirde kendilerini cehennem ateşiyle, bir takım felâketlerin başlarına geleceğini bildirmekle korkuturlar. Onlara birer uyanma dersi verirler. Yoksa o Peygamberler mutlaka insanların isteyecekleri her türlü mucizeleri, hârikaları vücude getirmekle mükellef değildirler. Maamafih onların peygamberlik ve risâletlerini isbata kâfi bir nice âyetler, mucizeler de meydana gelebilir. Nitekim de gelmiştir. (İmdi her kim) O Peygamberlerin tebligatını kabul ederek (imân eder ve -halini- düzeltirse) güzel güzel amellerde bulunmaya çalışırsa (artık onlar için) azap endişesinden dolayı (bir korku yoktur) onlar azaptan emindirler, (ve onlar) Ahirette sevaplarının kaybolmasıyla (mahzun da olmayacaklardır.) lâyık oldukları sevaplara, mükâfatlara herhalde kavuşacaklardır. Ne büyük saadet!.

       (Ve) Bilâkis (o kimseler ki,) küfr ve isyanda devam ederek (bizim âyetlerimizi) Peygamberlerin müjdeleme ve uyarma amacına yönelik tebliğ eyledikleri âyetleri, beyan buyurmuş oldukları hakikatları (yalanladılar) Peygamberlerin açıklamalarını inkâra cür'et eylediler, artık (onlara yapmış oldukları sebebiyle) Peygamberlere itaatten sürekli olarak kaçınmaları yüzünden (azap isabet edecektir.) onlar daha dünyada iken veya âhirete gittikten sonra herhalde lâyık oldukları azaba, cezaya kavuşacaklardır. Ne büyük bir felâket!.

     De ki: Ben size demiyorum ki: Benim yanımda Allah Teâlâ'nın hazineleri vardır. Ve ben gayıbı da bilmem ve size demiyorum ki, ben hakîkaten meleğim, ben bana vahy olunandan başkasına tâbi olmam. De ki: Kör ile gören kimse aynı olur mu?. Hiç düşünmez misiniz?.

     benim vazifem Allah'ın hükümlerini ümmetime tebliğden ibarettir, insanları aydınlatmaya ve irşada çalışmaktır. Ve Resulüm!. Onlara şunu da (De ki: Kör ile görür kimse aynı olur mu?.) elbette olamaz. Yani: Dalâlet erbabı ile hidâyet sahipleri eşit değildir. Cenâb-ı Hak'kın âyetlerini görüp kabul edenler ile inkâr edenler elbette beraber olamazlar. Bir Yüce Peygamberin sırf hakikat olan sözlerini takdir edenler ile etmeyenler şüphe yok ki, bir seviyede asla bulunamazlar, İlâhî vahy ile amel edenler ile kendi kuruntuları ile amel edenler de asla bir olamazlar. Bunların birinci kısmı, basir = görür zatlardır. İkinci kısmı da âmâ = görmez, kör kimselerdir. Artık ey inkarcılar: Bu hakikatları »Hiç düşünmez misiniz?.) ki, inkârınızı bırakarak mü'min olma şerefine kavuşasınız.

 

   Bu mübarek âyetler, Rasülü Ekrem'in, âhiret hayatına inananlar! aydınlatma ve korkutmakla yükümlü olduğunu, Islâmiyeti kabul etmiş olanları ise peygamberin huzurundan kovmanın caiz olmayacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. Sen peygamberlik vazifeni yerine getirmeye çalış, (Ve onunla) Kur'an'ı Kerim ile (o kimseleri korkut) o kimseler malûmat vererek kendilerini uyar (ki, onlar Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkarlar) esasen böyle bir toplanma inancına sahiptirler, (bir halde ki,) Korkuları şu şekildedir ki, (onlar için ondan) Cenâb-ı Hak'tan (başka bir dost) kendilerine yardım edecek bir zat, ve (bir şefaatçi) af I arı n ı temenni edecek bir yardımcı, haklarında şefaat edilmesine izin verecek bir zat (yoktur) onlar buna inanırlar. İşte onlara yapılacak irşat ve uyarının faidesi düşünülür. (Umulur ki,) Onlar o sayede (sakınırlar) küfr ve isyandan kaçınarak, sağlam bir inanç ile İslâm dairesinde bulunmak nimetine ulaşırlar.

 

    O zatları yanından kovma ki, sabah ve akşam Rablerine onun rızâsını dileyerek dua ederler. Senin aleyhine onların hesabından birşey yoktur, ve senin hesabından da onların üzerine birşey yoktur ki, onları kovup da zalimlerden olasın.

   Resulüm!. (O zatları yanından kovma) Huzurundan uzaklaştırma, kendilerine iltifat buyur ki, onlar (sabah ve akşam) vakitlerinde ve ikindi namazlarını ve diğer vakit namazlarını kılarken (Rablerinin rızâsını dileyerek) tam bir ihlas ile Allah'a ulaşmayı temenni ederek (dua ederler) yalvarış, ve yakarışta bulunurlar. (Senin aleyhine onların hesabından birşey yoktur) Onların amellerinden yalnız kendileri sorumludurlar. Onların kalblerini tefti; ile mükellef değilsin. Görünür hâlleri tam birer      müslüman olduklarını gösteriyor. Buna göre haklarında muamele yapılması icab eder. (ve senin hesabından da onların üzerine bir ş ey yoktur) Onlar da sana ait

       mu ameleden dol ayı mesul değildirler.   = Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü üslenmez. (İsrâ, 17/15) Evet... Boyle bir mesuliyet yoktur (ki, onları) o ibâdet eden kulları huzurundan (kovup da zalimlerden olasın) böyle bir hareket, senden çıkmaz. Çünkü senin masum olman buna mânidir. Faraza böyle bir kovma muamelesi sâdır olsa bu bir menfaata ve başkalarını irşat gayesine dayalı olacağından nihayet daha iyi olanı terketme kabilinden olmuş olur. Bu da yüce bir Peygamber için uygun görülemez.

 

      Bu mübarek âyetler de insanların muhtelif kabiliyetlerde olup birbiriyle bir deneme ve imtihan devresi geçirmekte olduklarını bildirmektedir. Ve hakikî mü'minlerin peygamberin iltifatına lâyık olacaklarını ve kusurlarından tevbe edenlerin Allah'ın mağfiretine kavuşacaklarını müjdelemektedir. Günahkârların da takib ettikleri yanlış yolları açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve işte böylece) Kimini fakir, ve kimini zengin, şöhret ve sâna kavuşturarak (onların bazısını bâzısıyle) şan ve şöhret sahiplerini mevkisiz kimseler ile, zenginleri fakirler ile (imtihan etmişizdir ki) yani: Onları denemişizdir, nice fakirler imâna nail olmuşlardır, nice zenginler de bu nimetten mahrum kalmışlardır. O zenginler: (ya) Ne garip (Allah Teâlâ aramızda şunlara mıdır ki,) şu fakir, mevkisiz şahıslara mıdır ki, (lütfunu reva görmüştür) onları bizim aramızda hidâyete kavuşturmuştur. Eğer onların takib ettikleri yol, bir hidâyet yolu olsaydı biz soylulardan ve reislerden olduğumuz için öyle miskinler, zayıflar bu hususta bizi geçemezlerdi (deyiversinler.) o gafillere demeli ki (Allah Teâlâ şükredenleri en iyi bilen değil midir?.) imân ettik!. Şükreden kullarını pek iyi bilir. O fakir, zayıf görülen kullar, Cenâb-ı Hak'ka imân edip, ona karşı şükürlerini arz ettikleri için öyle hidâyete kavuşmuşlardır. Neden o câhiller, bunu düşünemiyorlar?.

   Ayetlerimize imân edenler, sana geldikleri zaman de ki: Selâm sizlere, Rab'biniz kendi üzerine rahmeti yazdı ki, sizden her kim bir cehaletle bir kötü iş işlese de ondan sonra tevbe edip de kendini ıslah ederse şüphesiz ki, o Rab'biniz çok  bağışlayan, çok esirgeyendir.

        kim bir cehaletle) bir bilmemezlik, bir gaflet sebebiyle (bir kötü iş işlese de ondan) o işi yaptıktan (sonra tevbe etse) ondan dönüp onu terketse, Allah'ın affını d i l e s e (ve kendini ıslah etse) güzel amellerde bulunmaya başlasa Cenab'ı Hak onun geçmiş kusurlarını affeder ve örter. Zira (şüphesiz ki, o Rab'biniz çok bağışlayandır,) onu mağfiretine kavuşturur ve (çok esirgeyendir) o kulları hakkında çok fazla merhametlidir.

   (Ve) Kur'an'ı Kerim'de (böylece âyetleri beyan ediyoruz.) küfr ve isyan içinde yaşayanların, günahlarından rucû edenlerin ve Allah'ın hükümlerine hakkıyla itaat edip duranların hâllerini, lâyık oldukları muameleleri böylece açıkça bildirmiş oluyoruz. Tâki onların neleri hak ettikleri anlaşılsın, (ve günah işleyenlerin yolu apaçık açılsın diye) onların durumları ortaya çıksın, onların haklarında lâyık oldukları şekilde muamele yapılsın ve o gibi kimselerin takib ettikleri yolun bir sapıklık yolu olduğu anlaşılarak akıl ve zekâ sahipleri öyle karanlık bir yol takib etmekten son derece kaçınsınlar.

     De ki: Ben Allah Teâlâ'dan başka taptığınız şeylere ibâdet etmekten yasaklanmış bulunmaktayım. De ki: Sizin arzularınıza asla uymam O takdirde ben muhakkak sapıklığa düşmüş ve ben hidâyete erenlerden olmamış olurum.

      Bu mübarek âyetler, Rasülü Ekrem'in Cenâb-ı Hak'tan başkasına kulluk etmekten uzak, Allah'ın birliği hakkında en açık bir delile sahip olduğunu bildirmektedir. Bu delili inkâr eden o dinsizlerin acele ettikleri azap, Hz. Peygamber'in tasarrufu altında olsa idi o kâfirlerin derhal helake uğramış olacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. O küfr ve şirkte İsrar edip duranlara (De ki: Ben Allah Teâlâ'dan başka taptığınız şeylere) bir takım putlara, insanlara (ibâdet etmekten yasaklanmış bulunmaktayım) bütün kâinatın yaratıcısı ve mabudu olan Yüce Allah'tan başkasına karşı kulluk etmekten o eşi ve benzeri olmayan Yüce Yaratıcı beni men etmiştir. Nail olduğum bütün deliller ve şahitler o Yüce M âb u d' un birliğini, göstermekte, eş ve ortaktan uzak olduğunu bütün kâinata ilân etmektedir.

 

   beyan eder) Onun bütün hükümleri haktır, muntazamdır, hikmeti gerektirmektedir. O hak olmayan birşey ile asla hükmetmez, emretmez ve yasaklamaz, (ve o doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.) O Yüce Mâbud, hak ile bâtılın arasını en mükemmel şekilde ayırır ve ortaya çıkarır. O bütün mahlûkâtın üstünde bir hâkimiyyete sahip bulunmaktadır.

  Yüce Resulüm!. Yine o inkarcıları ihtar ederek (De ki: Eğer o acele istediğiniz şev* o başlarınıza gelmesini taleb ettiğiniz azap vesaire (benim yanımda olsaydı) benim kudret ve kuvvetim dairesinde bulunsa idi (benimle sizin aranızda elbette i; bitirilmiş olurdu.) yani: O acele ettiğiniz felâket, sizin üzerinize hemen yönelirdi, alelacele helak olur giderdiniz, ben sizin cezaya kavuşmanızı derhal isterdim. Fakat o benim kudret ve irâdeme tâbi değildir, Cenab'ı Hak'ka aittir. O Kerem Sahibi Yaratıcı, sizin o istediğinizi, o kurkutulmakta bulunduğunuz azabı, bir hikmet ve yavaş yavaş azaba götürme hususundan dolayı bir müddet tehir buyurur. O (Allah Teâlâ ise zâlimleri hakkıyla bilendir.) o zâlimlerin hâllerini de, hak ettikleri azabı da, o azabın onlara yöneleceği zamanı da pekâlâ bilmektedir. Artık o müşrikler beklesinler, böyle küfr ve şirk içinde yaşamaya devam ederlerse ergeç lâyık oldukları azaba kavuşacaklardır. Acele etmeye gerek yok!.

   Ve gaybın anahtarları onun -Cenâb-ı Hak'kın- yanındadır. Onları ondan başkası bilemez. Ve karada ve denizde ne varsa bilir. Bir yaprak düşmez" ve yerin karanlıkları içinde bir dane de bulunmaz ki, illâ onu bilir. Ve bir yaş ve bir kuru da yoktur ki, illâ apaçık bir kitaptadır.

  Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın bütün ğaybî şeyleri, bütün âlemlerdeki varlıkları tamamen bildiğini haber veriyor. Ve Yüce Yaratıcının kudretine işaret ederek insanlar hakkındaki tasarruflarını ve onların yaratılış gayesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. Başlarına gelecek azabı senden alelacele isteyenlere de ki: (gaybın anahtarları) Veya hazîneleri benim yanımda değil, ancak (onun) Cenâb-ı Hak'kın (yanındadır) onun manevî katındadır, onun kudret ve tasarrufu altındadır, (onları ondan) Yüce Yaratıcıdan (başkası bilemez.) Binaenaleyh o acele ettiğiniz şeyleri ben de bilmiyorum, onların iniş vaktini de biliyor değilim ki, size haber vereyim. (Ve) O Yüce Yaratıcı (karada ve denizde ne varsa) neler meydana gelirse onları da tamamen (bilir) gayba dâir şeyleri bildiği gibi böyle görülen şeyleri de bütün teferruatiyle tamamen bilmektedir. Hattâ (Bir yaprak düşmez ve yerin karanlıkları içinde bir habbe) bir tane (de bulunmaz ki, illâ onu) da (bilir) ezelî ilmi herşeyi içine almaktadır. (Ve) kısacası (bir yaş ve kuru da yoktur ki,) yani diri ve ölü, büyüyen ve büyümeyen birşey de mevcut değildir ki, (illâ apaçık bir kitaptadır.) lâvhı mahfuzda sabittir, Cenâb-ı Hak tarafından tamamen bilinmektedir. Artık o Yüce Yaratıcının ilmine, takdirine muhalif, onun tâyin ettiği vakte aykırı olmak üzere hiçbir kimse tarafından bir hâdise vücude getirilemez. Bunu böyle bilmelidir.

  Ve o, o yüce zattır ki, sizleri geceleyin uykuya daldırır ve gündüzün ne kazandığınızı bilir. Sonra ondan gündüzün uyandırır. Tâki takdir edilen ecel nihayete ersin. Sonra dönüşünüz on a'dır. Sonra size ne işler yaptığımızı haber verecektir.

         (Ve o) Yüce Yaratıcı (o yüce zattır ki) ey insanlar!, (sizleri geceleyin uykuya daldırır) Bir nevî ölüm haline düşürür, his ve seçme kudretinden mahrum bırakır (ve

 

   Bu mübarek âyetler de Cenâb-ı Hak'kın sonsuz kudretini gösteren başka bir kısım hadiseleri dikkat nazarlanmıza sunmakta ve bizlere hayatımızın gayesini haber vermektedir. Şöyle ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (kullarının üzerinde tasarruf sahibidir.) onların bütün işlerinde hüküm ve tasarruf sahibi olan ancak o'dur, başkası değildir. (Ve) Ey mükellef insanlar!. O hüküm sahibi Yaratıcı (sizin üzerinize) "elkirâmül-kâtibün" denilen (hafaza meleklerini gönderir) onlar sizin bütün i; ve fiillerinizi kayıt ve tesbit ederler. Bu bir hikmet gereğidir. Bu cümleden olarak her insan bunu düşünerek harekatını güzelce düzenlemelidir. (Nihayet sizden birinize ölüm gelince: Hayatınız nihayete erip ölüm sebebleri yüz gösterince (onun canını bizim gönderdiğimiz melekler) ölüm meleği ile onun yardımcıları (alırlar) cesedini Allah'ın kudretiyle ruhtan, dünyevî hayattan mahrum bırakırlar, (ve onlar) O gönderilen melekler (vazifelerinde kusur etmezler.) canlan alma hususunda geciktirerek ve yavaş hareket ederek kendilerine tahsis edilen hususlarda fazla ve noksan yapmak suretiyle haddi aşamazlar.

  (Sonra -insanlar-) Dirilme ve toplanmanın ardından (hak olan) adaletle hükmeden (Mevlâ'larına) sahip ve yardımcıları, işlerinin idarecisi olan Yüce Mabudun hükmüne ve cezasına (döndürülürler) Hak ettikleri mükâfat ve cezalara kavuşurlar. Artık ey insanlar!, (bilesiniz ki, hüküm) O ebediyet âleminde şeklen ve manen geçerli ve yürürlükte olan kaza ve tasarruf (o Mevlâ'ya aittir.) ondan başkasına asla âit değildir. (Ve o) hüküm sahibi Yaratıcı (hesap görenlerin en sür'atlisidir.) bütün mükellefler! en kısa bir zamanda çok fazla bir sür'atle muhasebeye tâbi tutacaktır. Hattâ rivayete göre bu muhasebe nihayet dünya günlerinden bir gündüzün yarısı miktarından fazla devam etmeyecektir. Cenab'ı Hak'kın herşeye kudreti vardır. Buna İmam ettik.

    De ki: Sizleri karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır?. Ona açıkça ve gizlice dua eder de eğer bizi bundan kurtarırsan elbette bizler şükredenlerden oluruz -diye yalvardığınız zaman-.

   Bu mübarek âyetler, haklarında tecelli eden ilâhî nimetleri, selâmetleri takdir edemeyip nimete karşı nankörlük eden müşriklerin o çirkin hâllerini kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. O müşriklere (De ki: Sizleri karanın ve denizin) içinde yaşadığınız dünyanın (karanlıklarından) sonsuz trajedilerinden şiddetli hâdiselerden (kim kurtarır?.) bunu hiç düşünmez misiniz?. Öyle karanlık felâketlerden dolayı geçici olarak putlarınızı bırakarak (Ona) Kâinatın Yaratıcısı olan Yüce Allah'a (alâniyeten ve sırren) aşikâre ve gizlice (dua eder) yalvarış ve yakarışta bulunur (da eğer bizi bundan) bu felâketten bu karanlık ve şiddetten (kurtarırsan elbette bizler) bu lütuf ve yardımından dolayı yarabbü. And olsun sana (şükredenlerden oluruz -diye yalvardığınız zaman-) böyle bir halde sizi kurtaracak kimdir?. Artık o putlardan, Allah'a ortak koştuğunuz bâtıl tartıllardan ne bekleyebilirsiniz?.

  De ki: Allah Teâlâ sizi ondan ve herbir sıkıntıdan kurtarır, sonra siz -yine- ona -putları- ortak koşarsınız.

 

    Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın inkarcıları her şekilde azaba uğratmaya kadir olduğunu ve Rasülü Ekrem'in durumunu beyan etmektedir. Ve acele edilen azap ve felâketin takdir edilen vakti gelince meydana çıkacağını hatırlatarak dinsizleri tehdit eylemektedir. Şöyle ki: Resulüm!. Haklarında azabın ortaya çıkmasını, küçümsemek maksadıyla senden isteyen müşriklere (De ki: O) Kudret ve hikmet sahibi Yaratıcı (sizin üzerinize) her dilediği vakit (üstünüzden) helak edici yağmurlar veya yıldırımlar vesaire vasıtasıyla (veya ayaklarınızın altından) zelzeleler, yer yarılmaları, kıtlık ve pahalılık vesaire yüzünden (bir azap göndermeğe) kadirdir. Nitekim Nuh Aleyhisselâm'ın kavmi tufan ile, Lût Aleyhisselâm'ın kavmi başlarına yağan taşlar ile. Karun da yarılan yerlerin içine düşmekle helak olup gitmişlerdir, (ve) O Yüce Yaratıcı (sizi fırkalar halinde karıştırmaya) yani aranıza düşecek ayrılıklar, muhalif eğilimler ihtiraslar yüzünden birbirinize düşman kesilerek bu sebeble birbirinizi imhaya sevketmeye kudreti vardır, (ve) O Yüce Yaratıcı (bâzınıza bazınızın hıncını) birbirinizle savaşmak ve mücadelede bulunmak suretiyle (tattırmaya) da (kadirdir.) inandık. (Bak) Resulüm!. Kudretimize dalâlet ve şahadet eden (âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz.) ne kadar açık, ibret verici bir tarzda beyan ediyoruz. (Gerek ki, onlar) o münkirler, gafiller, bu açık beyanları (arılayabilsinler) bunları düşünerek bâtıl âkidelerini bıraksınlar, takib ettikleri inadı, cahilce kanaatlerini terkederek Hak'ka dönüversinler. Nitekim akıl ve anlayış sahipleri, bu âyetlerden pek fazla istifâde etmektedirler.

  Kavmin onu -Kur'an-ı Kerim'i- yalan saydı. Halbuki o bir hakikattir. De ki: Ben sizin üzerinize vekil olmuş değilim.

       Resulüm!. Senin (Kavmin) yani: Onların inada, küfre ve şirke müptelâ olanları (onu) Kur'an'ı Kerim'i veya üzerlerine ilâhî azabın yöneleceğini (yalan saydı.) o husustaki beyanlarını yalanlamaya cür'et gösterdi. (Halbuki, o bir hakikattir) Yani: Kur'an'ı Kerim, ilâhî bir kitaptır, her haber verdiği şey sabittir, doğrudur, İnatçıların üzerine ilâhî azabın ergeç yöneleceği de haddizatında muhakkaktır. Artık bu, nasıl inkâr edilebilir ve uzak görülebilir?. Habibim!. Onlara (De ki: Ben sizin üzerinize vekil olmuş değilim) ben sizi korumakla ve sizi yalanlamaktan men etmek tasdik etmek ve mecbur tutmakla emrolunmuş değilim, ben ancak size ilâhî hükümleri tebliğ etmekte ve sizi Allah'ın azabı ile uyarmakla emrolunmuş bulunmaktayım. Ben ilâhî hükümleri size bildirmek ve neticesini açıklamış olmakla peygamberlik vazifemi yerine getirmiş bulunuyorum. Artık siz, hâlinizi, âkibetinizi düşüneveriniz.

  Herbir haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. Ve yakında bilirsiniz.

    Ey inkarcılar!. Ey hakikatleri güzelce kabul etmekten kaçınan câhiller!. (Her bir haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır) Size haber verdiğim azabın ve diğer her bir hadisenin Allah tarafından tâyin ve takdir edilmiş kesin bir vakti vardır. (Ve yakında) Bu hakikatin sıhhatini (bilirsiniz.) size haber verilen hâdiseler ergeç ortaya çıkacaktır. Bir kısmı daha dünyada iken, ve diğerleri de âhirette mutlaka görülecektir. Artık yalanlamanızdan dolayı o zaman yapacağınız pişmanlıklar sizlere fâide vermiyecektir. Nitekim Rasûlullah'ın verdiği haberleri yalanlayan müşriklerin bir kısmı daha peygamber zamanında Allah'ın kahrına uğrayarak onların yerlerine müslümanlar hâkim olmuşlardır. Diğer kısımları da dünyada olmasa da âhirette mutlaka Allah'ın kahrına, cehennem azabına uğramış olacaklardır.

  Ve bizim ayetlerimiz hakkında -cahilce mütalâalara- dalanları gördüğün zaman, ondan başka bir söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir. Ve şayet -bunu- şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra o zâlimler olan kavim ile beraber oturma.

     zulme düşmüş, Allah'ın azabını hak etmiş bir halde bulunmuşlardır. "Yüce Peygamber hakkında unutma vâki olur mu? Sualine şöyle cevap verilmektedir.

      Unutma vâki olabilir. Nitekim bir âyet-i kerîm e'd e

 unuttuğun takdirde Allah'ı an (Kehf, 18/24) buyrulmuştur. Hz

       de nisyan sâdır olmuştur.    Ne var ki o, (ahdini) unuttu. Onda azim de bulmadık. (Tâhâ, 20/115) Ayeti kerimesi bunu ifâde     etmektedir. Musa Aleyhisselâm da

 

       (Ve takva sahibi olanların) Yani: Öyle Kur'an ile alay eden inkarcı bir kavmin o pek çirkin, rezil hâllerinden kaçınan mü'minlerin, (üzerine onların) o inkarcıların (hesabından birşey yoktur.) onların hesaplarını vermeye tâbi olacakları günahları sorumluluğundan o takva sahibi kullar uzaktırlar. (Fakat) O takva sahibi kullar üzerine bir vazîfe düşer ki o da (bir öğüttür) yani: O inkarcılara hareketlerinin ne kadar çirkin ve azabı gerektiren birşey olduğunu söyleyerek onları mümkün mertebe o hareketlerinden menetmeye gayret etmekten ibarettir, (olabilir ki, onlar) O inkarcılar böyle güzel bir öğüt tesiriyle uyanarak o yaptıkları çirkin hareketlerinden, o kötü sözlerinden (sakınırlar.) Allah'ın âyetleri hakkındaki alaycı lâkırdılarından vazgeçerler.

 

        Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak. Ve onunla öğüt ver ki, hiçbir kimse kazandığı şey sebebiyle helake          düşmesin, onun için Allah Teâlâ'dan başka ne bir dost ve ne de bir şefaatçi yoktur. Ve o bütün varını fidye olarak verecek olsa ondan alınmaz. Onlar o kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler sebebiyle azaba mâruz kalmışlardır. Onlar için küfrettikleri şey sebebiyle pek sıcak sudan bir içki ve pek incitici bir azap vardır.

      sıcak sudan) içerlerini dağlayacak, damarlarını koparacak derecede kaynar (bir içki ve pek incitici) bedenlerini cehennem ateşi ile yakıcı (bir azap vardır.) onlar  dünyada iken hayat boyu işlemi; oldukları küfr ve isyandan dolayı âhiret âleminde böyle sonsuz bir cezaya mâruz kalacaklardır. Onlar küfrlerinden başka işledikleri diğer günahlar ve başkalarının hukukuna tecavüzler sebebiyle de ayrıca azap göreceklerdir. Artık o inkarcılar, bu müthiş âki bet I erin i düşünmeli değil midirler?.

 

     Bu mübarek âyetler de halka fâide ve zarar vermekten âciz olan putlara tapınmanın helake götüreceğini bildirmektedir. İnsanlığa âkibetlerini hatırlatarak kendilerini hidâyet yoluna, Hak'ka ibâdet ve itaat etmeye davet etmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. O müşriklere, müslümanları kendi babalarının bâtıl dinine davet eden kâfirlere (De ki: Biz Allah Teâlâ'dan başka) yaratıcılık ve mâbudluk sıfatına sahip olmayan ve (bize ne fâide ve ne de zarar veremiyecek) bulunan (şeylere) bir takım putlara vesâireye (tapar mıyız?.) biz onlara ibâdette bulunsak bize bir fâide veremezler ve onları terk etsek bize bir zarar vermeğe kadir olamazlar. Artık öyle fâni ve âciz şeyler mabut sıfatına sahip olabilir mi?. (Ve bize Allah Teâlâ hidâyet etmiş) Bizi tevhid inancına ve İslâm dinine kavuşturmuş (iken ardımıza döndürülür muyuz?.) dinden dönerek küfr ve şirke düşer miyiz?. (O kimse gîbî ki, yerde şaşkınca) Takib edeceği yolu kaybederek şaşkın vaziyette (dolaşırken kendisini şeytanlar sapıklığa düşürmüştür.) öyle helake götüren bir vaziyetle karşı karşıya bırakılmıştır. (Halbuki, onun için bir takım arkadaşlar) Dindar dostlar, öğüt verenler (var idi ki,) onu irşad ve ikâza çalışarak (gel bize) öyle kâfirlerin arkasına düşme (diyerek onu doğru yola çağırır dururlardı.) artık öyle hayrı tavsiye eden zatların nasihatini tutmak, onların tavsiye ettikleri hidâyet yoluna gitmek icab etmez mi idi?. Resulüm!. Böyle hakikî dostlarının nasihatlarını dinlemeyerek şeytanlara, aldatıcı şahıslara uyanlara (De ki: Muhakkak Allah Teâlâ'nın hidâyetidir.) onun bütün insanlığa yönelik olan mukaddes İslâm dinidir (hidâyet olan) bundan başkası bâtıldır, sapıklıktır (ve bize) Cenâb-ı Hak tarafından (emir olunmuştur ki, âlemlerin Rab'bine) yalnız o Kâinatın Yaratıcısına, o hikmet sahibi mabuda samimi bir şekilde ibâdette bulunmaya çalışalım.

 

      (Ve) Allah Teâlâ tarafından (namaz kılın) beş vakit namazı kılın (ve ondan) o Yüce Yaratıcıdan (korkunuz) onun emirlerine, yasaklarına muhalif hareketlerden çekininiz (ve o, o -Yüce Yaratıcı- dır ki) başkasına değil, yalnız (ona) yalnız onun manevî huzuruna (toplanacaksınız) ölümden sonra yeniden hayat bulup mahşere sevkedileceksiniz, orada dünyadaki amellerinize göre mükâfat ve ceza göreceksiniz (diye emir olunduk.) artık bu mühim emire uymak lâzımdır, İstikbâlini düşünen bir akıllı, böyle yüce bir emre asla muhalefet edemez.

       Ve o, o yüce zattır ki, gökleri ve yeri hakkiyle yaratmıştır. Ve onun ol diyeceği gün -herşey- hemen oluverir, sözü haktır ve sura üfürüleceği gün mülk onundur. Gizli olanı da açıl; olanı da bilendir. O hikmet sahibidir, her;evden haberdardır.

    Bu âyeti celile de Cenab'ı Hak'kın birliğini, kudret ve azametini kâinatın her hâlinden haberdar bulunduğunu bildirerek küfr ve şirkin bâtıl olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. Ümmetine tebliğ et ki (o) Ezelî ve hikmet sahibi olan mabudumuz (o yüce zattır ki) öyle bir kudret ve azamet sahibidir ki, (gökleri ve yeri) bütün semalar! ve dünya ile ilgili hususları, bütün bunlarda bulunan varlıkları (hakkiyle) hak ve hikmete bağlı olarak (yaratmı;tır.) bunların içinde bo; yere yarat il mı; hiç bir;ey yoktur. (Ve onun) O Yüce Yaratıcının (ol diyeceği gün) yani: Meydana gelmesini emir ve irâde buyurduğu an t-her;ev- hemen oluverir) meselâ: Kıyamet hadisesi derhal meydana gelir, ba;ka bir;eye bağlı olmaz. O hikmet sahibi Yaratıcının iradesine muhalefet tasavvur olunamaz. Ve o Yüce Yaratıcının (sözü haktır) onun bütün emirleri, yasakları, bütün takdirleri ve kazaları hikmet ve faydayı içerir, bo; ve faydasız olmaktan uzaktır, (ve sur'a üfürüleceği gün) Bütün ölülerin yeniden diriltilip mahşere sevk edilecekleri zaman (mülk onundur.) bütün yaratıkları üzerinde tek başına hâkim olan, ancak o'dur. O gün hiçbir kimse bir;eye sahip olma ve tasarruf etme iddiasında bulunamayacaktır. O Kâinatın Yaratıcısı, mahlukatından (gizli olanı da açık olanı da bilendir.) onun ilminden hiç bir;ey gizli kalamaz. (O hakimdir) bütün fiilleri, bütün mahlûkatı üzerindeki tasarrufları hikmete bağlıdır ve o (habirdîr) bütün mahlükâtının gizli ve açık fiil ve hareketlerinden haberdardır. O Yüce Mabudun ezelî ilmi, bütün kâinatı ku;atmı;tır. Artık ey insanlar!. Mabudunuzun birliğini, onun bu kudret ve azametini dü;ünerek ona göre hareketlerinizi tanzim ediniz ki, dünya ve âhirette selâmet ve saadet içinde ya;amaya muvaffak olasınız.

    Bu mübarek âyetler, Hz. İbrahim'in, müşrik olan babasını hesaba çektiğini ve kendisine kâinatı yaratanın kudret ve hakimiyetine şahitlik eden eserlerin göründüğünü bildirmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. O putlara tapanlara inançlarının bozulduğunu bildirdiğin gibi onlara Hz. İbrahim'in putperest babasını nasıl hesaba çekmi; olduğunu da ;öylece anlat (Ve bir vakit ki. İbrahim) Aleyhisselâm (babası Azer'e demişti ki: Sen) temiz yaratılışa muhalif, akıl ve fikre aykırı olarak (putları) öyle fayda ve zarar vermeye kudretleri olmayan şeyleri (tanrılar mı ediniyorsun?.) onlara mı tapınıp duruyorsunuz?. Bu ne kadar akl ve fikre muhalif bir hareket!. (Ben şüphe yok ki, seni ve) Senin gibi putlara tapınan, onlardan fâide bekleyen (kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.) siz doğru bir yoldan ayrılmış, hidayetten mahrum kalmış bir halde bulunuyorsunuz.

 

     varlığını, birliğini, yaratıcılığını ve hâkimiyyetini gözüyle görme derecesinde bilerek rasihinden = pek sağlam inanç sahiplerinden bulunsun ve Allah'ın bu lütfü sayesinde halkı irşada: Müşrikleri susturmaya muvaffak olsun.

   Bu mübarek âyetler de Hz. İbrahim'in değişme ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin rablık ve mâbutluk sıfatına sahip olamayacağını beyan ederek müşriklerden uzak olduğunu şöylece ilân etmektedir. (Ne zaman ki) İbrahim Aleyhisselâm'ın (üzerine gece bas di) gece vakti girdi (bir yıldızı gördü,) bu Zühre veya Müşteri yıldızı imiş. (bu benim Rab'bimdir dedi) Sonra bu yıldız (batınca da) kavmine hitaben (ben öyle batanları sevmem) öyle bir mekândan diğer bir mekâna intikâl eden, batıp duran şeylere kalben yönelemem, onları Rab, mabut tanımam (deyiverdi.) kavminin bu husustaki inançlarını değersiz olarak göstermiş oldu.

         Ne zaman ki, ay-" doğar bir halde gördü. "Rabbim budur" dedi. Sonra ay batınca da "and olsun ki, eğer bana Rab'bim hidâyet etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım" dedi.

   (Ne zaman ki) Hz. İbrahim, yıldızın batışının ardından (ay-ı doğar bir halde gördü) bu doğmaya başlamış olan ay nisbeten daha büyük, daha parlak olduğundan (Rab'bim bu'dur) öyle mi?. Siz buna mı kanaat getirdiniz (dedi. Sonra) bu sözün ardından (ay batınca da) yıldız gibi bu da batıp gidince de (and olsun) Cenab'ı Hak'ka yemin ederim ki, (eğer bana Rab'bim hidâyet etmemiş olsaydı) kendi yüce zâtına yönelik bir kabiliyet, bir kalp ilhamı vermemiş bulunsaydı (elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım.) çünkü bu gördüğün şeyler yokluğa mâruz bulunmakta rablığa lâyık olmamaktadırlar. Bunlara rablık isnat edilmesi insanı cehalet içinde bırakmış olur. Binaenaleyh ben bu batan ay'ın da rablığına inanmış değilim (dedi.) onun rab olmaya lâyık olmadığını kavmine ihtar etmiş bulundu.

    Ne zaman ki" güneşi doğmaya başlar gördü. Dedi ki: "Bu'dur Rab'bim bu daha büyük" nihayet o da batınca dedi ki: Ey kavmim!. Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ'ya ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

   (Ne zaman ki) Mübarek İbrahim Aleyhisselâm (güneşi) de (doğmaya başlar gördü) onun daha büyük, daha gösterişli olduğunu dikkate aldı, (dedi ki: Bu'dur Rab'bim, bu daha büyük) öyle mi?. Siz bunun rablığına mı inanıyorsunuz?, (nihayet o da batınca) güneş de batıp edip kaybolunca (Dedi ki: Ey kavmim!) artık biliniz ki, ben Allah'ı biliyorum kâinatı yaratanın bu gibi kusurlardan uzak olduğuna inanıyorum böyle gelip giden, batmaya, yok olmaya, değişmeye mâruz bulunan şeylerin mabut olamayacağını idrak ediyorum, (Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ'ya ortak koştuğunuz şeylerden) bütün gök cisimlerinden, bütün putlardan ve heykellerden (beriyîm.) onlardan hiçbirini hâşâ mâbutluk, rablık sıfatıyle vasıflanmış kabul etmem. Hiçbirine kulluk etmem. Benim mabudum ancak bütün kâinatı var eden, ezelî ve ebedî, herşeye kadir olan Allah Teâlâ'dan başkası değildir.

  Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.

    Hz. İbrahim'in kendileriyle münazarada bulunduğu taifeye karşı: "Bu benim Rab'bimdir" demesi sizin iddia ve inancınıza göre bu benim Rab'bimdir, fakat haddizatında öyle değildir, demektir.

      Bu benim Rab'bimdir, sözü inkâr yoluyla sorulan bir somdan ibarettir. Adeta denilmiş oluyor ki: "Bu benim Rab'bim midir?." ha söyleyin bakalım!. Karşılıklı konuşmalarda böyle soru edatının düşmesi pek çoktur.

     Hz. İbrahim: "Bu benim Rab'bimdir, veya Rab'bim bu'dur" sözünü alay yoluyla söylemiştir. Nitekim bir kavime desbotluk eden aşağılık bir adam hakkında: "Bu sizin efendinizdir" denilerek onun bu desbotluğa lâyık olmadığına işaret edilmiş olur.

      Hz. İbrahim, bu sözleriyle yıldızlara, Ay'a ve güneşe tapan bir kavmi delile dayanarak netice çıkarmak suretiyle irşad etmek istemiştir. Kendileri ile münazarada bulunduğu müşrikleri güzelce düşünceye sevk için yumuşak davranarak konuşmuştur. Onların nazar-ı dikkatlerini çekmek için onların iddia ettikleri gibi açıklamada bulunmuş, sonra o iddiaların bâtıl olduğunu birer delile dayanarak göstermiştir. Âdeta denilmiş oluyor ki: Bir kere düşününüz, kendilerine rablık isnat ettiğiniz bu şeylerden herbirinin üstünde de daha büyüğü, daha parlağı doğup sönüyor, hepsi de dâima değişme ve başkalaşmaya mâruz bulunuyor, artık bunlar nasıl rablığa sahip olabilirler?. Doğrusu ben bunlardan beriyim, ben ezelî ve ebedî olan değişme ve başkalaşmadan uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısını birler ve tasdik ederim, ondan başkasının rablıkla, m âb utlu ki a vasıflanmış olmasına inanmam. Ben ancak o Yüce Yaratıcıya inanır ve yönelirim.

 

   da, korkmuyorsunuz!. Artık korkudan emin olmaya bu iki taifeden hangisi daha haklıdır?. Eğer siz bilir kimseler iseniz -söyleyin bakalım-.

      (Ve nasıl olur da ben sizin) Allah Teâlâ'ya (ortak koştuklarınızdan) öyle yaratılmış olan, fayda ve zarar vermekten âciz bulunan putlarınızdan (korkarım.) asıl korkulacak olan Kâinatın Yaratıcısı Allah'tır. (Halbuki siz,) O kâinatın yegâne yaratıcısı: Mabudu olan (Allah Teâlâ'ya -haklarında-) kendilerine ibâdet edilmesi hususunda (sizin üzerinize hiçbir delil) Yüce katından hiçbir kanıt (indirmemiş olduğu şeyleri) putları, gök cisimlerin! vesaireyi (ortak koşuyorsunuz da) yine bu küfür ve şirkinizden dolayı o Yüce Yaratıcıdan (korkmuyorsunuz.) bundan dolayı sizlerin korkmaları lâzım değil midir?. (Artık korkudan emin olmaya) Vicdanen müsterih olmaya, ve Allah'ın lütfuna ulaşmaya (bu iki taifeden) benim gibi Allah'ın birliğine inananlarla sizin gibi putlara veşâir mahlûklara tapanlardan (hangisi daha haklıdır?) bu iki zümreden hangisi ebediyet âleminde ilâhî azaptan emin olmaya, ve Allah'ın lütfuna kavuşmaya daha lâyıktır (Eğer siz bilir kimseler iseniz) haber veriniz, (-söyleyin bakalım-) şüphe yok ki, akıllı ve insaflı düşünenler, Allah'ın birliğine inananların dışındaki gurupların ebediyyen Allah'ın azabına mâruz olacaklarına pek doğru olarak kanaat getirmektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak'kın âyetleri de bunu ifâde etmektedir.

  O kimseler ki, imân etmişler ve imanlarını bir zulme bulaştırmamışlardır. İşte korkudan emin olmak onlara aittir. Ve hidâyete ermiş olanlar da onlardır.

     Bu âyeti kerime nazil olunca eshâbı kiram endişeye düşmüşler hangimiz nefsine zulmetmemiştir, demişler. Rasûlü Ekrem Hazretleri de: Bu öyle sizin zannettiğiniz

     değil, bu lokmanın oğluna şöyle dediği gibidi

 

   (Ve işte o) İbrahim Aleyhisselâm'ın kavmine karşı ileri sürmüş olduğu delil, gök cisimleri vesaire gibi değişime ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin yaratıcılık ve mâbudiyet vasfına sahip olamayacaklarına dâir gösterdiği kanıt (bizim delilimizdir ki, onu kavmine karşı) ileri sürmek, onları susturmak için (İbrahim'e vermiştik.) o delili ona ilham etmiş, öğretmiş ve onu o hususta irşâd etmek lütfunda bulunmuştuk. Biz (Dilediğimizi derecelere yükseltirîz.) kendisine İlim ve hikmet, düşmanlarını susturmaya kudret veririz, bu itibar ile kendisine büyük yüksek rütbeler, mertebeler ihsan ederiz. (Şüphe yok ki, Rab'bin) Her işinde (hakîmdir,) bütün ilâhî fiilleri hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Dilediği kulunun derecelerini hikmet gereği yükseltir. Ve o kerem sahibi Rab (alîmdir.) bütün mahlûklarının hallerini ve fiillerini tamamiyle bilir, haklarında hikmet gereği muamele yapar, dilediği kullarının derecelerini hikmeti ve ilmi gereğince öyle yüce kılar. İşte Hz. İbrahim'in yüksek derecelere, muvaffakiyetlere kavuşması da bu cümledendir. Cenab'ı Hak dilediğini yapıcıdır. Buna imân etmişizdir!..

    Ve ona Ishak'ı ve Yakub'u ihsan ettik ve hepsini de hidâyete erdirdik. Daha evvel de Nuh'u ve onun neslinden Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u da hidâyete erdirmiştik. Ve işte biz güzel hareket edenleri böyle mükâfatlandırırız.

       Bu mübarek âyetler dene kadar yüce derecelere ulaşmış olan Hz. İbrahim'in kavuştuğu bir kısım nîmetleri bizlere bildirmektedir. Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Biz İbrahim Aleyhisselâm'a peygamberlik ve risâlet verdik, Allah'ın birliğini isbat için kendisini delillere muvaffak kıldık, bu suretle onu yüksek derecelere erdirdik (Ve ona) Hz. İbrahim'e diğer bir nîmet, ve ilâhî bir lütuf olmak üzere de oğlu (Ishak'ı) bir Peygamber olarak ihsan ettik (ve) Ishak'ın oğlu, kendisinin torunu olan (Yakub'u) da (ihsan ettik) onun zürriyetinden de böyle seçkin Peygamberler dünyaya getirdik, (ve hepsini de) Bunlardan herbirini de (hidâyete erdirdik.) hepsini de muvaffakiyetlere, hak dini ve hidâyet yolunu takibe muvaffak kıldık. (Daha evvel de) Hz. İbrahim'den önce de onun büyük dedesi olan (Nuh'u ve onun) Hz. Nuh'un veya Hz. İbrahim'in (neslinden) de iyşa'nın oğlu (Davud'u) ve onun oğlu (Süleyman) ve Hz. İsmail'in torunu, Emus'un oğlu olan (Eyüb'ü) ve Yakup Aleyhisselâm'ın oğlu olan (Yusufu) ve Yakup Aleyhisselâm'ın torunu, Imran'ın oğlu bulunan (Musa'yı) ve onun kendisinden bir yaş büyük olan kardeşi (Harun'u da) peygamberlik şerefine kavuşturarak (hidâyete erdirmiştik.) hepsine de ilâhî dini yaymayı ve insanlığı aydınlatmayı emretmiştik. (Ve işte biz) Ben Yüce Yaratıcı, Hz. İbrahim gibi (güzel hareket edenleri) Cenâb-ı Hak'ki tasdik edip birleyenleri, onun yolunda çalışıp gayret gösterenleri (böyle) İbrahim Aleyhisselâm gibi (mükâfatlandırırız.) derecelerini yükseltiriz kendilerine büyük büyük nîmetler veririz. Nitekim ibrahim Aleyhisselâm o kutsî çalışmasının mükâfatı olarak pek yüksek derecelere ulaşmış, insanlık dünyasında büyük bir isim yapmış, kendisi bir kısım Yüce Peygamber'in torunlarından olduğu gibi kendi neslinden de bir nice seçkin Peygamberler insanlık âlemine şeref vermişlerdir. Bu ne büyük derece ne büyük bir ilâhî lütuf!.

 

  öyle puta tapmaktan men eyledi. Kendilerine nasihatlar verdi. Fakat o muhterem zatı dinlemediler. O mübarek zatı beldelerinden koydular, o da bir müddet  sahralarda, mağaralarda yaşadı. Bunun üzerine İsrail oğullarına bir belâ yönelmeğe başladı. Yağmurlar yağmaz oldu, aralarında kıtlık yüz gösterdi, açlıktan ölecek bir hâle geldiler. Nihayet Hz. livası arayıp buldular, bir müddet onun nasihatlarını dinlediler, fakat az sonra yine küfr ve isyana daldılar. Ilyâs Aleyhisselâm da Cenâb-ı Hak'tan aldığı bir izne dayanarak aralarından ayrılıp başka bir yere gitti. Uzlete çekildi. Milâddan (880) sene evvel semâya kaldırılmış olduğu rivayet edilmektedir.

 

     (Ve) İbrahim Aleyhisselâm'ın oğlu (İsmail'i) ve Uhtub bini Ucur'un oğlu (Ilyesa'î) ve (oğlu Yunus ile) İbrahim Aleyhisselâm'ın kardeşi Haran'ın oğlu (Lüt'u da) Aleyhimüsselâm'ı (-hidâyete nail ettik-) onları da doğru yol üzere sabit kılarak kendi ümmetleri için birer hidâyet rehberi yaptık, (ve hepsini) de bulundukları (âlemlerin) zamanlarındaki zatların (üzerine) peygamberlikle, değer ve şereflerinin yüceliği ile (tercih eyledik.) hepsini de ebedî mükâfatlara kavuşturduk.

 

    (Ve onların) O seçkin Peygamberlerin (babalarından, zürriyetlerînden ve kardeşlerinden bir çokjannı da) kendileri gibi peygamberliğe, yüce nimetlere, makamlara kavuşturduk, (hidâyete <erdirdik) onları büyük sevaplara ulaştırdık, cennet yoluna sevkeyledik, (ve onları) o mübarek Peygamberleri (seçtik) ihtiyar ettik, başkalarına tercih eyledik, (ve kendilerini doğru yola) dosdoğru bir yol olan ilâhî dine ulaşma nimetine muvaffak kıldık. Ve onları bu kutsî yola halkı sevketmek gibi pek güzel bir hizmet şerefine de (kavuşturduk.) ne büyük bir mazhariyet!..

  İşte o, Allah Teâlâ'nın hidâyetidir, onunla kullarından dilediğine hidâyet eder. Ve eğer onlar ortak koşsalardı elbette yapmış oldukları amelleri boşa giderdi.

      bir kuluna (hidâyet) nasip (eder.) onu insanıyla öyle bir saadet vesilesine ulaştırır. (Ve eğer onlar) O Yüce Peygamberler, o kadar yüksek dereceleri. faziletleri elde ettikten sonra faraza (şirketmîş) Cenâb-ı Hak'ka e; ve ortak koşmuş (olsalardı elbette yapmış oldukları amelleri) vaktiyle işlemi; bulundukları güzel ve Allah'ın rızâsına uygun olan ibâdet ve itaatleri fesada uğrayarak (boşa gitmiş olurdu.) o amellerinin sevabından, fâidelerinden mahrum bulunurlardı. Artık onların dışındaki kimseler, küfr ve şirke düştükleri takdirde hâlleri ne olacaktır, bunu düşünmeli değilmidirler?.

    (İşte onlar) O isimleri açıklanan Yüce Peygamberler (o kimselerdir ki, kendilerine kitap) semavî kitaplardan herhangi birisi ve (hüküm) hikmet veya ilimle beraber amel, veya davaları doğmca halletme ve hüküm verme kabiliyeti ve (nübüvvet) Peygamberlik nîmetine erişme (vermişizdir.) onlar böyle seçkin, şirk ve isyandan korunmuş zatlardır. (Şimdi şu kavimler) Kureyş müşrikleri ve sair kâfirler (eğer bu delilleri) o Peygamberlerin sahip oldukları kitapları vesaireyi (inkâr ederlerse) zararı kendilerine aittir, onlar bu inkârlarıyle o mukaddes değerlere bir zarar vermiş olamazlar, (şüphesiz yerlerine) O delilleri, peygamberleri tasdik eden, Cenâb-ı Hak'ka inanan ve onlardan hiçbirini (inkâr etmeyen bir kavmi) bir akıllı, aydın milleti (getiririz.) o kavmi ona imân etmeğe, onun hakianna riâyet eylemeğe muvaffak kılmışızdır. Bu seçkin toplumdan maksat ise Ibni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre Medine'i Münevvere ahalisinden olan ensarı kiramdır. Maamafih kıyamete kadar doğu ve batıda İslâmiyet'i kabul eden ve edecek olan herhangi bir cemaat de bu şerefe ulaşır. Nitekim doğu ve batıda birçok milletler, cemaatler müslüman olma şerefine kavuşmuş, İslâmiyet'e gerçekten hizmet etmiş ve müslümanlığı her tarafa yaymağa çalışmışlardır. Kısacası: Allah'ın dininin inkarcılara ihtiyacı yoktur, fakat onlar dinden asla uzak olamazlar. Onlar dini inkâr etme sebebiyle kendilerini en korkunç bir istikbale, en müthiş bir felâkete aday bırakmışlardır.

     İşte onlar, Allah Teâlâ'nın hidâyet ettiği zatlardır. Sen de onların bu hidâyet yoluna uy. De ki: Sizden bunun üzerine bir ücret istemem, o âlemler için bir öğütten başka birşey değildir.

 

       Bu âyeti celile, Allah Teâlâ'nın kudret ve hikmetini takdir edemiyen bir takım kimselerin peygamberlik ve risaleti, ilâhî kitapların inişini inkâr ettiklerini bildiriyor. Öyle sapıklığın çirkefi içinde kalmış kimselerin iltifata lâyık olmadıklarını beyan buyuru yor. Şöyle ki: (Ve) Yahudiler (Allah Teâlâ'nın kadrini) Azamet ve yüceliğini (onun yüce sanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler.) o Yüce Yaratıcının herseye kadir olduğunu ve insanlığı irşat etme hikmetinden dolayı Peygamberlerine semavî kitaplarını verdiğini bilip itirafta bulunmadılar. (Çünki) Son Peygamber Hz. Muhammed ile Kur'an'ı Kerim hakkında düşmanlığa cür'et ederek (Allah insanlara) öyle kitap olarak (birsey indirmiş değildir, dediler.) bütün indirilen kitapları inkâr ettiler, böyle bir inkâr ise Cenâb-ı Hak'ki lâyıkı şjekilde bilmemekten kaynaklanmaktadır. Demek ki, insanlar din ile mükellef, ibâdet ve itaatle görevlendirilmiş değiller!. Böyle bir iddia ise pek büyük bir cehalet eseri değil de nedir?. Resulüm!. O inkarcılara (De ki:) kendisini bir Peygamber olarak tanıdığınız (Musa'nın bir nur) insanları cehalet karanlığından kurtaracak olan bir ışık (ve insanlar için bir hidâyet) hak ile bâtılın arasını ayıran bir hidâyet vesilesi (olarak getirmiş olduğu kitabı) Tevrat'ı (kim indirmiştir?.) siz bunun bir ilâhî kitap olduğuna inanmıyor musunuz?. Halbuki (Siz onu) o Tevrat kitabını (parça parça kâğıtlara yazıyor) ondan isinize gelenleri (meydana koyuyorsunuz) o kitabın içindekilerden (bir çoğunu da) isinize gelmeyenleri de meselâ: Recme dâir âyetleri ve Son Peygamber'in vasıflarına dâir açıklamaları da (gizliyorsunuz) onları halka bildirmiyorsunuz. (ve) Ey inkarcılar!.. Bir kere insaf ediniz!, (sizin ve babalarınızın bilmedikleri şeyler) O inkâr ettiğiniz Kur'an'ı Kerim sayesinde (size öğretilmiştir.) ki, onlara dâir Tevrat'ta size bilgi verilmiş değildir. Rasülûm!. Onların o inkârlarından dolayı üzülme. Onlar senin bu sualine karsı: Tevrat'ı Allah indirmiştir derlerse, tamam inkârlarını ibtâl etmiş olurlar. Böyle cevap vermezlerse (Sen: "Allah") indirdi (de, sonra onları bırak) varsın inkâr ediversinler, onlar (daldıkları batakta) öyle bâtıl âkideleri içinde (oynayıp dursunlar.) inkâr ve alaylarına devam etsinler. Elbette birgün bunun cezasına kavuşacaklardır.

 

        Hak'ki es ve ortaktan tenzih ettiklerini (tasdik edicidir. Ve) Habibim!, (sen ümülkurayi) Yani: Bütün beldelerin en şereflisi ve kiblegâhi olan Mekke'i Mükerreme halkini (ve) o mübarek şehrin (çevresinde bulunanlari) yani: Bunun doğu ve bati yönüyle etrafindaki beldelerin ahalisini (uyarman) onlara Allah korkusunu aşılaman (için) bu Kur'an'ı Kerim, yüce semâdan sana (indirilmiştir.) bunun bir ilâhî kitap olduğunda şüphe yoktur. (Ve âhirete imân edenler buna da) Bu Kur'an'ı Kerim'e de (imân ederler.) çünkü âhireti tasdik edenler, âkibetlerini düşünürler, bu sebeple de derin bir düşünce ve tefekkür sahibi olurlar. Bu derin düşünce ve tefekkür neticesinde de Kur'an'ı Kerim'in ilâhî bir kitap olduğunu anlamayı başarırlar. (Ve onlar) o imân sahipleri (namazlarını da hakkıyla kılmaya devam ederler) zira namaz imânın en belirgin bir alâmetidir. Ve ibâdetlerin en şereflisidir. Bununla Kâinatın Yaratıcısı Allah Teâlâ Hazretlerine karşı kulluk, şükür ve hürmet vazifesi güzelce yerine getirilmiş olur.

 

      Abdullah bini Sat bini Ebi Şerh, müslüman olmuş, Rasülü Ekrem'e kitabette bulunmuştu. = Andolsun bi;insanı, çamurdan, bir özden yarattık. (Mü'mlnûn, 23/12) âyeti kerimesini yazarken insanın yaratılışına teaccüp ederek: (Fetebarekâllahü Ahsenülhâlikîn) demiş, Rasülü

     de zâten öyle nazil oldu, öylece yaz diye emretmiş. Abdullah bundan şüpheye düşüp eğer Hz. Muhammed doğru ise bana da onun gibi vahy olundu diyerek

 

    Bu mübarek âyetler, dinsizlerin kıyamet günü Allah'ın huzuruna ne şekilde sevkedileceklerini, onların şefaatlerini umdukları bâtıl mabutlarından nasıl uzak düşeceklerini bildirmektedir. Kâinatın Yaratıcının ise mahlükatı üzerinde nasıl tasarrufta bulunduğunu, onun yüce cisimleri ne kadar mükemmel bir şekilde yaratmış olduğunu beyan ederek insanlığı uyanmaya, ilâhî kudreti düşünmeye sevk eylemektedir. Evet... Cenab'ı Hak, kıyamet günü hesap ve ceza için mahşere sevk edilecek olan kâfirleri, kınamak ve azarlamak için melekleri vâsıtasıyle onlara şöyle hitap edecektir: Ey müşrikler!. Ey dinsizler!. (And olsun ki,) Yüce zatıma yemin ederim ki, (siz bizim huzurumuza) bizim bu yüce mahkememize (ilk evvel yarattığımız gibi) çıplak, yalın ayak olarak (teker teker gelmişsinizdir.) bugün size arkadaş olacak, size yardım edecek bir kimse ile beraber bulunmamaktasınız. (Ve size) Dünyada iken bir lütuf olarak (verip içine daldırdığımız) kendisini kötüye kullanıp yalnız kendisiyle meşgul bulunduğunuz (şeyleri) servet ve zenginliği, çoluk çocuğu (arkalarınızın gerisine bırakmışsınızdır.) şimdi onlardan hiçbirini beraberinizde bulmamaktasınız, onlardan şimdi hiçbir fâide görmemekdesiniz, hepsini dünyada bırakmış bulunuyorsunuz. (Ve sizinle beraber şefaatçilerinizi) Kendinize şefaat edeceklerini iddia ettiğiniz putlarınızı, bâtıl mabutlarınızı şimdi sizinle beraber (göremiyoruz ki") siz dünyada iken, (sizin hakkınızda) ibâdetlerinize hakları olmaları hususunda, rablık vasfında (onların) Cenâb-ı Hak'ka (ortaklar olduğunu iddia ediyordunuz.) o ne büyük bir cehalet idi!. (Muhakkak ki) Artık (aranizdaki) o dünyevî (bağlar) şimdi (parçalanıp kopmuştur.) aranızda bir buluşma, bir yardımlaşma izi kalmamıştır. Onlara karşı yaptığınız tapınmalar, sizin için bir fayda vermemiştir, bilâkis felâketinize sebep olmuştur. (Ve iddia ettiğiniz şeyler) Onlardan umduğunuz şefaatler, yardımlar veyahut öldükten sonra ne dirilmek, ne de ceza vardır diye yapmış olduğunuz kumntular bugün (sizden kaybolup gitmiştir.) onların ne kadar bâtıl kanaatler olduğu bugün hepinizce gerçek mânâda anlaşılmaktadır. Siz dünyada iken Yüce Yaratıcı Allah'ın birliğini, kudret ve azametini bilip de bu müstakbel hayatınızı güzelce temin etmiş olmalı değilmiydiniz?.

   Şüphe yok ki, dâneleri de, çekirdekleri de yaran Allah Teâlâ'dır. Diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkaran o'dur. İşte Allah Teâlâ o'dur. Artık nasıl olur da -o'ndan- çevriliyorsunuz?.

        (Şüphe yok ki,) Çeşit çeşit bitkileri, ağaçları vücude getirmek için ((ianeleri de, çekirdekleri de yaran) onları yaratan, parçalayan birer büyüyüp gelişme kaynağı kılan ancak (Allah Teâlâ'dır.) bir kere düşünmeli birer buğday, arpa vesaire tanesinden ne kadar gıda maddeleri vücude getirilmiş oluyor. Birer hurma vesaire çekirdeğinden ne kadar ağaçlar türeyerek yükseliyor, insanlık için bir istifâde kaynağı kesiliyor. Aynı şekilde (Diriyi ölüden) insanları veşâir bir kısım hayat sahiplerini birer nutfeden, birer hayattan mahrum maddeden (çıkarır) varlık alanına çıkarır, (ölüyü de diriden) Nutfeyi de, sütü de, dâneleri de (diriden) hayat sahiplerinden yetişip büyüyen bitkilerden meydana (çıkaran o'dur.) O Yüce Yaratıcıdır. »İşte» Herşeye kadir, ibâdet ve itaate lâyık olan (Allah Teâlâ) ancak (o'dur) çeşit çeşit mahlûkları meydana getiren o Yüce Yaratıcıdır, ondan başkası değildir. (Artık nasıl olur da -o'ndan-) O kudretli ve ezelî olan Yaratıcıdan başkasına (çevriliyorsunuz?.) o'ndan başkalarına da mâbutluk isnat ederek kendilerine tapıyorsunuz?. Bu ne kadar cehalet!.

    O Yüce Yaratıcı -Sabahı yarıp çıkarandır. Ve geceyi bir rahat zamanı, güne; ile ayı'da birer hesab vâsıtası kılmıştır. İşte bunlar aziz olan herşeyi bilen Allah'ın- o ezelî yaratıcının- takdiridir.

    Bir kere düşününüz!. Bir kere şu ufuklara bir ibret gözü ile bakınız!. (O) e; ve ortaktan uzak olan (Yüce Yaratıcı -sabahı-) gündüzü aydınlatan karanlıkları (yarıp) giderek fecirleri meydana (çıkarandır.) dünya sahasını ışıklar içinde bırakandır. (Ve geceyi bir rahat zamanı) kılmıştır, bu müddet içinde insanlar istirahata kavuşurlar, (güne; ile ayı'da birer hesap vâsıtası kılmıştır.) Bunları muhtelif devrelere ayırmıştır, bunlar ile haftalar, aylar, seneler tâyin edilir. Bunların doğusu ve batısı bir muntazam usule tabidir. (İşte bunlar) Bu mükemmel eserler, bu hesaplar, faideler o (Aziz-i Alimin) o galip ve üstün gelen, bütün herşeyi bilen (-o ezelî Yaratıcının-) birer eser (takdiridir.) artık nasıl olur da bir insan, bu kadar hoş, eşsiz ve hikmet dolu eserleri görür de onların Yüce Yaratıcısını birlemez ve yüceltmez, âciz olan, yaratılan ve yok olmaya mahkûm olan şeylere tapınır durur!. Böyle bir hâl, insaniyet adına bir zillet değil midir?.

      Ve o -o kutsal varlık- dır ki: Yıldızları sizin için yaratmıştır. Tâki onlar ile karanın ve denizin karanlıklarında yollarınızı dosdoğru takib edesiniz. Biz muhakkak âyetleri bilen bir kavim için ayrıntılı olarak beyan eyledik.

     Bu mübarek âyetler de ilâhî eserlerden olan yıldızların yaradılışındaki hikmetleri ve insanlığın nasıl bir asıldan meydana gelip ne muhtelif vaziyetlerde bulunduğunu bildirmektedir. Ve bu suretle de Allah Teâlâ'nın varlığına, kudretinin ve ilminin üstünlüğüne ait bir kısım delilleri dikkat nazarlarına sunmaktadır. Şöyle ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (o) kutsal varlık (dir ki,) gezegenler ve sabit yıldızlar gibi birçok (yıldızları) semavî cisimleri (sizin) menfaatiniz (için yaratmıştır) varlık sahasına çıkarmıştır, (tâki onlar ile) O yıldızların yardımıyla (karanın ve denizin) geceleri vücude gelen (karanlıklarında yollarınızı dosdoğru takibedesiniz.) nitekim bu yıldızlar semâ içinde birer süstür, Allah'ın kudretine birer alâmettir, şeytanlar için de birer taştır. (Biz muhakkak âyetleri) Kudretimizi, birliğimizi gösteren böyle hârikaları (bilen) düşünen (bir kavim için) akıl ve anlayış sahibi olan cemaatler için, bunları okuyup anlayan, yüceliğini takdir edebilen zümreler için (ayrıntılı olarak beyan eyledik.) tâki bunları düşünerek uyansınlar ve istifâde etsinler.

   Ve o- o hikmet sahibi yaratıcı- dır ki: Sizleri bir tek nefsten yaratmıştır. Artık bir karar yeri, bir de emânet yeri vardır. Muhakkak ki: Biz âyetleri ince anlayışlılar olan bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.

      (Ve o) -Hikmet sahibi Yaratıcı- (dır ki, sizleri) Ey insanlar! (bir tek nefsten) Hz. Adem'in nefsinden (yaratmıştır.) dünyaya getirerek çoğaltmıştır. Çünki Hz. Âdem insanlığın babasıdır. Havva da onun kaburga kemiğinden yaradılmıştır, Hz. Isa da Meryem vâsıtasıyle yine Hz. Adem'den yaradılmıştır. Zira Meryem de Hz. Adem'in zürriyetindendir. Kısacası bütün insanlar birer vâsıta ile neseben Hz. Adem'e dayanmaktadırlar. (Artık) Ey insanlar!. Sizin için (bir karar yeri) vardır ki, bu annelerin rahmidir veya babaların sulbüdür veyahut yeryüzüdür, (bir de emânet yeri vardır.) Ki, bu da kabir sahasıdır, insanlar buraya geçici olarak konulacaklardır. Veya âhiretteki cennet vesairedir. Muhakkak ki: (Biz âyetleri) insanlığın yaratılışına ve bir nice mükemmel eserlerin varlığındaki hikmetlere âit açıklamaları (İnce anlayışlılar olan bir kavim için) öyle kabiliyetli cemaatler için (uzun uzadıya açıklayarak) ayrıntılı bir şekilde bildirdik bu suretle kendilerini aydınlatmaya, irşad etmeye yardım ettik. Artık insanların bunu takdir etmeleri lâzımdır. Cenabı Hakkın insanlık hakkındaki bu lütuf ve merhametini düşünüp ona kullukta bulunmaları ve şükretmeleri gerekir.

  Ve o kudret sahibi Yaratıcıdır ki, gökten su indirmiştir. Sonra o su ile herşeyin bitkisini çıkardık, sonra ondan da yeşil fidanlar çıkarıverdik. Fidanlardan birbiri üzerine binmiş başaklar çıkarıyoruz. Ve hurma ağacından, onun tomurcuğundan da yakın salkımlar çıkardık. Ve üzüm bahçeleri ve birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytin ve nar çıkardık. Bakınız!. Herbirinin meyve verdiği vakit meyvesine ve olgunlaşmasına. Şüphe yok ki, bunda imân eden bir kavim için birçok âyetler vardır.

      Bu âyeti celile de Cenâb-ı Hak'kın varlığına, kudret ve hikmetine şahitlik edip duran bir kısım yaratılış hârikalarını ve insanlık hakkındaki nîmet ve lütuf eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: (Ve o, o) Kudretli Yaratıcıdır (dir ki, gökten) bulutlardan (su) yağmur (indirmiştir.) bu vâsıta ile yeryüzüne bir nevi hayat bahşetmekledir. (Sonra o su ile herşeyin bitkisini) Ot ve ağaç gibi yerden bitip yetişen şeyleri meydana (çıkardık) yeryüzünü öyle muhtelif nevilerde yetişip büyüyen bitkilerle süsledik, (sonra ondan da) O bitki veya sudan da (yeşil fidanlar çıkarıverdik.) öyle güzel, hoş görünüşlü dallar ve çiçekler vücude getirdik. (Fidanlardan) da (birbiri üzerine binmiş başaklar çıkanyoruz.) yani: Bir güzel şekil birbiri üzerine sıralanmış olan muntazam sünbüller vesaireyi yaratıyoruz. (Ve hurma ağacından) Yani (onun tomurcuğundan da) ona mahsus çiçek gılafından = kabından da (yakın salkımlar) birbirine bitişik, yiyecek kimseler için olgunlaşmış çok miktarda hurmayı taşıyan, çiçekli saçaklar, saplar (çıkardık.) bunları da bir büyük nîmet olmak üzere insanlığa ihsan ettik (Ve üzüm bahçeleri) vücude getirdik (ve birbirine benzeyen ve benzemeyen) yani: Görünüşleri, miktarları, renkleri, tatları ve diğer özellikleri çeşitli olan, bu sebeple de Allah'ın kudretinin mükemmelliğin! gösterip duran (zeytin ve nar çıkardık.) böyle pek fâideli nîmetler yarattık. Artık ey insanlar!. Bir ibret nazarıyla (Bakınız!. Herbirinin meyve verdiği vakit meyvesine ve olgunlaşmasına.) bunlar başlangıçta kendileriyle faydalanılmayacak bir halde bulunuyorlar, sonra renkleri, lezzetleri değişiyor, yetişip büyüyorlar, istifadeye elverişli bir mükemmelliğe kavuşuyorlar. (Şüphe yok ki, bunda) bu beyan olunan kudret eserlerinde, bu güzel manzaralarda (imân eden kavim için) dinsizlikten beri, hak'ki bilip tasdike muvaffak olan bir cemaat için (birçok âyetler vardır.) bütün bu yaratılan eserler, bir ezelî yaratıcının, herşeye kadir, İlim ve hikmet sahibi olan bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve azametine açıkça işaret ve şahitlik etmektedir. Akıl ve irfana sahip, Allah'ın varlığına inanan zatlar bütün bu eşsiz ve güzel eserleri birer ibret gözüyle seyrederler. Kâfirler, azgın ve taşkınlar ise böyle Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine şahadet eden eserlerden hoş manzaralardan istifâde edemezler.

  Ve Allah Teâlâ için cinleri ortak kıldılar. Halbuki, onları da o yaratmıştır. Ve Cenab'ı Hak'ka bilgisizce oğullar ve kızlar uydurdular, onun ilâhî varlığı ise vasf ettiklerinden uzaktır, yücedir.

     Bu mübarek âyetler de Cenabı Hak'kın yaratıcılığını, birliğini insanî kusurlardan uzak olduğunu göremeyip de ona ortak koşan, evlât isnat eden cahillerin o son derece yanlı; olan inançlarını çürütmektedir. Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ için cinleri) Göz ile görülemeyen bir takım mahlûkları (ortak) ibâdet hususunda müşterek (kıldılar.) bu cinlerden maksat, meleklerdir. Allah'ın yüceliği karşısında değerlerinin noksanlığına işaret etmek için meleklere cin denilmiştir. Bir taife meleklere taparak onları Cenab'ı Hak'kın kızları sanmışlardır. Veya cinlerden şeytanlardır. Bir nice câhiller, Cenâb-ı Hak'ki hayrın yaratıcısı, şeytanları da şerrin yaratıcısı olarak tanımışlar, şeytanlara da tapınmışlardır. Hatta "Zındıklar" denilen bir topluluğa göre de: Allah Teâlâ nurun, insanların, fâideli hayvanların da yaratıcısıdır, İblis de karanlığın, yırtıcı hayvanların, yılanların, akreplerin yaratıcısıdır. Onlara göre şeytan, kâinatın yönetimi hususunda Cenâb-ı Allah'ın ortağıdır, hayır adına olanlar Allah'tandır, şer kabilinden yaradılanlar da şeytandandır. (Halbuki, onları da) O cinleri de, şeytanları da ve diğer mahlûkları da (o) eş ve ortaktan uzak olan Allah Teâlâ (yaratmıştır.) ondan başka yaratıcı yoktur. Artık o yaratılmış şeyler o yaratana nasıl ortak olabilirler. (Ve) O müşrikler (Cenâb-ı Hak'ka bilgisizce) ne söylediklerinin, neye inandıklarının hakikatini, bâtıl olduğunu bilmeksizin öyle körükörüne (oğullar ve kızlar uydurdular) öyle iftiralarda bulundular. Nitekim Yahudilerden bazıları Hz. Uzeyre hıristiyanlar da Hz. İsa'ya "Allah'ın oğullarıdır" demişlerdir. Cahiliye arablarından bir taife de "melekler Allah'ın kızlarıdır" demişlerdi. (Onun) O kâinatı Yaratanın (yüce zâtı ise) o müşriklerin (vasf ettiklerinden) Cenâb-ı Hak'kın ortağı veya evlâdı vardır diye söylendiklerinden tamamen (uzaktır, yücedir.) binaenaleyh biz mü'minler, Kâinatın Yaratıcısını öyle ilahlık şanına lâyık olmayan şeylerden tenzih eder ve onun yüce şanını tasdik ve takdis eyleriz. Öyle bir Yüce Yaratıcıya, nasıl ortak, çoluk ve çocuk isnat edilebilir?.

  O semâlan ve yeri yoktan var edendir. Onun için nasıl çocuk olabilir?. Ve onun için bir eş de yoktur ve herşeyi o yaratmıştır ve o h erseyi t amam iyi e bilendir.

   (O) eş ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ (semâlan ve yeri yoktan var edendir.) onları birer örneği geçmemiş olduğu halde üstün kudreti ile yoktan meydana getirmiştir. Artık (Onun için) öyle bir Yüce Yaratıcı için (nasıl çocuk olabilir?.) o bütün kâinatın yaratıcısı iken, bütün mahlukatından beri iken onun yaratmasıyla bilahara meydana gelen herhangi bir fert onun çocuğu olabilir mi?. Bunların hepsi de onun birer mahlûku değilmidir?. (Ve) Maamafih (onun için bir eş de yoktur.) ki, o zannedilen çocuk ondan doğmuş olabilsin, (ve herşeyi o) eşsiz yaratıcı, yoktan (yaratmıştır) öyle yaratılmak özelliği taşıyan herşeyi o hikmet sahibi yaratıcı, yaratıp vücude         getirmiştir. Onun evlâdı diye sandığınız şeyler de onun birer mahlûkudur. Cenab'ı Hak, kendi mahlûku ile aynı cins olmaktan uzaktır. Evlât ise aynı cins kimseler arasında düşünülebilir. Maamafih yaratılma itibariyle bütün kâinat müşterek değil midir?. O halde bu mahlûklardan bir kısmına nasıl olur da böyle evlâtlık ayrıcalığı verilebilir?, (ve, o) celâl sahibi yaratıcı (herşeyi tamamiyle bilendir.) ona hiçbir şey gizli kalamaz, o herkesin maksadını, inancını da bilir. Artık o müşrikler düşünmeli değil midir ki, bu yanlış inançlarından dolayı Allah katında sorumlu olacaklardır. O ezelî yaratıcı, cisim ve sonradan olmaktan insanî özelliklerden tamamen uzaktır. Bütün kâinat onun birer mahlûkudur. Çocuk ve çocuğa ihtiyaçtan uzak ve beridir. Binaenaleyh onun herhangi bir mahlûku onun evlâdı olmak selâhiyetine asla sahip olamaz.

  İşte Rab'biniz Allah Teâlâ'dır. Ondan başka mabut yoktur. Herşeyi yaratan o'dur. Artık ona ibâdet ediniz. Ve o herşey üzerine vekildir.

    bütün mahlûklarının hal ve tavırlarını tamamiyle bildiği halde onun kutsal varlığını' hiçbir kimsenin tam bir anlayışla idrâk edemeyeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûklara mâbutluk isnat eden müşrikler!. (İşte Rab'biniz) yaratıcınız, mabudunuz (o) vasıfları yukardaki âyetlerde beyan olunan (Allah Teâlâ'dır.) Yaratıcılık ve mâbutluk ona mahsustur. (Ondan başka mâbud yoktur.) Onun hiçbir ortak ve benzeri mevcut değildir. (Herşeyi yaratan) yoktan meydana getiren ancak (o'dur) onun yaratıcılığında hiçbir ortağı bulunamaz (Artık ona) Yüce Allah'a (ibâdet ediniz.) o'ndan başkası ibâdete lâyık değildir. (Ve o) Yüce Allah (herşey üzerine vekildir.) bütün mahlûkâtının yaradılışını yaşayışını üzerine alan, onları gözeten, rızıklandıran ancak o Kerem Sahibi Yaratıcıdır. O halde o'ndan başkasına nasıl yaratıcılık isnat edilebilir?. Ondan başkası mâbutluğa nasıl lâyık görülebilir?..

 

      Mi'rac gecesi böyle bir rû'yete nail olmuştu. Nitekim:

       önceden bir defa daha görmüştü. (Necm, 53/13 - 14) âyeti kerimesi bunu ifâde etmektedir. Kıyamet gününde ve cennette ise mü'minler, Cenâb-ı Hak'ki mekândan    münezzeh olarak göreceklerdir. Bu hususa dâir birçok hadis vardı

   ümmetin icmai da meydana gelmiştir. Şu kadar var ki, bu rü'yet, Allah'ın hakikatine ait, tam bir kavrayışla bir idrâk mahiyetinde bulunmayacağından:  âyeti  kerimesindeki  olumsuzluğa muhalif değildir. Artık Haricîlerin,  Mutezilenin, ve  Mürcielerden  bazılarının  bu  âyeti  kerimeye

 

    Bu mübarek âyetler, kendilerine Allah'ın yüceliğini zikreden, ilâhî dinin kutsiyetini açıklayan âyetler tebliğ edilmiş bir kavme hareket tarzlarını göstermektedir. Ve insanlığa karşı kesin ve açık delillerin ileri sürülmesindeki hikmetlere işaret etmektedir. Rasülü Ekrem'in ne ile vazifeli olduğunu da açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insanlar!. (Muhakkak size Rab'biniz tarafından basîrciler) Deliller, sizi aydınlatacak, sizi hakikatlerden haberdar eyleyecek parlak parlak hüccetler, (gelmiştir.) bunları size ilâhî vahye mazhar olan Yüce Peygamber tebliğ etmiştir. (Artık kini görürse) Bu deliller sayesinde hak ve hakikati kim görür anlarsa (kendi lehinedir) bu görüş kendisinin menfaatine, kendisinin kurtuluş ve selâmetine aittir. Bilâkis bu delilleri, kanıtları (kini de görmezse) böyle açık hakikatları görmek istemiyerek kör kesilirse bu da (kendi aleyhinedir.) bunun günahı; mes'uliyeti kötü neticesi kendi zararınadır, kendisinin felâketine sebebtir. Resulüm!. Onlara de ki: (Ve ben sizin üzerinize bir muhafız değilim) ben sizin fiil ve hareketlerinizi gözetleyici değilim, benim vazifem tebliğdir, ben sizi ilâhî azap ile uyarıcı bir Peygamberim. Bütün amellerinizi, maksatlarınızı tesbit eden, ona göre sizlere karşılık verecek olan, ancak Allah T e âlâ'd ir.

 

     Habibim!. Ya Muhammedi. Aleyhisselâm: (Sen) O inkarcılara bakma, onların sözlerinden dolayı üzülme. (Rab'bin tarafından sana vahy olunana) Kur'an-ı Kerim'in beyanlarına (tâbi ol) davranışlarını ona göre tâyin et. Sen kesin olarak bilirsin ki, (o'ndan başka ilâh yoktur.) ilahlık, mâbutluk, yaratıcılık ancak onun kutsal varlığına mahsustur. Sen onun hükümlerine uymaya devam et dur. (Ve müşriklerden yüz (evir.) Onların sözlerine bakma, onlar öyle şirk üzere devam edip dururlarsa lâyık oldukları cezalara en yakın zamanda kavuşurlar. Sen Resulüm!. Vazifeni yerine getirdiğinden dolayı rahat olabilirsin. Artık sana yönelecek bir sorumluluk yoktur.

   Bu mübarek âyetler, Rasûlü Ekrem'in aleyhinde söylenilen akılsızca sözlerden ve bir takım kimselerin küfr ve şirk içinde yaşayıp durmalarından üzüntülere düşmemesi için kendisine bir teselli mahiyetindedir. Ve öyle putperest kimselerin o cahilce hareketlerinden dolayı üzülerek onlara, onların putlarına müslümanların, bir karşılığa uğramamaları için sövmemeleri tavsiye buyrulmaktadır. Şöyle ki: O müşrikler kendi kötü iradeleriyle küfr ve şirk içinde yaşamaktadırlar. Onların üzerinde ilâhî bir zorlama mevcut değildir. Cenâb-ı Hak onların küfrünü onların o irâdelerinden dolayı takdir buyurmuştur. (Ve eğer Allah Teâlâ) Onların imânını zorla (dileseydi onlar şirke düşmezlerdi.) fakat böyle bir irâde, insanlığın mükellefIyetlndekl hikmete aykırıdır. Cenâb-ı Hak, insanlığı bu imtihan sahasına getirmiş, kendilerini bir takım vazifelerle mükellef tutmuş, onları kendi irâdelerine göre imâna ve küfre sevk eylemiştir. Binaenaleyh onların şirke düşmeleri kendi kötü hareketlerinin, kabiliyetlerini kötüye kullanmalarının bir neticesidir. Artık Resulüm!. Onların hallerinden, sözlerinden dolayı üzülme (Ve seni onların üzerine bir muhafız kılmadık) Sen onları gözetmek ve korumakla mükellef değilsin. Sen ancak onlara hidâyet ve saadet yolunu göstermekle emrolunmuşsun. Sen bu vazifeni yerine getirdiğin için artık onların o kötü amellerinden sorumlu bulunmamaktasın. (Ve sen onların üzerine bir vekil de değilsin.) Sen onlara ilâhî hükümleri tebliğ etmek onları hikmetli öğütlerle irşad etmekle emrolunmuşsun. Yoksa onları o fenalıklardan zorla men etmeğe, onların işlerini bizzat idare etmek ve yönetmekle emrolunmuş değilsin. Onların düzeltmeleri uğrunda kendini üzüntüye düşürmeğe mecbur bulunmamaktasın.

     Allah'tan başkasına tapanlara sövmeyiniz. Sonra onlar da bilmeksizin Allah Teâlâ'ya düşmanlıkla söverler. Öylece her ümmete amellerini süslü gösterdik. Sonra dönüşleri Rab'lerinedir. Artık onlara ne yaptıklarını haber verecektir.

   kendi irâdelerinin bir cezası olmak üzere yaptıkları hareketlerini kendilerine süslü gösterdiğimiz gibi diğer (hür ümmete de) kabiliyetlerine, irâdelerine göre (amellerini süslemîşîzclir.» Müminlere karşı hayrı, Allah'ın rızâsına uygun fiil ve hareketleri süslü gösterdiğimiz gibi kâfir ve münafıklara da şerri, kendi felâketlerine sebebiyet verecek olan zararlı hareketleri süslü göstermiş bulunuyoruz. Ve onları böyle bir imtihan âleminde yaşatmaktayız. (Sonra) Hepsinin de (dönüşleri Rab'lerinedir.) hepsi de âhirette Alemlerin Rabbinin manevî huzurunda toplanacaklardır. (Artık) O İlim ve hikmet sahibi olan Yaratıcı da (onlara) dünyada iken (ne yaptıklarını haber verecektir.) onların bütün işledikleri hayırlı ve zararlı şeyleri bildiğini onlara hemen gösterecektir, onlara göre mükâfat veya ceza verecektir. Binaenaleyh o putlara tapanlar da o gün belâlarını bulacaklardır. Onlara dünyada iken sövüp durmağa lüzum yoktur.

 

        Bu mübarek âyetler de müşriklerin sözlerinde sebatkâr olmadıklarını, onlara ac.il;, parlak herhangi bir mucize gelse yine şirk ve küfürlerinde İsrar edip duracaklarını, nihayet bu azgınlıklarının cezasına kavuşacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Mekke müşrikleri Rasülü Ekrem'e müracaat ettiler, (Ve Allah Teâlâ'ya olanca) güç ve gayretleriyle, olanca etkili (kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara) kendi istekleri gibi (bir âyet) bir mucize, bir harika vücude (gelirse elbette ona) o âyete, böyle mucizelerin hepsine de (imân edecekler.) artık hiçbirini inkârda bulunmayacaklar. Resulüm!. Onlara (De ki: Ayetler ancak Allah'ın katındadır.) ben bir uyarıcıyım, bir tebliğciğim, öyle hârikaları vücude getirmek ancak Allah'ın kudretine aittir. Allah'ın dileği tecelli ederse öyle istediğiniz hârikalar vücude gelebilir. Fakat         ey müminler!. Ey o müşriklerin imâna gelmesini arzu eden müslümanlar!. (Size ne bildirecektir ki, o âyet) O istedikleri harika vücude (geldiği vakit de) onlar (yine imân etmiyeceklerdir.) onlar yine inkâra devam edeceklerdir. Çünki onların o kötü irâdelerinden, (irkin hareketlerinden dolayı Allah Teâlâ onların kalplerini mühürlemiştir. Onlar imân etmek kabiliyetlerini kaybetmişlerdir.

   Ve biz onların kalplerini ve gözlerini ona evvelce de imân etmedikleri gibi tersine döndürürüz. Ve onları o azgınlıkları içinde körükörüne yuvarlanır gider bir halde -bırakırız.

 

    Bu mübarek âyetler, inkarcıların inkârlarındaki ısrarlarını ayrıntılı olarak bildirmektedir. Ve onların kötü inançlarında devam etmeleri, kendi yaratılışlarını kötüye kullanmalarının bir neticesi olduğundan bundan dolayı üzülmemesi için Rasülü Ekrem'i teselli etmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. O inkarcıların senden istedikleri şekilde (Eğer bîz hakîkaten onlara melekleri indirsek) senin peygamberliğine şahitlik etseler (ve onlar ile) o inkâr edenlerle dirilteceğimiz (ölüler konuşacak olsalar) imânın hakîkatine şahitlik etseler (ve onların üzerine herşeyi de) birer kefil, şahit olarak (bölük bölük toplasak) başlarına toplasak, onlar da gerçeği dile getirseler (yine) o inkarcılar (imân edecek değillerdir.) onların isyandaki, azgınlıktaki inatlan, imân et irilerine yine mâni olacaktır. Bu hallerinden dolayı küfürleri hususunda Allah'ın kaderi onları geçmiştir. Bunun aksi meydana gelemez. (Meğer ki Allah Teâlâ) Onların imanlarını (dileyecek olsun.) onlar ancak o takdirde imân ederler. Halbuki, böyle bir ilâhî istek onların hakkında tecelli etmez. Onlar böyle bir lutfa ulaşma kabiliyetini kaybetmişlerdir. Fakat onların çokları bilmezler) istedikleri hârikalar vücude gelince onların imân edeceklerini zannederler. Bu artık çok uzak: Zira haklarında Allah'ın takdiri kararlaştırılmıştır ve onların küfürlerinde ne kadar ısrarlı oldukları Allah tarafından bilinmektedir. Artık onlar öyle hârikalardan istifâde edecek kimseler değildirler.

 

     Ve böyle her Peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onların bâzısı bazısını aldatmak için sözün yaldızlısını fısıldarlar. Ve eğer Rab'bin dilemiş olsaydı ona yapmazlardı, artık onları ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.

      yaldızlısını fısıldar.) şeklen parlak, haddizatında bâtıl, yalan, karanlığa dalmış lakırdılar ile birbirlerine vesveselerde bulunarak dururlar. Fakat Habibim!. Bu bir hikmet gereğidir. (Ve eğer Rab'bin) Onların imanlarını, böyle vesveselerde bulunmamalarını (dilemi; olsa idi onu yapmazlardı) sana karşı düşmanlıkta bulunmazlardı, (artık onları) O çağdaş, dinsizleri (ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.) onlardan dolayı üzülme, sen peygamberlik vazifeni yerine getirdiğinden dolayı en güzel akıbetlere kavuşacaksın, onlar da o fena hareketlerinden dolayı en şiddetli cezalara çarpılacaklardır. Artık bu hakikati ancak mü'minler bilirler, buna imân ederler. O inkarcılar ise bu feci âkibetlerini hiç düşünüp bilmezler.

 

  Bu mübarek âyetler, şeytan tabiatîi kimselerin insanlara ne maksatla vesveselerde bulunduklarını bildirmektedir. Ve Rasülü Ekrem'in doğruluğuna ait mucizelerin fazlasiyle mevcut olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Ve) O şeytan, o insanlar ve cinler taifesinden olan düşman (-0 yaldızlı sözleri-) o yalan lâkırdıları (âhirete inanmayanların) o ebediyet âlemini inkâr edenlerin (gönülleri ona) o görünüşte parlak, haddizatında, karanlık ve aldatıcı lakırdılarına (meyletsin) onlara aldanıp dursunlar (ve ondan) o kâfirce sözlerden (hoşlansınlar) o yanlış inançlarında sabit olsunlar (ve onlar) öyle sapıklık sahasında kendi nefisleri için kazanıp (işledikleri şeyleri) öyle çirkin çirkin inançlarını, amellerini (işlesinler diye telkin eder.) tâki, onlar o kötü hareketlerinin cezasına kavuşurlar.

       Allah Teâlâ'dan başka hakem istermiyim, ki: O size kitabı ayrıntılı olarak indirmiş olan zattır. Ve kendilerine kitap verdiklerimiz bilirler ki o şüphesiz Rab'bin tarafından hak olarak indirilmiştir. Artık sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.

 

   Bu mübarek âyetler, Rasülü Ekrem'in peygamberliğini tasdik eden mucizelerin en mükemmel derecede bulunduğuna işaret ediyor. Pek çok kimseler hidayetten mahrum olduklarından onlara uymanın insanı sapıklığa düşüreceğini hatırlatmaktadır. Ve kimlerin hidâyet üzere bulunup bulunmadıklarını Cenâb-ı Hak'kın tamamiyle bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm. (Rab'binin) sana ihsan buyurmuş olduğu Isözii) yani Kur'an-ı Kerim (doğruluk ve adaletçe) vermekte olduğu bütün haberler itibariyle, tatbikini emrettiği bütün hükümler itibariyle (tamamlanmıştır.) bütün mükemmelliklere sahiptir, hiçbirisinde bir noksan düşünülmüş değildir. (Onun sözlerini değiştirecek yoktur.) Cenâb-ı Hak'kın mukaddes kitabı olan Kur'an-ı Kerim, onun koruması ve himayesi altındadır. Onun hükümleri kıyamete kadar yürürlüktedir, o yüce kitabın kapsamını artırma ve noksanlaştırmaya hiçbir kimse kadir olamaz. (O) Yüce Yaratıcı (semidir) her söyleneni tamamiyle işitir ve (alimdir.) ona hiç birşey gizli kalamaz.

 

   (Ve eğer) O inkarcıların o kadar cahilce halleri açık veya besbelli, İslâmİ hükümler ise sırf hikmet ve hakikat iken faraza o (yerde bulunanların çoğuna itaat eder isen) onların aldatmalarına, yaldızlı lakırdılarına kıymet verirsen, meselâ:

 

        (Şüphe yok ki,) Mahlûklarının bütün durumu ve vasıflarını en iyi bilen (Rab'bindir) onun ilminden hiç birşey hariç kalmaz. Evet şüphe yok ki, (yoldan sapıvermiş kimseleri) öyle İslâm dinine karşı cephe alan cahilleri (en ziyâde bilen) o Hakiki Azimdir (ve doğru yola gidenleri) İslâmiyet tarikini takib edenleri (de en iyi bilen o'dur.) o ezelî ve alîm olan Yüce Mabuttur. Artık o inkarcıların cahilce sözlerine nasıl kıymet verilebilir?. Onların helâl ve harama dâir görüşlerinin ne kıymeti olabilir?.

  İmdi eğer siz onun âyetlerine inanan kimseler, iseniz üzerine Allah Teâlâ'nın ismi anılmış olanlardan yiyin.

    Bu mübarek âyetler, yoldan sapmışların sözlerine iltifat edilmeyip dinen helâl olan şeylerden istifâde edilmesini, yasaklanan şeylerin de terkedilmesini bildirmektedir. Ve arzularına göre hareket edenlere uymanın pek korkunç âkibetlerini ihtar eylemektedir. Şöyle ki: Sapıklık yolunu seçenler, müslümanlara diyorlardı ki: "Siz hem Allah'a tapıyorsunuz, hem de Allah'ın öldürüldüğünü yemiyorsunuz. Allah'ın öldürdüğü sizin öldürdüğünüzden daha fazla yenilmeğe lâyık değil midir?." Halbuki Cenâb-ı Hak, öyle kesilmeksizin kendi kendine helak olan veya üzerine Allah Teâlâ'dan başkasının ismi zikredilen hayvanın yiyilmemesini emretmiştir. (İmdi eğer siz onun) Cenab'ı Hak'kın (âyetlerine inanan kimseler iseniz) hakikaten imâna ulaşmış, Allah'ın hükümlerine tâbi bulunuyor iseniz (üzerine Allah Teâlâ'nın ismi anılmış) besmele-i şerife ile kesilmiş (olanlardan yeyin) bu sizin için mubahtır, bundan yiyip istifâde edebilirsiniz. Siz öyle helâl olan şeyleri haram ve haram bulunan şeyleri helâl sayan sapmışların sözlerine bakmayınız. Cenâb-ı Hak'ka imân edenler, onun helâl kıldığını mubah bilir, ondan istifâde edebilirler, haram kıldığından da kaçınırlar. Bu imânın gereğidir.

   Size ne oluyor ki, üzerine Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmiş olanı yemeyesiniz. Ve muhakkak size haram olan şeyler ayrıntılı olarak bildirilmiştir. Ancak kendisine mecbur kaldığınız şey müstesna. Ve şüphe yok ki birçokları bilmeksizin kendi arzularıyla -halkı- sapıklığa düşürürler. Senin Rab'bin ise muhakkak ki, haddi aşanları en iyi bilendir.

   bir hayvanın  etini  (yemeyesiniz?)  bundan  kaçınmanızı  gerektiren  birşey yoktur.  (Ve  muhakkak size  haram  olan  şeyler)  Kur'an-ı  Kerim'de  (ayrıntılı  olarak bildirilmişti

 

      Artık ey ehli imân!. Öyle nefislerinin esiri olanların aldatmalarına kapılmayınız, onların sözlerine iltifat etmeyiniz. (Günahın aşikâr olanını da gizlicesini de bırakınız.) ne açıkça bir günahı işleyiniz, ne de bir günahı gizlice yapınız. Cenab'ı Hak, hepsini de görür, bilir imân ettik. Binaenaleyh herhangi bir günahı açıkça yapmak caiz olmadığı gibi gizlice yapmak da caiz değildir. Meselâ: Açık olarak zina yapmak haram olduğu gibi gizlice de haramdır. Hased, kibir, kendini beğenme müslümanlar hakkında şerri istemek gibi kalben düşünülüp gizlice yapılacak şeyler de haramdır. Bunlardan tamamen kaçınmak dinî bir vazifedir. (Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar,) Haram ' olan birşeyi açık veya gizli olarak işlerler (elbette) böyle (işledikleri şeyden dolayı) âhirette (cezâlanacaklardır.) o halde daha dünyada iken haramlardan kaçınmalıdır, insanlık icâbı öyle yasak birşey işlenilmiş ise ondan tevbe ve istiğfar edilmelidir. Cenab'ı Hak'kın af ve mağfiretine sığınmalıdır. Şu muhakkak ki: Küfr üzerine ölenler, ebediyyen azap göreceklerdir. İmân ile ölen günahkârlar ise geçici olarak azabı hak ederler. Meğer ki, Hak Teâlâ onları af buyursun.

   Üzerine Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmemiş olanlardan yemeyiniz. Ve şüphe yok ki, o bir günahtır ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar. Ve eğer onlara itaat ederseniz şüphe yok ki, siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.

 

  İmam Ahmet'e ve Davudi Zahirî'ye göre, kasten veya unutarak besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır.

       İmam Mâlik ile İmam Şafi'iye göre bir müslümanın kestiği koyun, sığır, deve gibi bir hayvanın eti helâldir, isterse, besmeleyi unutarak veya kasten terketmiş olsunlar.

  İmam Azama göre kasten besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır. Fakat unutarak besmelenin zikredilmemesi, bu haramlığı gerektirmez.

    Cenâb-ı Hak, mü'minleri müşriklere itaatten nefret ettirmek için arlarındaki farkı şu şekilde beyan buyuruyor: (Ya bir kimse ki onu ölü iken) vaktiyle manevî hayattan mahrum, Allah'ın dininin hükümlerinden habersiz bulunurken biz kendisini (diriltmişiz) hak dine ulaştırmak şerefiyle manevî hayata kavuşturmuşuzdur (ve ona bir ışık vermişiz) İslâm dininin ışığından kendisini aydınlatmışız (onunla) o manevî nur ile (insanlar arasında) yolunu güzelce tâyin ederek tam bir emniyetle (yürüyor o) böyle münevver bir mü'min (meselâ zulmetler içinde kalmış) küfr ve şirkin karanlıkları içine düşmüş (ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş bir kimse gibi midir?.) bunların arasındaki fark, gün gibi açık değil mi?. Artık nasıl olur da akıllı bir kimse o gibi karanlıklar için kalmışların vesveselerine tâbi olabilir?. (İşte öylece) karanlıklar içinde kaldıkları halde bir kötülük, bir ihanet olarak (kâfirlere yaptıkları) kâfirce, cahilce (şeyler süslü gösterilmiştir.) kendilerine süslü, seçkin bir halde gösterilmiştir. Bunlar, o kadar karanlıklar, cehaletler içinde yaşarlarken kendilerini aydın ve bilgin görürler, kendilerini doğru bir yolun yolcusu imiş gibi sanır dururlar. Bu ne fena bir sapıklık neticesi. Binaenaleyh hakikî aydınlar, bu gibi sapıtmış kimselerin sözlerine, aldatmalarına asla iltifatta bulunmazlar.

     Ve böylece herbir beldede günahkârlarını büyükler kıldık ki, orada hilede bulunsunlar. Halbuki, onlar hilekârlık yapmazlar, ancak kendilerine yapmış olurlar da farkına varamazlar.

 

      (Ve onlara) Vaktiyle Allah'a ortak koşan Mekke ahalisine. Hz. Muhammecf -Afeyhîssefârının- doğruluğu, Peygamberliği hakfcınoa (bir âyet geldiği zaman) o ahali (derler ki. Allah Teâlâ'nın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri) bir Peygamberlik (bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz.) bize de vahy olunmalı, bize de Cibril gelip Muhammed Aleyhisselâm'ın sözlerinde sadık olduğunu haber vermeli ki ona imân edelim, yoksa biz imân etmeyiz. Nitekim Kureyş kâfirlerinden Velid Ibni Muğire, Hz. Peygamber'e demiş ki: Eğer peygamberlik hak olsa idi ben ona senden daha lâyık olurdum. Çünkü ben senden daha yaşlıyım, ve ben senden daha fazla mala sahibim. İşte bu gibi cahilce iddiaları red için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Allah Teâlâ Peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir.) Peygamberliğe lâyık olan, kendisine vahy olunacak zatı bilen ancak Allah Teâlâ'dır. Öyle fâni varlıkların ne kıymeti olabilir ki, onlar peygamberlik şerefine kavuşmaya bir vesîle olsun. (Elbette) Öyle yanlış düşünerek kendi nefislerini fitneye maruz bırakıp (günahkâr olanlara) insanları imândan men için (yaptıkları tuzak mekr ve hileden dolayı) Hak Teâlâ'nın katında, yani kıyamet gününde (bir mezellet) bir zillet ve hakaret (ve şiddetli bir azap isabet edecektir.) onlar dünyada da âhirette de lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır. Nitekim Kureyşin liderleri daha dünyada iken mağlûp olmuş, birçokları öldürülmüştür. Âhirette uğrayacakları ilâhî azap ise her türlü düşüncenin üstündedir. İşte dinsizliğin akibetü.

       İmdi Allah Teâlâ her kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm için genişletir. Ve her kimi dalâlete düşürmek dilerse onun göğsünü daraltır, sıkışmış bir hâle getirir, sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi -bulunur-. İşte Allah Teâlâ imân etmeyenlerin üzerine böylece pisliği verir.

 

  (Ve bu) İslâmiyet veya Kur'an'ı Kerim'in beyanları bütün kâinatı yaratıp terbiye eden, bütün mahlûklarına bolca mükemmellikler veren (Rab'binin dosdoğru) baştan sona doğruluklara sahip düzensizlikten uzak bulunan (yoludur.) işte bu doğru yolu takib etmek, her akıllı ve bilgili olan insan için lâzımdır. (Muhakkak ki, biz âyetleri) Cenâb-ı Hak'kın birliğine, kudret ve yüceliğine, bütün mahlûkları hakkındaki kaza ve kaderinin sırf hikmet olduğuna dâir olan delilleri, kanıtları, işaretleri (düşünen) tefekkür eden, bu âyetlerin yüce mahiyetini idrâk edebilen (bir kavim için ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.) öyle düşünen, hakikati kabule yetenekli olan bir cemaat, bu ilâhî beyanları güzelce anlar, bunlara göre davranışlarını tâyin ederek ebedî saadete kavuşur. Ne büyük bir ilâhî lütuf.

  Onlar için Rablerinin katında selâmet yurdu vardır. Ve Allah, onların yaptıkları amelleri sebebiyle dostudur.

    (Onlar için) Allah Teâlâ'nın âyetlerini güzelce tefekkür eden ve öğüt alanlar için (Rablerinin yanında) manevî katında sonsuzluk âleminde (selâmet yurdu vardır.) onlar bütün sıkıntılardan uzak olan bir selâmet yurduna, bir mutluluk dolu cennete kavuşacaklardır. Bu ilâhî lütuf onlara mahsustur. (Ve o) Yüce Yaratıcı (onların) o güzel tefekkürde bulunan kullarının öyle (yaptıkları) salih (amelleri sebebiyle dostudur) onların velisidir, yardımcısıdır, manen yakınıdır. Ne muazzam bir mükâfat!.

       Ve o gün ki, -Allah Teâlâ- onların hepsini bir araya toplayacaktır. Ey cin taifesi!. İnsanlardan birçok kimseler edindiniz -diye buyuracak-. Onların insanlardan dostları olanlar da: Ey Rab'bîmiz!. Bizim bâzımız bâzımızdan faydalandık ve bizim için tâyin ettiğin süreye ulaştık, diyecekler. Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ateş sizin karargâhmızdır, on'd a ebediyen kalacaksınız, ancak Allah Teâlâ'nın dilediği müstesna. Şüphe yok ki, senin Rab'bin hikmet sahibidir, bilendir.

 

   (Ve işte böylece) insanların ve cinlerin halleri ve onların haklarındaki cezalar gibi ve cinlerin insanları azdırmaya uğraşmaları gibi (zâlimlerin) zulümkâr olan insanların (bazısını bazısına işledikleri şeyler sebebiyle) kendilerinin gayrimeşru hareketleri yüzünden onların devamlı olarak küfr ve isyanda bulunmalarından dolayı (musallat ederiz.) onlar birbirini azdırır ve saptırır dururlar. Bu hâl kendileri için bir cezadır, bir musibettir. Veyahut onlar fenalıkları birlikte işledikleri gibi kendilerini de azap sahasında birbirine yaklaştırırız.

 

   Bu mübarek âyetler de insanlar ve cinler hakkında ilâhî delillerin tamam olmuş bulunduğundan onların mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmadığını, onların kendi kusurlarından dolayı azaba uğrayacaklarını ilâhî bir kınama olarak ifâde etmektedir. Şöyle ki: Cenab'ı Hak, kıyamet gününde azarlama amacıyla buyuracaktır ki: (Ey cin ve insan cemaati!.) Siz dünyada iken (içinizden size) sizden her ümmete (benim âyetlerimi tebliğ eden) beyan ve izah buyuran (ve sizî bugüne kavuşmanızla korkutan Peygamberler gelmedi mi?.) neden öyle küfr ve isyan ile dünya hayatını zâyettiniz?. Onlar da böyle bir kınama ile karşılaşınca (Diyecekler ki, biz kendi aleyhimizde şahitlik ederiz.) ki bize Peygamberler gelmiş, bizi uyarmışlardı. Fakat ne yazık ki, biz onlara karşı isyankâr bir vaziyet aldık, şimdi azabı hak etmiş bulunuyoruz. (Ve onları dünya hayatı aldattı) onlar dünyanın geçici ve değersiz varlığına, lezzetlerine aldandılar, uhrevî nimetleri, mükâfatları düşünmediler: Sonsuz azabı gerektiren isyanlarda bulunup durdular, (ve) Şimdi âhiret âleminde öyle ister istemez (kendi aleyhlerinde şahitlikte bulundular ki: Onlar muhakkak kâfir kimseler olmuşlardı.) dünyada iken küfr içinde yaşamış olduklarını böylece itirafa mecbur olacaklardır. Ne kadar korkunç bir felâket. Artık bunların bu öldürücü hâllerini her insan düşünerek uyanık olmalıdır.

  İşte bu, Rab'bin ülkelerin ahalisini gâfîl bir halde bulunurlarken zulümleri sebebiyle helak edici olmadığından dolayıdır.

    (İşte)  Habibim!,  (bu)  Öyle  her kavme  Peygamberler gönderilmiş ve  kendilerinin  irşat ve  uyarılmasına çalışılmış  olması  ilâhî bir adalet  eseridir,  ilâhî bir merhametin tecellisidir. Ve (Rab'bin ülkelerin ahalisini) kendilerine Peygamberler gönderilmemi; olduğu halde (gafil bir durumda bulunurlarken) yaptıkları (zulümleri) dini vazîfeleri bilemeyip icra edememeleri (sebebiyle helak edici olmadığından dolayıdır.) binaenaleyh Cenâb-ı Hak, meselâ medeniyet âlemi haricinde bulundukları farzedilen bir kavme yüce bir Peygamber vâsıtasıyle yapacakları ve yapmayacakları şeyleri teklif buyrulmuş olmayınca o kavim cahillik sebebiyle bir kısım zalimce hareketlerde bulunmuş olsalar da bu kusurlarından dolayı helake uğramazlar. Böyle bir kavim, dinî vazifelerle mükellef bulunmuş olmaz, fakat bir tefekkür ve tecrübe zamanı geçirdikleri halde bu kâinatın yüce bir yaratıcısının olduğunu düşünüp tasdik etmezlerse bundan mes'ul olurlar. Çünki öyle bir zamanın gelip geçmesi, o ahalinin bu hususta gafletini giderecek ilâhî bir delil durumundadır. Bu kâinattaki hârikaları senelerce görüp duran bir şahıs, bunların yüce bir yaratıcıya dayandığını nasıl olur da anlayamaz. Hanefî âlimleri, bu sorumluluğu kabul etmektedir.

       Bu mübarek âyetler, bütün kulların fiil ve hareketlerine göre mertebeleri olduğunu bildirmektedir. Ve Cenâb-ı Hak'kın itaatkâr olanlara sevap, âsi olanlara da ceza vermesi, onların itaatlerine muhtaç, isyanlarından zarar görücü olmasından dolayı olmayıp sırf ilâhî lütfa nail olmaları için ibâdet ve itaata teşvik etme ve yasaklanan şeylerden kaçınmaları için bir korkutma hikmetine dayalı olduğunu beyan etmektedir. Ve kulları hakkındaki ilâhî vadinin herhalde meydana geleceğine hiçbir kimsenin engel olamayacağını tenbih etmektedir. Şöyle ki: (Ve) İnsan ve cinden (herkes için yaptıkları şeylerden) iyi veya kötü amellerinden (dolayı dereceler) çeşitli tabakalar, muhtelif mükâfatlar ve cezalar (vardır.) onlar o derecelere kavuşacaklardır. (Ve senin Rab'bin onların ne yaptıklarından) hâşâ (gafil) habersiz (değildir.) O İlim sahibi yaratıcıya karşı hiçbir amel ve hareket gizli kalamaz. Ve o yüce mâbud mükellef kullarına lâyık oldukları mertebeleri, mükâfatları, cezaları vermeğe elbette kadirdir. Bunu güzelce düşünmelidir.

  Ve senin Rab'bin zengindir, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi giderir, ve sizin arkanızdan dilediğini yerinize getirir. Nasıl ki, sizi başka bir kavmin zürriyetinden vücûde getirmiştir.

 

    (Şüphe yok ki, va'ad olunduğunuz şey) Öldükten sonra yeniden hayat bulmanız, hesap için mahşer meydanına gitmeniz, ve amellerinizin mükâfat ve cezasına kavuşmanız gibi şeyler hakkındaki ilâhî açıklamalar (elbette) vakidir. Herhalde meydana (gelecektir.) ona hiç birşey mâni olmayacaktır. (Ve siz onu) Hakkınızda takdir edilen öyle herhangi birşeyi (bertaraf edebilecek değilsinizdir.) herhangi vasıtaya müracaat ederseniz ediniz, takdir edilen her hâdise mutlaka ilâhî kudret ile vücude gelecektir. Binaenaleyh itaatkârlar sevaba nail olacaktır, isyankârlar da cezayı hak etmiş olacaktır. Bunlara engel olmaya hiçbir mahlukun kabiliyet ve selahiyeti yoktur.

   De ki: Ey kavmim!. Bütün gücünüzle yapacağınızı yapınız, şüphe yok ki, ben de -emrolunduğum vazifeyi- yapmaktayım. Artık şüphesiz yakında bileceksinizdir ki, âhiret yurdunun güzel akibeti -kime- nasip olacaktır!. Şu muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa eremiyeceklerdir.

   Bu mübarek âyetler, kıyamet âlemini inkâr edenleri tehdit etmektedir. Ve o inkarcıların ne kadar cahilce hareketlerde, iddialarda bulunduklarını etrafa anlatmakta ve o gibi cahillerin sözlerine iltifattan akıl sahiplerini nefret ettirmektedir. Şöyle ki: Resulüm!. O inkarcılara ehemmiyet verme. Onları tehdit etmek için (De ki: Ey kavmim!.) ey Kureyş müşrikleri!. (Bütün gücünüzle) Bütün kuvvet ve iktidarınız ile (yapacağınızı yapınız) küfrünüzde, düşmanlığınızda bocalayıp durunuz, (şüphe yok ki, ben de -emrolunduğum vazifeyi- yapmaktayım.) Allah'ın emri doğrultusunda İslâmiyet'i yaymaya çalışmaktayım, salih amellere devam etmekteyim, hak yolunda sabır ve sebatta bulunmaktayım. (Artık şüphesiz yakında) Âhiret âleminde (bileceksinizdir ki, âhiret yurdunun güzel akibeti kime) nasip (olacaktır.) o güzel âkibete bizlerin mi yoksa sizlerin mi kavuşacağı yakinen anlaşılacaktır. (Şu muhakkak ki, zâlimler) Hak dine görmeyerek kendilerini azaba uğratmış olan kâfirler (kurtuluşa eremiyeceklerdir.) binaenaleyh ey müşrik kavim!. Siz de öyle zâlim kimseler olduğunuzdan kurtuluşa, güzel bir âkibete nail olamayacaksınızdır. Bunu anlayın da ona göre hareketlerinizi düzenlemeye çalışınız. Ne büyük tehdit ve ne kadar merhametçe bir öğüt.

   Ve -o müşrikler- Allah için onun yarattığından, ekinden ve hayvanlardan bir pay ayırdılar, sonra zanlarınca bu, Allah içindir, bu da ortaklarımız -putlarımız-içindir dediler. Artık ortakları için olan Allah'a ulaşmaz, Allah için olan ise o, ortaklarına ulaşır. Hükmeder oldukları şey ne fena!.

 

   Bu âyeti kerime de müşriklerin ne kadar zararlı, bâtıl canice hareketlerde, inançlarda bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve bunun gibi) Yani: Mallarının bir kısmını putları adına ayırmanın süslü ve güzel gösterilmesi gibi (müşriklerden birçoklarına çocuklarını öldürmeyi) onları diri diri mezarlara gömmeyi (onların ortakları) olan putlarının hizmetçileri veya cinler, şeytanlar (güzel göstermişler.) hoş göstermişlerdir. Onların bu cinayetleri öyle süslü göstermeleri bir mel'unluğa dayanmaktadır. (Tâki onları helak etsinler) Onları cehennem ateşine uğratsınlar, (ve dinlerni de kendilerine karıştırsınlar.) Onların kendileriyle dindar olmaları icab eden şeyleri değiştirsin ve bozuversinler. Nitekim vaktiyle arab kabileleri İbrahim ve İsmail Aleyhimesselâm'ın dinine ait hükümlere riâyet ederken bilahara şirke düşerek o hükümlere riâyetten mahrum kalmışlardır. (Ve eğer Allah Teâlâ dileseydi) Hikmetine uygun olsaydı o müşrikler (onu) putlara hisseler ayırmak gibi, çocuklarını öldürmek gibi herhangi cahilce birşeyi (yapmazlardı.) fakat bütün kulların yaptıktan şeyler kendilerinin irâde ve ihtiyarlarından dolayı ilâhî irâde ile vücude gelmektedir, zorlama cereyan etmemektedir. Bütün bunlar, birer hikmet ve menfaat gereğidir, bu imtihan âleminin birer vazgeçilmez unsurlarıdır. (Artık) Resulüm!, (onları da) O Hakkı kabul etmeyen dinsizleri de ve (iftira ettikleri şeyi de) Cenâb-ı Hak'ka ortak koşarak ona karşı hakîkat dışı iddialarda bulunduklarını da, meselâ: Onlara çocuklarını öldürmeyi Cenâb-ı Hak emretmiştir diye söylenmelerini de (bırak.) onların o kâfirce, cahilce hareketlerinden dolayı üzülme. Onlar lâyık oldukları âkibete elbette kavuşacaklardır. Allah Teâlâ'nın her hüküm ve takdirinde ise bir nice hikmetler vardır. Artık o dinsizler, kendi kötü hareketlerinin, iddialarının cezasına hazırlansınlar.

 

       "Hicr" kelimesi lügatte men etmek manasınadır. Akıla da sahibini çirkin şeylerden men ettiği için "hicr" denilmiştir. Birşeyden men olunmuş kimseye de "mehcur"denilir. Bu kelime haram mânâsında da kullanılmaktadır.

    O müşrikler diğer bir nevi yalanda, iftirada bulunarak (Dediler ki: Şu hayvanların karınlarındaki) yavmlar, yani behirelerin, şaibelerin ceninler! (sade erkeklerimize mahsustur.) yalnız onlara helâldir. (Ve kadınlarımıza haram kılınmıştır.-) Onlar o yavruların etinden yiyemezler. (Ve eğer ölmüş olursa) O yavrular ölmüş olarak doğarlarsa (onlar) erkekler de, kadınlar da (o'nda) o hayvanların karınlarında bulunanlar da (ortakdırlar.) hepsi de onlardan yiyebilirler. (Allah Teâlâ onlara) Böyle hakikata aykırı iddialarda bulunanlara (bu vasıflarının) böyle hayvanları muhtelif nevîlere ayırarak onları yalan yere helâl ve haram ile vasıflandırmalarının (cezasını yakında verecektir.) onlar Cenâb-ı Hak'ka iftirada bulunarak böyle yalan söylemelerinin cezasını dünyada ve dünyada olmassa da ölür ölmez âhirette elbette göreceklerdir. Onlar cezaya hak kazanmışlardır. (Şüphe yok ki, o) Yüce Yaratıcı (hakimdir) onların hikmet gereği olan cezalarını terk etmez ve (alimdir.) onlardan meydana gelen o (irkin hareketleri, iddiaları tamamen bilir, ona göre hak ettikleri azapları verir.

  Çocuklarını beyinsizlikten ve bilgisizlikten dolayı öldürenler ve Allah Teâlâ'nın rızık olarak verdiği şeyleri Cenâb-ı Hak'ka iftira ederek haram sayanlar şüphe yok ki, hüsrana uğramışlardır. Muhakkak ki, onlar sapıtmışlar, doğru yolu bulamamışlardır.

   Bu mübarek âyetler, çocuklarını öldüren müşriklerin ne kadar hüsrana uğramış câhil kimseler olduklarını bildirmektedir. Ve bir nice hârikaları hoş, faydalı ve farklı nevide nimetleri meydana getirmekte olan Kerem sahibi yaratıcının azamet ve birliğine deliller göstererek müşriklerin bu hakikatları görmekten ne kadar mahrum bulunmuş olduklarına işaret etmektedir. Şöyle ki: And olsun (Çocuklarını beyinsizlikten) akıllarının hafifliğinden (ve bilgisizlikten dolayı) Allah Teâlâ'nın kendilerini de, çocuklarını da rızıklandıracağını bilmediklerinden dolayı o yavruları (öldürenler ve Allah Teâlâ'nın rızık olarak verdiği şeyleri) behireler, şaibeler gibi helâl olan nimetleri (Cenab'ı Hak'ka iftira ederek haram sayanlar) bunları Hak Teâlâ şu şekilde haram kılmıştır diye hakikate aykırı iddialarda bulunanlar (şüphe yok ki, hüsrana uğramışlardır.) büyük zararlara mâruz kalmışlardır. Ve (Muhakkak ki onlar sapıtmışlar) dalâlete düşmüşler (doğru yolu bulamamışlardır.) hidâyete eren kimseler olmamışlardır. Artık onlar ne kadar irşada çalışılırsa çalışılsın, yaşantılarındaki fenalıktan dolayı hidâyete ulaşacak kimseler değildirler. Ne fena bir kabiliyet!.

 

   Bu mübarek âyetler, bir takım hayvanların ne gibi hizmetler, faydalar için yaratılmış olduklarına işaret ediyor, ve dört çeşide ayrılan ehli hayvanlardan hiçbirinin etinin öyle müşriklerin iddia ettikleri gibi haram olmadığını bildiriyor, bunun aksini kabul edenlerin zâlim, cahâlete mâruz, hidayetten mahrum kimseler olduğunu kınama gayesi ile hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Cenab'ı Hak bağlan, bahçeleri, çeşitli ağaçları, bitkileri sizin menfaatiniz için yaratmış olduğu gibi daha nice şeyleri (Ve) özellikle (hayvanlardan yük taşıyanlar) deve, at, katır gibi üzerlerine ağırca yükler yüklenilenleri (ve serilecek olanları) tüyleri, kılları, derileri veya kesilmeler itibariyle yerlere döşenilecekleri (-de o-) Kerem sahibi Yaratıcı (-yaratmıştır-.) Bunlar ne kadar faydalı nimetlerdir. Binaenaleyh (Allah Teâlâ'nın size rızık kıldığı) sizin için ekinlerden, hayvanlardan helâl kılmış olduğu (şeylerden yiyin.) istifâde edin, bunların yaratılması, sizin faydanız ve menfaatiniz içindir. Bunları kötüye kullanarak kendinizi günaha düşürmeyin. (Ve şeytanın izlerine uymayın.) o nimetlerin helâl ve haram olmaları hususunda öyle şeytan yaratılışlı müşriklerin sözlerine bakıp aldanmayınız. (Şüphe yok ki, o) Şeytan, onun yolunu takib eden herhangi bir fert (sizin için apaçık bir düşmandır.) sizi aldatarak hak ve hakikatten mahrum bırakmak ister. Bir takım hayvanları insanların bir kısmına helâl, diğer bir kısmına haram gösterir, bir kısım hayvanları da putlar adına keserek helâl olmaktan mahrum bırakır.

       -Allah Teâlâ- Sekiz çift -yarattı-. Koyundan iki, keçiden de iki. De ki: İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi?. Veya iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı?. Eğer siz doğru sözlü iseniz, bana bir bilgi ile haber veriniz.

  (-Allah Teâlâ-) O hayvanları (Sekiz çift -yarattı-.) şöyle ki: (Koyundan) Biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki, keçiden de) biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki.) çift vücude getirmiştir ki, bunların toplamı dört çift eder. Resulüm!. O müşriklere, hayvanların bazen erkeklerini, bazen de dişilerini veya onların döllerini ona buna haram tanıyan cehalet sahiplerine (De ki:) Allah Teâlâ bu iki nevî hayvanlardan (iki) cins (erkeği mi haram kıldı) öyle. sizin iddia ettiğiniz gibi yoksa (iki) cins (dişiyi mî) haram kıldı, (veya iki) Haram cins (dişinin) dişi koyunlar ile dişi keçilerin (rahimlerinde bulunan yavruları mı?.) erkek olsun, dişi olsun haram kıldı. (Eğer siz doğru sözlü) İddianızda sadık kimseler (iseniz bana bir bilgi ile) Allah tarafından haramlıkları bilinen bir emir ile, bir semavî kitab-ı ile. Peygamberlerin bildirmiş olmalarıyle (haber veriniz.) iddianızı öyle isbat ediniz, bakalım. Nerede o!. Bu mümkün mü?. Artık siz öyle helâl ve haram kılmaya nasıl ina-nabiliyorsunuz?.

    Deveden de iki çift, sığırdan da iki çift -yarattı- de ki: İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi?. Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı?. Yoksa siz Allah Teâlâ bununla size tavsiyede bulunduğu zaman hazır mı idiniz?. Artık insanları bilgisizce saptırmak için Allah Teâlâ'ya karşı yalan yere iftirada bulunan kimseden daha zâlim kim vardır?. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

      Cenâb-ı Hak (Deveden de iki çift) bir kısmı erkek diğer bir kısmı dişi olmak üzere iki çift (sığırdan da) biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki çift -yarattı") bunları varlık alanına çıkardı. Habibim!. Öyle kendi kendilerine helâl ve haram iddiasında bulunanları susturmak için (de ki:) bu iki neviden olan iki kısım (erkeği mi) Allah Teâlâ size (haram kıldı, yoksa iki) kısım (dişiyi mi?.) haram kıldı (Yoksa) o (iki) kısım (dişinin rahimleri de bulunan yavruları mı?.) erkek olsunlar olmasınlar haram kıldı, söyleyin bakalım!. (Yoksa siz Allah Teâlâ bununla) Bu tahrim ile (size tavsiyede) mi bulundu da siz o tavsiyede (bulunduğu zaman hazır mı idiniz) de bundan haberdâr oldunuz!. Siz Yüce Peygamberlerin beyanlarına inanmıyorsunuz ilâhî huzurda bulunup onun emirlerini, tavsiyelerini kabul etmek ise sizin için elbette mümkün değildir. O halde nasıl oluyor da böyle bir helâl ve haram kılma iddiasında bulunuyorsunuz?. (Artık) Ey putperest câhiller!, (insanları bilgisizce) öyle bir haramın Cenâb-ı Hak'tan sadır olduğunu bilmeksizin (saptırmak için Allah Teâlâ'ya karşı yalan yere iftirada bulunan kimseden daha zâlim kim vardır?.) elbette ki, en zâlim, bu gibi iftiracı olan kimsedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.) Artık zulmün en son gayesine varmış olan öyle iftiracılar, nasıl hidâyete nail olabilirler?. Onlar, küfr ve şirkin karanlıklarından kurtularak imân nuruna kavuşamazlar. Çünki onlar bu imâna olan tabii yeteneklerini zâyetmişlerdir.

    De ki: Bana vahy edilmiş olan da, yiyecek bir kimseye yiyeceği haram kılınmış bir taam bulamıyorum. Meğer ki ölü veya akan kan veya domuz eti ki, bu şüphesiz bir murdar şeydir veyahut birfısk ki üzerine Allah'tan başkasının ismi zikredilerek kesilmiş bulunur. Bununla beraber her kim yemek zorunda kalırsa başkasına zarar vermeksizin ve haddi aşmaksızın -bunlardan yiyebilir- Çünki senin Rab'bin şüphe yok ki, bağışlayan, esirgeyendir.

         sözleriyle bir takım şeylerin helâl ve haram olduğunu iddia eden câhillere (De ki: Bana vahy edilmiş olanda) Kur'an-ı Kerim'd e o ilâhî bir vahiyden ibarettir.

    necasetler! yer durur. Böyle murdar, zararlı olan herşey ise dinî bakımdan zâten haram bulunmuştur. (Veyahut bir fısk ki, üzerine Allah'tan başkasının ismi zikredilerek kesilmiş bulunur.) Putların adları zikredilerek boğazlanmış olur. İşte bunların yenilmesi haramdır. Bunların bu haramlığı ilâhî vahye dayanmaktadır. (Bununla beraber) Bu hususta da dinî bir izin vardır. Şöyle ki (her kim yemek zorunda kalırsa) kendisine açlık isabet edip de başka yiyecek helâl, birşey bulamazsa ve öyle açlığı devam ettiği takdirde öleceğinden korkarsa o halde kendisi gibi yemek zorunda olan bir şahsın hakkına (tecâvüz etmeksizin) onun elinden öyle hayâtını kurtaracak bir yiyeceği almaksızın (ve haddi aşmaksızın) zaruret miktarını geçmeksizin hayatını kurtaracak derecede (bunlardan yiyebilir.) bundan mes'ul olmaz, buna müsaade vardır, bu ilâhî bir merhametin eseridir. (Çünki senin Rab'bin şüphe yok ki gafurdur) Bunu yemekten dolayı hesaba çekmez ve (rahimdir.) öyle yemek zorunda olanlara o haram şeylerden istifâde etmelerini mubah kılmıştır.

 

     Bu mübarek âyetler, Yahudi'ler için vaktiyle haram kılınmış olan bir kısım şeyleri bildirmektedir. Ve onların yalanlamalarının iltifata değer olmadığına ve kendilerinin lâyık oldukları cezalara işaret etmektedir. Şöyle ki: Bazı yenilecek şeyler bir ceza olmak üzere Yahudilere haram kılınmıştı. Yahudi'ler ise o şeylerin Nuh ve İbrahim Aleyhisselâm zamanından beri haram kılınmış olduğunu iddiada bulunurlar. Cenâb-ı Hak ise onların bu iddialarını red için şöyle buyuruyor: (Ve) özellikle (Yahudi'ler üzerine) kendilerine bir ceza olmak üzere (her tırnaklı olanı) deve gibi, kuşlar gibi, bir takım yırtıcı hayvanlar gibi şeylerin etlerini (haram kıldık) halbuki, bunların bir kısmı onlara evvelce helâl, bulunuyordu (ve onlara sığırdan ve koyundan -çıkarılan-) onların karınlarını, bağırsaklarını kaplamış olan (iç yağlarını da haram kıldık.) bu hayvanların etleri onlara helâl olduğu halde bu yağları haram kılınmıştır. (Ancak bunların sırtlarına veya bağırsaklarına yapışkan olan) O iç yağları (veya bir kemiğe karışan yağlar) meselâ: Kuyruk kemiğine bitişik bulunan, kabaca etler ile birleşen yağlar (müstesna.) onlar haram kılınmamıştır. (Bunu) Bu haram kılmayı veya bu cezayı (onlara haddi astıkları için) meselâ haksız yere Peygamberleri öldürdükleri ve insanların mallarını yedikleri için, yasak olan faizden kaçındıkları için, böyle sebeblerden dolayı (bir ceza olarak yaptık.) onlar böyle bir cezayı hak etmişlerdir. (Ve şüphe yok ki, biz elbette doğru söyleyeniz.) Onların zulümleri ve haddi aşmaları yüzünden öyle cezalara mâruz kalmış olmalarına ait beyanlarımız elbette tamamen doğrudur, gerçek duruma uygundur.

  İmdi Seni yalanlarlarsa de ki: Rab'biniz geniş bir rahmet sahibidir. Fakat onun azabı da günahkâr olan bir topluluktan uzakl aştın lam az.

  şiddetli bir ceza vermeğe kadirdir. Artık uyanmalı, inkârdan vazgeçmeli; Hak Teâlâ'nın merhamet ve şefkatine sığınmalıdır, İnsanlık için bundan başka kurtuluş çaresi yoktur.

   Bu mübarek âyetler, müşriklerin ileri sürecekleri mazeretlerin asılsız olduğunu, iddialarının bir ilme, bir delile dayanmadığını bildirmektedir, Cenâb-ı Hak'kın ise en açık, en sağlam delile sahip ve kulları üzerinde dilediği gibi tasarrufa kadir olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müşrik olanlar) Kendilerine, işlemiş oldukları küfr ve şirkten dolayı bir azabın gelmeyeceğini isbat için (elbette diyeceklerdir ki: Eğer Allah Teâlâ) bizim böyle müşrik olmayıp Allah'ı birleyen kimseler olmamızı ve birşeyi haram kılmamamızı (dilemiş olsaydı biz de şirke düşmezdik, babalarımız da) şirke düşmezlerdi (ve ne de birşeyi haram kılardık.) binaenaleyh bizim bu şirkimiz ve bazı şeyleri haram kılmamız; Allah'ın dilemesinin bir neticesidir. Artık biz bunlardan dolayı neden sorumlu olalım ve azap görelim?. (Onlardan) O câhil müşriklerden (evvelkiler de) onlar gibi câhil, müşrik babaları, dedeleri de kendilerinin sorumlu olacakları ve azap görecekleri hakkındaki dinî ihtarları (yalanlamıştı.) onlar da küfürlerinde böyle İsrar edip durmuşlardı. (Nihayet azabımızı tatlılar.) Allah'ın kahrına uğrayıp gittiler, tufan hadiseleri ve diğer felâketler tarihen sabit birer hakikattir. Eğer bu iddialar doğru olsaydı onlar öyle azaplara felâketlere uğrarlar mıydı?. Resulüm!. O câhillere (De ki: Sizin) bu iddialarınızın doğruluğuna dâir (yanınızda ilimden birşey var mı?.) hangi kuvvetli bir delile dayanarak böyle bir iddiada bulunuyorsunuz?. Allah'ın iradesinin ne şekilde tecelli ettiğini biliyor musunuz ki ona dayanarak kendinizi mazur görüyorsunuz?. Cenâb-ı Hak, sizi zorla, baskıcı bir irâde ile şirke sevketmiş değildir. Belki sizin kesb ve irâdenizden    dolayı hakkınızda küfr ve şirki dilemiş ve takdir buyurmuştur. Evet... Cenâb-ı Hak, insanlığa bir kabiliyet vermiş, onlara imân etmelerini emretmiştir.

      kendi ihtiyarlarına göre hareket edip ona göre mükâfat ve ceza göreceklerini beyan etmek için de    ise dileyen imân etsin, dileyen inkâr etsin... (Kehf, 18/29) buyurmuştur. Binaenaleyh kendi kudretini, iradesini küfre sarfeden bir kimse hakkında Cenab'ı Hak'kın küfrü yaratması, onun mes'üliyetten kurtulmasını icab etmez. Belki o kimse, Allah'ın emrine muhalefet etmiş, kendi yaratılışını, iradesini kötüye kullanmış olduğundan dolayı hakkında ilâhî iradenin öyle meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Artık mes'üliyetten nasıl kurtulabilir?. Buna dâir bir deliliniz var ise (Onu bize çıkarsanıza?.) ne mümkün!. (Siz) Ey müşrikler!. Bu iddianızda bâtıl bir (zandan başka birşeye tâbi olmuyorsunuz.) sahipleri için faydalı olmayacak yanlış ve açık delillere muhalif olan bir zan'na dayanıyorsunuz, bunun ne kıymeti olabilir?. (Ve siz ancak yalan, yanlış tahminlerde bulunanlardan) Câhil, Hak'ki yalanlamaya cür'etkâr kimselerden (başka değilsiniz.) artık öyle zanlar sizin için bir delil olamaz.

  De ki: Kesin delil, Allah Teâlâ'ya mahsustur. Eğer o dileseydi elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.

  Allah'ın yüceliğinin tecelli etmesine aykırı olduğundan öyle dilememiştir. Kim kendi kudret ve iradesini hak yola sarfederse Cenâb-ı Hak da onun için hidâyeti nasip buyurur. Bilâkis kim de kendi iradesini, kudretini kötüye kullanırsa Cenâb-ı Hak da onu lâyık olduğu sapıklığa düşürür. Bunlar bu imtihan âleminin gereğidir. Hak Teâlâ'nın rahmetinin geniş ve azabının şiddetli olması bu suretle tecelli edecektir.

        Bu âyeti kerime, iddia ettikleri haramlar hakkında delilden mahrum olan müşriklerin bu davalarına doğru bir şahit getiremeyeceklerini şöylece meydana koymaktadır. Resulüm!. Öyle bazı şeylerin haram olduğunu iddia eden müşriklere (De ki: Haydi Allah Teâlâ bunları) şu haram tanımakla olduğunuz şeyleri (muhakkak haram kıldı diye şahadet edecek olan şahitlerinizi getiriniz.) iddianızın doğruluğuna şahitlik ediversinler. Heyhat!. Buna şahadet edecek doğru şahit ne gezer!. (Şayet onlar şahadet ederlerse) hakikata aykırı olarak şahitlikte bulunmuş olacaklardır. Artık (sen onlar ile beraber şahitlikte bulunma.) onları bırak, kendilerini tasdik etme. Çünki onlar iftirada, yalan yere şahitlikte bulunmuş olacaklardır. (Ve âyetlerimizi yalanlayanların) helâl ve haram hakkındaki Kur'ânî beyanları tasdik etmeyenlerin (ve âhirete inanmayanların arzularına uyma) öyle inkarcıların, Allah'ın kitabı ile sabit hükümleri kabul etmeyenlerin eğilimlerine istek ve arzularına asla iltifatta bulunma. (Ve onlar) Öyle câhil, bâtıl inançlı kimselerdir ki (başkalarını Rablerine eş tutarlar.) Kâinatın Yaratıcısına kendi putlarını, âciz mahlûkları ortak tanırlar, öyle bozuk, akıl ve fikire aykırı olan iddialarda bulunup dururlar. Artık öyle Allah Teâlâ'nın âyetlerini yalanlayan, âhiret âlemini inkâr eyleyen ve mahlûklardan bir kısmını Yüce Yaratıcıya eş tanıyan bir topluluğa tâbi olmak nasıl uygun olabilir?.

       De ki: Geliniz, Rab'binizin, üzerinize neleri haram kılmış olduğunu okuyayım: Ona hiçbir şeyi şerik koşmayınız, ve ana ile babaya iyilik ediniz. Ve çocuklarınızı yoksulluktan dolayı öldürmeyiniz. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. Ve kötülüklere, onlardan açıkça olana da, gizlice olana da yaklaşmayınız, ve Allah Teâlâ'nın haram kıldığı herhangi kimseyi de öldürmeyiniz, hak ile olan müstesna. İşte bunlar ile size tavsiyede bulunmuştur. Tâki akıllıca düşünesiniz.

       hiçbir kimsenin hayatına kasdetmek caiz olmaz. (İşte bunlar ile) Bu teklif olunan beş husus ile bir lütuf ve merhamet olmak üzere Rab'biniz (size tavsiyede) tekitli olarak emir ve tenbihte (bulunmuştur. Tâki) ey mükellef insanlar!, (akıllıca düşüneniniz.) Bu husustaki İslâmî hükümlerin faidelerini, hikmetlerini güzelce tefekkür ederek kendinizi o beyan olunan yasakları, kötülükleri işlemekten men edesiniz. Ne büyük bir ilâhî ikaz!.

     Bu mübarek âyetler de uyulması gereken, ve güzel bir şekilde yerine getirilmeleri fikir ve içtihada dayanan beş nevi insanî vazifeyi beyan ve tavsiye buyurmaktadır. Ve bu nevi vazifeleri yerine getirmemenin tehlikesini bildirmektedir. Şöyle ki: Ey veliler, vasiler!, idareniz altında bulununa herhangi bir (Yetimin malına "rüştüne kadar- yaklaşmayınız.) yani: Yetim, akil baliğ, malını idareye kadir oluncaya kadar onun malını güzelce idare ediniz, o malı haksız yere sarf etmeyiniz, hattâ böyle bir maksatla yanına bile yaklaşmayınız, reşit olunca da kendisine teslim ederek o yükten kurtulunuz. (Sadece en güzel bir şekilde yaklaşın.) O malı muhafaza etmek veya verimli bir hâle getirmek için harcanması gereken miktar müstesna, onu harcayabilirsiniz, (ve ölçüğü ve tartıyı adalet üzere yapınız.) Bunları yaparken ifrat ve tefritten kaçınınız, dosdoğru adaletli bir şekilde tamamlayınız. Meselâ: Bir malınızı satarken miktarını, ağırlığını olduğundan fazla göstermeyiniz, bir malı satın alırken de o malın miktarını, ağırlığını olduğundan noksan göstermeğe tenezzül etmeyiniz, böyle hareket, adalete aykırıdır ve haramı istemeye sebeptir. Terazilere, ölçeklere hakkıyla riâyet etmelidir, bir müslüman için öyle maddi, geçici bir menfaat düşüncesiyle gerçeğe aykırı iddiada harekette bulunmak asla caiz olamaz. (Biz bir kimseyi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız) Binaenaleyh böyle tartılan ve ölçülen şeylerde de adalete uymak, insanların gücünün üstünde değildir, bunlara uymamalarından dolayı mazur olamazlar, bunlara uymakla mükelleftirler (ve söz söyleyeceğiniz zaman) bir hadiseyi haber vereceğiniz veya bir hâdiseye hüküm ve şahitlikte bulunacağınız vakit (adaletle bulununuz) doğruluktan ayrılmayınız, doğrusu ne ise onu söyleyiniz, ona göre hüküm veriniz, şahitlikte bulununuz, (isterse ki,) Lehine veya aleyhine söyleyeceğiniz kimse (yakınlarınız.) akrabanızdan bulunsun, yine doğru söylemekten, hakka riâyetten ayrılmayınız. (Ve Allah Teâlâ'ya verdiğiniz sözü yerine getiriniz.) Böyle adalete riâyet hususundaki ve diğer dini hükümlere devam etme hususundaki emirlerine göre hareketten ayrılmayınız, dinen kabul ettiğiniz ve üzerinize almış olduğunuz vazifeleri yerine getirmeğe çalışınız. (İşte) Cenâb-ı Hak (size bunlar ile) bu ayrıntılı olarak bildirilen vazifelerle (tavsiyede bulunmuştur.) tekitli bir şekilde emir ve tenbih buyurmuştur. (Umulur ki, düşünürsünüz -öğüt alırsınız-.) Gerektirdiği şekilde amelde bulunursunuz, ona göre davranışlarınızı güzelce tanzim ederek sorumluluktan kurtulur, mükâfatlara kavuşursunuz.

        Ve şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur. Artık ona tâbi olunuz, başka yolları takib etmeyiniz. Sonra bunlar sizi Cenâb-ı Hak'kın yolundan ayırır. İşte size bununla tavsiyede bulundu. Gerektir ki, siz sakınasınız.

 

  Cenâb-ı Hak'ka ortak koşmamak.

  Çocukları fakirlik korkusuyle öldürmemek.

  Kötü şeylere yaklaşmamak.

  Öldürülmeleri haram olan kimseleri öldürmemek.

  Ölçüleri adaletle yapmak.

 

  Hak Teâlâ'ya verilen sözü tutmak.

 

     Bu âyeti kerime, Kur'an-ı Kerim'in inmesinden evvel de beyan olunan hükümleri içeren ilâhî bir kitabın Hz. Musa'ya verilmiş olduğunu onun da bir rahmet ve hidâyet vesilesi bulunduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!. Size haramları ve diğer hükümleri bildirdikten (sonra) haber vereyim ki: (biz Musa'ya) da verdiğimiz kitabın (hükümlerine) Musa gibi (güzelce riâyet edene) de öyle iyi ve ihsanda bulunan bir zata da (kitabı) Tevrat-ı şerifi (tamamlanmış bir şekilde) diğer hükümleri de mükemmel olarak kapsayıcı bir tarzda (ve herşeyi) dinî işleri, dünyevî ve uhrevî vazifelere, bir takım ilâhî hakikatlere ait meseleleri (ayrıntılarıyla) bildirmek (ve) o kitabın hükümlerine bağlanıp gösterdiği yolu takib edenlere (bir hidâyet ve rahmet olmak için verdik.) böyle bir ilâhî kitabı ihsan ettik, (Tâki) onun kavmi bu kitab-ı Kerim sayesinde itikatlarını düzelterek, amellerini İslah ederek (Rablerinin huzuruna) âhiret âlemine (varacaklarına imân etsinler.) Kurtuluşa ulaşsınlar. Ne büyük bir ilâhî lütuf, İsrail oğulları bundan istifâde etmeli değil miydi?. Ne yazık ki birçokları bu hidâyet yolunu takib etmemişlerdir.

     Bu mübarek âyetler, Tevrat'ın birçok hükmü içeren ilâhî bir kitap olduğunu bildirmekle beraber Kur'an-ı Kerim'in daha tamam ve daha güzel bir şekilde bir nice dinî hükümleri kapsadığını ve binaenaleyh Kur'an-ı Kerim'e daha güzel bir şekilde uymanın lüzumunu bildirmektedir. Ve böyle bir ilâhî kitabın inmesinden dolayı artık kimsenin cehaletini mazeret makamında ileri sürmesine imkân kalmadığını, böyle kutsî bir kitabın hükümlerine uymaktan kaçınanların pek fazla azap göreceklerini jöylece hatırlatmaktadır. (Ve bu) Emirleri, yasakları size okunan Kur'an-ı Kerim (bir kitaptır ki) kıymet ve yüceliği takdirlerin üstünde bulunan ilâhî bir vahiyden ibarettir ki, (bunu biz) şanı yüce olan (indirdik.) Resulüme inzal ettik. Bu kitap (mübarektir.) Dünyevî ve uhrevî fâideleri pek çoktur. (Artık ona tâbi olunuz.) Onun bütün hükümlerine riâyet ediniz, (Ve sakınınız.) onun hükümlerine muhalefetten kaçınınız, (tâki rahmete eresiniz.) ilâhî merhamete ulamasınız, dünyada da âhirette de selâmet ve saadete kavuşasınız.

  Demeyesiniz ki, kitap ancak bizden evvel iki taifeye indirilmiştir ve biz onların okumasından şüphesiz ki, habersizdir

    Ve bu kitab-ı Kerim, Ey Son Peygamber'in imâna davet ettiği insanlar!. Size Allah tarafından ihsan buyurmuştur (Demeyesiniz ki) ne yapalım, bizim kitabımız yoktu (kitap ancak bizden evvel iki taifeye) Yahudi ve Hıristiyan milletine (indirilmiştir) bizim ise onlar ile alâkamız yoktur.(ve bîz onların okumasından) Onların hakikatini anlamaktan (şüphesiz ki habersizdik.) onların mahiyetini bilemiyorduk, onlar bizce anlaşılmış ve sabit olmuş değildi.

         Yahut demeyesiniz ki, eğer bize kitap indirilmiş olsa idi, elbette biz onlardan daha faza hidâyete ermiş olurduk. İşte size Rabbin izden açık bir delil de geldi, hidâyet ve rahmet de. Artık Allah Teâlâ'nın âyetlerini yalanlayandan ve ondan -yüz- çevirenden daha zâlim kimdir?. Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri elbette böyle yüz çevirmeleri sebebiyle azabın en kötüsü ile cezalandıracağadır.

 

  Bir duhanın = dumanın zuhuru ki, kırk gün devam edecektir.

  Dabbetülarz = yerden çıkacak garip bir hayvan ki, insanlar ile konuşacaktır.

  Doğu tarafından bir hasefin yani yer batmasının meydana gelmesi.

  Batı tarafından bir yer batmasının meydana gelmesi.

  Deccalın, rablık iddiasında bulunan ve yavaş yavaş helake sürüklenmek üzere bazı hârikalar gösterecek bir şahsın meydana çıkması.

  Güneşin geçici olarak batıdan doğması.

  Hz. İsa'nın gökten yeryüzüne inmesi ve bir müddet daha yaşayıp Hz. Muhammed'in şeriatı ile amel etmesi.

 

  Bu mübarek âyetler, ayrılığın, birleşmemenin kötü âkibetini bildirerek insanları bid'atlere, arzu ve isteklerine uymaktan, ihtilâflara düşmekten, birbirine düşman gumplara ayrılmaktan sakındırmaktadır. Ve kötülükleri işleyenlerin birer misli cezaya uğrayacaklarını bildirmekte iyiliklerde bulunanların da onar misli mükâfatlara nail olacaklarını şöylece müjdelemektedir.

 

    muameleden dolayı dünyada bir mükâfata ulaşsa da âhirette ulaşamayacaktır. Küfürle yan yana olan bir muamele, bir ibâdet, bir itaat sayılamaz. Fakat onun küfrü kendi azim ve kanaatine göre dâimidir, dünyada ebediyen yaşayacak olsa o kanaatte bulunacağına karar vermiş bulunmaktadır. Binaenaleyh onun bu kararı sonsuz olduğundan onun azabı da sonsuz bulunacaktır. Bu cihetle aralarında bir eşitlik vardır.

      Bu mübarek âyetler, asıl doğru yolun İslâm dininden ibaret olduğunu ve Cenab'ı Hak'kın ortak ve benzerden uzak olup bütün ibâdetlerin ona yapılacağını ve bütün mahlûkların varlık ve yokluğunun onun kudretiyle meydana geldiğini şöylece bildirmektedir: Resulüm!. Öyle ayrılığa düşmüş, Allah'ın birliğini terketmiş olan câhillere (De ki, şüphe yok Rab'bim) o terbiye eden sânı yüce Allah'ım, ilâhî vahyi ile, gizli ve açıktaki eşsiz eserleriyle (beni doğru bir yola) hak'ka kavuşturan bir yola ulaştırdı. Yani: Beni (dosdoğru bir dine) İslâm dinine evet... Hz. (İbrahim'in hânif olan dinine) onun bâtıl dinlerden beri olan din yoluna (hidâyet buyurdu.) beni de öyle bir şeref ve saadete kavuşturdu. (Ve o) Yüce Peygamber (müşriklerden olmuş değildi.) o Allah'ı birleyici idi, bir kadri yüce peygamber idi. Ona mensup oldukları iddiasında bulunan müşrikler ile onun asla bir alâkası yoktu. Hz. İbrahim'in temizliği, dindarlığı öyle yanlış inanç sahipleriyle alâkadar olmasına aykırıdır.

 

    Resulüm!. O müşriklere hitaben (De ki: Benim namazım, ibâdetlerim) oruç gibi, hac gibi, kurban vesaire gibi yaptığım ibâdetleri itaatler (ve diriliğim ve ölümüm) hayat ve ölümüm, bu hallerdeki hayr ve iyiliklerim, ölüm anında imân üzere bulunuşum, bütün varlığım (âlemlerin Rab'bi olan Allah Teâlâ içindir.) hepsi de onun birer ihsanıdır, hepsi de onun ilâhî zâtına samimi bir şekilde kulluğu arzetmek içindir. Böyle bir samimiyetle yapılmayan bir ibâdet ve itaat ise zâten kabule lâyık değildir.

  Onun bir ortağı yoktur. Ve ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.

        (Onun)OYüce Yaratıcının hiçbir hususta (bir ortağı yoktur.) o ortak ve benzerden uzaktır. Bütün ibadetlerimiz yalnız onun ilâhî zâtına aittir. Ona kimse ortak koşulamaz. (Ve ben bununla emrolundum.) Ben böyle birlemekle, böyle samimî ibâdetlerle, ve Cenab'ı Hak'kın birliğini ümmetime telkin etmekle mükellefim (ve ben müslümanların) rahmete erişen bu ümmetten İslâmiyet'i ilk kabul eden ve Allah Teâlâ'nın emirlerine uyan zatların (ilkiyim.) ben bu müslüman olma şerefine Allah'ın vahyi ile kavuşmuş, sonra bunu ümmetime telkin etmiş bulunmaktayım.

 

     (Ve muhakkak ki o) Kerem sahibi Mâbud (bağışlayıcıdır.) mü'min kullarının insanlık gereği yaptıkları günahlarını affeder, bağışlar ve o Yüce Yaratıcı (merhamet edicidir.) bütün mahlükatı hakkında lütuf ve yardımı boldur. Özellikle mü'min kulları hakkında ilâhî rahmeti pek fazladır. İşte bu yüce beyanlar hem muazzam bir ilâhî korkutmayı, hem de pek büyük ilâhî bir teşvik ve müjdeyi içermektedir. Artık uyanmalı, O Yüce Yaratıcının azabını gerektiren şeylerden kaçınmalı, af ve lütfunu çekecek güzel amellerde bulunmaya çalışmalıdır. Ey âlemlerin Allah'ı!. Cümlemize uyanmalar nasip et, hepimizi af ve lütfuna ulaşıtr. Peygamber ve Resullerin sonuncusu hürmetine. Amin.