Elif, Lâm, Mim, Sad - Kuran - Bilmen - 7. Sayfa
Elif, Lâm, Mim, Sad: Tabiri hakkında Bakara sûresinin ilk âyetinin tefsirine bakınız. Maamafih bu tâbirin, A'raf Sûresinin bir ismi olduğu da ifâde edilmektedir. Ibni Abbas Hazretlerinden bir rivayete göre de bundan maksat, "Ben bilen Allah'ım" demektir. Bu A'raf sûresinin "Mikat Sûresi", "Misak Sûresi" gibi başka isimleri de vardır. A'raf sûresi, Mekke'i Mükerreme'de nazil olmuştur. Ancak (163) üncü âyetten (170) inci âyete kadar olan sekiz âyeti kerimesi Medine'i Münevvere'de inmiştir. A'raf sûresi, inançlara dinî hükümlere dâir birçok esasları içerir ve bir kısım Peygamberlerin kıssalarını, ümmetlerinin hallerini ayrıntılı olarak kapsar. Mühim bir konu teşkil eden A'raf'a dâir âyetleri topladığı için kendisine "A'raf Sûresi" adı verilmiştir. (46) cı âyeti kerimenin tefsirine bakınız!.
Bu bir kitaptır ki, bununla korkutasın diye ve mü'minlere bir öğüt olarak sana indirilmiştir. Bundan dolayı senin kalbinde sakın bir sıkıntı olmasın.
Bu mübarek âyetler, K ne gibi hususlardan dolayı nazil olduğunu ve Rasûlü Ekrem'in hareket tarzını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bu) Sûre'i celile (bir kitaptır) K bir kısım kutsî sâhifelerini içermektedir (ki bununla) bu yüce kitap ile bir takım dinsizleri (korkutasın) bu kitaptaki azaba âit âyetler ile onları uyanmaya davet edesin (diye ve mü'minleri) de (bir öğüt olarak) bir fâideli, hayrı tavsiye edici bir öğüt mahiyetinde bulunarak, Habibim!. (sana indirilmiştir.) Bu kitabın indirilmesi bu gibi hikmet ve menfaatlara dayanmaktadır. Artık senin vazifen de bunları ümmetine tebliğ etmektir. Onlar bunu güzelce anlayarak aydınlanmaz, bundan istifâde istemezlerse (Bundan dolayı senin kalbinde) vicdanında (sakın) hüzün ve kederden (bir sıkıntı olmasın.) çünki sen vazifeni yerine getirmiş bulunuyorsun. Onların bunu kabul edip etmiyeceğini düşünerek kederli bir halde bulunman icap etmez.
Ey mükellef insanlar!. (Size Rabbinizden indirilmiş olana) K hükümlerine ve Rasûlü Ekrem'in sünnetlerine (tâbi olunuz) Hz. Peygamber'in sünnetlerine, emirlerine ve yasaklarına uymakta Cenab'ı Hak'kın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Çünki Kur'an-ı Kerim, bunu ifâde etmektedir (ve ondan başka dostlara tâbi olmayınız) Cenab'ı Hak'tan başkasını, onun hükümlerine muhalif harekette bulunan insan ve cin şeytanlarını birer idareci tanıyarak onların arkalarına düşmeyiniz, onların vesveselerini kabul etmeyiniz. Çünkü onlar insanı saptırırlar, haktan ayırır, bâtıla düşürürler. Kısacası: Selâmet ve hidâyet dairesinde yaşamak isteyenler, İslâm dininin hükümlerine sarılmalıdırlar, onun düşmanlarının sözlerine kıymet verme melidirler. Ne yazık ki. Ey mükellef insanlar!, (siz pek az öğüt alıyorsunuz.) Hakkınızdaki en hayırlı n as i hat I arı tamamen kabul etmiyorsunuz, durumunuzu, geleceğinizi lâikiyle düşünemiyorsunuz. Hiç dünya tarihinden ibret almanız icap etmez mi?.
Bir nice ülkeyi helak ettik ki, onlara azabımız gece yatarlarken veya gündüzün ortasında uyurlarken gelip çatmıştır.
Bu mübarek âyetler, eski, isyancı ümmetlerin tarihî hallerine nazarı dikkati çekmektedir. Ve dinî mes'uliyetin umumiyetine ve Cenâb-ı Hak'kın herseyi hakkıyla bildiğine işaret ederek insanları tehdit edip uyanmaya davet eylemektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere düşününüz, (Biz nice ülkeleri) nice şehirleri, şehirlerin ahalisini işlenilen küfr ve isyan yüzünden (helak ettik ki) dünya tarihi bunları tamamen kaydetmiş bulunmaktadır, (onlara azabımız) Ya (gece yatarlarken) gelmiştir. Nitekim Lüt Aleyhisselâm'ın kavmi böyle bir azaba uğramıştır. Veya (gündüzün ortasında uyurlarken) "kaylüle" denilen istirahat uykusuna dalmışlarken (gelip çatmıştır.) nitekim Şuayb Aleyhisselâm'ın kavmi de böyle bir azâb ile helak olup gitmiştir. Onlar bütün dinsizliklerinin cezasını öyle gafilce bir halde yaşarlarken derhal bulmuşlardır. Ne mühim ibret manzaralar!!.
Onlara azabımız geldiği zaman ise onların sözleri: Biz hakikaten zâlim kimseler olmuş idik, demekten başka birşey olmamıştır.
(Onlara) O inkarcı, günahkâr cemiyetlere (azabımız geldiği) felâkelerine dâir alametlerin kendilerine yöneldiğini öğrendikleri (zaman ise) ne kadar fena hareketlerde bulunmuş olduklarını anladılar, dinsizliklerini İtirafa mecbur oldular, kendi bozuk fikirlerinin, düşüncelerinin bâtıl olduğuna şahitlik ettiler. Artık (onların sözleri: Biz hakikaten zâlim kimseler olmuş idik, demekten başka birşey olmamıştır.) onlar böyle kusurlarını İtiraf ile pişmanlık göstermekle ilâhî azaptan kurtulmak istediler. Ama ne yazık ki, artık kurtuluş zamanı geçmiş bulunmuştu.
O inkarcı kavimler, dünyada öyle helake mâruz kaldıkları gibi asıl âhirette de ebedî'azâba mâruz kalacaklardır. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Sonra kendilerine Peygamberler gönderilmiş olanlara) Bütün o geçmiş ümmetlere (mutlaka soracağız) onların hakkında ilâhî delillerin tamam olması ve onların bir mazeret beyan etmeğe selâhiyetli olmadıklarının ortaya çıkması için onlara Allah tarafından sualler yöneltilecek, size Peygamberler gelmedi mi?. Gelen Peygamberlerin davetine icabet ettiniz mi?. Etmediniz mi?. Söyleyin bakalım, denilecektir, (ve gönderilen Peygamberlere de elbette soracağız.) Ümmetleriniz size ne suretle icabet ettiler?, diye onların da ifadeleri alınacaktır. Bütün bu sualler, dinsizleri azarlamak içindir, onların alçaklıklarını kendilerine karşı açıklamak hikmetine dayanmaktadır. Yoksa Cenâb-ı Hak, hepsinin bütün hallerini hakkıyla bildiğinden malûmat edinilmesi için böyle bir suale hâşâ ihtiyâcı yoktur. Bu bakımdan bir sual vuku bulmayacaktır.
Bu mübarek âyetler, Ahiret hayatındaki sorgulanılan ve kimlerin kurtulsa nail olup olamayacaklarım bildirmektedir. Ve Cenab'ı Hak'kın nimetlerine karşı lâyıkiyle şükr edilmediğini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak'kın kudretinin, adaletinin bir büyük tecellisi olmak üzere âh i ret gününde bütün insanların dünyada yapmış oldukları amelleri tartılacaktır. Onların dereceleri, mahiyetleri herkese karşı meydana çıkarılacaktır. Binaenaleyh bu amellere mahsus olan bir (tartı da) o ameleri harikulade bir şekilde tartıya tâbi kılmak ta (o günde) o kıyamet âleminde (haktır.) sabittir, vukuu muhakkaktır. (Artık) Bu tartma neticesinde (her kimin) herhangi mükellef bir şahsın (tartıları ağır gelirse) hangisinin iyiliklerine ait tartısı, kötülüklerine mahsus tartısından ağır çekerse (işte kurtuluşa erenler onlardır.) sevaba, kurtuluşa ulaşarak selâmete erecek olanlar onlaran ibarettir. Ne büyük bir başarı!.
Her kimin de tartıları hafif gelirse onlar da âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyana sokmuş kimselerdir.
Ey âdem oğulları!. (Andolsun ki) kudretim hakkı için (sizi yerde yerleştirdik) sizi yeryüzünde ikamete, tasarrufa, servet ve zenginliğe nail kıldık (ve size orada) yeryüzünde (birçok geçim vâsıtaları meydana getirdik) hayatınızı, idarenizi düzenlemek için çeşitli, ticâret sanat sebebleri yarattık, çeşit çeşit yiyilecek, içilecek nimetleri var ettik, insanları bunlardan istifâde ettirdik. Artık bu kadar ilâhî lütuflar, ibâdet ve itaatte bulunmanızı, şükür vazifenizi yerine getirmenizi icap etmez mi?. Ne yazık ki, ey insanlar!, (siz ise) Bu kadar nimetlere nail olduğunuz halde (az şükr edersiniz.) bu şükür vazifesini hakkiyle yapmaya çalışmazsınız. Halbuki, nimete şükr etmek, nimetin devamına, daha fazla artmasına vesile olur. Nimete karşı nankörlükte nimetin elden çıkmasına sebebiyet verir. Binaenaleyh dünyada ve âhirette nimetlerin devamını, artmasını temin için şükür vazifesini yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu da Cenab'ı Hak'kın emirlerine, yasaklarına güzelce riâyet etmekle meydana gelir. Bunlara muhalefet ise en büyük felâkete sebebtir. İşte şeytanın bu yüzden uğradığı felâket meydanda.
Andolsun ki, sizi yarattık, sonra size şekil verdik. Sonra da Adem'e secde ediniz diye meleklere emir ettik, derhal secde ettiler. Ancak iblis, o secde edenlerden olmadı.
Bu mübarek âyetler; Adem oğlu hakkında şükür vesilesi olan Allah'ı yüceltmenin tecellisini göstermektedir. Allah'ın takdirine razı olmayıp ilâhi emre boyun eğmeyip kibirli bir vaziyet alanların da ne kadar alçaklık ve sapıklığa düşeceklerini bir örnek ile tenbih etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Andolsun ki) Muhakkak surette biliniz ki (sizi yarattık) yani: Sizin vücude gelmenizi takdir ettik veyahut ilk evvel sizin varlık sebebiniz olan Hz. Adem'i topraktan hayata kavuşturduk (sonra size) sizin o muhterem ilk babanıza güzelce bir (suret verdik.) ona insanlık şekil ve görünümünü ihsan ettik. Hz. Adem'in yaratılmasından (Sonra da Adem'e secde ediniz diye meleklere emir ettik) melekler de bu ilâhi emre uyarak (derhal secde ettiler.) içlerinden hiçbiri bu secdeden kaçınmadı (Ancak) meleklerin arasında bulunup cin taifesinin ilk babaları bulunan (İblis) kendisini tabiatıyla içine alan bu emre muhalefet ederek (o secde edenlerden olmadı.) ilâhi emre aykırı harekette bulunmak gibi bir alçakça işi işlemekten sakınmadı.
Artık ateşin çamurdan her yönüyle üstünlüğü nasıl iddia edilebilir?. Bununla beraber Allah'ın emrine itaat bir vazifedir. İsterse mükellef olanlar; o emrin hikmetini idrâk edemez olsunlar.
Hak T e âlâ Hazretleri, ilâhî emrine muhalefet eden iblis'e hitaben (Buyurdu ki: Artık oradan) cennetten veya semâdan (aşağıya) yeryüzüne horlanmış olarak (in) sen melekler arasında bulunmak kabîliyetinden mahrumsun (çünki orada) cennette veya melekler topluluğu arasında (senin için böbürlenmek) Allah'ın emrine karşı büyüklük taslama (salâhîyyetî yoktur.) cennet ve semâ ehline büyüklük taslamak yakışmaz. (Artık) Ey iblis!, (çık) Oradan (şüphe yok ki, sen zelil) kâfir (kimselerdensin.) işte Allah'ın emrine uymayıp onu hafife alan bir kimse böyle horluk ve hakarete mâruz kalır, yüce makamlardan, muhterem zatlar arasından kovulur.
Dedi ki: Bana dirilecekleri güne kadar mühlet ver.
Bu mübarek âyetler, çenetten kovulan şeytanın kıyamete kadar yaşamak temennisini ve bu müddet içinde insanlara karşı nasıl düşmanca bir vaziyet alacağını bildirmektedir. Ve kendisine mühlet verilen şeytan ile ona tâbi olacak olanların nasıl zelilce bir durumda kalacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: İblis cennetten kovulma işitince (Dedi ki:) Ey Rabbim!. Sen (Bana dirilecekleri güne kadar) Adem ile zürriyyetinin sona erip de yeniden hayata kavuşacakları vakte, ikinci sura üfrülme zamanına kadar (mühet ver.) beni o zamana kadar öldürme. Melun iblis, böyle yaşamakla âdem oğularını şaşırtarak onlardan intikam almak istemiş, kendisininde ölümden kurtulmasını temenni eylemiş bulunuyordu.
Buyurdu ki: Sen muhakkak mühlet verilmişlerdensin.
Allah Teâlâ Hazretleri ise onun temennisini tamamen kabul buyurmadı. Ona hitaben: (Buyurdu ki: Sen) Zâten bu temenninden evvel yüce katımdan bilinen bir vakite, öyle ikinci süre üfrülme zamanına değil, birinci şûra kadar, bütün insanların ölecekleri güne değin (muhakkak mühlet verilmişlerdensin.) o güne kadar yaşayacak, sonra sen de ölecek, sonra da âhirete sevkedilerek ebedî azaba uğrayacaksın.
(ben de yemin ederim ki, elbette onlar için) o âdem oğullarını şaşırtmak ve saptırmak için (dosdoğru yolun) Ey Allah'ım!. Sana kavuşturan din yolunun (üzerinde oturacağım.) o yola gitmek isteyenleri şaşırtıp eğri büğrü yollara sevkedeceğim.
Melun şeytan âdem oğullarını nasıl şaşırtmaya çalışacağını, nasıl öcünü alıp rahatlayacağını İtiraf ederek şöyle dedi: (Sonra muhakkak ki, onların) O saptırmaya çalışacağım insanların (önlerinden, arkalarından sağ taraflarından ve sol taraflarından) böyle bütün dört taraflarından (geleceğim) onları her şekilde aldatmaya çalışacağım. Nitekim bir beldeye, bir cemaate karşı düşmanlarının böyle dört taraftan hücum etmesi de olağandır. Artık onların birçoklarını doğru yoldan çıkarmış olacağım (ve) artık (onların çoklarını şükür ediciler b almayacaksın.) elde etmiş oldukları nîmetlerin değerini bilmeyecekler, bunları kendilerine ihsan etmiş olan kerem sahibi Yaratıcıya, karşı şükran vazifesini yerine getirmeyeceklerdir.
Allah Teâlâ ilâhî emrine karşı isyanda, muhalefette bulunan iblis'e hitaben: (Buyurdu ki: Haydi oradan) Cennetten veya semâdan veya melekler arasından (mahkûr) yerilmiş ve rahmetten (kovulmuş olarak çık.) uzaklaş. (Andolsun ki, onlardan) İnsanlardan (her kim sana tâbi olursa) cezasını bulur (elbette cehennemi sizden, hepinizden dolduracağım.) gerek şeytana uyan insanlar ve gerek şeytan ile onun zürriyyetleri tamamen cehenneme sevkedilecekler, lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır. Artık bu korkunç akıbeti düşünmeli!.
Bu mübarek âyetler Hz. Adem'in cennetten çıkarılmasının sebebini ve şeytanın ne kadar insanlık düşmanı, hilekâr bulunduğunu ve onun vesveselerine kapılanların ne kadar kendilerine fenalık etmiş olacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri Meleklere secde etmelerini emr etti (Ve) Adem Aleyhiselâm'a da vahiy "Oluyla buyurdu ki: (Ey Adem!. Sen ve eşin) Havva (cennette yerleşiniz.) cennet sizin ikametgâhınız olsun. Artık (dilediğiniz yerden yiyiniz) cennetin herhangi bir yerindeki ağaçların meyvelerinden istifâde ediniz, (ve) yalnız (şu ağaca yaklaşmayınız.) onun meyvesinden yemeyiniz. O sizin için yasaktır. Bu ağaçtan maksat, ya buğday veya üzüm ağacıdır. Veyahut bunlardan başka bir ağaçtır, (sonra) Bu ağaca yaklaşıp meyvesinden yediğiniz takdirde (ikiniz de) sen de eşin Havva da (zalimlerden) nefislerine haksızlık etmiş, nîmetlerin yok olmasına sebebiyet vermiş olanlardan (olursunuz.) işte böyle bir zulüme düşmemek için bu husustaki ilâhî yasağa riâyet lâzımdır.
Sonra şeytan, ikisine de onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese vermeğe başladı. Ve rabbiniz sizi bu ağaçtan yasaklamadı, ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı, dedi.
(Ve) Şeytan, Hz. Adem ile Havva hakkında dost göründü, vesvesesinin bir güzel niyyete bağlı olduğunu göstermek için (onlara yemin etti ki: Ben muhakkak sizin için elbette hayrı tavsiye edenlerdenim.) sizin öyle ebedî bir nimete kavuşmanızı istediğim içindir ki, size o ağacın meyvesinden yemeyi tavsiye ediyorum, diyerek hainliğini ve kötü maksadını gizlemeğe çalıştı.
Artık onları bâtıl sözle aldattı. Vaktaki, ağaçtan tadıverdiler o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeğe başladı. Onların üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler. Ve Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamış değil miydim ve size şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi idim?.
Bu mübarek âyetler, şeytanın vesvesesine tutulanların ne kadar sorumlu ve mahcup bir duruma düşeceklerini göstermektedir. Ve insanlık hali böyle bir durumla karşı karşıya kalanlar için hemen tövbekar olup Allah'ın affına sığınmaktan başka çare bulunamayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Artık) İblis (onları) Hz. Adem ile Havva'yı (bâtıl sözleriyle) yalan yere yemin etmesiyle (aldattı.) ağacın meyvesinden yemeğe sevkederek onları itaat sahasından muhalefet vadisine indirdi. (Vaktaki) Hz. Adem ile Havva bu şeytanî sözlerin ciddiyetine inanıp bir dalgınlık ve gaflet eseri olarak (ağaçtan) o yasak ağacın meyvesinden (tadıverdiler) derhal kendilerini bu muhalefetlerinin cezası yakaladı, (o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeğe başladı.) hoş nuranî elbiseleri kendilerinden açılıp düşüverdi. Derhal yaptıklarına pişman oldular. (Onların) o kapalı kalması lâzım olan avret yerlerinin (üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler.) bir görüşe göre bunlar incir yaprakları imiş. (Ve) Onların (Rableri) terbiyecileri ve varlıklarının sahibi olan Allah Teâlâ (ise onlara) bir azarlama ve kınama mesabesinde olmak üzere (nida etti ki: Sizi bu ağaçtan) yani meyvesini yemekten (yasaklamış değil miydim?.) neden bundan gaflet ettiniz?. (Ve size şüphe yok ki, şeytan size apaçık bir düşmandır dememiş mi idim.) Artık ne için öyle bir düşmanın sözüne kıymet verip aldandınız?. Allah'ın emrine karşı gelerek bir inat ve çekememezlik sebebiyle secdeyi terk eylemiş olan öyle lanete uğramış bir düşmanın sözüne hiç bakılır mı?.
kerem sahibi Yaratıcımız!. (Biz kendi nefislerimize zulm ettik) Yasak olan bir harekette bulunarak kendimizi azaba uğratmış olduk, (ve eğer bizi) Şu işlediğimiz günahtan dolayı (yari ı gam az) affetmez ve bağışlamaz (isen ve) bize (merhamet buyurmaz) bizi ilâhî lûtfuna kavuşturmaz (isen elbette biz hüsrana) dünyada zarar ve ziyana (uğramışlardan oluruz.) artık bizi affet, mağfiretine, merhametine ulaştır ey kerem ve merhamet sahibi mabudumuz!.
Bu mübarek âyetler, Allah'ın emrine karşı gelmenin bir neticesi olmak üzere Hz. Adem ile Havva'nın ve iblis'in yüce makamlardan yeryüzüne indirilmiş ve aralarında bir düşmanlığın cereyana başlamış olduğunu bildirmektedir. Ve bunların yeryüzünde yaşayacaklarını, orada öleceklerini ve tekrar orada toplanıp dağıtılacaklarını hatırlatmaktadır. Cenâb-ı Hak'kın lütfedip insanlığa avret yerlerini örtecek, kendilerini süsleyecek elbiseler verdiğini, ve onlar için takva ile vasıf lanmanın daha hayırlı, manevî bir elbise olduğunu da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı Adem Aleyhisselâm ile Havva'ya, onların takdir edilen, Cenab'ı Hak tarafından bilinen zürriyetlerine ve lanetlenmiş şeytan ile onun zürriyyeti olan cinlere hitaben: (Buyurdu ki:) ilâhî irâdesi sâdır oldu ki: (Bâzınız bâzınıza düşman olarak) Yeryüzüne (ininiz) aranızda kıyamete kadar düşmanlıklar devam edecektir. İnsanlar arasında düşmanlıklar cereyan edeceği gibi insanlar ile şeytanlar ve cinler arasında da düşmanlık sabit olup elbette yok olmayacaktır. Ey insanlar!. Şeytanlar, cinler taifeleri!, (sizin için yerde bir zamana kadar) Ecellerinizin, yaşama müddetlerinizin nihayet bulacağı ana değin (bir ikametgâh, bir faydalanma) bir istifâde (vardır.) takdir edilmiştir. Bu gerçekleşecektir.
Buyurdu ki: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınızdır.
Yine Cenâb-ı Hak (Buyurdu ki:) Ey insanlar!. Ey Şeytanlar, Cinler!. Sizler (Orada) yeryüzünde (yaşayacaksınız) takdir edilen hayat müddetiniz devam edecektir, (orada öleceksiniz) Yaşama müddetiniz nihayet bulup yeryüzünde ölüme mahkûm olacaksınız, (ve yine oradan) Yeryüzünden kıyamet günü haşır ve neşir için (çıkarılacaksınız.) yeniden hayâta erişip lâyık olduğunuz cezalara kavuşacaksınızdır. Bu sonucu artık düşününüz!.
Ey Adem oğulları!. Size çirkin yerlerinizi örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik, takva elbisesi ise o daha hayırlıdır. Bu işte Allah Teâlâ'nın âyetlerindendir. Belki bunu düşünürler.
(Size çirkin yerlerinizi) Avret yerlerinizi (örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik) yani semâ tarafından doğan güneşler, aylar ve muhtelif yıldızlar vasıtasıyla ve güzel güzel yağmurlar, hayalar vâsıtasıyle geziminizin kaynağı olan şeyleri meydana getirdik, elbise edineceğiniz şeyler) yarattık. Bunların bir kısmı ile avret yerlerinizi örtersiniz, bir kısmı ile de bütün vücudunuzu süslemiş, olursunuz. Fakat sizin için ebedî selâmet ve saadeti temin edecek hükümleri, kuralları da Peygamberler de semavî kitaplar vâsıtasıyle ihsan ettik ki, siz bu sayede manevî bir elbise olan takva ile, Allah korkusu ile, dinî vazifelere uymak
Bu mübarek âyetler, Hz. Adem'in kıssasından alınacak ibreti, Adem'in çocuklarına tavsiye etmekte, şeytanın ve şeytana tâbi olan dinsizlerin ne kadar kötü hareketlerde, iddialarda bulumakta olduklarını gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Ey âdem oğulları!.) Ey elimle yaratmış, bir müddet de cennette yaşatmış, sonra da şeytanın vesvesesi sebebiyle dünya yüzüne indirmiş olduğum Adem'in bütün zürriyyeti, o büyük babanızın başından geçenlerden ibret alınız (Sizi de şeytan bir fitneye düşürmesin) sizi saptırarak sıkıntıya uğratmasın, cennete girmekten mahrum bırakmasın, (nasıl ki, ana ve babanızı) Hz. Adem ile Havva'yı (onların çirkin yerlerini) avret mahallerini (göstermek için onların örtülerini çekip atarak) böyle elbiseden soyutlanmış olmalarına sebebiyet vererek (kendilerini cennetten çıkardı.) onları vesveseleri yüzünden böyle geçici bir mahrumiyete uğrattı. (Şüphe yok ki, o şeytan ve onun topluluğu) Onun zürriyeti, kabilesi (sizi, sizin onları göremiyeceğiniz bir taraftan görürler.) onlar mahiyetleri itibariyle insanlara görünmezler, insanların içlerinde kanlar gibi akmaya, tesir göstermeye kabiliyetli, bulunurlar. Artık onlara karşı pek uyanık bulunmak, onların vesveselerinin tesirine kapılmamak lâzımdır. (Muhakkak ki biz şeytanları imân etmeyen kimseler için dostlar kılmışızdır.) Onların arasında tabii olarak bir münâsebet vardır. Bir imân sahibi hiçbir vakit şeytanı dost ve yönetici kabul etmez. Kendi isteğiyle bile bile onun vesvesesine tâbi olmaz. O şeytana ancak dinsizler tâbi olur, onu kendileri için hareket rehberi kabul ederler.
Ve onlar bir yaramazlık yaptıkları zaman biz babalarımızı da bunun üzerinde bulduk, ve Allah bununla bize emir etmiştir, derler. De ki: Şüphe yok Allah Teâlâ kötü şeyler ile emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ'ya karşı söyler misiniz?.
güzel hareketlere teşvik buyurur, öyle temiz bir tabiatın nefret edeceği, doğru bir aklın çirkin göreceği şeyleri emreder mi?. Böyle iddia ettiğiniz şeyleri ne bizzat Cenâb-ı Hak'tan işitip aldınız, ne de bunlara Peygamberler vasıtasıyla muttali oldunuz. Artık sizin bu iddianız ne kadar büyük cezaları gerektirmektedir bir düşününüz!. (Siz bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ'ya karcı söyler misiniz?.) Böyle bir cür'et, ne kadar büyük bir sorumluluğu gerektirir bunu hiç. düşünmez misiniz?. Ya kötülüklerden olduğu sizce de bilinmesi lâzım gelen şeyleri nasıl olur da Cenab'ı Hak'ka isnat edebilirsiniz?. Böyle bir iftiranın gerektireceği azapları artık bir kere düşününüz!.
Bu mübarek âyetler, dinsizlerin iddialarını re d ile Cenab'ı Hak'kın neleri emir ettiğini bildiriyor, ve bir kısım zatların hidâyete erdiklerini, bir takım kimselerin de şeytanlara uyup sapıklığa düştüklerini gözler önüne seriyor. Şöyle ki: Resulüm!. Öyle Cenâb-ı Hak'kın emretmiş olduğu şeyleri ilâhî zatına isnat eden câhillere (De ki: Benim Rabbim adaletle emretmiştir.) aşırılıktan uzak, hikmet ve menfaati içeren "kelime'i tevhit" gibi insanlığın selâmet ve saadetini öngören şeyler ile emir ve teklifte bulunmuştur. (Ve) Habibim!. Onlara şunu da de ki: (her secde yerinde) Her mescitte, her namaz kılacağınız yerde (yüzlerinizi) tamamen kıble cihetine (doğru tutunuz) kıbleye yönelmiş olunuz (ve ona) o Kerem sahibi Mabuda (dini yalnız O'na has kılarak ibâdette bulununuz.) ibâdet ve itaatiniz bağlılık ve tam bir samimiyet içerisinde olsun, şirk ve gösteriş şüphesinden uzak bulunsun. O kerem sahibi Yaratıcı (Sizi ilkin yarattığı gibi) öldürdükten sonra da (yîne) onun kudretiyle hayat bulacaksınız ve yine (ona döneceksinizdir.) dünyadaki amellerinize göre mükafata, cezaya uğrayacaksınızdır. Binaenaleyh bu akibeti düşünerek ona göre hareketinizi düzenleyiniz.
Bir cemaati doğru yola iletti, bir cemaatin üzerlerine de sapıklık hak oldu. Çünki onlar Allah Teâlâ'yı ona -kulluğu- bırakıp şeytanları dostlar edindiler. Ve zannederler ki, onlar hidâyete ermişlerdir.
O Yüce Yaratıcı kullarından (Bir cemaatı doğru yola iletti) o topluluk temiz yaratılışını iyiye kullandığı için Allah'ın doğru yoluna girmeye hak kazanmıştır, (bir cemaatin üzerlerine de sapıklık hak oldu) O cemaat de yaratılışlarını değiştirip, nefislerinin kötü eğilimlerine tâbi oldukları için hidâyete ulaşma selahiyetini kaybetmiş oldular. (Çünkî onlar Allah Teâlâ'yı) Ona kulluk etmeyi, onun hükümlerine uymayı kendi kötü iradeleriyle (bırakıp şeytanları dostlar edindiler) artık böyle kimseler, sapıklığa düşmüş olmazlar mı?. (Ve) Öyle kimseler (zannederler ki, onlar hidâyete ermişlerdir.) onlar düşmüş oldukları sapıklığın farkına varmazlar, takib ettikleri yolun bir selâmet ve hidâyet yolu olduğunu sanırlar. En büyük bir felâkete uğramış oldukları halde dünyada iken bunun farkında olamazlar. Ne büyük bir cehalet ve gaflet!.
Ey âdem oğulları! Her secde yerinde süsünüzü alıveriniz ve yiyiniz ve içiniz israf da etmeyiniz. Şüphe yok ki, o, israf edenleri sevmez.
sunmaktadır. Şöyle ki: (Ey âdem oğulları!.) Ey Hak Teâlâ'nın mü'min, salih kulları!. (Her secde yerinde) Her mabette, her namaz kılacağınız zaman ve Beytullah'ı her tavaf edeceğiniz vakit (süsünüzü alıveriniz) avret yerlerinizi örtünüz, güzel temiz elbiselerinizi giyiniz, Cenâb-ı Hak'ka karşı saygılı bir vaziyet alınız, (ve) Sizin için helâl olan şeylerden (yiyiniz ve içiniz) bunlar sizin için birer ilâhî lütuftur. Cahiliye döneminde bazı kimseler hac vazifesini yaptıkları günlerde yağlı, tatlı yiyecekleri bırakarak yalnız ölmeye-cekleri miktar birşey ile yetinirlerdi, siz ey müslümanlar!. Böyle yapmakla mükellef değilsiniz, (ve) Bununla beraber bu nimetlerin değerini biliniz, (israf da etmeyiniz.) yiyip içmekte aşırılığa düşmeyiniz, helâl şeyleri haram saymayınız, haram olanları da helâl sanmayınız. Veya elbise hususunda yiyecek hususunda ve diğer geçim hususlarında israfa meydan vermeyiniz. Öyle bir hareket sıhhate, ahlâkî esaslara, iktisadî menfaatlere aykırıdır, Allah'ın nimetine karşı bir kadirbilmezlik mâhiyyetindedir. (Şüphe yok ki, o) Kerem sahibi Yaratıcı (israf edenleri sevmez.) onların o hareketlerine razı olmaz. Öyle israfçı hareketler sosyal münfaatlere her şekilde aykırı olduğundan Allah'ın rızâsına uymamaktadır.
De ki: Allah Teâlâ kulları için çıkarmış olduğu süsü ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?. De ki: O dünya hayatında imân edenler içindir, kıyamet gününde ise
Resulüm!. Beyti şerifi çıplak olarak tavaf eden ve temiz şeylerden bazılarını kendilerine haram kılan müşriklere (De ki: Allah Teâlâ kulları için çıkarmış) yaratıp varlık sahasına getirmiş olduğu (süsü) bir takım temiz, kıymetli elbiseleri (ve temiz rızıkları) yiyilecek ve içilecek lezzetli, temiz şeyleri size (kim haram kılmıştır?.) bunları insanlar kendi kendilerine haram kılamazlar, birşeyin helâllığına, haramlığına hükmedecek olan ancak Allah Teâlâ'dır ve onun vahyine mazhar olan Yüce Peygamberdir. Habibim!. O gafillere (De ki: O) ziynet eşyası ve temiz olan yiyecek ve içecekler bu dünya hayatında esasen (imân edenler içindir) başta onların istifadeleri için yaratılmıştır. Mümin olmayanların bunlardan bu dünyada istifadeleri ise ilk akla gelen şekliyle geçici olmasıdır, (kıyamet gününde ise) Bu çeşitli nimetler (yalnız onlara) o mü'min olan kullara (mahsustur.) artık mü'min olmayanlar âhirette böyle nimetlere ortak olamayacaklardır. Bunlar bilâkis birçok cezalara, azaplara mâruz kalacaklardır. (İşte âyetleri) Böyle dini, dünyevi hükümleri ve diğer meseleleri (bilir kişiler olan bir kavim için) düşünmeye ilâhî hükümlerdeki hikmetleri tefekkür etmeye kabiliyetli olan mü'min kullar için (böyle) güzel, eşsiz bir biçimde (ayrıntılı olarak beyan ederiz.) çünki bu âyetlerden istifâde edecek olan, ancak onlardır.
da haram kılmıştır. Ey müşrikler!. Siz neye dayanarak bir takım putları, insanları ibâdet ve itaat hususunda Allah Teâlâya ortak sanıyorsunuz?. Bu ne kadar cahilce bir hareket!, (ve bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ'ya karşı söylemenizi) de (haram kılmıştır.) bu Allah Teâlâya karşı bir iftiradır, en büyük cahilce bir cesarettir!.
Bu mübarek âyetler, her ümmetin artıp eksilmeyecek belirli bir hayat müddeti olduğunu beyan ediyor. Vaktiyle kendilerine gönderilmiş olan Peygamberlere, onların bildirdiği hükümlere inanıp itaat eden milletlerin ebedî selâmete erişeceklerini müjdeliyor. Allah Teâlâ'nın âyetlerini yalanlayan onlara karşı büyüklük taslayan kimselerin de ebediyyen cehennemde kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Her ümmet için» her şahıs için olduğu gibi her kavim ve cemaat için de (bir ecel vardır.) bir belirli vakit vardır, onun hayat müddeti levhı mahfuzda yazılmıştır. (Artık onların ecelleri geldiği) vakit, son bulacakları (zaman) yüz gösterince artık onlar bunu (ne bir saat gerî bırakabilirler, ve ne de) bu vakti (öne alabilirler.) onlar kendilerince bilinmeyen bu ölüm, bu son bulma zamanı gelince hemen mahvolup giderler. Binaenaleyh daha hayatta iken kaybedileni telâfi etmeye çalışmalıdır, haram şeyleri bırakıp helâl şeylerle yetinmelidir, üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeye gayret göstermelidir. Sonra pişmanlık fayda vermez, noksanları tamamlamaya imkân bulunmaz.
Ey âdem oğulları!. Size içinizden Peygamberler gelir de size karşı benim âyetlerimi beyan edecek olunca kim onlara karşı gelmekten sakınır ve kendini ıslah ederse artık onlar için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Allah Teâlâ her ümmetin belirli bir vakte kadar yaşayacağını, onun ardından lâik olduğu âkibete kavuşacağını hatırlattığı gibi bütün insanlık fertlerine de ilâhî bir merhameti olmak üzere şöyle buyurmuştur. (Ey âdem oğulları. Size içinizden) Kendi nevinizden olarak, Allah tarafından (Peygamberler gelir de size karşı benim âyetlerimi) kitabımı dinî hükümlerimi, bunların delillerini (beyan edecek olunca) içinizden (her kim onlara) o Peygamberlere, o âyetlere (karşı gelmekten sakınır) kendilerine itaat ve riâyet eder (ve kendini ıslah eder) ahlâkını, tavırlarını güzelce düzenler (se artık onlar için bir korku yoktur) kıyamet günü onlar bir azap korkusuna uğramayacaklardır, (ve onlar mahzun da olmayacaklardır.) Güzel, ve istenen bir arzularının yerine getirilmemesi yüzünden bir hüzün ve kedere uğramayacaklardır. Her bakımdan arzuya ulaşmış olacaklardır. Ne büyük bir mükâfat!.
(Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar) Kendilerine gönderilmiş olan Peygamberlerin tebliğlerini kabul etmeyip Allah'ın dininin semavî ki tapları inkâra cür'et gösterdiler (ve onlardan) o Allah'ın âyetlerini kabulden, onlara imân etmekten (kibirlendiler) böbürlendiler, (işte onlar) böyle imândan mahrum olan hakkı kabulden kaçınan şahıslar (ateşin sahipleridir.) dâima ateşle beraber olacak onlardır. (Onlar o ateşte ebedî kalacaklardır.) Ahiret âleminde o ateşten asla kurtulamayacaklardır. Öyle küfr ve kibirlenmenin cezası bundan başka birşey değildir. Bundan Allah'a sığınırız ne müthiş bir ceza.
Artık daha zâlim kimdir, o kimseden ki: Yalan yere Allah Teâlâ'ya iftirada bulunmuş veya onun âyetlerini yalanlamış olur. Onlar yok mu onlara kitaptan nasipler erişecektir. Nihayet onlara elçi meleklerimiz gelip onların canlarını alırlarken derler ki: Allah'tan başka kendilerine taptıklarınız nerede?. Onlar da diyeceklerdir ki: Taptıklarımız bizi bırakıp kayboldular, ve onlar kendi nefisleri aleyhine kendilerinin şüphesiz kâfirler bulunmuş olduklarını îtirâf ile şahitlikte bulunacaklardır.
Bu âyeti kerime, Cenab'ı Hak'ka karşı iftirada bulunmaya, onun âyetlerini yalanlamaya cür'et edenlerin pek feci âkibetlerini ve itiraflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Bir kere düşünmeli (daha zâlim kimdir?.) elbette daha zâlim yoktur (O kimseden ki: Yalan yere Allah Teâlâ'ya iftirada bulunmuş) olur. Cenâb-ı Hak'ka ortak koşar, çocuk isnat eder, onun buyurmamış olduğu şeyleri ona nisbet eder. (veya onun âyetlerini yalanlamış olur.) K ilâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyip Rasülü Ekrem'in bu husustaki beyanlarını yalan sayar durur. Artık böyle müşrik, inkarcı bir şahıs her zalimden daha zâlim bulunmuş olmaz mı?. (Onlar) Böyle iftirada bulunan, yalanlayan şahıslar (yok mu) onlar dünyada bulundukça (onlara kitaptan) levhi mahfuzda yazılmış olan rızıklara, ömürlere ve diğer dünyevî hadiselere ait (nasipler erişecektir.) haklarında takdir edilen şeyler meydana gelecektir. (Nihayet) Ömürleri sona erip ecelleri yüz gösterince (onlara elçi meleklerimiz) ölüm meleği ile yardımcıları (gelip onların canlarını alırlarken) kendilerini kınamak için (derler ki:) ey müşrikler!. Hani (Allah'tan başka kendilerine taptıklarınız nerede?) kendilerini dünyada mabut kabul etmiş olduğunuz ilâhlarınız ne oldular?. Bugün sizi bu başınıza gelen ölümden, uhrevî azaptan kurtarıverseler ya!. (Onlar da) O müşrikler de (diyeceklerdir ki: Taptıklarımız bizi bırakıp kayboldular) böyle ihtiyaçlı bir zamanımızda bizi terkedip gittiler bize bir fayda vermediler. Bu câhiller artık gerçek durumu anlamış, taptıklarının birer ilâh olmadığına kanaat getirmiş olacaklardır, (ve onlar kendi nefisleri aleyhine, kendilerinin şüphesiz kâfirler bulunmuş) o bâtıl mabutlara tapınmış (olduklarını İtiraf ile şahitlikte bulunacaklardır) evet: Onlar o zaman sapıklığa düşmüş olduklarını anlayacaklardır, dünyada öyle ibâdete lâyık, haklarında bir menfaat teminine kadir olmayan şeylere tapınarak Allah'ın birliğini inkâr etmiş bulunduklarını anlayarak pişmanlık göstereceklerdir. Fakat artık bu pişmanlık kendilerine bir fayda vermeyeceklerdir. Bunun vakti geçmiştir.
Buyurur ki: Siz de sizden evvel insan ve cinden gelip geçmiş olan ümmetlerin arasında cehenneme giriniz. Her ne zaman bir ümmet girdikçe yoldaşına -kendi dindaşına- lanet eder. Nihayet hepsi oraya girip birbirine katılınca sonrakiler öncekiler için diyecekdir ki: Ey Rabbimiz!. Onlar bizi sapıttılar, artık onlara ateşten iki kat azap ver. -Cenâb-ı Hak da- buyuracak ki: Hepinize kat kat azap vardır. Lâkin siz bilmezsiniz.
(Öndekiler de) Daha evvel küfre düşmüş, başkalarına da birer kötü örnek olmuş olanlar da, kendilerini müdafaa için (sonrakilere) kendilerine tâbi olanlara (diyeceklerdir ki: Sizin için bizim üzerimize bir üstünlük) ve efdaliyet (yoktur.) biz de sizlere, sapıklıkta ve azabı hak etme hususunda eşitiz. Sizlere de Peygamber gelmiş, Cenab'ı Hak'kın emirleri tebliğ edilmişti, neden bize tâbi oldunuz (Binaenaleyh) Allah tarafından veya evvelki fırkalar tarafından denilecektir ki: Siz de (kazandığınız şey) küfr ve kötü işler (sebebiyle) öyle kat kat (azabı tadınız) sizin cezanız da öyle fazla olacaktır. Devamlı olan bir küfrün: Devamlı olan isyanların cezaları da elbette böyle kat kat bulunacaktır. Artık bunu düşünerek böyle küfr ve isyandan kaçınmak lâzım gelmez mi?. Ne mühim bir ilâhî sakındırma ve bir uyan!.
Şüphe yok o kimseler ki, âyetlerimizi yalanladılar ve onlara karşı kibirlendiler onlar için gök kapıları açılmaz ve deve iğnenin deliğine girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir. Ve işte suçluları böyle cezalandırırız.
Bu mübarek âyetler de dinsizler hakkındaki ilâhî azabın gerçekleşeceğini açıklamakta ve ortaya koymaktadır. Onların bu azabtan kurtuluşlarını imkânsıza bağlayarak bunun dâimi olduğunu kuvvetlendirmektedir. Şöyle ki: (Şüphe yok o kimseler ki,) Küfre düştüler ve bizim açık (âyetlerimizi yalanladılar) onların birer ilâhî âyet olduğunu kabul etmediler (ve onlara karşı kibirendiler) onlara imândan ve gereği ile amel etmekten kaçındılar (onlar için gök kapıları açılmaz) onların duaları, amelleri kabul edilmez, veya onların ruhları oralara yükselemez, (ve deve iğnenin deliğine girinceye kadar) Öyle büyük bir cisim, o kadar dar bir yere girinceye kadar, öyle mümkün olmayan bir hadisenin meydana gelmesine kadar, yani hiçbir zaman (cennete giremiyeceklerdir.) onların cennete girmeleri, böyle vukuu imkânsız birşeye bağlanmıştır. Onlar ebediyyen cehennemde azap görüp duracaklardır. (Ve işte suçluları) Öyle dinsizleri; kutsal değerleri yalanlayan ve küçümseyenleri (böyle) sonsuz şekilde (cezâlandınrız.) binaenaleyh o âyetlerimizi yalanlayan kâfirler de böyle suçlu kimseler oldukları için öyle ebedî cezalara uğrayacaklardır.
Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinden sargılar vardır. Ve işte zâlimleri böyle cezalandırırız.
Bu mübarek âyetler, mü'min, salih kulların kavuracakları ebedî nimetleri müjdelemektedir, ve böyle zatların güçleri üstünde birşey ile mükellef bulunmadıklarını da ilâhî bir lütuf olmak üzere şöylece bildirmektedir. (Ve o kimseler ki) Bizim âyetlerimize (imân ettiler) Allah'ın birliğini tasdik edip, Peygamberlerinin tebliğlerine itaat eylerler (ve iyi amellerde bulundular.) üzerlerine düşen ibâdetleri yerine getirmeye çalıştılar. (Biz ise hiçbir nefsi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız.) Binaenaleyh o kimselerin böyle yapmakla mükellef oldukları ibâdetler, itaatler de zâten kendi güç ve kudretleri dışında bulunmamıştır. (İşte onlar) O imâna ve salih amale muvaffak olanlar (cennet ehlidirler) cennete kavuşacak olan onlardır (ve) onlar (orada) cennette (ebedî kalıcılardır.) daimî bir halde cennet nimetlerine nail olup duracaklardır.
Ve biz onların göğüslerinde kinden her ne var ise hepsini söküp atmışızdır. Onların altlarından ırmaklar akar ve derler ki: O Allah Teâlâ'ya hamdolsun ki, bizi hidayetle buna kavuşturdu. Eğer Allah Teâlâ bize hidâyet etmeseydi biz kendi kendimize hidâyete eremezdik. Muhakkak ki, Rabbimizin peygamberleri hak ile geldiler. Ve onlara işte bu cennettir ki, siz buna -salih- amelleriniz sebebiyle vâris oldunuz, diye nida olunacaktır.
(Ve biz onların) O cennet ehlinin (göğüslerinde kinden her ne var ise hepsini söküp atmışızdır.) onların kalbleri saf, temiz, birbirine karşı sevgiyle coşmuş bulunacaktır. Şayet dünyada iken aralarında bir kin ve hîle bulunmuş ise artık cennette bundan bir eser kalmayacaktır. (Onların altlarından) Köşklerinin, bahçelerinin yanı başından (ırmaklar akar) onların zevklerini, lezzetlerini arttırır dururlar, (ve) Onlar da Cenâb-ı Hak'ka şükür için (derler ki: Allah Teâlâ'ya hamdolsun ki, bizi hidayetle buna kavuşturdu.) bizi böyle nimetlere eriştirdi. (Eğer Allah Teâlâ bize hidâyet etmeseydi) Eğer onun ilâhî yardımları bize erişmeseydi (biz kendi kendimize hidâyete eremezdik.) bedbahüıkta kalırdık, hidâyete ererek böyle nimetlere kavuşamazdık. İşte insanlara lâzım olan, herhangi birşeyi başarırsa bunu Cenâb-ı Hak'kın bir lütfü olarak görmektir. Kendi kudretine, bilgilerine güvenerek kibre düşmekten sakınmalıdır. (Ve muhakkak ki) And olsun ki, (Rabbimizin Peygamberleri hak ile geldiler.) biz de onların irşadı ile hidâyete kavuşarak bu kutlu âkibete eristik. (Ve onlara:) Öyle sevinç içinde kalan, Cenab'ı Hak'ka şükür için böyle itirafta bulunan o cennet sakinlerine hitaben (İşte bu cennettir ki, siz buna salih amelleriniz sebebiyle vâris oldunuz, diye) melekler vâsıtasıyle (nida olunacaktır.) evet... Bu sizin dünyadaki güzel itikadınızın, güzel amellerinizin mükâfatı olarak size Allah tarafından ihsan buyrulmuştur. İşte imânın, salih amellerin muazzam mükâfatı!.
Ve cennet ashabı, cehennem ehline nida edip: Rabbimizin bize vâd ettiğini biz şüphe yok ki hak bulduk, siz de Rabbinizin vâd ettiğini hak buldunuz mu?. Diye soracaklar. Onlar da: Evet... Diyecekler. Derken aralarında bir çağına: Allah Teâlâ'nın laneti zâlimlerin üzerinedir, diye nida etmiş olacaktır.
kendilerine bu şekilde de hatırlatmış olacaklardır. (Onlar da:) O inkarcılar da (Evet... Diyecekler.) ve Allah'ın va'dinin gerçekleşmiş olduğunu itiraf etmeye mecbur kalacaklardır. (Derken) Böyle bir konulmada, tartışmada bulunurlarken bu iki fırkanın (aralarında bir çağına:) İsrafil Aleyhisselâm veya diğer meleklerden biri (Allah Teâlâ'nın laneti zâlimlerin üzerinedir, diye nida etmiş olacaktır.) evet zâlimler, zulûmlarının bir cezası olmak üzere öyle bir laneti hak etmişlerdir.
Laneti hak etmiş olanlar ise (Öyle zâlimler) dir (ki: Allah yolundan) din yolundan Allah'ın kullarını (men ederlerdi.) halkın İslâm dinine girmesine engel olurlardı. (Ve o yolun eğri büğrü olmasını isterlerdi.) Doğru yolu t erke d erek helake götüren yollara eğilim gösterirlerdi, ilâhî hükümleri değiştirerek ve bozarak onlara yanlış bir mahiyet vermek kasdinde bulunurlardı. Cenâb-ı Hak'tan başkasına tapınırlar Allah Teâlâ'nın yüceltemeye lâyık görmediği şeyleri yüceltip dururlardı. (Ve onlar âhireti inkâr eden kimseler idi.) Öyle bir âlemin varlığına inanmaz, onu inkâra cür'et eder, hayâtın yalnız bu dünyaya mahsus olduğunu iddia eder dururlardı. Artık böyle inkâra olan, insanları ilâhî dini kabulden men'e cür'et eden kimseler elbette ebedî azaba lâyık ve cehennemde ebediyyen azap göreceklerdir.
Ve onların arasında bir perde vardır. Ve A'raf üzerinde de bir takım adamlar vardır ki, hepsini de alâmetleriyle tanırlar. Cennet ehline -Selâmün aleyküm- diye nida ederler. Ve bunlar ümit var oldukları halde henüz cennete girmemiş bulunurlar.
(Ve onların) A'rafta bulunan zatların (gözleri ateş ehli tarafına çevrildiği zaman) bunların yüzlerindeki sapıklık alâmetlerini gördükleri ve ne kadar azabı hak etmiş olduklarını anladıkları vakit (de:) Allah'ın dergâhına dua ve niyazda bulunarak (Rabbimiz!.) ey Kerem sahibi Yaratıcımız!. (Bizi) Öyle cehenneme atılacak (zâlimler topluluğu ile beraber kılma derler.) böyle yakarış ve duada bulunurlar. Bu mübarek âyetler, insanlık için büyük bir korku ve uyarıyı içermektedir. Binaenaleyh bizler de daha dünyada iken kâfirlerin o kötü âkibetini düşünmeliyiz, o gibi kimseler ile aynı durumda olmamak için Allah'ın korumasına sığınmalıyız.
Ve A'raf ehli s i m alarmdaki tanıdıkları bir takım kişilere de nida ederek derler ki: Size ne çokluğunuz ve ne de taslamakta olduğunuz büyüklük bir f aide vermiş olmadı.
Bu mübarek âyetler de, A'raftaki zatların cehennem ehline hitab ederek onlara dünyadaki varlıklarının ve hareketlerinin bir fayda vermediğini kınama maksadıyla söyleyeceklerini bildirmektedir. Ve o cehennem ehlinin dünyada iken mü'minlerin Allah'ın rahmetine nail olamayacaklarına ait iddialarının asılsız olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Ahiret âleminde (A'raf ehli) dünyada iken mevki sahipleri bulunmuş olan kâfirlerden (simalarından) cehennemlik olduklarına ve dünyada iken reislerden bulunduklarına ait alâmetleriyle (tanıdıkları bir takım kişilere de) kınamak için, ayıplamak için (nida ederek derler ki:) ey inkarcılar, kendini beğenmişler (Size ne cemiyetiniz) yandaş ve yardımcılarınız veya servet ve zenginliğiniz (ve ne de yaptığınız tekebbür) böbürlenmeniz veya hakkı kabul hususunda kibirlenmeniz (bir faide vermiş olmadı.) ne kadar yanlış hareket etmiş olduğunuzu şimdi anladınız değil mi?.
Yine A'raf ehli, o cehenneme atılan şahıslara kınamak için hitab ederek diyeceklerdir ki: (Ya o kimsler mi idi ki,) O mü'minlerin zayıfları mı idi ki, siz onları hakir görerek (Allah onları rahmetine kavuşturmaz diye) dünyada iken (yemin ediyordunuz!.) şimdi görüyorsunuz ya; onların haklarında ne kadar ilâhî rahmet tecelli ediyor!. Ey dünyada iken öyle hakarete uğramış olan müminler!. (Cennete giriniz) Bundan sonra (size ne bir korku vardır ve ne de siz mahzun olacaksınız.) artık sizin bu saadete ulaşmanızı o inkarcılar görerek bir kat daha zarar ve ziyana uğrasınlar.
Bu mübarek âyetler, cehennemin ehlinin ümitsizce temennilerini, onların dünyadaki inkarcı ve beyinsizce hareketlerinden dolayı âhiret nimetlerine nail olamayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) İki guruptan, yani mü'minler ile kâfirlerden her biri kendilerinin lâyık oldukları yerlerde karar kıldıktan sonra (nâr ehli) şiddetli hararetlerini, açlıklarını azaltabilmek ümidiyle (cennet ehline nida ederek:) ey cennet ehli!. (Suyunuzdan veya Allah'ın size rızık olaak verdiği şeylerden) diğer içilecek veya yiyilecek nimetlerden (bizim üzerimize döküveriniz) onlardan bize de çokça veriniz (diye yalvaracaklar.) böyle boş ve ümitsizce temennilerde bulunacaklardır (Onlar da:) cennet ehli de (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bunları) bu cennet nimetlerini (kâfirler üzerine haram kılmıştır.) kat'iyyen men buyurmuştur. Biz bunları size nasıl verebiliriz?, (diyecekler.) dir.
O kimseler ki, dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve onları dünya hayatı aldatmış oldu. Artık onlar bu günlere yetişeceklerini unuttukları gibi ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldukları gibi biz de onları bugün unutacağız.
(O kimseler ki) Öyle temennilerde bulunan kâfir şahıslar ki, (dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler) onlar dünyada iken bazı hayvanları helâl, bazılarını haram saydılar, çıplak bir halde dini âyinler yaptılar, dinin kutsi hükümleriyle alay edip durdular (ve onları dünya hayatı aldatmış oldu.) dünyanın fani varlıklarına tapınarak dinin mukaddes hükümlerini dikkate almadılar, kendilerine dini vazifelerini telkin ve tavsiye edenlere hakarette ve düşmanlıkta bulundular (Artık onlar bu günlerine yetişeceklerini unuttukları gibi) bu günün meydana geleceğini inkâr ederek imândan kaçındıkları gibi (ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldukları gibi) onların birer ilâhi âyet olduğunu tasdik etmeyip devamlı olarak inkarcı bulundukları gibi (biz de onları bugün unutacağız.) yani: Onların o temennilerine iltifat etmeyeceğiz, onları sonsuza kadar ateşte terkedeceğiz, onların çağrılarına, dualarına icabette bulunmayacağız.
Bu mübarek âyetler, mü'minler için ilâhi rahmetin bir tecellisi olmak üzere K inmiş olduğunu bildirmektedir. Bu kutsal kitabın hükümlerini bırakarak aksine hareket etmiş olanların da her türlü yardımlardan, arzularından mahrum kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak onlara) O inkarcı topluluklara dini vazifelerini telkin etmek ve öğretmek için (bir kitap getirdik.) Kur'an-ı Kerim'i Son Peygamber'e indirdik. (İşte onu imân edecek bir kavim için) o ilâhi kitaptan istifâde etme kabiliyetine sahip olan müslümanlar için (bir yol gösterici rahmet olarak tam bir İlim üzere) muhataplarını irşâd edecek bir tarzda beyanlarını bildiğimiz halde (ayrıntılı olarak zikrettik) inanç, hüküm ve öğütlere ait konuları, mânâları derinlemesine beyan eyledik. Artık bundan her cemiyetin istifâde etmesi icab etmez mi?. Artık o inkarcılar kendi cehaletlerinden dolayı kendilerini mazeretli görebilirler mi?.
Onlar onun te'vilinden başkasını beklerler mi?. Onun te'vili geldiği gün ise onu evvelce unutmuş olanlar diyecektir ki: Muhakkak Rabbimizin Peygamberleri hakkı getirmişlerdir. İmdi bizim için şefaatçilerden kimse var mıdır ki, bize şefaat ediversinler veyahut geri döndürülür müyüz ki, yaptığımız şeylerin başkasını yapıverelim. Şüphe yok ki, onlar nefislerini ziyana uğratmışlardır. Ve o iftira ettikleri şey de onlardan çıkıp gitmiştir.
(Onlar) O kâfirler (onun) o Kitabı Kerimin'in (te'vilinden) onun beyanlarının neye varacağından (başkasını beklerler mi?.) asla beklemezler. Onun doğruluğunun, onun zikrettiği vâd ve tehdidin ortaya çıkmasını asla beklemezler. Çünkü buna inanmış değildirler. Fakat (Onun te'vil! geldiği gün) yani: Onun haber verdiği ceza vakti kıyamet zamanı ortaya çıkıp durunca (ise onu evvelce unutmuş olanlar) onu unutanlar gibi terketmiş bulunanlar (diyecektir ki: Muhakkak Rabbimizin Peygamberleri hakkı getirmişlerdir.) artık onlar böyle başlarına kıyamet kopunca uyanacaklar, peygamberlerin onlara bildirmiş oldukları haşır ve nesrin, sevap ve azabın hak olduğunu anlayıp itirafta bulunacaklar. Fakat artık pişmanlık vakti geçmiş olduğundan bu itirafları kendilerine bir fâide vermiyecektir. O beyinsizler diyecekler ki: (İmdi bizim için şefaatçılardan kimseler varmıdır ki) Bu kıyamet gününde (bize şefaat ediversinler) bizden azabı defeylesinler (veyahut gerî döndürülürmüyüz ki) dünya hayatına iade edilirmiyiz ki, dünyada iken (yaptığımız şeylerden başkasını yapıverelim.) küfrü imân ile, tevhid ile, isyanları ibâdet ve itaat ile değiştirelim. Ne yazık ki, artık bu arzularına ulaşamayacaklardır. (Şüphe yok ki, onlar nefislerini) Dünyada iken, bu teklif yurdunda iken (ziyana uğramışlardır) küfr ve isyanı işleyerek kendilerini manevî helake mâruz bırakmışlardır, (ve o iftira ettikleri şey de onlardan çıkıp gitmiştir.) Bir takım putların Allah Teâlâ'ya ortaklar olduğuna ve kendilerine kıyamet gününde o putların şefaat edeceklerine dâir iftiracı lâkırdılarının bâtıl olduğu da ortaya çıkmıştır. Artık onlar için hiçbir fâide, hiçbir kurtuluş çaresi kalmamış bulunacaktır. İşte küfr ve şirkin müthiş neticesi!.
Muhakkak Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı gün içinde yarattı. Sonra arş üzerine istiva buyurdu. Geceyi gündüze örtüverir, onu çabuk çabuk arar, takib eder. Güneşi de, ayı da, yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. İyi bilmelidir ki, yaratmak da emir de ona mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ pek yücedir.
Dua da bir nevi ibâdettir. Çünkü dua eden bir kimse, Cenab'ı Hak'kın varlığını, yüceliğini, herşeye kadir olduğunu ve kendisinin o kerem sahibi Yaratıcıya muhtaç
(Ve) Ey Allah'ın kulları!. (Yeryüzünde) Peygamberin ve dinî hükümlerin gelmesi suretiyle umumun (ıslah edilmesinden sonra) bunlara muhalefetle, küfr ve isyan ile (bozgunculuk yapmayın) öyle bir hareketten sakınınız, (ve ona) O Yüce Yaratıcıya (korkarak ve umarak dua edin.) kendi amellerinizdeki kusurları düşünüp korku ve ürperti ile ve onun rahmetinin genişliğini lütuf ve ihsanının çokluğunu düşünerek de af ve mağfiret ümidiyle dua'd a, niyazda bulunun, korku ve ümitten ayrılmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ'nın rahmeti iyilik edenlere) Meselâ: Güzelce amellerde bulunanlara, ve kısaca korku ve ümit ile gizli olarak dua edip duranlara (pek yakındır) şüphe yok ki, dünya hayatı her an azalmakta, âhiret hayatı ise her saat yaklaşmaktadır. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak'kın rahmeti, yani: Mağfireti af ve ihsanı bu âhiret hayatında hemen tecelli edecektir. İnanan ve iyilik yapan kulları buna kavuşacaklardır. Ne mutlu bu nîmete nail olanlara!.
Ve o bir Yüce Yaratıcıdır ki, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderir. Nihayet rüzgârları ağır ağır bulutları yüklenince biz onu bir ölmüş ülkeye sevketmiş oluruz. Derken onunla su indirmiş, sonra da onunla her çeşit meyveleri meydana çıkarmış oluruz. İşte böylece ölüleri de çıkarırız. Gerektir ki, siz düşünüp ibret alasınız.
Bu âyeti celile, Cenâb-ı Hak'kın bir takım kudret ve rahmet eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor ve ölülerin yeniden hayat bulacağını bir misâl ile tasvir ederek hasra ve neşre ait bir delili içine almış oluyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Gökleri ve yerleri yaratmış olan Allah Teâlâ'dır. (Ve o bir Yüce Yaratıcıdır ki, rüzgârları rahmetinin) yağdıracağı fâideli yağmurların (önünde) dağınık bir şekilde (müjdeci olarak gönderir.) bu rüzgârlar, yağmurların yağacağına bir müjde alâmeti mesabesinde bulunmuş olur. (Nihayet rüzgârlar) taşımış oldukları yağmurları ile (ağır ağır) bir halde bulunan (bulutları yüklenince biz onu) o bulutları (bir ölmüş) kuraklığa uğrayıp gelişme ve büyümeden mahrum kalmış (ülkeye sevketmiş oluruz.) onu bu vâsıta ile tekrar hayata kavuşturmak isteriz (Derken onunla) o bulut ile veya sevkedilen rüzgâr ile (su indirmiş) oluruz, (sonra da onunla) O yağmur suları ile (her çeşit meyveleri meydana çıkarmış oluruz.) çeşitli sebzeler, meyveler gelişip büyüyerek varlık alanına gelmiş olur. (İşte böylece) Bu nevi nevi meyveleri, gıda maddelerini yeni bir hayâta, bir gelişme ve olgunlaşmaya kavuşturduğumuz gibi (ölüleri de) ilâhî kudretimizle yeniden hayat sahasına (çıkarırız.) onları yok olup izleri silindikten sonra yeniden hayata kavuştururuz. Artık Ey insanlar!. (Gerektir ki siz) Bu içinde yaşadığınız âlemde tecelli eden bunca kudret eserlerini nazarı dikkate alasınız, siz bunları güzelce (düşünüp ibret alasınız) evet... Düşünmeli ki: Milyonlarca bitkiler ilâhî bir bereket ile her sene yeniden vücude geliyor, bir artma kuvvetine sahip bulunuyor, sonsuz derecede hoş manzaraları ile ibret bakışlarını süsleyip duruyor. Artık bu gibi sayısız hârikaları yaratıp mükemmelliğe kavuşturan bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra yüce kudretiyle bir şûra üfleme vâsıtasıyle yeniden hayata kavuşturamaz mı?. Hangi akıllı, bunu imkânsız görebilir?. Artık ey insanlar!, (gerekdir ki, siz) Bu içinde yaşadığınız âlemde tecelli eden bunca kudret eserlerini dikkate alasınız, güzelce (düşünüp ibret alasınız.) öyle milyonlarca muhtelif bitkileri, güzel güzel ağaçlar ve çiçekleri vücude getiren bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. Buna inancımız tamdır!. Binaenaleyh bunları güzelce düşünüp uyanık olmak icab eder.
Ve temiz bir beldenin ekinleri Rabbinin izniyle çıkar -meydana gelir- kötüsünün ise çıkmaz. İsterse, külfetle, -meşakkatle- olsun işte biz âyetleri şükreden bir kavim için böylece tekrar tekrar beyan ederiz.
Bu âyeti celile, ilâhî açıklamalardan istifâde edenlerle etmeyenler için ürün verme gücüne sahip olan temiz arazi ile bu özellikten mahrum bulunan kötü araziyi bir misal olmak üzere zikretmektedir. Şöyle ki: İlâhî rahmet ile bir nice ölmüş yerler yeniden hayat bulur. (Ve temiz bir beldenin) bereketli, kolaylıkla ürün vermeğe uygun bir yeryüzünün (ekinleri Rab'binin izniyle) Yüce Yaratıcının dilemesiyle, kolaylık vermesiyle (çıkar) meydana gelir fazlasiyle gelişip büyüyüp herkesin istifadesine hizmet etmiş olur. (kötüsünün) Tuzlu, kara taşlı, ürün verme gücünden mahrum arazinin (ise) ekinleri meydana (çıkmaz.) kendisinden öyle kolay kolay istifâde olunamaz. (İsterse külfetle, meşakkatle olsun) Artık ondan ne beklenilebilir?. (işte biz âyetleri) Allah'ın birliğine, İslâm dinine ait delilleri kanıtlar! Allah'ın nimetlerine karşı (şükür eden) onları düşünerek yararlanan (bir kavim için böylece tekrar tekrar) çeşitli şekillerde (beyan ederiz) evet... Şüphe yok ki: Cenab'ı Hak Kur'an-ı Keriminde varlığına, nimetlerine, dini vazifelere, ve kalpleri nurlandırmaya ait âyetlerini tekrar tekrar, çeşitli üslûp ile beyan buyurmuştur. Tâki düşünen ve Allah'ın birliğine inanan zatlar onlardan istifâde ederek şükür vazifelerini tam bir istek ve zevk ile yapmaya devam etsinler.
Evvelki âyetlerde Cenâb-ı Hak'kın kudret eserlerine birliğine, rab oluşuna şahitlik eden bir kısım yaratılış hârikalarından söz edilmişti. Bu âyeti celile de yüce bir Peygamberin kıssasını konu edinerek geçmiş ümmetlerden birinin ne kadar inkarcı bir tarzda hareket etmiş olduklarını şöylece bildirmektedir. (Andolsun ki) Yüce Allah'a yemin olsun ki muhakkak ki biz (Nuh'u) o büyük Peygamber'i (kavmine Peygamber olarak gönderdik.) onlara ilâhi dini Allah'ın birliğini tebliğ etti ve (Dedi ki: Ey kavmim!.) yalnız (Allah'a) o Kâinatın Yaratıcısına (kulluk edin) ancak ona ibâdette ve kullukta bulunun. Çünkü (sizin için) bütün sizin gibi Allah'ın birliğini tasdik etmekle mükellef olan kullar için (ondan) o Ezeli Yaratıcıdan (başka bir ilâh yoktur.) ilahlık ve mâbutluk ancak ona mahsustur. Ondan başka ibâdete lâyık olan bir zat bulunamaz. (Muhakkak ki,) Eğer bu tavsiyem doğrultusunda o Yüce Yaratıcıya ibâdette bulunmaz, ona ibâdet ve itaaten kaçınırsanız (ben sizin üzerinize büyük bir günün) yevmi kıyametin veya tufan zamanının (azabından korkuyorum.) eğer Cenâb-ı Hak'kın emirlerine muhalefette devam ederseniz size böyle bir azabın geleceği muhakkaktır. Artık böyle korkunç bir akibeti düşününüz!.
Kavminden ileri gelen bir cemaat dedi ki: şüphe yok biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.
Hz. Nuh'un bu hayrı tavsiye edici uyarısına rağmen onun (Kavminden ileri gelen bir cemaat) yani: Servetleri, mevkileri İtibariyle halkın içerilerini dolduran reislerden bir taife (Dedi ki:) Ey Nuh!. Ne söylüyorsun?. (Şüphe yok ki, biz seni apaçık) Tamamen aşikâr (bir sapıklık içinde görüyoruz.) sen haktan, doğru yoldan aynimi; bulunuyorsun, bizim kalbimiz buna şahitlik ediyor.
Hz. Nuh da onların bu iddialarını re d için (Dedi ki: Ey kavmim!.) ey kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğum insanlar!. (Ben de hiçbir sapıklık yoktur.) Ben hak üzere bulunmaktayım, ben sizin öyle zannettiğiniz sapıklıktan, hakikate karşı gelmekten uzak bulunmaktayım. (Fakat ben âlemlerin Rab'bi) Olan Allah Teâlâ (tarafından) sizlere gönderilmiş (bir Peygamberim) artık bana sapıklık nasıl isnat edilebilir?.
Bu mübarek âyetler, Hz. Nuh'un iyiliğe yönelik davetine icabet etmeyip onu yalanlayan bir kavmin pek cahilce hareketlerini ve onların bu cehaletleri yüzünden uğramış oldukları pek korkunç âkibetleri dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: Hz. Nuh, kendisine karşı muhalif bir cephe almış olan inkarcı kavmi, o kâfirce vaziyetlerinden kurtarmak için dedi ki: Ey kavmim!. (Size Rab'bimin vahiylerini) Yani onun dinine ait hükümleri, emirleri, yasakları, sevapları cezaları (tebliğ ediyorum) bunları size böyle bildirmek benim vazifemdir, (ve sizin için öğüt veriyorum) Size tam bir samimiyetle fâideli şeyleri bildiriyor, sizi zararlı, kötü şeylerden kurtarmaya çalışıyorum, mânevi selâmet ve saadet yoluna teşvik ediyor ve özendirip duruyorum, (ve ben) Allah'ın vahyine mazhar olduğum için (Allah Teâlâ'dan sizin bilmediklerinizi biliyorum.) yani: O Yüce Yaratıcının sıfatlarına, kudret ve yüceliğine, sevap ve azabına dâir sizin bilmediğiniz şeyler bence bilinmektedir. Veya o Yüce Yaratıcının dinine karşı muhalefette bulunup duranları ne korkunç âkibetlere uğrayacaklarını siz bilmiyorsunuz, fakat ben pek iyi bilmekteyim. Artık benim tebliğlerime riâyet ediniz.
Yoksa size Rab'biniz tarafından sizden olan bir zat vâsıtasıyle -sizi korkutmak için ve sizin de sakınmanız ve rahmete erebilmeniz için- bir zikrin gelmesine mi şaştınız?.
Elbette olurlar. İşte Cenâb-ı Hak bize bunu da bildiriyor.
(Bunun üzerine) Nuh Aleyhisselâm'ın onları öyle hayra yönlerdirici irşada çalışmasına rağmen onlar (onu) o Yüce Peygamber'i (yalanladılar) onun Peygamberliğini inkâr eylediler, sen yalan söylüyorsun, sen Peygamber değilsin demek cüretinde bulundular. (Artık biz de onu) O muhterem Peygamberi (ve onunla beraber gemide olanları) onun Peygamberliğini tasdik edip Allah'ın dinini kabul etmiş bulunanları boğulmaktan (kurtardık.) selâmet sahiline erdirdik, (Ayetlerimizi yalanlayanlan da) Allah'ın birliğini gösteren binlerce delilleri, hârikaları görmeyip de inkâra cür'et eyleyenleri de tufan ile (boğduk.) azaba mâruz kalmaya başladılar. (Çünki onlar bir kör kavim olmuşlardı.) Yani: Kalbleri kararmış, hakikati görmekten mahrum kalmış, inkarcı bir taife bulunuyorlardı, böyle bir akibeti hak etmişlerdi, lâyık oldukları elem verici bir vaziyete kavuşmuşlardı. İşte küfr ve isyanın cezası!.
Hud'u -Peygamber gönderdik-) Yani cinsiyet itibariyle, dini bakımdan değil neseb yönüyle onlardan muhterem bir zat olan Hut Aleyhisselâm'ı Peygamberlikle şereflendirerek kavmini irşâd etmesini emrettik. Ah = kardeş kelimesi, Arap dilinde sahip, vatandaş mânâsında kullanılmaktadır. Binaenaleyh bir kavmin kardeşinden maksat, onların sahibi, yurtdaşı demektir. Hud aleyhisselâm o kavmine hitaben (dedi ki: Ey kavmim!.) öyle putlara ve diğer mahlûklara tapmayı bırakınız, yalnız (Allah'a kulluk edin) ona kullukta bulunun, (sizin için ondan başka bir ilâh yoktur.) Bütün mahlûkların yaratıcısı, mâbudi, Allah Teâlâ'dan başkası değildir. Siz (Hâlâ sakınmayacak mısınız?.) hâlâ hakîkati anlamayıp imân etmiyecek misiniz?. Nedir sizdeki bu gaflet!.
(Onun) Hz. Hud'un (kavminden kâfir olan bir cemaat) kavminin ulularından bir taife (dedi ki:) ey Hud!. (Muhakkak) ki, (biz senî beyinsizlik içinde) yani, ahmaklık, cahillik, akıl zayıflığı ve düşünce noksanlığı içinde (görüyoruz. Ve bîz seni herhalde yalancılardan sanıyoruz.) senin Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğuna dâir iddianı gerçek dışı kabul ediyoruz.
Dedi ki: Ey kavmim!. Bende hiçbir beyinsizlik yoktur. Fakat ben âlemlerin Rab'bi tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.
Hud Aleyhisselâm da onların iddialarını reddetmek için (Dedi ki: Ey kavmim!. Ben de hiçbir beyinsizlik yoktur.) ben öyle sizin iddia ettiğiniz gibi beyinsiz değilim. (Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından) Sizlere (gönderilmiş bir Peygamberim) Cenâb-ı Hak ise beyinsiz onları Peygamber göndermez. Onun gönderdiği Peygamberler, son derecede rüşt ile, akıl ve fikir ile, emânet ve doğrulukta vasıflanmış bulunurlar.
Ve o Yüce Peygamber o câhil, inkarcı kavmine dedi ki: (Size Rabbimin vahiylerini) Bana tebliğ etmemi emrettiği emirleri, yasakları, dinî hükümleri (tebliğ ediyorum) bu kadar akıl ve hikmete uygun, selâmet ve saadetinize vesîle olan şeyleri size bildiriyor, tavsiyede bulunuyorum, (ve ben sizin için bir güvenilir öğüt vericîyim.) Ben güvenmeye lâyık, emanetlere riâyet etmekle bilinen bir halde sizlere nasihat veriyorum, sizin selâmetinize kanaat getirecek bir şekilde çalışıyorum. Artık öyle fâideli vazifeleri size tebliğ eden, hakkınızda öyle hayrı tavsiye edici olan bir zat, öyle iddianıza göre beyinsizlikle, yalancılıkla vasıflanmış sayılabilir mi?. Bir kerre bu hususları düşünmez misiniz?.
Yoksa sizî korkutmak için size Rabbiniz tarafından bir zikrin sizden bir kişi vâsıtasıyle gelmesine şaştınız mı?. Hatırlayınız ki, sizi Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve sizi yaratılışta fazla bir kuvvete -güce- erdirdi. Artık Allah Teâlâ'nın nimetlerini hatırlayınız ki, kurtuluş bulabilenin iz.
getirdi) sizi onların yurtlarına sahip, onların ülkelerine hâkim kıldı, (ve sizi yaratılışta fazla bir kuvvete) Bir güce (erdirdi.) sizi büyük bir yapıya ve uzun boya eriştirdi. Rivayete göre bu kavim büyük bir yapıda yaratılmıştı. Uzun boyluları yüz arşın, kısa boylular! da altmış arşın uzunluğunda bulunuyordu. (Artık Allah Teâlâ'nın) Hakkınızdaki (nîmetlerini hatırlayınız ki,) o nimetlerle uygun düşen amellerde bulununuz, onların şükrünü yerine getirmeye çalışınız ki (felah) kurtuluş (bulabilesiniz.) âhiretin ebedî nimetlerine kavuşup azabından emin olabileniniz.
Hz. Hud'un böyle güzel öğütlerine karşı kavmi (Dediler ki:) Ey Hud!. (Sen bize) Otedenberi kendilerine taptığımız putlarımızı bırakıp ta (yalnız bir tanrıya tapmamız) ibâdetlerimizi yalnız ona tahsis etmemiz (ve babalarımızın taptıklarını terketmemiz için mi geldin?.) Artık hiçbir puta tapmayahın, bu nasıl olabilir?. (Haydü eğer sen) Bu peygamberlik iddianda veya bizlere bir azabın geleceğini haber vermek hususunda (doğru sözlü kimselerden isen) daha durma (bizi korkuttuğun şeyi) ilâhi azabı hemen (bize getir.) bakalım. Bu câhil, inatçı kavim, öyle cömert, iyilik sever bir Yüce Peygamberin öyle güzelce uyarısını takdir etmediler, âkibetlerini düşünmediler. Artık haklarında ilâhi azabın ortaya çıkışı gerçekleşmişti.
Dedi ki: Üzerinize şüphe yok ki Rabbiniz tarafından bir azap ve bir gaz âb indi. Kendinizin ve babalarınızın takmış olduklarınız bir takım adlar hakkında benimle mücadelede mi bulunuyorsunuz?. Allah Teâlâ onlara dâir hiçbir delil indirmiş değildir. Artık bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Bu mübarek âyetler de Hz. Hud'un kavmine yönelen ilâhi azabı haber vermesini ve kendisiyle ona imân edenlerin kurtulup inkarcı, dinsiz olanların da helak olup gittiklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Hud, kavminin öyle küfr ve isyanına karşı (Dedi ki:) ey kavmim!. (Üzerinize şüphe yok ki Rabbiniz tarafından bir azap) Bir ceza, İzdırabı gerektiren bir kötü inanç (ve bir gazap) bir hışım, bir intikam irâdesi (gerçekleşti.) şirk ve inkârdaki İsrarınızdan dolayı hakkınızda böyle bir ceza inmeye başladı. Artık lâyık olduğunuz âkibete kavuşacaksınız. (Kendinizin ve babalarınızın tahmis olduklarınız) Kendi taraflarınızdan uydurup ad vermiş olduğunuz (bir takım) isim verilen kimselerden uzak (adlar hakkında benimle mücadelede mi bulunuyorsunuz?.) benim sözlerimin doğruluğuna in an m ayıp da öyle bir takım kuru isimlere mi ilahlık isnat ediyorsunuz?. Onlar mâbutluğu hak etmiş olabilirler mi?. (Allah Teâlâ onlara dâir) Onlara ibâdet edilmesi hususunda (bir delil) bir kanıt (indirmiş değildir.) çünkü bizzat ibâdete lâyık olan ancak Kâinatın Yaratıcısı Allah T e âlâ'dır. Başka birinin ibâdete hak kazanmış olabilmesi için bu hususa dâir ilâhi bir emrin gelmesi, ilâhi bir âyetin inmesi kat'İ bir delilin meydana gelmesi lâzımdır. Halbuki: Allah Teâlâ'dan başkasına ibâdet edilmesi için böyle bir ilâhi hüküm bir dini delili, bir Rabbani izin yoktur. (Artık) Ey müşrik kavim!. Siz bu yalanlama ve inkârlarınız sebebiyle hakkınızda ilâhi bir azabın meydana gelmesini (bekleyin, ben de sizinle beraber) bu azabın yakında sizlere gelmesini, istediğiniz ilâhi vadin sizlere gelip kavuşmasını (bekleyenlerdenim.) elbette yakında gelip kendisini gösterecektir.
Bunun üzerine onu ve kendisiyle beraber olanları bizden bir rahmet olarak kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanların, ve imân etmiş olmayanların ise kökünü kesiverdik.
(Bunun üzerine) Böyle Hz. Hud ile kavmi arasındaki tartışma ve münakaşanın ardından (onu) Hz. Hud'u (ve kendisiyle beraber olanları) mü'minleri (bizden) Allah katında (bir rahmet olarak) ve değerini takdir etmek insan gücünün dışında olan yüce bir lütuf ve merhamet olmak üzere (kurtardık) onları selâmet sahasına çıkardık, (âyetlerimizi yalanlayanların ve imân etmiş olmayanların ise) tamamen (kökünü kesiverdik.) kendilerini tamamen helak eyledik. Lâyık oldukları cezalara kavuştular. İşte küfrün elem verici netîcesü.
Bu mübarek âyetler de Hz. Salih'in kavmi ile olan konuşmasını, onlara kavuştukları nîmetleri hatırlatarak kendilerini kötü hareketlerden yasakladığını ve sakındırdığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Arab kabilelerinden olan (Ve) Hicaz ile Şam arasında "Hicr" denilen mahalde ikâmet eyleyen (Semut kavmine) neseb bakımından (kardeşleri Salih'i) Peygamber gönderdik. Bu zat, o kavme hitaben: (Dedî ki: Ey kavmim!.) Yalnız (Allah'a ibâdet ediniz.) başkalarını mabut edinmeyiniz çünkü (Sizin için onan başka bir ilâh yoktur.) hepinizin yaratıcısı, mabudu yalnız Allah Teâlâ'dır, başkaları Hanlık ve mâbudluk sıfatına sahip olamaz. (Sizlere muhakkak ki. Rabbiniz tarafından) Benim Peygamberliğime, sözlerimin doğruluğuna şahitlik eden (apaçık bir delîl gelmiştir.) bir açık mucize meydana çıkmıştır. (İşte Allah'ın) Kudretiyle ansızın, bir vâsıta olmaksızın vücude gelen (şu devesi sizin için) benim doğru sözlü, peygamberliğe sahip bir zat olduğuma dâir (bir mucizedir.) bir harikadır. Artık benim peygamberliğimi tasdik edip sözlerime itimat ediniz. (İmdi) O deveye asla dokunmayınız, (onu bırakınız Allah'ın arzında) Sizin olmayan yeryüzünde yaş otları (otlasın) dursun, (ve ona bir kötülükte) Ona, boğazlamak gibi eziyet verecek herhangi bir şekilde (dokunmayınız.) ona mâni olmayınız. (Sonra) Ona vereceğiniz eziyet sebebiyle (sizi çok şiddetli bir azap yakalar.) hepiniz de Allah'ın kahrına uğrar, mahvolur gidersiniz.
Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizi Addan sonra halifeler kıldı ve sizi yerde yerleştirdi. Onun ovalardan köşkler ediniyorsunuz ve dağları evler olarak oymakta bulunuyorsunuz. Artık Allah Teâlâ'nın nimetlerini anın ve yerde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.
yapıyorsunuz, (ve dağları) Kendinize (evler olarak oymakta bulunuyorsunuz.) bunlarda vakit vakit oturup duruyorsunuz. Bu nimetlerin değerini bilmeniz, bunları size ihsan buyurmuş, olan Kerem sahibi Yaratıcıya şükür etmeniz icab etmez mi?. (Artık) inkarcı hareketlerinizi bırakın, (Allah Teâlâ'nın nimetlerini anın) bunlara karşı teşekkür vazifesini yerine getirmeye çalışınız, (ve yerde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.) Yeryüzünde salih kimseler olarak yaşayın, nimete karşı nankörlüğü gerektiren hareketlerde bulunmayın, kısacası, o harikulade olan deveye asla dokunmayınız.
Bu mübarek âyetler de Salih Aleyhisselâm'ın kavmi arasındaki münakaşalar! ve onlardan kâfir olanların bir mucize eseri olan deveyi boğazlayarak lâyık oldukları azabın gelmesini inkarcı ve kibirli bir tarzda istediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Salih Aleyhisselâm'ın (Kavminden kibirlenen) imân etmekten böbürlenen (bir cemaat) mevki sahiplerinden bir taife (onlardan) o kavim efradından (hakir) zayıf (görülenlere) yani onlardan imân etmiş olanlara alay yoluyla (dedi ki: Siz Salih'i hakikaten Rabbi tarafından) bizlere ve sizlere bir Peygamber olarak (gönderilmiş mi bilirsiniz?.) siz buna kanaat getiriyor musunuz?. (Onlar da) O imân etmiş zümre de (dediler ki: Biz şüphe yok onunla) O Salih Aleyhisselâm vasıtsıyle bizlere Allah tarafından (gönderilmiş olan şeye) Hak dine hidâyet sebebine (inanmışlarız.) artık onun Peygamberliğine inanmış olduğumuz aşikâr değil midir?. Onu bizden sormaya ne gerek var!.
Kendilerini büyük görenler ise dedi ki: Biz muhakkak sizin o imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.
O inkarcı cemaat o (Kendilerini büyük görenler) Allah Teâlâ'nın emrine, Hz. Salih'in Peygamberliğine imân konusunda kibirlenenler (ise dedi ki: Biz muhakkak sizin o imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.) biz onu inkâr ederiz, onu tasdik etmeyi gururumuza yediremeyiz. O inkarcı kibirli kavim kendilerinin servetlerine, mevkilerine gururlanarak böyle cahilce, ifâdelerde bulundular. Onların geçici dünyevi varlıkları kendilerinin felâketine, ebedi selâmetten mahrum olmalarına sebep olacaktı.
Sonra o dişi deveyi boğazladılar, ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar ve ey Salih!. Eğer sen gönderilmiş Peygamberlerden isen bizi korkuttuğun şeyi bize getir dediler.
O inkarcı gurup, (Sonra) da Hz. Sahh'in uyanşına muhalefet ederek (o) bir kudret hârikası olan (dişi deveyi) de (boğazladılar) bu husustaki uyarıya riâyet etmediler (ve) Onlar Salih Aleyhisselâm'ın kendilerine tebliğ etmiş olduğu (Rablerinin emrinden dışarı çıktılar.) Hz. Salih'i yalanladılar, onun tenbihine rağmen o deveyi öldürmekten çekinmediler, (ve) O muhterem Peygambere hitaben (eğer sen) hakikaten Allah tarafından (gönderilmiş Peygamberlerden isen bizi korkuttuğun şeyi) ilâhi azabı (bize getir dediler.) o mübarek Peygamberin sözlerine kıymet vermediler, başlarına bir azabın geleceğine asla ihtimal vermediler. Artık lâyık oldukları elem verici âkibete kavuşacakları an gelmişti.
Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı tutuverdi. Yurtlarında diz üstü çöküvermiş oldular.
üzüntülü beyanlarını dile getirmektedir. Şöyle ki: Semud kavmi, Hz. Salih'e muhalefette İsrar edip durdular. (Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı) Yerden büyük bir zelzele ve gökten korkunç bir ses (tutuverdi.) ansızın böyle bir faciaya uğradılar (Yurtlarında) evlerinde (diz üstü çöküvermiş oldular.) kımıldanamayarak hemen helak olup gittiler.
Salih Aleyhisselâm, kavmine gelen felâketi anlayınca (Artık onlardan yüz çevirdi) onların bu felâkete sebebiyet vermiş olduklarını bildiği için haklarında bir azarlama ve kınama başkalarına da bir ibret örneği olması için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben size Rabbinmin vahyini muhakkak ki, tebliğ ettim) peygamberlik vazifemi yerine getirmeye çalıştım, (ve sizin için öğüt verdim.) teşvik ettim ve korkuttum, hakkınızda öğüt verici muameleden geri durmadım. (Ve lâkin öğüt verenleri sevmezsiniz.) Sizin haliniz, size öğüt verenler hakkında buğz ve düşmanlıkta bulunmakdan ibaret olmuştur. İşte o kötü hareketinizin cezasına kavuşmuş oldunuz.
şöyle bir vaziyette bir dişi deve çıksın, seni o zaman tasdik ederiz demişlerdi. Hz. Salih te dua etti, o taştan istedikleri gibi bir deve çıkıverdi. Bu hârikayı
Lut'u da -gönderdik- o vakit kavmine dedi ki: Siz öyle bir hayâsızlık mı yaparsınız ki, onu sizden evvel alemlerden hiçbir şahıs yapmış değildir.
ve kınama yoluyla (dedi ki: Siz öyle bir hayâsızlık mı yaparsınız!.) öyle son derece çirkin, kötü, bir muamelede mi bulunursunuz!. (Ki, onu) O feci muameleyi (sizden evvel alemlerden hiçbir şahıs yapmış değildir.) öyle tabii olarak nefret uyandıracak, çirkin bir muameleyi vaktiyle hiçbir sosyal topluluk işlemi; değildi.
Ey şehvetlerine düşkün kavim!. O çirkin muamelenizi biliniz, (Muhakkak ki, siz kadınlarınızı) size helâl olan zevcelerinizle esasen cinsel birleşmeyi (bırakıp şehvet ile erkeklere yanaşıyorsunuz.) onlar ile livatada bulunmak kötülüğünü işliyorsunuz. (Belki siz) Ey kavim (haddi aşan bir kavimsinizdir.) helâli bırakıp haramı işlemeye cür'et ediyorsunuz. Meşru olan, insan türünün devamına, nesebin kesintiye uğramamasına sebep olan nikahlanma yoluyla kadınlara yaklaşmayı bırakıyorsunuz, haram olan, öyle faidesi bulunmayan, bilâkis birçok hastalıklar doğuran, bir nice düşmanlıklar uyandıran hayvani bir harekete cür'et etme alçaklığını gösteriyorsunuz!. Bu ne kadar zararlı, kötü ve utanç verici, hayvani bir muameledir!. Bunu işlemekten hiç sıkılmaz mısınız?.
Bu mübarek âyetler de Hz. Lut'un irşatlarını kabul etmeyen beyinsiz kavminin o muhterem zata karşı takınmış oldukları tavrı bildirmektedir. Ve Hz. Lut ile ona imân edenlerin kurtulduklarını, muhaliflerin de lâyık oldukları korkunç âkibete eriştiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Lut'un o güzel uyansını kavmi kabul etmediler (Ve) o kibirli, beyinsiz (kavminin cevabı) birbirine hitaben ("onları) o Lut ile ona tâbi olanları (kasabanızdan çıkarınız) onları aranızda bırakmayınız, (çünki onlar fazla temizlikte bulunan insanlardır" demekten başka olmadı.) O kavim böyle alay yoluyla saçmalamada bulunmuşlardı. Hz. Lut ile ona tâbi olanlar hakkında "onlar temizlik iddiasında bulunan, sizin hareketlerinizden uzak bulunduklarını gösteren kimselerdir, onların sözlerine iltifat etmeyiniz" demek istemişlerdi. Nitekim birçok kimseler de gayrimeşru hareketlerde bulunurlar, kendilerine bu kötü hareketlerini hatırlatanları da taassub ile, sofulukla, gericilikle itham ederek kendi çirkin durumlarının devamını temin etmek isterler, İşte hakka razı olmayan, gayrimeşru hareketlerin kötülüğünü idrâk edemeyen kimselerin iddiaları bu gibi saçmalıklardan başka birşey değildir.
(Artık biz onu) Lut Aleyhisselâm'ı (ve ehlini) kavminden mü'min olanları (kurtardık) azaptan emin kıldık (zevcesi müstesna) çünkü o, Sedum ehline yardım için kâfir bulunuyordu, küfrünü gizlice tutuyordu. Binaenleyh (o) yurdunda (geriye kalıp helak olanlardan) kâfirler takımından (oldu.) o da o kavim ile beraber Allah'ın azabına mâruz kaldı.
Bu âyeti kerime, Şuayb Aleyhisselâm'ın kavmini Allah'ın birliğine davet etmesini, onlara haksızlıkta bulunmamalarını, bozgunluculuğa çalışmamalarını tavsiye eylemesini ifâde etmektedir. Şöyle ki: Ad kavmine Hud Aleyhisselâm gönderilmişti (Ve Medyen'e de) Şam taraf larındaki Meân diyarında oturan "Medyen" adındaki bir Arap kabilesine de Neseb bakımından (kardeşleri) bulunan (Şuayb'i -Peygamber gönderdik-.)
Allah'a imân edenleri korkutarak ve Allah'ın yolundan alıkoyarak ve onun için eğriliği isteyerek her bir caddede oturmayınız. Ve hatırlayınız ki, siz pek az idiniz, sonra sizi çoğalttı ve bakınız ki, bozguncuların sonu nasıl oldu.
dâir beyanlarını bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Şuayb, kavmine karşı öğütlerine devam ederek şöyle buyurmuştu: Ey kavmim!. (Allah'a imân edenlerikorkutarak) İnsanları mü'min olmaktan men ve tehdit ederek (ve) onları (Allah'ın yolundan alıkoyarak) başka yollara saptırmak isteyenlere (ve onun için» o hak yolu için (eğriliği isteyerek) onun eğri büğrü olmasını arzu ederek veya onu halka öyle göstermeğe cür'et eyleyerek (herbir caddede oturmayınız.) Allah'ın dininin saadete kavuşturacak olan yollarından, yani birçok dünyevî, uhrevî hükümlerinden, meselelerinden insanları aldatarak men'etmeye çalışmayınız. (Ve hatırlayınız ki,) Ey Medyen halkı!, (siz pek az idiniz) sayınız, servetini?, kuvvetiniz az iken (sonra) Cenâb-ı Hak (sizi çoğalttı) sizlere bereket verdi, neslinizi, servetinizi artırdı, (ve bakınız ki) Geçmiş ümmetlerden Nuh, Ad, Semud kavimleri gibi tarihte felâketleri yazılı olan cemiyetlerden (bozguncuların sonu nasıl oldu.) onlar ne elem verici âfetlere mâruz kaldılar. Artık siz de onlardan ibret almalı değil misiniz!.
(Ve eğer) Ey kavmim!. Benim peygamberliğini hakkında ihtilâfa düşüp de (sizden bir gurup, kendisiyle gönderilmiş olduğum şeye) dinî, hukukî hükümlere (inanmışlar ve bir gurup da inanmamışlar) beni tasdik etmeyip imândan mahrum kalmışlar (ise artık Allah Teâlâ aramızda hükmedinceye kadar) o iki guruptan mü'min olanları kâfirlerin üzerlerine yardımıyla galip kılıncaya değin (siz sabır ediniz.) bekleyiniz (Ve o) Kâinatın Yaratıcısı (hakimlerin en hayırlısıdır.) çünki hakikaten hâkim olan ancak o'dur. Onun hükmünde adalete asla muhalefet yoktur, hikmet ve menfaata aykırı hüküm vermekten uzaktır. Buna inandık. Binaenaleyh o hikmet sahibi Yaratıcı, mü'min kullarını yüksek derecelere kavuşturur. İnkarcı ve isyancı olanları da çeşit çeşit cezalara uğratır. İlâhî hikmeti bunu gerektirir. Artık siz de biraz bekleyiniz!. Bu korkunç âkibete kavuşacaksınızdır.
Onun kavminden kibirlenen bir cemaat demişti ki: Ey Şuayb!. Seni ve seninle beraber imân edenleri elbette yurdumuzdan çıkarırız veyahut kat'î surette bizim dinimize dönüverirsiniz. O da demişti ki: Ya biz onu istemesek de mi?.
Hz. Şuayb, kavminin dinine dönmenin asla caiz olamayacağını ifâde için demiştir ki: (Eğer Allah Teâlâ bizi ondan) O kavmin bâtıl dininden, (kurtardıktan sonra) ondan koruduktan ve ona evvelce girmiş olan bir takım kimseleri de ondan uzaklaştırarak İslâm dinine sokduktan sonra (sizin milletinize) dininize, yani küfr ve şirke (döner istek muhakkak Allah'a karşı yalan yere) büyük bir yalan olarak (iftirada bulunmuş oluruz.) çünkü o takdirde Allah Teâlâ'nın ortak ve benzeri olduğunu iddia etmemiz lâzım gelir ve İslâmiyet in hak bir din olmayıp bâtıl olduğuna ve o müşriklerin dinlerinin de Hak'ka yakın olduğuna inanmış olmamız gerekir. Bu ise en büyük bir yalandır, en muazzam bir iftiradır. Binaenaleyh (Bizim için on'dan) İslâm dininden hiçbir vakit (dönmek olamaz.) öyle hakikî bir din, nasıl terk edilebilir!. (Ancak, Rabbimiz olan Allah Teâlâ dilemiş o başka) O Kerem Sahibi mabudumuz, bir kulunun sefil olmasını, dinden dönmesini hikmet gereği dilerse onun irâdesi, kazası tecelli eder. Ona kimse mâni olamaz. Fakat bizim (Rabbimiz) sahibimiz, varlığımızın terbiyecisi, rablık sıfatıyla vasıflanmış olan Yaratıcımız, hakikî müslümanların dinden dönmelerini katiyyen dilemez. O (herşeyi ilmiyle kuşatmıştır.) onun ilmi pek geniştir. Binaenaleyh kullarının kararlarını, niyetlerini, güzel itikatlarını da bilir, herbiri hakkında lâyık olan şeyleri takir buyurur. Artık öyle İlim ve kerem sahib olan bir yüce mâbud, bizim gibi doğru yola ve kurtuluşa eriştirdiği kullarının imândan çıkıp küfre düşmelerini diler mi?. Bu onun lütuf ve merhametinden dolayı meydana gelemez. Biz de dinimizde sabit olmamız hususunda (Allah Teâlâ'ya tevekkül etmişizdir.) bizi şirkten koruyarak hakkımızda nimetlerini tamamlaması için o Kerem Sahibi Yaratıcıya sığınmış bulunmaktayız.
Bu mübarek âyetler, Şuayb Aleyhisselâma uymamalarından dolayı kavminin büyük bir azaba uğradıklarının bildirmektedir. Hz. Şuayb'in de böyle öğütlerini dinlememiş olan inkarcı bir kavmin helâkından dolayı hüzün ve kedere düşmesine mahal olmadığını göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Hz. Şuayb'in (kavminden ileri gelen kâfirler) diğerlerine (demişti ki: Eğer) siz (Şuayb'c uyar) onun dinini kabul ederek kendi dininizi ve bulunduğunuz hali bırakır (sanız şüphesiz ki, siz o zaman en büyük zarara düşmüşler) aldanmışlar (olursunuz.) babalarınızın dinini bırakmış, o şereften ve dünya kazancından mahrum kalmış olursunuz.
Derken onları şiddetli bir zelzele yakaladı da yurtlarında diz üstü çöken kimseler oldular.
(Derken) Onlar böyle küfürlerinde İsrar edip hayal ile, birbirini aldatmakla uğraşırlarken (onları şiddetli bir zelzele) bir ıztırap, bir korkunç ses (yakaladı da) bunun tesiriyle yere kapandılar (yurtlarında diz üstü (öken) ölmüş (kimseler oldular.) hepsi de hayattan mahrum kalıp gittiler.
(Şuayb'i yalanlayanlar) Onun peygamberliğine inanmayanlar, (sanki orada) o yurtlarında (hiç) birgün (kalmamışlar gîbî oldular.) o yurt, onların hiçbir gün yer ve yurtları olmamış gibi bir hâle geldi. (Şuayb'i yalanlayanlar) Onu yalancı sayanlar (dır ki, en büyük zarara uğrayanlar onlar olmuşlardır.) Hz. Şuayb'e imân edenler ise bilâkis dünyada da, âhirette de nimetlere kavuşmuşlardır.
İmdi, onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim!. Ben Rabbimin vahiylerini muhakkak ki, size ulaştırdım ve sizin için nasihatta bulundum. Artık kâfirler olan bir kavme karşı nasıl fazlaca acırım.
(İmdi) Böyle bir felâketin ortaya çıkmasıyla kavminin helakini gören Hz. Şuayb, onların bu haline acıyarak bir üzüntü ile (onlardan döndü de) yüz çevirdi de kendisini teselli etmek için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben Rabbimin vahiylerini) dinî hükümlerini (muhakkak ki size ulaştırdım) size tamamen tebliğ ettim, (ve sizin için nasihatta bulundum.) Sizi, öğüt verici bir şekilde uyandırmaya çalıştım. Siz ise beni dinlemediniz, müşrikçe hareketlerinizde devam edip durdunuz. (Artık) Ben mazurum, sizin gibi (kâfirler olan bir kavme karşı nasıl fazlaca acırım!.) siz bu azabı hak, etmiştiniz. Sizin hakkınızda bir kederle kederlenmeğe elbette bir sebep yoktur, siz lâyık olduğunuz bir âkibete erdiniz, işte bu küfrün cezası.
Bir memlekete bir Peygamber göndermedik ki, illâ onun halkını fakirlik ile ve hastalık ile yakaladık. Tâki yalvarıp yakarsınlar.
(Sonra) Haklarında ilâhî bir rahmet, itaat etmelerine sebep olacak ilâhî bir lütuf olmak üzere (bu kötülüğün yerini güzelliğe çevirdik.) onlara öyle fakirlik ve ihtiyaç, hastalık ve şiddet yerine selâmet ve geçim bolluğu ihsan eyledik. (Tâki çoğaldılar) Nüfuslan, servetleri arttı, bolluğa kavuştular. Şimdi bunun şükrünü yerine getirmek için Cenâb-ı Hak'kın emirlerine, yasaklarına riâyet etmeleri icab etmez mi idi?. Halbuki onlar nankörlük ettiler, (ve dediler ki: Muhakkak bizim babalarımıza da sıkıntılı hâller, neşeli anlar dokunmuştur.) Bunlar zamanın bir gereğidir, gâh öyle, gâh böyle olur, yoksa bunlar bize bir ceza için değildir. Nitekim babalarımız da böyle muhtelif hallere mâruz kalmışlardır, bununla beraber yine dinlerini, putlarını terketmemişlerdir. (Artık) Onlar, Allah'ın lütfunu takdir etme kabîliyetinden mahrum, kendi kötü hareketlerinde ısrarlı oldukları için (biz de onları kendileri) başlarına gelecek azabın (farkına varmadıkları halde ansızın tutup yakaladık.) kendilerini helak ederek lâyık oldukarı âkibete kavuşturduk. İşte bu ibret verici kıssalar, bu gibi feci, tarihî haller. Yüce Peygamberimizin ümmetleri hakkında da bir ibret dersi vermektedir.
Eğer o ülkelerin halkı, imân etselerdi ve sakınmış olsalar idi elbette onların üzerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat yalanladılar. Artık biz de onları kazandıkları şey sebebiyle tutup yakalayıverdik.
Bu mübarek âyetler de ilâhî dine girenlerin nimetlere kavuşacaklarını müjdeliyor, Bu apaçık dini inkâr edenlerin de ne korkunç felâketlere uğrayacaklarını tenbih ediyor. Şöyle ki: (Eğer o) Helake uğramış olan (ülkelerin halkı) Peygamberlerine vahy olunan hükümlere (imân etseler idi ve) şirkten, isyanlardan (sakınmış olsalar idi) öyle çirkin hareketlerinde devam etmeseler idi (elbette onların üzerine gökten ve yerden bereketler açardık.) onlara fâideli yağmurlar yağdırır, menfaatli bitkiler yetiştirir, her taraftan onlara hayır ve bereket nasib ederdik. (Fakat) Onlar Peygamberlerini (yalanladılar.) imân edip, korunmadılar (Artık biz de onları kazandıkları şey) çeşitli küfr ve isyan (sebebiyle tutup yakalayıverdik.) onları çeşit çeşit azaplar ile cezalandırdık.
(Ya o ülkelerin halkı) Ne için o kadar küfr ve isyana cür'et gösterdiler?. Onlar (geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine gelmesinden emin mî oldular.) kendilerine uyanmaları için evvelce bir takım musibetler ve bir takım da nimetler verilmiş olduğu halde yine çirkin vaziyetlerini değiştirmediler. Küfürleri, isyanları yüzünden böyle bir felâkete uğrayabileceklerini hiç düşünmediler mi?.
(Ya o ülkelerin halkı) O inkarcı, isyankâr kimseler (bizim azabımızın onlara gündüzün) gün doğar doğmaz, onlar gaflet içinde yaşayarak (oynar dururlarken geleceğinden emin mi bulundular?.) neden öyle kendileri için fayda vermeyecek hareketlere devam ettiler!.
(Ya onlar) O inkarcılar (Allah Teâlâ'nın azabından) yani onları yavaş yavaş yaklaştırarak geçici bir zaman için nîmet verip de bilahara onları hatır ve hayâllerine gelmeyen bir taraftan yakalayacağından (emin mi oldular?.) neye güvendiler?. (Fakat Allah Teâlâ'nın azabından) Öyle zarar gören ve (ziyana uğrayan) temiz yaratılışlarını zayi etmiş, gaflet ve cehalet içinde kaimi; (bir kavimden başkası kendisini emin göremez.) dâima korku ve dehşet içinde bulunur. Üzerine düşen kulluk vazifelerini yapmaya çalışır. Kerem sahibi Yaratıcısının lütuf ve yardımına sığınır durur.
Yere önceki sahiplerinden sonra vâris olacaklar için belli olmadı mi ki: Eğer biz dilemi; olsak onları da günahları sebebiyle musibetlere uğratırdık ve kalblerini mühürlerdik de artık onlar işitemezlerdi.
Bu mübarek âyetler, önceki milletlerin başlarına gelmiş felâketlerden, onların ardından gelen milletlerin de ibret almamı; olduklarını bildirmektedir. Ve o milletlerin ne gibi kötü hallerinden dolayı öyle felâketlere mâruz kaldıklarını dikkat nazarlarına sunarak Rasülü Ekrem'e de teselli vermektedir. Şöyle ki: (Yere) Ülkelere, helak olan (önceki sahiplerinden sonra vâris olacaklar için) onların yurtlarında yaşayıp duran gayrimüslim guruplar için (belli olmadı mı) bu inkılâp, bu tarihi durum onlar için selâmet yolunu gösteren bir hidâyet vâsıtası olmadı mı (ki: Eğer biz dilemi; olsak onları da) o eski milletlere vâris ve yerlerine sahip olanlan da (günahları sebebiyle musibetlere) zelzelelere, yıldırımlara ve diğer musibetlere (uğratırdık ve) o isyankâr şahısların (kalblerini mühürlerdik) onları tefekkür ve düşünme kudretinden tamamen mahrum bırakırdık (da artık onlar işitemezlerdi.) onlar öyle helake uğramış milletlerin haberlerini bile duyamaz, onları düşünüp ibret almak kabiliyetinden büsbütün mahrum bulunurlardı. Halbuki: Onlar o geçmiş ümmetlerin tarihini öğrenmişler, onların felâketlerinden ibret alabilecek bir kabiliyette yaratılmışlardır. Artık onların da öyle gafilce yaşayıp helaklerine sebep olacak inkârlara, isyanlara cür'et etmeleri, ne kadar şaşılacak birşeydir.
İşte o ülkeler, sana onların haberlerinden bazılarını hikâye ediyoruz. Muhakkak ki, onlara Peygamberlerimiz apaçık delillerle geldiler. Evvelce yalanlamış oldukları şeylere yine imân eder olmadılar. İşte Allah Teâlâ kâfirlerin kalblerini böylece mühürler.
(İşte o) Helak olup gitmiş olan Nuh, Ad" Şuayb kavimleri gibi milletlere ait (ülkeler sana) Resulüm!, (onların haberlerinden) tarihi hayatlarından (bazılarını) kavmin için bir ibret vesilesi olmak üzere (hikâye ediyoruz.) sana vahy yoluyla bildiriyoruz. (Muhakkak ki, onlara Peygamberlerimiz beyyİneler ile) açık ve çeşitli mucizeler ile (geldiler) onları hak dine davet edip durdular fakat (evvelce) Peygamberlerin gelmelerinden önce (yalanlamış oldukları şeylere) Allah'ın birliğine, âhiret hayatına ve benzerlerine (yine imân eder olmadılar.) o kadar mucizeleri gördükleri halde yine yalanlamaya devam edip durdular. (İşte Allah Teâlâ) Öyle hakikatları inkâr edip duran (kâfirlerin kalblerini böylece mühürler.) de onlar gözlerinin önünde parlayan âyetleri, mucizeleri görüp de onlardan bir ibret dersi alamazlar.
Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın Firavn'i dine davet etmekle emrolunduğunuve Firavn'a karşı Allah'ın birliğini haber vererek İsrail oğullarını esaretten kurtarmak istediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Nuh, Hud, Salih, Lüt ve Şuayb Aleyhisselâm'dan (Sonra) onların ardından veya helake uğrayan ümmetlerden sonra (Musa'yı âyetlerimizle) Asâ, yeddibeyzâ, tufan, çekirge hücumu gibi yedi nevi harika ile, onun peygamberliğine işaret ve şahadet eden mucizeler ile (Firavn'a) Mısır hükümdarına (ve onun kavminin büyüklerine gönderdik.) onları imâna davet ettik. O dinsizler ise (Onlara) o mucizelere, o hârikalara, yalanlamak suretiyle veya kendi nefislerine veya imândan men etmekte oldukları insanlara (zulüm ettiler.) kendi geçici mevkilerini, saltanatlarını elden çıkarmış, olacaklarından korkarak öyle apaçık delilleri kabulden kaçındılar. (Artık bak ki,) Bir basiret gözü ile seyret ki, (o fesatçıların âkibetleri nasıl oldu.) onların hâl ve durumları neye dönüşlü. Nihayet nasıl helak olup gittiler.
(Ve Musa) Aleyhisselâm, Firavn'ın yanına girince (dedi ki: Ey Firavn!.) ey Mısır hükümdarı!. (Şüphesiz ki, ben âlemlerin Rabbi* Yaratıcısı, Efendisi, Sahibi (tarafından) seni ve senin kavmini ilâhî dine davet için (gönderilmiş bir Peygamberim.) artık benim tebliğlerimi kabul ediniz, Allah'ın birliğin itasdik ederek tanrılık iddiasından ve diğer isyanlardan vazgeçiniz.
Ben Allah Teâlâ'ya karşı Haktan başkasını söylememekte devamlı olarak sabitim. Şüphesiz ki, ben size Rabbinizden bir mucize ile geldim. Artık İsrail oğullarını benimle beraber gönder.
Hz. Musa, kendisini Firavn'un yalanlamasına hakkı kabulden kaçınmasına karşı da dedi ki: (Ben Allah Teâlâ'ya karşı haktan başkasını) Onun yaratıcılığını, mâbutluğunu, birliğini İtiraf etmenin aksini (söylememekte devamlı olarak sabitim.) ben hak ve hakikat ne ise onu söylemeğe size tebliğ etmeğe devam edeceğim. (Şüphesiz ki, ben size Rabbinizden) İfâdelerimde doğru olduğuma dâir (mucize ile geldim.) işte elimdeki âsâ ve bendeki yedibeyzâ buna şahittir. (Artık) Sen imân etmiyorsan bari (İsrail oğullarını) esaretin altında tutup meşakkatli işlerde kullanma, onları salıver (benimle beraber gönder.) tâki babalarının vatanı olan kutsal topraklara dönüversinler. " Firavn unvanı, âmâlika kavminden olan her Mısır hükümdarına verilmiş bir lâkaptır. Hz. Musa'nın zamanındaki Firavn'ın asıl adı "Kâbus" veya"Velid Ibni Mus'ab" dır.
Dedi ki: Eğer sen bir mucize ile gelmiş isen onu getir, sen sadıklardan isen.
Bu mübarek âyetler de Firavn'ın inkârına karşı Hz. Musa'nın göstermeyi başardığı mucizeleri zikretmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm'ın dine davetine cevaben melun Firavn (Dedi ki: Eğer) ey Musa!, (sen) Peygamberlik iddianda doğru olduğuna dâir (bir mucizeyle) bir alâmet ile Allah tarafından (gelmiş) Peygamber tâyin edilmiş (isen onu) o mucizeyi (getir) görelim, (sen sadıklardan isen.) O zaman o Peygamberlik iddian sabit olmuş olur.
Bunun üzerine asasını bıraktı. Asâ hemen apaçık bir ejderha oluverdi.
(Bunun) Firavn'ın bu isteğinin (üzerine) Hz. Musa (asasını) yere (bıraktı.) bu (Asa hemen apaçık) kendisinde şüphe edilemeyecek bir şekilde (bir ejderha oluverdi.) bir büyük, erkek yılan kesildi, her tarafa korku saçtı.
(Ve) Musa Aleyhisselâm, peygamberlik iddiasını daha fazla kuvvetlendirmek için ikinci bir mucizesi olmak üzere mübarek (elini) cebinden veya koltuğu altından (çıkardı o) eli (hemen bakanlar için bembeyaz) nuranî, güneşin ışığına galip, ışıl ışıl bir kudret hârikası (kesildi.) bunu görenler yerlere kapandılar. Hz. Musa, elini tekrar cebine çekti, o mübarek el yine eski hâlini alıverdi. Böyle mucizelerin gösterilmesi, Allah'ın kudretine göre her şekilde mümkündür. Artık bunları yorumlamaya gerek yoktur. Meselâ bunları Hz. Musa'nın iddiasındaki kuvvetten kinaye saymak asla caiz değildir. Böyle bir yorum, tevatür derecesinde sabit olan hakikatları kabul etmemek, ilâhî beyanları yalanlamak mahiyetinde olacağından asla uygun olamaz.
Firavn'ın kavminden ileri gelenler: "Şüphe yok ki, bu çok bilgili bir sihirbazdır" dediler.
Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm hakkında Firavn'ın etrafındaki şerefli kimselerin yakıştırmalarını ve Hz. Musa ile müsabakada bulunmaları için her taraftan sihirbazların Mısır'a getirilmelerini istemiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Firavn'ın kavminden ileri gelenleri) Onların şereflileri, Firavn'ın danışma arkakadaşları Firavn'a hitaben (Şüphe yok ki, bu) yani Hz. Musa (çok bilgili bir sihirbazdır.) sihir ilminde usta mütehassıs bir kimsedir, (dedi) O Yüce Peygamberin gösterdiği mucizeleri bir hayalden, asılsız bir sihir eserlerinden sandılar, kendi zamanlarında birçok sihirbaz bulunduğu için o muhterem zatın da sihirbaz olduğunu zannettiler.
Bunlara karşı Firavn da dedi ki: Musa (Sizi yerinizden) Mısırdan (çıkarmak istiyor. O halde siz) onun hakkında bana (ne emredersiniz?.) ona karşı ne yolda muamele yapalım?. Rey iniz nedir?.
Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy, ve şehirlere toplayıcılar yolla.
Firavn'un etrafındaki o mevki sahipleri de (Dediler ki:) ey hükümdar!. (Onu ve kardeşini) Yani Hz. Musa ile Hz. Harun'u şimdilik Mısır'da (alıkoy) Haklarında acele etme, onların durumlarını araştıralım, (ve şehirlere) Mısır'ın etrafındaki beldelere kendi adamlarından (toplayıcılar) sevkediciler (yolla.) o beldelerde sihirbazların ustalan, reisleri çok olduğundan onları toplasınlar.
Her bilgin büyücüyü sana getirsinler.
Bu mübarek âyetler de toplanmış olan sihirbazların Firavn'dan mükâfat beklediklerini ve ilk evvel kendileri sihirlerini meydana koyarak dehşet verici bir manzara meydana getirmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Toplayıcıların yardımıyla (büyücüler) sihirbazlar hemen (Firavn'a geldiler.) ve bir mükâfat ümidiyle (Elbette bize bir mükâfat olacaktır) bizi ödüllendireceksinizdir (eğer biz) o yapacağımız sihir ile Hz. Musa'ya (galipler olur isek -değil mi- dediler.) bu takdirde büyük bir ücrete, bir mükâfata hak kazanmış olacaklarını anlatmak istemişlerdir.
Dedi ki: Evet... Ve şüphe yok siz -o zaman- en yakınlarımdan olacaksınız.
Firavn da onlara hitaben: (Dedi ki: Evet...) Siz mükâfata kavuşacaksınızdır. (Ve şüphe yok) Ki, (siz) öyle bir üstünlüğü temin ettiğiniz zaman benim katımda (en yakınlarımdan olacaksınızdır.) siz yalnız bir mükâfat ile kalmayacaksınızdır, belki dâima meclisimde bana yakın bulunacaksınızdır.
Dediler ki: Ya Musa!. Ya sen -âsânı at iver veya -ilk evvel-atı verenler bizler olalım.
Hz. Musa da onlara cevaben: (Dedi ki: Siz) Atacağınız, meydana getireceğiniz şeyi ilk evvel siz (atıveriniz.) ne yapacak iseniz yapıveriniz. Hz. Musa, onların yapacakları sihirlerin mahv ve perişan olacağını, bunun neticesinde hakikatin tecelli edeceğini bildiği için onlara böyle bir müsaadede bulunmuş, onların yapacakları şeye bir ehemmiyet vermediğini göstermiştir. (Vaktaki) O sihirbazlar, ellerindeki ipleri, asaları meydana (atıverdiler) bu hayalî şeyler ile (insanların gözlerini büyülediler) onlar gerçekte var olmayan şeyleri bir hayâl olarak var gibi gösterdiler, (ve onları) Etraftan seyre edenleri (korkutmuş oldular) gözlerinin önünde bir takım müthiş manzaralar görünür oldu (ve) o büyücüler bu suretle (büyük bir sihir meydana getirmiş oldular.) her tarafa dehşet saldılar.
Rivayete göre bu sihirbazların meydana attıkları kalınca ipler uzunca asalar sanki birer muazzam yılan kesilerek vadiyi doldurmuş, hareketli bir halde bulunmuş, birbiri üzerine atılıp durmuş, pek korkunç bir manzara meydana getirmiş. Fakat bütün bu manzaralar birer hayalden ibaretti, bunlar insanların gözlerinde böyle canlı birer mahlûk kesilmiş gibi bulunuyordu.
(Artık) Hz. Musa'nın getirmiş olduğu (hak ortaya çıkmış) onun iddiasının doğruluğu sabit olmuş, meydana getirdiği hârikanın bir hakikat olduğu anlaşılmış, (onların) o sihirbazların (yaptıkları) sihirler (ise yok olup gitmişti.) onların hakikata yakın olmayan birer görünüşten ibaret olduğu anlaşılmıştı.
(Artık orada) Böyle büyük bir hadisenin meydana gelmesi üzerine Firavn ile bütün etrafında toplanmış olanlar bulundukları mecliste (mağlûp oldular) kendilerinin hak ve haki kattan mahrum kimseler oldukları anlaşıldı, (ve küçük düşerek yenilmiş olarak geriye dönüverdiler.) zelil bir duruma düştüler. Bu hadisenin iskenderiye'de vuku bulduğu rivayet olunmuştur.
(Ve) Böyle bir mucizenin ortaya çıkması üzerine bütün (sihirbazlar) işin hakikatini düşünerek ilham almış oldukları imân nimetinden dolayı şükretmek için (secde ettikleri halde yere kapanılmış oldular.) onlar zeki, İlim adamları oldukları için sihir ile mucizenin arasındaki farkı pek iyi anladılar, Hz. Musa'nın gösterdiği mucizeden dolayı hakiki bir peygamber olduğuna kanaat getirdiler.
(Ve) Sihirbazlar inançlarını değiştirerek Allah'ın birliğini tasdik ettiklerini göstermek için (Dediler ki: Alemlerin Rab'bine imân ettik.) biz bütün kâinatın sahibi, efendisi, yaratıcısı olan Allah Teâlâ'nın varlığına inandık.
Musa ile Harun'un Rab'bine.
iniydiler?. Binaenaleyh onlarda âciz, başkalarının ihsanına muhtaç kimseler demekti. Artık akıllı, düşünen insanlar, o gibi âciz ve ellerindeki nimetleri çabucak yok olan şahıslara güvenmezler onlara sığınmaya tenezzül etmezler, onların iddialarına bir kıymet vermezler.
Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'yı tasdik eden sihirbazlar! Firavn'ın suç ladığını ve tehdit ettiğini bildirmektedir. Sihirbazların da Firavn'a karşı din bağlılıklarını gösterip onu hesaba çekmelerini ve Cenâb-ı Hak'ka sığınmalarını beyâ buyurmaktadır, Şöyle ki: (Firavn) Hz. Musa'yı tasdik eden sihirbazları azarlama! için (dedi ki: Ben size izin vermeden evvel) benim emir ve müsaadem ol maksızın siz (ona) Musa Aleyhisselâma (imân etmişsiniz.) öyle mi?. Bu ne çeşa ret!. (Şüphe yok bu) Yaptığınız şey (bir tuzaktır) Musa ile beraber yaptığının bir hiledir, (siz bu hîleyi şehirde) Mısır'da daha yarışma sahasına çıkmadan evve (yaptınız) aranızda kararlaştırdınız (ki) Mısır (halkı) Kıbtî taifesini (ondan) Mısır'dan (çıkarıveresiniz.) Mısır toprakları yalnızca ey sihirbazlar size ve İsrar oğullarına ait olsun (Artık yakında bileceksinizdir.) ki, sizin hakkınızda neler yapacağım!.
Firavn, o tehdidini şu şekilde izah ederek dedi ki: (Elbette sizin) Ey Musa'ya tâbi olanlar!, (ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim.) Yani, sizin sağ elleriniz ile sol ayaklarınızı evvelâ kesivereceğim (Sonra da sizi elbette toptan asacağım.) sizi teşhir etmek ve ibret olacak şekilde cezalandırmak için aşarak idam eyleyeceğim.
Dediler ki: Biz şüphe yok Rab'bimize dönüvericileriz.
Firavn'un bu zalimce tehdidine karşı o muhterem mü'minler de (Dediler ki: Biz şüphe yok ki,) ne şekilde ölürsek ölelim âhirette (Rabbimize) onun rahmetine, lûtfuna (dönüvericileriz.) hakkımızda takdir edilen ne ise o ergeç meydana gelecek ve biz her halde ölüp âh i ret e gideceğizdir. Artık senin tehdidine biz ehemmiyet verir miyiz?.
Ve bizden intikam alman da başka değil, ancak biz Rabbimizin âyetleri geldiği zaman onlara imân ettiğimizden dolayı. Ey Rabbimiz!. Üzerimize sabır yağdır ve bizleri müslümanla olarak öldür.
birer ellerini ve ayaklarını keserek kendilerini asmıştır. Fakat diğer bir görüşe göre Firavn bu zatları, böyle öldürmeğe kadir olmamıştır. Çünki= Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz. (Kasas, 28/35) âyeti kerimesi bunu göstermektedir.
Bu mübarek âyetler, Firavn'a tapan câhil kavminin Hz. Musa ile kavmi aleyhindeki dedikodularını bildiriyor. Firavn'un da onlara güvence vermek m aks adiyi e İsrail oğulları hakkında ne kadar zalimce harekette ve üstünlük iddiasında bulunarak yapacağı tehditleri nâtık bulunmaktadır. Hz. Musa'nın da kavmini teselli edip onlara ne gibi yüce bir tavsiyede bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Musa'nın gösterdiği mucize karşısında titremiş olan Firavn, o Yüce Peygamberi tutup hapsetmeğe cesaret edememişti. Bunu gören kötü kavmi, telâşa düştüler, (Firavn'un kavminden ileri gelenler) Firavn'a müracaat ederek (dediler ki:) Ey hükümdar!. (Musa'yı ve kavmini) İsrail oğullarını hapis etmeden ve öldürmeden öyle serbest (bırakır mısın ki, yerde bozgunculuk yapsınlar.) Mısır'da yaşayarak halkının sana karşı İtaatlerini ortadan kaldırsınlar, ve sonuçta Mısır hakimiyetini ele getirsinler. (Ve seni ve senin mabutlarını terk eylesinler.) Size karşı ibâdette bulunmasınlar. Rivayete göre Firavn, materyalist idi. Allah'ın varlığını inkâr ediyordu. Yıldızların yeryüzünde idareci olduklarına inanırdı. Yıldız şeklinde putlar yapmış, bunlara kendisi taptığı gibi kavminin de kendisine ve bu putlara tapmalarını emretmişti. Ve yeryüzünde kendisi itaat edilen bir hükümdar olduğu için kendisini yüce bir Rab olmak üzere kavmine tanıttırmıştı. İşte bu kavim, Firavn'a öyle müracaat etmişti. (O da) Firavn da kavmine güvence vermek için (dedi ki: Elbette onların) o İsrail kabilesinin doğan (oğullarını öldüreceğiz) onu yaşatmayacağız, kuvvetlerinin artmasına meydan vermeyeceğiz, (ve kadınları diri bırakacağız.) Nitekim evvelce de öyle yapmıştık. (Ve şüphe yok ki, biz onları) hâlâ (ezecek üstünlükte kimseleriz.) onlar yine bizim idaremiz altında kahrolmuş kimselerdir. Bu son münazarada Musa'nın galip gelmesinin bizce bir tesiri yoktur.
Musa kavmine dedi ki: Allah Teâlâ'dan yardım isteyiniz ve sabır ediniz. Şüphe yok ki. Yer Allah Teâlâ'nındır. Ona kullarından dilediğini vâris kılar. Sonuç ise sakınanlar içindir.
İsrail oğulları Firavn'un bu kötü niyetini öğrenince Hz. Musa'ya müracaat ederek şikâyette bulundular. Hz. (Musa) da bu (kavmine dedi ki:) size yönelen belâlardan dolayı (Allah Teâlâ'dan yardım isteyiniz) ona sığınınız. O sizi kurtarmaya her şekilde kadirdir, (ve sabır ediniz.) Kendinize ve evlâdınıza yönelecek fenalıklara karşı sabırlı, bulununuz, sabrın sonu selâmettir. (Şüphe yok ki, yer) Mısır arazisi ve bütün yeryüzü (Allah Teâlâ'nındır) ona dilediğini vâris kılar. Binaenaleyh o hikmet sahibi Yaratıcı, dilerse ey İsrail oğulları!. Firavn'u helak ederek onun topraklarını sizlere ihsan buyurur. (Sonuç ise sakınanlar içindir.) Allah'tan korkanlar, hükümlerine uyanlar dünyada fetih ve zafere ulaşırlar. Ahirette de yüksek derecelere kavuşmakla ebediyyen mutlu olurlar. Artık ey kavmim!. Siz de Allah'tan korkun, ondan yardım isteyin, sabırlı bulunun ki, öyle güzel bir sona kavuşasınız.
Dediler ki: Biz senin bize gelmenden evvel de ve bize geldiğinden sonra da bize işkence edildi. Umulur ki, dedi, Rab'bîniz düşmanlarınızı helak eder de sizi yerde onların yerine hâkim kılar. Tâki nasıl amel edeceğinize baksın.
Bu mübarek âyetler, İsrail oğullarının zulme uğramalarına karşı Hz. Musa'nın onlara teselli verdiğini bildirmektedir. Ve Firavn'un kavminin senelerce kıtlık ve pahalılığa mâruz kalmalarının hikmetini beyan etmektedir. O nankör kavmin ise uyanmayıp kavuştukları nîmetlere kendilerinin hak kazanmış olduklarına ve uğradıkları musibetlerinde Hz. Musa ile ona tâbi olanların yüzünden ortaya çıktığı düşüncesinde olduklarını dile getirmektedir. Şöyle ki: İsrail oğulları, Firavn'un tehdidinden haberdar olunca Hz. Musa'ya müracaat ederek (Dediler ki: Biz senin bize) peygamberlikle (gelmenden evvel de ve bize) böyle bir vazife ile (geldikten sonra da) Firavn tarafından (bize işkence edildi.) nedir bizim bu çektiğimiz?. Çünki Mısır'da bulunan İsrail oğulları, Hz. Musa'nın peygamberliğinden evvel de Firavn tarafından birçok zulumlara uğramışlardı. Onların artıp Mısır'a hakimiyeti elde etmelerinden korkan Firavn onlardan cizye almakta idi, onları meşakkatli işlerde kullanıyordu, onların refah içinde yaşamalarına meydan vermiyordu. Bir müddet de onların erkek çocuklarını öldürmüştü. Hz. Musa'nın ortaya çıkmasında, sonra ise daha fazla zulma başlamak istemiş: İsrail kavminin erkek çocuklarını yine öldürmeğe devam etme kararlılığını göstermişti. İşte İsrail oğulları, bu korkunç durumlarından dolayı Hz. Musa'ya şikayette bulunmuşlardı. O muhterem Peygamber de onları teselli etmek için (Umulur ki, dedi, Rab'biniz düşmanlarınızı helak eder de) yani: Firavn'u ve kavmini mahv ve perişan eyler de ey İsrail oğulları!, (sizi yerde onların yerine hâkim kılar.) Artık sabrediniz, ilâhî takdirin hakkınızdaki tecellisine razı olunuz. O Kerem Sahibi Yaratıcı; sizi o zâlim kavmin yerlerine hâkim ve sahip kılar (Tâki nasıl amel edeceğinize baksın.) size verdiği nimetin, galibiyetin değerini bilip şükrünü yerine getirip getiremeyeceğiniz ortaya çıksın.
(Ve) Allah Teâlâ kullarını öğüt almaları ve teşekkür etmeleri için gâh sıkıntılara, sokar gâh rahata kavuşturur. İşte bu hakîkati açıklamak için buyuruyor ki, (andolsun ki. Firavn'un kavmini senelerce kıtlık ve pahalılığa) uğrattık (ve) senelerce onları (mahsulatın noksanlığı ile cezalandırdık) şehirlerde ağaçları meyve vermez oldu. Onların bütün bu musibetlere uğratılmaları ise onlar (düşünüp ibret alsınlar diye) idi. Tâki, kendi isyanları yüzünden böyle musibetlere uğradıklarını düşünerek tevbe ve istiğfar etmeleri için idi.
Fakat onlara güzellik gelince bu bizim hakkımızdır dediler. Onlara bir kötülük isabet ederse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Haberiniz olsun ki, onların uğursuzluğu ancak Allah tarafındandır. Fakat onların pek çokları bilmezler.
bir nîmete kavuşursa onun ilâhî lütuf olduğunu bilir, Cenâb-ı Hak'ka şükür eder, ona itaate devam eyler. Bir musibet gelince de onun bir hikmete dayalı
Bu mübarek âyetler, Firavn ile kavminin mucizeleri birer sihir sanarak küfürlerinde İsrar etmiş olduklarını ve küfürlerinin, kibirlerinin cezası olmak üzere çeşitli felâketlere uğradıklarını beyan etmektedir, şöyle ki: Firavn ile kavmi, âsâ mucizesini ve senelerce yoksulluktan gördüler, yine imân etmediler (Ve) Hz. Musa'ya hitaben (dediler ki: Kendisiyle bize sihir etmek) bizi kendi inancımızdan ayırmak (için bize) kendi iddiana göre (her ne mucize getirirsen biz sana) senin peygamberliğine (imân edecek değiliz.) biz senin bir sihirbaz olduğuna inanıyoruz, seni tasdik etmeyiz.
Artık biz onların üzerine ayrı ayrı mucizeler olmak üzere tufanı, çekirgeleri, böcekleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine böbürlendiler ve günahkâr bir kavim oldular.
Bu mübarek âyetler, Firavn ile kavminin uğradıkları çeşitli musibetlerden dolayı Hz. Musa'ya müracaat ederek bu musibetlerin giderilmesi halinde kendisine imân edeceklerine söz verdiklerini bildirmektedir. Fakat o musibetlerin bertaraf edilmesi üzerine yine küfürlerinde devam edip sözlerinde durmadıklarını ve nihayet o isyanları yüzünden denizde boğulup gittiklerini şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki onların) Firavn ile kavminin (üzerlerine azap çöktü.) tufan vesaire gibi beş çeşit musibet geldi veya altıncı bir musibet olarak Taun hastalığına tutuldular, içlerinden birçokları oluverdi. Hz. Musa'ya tekrar müracaat ederek (Dediler ki: Ya Musa!. Bizim için) bu musibetlerden kurtulmamız için (Rab'bine dua et, sana verdiği söz) sana vermiş olduğu peygamberlik şerefi (hürmetine eğer bizden) başımıza gelen (azabı kaldırır) bertaraf eder (se andolsun ki sana elbette imân ederiz) senin yüce bir Peygamber olduğunu tasdik eyleriz, (ve elbette seninle beraber) kavmin olan (İsrail oğullarını) diledikleri yere (göndeririz) sizin Mısır'dan çıkıp başka yerlere gitmenize mâni olmayız.
Ne zaman ki onların erişecekleri bir müddete kadar kendilerinden azabı kaldırdık. Onlar derhal yeminlerini bozar oldular.
(Ne zaman ki) Hz. Musa'nın duası, üzerine (onların erişecekleri bir müddete kadar) Firavn ile kavminin Allah'ın katında takdir edilen hayat sürelerinin sonuna, helak olacakları zamana kadar (kendilerinden azabı kaldırdık.) o kendilerine gelen musibetler bertaraf edildi (Onlar) Firavn ile kavmi sözlerinde durmadılar (derhal yeminlerini bozar oldular.) yine eski küfr ve isyanlarda İsrar edip durdular.
(Artık biz de onlardan) O yeminlerini bozan, musibetlerden ders almayan Firavn ile kavminden (intikam aldık.) yani nimetlerini azap ile ellerinden aldık. Onlara o kötü, kâfirce hareketlerinin karşılığı olan cezayı verdik. Şöyle ki: (Onları derin denizde boğduk) Kızıldeniz denilen Süveyş denizinin derin suları içinde helak ediverdik. (onlar) O boğulup belâlarına kavuşanlar (âyetlerimizi) Allah'ın birliğine ve Hz. Musa'nın peygamberliğine işaret ve şahadet edip duran mucizeleri, hârikaları düşünmekten kaçındıkları, onlara iltifat etmedikleri için öyle ilâhî intikama mâruz kaldılar, mahvolup gittiler, uhrevİ azaplarına kavuştular. Sûre'i Yunus'taki (90) inci âyete de bakınız!.
Şam diyarının veyahut mutlak anlamda yeryüzünün (doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık.) İsrail oğulları Firavn'un helakinin ardından Şam taraflarına sahip ve hâkim oldular, daha sonra Davut ve Süleyman Aleyhisselâm zamanlarında da dünyanın doğu ve batısında birçok yerlere mirasçı ve sahip oldular. (Ve Rab'bin güzel kelimesi) İsrail oğullarına yardım edeceğine, onların düşmanları olan Firavn ile kavmini helak eyleyeceğine dâir olan ilâhî vadi (İsrail oğulları üzerine) Firavn'un ezalarına (sabretmeleri) Allah'ın yardımının ortaya çıkmasını beklemeleri (sebebiyle tamam oldu.) düşmanları suların içinde boğulup gittiler. (Firavn'un ve kavminin yapmakta oldukları şeyleri) Mısır'da meydana getirmiş oldukları köşkleri, yapıları (yükseltmekte oldukları binaları) Haman'ın yapmış olduğu muhteşem saray gibi müesseseleri veya yetiştirmiş oldukları bahçeleri, bostanları (tamamen helak ettik.) bunların hepsini ortadan kaldırdık ve yok eyledik. O inkarcı, müşrik kavmi lâyık oldukları cezalara kavuşturduk.
Bu mübarek âyetler, İsrail oğullarının Mısır'dan çıkıp selâmet sahiline kavuştuklarını ve onların putperest bir kavme bakarak kendileri için de put edinilmesini Hz. Musa'dan istemiş olduklarını bildirmektedir. Hz. Musa'nın da onları irşat ederek Cenâb-ı Hak'tan başkasına ibâdet edilemeyeceğini ve onların haklarındaki ilâhî lütfü hatırlatarak kendilerinin uyanmaya davet edilmelerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Firavn'u ve onun kavmini helak ettik (Ve İsrail oğullarını) da (denizden geçirdik) selâmete erdirdik. Rivayete göre bu denizden geçme hadisesi AŞURE gününe tesadüf etmişti. Bu kurtuluştan dolayı Cenâb-ı Hak'ka şükür için o gün oruç tutmuşlardı. Hattâ Nuh Aleyhisselâm da bu AŞURE günü tufandan kurtularak oruç tutmuştu. Binaenaleyh Muharrem'in onu'na tesadüf eden AŞURE gününde oruç tutmak güzel bir ibâdettir.
Hz. Musa, sözlerini tekit etmek ve kuvvetlendirmek için şöyle buyurdu: (Şüphe yok ki, bunların) Şu heykellere tapan insanların (içinde bulunduktan şey) bâtıl din (helake uğramıştır.) mağlûbiyete, mahvolmaya mahkumdur. (Ve amel ettikleri şeyde bâtıldır.) Tamamen yok olup bitmiştir, onunla Allah Teâlâ'ya yaklaşılamaz. O sırf küfürden başka birşey değildir. İbâdet ancak Allah Teâlaya yapılır. Onun ibâdet hususunda da asla ortağı yoktur. Artık siz heykele nasıl tapınmak istiyorsunuz?
Musa Aleyhisselâm, kavmini daha fazla ikaz etmek ve şükür vazifelerini yerine getirmeye davet için (Dedi ki: Sizin için Allah Teâlâ'dan başka bir mabut mu taleb ederim?.) bu hiç caiz mi?. Hiç Allah Teâlâ'dan başka ibâdete lâyık birşey bulunabilir mi?. (Halbuki o) Kerem Sahibi Mâbud (sizi) zamanınızdaki (âlemlerin) cemiyetlerin (üzerine üstün kıldı.) başkalarına vermediği nimetleri size verdi, sizi hakikî bir dine kavuşturdu, düşmanlarınızı büsbütün kahr etti ve ibret olacak bir cezaya uğrattı. Artık öyle yüce bir mâbudî kim temsil edebilir ki, o sizin için bir mabut oluversin?. Hiç o ezelî Yaratıcının mahlûku olan şeyler, ibâdet ve itaatta onun ortak ve benzeri, temsilcisi olabilir mi?. Bu kadar şeyi hiç düşünmez misiniz?.
Ve -hatırlayınız ki- Sizi Firavn'un elinden kurtarmıştık. Size azabın en şiddetlisini tattırıyorlardı. Oğullarını katlediyorlardı, kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı. Ve bunda sizin için Rab'biniz tarafından büyük bir imtihan var idi.
(Ve) Cenâb-ı Hak, Musa Aleyhisselâm'ın tenbihlerini, ihtarlarını kuvvetlendirmek için buyuruyor ki; (hatırlayınız) ey İsrail oğulları (ki sizi Firavn'ıı elinden kurtarmıştık.) onu helak ederek sizi selâmete erdirmiştik. Siz Mısın iken ne halde idiniz?. Bir kere o korkunç esaret durumunuzu düşününüz?. (Şimdi azabın en şiddetlisini tattırıyorlardı.) Sizi en müşkil hizmetlerle yükümlü 1 tuyorlardı. (Oğullarınızı öldürüyorlardı) neslinizi kesmek istiyorlardı, (kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı.) Onları da evlâtlarından mahrumiyet suretiyle perişan, ümitsiz ve kedere uğramış bir halde yaşatıyorlardı. (Ve bunda Firavn'un zulmünden sizin kurtulmanızda veya onun tarafından kötü muameleler uğratılmış olmanızda (sizin için Rab'biniz tarafından büyük bir imtihan) bir nîmet veya bir sıkıntı (var idi.) bunları hatırlamanız, bunlardan bir ibret dersi alıp yalnız Cenâb-ı Hak'ka karşı kullukta bulunmanız, yalnız o kerem sahibi mâbud şükrünüzü sunup durmanız icab etmez mi?. Artık neden öyle cahilce birtemennid bulunuyorsunuz?.
Ve Musa ile otuz geceye sözleştik, ve onu bir on ile tamamladık, artık Rab'binîn tayin ettiği vakit tam kırk gece oldu. Ve Musa kardeşi Harun'a dedi ki: Sen kavmimin içinde benim yerine geç ve onları düzeltmeye çalış ve bozguncuların yoluna tâbi olma.
ile) bir on gün ilâvesiyle (tamamladık) kırk güne çıkardık (artı' Rab'binin) öyle ibâdet için (tâyin ettiği vakti tam kırk gece) ye ulaşmı (oldu.) bu ilâhî emre riâyet
Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın Musa Aleyhisselâm'a olan ilâhî lütfunu göstermektedir. O Yüce Peygamberin Allah tarafından ne gibi vazifeler ile görevlendirilmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Hak T e âlâ Hazretleri, Musa Aleyhisselâm'a, Allah'ı görme şerefine ulaşamadığından dolayı üzülmemesi için diğer ulaştığı nimetleri zikrederek (Buyurdu ki: Ey Musa!. Muhakkak ben) Kerem Sahibi Yaratıcı (seni risâletlerimle) risâlet ve peygamberlik şerefine sahip kılmakla, sana Tevrat'ın bölümlerini inzal etmemle, (ve kelâmım ile) seni vasıtasız olarak kutsal sözümü işitmek şerefine kavuşturmuş olmamla zamanındaki mevcut (insanlar üzerine seçtim.) seçkin bir durumda, yüce bir derecede bulundurdum. (İmdi sana verdiğim! al) Sana ihsan ettiğim peygamberliği, kutsal sözümü işitmek şerefine kavuşmayı ve diğer kavuştuğun nimetleri düşün, nazarı dikkate al, bazı arzuların gerçekleşmemesinden dolayı üzülme. Kavuştuğun birçok nimetlerden dolayı (şükr edicilerden ol.) bu nimetlerden dolayı Cenâb-ı Hak'ka şükretmek bir kulluk vazifesidir. Bunun da ayrıca mükâfatı vardır.
Ve onun için levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık ve her bir şeyi uzun uzadıya açıkladık. Artık onun kuvvetle tut ve kavmine emret, onu en güzel İyi e tutsunlar. Elbette sizlere yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.
olabilir, İşte mendup olan, mubaha nazaran daha güzeldir, işte Hz. Musa'da kavmine böyle daha güzel olan şeyleri tavsiye etmekle yükümlü tutulmuştur. Artık böyle ilâhî tavsiyelere riâyet etmeli, Cenâb-ı Hak'ka ibâdet ve itaatten kaçınarak isyankâr bir halde yaşamamalıdır. -Böyle bir hareketin akibeti pek korkunçtur. (Elbette sizlere yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim) Yüce Mabuduna karşı isyan etmiş, hayatlarını isyan ve günah ile geçirmiş olan birçok kavimlerin nasıl helak olup kendilerinin ve yurtlarının ne hâle geldiğini sizin nazarı dikkatinize sunacağım. Tâki sizler de onlar gibi kötü hareketlerde bulunmayasınız. Nitekim İsrail oğulları, birçok yerlere seyahatler yapmış, isyan ve küfürleri yüzünden helak olup gitmiş bulunan Ad ve Semud kavimlerinin ve diğer zorbaların ve Amalikanın vatanları gibi yıkılıp yok harap olmuş ülkeleri görmekte bulunmuşlardır. Bu ilâhî beyan hem İsrail oğulları için birçok milletlerin yurtlarına hâkim olacaklarına işaret taşımasından dolayı bir müjde makâmındadır. Nitekim Hz. Davûd ve Süleyman zamanında bu nimete nail olmuşlardır. Ve hem de onları öyle isyancı kavimlerin izinde gitmekten yasaklamış olduğu için birtehdit ve bir ibret dersi makâmındadır. Gerçekten onlar da bilahara öyle isyancı hareketlerde bu I unu ki arı için milletler arasında zelil bir şekilde yaşamaya mahkûm olmuşlardır.
(Ve o kimseler ki,) İmândan mahrum kalıp bizim (âyetlerimizi) inkâr etmişlerdir. Allah'ın varlığına ait, Cenâb-ı Hak'kın kudret ve yüceliğinin ortaya çıkmasına yol açan eserleri, eşsiz varlıkları nazarı İtibara almayarak onlara inanmışlardır, (ve âhirete kavuşmayı) Asıl sevap ve azabın mahalli olan âhiret gününün varlığını (yalanlamışlardır.) onun meydana geleceğine inanmamışlardır. Artık (Onların) öyle inkarcı kimselerin dünyada iken yapmış oldukları hayırlar, anababa ve akraba ziyareti gibi (amelleri bâtıl olmuştur.) onların o küfürleri, inkârları yüzünden bu gibi amelleri de düşüp kıymetlerini kaybetmiştir. Bunlardan dolayı âhirette bir sevaba kavuşamayacaklardır. Çünki sevaba kavuşmanın şartı imandır. Onlar (Başkasıyle değil, ancak) dünyada iken (kendi yaptıkları) yalanlama isyan ve günah gibi (amelleriyle cezalandırılacaktır.) öyle kötü, kulluğa aykırı, kâfirce hareketlerinin cezasına kavuşacaklardır. Binaenaleyh bütün insanlık, bu elem verici akibeti düşünüp titremelidir, dinine, kulluk vazifesine aykırı hareketlerden kaçınmalıdır ki, böyle korkunç bir felâkete uğramasınlar.
Ve Musa'nın kavmi ondan sonra ziynet takımlarından bir buzağı, böğürmesi olan bir heykel edindiler. Onlar görmediler mi ki, o kendileriyle konuşamaz ve onlara bir yol gösteremezdi. Onu -ilâh- edindiler ve zâlimler oluverdiler.
Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'nın geçici olarak ayrılmasının ardından İsrail oğullarının bir buzağı heykeline tapınmak cehaletini gösterdiklerini ve bilahara pişmanlık gösterip tevbe ettiklerini ve af dilediklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Musa'nın kavmi ondan) Hz. Musa'nın Tür'a gittiğinden (sonra) vaktiyle kıptilerden emânet alıp onların helaki üzerine kendilerinde kalmış olan (ziynet takımlarından) Samiri namındaki bir münafıkın yapmasıyle (bir buzağı) buzağı gibi sesi (böğürmesi olan bir heykel edindiler.) bu iri heykel, bir rivayete göre öyle bir hünerle yapılmış ki, içerisine hava girince inek yavrusu gibi ses çıkarmaya başlamış. Diğer bir rivayete göre de bu heykelin aşağısında bir buzağı bulundurulmuş o buzağının sesi bu heykelin içinden dışarıya akseder olduğu için bu heykelin böğürmekte olduğu sanılmıştır. Diğer bir rivayete göre de Firavn'un denizde boğulacağı zaman Cibrili Emin bir at üzerinde cisimlenerek görülmüş, Samiri bunun farkında olup Hz. Cibril'in atının ayağının bastığı topraktan bir avuç almış, bunu yaptığı heykelin içine bırakmış, bunun tesiriyle bir harika olarak o heykel canlanmış, et kan sahibi olmuş, buzağılar gibi ses vermiştir. Bu rivayetlerden hangisinin doğru olduğunu Allah'ın ilmine havale ederiz.
Ne zaman ki pişmanlığa düştüler ve kendilerinin hakikaten doğru yoldan çıkmış olduklarını gördüler, dediler ki: Eğer bize Rab'b i m iz merhamet etmezse ve bizi bağışlamazsa elbette büyük bir ziyana uğramışlardan olacağız.
(Ne zaman ki) Hz. Musa Turdan dönüp kavminin o cahilce hâllerini (irkin gördü, onlar o sapıklıklarını anlayarak (pişmanlığa düştüler) tam bir hüzün ile ellerini ısıracak bir hâle geldiler (ve kendilerinin hakîkaten doğru yoldan çıkmış olduklarını gördüler) Allah'ın birliği inancını bırakmış, bir buzağı heykelini mabut edinmekle ne kadar şaşkınlık göstermiş olduklarını gözleriyle görüp anlamış oldular (ve) tövbe ve Cenab'ı Hak'ka yönelerek (dediler ki: Eğer bize Rab bini iz merhamet etmezse) dâima lütuf ve ihsanına mazhar olduğumuz kerem sahibi mabudumuz bizi af buyurmazsa (ve bizi bağışlamazsa) günahlarımızı tamamen ortadan kaldırmazsa (elbette büyük bir ziyana uğramışlardan olacağız.) işte onlar, böyle yaptıklarına bilahara pişman oldular, günahlarını İtiraf ederek Allah'ın korumasına yöneldiler.
Ne zaman ki, Musa kavmine kızgın, pek üzüntülü bir halde döndü, dedi ki: Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız!. Rab'binizin emrini acele mi ediverdiniz?. Ve levhaları bıraktı ve kardeşinin başından tutarak kendisine doğru çekiverdi. -kardeşi de- dedi ki: Anam oğlu!. Bu kavim muhakkak ki beni zayıf saydılar ve az kaldı beni öldürüyorlardı. Artık benimle düşmanları sevindirme ve beni zâlimler olan kavim ile beraber kılma.
Bu âyeti kerime, Tur'dan dönen Hz. Musa'nın buzağıya tapmış olan kavmini ne şekilde hesaba çektiğini ve kardeşi Hz. Harun ile aralarındak geçen konuşmayı şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki Musa) Aleyhisselâm, Tura gitmiş iken kavminin buzağıya taptıklarından haberdar oldu, bundan dolayı (kavmine kızgın, pek üzüntülü bir halde döndü) kavminin hepsine veya kardeşi Harun ile imanlarını muhafaza etmiş olanlara hitaben (dedi ki: Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız!.) yani: Ey kavmim!. Benim sizden ayrıldıktan sonra ne kadar fena harekette bulunmuş, Allah Teâlâ'ya ibâdeti bırakıp buzağıya tapmışsınız! Veya Ey mü'minler!. Bana ne kötü bir hilâfetle hâlife oldunuz!. Çünki onları öyle buzağıya tapmaktan men etmediniz. Siz (Rab'binizin emrini acele mî ediverdiniz?.) Tur'da kalmak için kırk gün va'dedilmişti. Rab'binizin belirttiği bu süreyi acele mi ettiniz de daha tamamını beklemeden böyle bir harekete cür'et etmiş oldunuz. Çünkü o kavim, Hz. Musa'nın otuz gecenin sonunda geri dönmediğini görünce vefat ettiğini sanmışlar, böyle buzağıya tapmışlardı. (Ve) Musa aleyhisselâm, geri dönünce fazla kızgınlığından, kederinden dolayı ve bir dinî onurun tesîriyle (levhaları) Tevrat'ın nüshalarını yere (bıraktı ve kardeşinin başından tutarak kendisine doğru çekiverdi) onun bu muamelesine karşı (-kardeşi Hz. Harun da- dedi ki: Anam oğlu!. Bu kavim muhakkak ki, beni zayıf saydılar) onları buzağıya tapmaktan men'etmeme aldırmadılar (ve az kaldı, beni öldürüyorlardı.) daha fazla men'etmeye çalışsaydım bu cinayeti de işleyeceklerdi. (Artık benimle düşmanları sevindirme) benim hakkımda düşmanlarımızın ferahlanmalarına sevinmelerine sebep olacak birşey yapma, (ve beni zâlimler olan kavim ile beraber kılma.) Hesaba çekme veya kusur bulma hususunda beni o buzağıya tapanlar sırasında sayma. Ben onlardan uzak bulunmaktayım.
Dedi ki: Ey Rab bini!. Beni de kardeşimi de bağışla ve bizi rahmetine kabul et. Ve sen merhamet edenlerin en merhamet lisisin.
terbiye eden mabudumuz!. (Beni de kardeşimi de bağışla) Bizi aff ve mağfiretine kavuştur (ve bizi rahmetine kabul et.) bizleri fazlaca lütuf ve ihsanına kavuştur. (Ve sen merhamet edenlerin) şüphe yok ki (en merhametliyisin.) senin rahmetin pek geniştir, dünyada da âhirette de rahmet ve lutfun tecelli edip duracaktır. Bizim kendi nefsimize olan merhametimizden senin bizlere ait olan merhametin katkat fazladır. Buna inancımız tamdır.
Bu mübarek âyetler, buzağıya tapanların bir gazaba, bir dünyevî alçaklığa uğrayacaklarını, tevbe edip af dileyenlerin de Allah'ın mağfiretine nail olacaklarını şöylece açıklamaktadır. (Şüphe yok ki, o buzağıyı) Kendilerine ilâh kabul (edinenlere) Samiri ile ona tâbi olanlar gibi bu kötü harekette bulunanlara bu hareketlerinin cezası olmak üzere (elbette Rablerinden bir gazap) bir azap yetişecektir. Yurtlarından kovulmak ve kendilerini öldürmekle yükümlü bulunmak gibi elem verici bir cezaya uğrayacaklardır, (ve) Onlara (dünya hayatında bir alçaklık) bir fakirlik bir esaret, ve cinayetlerini İtirafa mecburiyet gibi bir felâket de (erişecektir.) onlar cezasız kalmayacaklardır. Bir yoruma göre buzağıya tapanlar, tövbekar olabilmeleri için kendilerini öldürmekle yükümlü tutulmuşlardı. İşte bu öldürme, onlar hakkında ilâhî bir gazap idi. Onların bu tapınmalarını İtiraf ile kendilerini öldüreyi kabul etmeleri de haklarında bir zillet demektir. (Ve işte iftiracıları) Allah Teâlâ'ya ortak koşanları, buzağı gibi şeylere tapmanın Allah tarafından emredilmiş olduğunu yalan yere iddiada bulunanları ve başka şekilde iftiraya cür'et gösterenleri (böyle) gazaba uğratmakla, zillete düşürmekle (cezalandırırız.) Allah'ın hikmeti bunu gerektirmektedir. Nitekim bu gibi yasaklardan kaçınmayan, peygamberlerin bir kısmını şehit etmiş, bir kısmını inkâr edip durmuş olan İsrail oğuları asırlardan beri birçok azaplara, facialara uğramışlardır. Yavaş yavaş azaba yaklaştırmak üzere arasıra nail oldukları bir nîmet var ise o da şüphe yok ki, süratli bir şekilde kaybolmuştur. Ondan dolayı da ayrıca meşakkatlere uğrayacaklardır. Artık insanlar, bu gibi cezaları, zilletleri düşünmelidirler, öyle hakîkata aykırı iddialarda, şirki isyanı gerektiren hareketlerde bulunmaktan kaçınmalıdırlar ki, ilâhî korumaya nail olabilsinler.
Ve o kimseler ki, kötülükleri işlemişler, sonra onun arkasından tövbekar olmuş ve imân etmişlerdir. Şüphe yok ki, ondan sonra Rahibin elbette -onları-bağışlayıcıdır, hakkıyla esirgeyicidir.
(Ve o kimseler ki) insanlık hali (kötülükleri) gayrimeşru şeyleri (işlemişler) onları yapmaya cür'et göstermişler (sonra onun) o yaptıkları fena, Allah'ın rızâsına aykırı hareketlerinin fenalığını anlayarak onların (arkasından) vazgeçip ve pişman olup (tövbekar olmuş) ve Allah Teâlâ'ya (imân etmişlerdir.) Hak Teâlâ'nın ortak ve benzerden uzak bulunduğuna ve tevbeleri kabul eden bir affedici ve merhamet sahibi olduğuna inanmışlardır. (Şüphe yok ki, ondan) O tövbeden (sonra) Resulüm ya Muhammedi. Veya ey tövbe eden kulum!. (Rab'bin elbette) Onları, öyle tevbe eden ve aff dileyenleri (bağışlayıcıdır) onların hakkında affetme ve günahlardan vazgeçme şeklinde muamele eder ve (esirgeyicidir) onları merhamet buyurur, onları cennetlerine kavuşturur. Binaenaleyh her insan güzel bir imâna ve inanca sahip olmalıdır, insanlık hali herhangi bir günahta bulunursa ümitsizliğe düşmemelidir, belki derhal tevbe edip, aff dileyip Cenâb-ı Hak'kın affına sığınmalıdır. Öyle samimiyetle yapılacak tevbelerin kabul edileceğini bu gibi âyetler bütün insanlığa müjdelemekte ve telkin buyurmaktadır, İsrail oğullarına ait olan bu kıssalar hakkında T a'ha sû re'i (e üleşinde de ayrıntılı bilgi vardır.
Ne zaman ki Musa'dan o öfke dindi. Levhaları alıverdi ve onun nüshasında: Rablerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılmış bulunuyordu.
Bu mübarek âyetler, Hz. Musa'nın buzağı hâdisesinden dolayı üzüntü ve kederinin bilâhare sakinleştiğini ve yetmiş zat ile tayin edilen zamanda gidip o zatların yıldırıma tutulmaları üzerine üzülerek Cenâb-ı Hak'ka şöylece niyazda bulunduğunu beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki; Musa'dan) Hz. Harun'un özür dilemesi ve kavminin tevbe edip af dilemeleri üzerine (o) mâruz kaldığı (öfke) hüzün ve keder (sükûnet buldu.) tesiri azaldı, yere atmış olduğu Tevrat'a ait (Levhaları alıverdi) onları tekrar eline aldı, (ve onun nüshasında:) içine aldığı âyetlerde (Rab'lerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılı bulunuyordu.) yani o levhalarda Cenâb-ı Hak'tan korkup günahları terkedenlerin hidâyete nail olacakları ve Allah'ın azabından korkup O'nun lûtfuna sığınanların ilâhî rahmete kavuşacakları yazılmıştı. Bu pek büyük ilâhî bir müjdedir. Binaenaleyh buzağıya tapanların da öyle samimiyetle tevbe edip af dileyince bu hidâyete ve rahmete kavuşacaklarına isâret buymlmustur.
(Ve Musa) Aleyhisselâm (kavminden) muteber (yetmiş erkeği) Turi Sinâ'daki (tayin ettiğimiz vakit için) o kararlaştırılan zaman için (seçmişti.) ayırıp beraberinde bulundurmuştu. (Ne zaman ki) Onlar Hz, Musa'nın bir bulut içinde kalarak cephesinde bir nurun parladığını ve Cenabı Musa'ya karsı emir ve yasağa ait ilâhî kelâmın tecelli eylediğini gördüler, işittiler, sonra o bulut kaybolunca Hz. Musa'ya müracaat ederek "Biz Allah Teâlâ'yı aşikâre görmedikçe sana imân etmeyiz" diye kendilerine lâyık olmayan bir talepte bulundular. Bu cür'etlerinin bir cezası olmak üzere (onları bir yıldırım yakaladı) kalbleri bedenleri sarsıntıya uğratan bir titremeye tutuldular. Hepsi de öldüler veya ölü gibi bir vaziyete düştüler. Hz. Musa, bunların bu acıklı hâlini görünce (dedi ki: Ey Rabbim!. Eğer sen dileseydin onları ve beni daha) belirlenmiş vakitten (evvel helak ederdin.) ; i m d i müşkül bir vaziyette kalmazdım. Kavmime dönüp gidince beni suçlayacaklardır. Halbuki, evvelce onların gözleri önünde ölmüş olsa idik böyle bir suçlamaya mahal kalmazdı. Ey Rabbim!. (Bizden bir takım beyinsizlerin) Buzağıya tapanların veya öyle Allah'ı görmeyi isteme cüretinde bulunanların (yaptıkları sey) öyle dine, edebe aykırı hareket (sebebiyle bizi helak eder misin?.) elbette etmezsin. Senin rahmet ve lutfun buna terstir. (Bu) Meydana gelen hâdise veya bu cemaatin Allah'ı görme isteklerindeki cesareti (ancak senin bir imtihanındır.) bu bir nevi denemedir, bir hikmete dayanmaktadır. (Bununla) Böyle bir imtihana tâbi tutmakla (dilediğini) kullarından hak edenleri (saptırırsın) onları hidayetten mahrum bırakırsın. Bu onların kötü hareketlerinin bir cezasıdır, (ve) Ey âlemlerin Rabbü, (sen dilediğini) de, kullarından güzel itikada sahip, mü'min olanları da (hidâyete kavuşturursun.) bu da senin lütuf ve merhametinden dolayıdır. Ey âlemlerin Allah'ı!. (Sen bizim dostumuzsun) Dünyevî ve uhrevî islerimizi idare eden sensin, bizi koruyan, bize yardımda bulunan ancak senin yegane varlığındır, (artık bizi bağışla) yapmış olduğmuuz günahları affet ve yok et (ve bize acı) bizi dünyada da, âhirettede rahmetine, lûtfuna kavuştur, (ve sen) Şüphe yok ki, (bağışlayanların en hayırlısısın) sen sırf kullarına bir lütuf olmak üzere bağış ve rahmetle bulunursun. Başkaları ise bir kimsenin kusurunu ya bir övgüye, bir sevaba kavuşmak için veya kendisinden bir kötü sıfatı def için affederler, böyle bir maksatla yardımda bulunurlar. Bunun karşılığında bir mükâfat beklerler. Binaenaleyh, bu gibi maksatlardan uzak olan Kerem sahibi Yaratıcının bütün mahlûkatının üstünde bir rahmet ve mağfiret sahibi olduğu apaçık ortadadır.
Ve bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz. Biz muhakkak ki, sana döndük. Buyurdu ki: Azâbımdır. Buna dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise herseyi kuşatmıştır. Onu sakınanlar ve zekâtlarını verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.
Bu âyeti celile, Hz. Musa'nın yıldırım" gördüğü zaman yaptığı dua'nın kalanını içermektedir. Hak Teâlâ'nın da cevaben kimlere azap edeceğini ve kimleri lûtfuna kavuşturacağını buyuracağını beyan etmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, dua ve niyazına devam ederek dünyevî (Ve) uhrevî nimetlere kavuşmaları için dedi ki: Ey Rabbim!. (Bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz.) Takdir ve tayin buyurmuş ol. Bizi her iki âlemde de selâmet ve saadetten ayırma. (Biz muhakkak sana döndük) Tevbe edip af dileyerek yüce dergâhına sığındık. Hak T e âlâ Hazretleri de cevaben: (Buyurdu ki: Azâbımdır.) Benim takdir etmiş olduğum bir ceza vardır. (Buna dilediğimi uğratırım) azap ederim buna kimsenin itiraza selahiyeti yoktur. Gerçekten de bütün kâinat Cenab'ı Hak'kın mülküdür. Onun kudretinin bir eseridir. Kendi öz mülkünde tasarmf edene kim itiraz edebilir?. Buna kimin hakkı vardır? Binaenaleyh o hikmet sahibi Yaratıcı, kendi mülkünde, mahlûkatı hakkında dilediği şekilde tasarruf eder. Ve buyuruyor ki: (Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır.) Evet... Allah'ın Rahmeti, dünyada bütün mahlûkatı kaplamıştır. Herkesin varlığı kavuştuğu nimetler ilâhi rahmetin birer eseridir. Âhirette ise bu ilâhi rahmet mü'min kullarına mahsustur. İşte buna işaret için de buyuruyor ki: (Onu) Rahmeti (sakınanlar ve) üzerlerine düşen (zekâtlarını) hak edenlere (verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.) bu niteliklere sahip olan mü'min kullarıma âhirette tahsis edeceğim.
eder. Meselâ: İsrail oğulları, tövbelerinin kabulü için kendilerini öldürmekle mükellef idiler, kasten olsun, hatâ yoluyla olsun yapılan bir öldürmeden dolayı mutlaka kısas icrası lâzımdı, ganimet mallarını yakmaları icab ederdi. Cumartesi günü alışverişte bulunulması, haram idi. Namaz kılarken ellerini boğazlama bağlayarak tutsakça bir vaziyet almaları adet idi. İşte bütün bu gibi ağır hükümler, Muhammedin şeriatıyla kaldırılmıştır, iptal edilmiştir, yerlerine en hafif hükümler konulmuştur. (Artık o kimseler ki ona) O yedi yüksek vasfı bu âyeti celile ile bildirilen Son Peygamber Hz. Muhammed'e (imân eder ve ona saygıda) hürmette ve düşmanlarına karşı kendisine (yardımda bulunurlar ve onunla) O Yüce Peygamber'in peygamberliği ve risâletiyle beraber (indirilmiş olan nur'a) Kur'an'ı mübin'e kalbleri aydınlatan, şüphe ve cehalet karanlığından kurtaran o nurlandırıcı kitab'a (tâbi oluverirler) onun hükümlerine riâyette bulunurlar, (işte kurtuluşa erenler) Dünyada ve âhirette güzel isteklerine kavuşanlar (onlardan) o imân eden ve saygıda bulunan zatlardan (ibarettir.) İsrail oğullarından Abdullah Ibni Selâm, Hıristiyanlardan Tamimüddar'i lAllah onlardan razı olsunl bu cümledendir. Binaenaleyh böyle hakikî, ebedî bir selâmet ve saadete kavuşmak için Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ın davetine uymaktan başka çare yoktur.
Bu âyeti celile. Peygamber Efendimizin İslâm dinini bütün insanlara bildirmekle emredilmiş olduğunu ve onun mübarek vasıflarını ve hidâyete ulaşmak için ona tâbi olmanın lüzumunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Resulüm Ey Muhammedi. Bütün insanlığa hitab ederek (De ki: Ey insanlar!, şüphe yok ki, ben hepinize) İslâm dinini tebliğ için (Allah Teâlâ'nın bir elçisiyim) hepinizi ona imâna davet ederim. (Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur.) Bütün Kâinatın Yaratıcısı, sahibi, mabûdi ancak o'dur kâinatın onun emrine boyun eğmektedir. O, öyle yüce bir Yaratıcıdır ki (Hem diriltir) dilediğini vücude getirir, hayata kavuşturur (ve hem öldürür.) hayattan mahrum eder. Böyle diriltme ve öldürme sıfatları ancak ona mahsus bulunmaktadır. (Artık) Ey insanlar!. Öyle vasıfları eşsiz olan (Allah Teâlâ'ya) imân ediniz, onun birliğini, mâbutluğunu tasdik eyleyiniz (ve ümmî bir peygamber olup Allah'a ve onun) O Yüce Yaratıcının (kelimelerine) kendisine ve diğer Peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplarına (inanan Resulüne) yani Muhammed Aleyhisselâm'a (imân ediniz) ümmî olduğunu, başkalarından birşey okuyup öğrenmediği halde bir yaratılış hârikası olarak o kadar mükemmellikler! taşıyan, mucize Kur'an gibi ilâhî bir kitabın hükümlerini sizlere tebliğe kadir bulunan Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik ediniz risâlet ve pey gamberliği evrensel olan o Yüce Peygamber'e (tâbi olunuz) emrettiği ve yasakladığı şeylerde ona uyunuz, (ki hidâyete erişebilesiniz.) Hepinizin hidâyete ulaşması ancak onu tasdik edip ona tâbi olmak suretiyle tecelli eder. Bu hidâyete kavuşmak için başka çareniz yoktur.
(Ve biz onları) İsrail oğullarını (oniki'ye) yani (o kadar kabilelere, ümmetlere ayırdık.) Yakub Aleyhisselâm'ın oniki evlâdından meydana gelmiş oniki kabîle vardır ki, bunlara "Esbat" denilmiştir. Çünki bir kimsenin oğlunun oğullarına torunlarına "Esbat" denilir, İşte bunlar oniki sibta, kabîleye ayrılmış bulunuyorlardı. (Ve Musa'ya) Tih sahrasında (kavmi) müracaat ederek (kendisinden su istedikleri vakit vahy ettik ki) Ey Musa!, (âsân ile taşa vur.) O da bu ilâhî emre uyarak asasını vurunca derhal (Ondan) o taştan bir harika olarak (oniki pınar akmaya başladı.) böyle büyük bir mucîze meydana geldi. (Onlardan her kabîle su içeceği yeri bildi.) Hiçbiri diğerinin çeşmesine müracaata lüzum görmedi, birbirine zahmet vermediler. (Ve onların) O kabilelerin (üzerine) Tih sahrasında güneşin hararetinden etkilenmemeleri için (bulutları gölgelik yaptık.) onları böyle rahata da kavuşturduk. (Ve onların üzerine) Men ve selvayı, yani: (Kudret helvası ile bıldırcın) kuşlarını (indirdik.) bunlar da o kabilelerin yiyeceğini temin etmiş bulunuyordu. Bir kavle göre de "men" den maksat ekmektir, "selvadan" maksat da katıktır. Ve Hz. Musa'nın aldığı vahy ile onlara dedik ki: (Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz.) Öyle lezzetli, helâl olan men ve selvadan yeyip hayatınızı sürdürmeyi başarınız. Yazık ki, onlar bu nimetlerin değerini bilmediler, biz böyle bir çeşit yiyecek ile yaşamaya sabredemeyiz, biz başka yiyecekler de isteriz dediler. Nîmete karşı nankörlükte bulunmak ve emre muhalefet etmek suretiyle kendilerine zulmetmiş oldular. (Ve onlar) Bu hareketleriyle (bize zulüm etmediler) Yüce zatımız zulme uğramaktan, zarar görmekten uzaktır, beridir. (Ancak) Onlar bu hareketleriyle (kendi nefislerine zulmetti ler.) bunun zararı kendilerine yönelmiş oldu, sonra o nimetten mahrum kaldılar. İşte nîmete karşı nankörlüğün sonucu!.
Ve o vakti hatırlat ki onlara denilmişti: Şu belde'de oturunuz. Ve ondan dilediğiniz yerde yeyiniz ve "bağışlanmak istiyoruz" deyiniz ve secde ettiğiniz halde kapıya giriniz ki, size hatalarınızı bağışlayalım, iyilik yapanlara -mükafatlarını- elbette arttıracağızdır.
Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'kın, İsrail oğulları hakkındaki bazı emirlerini, onların da aldıkları emirlere muhalefet ederek azap gördüklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammedi. Aleyhisselâm (Ve) sen onlara anlat (o vakti ki, onlara) onların geçmişlerine (denilmişti: Şu belde'de) Beyti Mukaddes'te (oturunuz.) orada sebat ediniz. (Ve ondan) Onun ürünlerinden, meyvelerinden (dilediğiniz yerde) onun herhangi bir yöresinde sıkıntı çekmeden (yeyiniz) istifâde ediniz (ve "bağışlanmak istiyoruz" deyiniz.) yani: Ey Rabbiml. Bizim senden duamız, hatalarımızın affedilmesi ve silinmesidir diye dua ediniz. (Ve secde ettiğiniz halde kapıya giriniz) Yani: Tih sahrasından kurtulduğunuza bir şükür olmak üzere boyun eğerek, ve mütavâzî bir şekilde Beyti Mukaddes'in kapısından şehrin içerisine giriveriniz. (ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım) Hakkınızda af ve bağış ile muamele yapalım (iyilik yapanlara) ibâdet ve itaatte, güzel hareketlerde bulunanlara -mükafatlarını- (elbette arttırıcağızdır.) onlara fazla sevap ihsan edeceğizdir. Binaenaleyh siz de iyilik yapmaya çalışınız ki, bu ilâhî lütfa kavuşasınız.
Fakat onlardan zulüm edenler, kendilerine denilen sözü başka bir söze çevirdiler. Artık onların üzerlerine zulmettikleri şey sebebiyle gökten bir azap salıverdik.
zulmettikleri şey sebebiyle) Öyle emre aykırı ve ahlâka uymayan hareketleri yüzünden (gökten) bir müthiş (azap salı verdik.) onun tesîriyle, büyük bir helake uğradılar. Rivayete göre bu azap, Taun hastalığından ibaret imi;, bununla onlardan bir saat içinde yirmidört bin kişi ölmüştür. Bakare Sûre-i celilesinin (58 ve 59) uncu âyetlerinin izahına bakınız!.
Mühim bir konunun ruhlar üzerinde fazlaca tesir etmesi için tekrarlanarak zikredilmesi pek faidelidir.
Bir konuya dâir bir sözün değişik şekilde zikredilmesi, o konunun fazlaca genişlemesine fesahat ve belagat in daha fazla ortaya çıkmasına yardım eder.
Bir konunun çeşitli şekilde söylenmesi, nakledilen olayın tarihi önemini ve bir ibret ve uyanma numunesi bulunduğunu göstermeğe sebep olur.
Tekrarlanan âyetler güzelce araştırılırsa görülür ki: Konuları bir ise de gayeleri ve zikredilmelerindeki sebebler muhteliftir. Bunlar muhatablara göre çeşitli tesirleri içermektedir.
Hikmetli bir konunun muhtelif münasebetler ile tekrar tekrar zikredilmesi muhatapların uyanmalarına, verilen nasihatları unutmamalarına ve fazlaca istifâde etmelerine vesîle olur. Ve bunlar K fevkalâde belâgatini gösterir, hafızalaı aydınlatmaya ve süslemeye sebep bulunur.
felâketlerini, isyanlarını pek gizli tutmakta idiler. Binaenaleyh bunların böyle birer tarihî hakikat olarak haber verilmesi bir peygamberlik mucizesinden başka birşey değildir.
Bu mübarek hayetler, İsrail oğullarının bulunduğu beldedeki bazı iyi kimselerin onlara öğüt vermiş olduklarını ve bu öğütlerin ne gibi güzel bir maksada dayalı bulunduğunu bildirmektedir. Bu öğütleri kabul etmeyenlerin de nihayet ne gibi azaplara, değişimlere uğradıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve hani) Hatırlayınız ki (onlardan) o deniz kenarındaki belde'de oturan İsrail oğullarından (bir cemaat de) o kavme nasihatta bulunan, Cenab'ı Hak'kın emirlerine, yasaklarına itaat etmelerini tavsiyede bulunan iyi kimselerden bir zümreye (dedi ki: Allah Teâlâ'nın kendilerini helak edeceği veya) helak etmeyip de (şiddetli bir şekilde azap edeceği) öyle inatçı, balıkları avlamaya koşup duran (bir topluluğa ne için nasihatta bulunuyorsunuz?.) bunlar, bu nasihatlara kıymet vermiyorlar, sözlerinizi dinlemiyorlar. Artık bu öğütler ne gibi bir fayda ve hikmete dayanmaktadır?. O öğüt veren iyi kimseler de (Dediler ki:) biz (Rab'binize mazeret beyan etmek için.) öğüt veriyoruz. Kendimize yönelen iyiliği emretmek, kötülüklerden men etmek vazifesini yapmak istiyoruz. Buna rağmen onlar bunu kabul etmedikleri takdirde biz artık mazeret beyan etmek için böyle nasihata devam ediyoruz. (Ve) Maamafih (umulur ki,) onlar bu nasihatlardan istifâde ederek (korunurlar.) Cenab'ı Hak'tan korkarak men edildikleri şeyleri yapmaya devam etmezler. Halka verilen hikmetli öğütler bu gibi fâidelerden uzak değildir.
Ne zaman ki onlar kendilerine yapılan uyanları unuttular, kötülükten men edenleri kurtuluşa erdirdik ve zulmedenleri de yaptıkları kötülükler sebebiyle şiddetli bir azap ile yakaladık.
(Ne zaman ki onlar) O isyankâr gurup (kendilerine yapılan uyanları) iyi zatlar tarafından kendilerine verilen öğütleri terkettiler, onları hiç dinlememiş gibi bir vaziyette bulundular, artık (kötülükten men edenleri) nasihatta bulunan ve o nasîhata riâyet eden iki zümreyi (kurtuluşa eriştirdik.) onları bu güzel vazifelerinden ve kanaatlerinden dolayı azaptan koruduk. (Zulmedenleri de) Bu öğütleri kabul etmeyip balıkları avlamaya devam eden, böyle ilâhî emirlere, yasaklara muhalefette bulunup duran taifeyi de (yaptıkları kötülükleri sebebiyle) günahkâr olup itaat dairesinden çıktıkları için (şiddetli bir azap ile yakaladık.) kendilerini bir kısım belâlara, musibetlere uğrattık, tâki, bunlardan ibret alıp o yaptıkları günahları terketsinler.
Ne zaman ki, kendilerine yasaklanan şeylerden dolayı kibirlendiler, onlara: "aşağılık maymunlar olunuz" deyiverdik.
Bu mübarek âyetler, İsrail oğullarının bir takım kötü hareketlerinden dolayı kıyamete kadar uğrayacakları musibetler haber vermektedir. Ve onlardan iyi kimseler ile hallerini düzeltmekten mahrum olan kimselerin bir ilâhî imtihan olarak iyiliklere ve kötülüklere mâruz bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (Ve hatırlat onlara) O İsrail oğullarına geçmişlerinin hayat tarihlerini zikret, (o vakit) Onların bulundukları zaman (Rab'bin) onlar hakkında (bildirmiş oldu ki) Peygamberleri lisaniyle tebliğ buyurmuştu ki (elbette kıyamete kadar onların) o kavmin (üzerine) sırf günahlarının bir cezası olmak için (onlara en kötü azap ile) ihanet ile, cizye almakla (işkencede bulunacak kimseler) başka hâkim kavimler (gönderecek.) onları aşağılık bir hayat yaşatacaktır. Böyle bir muamele onların haklarında takdir edilmiştir. Nitekim asrı saadete kadar muhtelif milletlerin özellikle mecusilerin, Hıristiyanların esaretleri altında yaşamışlardır, asrı saadetten sonra da yine çeşitli devletlere cizye vererek dağınık bir halde bulunmuşlar ve son asırda Al m an'I arın şiddetli cezalarına uğramışlardır. (Şüphe yok ki, Rab'bîn elbette cezayı çabuk verendir) Onun dinine, emirlerine, yasaklarına riâyet etmeyenleri pek çabuk felâketlere uğratır, (ve şüphe yok ki, o) Kerem sahibi mabut (elbette gafurdur) mü'min kullarının birçok kusurlarını affeder ve örter ve (rahimdir.) kullarına merhameti pek çoktur. Binaenaleyh bazı âsi kullarını bir takım belâlara, musibetlere bu dünyada uğratması da onların uyanıp hâllerini düzeltmeleri hikmetine dayalı olduğundan bu da ilâhi merhametin bir nevi tecellisi demektir.
Ve onları yeryüzünde gurup gurup ümmetler kıldık. Onlardan iyi kimseler vardır. Ve onlardan bundan aşağıda olan kimseler de vardır. Ve onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik, tâki -kötülüklerinden- dönüversinler.
Bu mübarek âyetler, eski İsrail oğullarının yerine geçen bir takım kimselerin de Tevrat'ın içeriğini öğrenmiş ve onun hükümlerine riâyet etmeleri için kendilerinden söz alınmış oldukları halde o kitabın hükümlerine aykırı olarak dünyanın varlığına düşkün bulunduklarını ve bu ihtiraslı hareketlerinin aff olunacağını iddia ederek bu hırslarında devam ettiklerini bildirmektedir. Allah'ın kitabının hükmüne sarılan üzerlerine düşen namaz gibi ibâdetleri yerine getiren ıslah edici kimselerin ise mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Onlardan) O vasıfları yukarıda zikredilen İsrail oğullarından (sonra bir takım kimseler) Onların arkasından (geldî) onların kötü zürriyetinden bulundu. Bunlar asrı saadette bulunan bir takım İslâmiyet düşmanları idi. Bunlar (kitaba) Tevrat'a atalarından (vâris oldular.) o kitap kendilerine intikâl etmiş oldu. Bunlar (Bu değersiz varlığın) bu geçici dünyanın (geçici malını alır dururlar) rüşvet gibi, faiz gibi, başkalarının haklarına tecâvüz gibi gayrimeşru vasıtalarla servet sahibi olmağa çalışırlar, (ve derler ki:) Biz böyle hareketimizden dolayı endişe etmeyiz, çünki (Elbette biz ilerde) âhirette (affolunacağız.) Allah Teâlâ İsrail oğullarını aff edecektir. Biz yaptıklarımızdan mesul olmayacağız. (Ve) böyle yanlış bir kanaatte bulundukları için (onlara onun) o gayrimeşru dünya varlığının (benzeri bir mal) daha (gelecek olsa onu da alıverirler) hiç mesuliyetten korkmazlar, dâima hırslı bir halde yaşarlar. (Onlardan Allah Teâlâ'ya karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dâir o kitabın) Tevrat'ın (misakı) onun hükmü doğrultusunda bir söz (alınmamış nil idi!.) her türlü günahları işleyen İsrail oğullarının tövbekar olmadıkları halde affa uğrayacaklarına dâir o kitapta bir hüküm yoktur. Artık böyle bir affa inanmak, o kitabın verdiği söz ve yeminin dışına çıkmak olmaz mı?. (Halbuki onlar) İsrail oğulları (o kitaptakini) Tevrat'taki hükümleri, söz ve yemini (okumuşlardı.) onun içeriğini öğrenmişlerdi. Artık onun aksini nasıl iddia edebiliyorlar?. (Ahiret evi ise) Âhiret yurdunda mü'minler için hazırlanmış olan nimetler ise (takva sahipleri için) Cenâb-ı Hak'kın azabından korkup onun hükümlerine muhalefetten sakınanlar için (hayırlıdır) külfeften, yok olmaktan uzaktır. (Hâlâ) Bu hakâkate (akıl erdiremiyecek misiniz?.) neden öyle geçici dünya varlığını gayrimeşru şekilde elde ederek bu uğurda ebedî saadetinizi temin edecek olan uhrevî nimetleri feda etmiş bulunuyorsunuz?.
(Ve) Bilâkis (o kimseler ki, kitaba sarılırlar.) onun hükümlerine muhalefetten kaçınırlar, onun helâl gösterdiğini haram, haram bildirdiğini de helâl saymaya cür'et etmezler (ve) bilhassa ibâdetlerin en büyüklerinden olan (namazı dosdoğru kılmış) şartlarına riâyet eylemiş (bulunurlar.) onlar da büyük mükâfatlara nail olacaklardır. (Şüphe yok ki, biz -öyle- ıslah edici kimselerin mükâfatını) Amellerinin ecir ve sevabını (zayi etmeyiz.) artık her akıllı kimseye lâzım olan odur ki, böyle Allah'ın rızâsına muvafık hareketlerde bulunarak hakikî istikbâlini temine çalışmış bulunsun. Yoksa fanî bir varlık uğrunda hakikî istikbâlini unutmuş olanlar, böyle mükâfatlara kavuşamayacaklardır.
Bu âyeti celile, Tevrat'ın hükümlerini kabul etmekten kaçınan İsrail oğullarının üzerine ilâhî bir tehdid olarak Tur Dağının yerinden kopup düşecek bir vaziyet almış olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve bir zamanlar) ki, İsrail oğulları Tevrat'ın hükümlerini ağır görüp kabul etmekten kaçınmışlardı, (dağı) -Tur Dağının bir kısmını (sanki bir gölgelik) bir tavan (imiş gibi onların üstlerine) yerinden (koparıp kaldırmıştık.) bu dağ, ordugâhlarının tamamen üzerine kalkıp başlarına düşecek gibi harikulade bir vaziyet almıştı. (Ve) Onlar da (sandılar ki) iyiden iyiye bildiler ki (o) dağ (hakikaten) onların (üstlerine düşecek.) çünkü bir dağ, havada asılı bir halde duramaz. Bu korkunç durum üzerine onlara Musa Aleyhisselâm'ın vâsıtasıyle (Dedik ki:) ey İsrail oğulları!. (Size verdiğimizi) Tevrat'ın hükümlerini (kuvvetle) bir ciddiyet ve kararlılıkla (tutun) ona riâyet ediniz (ve onda olanı) emirleri, yasakları, veya sevap ve cezayı (hatırlayınız) nazar'ı dikkate alarak gerektirdiği şekilde amelde bulununuz. (İhtimâl ki) Bunun güzel tesiriyle çirkin amellerden, ahlâkî kötülüklerden (sakınırsınız.) bu sayede korunanlar gurubuna girmiş olursunuz. Binaenaleyh her insan için lâzımdır ki, Hak Teâlâ'nın azabından korksun, onun semavî kitabının hükümlerine riâyeti kendisi için selâmet ve saadet vesilesi bilsin.
Bu mübarek âyetler, vaktiyle bütün insanlık neslinin bir ilâhî hitap üzerine Allah'ın Rablık sıfatını tasdik etmiş olduklarını ve böyle olağanüstü bir hadisenin meydana gelmesi ve ilâhî âyetlerin ayrıntılı bir şekilde beyan edilmesindeki hikmet ve menfaati açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm Ey Muhammedi. Aleyhisselâm. Hatırlanmalıdır. (o zaman ki, Rab'bin Adem oğullarından) Yani: (onların sırtlarından zürriyyetlerini) kıyamete kadar dünyaya gelecek olan evlâtlarını (aldı.) meydana çıkardı. (Ve onları kendi nefisleri üzerine şahit tuttu) Yani: O çıkarılan zürriyyetlerden herbirini başkaları hakkında değil, o zürriyyetin kendi nefsi hakkında Allah'ın rablığını tasdik için şahit tutarak (ben sizin Rab'biniz değil miyim?.) amiriniz, sahîbiniz, varlığınızı terbiye eden benim ilâhî zatım değil midir?, (dedi,) Onları tasdik etmeye davet etti. (-onlar da- Evet...) Kendi nefsimiz üzerine (şahitlik ederiz) sen bizim Rab'bimizsin, senden başka Rab'bimiz, mabudumuz yoktur (dediler.) Şahitlikte bulundular. (Bu da) Böyle zürriyyetler hakkında ilâhî bir hitabın yönelmesi, onların da Allah'ın rablığını tasdik ile nefisleri üzerine şahitlikte bulunmaları, ey insanlar!. Sizin (kıyamet günü biz bundan) yani Allah Teâlâ'nın birliğinden, rablığından ve onun hükümlerinden (gafiller idik dememeniz içindir.) böyle bir mazeret ileri sürmeğe meydan kalmaması için sizin hakkınızda böyle bir tasdik ve şahitlik muamelesi cereyan etmiştir.
Veya demeyesiniz ki, muhakkak babalarımız daha evvel ortak koşmuşlardı. Ve biz isek onlardan sonra bir zürriyet olduk. Bizi iptal edenlerin yaptıkları ile helak mı edeceksin?.
ortak koşmayı icad ve âdet etmişlerdi. (Biz ise onlardan sonra bir zürriyet olduk.) Dünyaya geldik. Bir hidâyet yolunu izleyemedik, bir delil ile neticeye ulaşmaya güç yetiremedik. (Bizleri) Ey Allah'ım!, (iptal edenlerin) saptıran babalarımızın (yaptıklariyle) kâfirce hareketleriyle (helak mı edeceksin?.) halbuki, biz tedbirden ve görüşümüzde bağımsız olmaktan mahrum bulunuyorduk. İşte böyle bir mazeret ileri sürülmesine meydan vermemek için onlar vaktiyle kendi nefisleri üzerine öyle şahit tutulmuşlardı.
hitab-ı cehlinin cevabı olan "Belâ" da böyle bir olumluluk anlamı ifâde eder. "Evet sen bizim Rabbimizsin" meâlindedir ki, bu bir imandır. Şayet bunun yerinde "Neam" denilecek olsaydı mânâsı: "Evet.. Sen bizim Rab'bimiz değilsin" demek olurdu ki, bu da bir inkârdır.
(2 nazmı şerifi bir soruyu içermektedir. "Ben sizin Rab'biniz; mabudunuz değil miyim gibi bir soruyu ifâde etmektedir. Acaba bu sorudan
karşı: "Zeyid akıllı mıdır" derse maksadı, Zeyid'in akıllı olmadığını göstermek olur. Adeta "Zeyid akıllı değildir, siz onu akıllı mı sanıyorsunuz?." Demiş
Bilâkis Zeyid'in akıllı olduğunu söylemek ve tesbit etmek isteyen bir kimse de "Zeyid akıllı değil midir?." diyecek olsa "Zeyid akılıdır, siz onu akılsız mı sanıyorsunuz?" gibi bir ifadede bulunmuş olur. Yoksa Zeyid'in hakîkaten akıllı olup olmadığını anlamak için sormuş olmaz.İşte <&|*o^Jj*j c^ji nazmı celilindeki soru da böyle bir istifham i takriridir. Yani tasdik sorusudur. Adem oğullarının Allah'ın Rablığını tasdik ve itiraf etmeleri
çoktur, cümledendir. = Yaradan bilmez mi?.= gökleri ve yeri kim yarattı?.) sorulan da bı(3) Allah Teâlâ Hazretleri kullarının ne düşündüklerini ne diyeceklerini bildiği halde bunu onlardan sual buyurmasında ne gibi bir hikmet düşünülebilir?. Bilinmektedir ki: Bu dünya hayatı bir imtihan hayatıdır. Herkesin sözleri, işleri bu âlemde tesbit edilecek, sonra ebediyet âleminde bu tesbit edilenlere göre muamele olunacak, ilâhî adalet kusursuzca tecelli edecek herkesin hakkında ilâhî deliller tamam olmuş bulunacaktır. Artık hiçbir kimse: "Yarabbi! Ben bilmedim, bana birşey söylenmedi, ben birşey hakkında söz vermiş değilim, eğer ben öyle bir imtihan sahasına atılmış olsaydım, senin rızana muhalif harekette bulunmazdım" diye mazerette bulunamayacaktır. Bununla birlikte insan zürriyetlerinin idrâk edici bir halde varlık sahasına çıkarılarak kendilerine Allah tarafından ilâhî zâtına lâyık bir şekilde hitab edilmesi, kendilerine rablık fikrinin ilham buyrulması hikmetini içerdiği gibi ayrıca o yerde hazır olan Melâike-i Kirama ve diğerlerine karşı Allah'ın kudretinin yüceliğini gösterme hikmetini de içermektedir.
muhitimin küfrüne kurban oldum, atalarıma uydum, onların sapıklığını taklit ettim. Haktan haberdar olamadım, derneğe selahiyeti kalmamıştır. Fakat bu sözün, bu itirafın nerede, ve ne zaman ve ne şekilde vuku bulduğunu ve bunun tam mahiyetini bilmek ve bu söz, mutlaka şu suretle vâki olmuştur diye hükmetmek
Birçok muhaddislere, müfessirlere göre Allah Teâlâ Hazretleri Adem Aleyhisselâm'ın sulbünden kıyamete kadar dünyaya gelecek olan nesillerim cennette veya Mekke'i Mükerreme ile Taif arasında veya başka bir yerde arkasından dışarı çıkararak kendilerine hayat vermiş, idrâk ile konuşma yeteneği ihsan etmiş, hepsine: "Ben sizin Rab'biniz değil miyim?" ilâhî hitabını yöneltmiş, onlar da kavuştukları hayat ve akıl sayesinde Allah'ın rab olduğunu anlayarak: "Belâ = evet" diye itirafta bulunmuşlar, bu suretle ilk ahit meydana gelmiş, sonra da bu zerreler halindeki nesiller alındıkları yere iade edilmişlerdir. Bunlar ihtimâl ki, Hz. Adem'in arkasındaki cilt üzerinde ki küçük deli ki erden çıkarılmışlar ve yine aynı deliklerden yerlerine iade olunmuşlardır. Kendilerine geçici olarak üflenen ruhlar da tekrar kendilerinden alınmıştır.
Rivayetten ziyâde dirayet yolunu seçen bir kısım müfessirlere göre ise Adem oğulları hakkındaki bu söz ve antlaşma, öyle yaratılışın başlangıcında cismanî ve sözlü bir şekilde vuku bulmuş değildir. Belki bu, bir gizli ve manevî sözdür, antlaşmadır. Bu konudaki açıklamalar, temsili bir istiare kabilindendir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Adem Aleyhisselâm ile onun evlât ve tomnlarının süslerinden zürriyetlerini kıyamete kadar adet olduğu şekilde nesilden nesie, soydan soya varlık sahasına çıkarmakta ve herbirini sonsuz lütuflarına m az har ederek onlara rab lığının delillerini, birliğinin şahitlerini göstermekte ve kendilerini akıl ve fikir ile seçkin kılıp hak ve hakikati anlamaya rab lığı kavramaya kabiliyetli kılmaktadır. Onlarda bu nimetlere kavuştuklarını ve gözlerinin önünde parlayıp duran binlerce delilleri, şahitleri görüp duruyorlar. Kendilerinin ve kendilerini kuşatan kâinatın bir yaratıcıya, eş ve benzerden uzak olan ezelî bir rabbe muhtaç bulunduklarını anlayabilecek bir yaratılışta bulunuyorlar.
Binaenaleyh birer insanlık kitlesi olan bu nesillere, zürriyetlere karşı dâima ilâhî ve iç âleme ait bir lisan ile yüce hitab tecelli ediyor.
bulunması, temsil yoluyla bir şâhid tutma ve itiraf etme bir antlaşma mesabesinde bulunmuştur. Gerçekten kâinatın her zerresi, özellikle insanların eşsiz
Yüce Allah'ın varlığına, birliğine, rablığına işaret ve şahadet edip durmaktadır. Bunun içindir ki: Bir âyet-i kerime de O'nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların teşbihini anlamazsınız, (İsrâ, 17/44)
S: Zerreler halinde bulunan milyarlarca zürriyetler, Hz. Adem'in arkasında, sulbünde nasıl toplanmış olabilir?.
C: Evet... Bu sözü bugün insanlık kitlesi hatırlayamıyor. Fakat böyle bir sözün vuku'unu her yönüyle doğru sözlü olan Yüce Peygamberler haber vermişlerdir. Allah'ımızın mukaddes kitapları da bunu kuvvetlendirmektedir. İnsanlar ise birçok şeyleri görmedikleri, işitmedikleri halde sâdece Yüce Peygamberlerin haberlerine dayanarak tasdik etmekle mükeleftirler. Meselâ: Biz melekleri ve cennet ile cehennemi görmüş değiliz, fakat bunların varlığına inanırız, bu inançla yükümlüyüz. Çünki bunların birer hakikat olduğunu hakkın Peygamberleri, kitapları haber vermiştir. İşte o ilk söz hakkındaki hüküm de böyledir. Zaten imân gaybe ait bir tasdikten ibarettir. Böyle bir söze imân de gayb mahiyetinde kalmış olmasıyle gerçekleşebilir. Bu, dünya hayatındaki mükellefiyetimizin bir gereğidir. Unutulan veya inkâr edilen bir kısım sözlerin, İtirafların, yükümlülüklerin mahkemelerde şahitler vâsıtasıyle isbat edilegeldiğini de unutmamalıdır. Bununla beraber, bu ilk sözü İmamı Ali gibi bazı büyüklerin hatırladıktan da kendilerinden rivayet edilmiştir.
Kur'an-ı Kerim, çağdaş ve gelecek insanlara
Bu mübarek âyetler, bir takım ilimlere, hidâyet vâsıtalarına nail oldukları halde dünya varlığına meylederek şeytana tâbi olan, o hidâyet vasıtalarını elden çıkaran ihtiraslı kimselerin çirkin âkibetlerini tasvir ederek nazarı dikkate sunmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (Onlara) O Yahudi kavmine ve benzerlerine (o kimsenin haberini de) hayatındaki macerayı da (oku) hatırlat, nazarı dikkatine sun (ki, o kimseye) vaktiyle (âyetlerimizi vermiştik) ona Tevrat gibi ilâhî kitapların hükümlerini öğretmiştik, Allah'ın birliğine ve diğer dinî meselelere, delillere muttaki olmuştu. Fakat bunlardan istifâde etmedi, o âyetlere göre hareketlerini düzenlemedi, bilâkis onlara muhalif hareketlerde bulundu (onlardan sıyrılıp ayrıldı.) onları terkedip arkasına atıverdi. (Şeytan da onu kendisine tâbi kıldı.) Cenâb-ı Hak'kın emirlerine muhalefet ederek şeytanın vesveselerine uyup gitti. (Artık sapıklardan olmuş oldu.) Sapıklığa düşmüş; helake uğramış kimseler zümresine girmiş bulundu.
Hak Teâlâ Hazretleri böyle bir şahsın hâlini izah etmek için buyuruyor ki: (Ve eğer bîz dilese idik onu) O kendisine âyetlerimizi vermiş olduğumuz kimseyi (o âyetler ile) onlar ile amel etmesi sebebiyle (yükseltir idik.) onu o âyetler ile yüce makamlara kavuştururduk. (Fakat) O öyle bir saadete kabiliyet gösteremedi bilâkis (o dünyaya meyletti) dünya varlığını seçerek dine aykırı harekette bulundu, (arzusuna tabî oldu.) O mübarek âyetlerden yüz çevirdi, dinden dönerek aşağıların aşağısına düşüverdi. (Artık onun durumu) Garip sıfatı (o) hayvanların en sefili, pintisi olan (köpeğin durumu gibidir ki, üstüne varsan) onu defetsen ve kovsan (dilini çıkarır solur) böyle çirkin bir vaziyet alır (veya terketsen) onu kendi hâline bıraksan o (yine dilini uzatır solur.) onun hâli dâima böyle rezilcedir. O rahat zamanında da, zahmet hâlinde de böyle korkunç bir vaziyetten kurtulamaz. (İşte bu) Köpek misali, o nefret vereceği vaziyet (âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur.) o kavim vaktiyle Tevrat'ta Son Peygamber Hz. Muhammed'in vasıflarını görmüş, onun ortaya çıkacağını başkalarına müjdelemişlerdi. Ne zaman ki, O Yüce Peygamber gönderildi, dünya ihtirasına mağlûp olarak onu inkâra cür'et ettiler. Bunlar öyle kimselerdir ki, bir nîmete nail olaslar da olmasalar da yine o çirkin vaziyetten kendilerini kurtaramazlar. (Artık) Resulüm!, (sen kıssayı) Tevrat'ta yazılı bulunan Hz. Muhammed'in peygamberliğini müjdeleyen haberi, veyahut dünyalık için dini terkedenlerin çirkin bir misâl teşkil ettiğine ait olan bir örneği o inkarcılara (hikâye et.) vahy edildiği şekilde kendilerine anlat. (Belki onlar düşünüverirler.) De senin hakikî bir Yüce Peygamber olduğunu anlarlar, seçmiş oldukları sapıklıktan kurtulmalarına bir vesîle olmuş olur. Bu suretle de haklarında ilâhî delil tamam olarak artık cehaletlerini mazeret makamında ileri sürmelerine asla meydan kalmaz.
Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın âyetlerini inkâr ile nefislerine zulüm edenlerin köpek gibi kötü bir vaziyette bulunacaklarına işaret ediyor. Cenâb-ı Hak'kın hidâyetini hak etmiş olmayanların da zarar ve ziyana uğramış bir halde kalacaklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: (O kavmin durumu) Öyle köpeklere benzetilmelerine sebebiyet veren kötü hareketleri, hak ve hakîkati kabul etmeyip inkarcı bir durumda bulunmaları (ne çirkindir ki) onlar hayvanat arasında en iğrenç hareketlerde bulunan köpekler ile temsil edilmeği hak etmişlerdir. Çünki onlar (bizim âyetlerimizi yalanladılar) Allah'ın birliğine, İslâm dininin gerçek bir din olduğuna ait deliller, kanıtlar mevcut olduğu halde onları inkâra cür'et gösterdiler, (ve) Onlar bu yalanlamaları yüzünden (kendi nefislerine zulüm eder oldular.) kendilerini ebedî olarak âhiret azabına uğratmış oldular.
İnsanlar, kendi yaratılışlarını güzelce muhafaza etmelidirler. Arzu ve hevese mağlûp olarak gözleri önünde tecelli eden kudret âyetlerini alâmetlerini görmemekte bulunmamalıdır, Cenâb-ı Hak'kın koruma ve himayesine sığınarak bütün muvaffakiyet! ondan beklemelidirler. Çünki (Allah Teâlâ kime hidâyet ederse) hangi bir kulunu selâmet ve saadete erdirmeğe lâyık görürse onu hidâyete eriştirir, (işte) Hakîkaten (hidâyete eren) de (odur.) o Cenâb-ı Hak'kın hidayetine lâyık bulunan bir zattır. Ve bilâkis (Kimleri de) kendilerinin kötü hareketlerinden dolayı (sapıklığa düşürüıse) kendi kötü ihtiyarlarının, kötü hareketlerinin cezasına kavuşturarak din ve saadet yolundan uzaklaştırırsa: Haklarında hidâyet yerine sapıklık yaratırsa (işte felâkete) her türlü mahrumiyetlere, cezalara (uğrayanlar da onlardır.) binaenaleyh daha dünyada fırsat elde iken hak'ka sarılmalı, Allah Teâlâ'nın âyetlerini, varlığının, birliğinin, apaçık dîninin delillerini, kanıtlarını güzelce dikkate alıp gereğince hareket etmelidir ki, hidâyete ermek, sapıklıktan kurtulmak nasib olsun.
Andolsun ki, cinler ve insanlardan çoklarını cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır ki, onlar ile anlayamazlar ve onların gözleri vardır ki, onlar ile göremezler ve onların kulakları vardır ki, onlar ile işitemezler. Onlar hayvanlar gibidirler, belki onlar daha sapıktırlar. İşte gafil olanlar onlardır.
Bu âyeti celile, cin ve insan taifelerinden birçoklarının kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmanın neticesi olarak cehenneme aday olduklarını şöylece açıklamaktadır. (Andolsun ki,) Kutsal varlığıma yemin ederim ki (cinler ve insanlardan) bu ki cins mükellef mahlûklardan (çoklarını cehennem için yarattık.) onlar azap görmek için cehenneme gireceklerdir. Çünki onlar, yaratılış gayelerini dikkate almazlar, kendilerine verilmiş olan fıtrî kuvvetleri güzelce kullanmazlar, böyle bir âkibete hak kazanmış olurlar. Evet... (Onların kalbleri vardır) Onlar ile mükellef oldukları şeyleri düşünüp anlayabilirler. Fakat onları kötüye kullandıkları içindir (ki, onlar ile) o kalbleri ile vazifelerini (anlayamazlar) öyle anlayamayacak bir hâle düşerler, (ve onların gözleri vardır) Dış âleme bakarak Allah'ın kudretinin milyonlarca eserlerini görerek Cenab'ı Hak'ki tasdik eder ve yüceltebilirlerdi. Fakat onlar kendilerine verilmiş olan o pek güzel kuvveti de zayi ederler. Onun içindir (ki onlar ile) o gözleriyle öyle uyanma sebebi olacak şeyleri (göremezler.) Kâinatı Yaratanın kudretine, yüceliğine şahitlik edip duran o kadar eşsiz eserleri görüp uyanma özelliğinden nasipsiz bir halde kalmışlardır, (ve onların kulakları vardır) İşitmek kuvvetine sahiptirler. Cenâb-ı Hak'kın âyetlerini işitip dinleyebilirler, kendilerine verilen nasihatları duyup kabul edebilirler. Ne yazık ki, onlar bu mühim kuvveti de kaybederler. Artık (onlar ile) o kulakları ile hakkın âyetlerini, fâideli sözleri hayrı tavsiye edici öğütleri (işitemezler.) bu kuvvetlerini de kendi kötü davranışlarıyla kaybetmişlerdir. (Onlar hayvanlar gibidirler) hakikatları anlamak özelliğinden mahrum olma bakımından, yalnız dünyada yiyip içmek zevk ve saf ada bulunmak bakımından hayvanlara benzerler, (belki onlar) O bir kısım cin ve insan gurupları hayvanlardan (daha sapıktırlar.) çünki hayvanlar zaten mükellef değildirler. Maamafih hayvanlar kendileri için fâideli olup olmayan şeyleri ayırabilirler, fâideli şeyleri almaya, zararlı şeyleri atmaya çalışırlar. Akla, zekâya sahip, bir takım vazifeler ile mükellef olan cin ve insan gurupları ise cahilce ve inkarcı şekilde harekette bulunurlar, dünyevî bir menfaat uğrunda uhrevî menfaatlerini terkederler, Allah'ın azabını düşünmez bir halde yaşarlar. (İşte) Asıl (gafil) sevabı, azabı düşünmekten uzak, üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmekten kaçınıp, bu sebeple Cehenneme lâyık (olanlar onlardır) o hayatlarını ziyan eden, sahip oldukları kuvvetleri, özellikleri kötüye kullanan günahkâr kimselerdir. Binaenaleyh, her insan onların o feci âkibetlerini dikkate almalıdır, onlar gibi Allah'ın emrine aykırı hareketlerde bulunmadan, kendisini uhrevî azaba uğratmaktan son derece sakınmalıdır. Başka türlü çare yoktur.
En güzel isimler Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ona o isimler ile duada bulunun ve onun isimlerinde haktan ayrılan kimseleri terkediniz. Onlar işler oldukları şeylere göre cezaya uğrayacaklardır.
Yüce Allah'ın birçok mukaddes isimleri vardır. Bunlardan doksan dokuzu Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte beyan olunmuştur. (Allah, Rahman, Rahîm, Hak, Kuddüs, Selâm, Halik, Bari, Musavvir, Gaffar, Kahhar, Razzak, Fettah, Alîm, Hakîm, Rauf, Şekûr) isimleri bu cümledendir.
topluluk (hak ile adalette bulunurlar.) aralarında cereyan eden muhakemelerde, meselelerde dâima hak ile hükmeder, adaletten ayrılmazlar. İşte böyle seçkin bir topluluk İslâm âleminde kıyamete kadar bulunacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte = benim ümmetimden bir zümre; Allah Teâlâ'nın emri -kıyamet günü- gelinceye kadar hak üzere bulunacaktır) diye buyrulmuştur.
rehberi olacak bir topluluğun bulunacağı müjdelenmiş bulunmaktadır. İmamı Ali Radiyallahü anhdan şöyle rivayet edilmektedir: fırkaya ayrılacaktır. Hepsi de ateştedir, ancak bir fırka müstesna ki; onların hakkında Cenab'ı Hak bu ümmetten kurtuluşa erecek olan ancak bu bir fırkadır,
(Ve) Bilâkis (o kimseler ki) sapıklık içinde yaşadılar, başkalarını irşada değil, saptırmaya çalıştılar (bizim âyetlerimizi) Kur'an'ı Kerim'i ve başka ilâhî kitapları, dinî delilleri (yalanladılar) onun birer ilâhî âyet, birer kutsî nîmet olduğunu kabul etmediler, böyle kâfirce bir harekete cür'et gösterdiler (işte onları bilmedikleri bir yerden) haklarında ne takdir edilmiş olduğunu bilmeksizin tedricen (yavaş yavaş helake yaklaştıracağadır.) onlar yavaş yavaş azaba yaklaştırılmak üzere bazı nimetlere, mevkilere nail olurlar. Bunların ellerinden çıkmayacağını zannederler, sonra o nimetler, o mevkiler ellerinden yavaş yavaş alınır, hayatlarından mahrum kalırlar, lâyık oldukları azaba kavuşurlar. İşte küfr ve isyanın korkunç neticesi!. Artık herkes böyle bir akibeti düşünmeli, uyanık bir halde yaşamaya gayret etmelidir.
Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Ve ben onlara) O kâfirce bir halde yaşayanlara (mühlet veririm.) ömürlerinin müddetini artırmış olurum; tâki küfürlerinde, isyanlarında devam edip dursunlar, onları alelacele cezalarına kavuşturmam, tâki fenalıklarında devam ederek her türlü azabı hak etmiş oluversinler, bir mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamış bulunsun. (Şüphe yok ki benim) Keydim, yani: Onları haberleri olmaksızın birdenbire (yakalamam) hayatlarına nihayet verip kendilerini azaba kavuşturmam (pek şiddetlidir.) pek kuvvetlidir. Buna hiçbir kuvvet mâni olamaz.
Onlar düşünmediler mi ki, onların arkadaşlarında bir delilik eseri yoktur. O ancak aşikâr bir şekilde bir uyarıcıdan başka birşey değildir.
Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın âyetlerini düşünmeyen, Rasülü Ekrem'in aklî ve ilmî üstünlüklerini inkâr eden inkarcılar için bir kınama mahiyetindedir. Hak Teâlâ'nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne şahitlik eden sonsuz eserlere bakmayan, ne olacaklarını düşünmeyen o gafil topluluğun Allah'ın hidâyetinden mahrum olup sapıklığa uğrayacaklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O kendilerine İslâmiyet'i kabul etmeleri emir ve tavsiye edilmiş olan inkarcılar (düşünmediler mî) hiç nazarı dikkate, tefekküre alarak anlamaya çalışmadılar mı (ki, onların arkadaşlarında) senelerce kendileriyle beraber bulunarak ne yüce bir durumda olduğunu bildikleri Hz. Muhammed de (delilik eseri yoktur.) o fevkalâde bir akıl ve zekâya sahiptir, kendisinde, bütün fiillerinde, sözlerinde akla, hikmete aykırı birşey görülemez. O Cenab'ı Hak'kın âyetleriyle insanlığı aydınlatmaya çalışıp durmaktadır. (O ancak aşikâr bir şekilde) Parlak ve her sözü bütün insanlık için pek açıkça fâideleri içeren (bir uyancıdan) Allah'ın azabından halkı korkutmakla emrolunan bir Peygamberden, iyiliği tavsiye eden yüce bir mürşidden (başka bir şey değildir.) artık onun o fevkalâde yüksek, bütün insanlık âlemine fayda veren varlığını, neden idrâk edemiyorlar da ona tâbi olmaktan kaçınıyorlar, ona delilik gibi bozuklukları isnad etmeğe cür'et gösteriyorlar?. Bu ne gaflet, ne cahâlet!.
Onlar göklerin ve yerin yüce mülkiyetine ve Allah Teâlâ'nın yarattığı herhangi birşeye ve ecellerinin yaklaşmış olabildiğine bakmazlar mı?. Artık bundan sonra hangi bir söze inanacaklardır?.
Öyle bir Peygamber'e tâbi olmayan ve Allah'ın kitabına boyun eğmeyenleri, kendi kötü irâdelerinden dolayı Cenâb-ı Hak sapıklığa düşürmüştür. Binaenaleyh (Allah Teâlâ) öyle (kimi sapıklığa düşürürse artık ona hidâyet edecek bulunamaz.) çünki o hikmet sahibi yaratıcıdan başka kullarını hidâyete eriştirecek bir zat yoktur. (Ve onları) O sapıklığa düşürülenleri (sapıklıklarında) taşkınlıklarında, yanlış yola sapmalarında (mütereddit) şaşkın, körükörüne (bir halde bırakır.) artık bundan kurtularak bir hidâyet yoluna giremezler. İşte kötü irâdelerinin elem verici cezası!. Binaenaleyh insan, dâima hakikati görüp kabul etmeğe çalışmalıdır, İlim ve irfan ile süslenerek karanlık inançlarından kaçınmalıdır:
Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sual ederler. De ki: Ona ait bilgi ancak Rab'bimin katındadır. Onun vaktini ondan başkası açıklayamaz. -6u-göklerde ve yerde ağır = muazzam bir durumdur. O sizlere ansızın geliverir, senden sorarlar, sanki sen ondan hakkıyla haberdar imişsin gibi. De ki: Ona ait bilgi ancak Allah Teâlâ'nın katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.
sen onun sanki vuku'unu sorup onu öğrenmiş olduğundan onu senden sormağa başlarlar. Habibim!. Onlara de ki: (Ona) Kıyamet gününe (ait bilgi ancak Allah Teâlâ'nın katındadır.) Cenabı Hak onun zamanını bilmeyi kendi yüce zâtına tahsis buyurmuştur. Ona başkasını, muttali kılmamıştır. Binaenaleyh benden sormanız yersizdir. (Fakat insanların çoğu» Onun kendilerine ne gibi hikmetlerden dolayı böyle bilinmez bulunduğunu (bilmezler) veyahut onu ancak Cenab'ı Hak'kın bilip mahlûklarının bilmediklerinden habersiz bulunurlar da böyle bir suale cür'et ederler.
Resulüm!. Kavmine (De ki: Allah Teâlâ'nın dilediğinden başka nefsim için bir faideye) bir menfaat elde etmeye (ve ne de bir zarara) kendimden bir zararı, kederi gidermeye (sahip) kadir (değilim.) ki, ona göre hareket edeyim. İlâhî kaderin ne şekilde tecelli edeceğini bize bildirmedikçe biz vuku'undan evvel bilemeyiz. (Ve eğer ben gaybı bilir olsa idim) gayba ait olan herhangi birşeyi bilseydim (elbette hayırdan daha çok şeyler yapardım) irâde ile yapılacak menfaatli şeyleri daha fazla yapmaya devam ederdim (ve bana kötülük) kendisinden kaçınmak mümkün olan bir zarar ve ziyan (dokunmazdı.) hâlbuki, ben öyle gaybe ait şeyleri biliyor değilim ki; ona göre hareketimi tanzim edeyim. (Ben imân eden bir kavim için bir korkutucu ve bir müjdeleyiciden başka birşey değilim.) Ben Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberim, benim selâhiyetim. Peygamberliğimle alâkadar olmayan gayba dâir şeyleri bilmek değildir. Kıyamete dâir dinen lâzım gelen bilgileri ümmetime bildirmiş bulunuyorum. Onun meydana geliş zamanını bilmek ise bu cümleden değildir. Bunu neden öğrenmek istiyorsunuz?.
O, ulular ulusu zattır ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve eşini ondan yapmıştır ki onunla huzur bula. Ne zaman ki onunla ilişkide bulundu, hafif bir yük yüklendi. Bir müddet bununla gidip geldi. O zaman ki, ağırlaştı Allah Teâlâ'ya, Rablerine dua ettiler ki eğer bize bir kusursuz -çocuk- verir isen andolsun ki, biz elbette şükredenlerden oluruz.
Bu mübarek âyetler, insanlığın bir asıldan ne eşsiz bir şekilde meydana geldiğini ve temenni edilen bir nimetin ortaya çıkmasından dolayı Cenab'ı Hak'ka Şükretmek icab edeceğini, bu nimetin Allah'a ortak koşmaya vesile kılınmasının asla caiz olamayacağını bildirmektedir. Ve kendisi yaratılmış, olup başkasını yaratmaya, ne başkasına ve ne de kendi nefsine yardım etmeye kadir olmayan birşeyin Kâinatın Yaratıcısına ortak olamayacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (O) O'dur ki, yani: Kudret ve yüceliğe sahip: Eş ve benzerden uzak olan Yüce Yaratıcı (o ulular ulusu zattır ki) ey insanlar!, (sizi bir nefisten) Yani Adem Aleyhisselâm'dan (yaratmıştır.) Hz. Adem'i topraktan, diğer insanları da onun neslinden olarak varlık sahasına çıkarmıştır. (Ve) Âdem Aleyhisselâm'ın (eşini de) hayat arkadaşı olan Havva'yı da (ondan) Hz. Adem'in cinsinden; veya bir rivayete göre onun kaburgasından çıkarmak sureti ile (yapmıştır ki) Hz. Adem (onunla) Hz. Havva ile (huzur bula.) onunla tatmin olmuş olarak evlilikte bulunmuş ola. (Ne zaman ki) Hz. Âdem (ona) eşi Hz. Havva'ya (yakınlıkta bulundu) aralarında cinsel ilişki meydana geldi. Hz. Havva (hafif bir yük yüklendi.) kolaylıkla hâmile kaldı. Bundan dolayı bir zahmet görmedi veyahut hafif bir sıvı olan nutfeyi yüklenmiş bulundu. (Bir müddet bununla) Bu yüklendiği şey ile (gidip geldi.) hamilelik süresini tamamlamaya devam etti. Bu hamileliğin hafifliğinden dolayı bir zorluğa düşmedi. (O zaman ki, ağırlaştı) Çocuk rahminde büyüyerek kendisine ağırlık vermeğe başladı, Hz. Âdem ile Hz. Havva (Allah Teâlâ'ya, Rablerine) kendilerinin bütün işlerine sahip olan Cenâb-ı Hak'ka yönelerek (dua ettiler) yalvarış ve yakarışda bulundular (ki,) Ey Rabbimiz!, (eğer bize) Kendi cinsimizden (bir salih veled) kusurlardan uzak evlât (verirsen andolsun ki, biz) ve bizim evlâdımız, gelecek olan zürriyetimiz (elbette şükredenlerden oluruz.) senin nimetlerine, ve kısacası öyle salih evlada kavuşma nimetine karşı devamlı olarak şükürde bulunuruz.
(Ne zaman ki) Allah Teâlâ (onlara) Hz. Âdem ile Hz. Havva'ya duaları sebebiyle (salih evlât verdi.) yani: Bedenen ve akıl ve kuvvetçe tam bir yaratılışa sahip erkek ve dişi çocuklar ihsan buyurdu. (Bunlar) Hz. Âdem ile Hz. Havva'nın bir kısım evlâdının erkek ve dişi olan her iki cinsi de Cenab'ı Hak'kın (kendilerine verdiği şeyde) yani vermiş olduğu çocuklar hususunda (ona) O Kerem Sahibi Yaratıcıya (ortaklar koşmaya başladılar.) o çocukları bir takım putların birer kulu imiş gibi gösterdiler. O çocuklara Abdi Menaf, Abdi Uzza, Abdi Şems gibi adlar verdiler (Allah Teâlâ ise bunların) bu adem evlâdının (ortak koştukları şeylerden yücedir.) uzaktır. Cenab'ı Hak'kın asla eşi ve benzeri yoktur. Çocukları bir takım putların, mahlûkatın birer kulu gibi göstermek, onlara öyle birer ad vermek de bir nevi ortak koşmak demektir. Allah'ın şanı ise şirkin karıştığı herşeyden uzak ve beridir. Buna şüphesiz inanıyoruz!..
Birşey yaratamayanları mı ortak koşuyorsunuz?. Halbuki onlar yaratılmaktadırlar.
Bu âdem evlâdı hiç düşünmüyorlar mı?. (Birşeyi yaratamayanları mı) Hiç birşeyi yoktan var etmeğe kadir olamayanları mı Cenâb-ı Hak'ka (ortak koşuyorlar?.) mâbud olanın ise kendisine ibâdet edeni mutlaka yaratmış olması lâzımdır. (Hâlbuki onlar) O Kâinatın yaratıcısına ortak kabul edilenler (yaradılmaktadırlar.) hepsi de yaratılmıştır. Artık nasıl olur da onlara mâbudluk, yaratıcılık sıfatı verilebilir?.
Halbuki ne bunlar için yardımda bulunmaya güç yetirebilirler. Ve ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.
Ve (Halbuki) o mâbud sanılan, Cenâb-ı Hak'ka ortak kabul edilen âciz şeyler (onlar için) kendilerine ibâdet eden, hörmette bulunan müşrikler için (yardımda bulunmaya muktedir olamazlar.) onların haklarında bir menfaat sağlamaya, bir zararı gidermeye güç yetiremezler. (Ve) Hattâ kendilerine bir hâdise, bir musibet, bir felâket gelecek olunca (ne de) onu def ederek (kendi nefislerine yardım edebilirler.) artık öyle âciz, yaratılmış şeyler Kâinatın Yaratıcısına ortak olabilirler mi?. Bunu hiç düşünmüyorlar mı?. Bu ne kadar gaflet!.
Bu mübarek âyetler, müşriklerin davete uyacak bir kabiliyette olmayıp bâtıl kanaatlerinde ısrarlı olduklarını bildirmektedir. Ve müşriklere hitab ederek: Kendilerinden daha âciz şeylere tapındıklarını ayıplamakta ve bu çirkin hareketleriyle Hz. Peygamber'e bir zarar veremiyeceklerini hatırlatmak suretiyle kendilerini uyanmaya davet eylemektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey mü'minler, (onları) O müşrikleri (doğru yola) yani İslâmiyet'e (davet etseniz size tâbi olmazlar.) onlar sapıklıktan ayrılıp hidâyeti kabul etmezler. Onlar hakkı kabul etmek yeteneğinden mahrumdurlar. (Siz onları) Hidâyete, İslâmiyet'e (davet etseniz de veya) böyle davet etmeyip (sükût eder olsanız da) her iki halde de onlar yola gelmezler, (sizin için) böyle davet etmekle etmemek (birdir.) her iki takdirde de onların o müşrikçe halleri değişmez. Diğer bir yoruma göre bu hitap!. Müşrikleredir. Şöyle ki: Ey müşrikler!. Siz o taptığınız putları hidâyete davet etseniz size tâbi olmazlar. Çünki bu davete uymaktan acizdirler. O halde sizin onları davet eder olmanız ile sükût eder olmanız, birdir. Artık öyle âciz şeylere tapınmak bir ahmaklık belirtisi değil midir?.
Ey müşrikler!. (Allah T e âlâ'd an başka taptığınız şeylerde) putlar, heykeller de (şüphe yok ki, sizin gibi kullardır.) onlar da köledirler, yaratılmışlardandırlar. Zarar ve fayda vermeğe kudretli değildirler. Eğer bunda şüphe ediyorsanız (Haydi onları) o putları (çağırınız da) kendilerinden bir menfaat isteyiniz, veya bir zararın giderilmesini dileyiniz de gelip (size cevap versinler) arzunuzu yerine getirsinler!. (Eğer siz) Onlara mâbudluk isnadı hususunda (doğru kimseler iseniz.) heyhat!. Onların cevap veremeyecekleri bilinmektedir. Artık öylî âciz, mâbudluğa lâyık olmayan şeylere neden tapınıp duruyorsunuz?.
Onlar için kendileriyle yürüyecekleri ayaklan mı, veya onlar için tutacakları elleri mi veya onlar için kendileriyle görecekleri gözleri mi veyahut onlar için kendisiyle işitecekleri kulakları mı var?. De ki, haydi çağırınız ortaklarınızı, sonra bana yapacağınız hileyi yapınız, bana hiç mühlet vermeyiniz.
kudreti olmayan, yok olmaya ve şiddetli cezaya uğramış şeylere nasıl olur da ibâdet eder, onları bütün mükemmel sıfatlan taşıyan Yüce Yaratıcıya ortak kabul edersiniz!. Bu ne kadar büyük bir sapıklık!.
Bu mübarek âyetler, dünyevî ve uhrevî menfaatlerin ancak Allah'ın koruması sayesinde tecelli edeceğini bildirmektedir. Kendilerine tapılan diğer şeylerin ise kendi nefislerine bile fayda verme gücünden mahrum, his ve hareketten nasipsiz olduklarını ihtar buyurmaktaır. Şöyle ki: Ey Kâinatın Yaratıcısına ibâdeti bırakıp âciz şeylere tapan gafiller!. (Şüphe yok ki, benim velim) Yani beni yardımına kavuşturan, beni koruyan ve himaye eden (o kitabı) size hükümlerini tebliğ etmekle emrolunduğum Kur'an'ı Kerim'i yüce semasından Cibrili Emin vâsıtasıyle (indirmiş olan Allah Teâlâ'dır.) artık ben size ve sizin bâtıl mâbutlanmza asla ilgi duymam. (Ve o) Yüce Yaratıcı (bütün salih kullarını gözetir.) yani: O Kerem Sahibi Yaratıcı salih olan, ilâhî emrine boyun eğen, günahlardan kaçınan kullarının bütün işleriyle yakından ilgilenir, kendilerine yardım eder, onları sefalete, felâketlere uğratmaz. Artık böyle bir Yüce Mabuda muhalefet edip te bir takım âciz, fâideden hâlî şeylere nasıl tapılabilir?. Bunu hiç anlamıyor musunuz?.
(Ve) Ey müşrikleri, (ondan) O Kâinatın Yaratıcısı (başka taptıklarınız) size yardım etmeleri için kendilerine dua edip durduğunuz bütün putlarınız (size) hiçbir hususta (yardım etmeğe muktedir olamazlar.) onlardan ne bekliyorsunuz?. (Ve) Onlar o kadar âciz şeylerdir ki, (ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.) buna da güç yetiremezler. Artık bunlar ilahlığa, mâbudluğa nasıl lâyık olabilirler?, bu hakîkat size tekrar beyan olunmaktadır. Hâlâ bunu anlayamıyacak mısınız?.
(Ve) Ey putperest câhiller!, (onları) O taptığınız putları size (doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız) onlardan bunu niyazda bulunsanız onlar bunu (duymazlar.) onlar hayattan, işitmek kuvvetinden mahrum şeylerdir, size rehberlik edemezler. (Ve onları bakar) Gibi (görürsün, halbuki onlar göremezler.) onların gözleri birer şekilden ibarettir. Görmek yeteneğine sahip değildir. Artık böyle şeylerden ne beklenebilir?. Eğer ey müşrikleri. Siz akıllılardan iseniz bunları mabut kabul etmeniz lâyık olur mu?.
(Ve) Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (eğer) Sen gördüğün bir takım kötü hareketlerin tesiriyle eziyete uğrar, kızgınlığa düşer sen ve (seni şeytan tarafından bir vesvese gıdıklayacak olursa) yani: Seni tahrik ederek emrolunduğun yüce vasıfların tersini yapmaya sevketmek isterse (hemen Allah Teâlâ'ya sığın.) şeytanın şerrinden kurtumak için Cenâb-ı Hak'ka iltica et. (Şüphe yok ki, o) Kerem Sahibi Yaratıcı (hakkıyla işiticidir) bütün mahlûklarının sözlerini, dilediklerini tamamiyle işitip bilmektedir. Ve O yüce Mâbud (tamamiyle bilicidir.) kullarının bütün fiil ve hareketlerini hakkıyla bilmektedir. Artık şüphe yok ki, O Yüce Yaratıcı, senin ondan yardım talebinde bulunmanı da işitir ve senin kalben yakarışta bulunmanı da bilir, seni şeytanların şerlerinden muhafaza buyurur. Artık dâima uyanık olmalı ve dâima Cenâb-ı Hak'ka sığınarak niyazda bulunmalıdır.
Şeytan ile maksat, İblis ile onun zürriyetidir. Maamafih bozguncu olan insanları da içine alır. Çünki onlar da insanları şeytanlardan fazla saptırmaya çalışır dururlar.
(O) Şeytanların (kardeşleri* olan kâfirlere gelince (onları) o kâfirleri şeytanlar (sapıklığa sürükler dururlar.) kendilerine sapıklığı ahlâksızca ahlâkî şeyleri süslü göstererek bu hususta onlara yardımda, teşvikte bulunurlar. (Sonra) O kâfirler, o sapıklığı (terketmezler.) o fenalıkta devam eder dururlar. Takva sahibi olan mü'minler ise böyle değildir. Onlara şeytanî bir düşünce musallat oldu mu, hemen bunun kötülüğünü düşünürler. Cenab'ı Hak'ka sığınırlar, tevbe eder ve af dilerler, öyle vesveselere, bâtıl düşüncelere kapılıp kalmazlar.
Ve onlara bir âyet getirmediği!! zaman "onu kendi tarafından uydurmalı değil miydin" derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahy olunana tâbi olurum. Bu Rabbiniz tarafından basiretlerdir, ve inanan bir kavim için hidâyettir ve rahmettir.
Bu mübarek âyetler, bir takım dinsizlerin kötü maksatlarına işaret etmektedir. Kur'an'ı Kerim'in nasıl bir hidâyet ve rahmet vesilesi olduğunu ve okunan Kur'an-ı Kerim'e karşı nasıl bir vaziyet alınmasının lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Yüce Resulüm!. Sen (onlara) senin peygamberliğini tasdik etmeyen Mekke'i Mükerreme'deki müşriklere (bir âyet getirmediğin zaman) Allah'ın vahyi bir müddet gecikince veya istedikleri bir mucizeyi, meselâ: Yerlerden pınarların fışkırması gibi bir hârikayı hemen göstermediğin vakit (onu) o istedikleri şeyi (kendi tarafından uydurmah değil mi idin, derler.) o inkarcılar, diğer âyetleri de birer uydurma eseri kabul ettikleri için böyle edepsizce bir teklife cür'et ederler, diğer âyetler gibi istedikleri hârikanın da bir uydurma neticesi olarak meydana getirilmesini bir alay maksadıyle isterler. Yahut: Sen iddianda doğru isen Rab'bine dua et, bizim senden istediğimiz şeyi de hemen meydana getirsin, demeğe cür'et gösterirler. Resulüm!. O hakikatları idrakten mahrum şahıslara (De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahy olunana tâbi olurum.) ben Allah'ın vahyinin inmesini beklerim, herhangi birşeyi düşünmeksizin alelacele istemek, söylemek peygamberliğin şanına aykırıdır. Eğer benden bir hârikanın meydana getirilmesini isterseniz, onu meydana getirecek olan ben değil, ancak Alemin Yaratıcısıdır, eğer hikmetine uygun olursa onu meydana getirir. Bununla beraber Hz. Muhammed'in Peygamberliğinin doğruluğu hakkında bir delil isteniyorsa buna Kur'an-ı Kerim'den daha büyük delil mi olabilir?. Öyle sonsuz bir mucize var iken artık başka hârikaların gösterilmesini istemeğe ne hacet vardır?. (Bu) Kur'an-ı Kerim (Rabbiniz tarafından basiretlerdir.) kalbler için birer basiret mesabesindedir. Bunu güzelce dikkate alanlar, birçok hakikatlari öğrenirler. (Ve) Bu apaçık kitabın âyetleri (mü'minler olan bir kavim için) pek parlak bir (hidâyettir) bir dini delildir, (ve) pek büyük bir (rahmettir.) yani: O ilâhi kitabın nurlarından istifâde edenler, hidâyet yolunu takibe muvaffak olurlar. Ve o kutsi kitap sayesinde mü'minler eltaf-ı ilâhi lütuflara mazhar olarak dünyevi ve uhrevİ nimetlere kavuşurlar. İşte bu gibi yüce faidelere, gayelere ulaşmak için o mübarek kitabın kutsiyyetini tasdik edip yücelterek hükümlerine dört el ile sarılmak gerekir. Buna kavuşanlar da hakiki mü'minlerdir.
Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'ki ne şekilde zikretmenin, teşbih ve tehlilin daha faziletli olduğunu gösteriyor, ve bütün insanlığı ibâdet ve itaate, kulluk secdesine teşvik ediyor ve özendiriyor. Şöyle ki: Ya Muhammed Aleyhisselâm, ve ey inanan ve Allah'ı birleyen herhangi bir mükellef zat!. Sen (Rab'bini) dâima seni besleyen, lûtf ve ihsanına kavuşturan kerim, ve rahim olan yaratıcını (içinden yalvararak) kalben niyaz ederek (ve korkarak) ürpererek mütevazİ bir vaziyet alarak (ve yüksek olmayan bir sesle) sessiz okumanın üstünde, sesli okumanın altında olacak bir sesle (sabahları ve akşamları) bu mühim vakitlerde (zikret) bu vakitlerde tam bir huşu ile, samimiyetle ibâdette bulun (ve) Allah Teâlâ'yı zikirden, onun yüce eserlerini, nimetlerini düşünmekten mahrum olan gafillerden olma.) sen kulluk vazifen! yerine getirmeye çalış, ilâhi lutüfların hakkında tecelli etmesini niyaz et, gafletle vaktini ziyan etme.
İslami Okul Okulların En Önemlisi