Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 17. Sayfa - Bilmen

 

     yüzünü kapladığı görülüp durmaktadır. İnsanların bile bir takım maddî vasıtalar ile ne kadar yükseklere az bir zamabunlar, Cenab'ı Hak'kın bu kâinata verdiği özellikler sayesinde meydana gelmektedir. Artık bu kadar muazzam kâinatı var eden bir Yüce Yaratıcı dilediği muhterem bir kulunu derhal dilediği makamlara yükselemez mi? Bunun aksini iddia, Allah'ın kudretini inkârdan başka birşey değildir.

 

       Bu mübarek âyetler, Hazreti Musa'ya da ilâhî bir ikram olarak pek faideli bir kitap verilmiş olduğunu ve onun ümmeti olan İsrail oğullarına bir kısım emirlerin tebliğ edilmiş bulunduğunu bildirmektedir. 0 İsrail oğullarının ise kavuştukları nimetlerin kadrini bilmeyerek nasıl hareketlerde bulunacaklarının ve başlarına ne gibi fecî felâketlerin geleceğinin kendilerine evvelce ihtar buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Musa'ya kitap verdik) yani: 0 Yüce Peygamber'i de Tür'a davet ederek kendisine Tevrat kitabını ihsan buyurduk (ve onu) o mübarek kitabı (İsrail oğullarına bir hidayet rehberi kıldık) onun Allah'ın birliğine, dînî hükümlere ait içerdiği hususlar bir hidayet ve saadet vesilesi bulunuyordu. (Benden) bütün kâinatın Yaratıcısı, Mabudu olan yegâne zatımdan (başkasını vekil tutmayın) herhangi bir mahlûku Rab, mabut edinerek kendisine tapmayın, işlerinizi onlara havale etmeyin (diye) kendilerine emir ettik. Çünkü Allah'ın izni olmadıkça hiçbir mahlûk, diğer bir mahlûka bir iyilikte, bir hizmette bulunamaz. Bütün muvaffakiyetler Allah'ın takdirine bağlıdır.

      Ey İsrail oğulları!. (Ey Nuh ile beraber) tufan felâketinden kurtulmaları için Nuh'un gemisine (yüklediğimiz kimselerin zürriyeti) hakkınızdaki bu ilâhî lütfü hatırlayınız, bunun şükrünü yerine getirmeye çalışınız. (Şüphe yok ki, o) Nuh Aleyhisselâm (çok şükredici bir kul idi) kavuştuğu nimetlerin kadrini bilen, bunları kendisine ihsan buyurmuş olan Kerem sahibi Yaratıcısına karşı fazlaca şükürde bulunan mübarek bir Allah kulu idi. Şükür ise selâmet sebebidir, nimetlerin artmasına bir vesiledir. 0 şükür sayesinde Hazreti Nuh selâmet sahasına ermiş, dünya tarihinde yüce bir ad bırakmış, bütün insanlık için uyulması gereken bir örnek olmuştur. Artık ey İsrail oğulları!. Siz de Hazreti Nuh'a imân ederek gemisine sığınmış, o sayede selâmete ermiş olan kimselerin zürriyetinden bulunuyorsunuz. Siz de Hazreti Musa gibi bir Peygambere, bir selâmet rehberine kavuşmanızdan dolayı şükretmeli, onun bütün emirlerine, yasaklarına uymalı değil misiniz?. Ne yazık ki, siz daima bunun tersine hareket etmiş ve etmekte bulunmaktasınızdır.

     Ve İsrail oğullarına kitapta hükmettik ki, muhakkak siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınızdır ve muhakkak ki, büyük bir yükselişle yükseleceksinizdir. -Serkeşlik yapıp kabaracaksınız.

    (Ve İsrail oğullarına kitapta) Tevrat'ta (hükmettik ki) yani: Yakup Aleyhisselâm'ın evlât ve torunlarından bulunan kimseler hakkında Hazreti Musa vasıtasiyle, vahiy yoluyla beyan buyurduk ki veya Levh-i Mahfuzda tesbit kılmış olduk ki, Ey İsrail oğulları!. (Muhakkak siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınızdır.) Evet.. And olsun ki, Şam diyarında, o mukaddes ülkede ve diğer bir görüşe göre Mısır diyarında iki defa Tevrat'ın hükümlerine muhalefet ede-ceksinizdir. Bunun birincisi: Şa'ya Aleyhisselâm'ı öldürmeleri ve kendilerini Allah'ın azabı ile uyaran Ermiya'yı hapis etmeleridir. İkincisi de: Zekeriya ve Yahya Aleyhisselâm'ı öldürmeleri ve Isa Aleyhisselâm'ın hayatına suikastte bulunmalarıdır. (Ve muhakkak ki,) Ey İsrail oğulları!. Siz (büyük bir yükselişle yükselecek" siniz) yani: Serkeşlik yapıp kabaracaksınızdır, hakka itaatten kaçınacaksınızdır, kibirli tarzda hareketlerde bulunarak dikbaşlılıkta, zulüm ve bozgunculukta devam edip duracaksınızdır.

  İmdi o ikiden -iki fesattan- birinin vadesi -vakti cezası- gelince üzerinize bizim çok şiddetli kuvvet sahibi olan kullarımızdan göndereceğiz. Artık evlerin aralarını bile araştıracaklardır. Bu, bir yerine getirilmiş hükümden ibaret bulunmuştur.

    Ve şöyle buyumlmuştu ki; Ey İsrail oğulları!. (İmdi) siz bekleyiniz (o ikiden) o yapacağinız iki fesattan (birinin vadesi) vakdi, cezası (gelince) va'dedilen cezanın vakti yaklaşacak olunca sizin (üzerinize bizim çok şiddetli kuvvet sahibi olan kullarımızdan göndereceğiz) onlar savaşlarda büyük bir kuvvet ve kudret sahipleri bulunan guruplardır. Bunlar ya Ninova ahalisinden olan Sencarip ile ordusundan ibarettir veya Buhtunnasr'dır veyahut Câlût'tur. (Artık) o kuvvet sahipleri, İsrail oğullarına ait (evlerin aralarını bile araştıracaklardır) onları öldürmek için her tarafta dolaşıp duracaklardır. (Bu) şekilde ortaya çıkacak bir azap ve bir azaba uğrama (bir yerîne getirilmiş hükümden ibaret bulunmuştur.) Vukua gelmesi takdir edilen kesin bir ilâhî takdir gereğidir. Nitekim öylece de gerçekleşmiştir. Evet.. 0 kuvvet sahipleri, İsrail oğullarının âlimlerini öldürmüşler, Tevrat'ı yakmışlar, mescitlerini tahrip eylemişler, onlardan yetmişbin kişiyi esir almışlardı, İşte vaktiyle Peygamberlerine isyan eden, dinin hükümlerini kabul eylemeyip inkarcı ve kibirli bir tarzda harekette bulunan her kavim, böyle bir cezayı hak etmiştir. Ebussuut tefsirinde de denildiği gibi bir kısım zalimlere, diğer bir kısım zalimlerin musallat olmaları, bu dünyada cereyan eden ilâhî bir sünnettir.

  Sonra da onlara karşı tekrar size bir kabiliyet verdik ve mallar ile ve oğullar ile gücünüzü artırdık ve sizi sayıca -düşmanlarınızdan- daha fazla kıldık.

      Bu mübarek âyetler, günahlarından tövbe etmiş olan İsrail oğullarının tekrar nimetlere, varlıklara kavuşmuş olduklarını ve yapacakları iyilikler ile kötülüklerin kendi nefislerine ait olacağını bildiriyor. Tekrar isyan edip haklarındaki ikinci ilâhî tehdidin ortaya çıkması zamanında da nasıl bir felâket ve helake uğrayacaklarını ihtar ediyor. Bu gibi felâketlerden ibret alarak hallerini düzeltmeye çalışanların Allah'ın merhametine kavuşacaklarını müjdeliyor. Küfür ve isyanda dönüp kalanların da tekrar felâkete uğratılacaklarını ve ebediyyen cehenneme atılacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İsrail oğulları!. 0 mağlûbiyetinizden bir müddet (sonra onların) o sizi mağlûp etmiş olan kavimlerin (üzerine tekrar size bir galibiyet verdik) yeniden bir devlete, bir hâkimiyete kavuştunuz. Deniliyor ki: Bu, Hazreti Davud'un zamanına tesadüf etmektedir. Aradan yüz sene geçmişti, İsrail oğulları bozgunculuktan vaz geçmişler, tevbe edip af dileğinde bulunmuşlardı. Davut Aleyhisselâm, kendilerine hâkim olmuş, düşmanları olan Calût'u öldürmüştü. Diğer bir görüşe göre bu, Daniyal Aleyhisselâm'ın hâkimiyet zamanına rastlamaktadır. 0 zat Buhtunnasr'a tabi olanlara galip gelmiş, İsrail oğullarının esirleri, esirlikten kurtularak Şam'a dönmüşlerdi. (Ve) Cenab-ı Hak, İsrail oğullarına hitaben buyuruyor ki (size mallar ile ve oğullar ile yardım ettik) vaktiyle mallarınız yağma edilmiş, çocuklarınız öldürülmüş idi. Yeniden servete evlada kavuştunuz, düşmanlarınıza karşı savaşa muvaffak bulundunuz. (Ve sizî sayıca) düşmanlarınıza karşı cephe alacak kabilelerce düşmanlarınızdan (daha fazla kıldık) sizi böyle yükselttik. Artık bunun kadrini bilmeli değil miydiniz?.

      Eğer iyilik etmiş olursanız kendi nefisleriniz için iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük etmiş olursanız kendi nefisleriniz için etmiş olursunuz. Artık ikinci va'de gelince yüzlerinizi çirkinleştirsinler ve evvelce girdikleri gibi yine mescide girsinler ve ellerine geçirdikleri şeyleri tahrip eylesinler diye -düşman- larınızı yine size musallat ettik-.

    (Eğer iyilik etmiş olursanız) gerek nefsinize ve gerek başkaları hakkında güzel muamelerde, yardımlarda bulunur iseniz, bunları (kendi nefisleriniz için iyilik etmiş olursunuz) bu iyiliğin sevabı mükâfatı kendi şahıslarınıza aittir. (Ve eğer kötülük etmiş olursanız) bozgunculuğu ve haramları işlerseniz, bunu da (kendi nefisleriniz için etmiş olursunuz) onun günahı, cezası kendi şahıslarınıza yönelik olacaktır. Bunu düşününüz!. (Artık ikinci vade gelince) tekrar hak yoldan ayrılıp bozgunculuğa düştüğünüzden dolayı ikinci defa olarak intikama, cezaya uğrayacağınıza dair olan ilâhî tehdidin zamanı gelince de (yüzlerinizi çîrkînleştirsînler diye) üzerinize bir takım kuvvet sahiplerini gönderdik (ve evvelce girdikleri gibi yîne mescide girsinler diye) Mescid-i Ak s a'yi tekrar tahrip eyle s inler diye o kuvvet sahiplerini sizlerin üzerinize saldırdık (ve galebe ettikleri şeyleri) istilâ edip durdukları herhangi bir parçalanacak mahv ve yok olacak varlıklarınızı (helak eylesinler diye) düşmanlarınızı yine size musallat ettik.

 

      Ve Ey İsrail oğulları!. Bu ikinci felâkete de uğradıktan sonra tevbe eder, işlemiş olduğunuz günahlardan kaçınırsanız (umulur ki. Rabbiniz size merhamet buyurur) evvelki fesat ve isyanınızdan dolayı sizi sürekli olarak felâketler içinde yaşatmaz. (Ve eğer yine dönerseniz) tekrar bozgunculuğa başlar iseniz (biz de) af f imizdan (döneriz) sizden tekrar intikam alır, sizi dünyada yeniden cezalara uğratırız. Gerçekten de onlar yine doğru yoldan ayrılmış, Tevrat hükümlerine muhalefet etmiş, İncil'i inkâr eylemiş, Hazreti İsa'nın hayatına kastetmek istemiş ve özellikle Kur'an-ı Kerim ile Son Peygamberi de yalanlamışlardır. Binaenaleyh Yahudi kabileleri öteden beri birçok milletler ve hükümetler tarafından çeşit çeşit cezalara uğratılmışlardır. Hayber gazvesi neticesindeki mahv ve perişan olmaları da bu cümledendir. (Ve biz cehennemi kâfirler için bir hisar) bir hapishane, içinden ebediyen çıkamayacaklar! bir zindan (kılmışızdır) kâfir olanlar, yalnız dünyada görecekleri felâketler ile kalmıyacaklardır. Onların bazıları bu dünyada hikmet gereği bir felâkete uğramayabilir. Fakat onlar asıl ahiret âleminde hak ettikleri ebedî azaplara herhalde çarpılacaklardır. Kur'an'ı Kerim'in bu beyanları, bütün insanlık için bir ibret dersi mahiyetinde bulunmaktadır.

  Şüphe yok ki bu Kur'an, en doğru olan yola iletir ve salih amellerde bulunan müminlere müjde verir ki, onlar için muhakkak bir büyük mükâfat vardır.

 

     etmekte olduğu (ahirete) haşır ve neşre, cennet ve cehenneme o apaçık kitabın tarif edip açıklandığı şekilde (İman etmezler) inkarcı bir halde ölür giderler (onlar

 

     (Ve) İnsanlık, Kur'an-ı Kerim gibi bir hidayet rehberine kavuşmuş olduğu halde yine birçok (İnsan, hayra dua ettiği gibi) o Kur'an'ın beyanlarına, irşadlarına hayır ve iyilikleri tavsiyesine aykırı olarak (şerre de duada bulunur) meselâ: Bazı kâfirler, İslâm dinini inkâr ederler ve bu inkârlarındaki ısrarı göstermek için "tarabbi! eğer İslâmiyet bir hak din ise bizim üzerimize gökten taş yağdır veya elem verici bir azap getir" diye duada bulunurlar. Bazı insanlar da, nefislerine, ailelerine veya mallarına arız olan bazı facialardan dolayı pek müteessir olurlar, bir gün evvel ölmelerini, mahv olup gitmelerini temennide bulunurlar. Böyle bir dua ise elbette muvafık değildir. (Ve insan) cinsi (pek aceleci olmuştur.) Her hatırına gelene acele gösterir, onun akıbetini  hiç nazarı tefekküre almaz.  Halbuki,  insan  her işte mütefekkirane hareket

  buyurulmuştur. Yani acele etmek, bir şeyi vaktinden evvel istemek şeytanın vesvesesinden ileri gelir. Acele etmeyip teenni ile hareket etmekte bir tevfiki ilâhî eseridir. "TİRMİZİ"

    Ve geceyi ve gündüzü iki alâmet kıldık, sonra gece alametini mahv ettik. Gündüz alametini ise aydınlatıcı kıldık, ta ki, Rabbinizden bir fadl ve kerem isteyesiniz. Ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz ve her şeyi ayrıntılı olarak açıklamışızdır.

      Bu mübarek âyetler, insanların kavuştukları dünyevî nimetlere hayatlarını düzenleyecek vasıtalara işaret ediyor. Artık insanların bir mazeret ileri sürmelerine mahal kalmayıp herbirinin kendi yazılmış amellerinden sorumlu olacağını ihtar buyuruyor ve herkesin kendi doğru veya yanlış hareketine göre mükâfat ve ceza göreceğini ve kendilerine Peygamber gönderilmiş olmadıkça insanlığın azap görme-yeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Size Kur'an'ı Kerim gibi pek büyük dînî bir nimet ihsan edilmiş olduğu gibi dünyevî nimetler de ihsan buyurulmuştur. (Ve) Kısacası sizin için (geceyi ve gündüzü iki alâmet kıldık) bunlar Allah'ın kudretine işaret eden iki açık görünen delildir, bunlar ile istifade edilmektedir. (Sonra gece alametini) yüce kudretimizle (mahvettik) onun nurunu giderdik, onu karanlık bir hale getirdik, ta ki onda sakin olup istirahete dalabilesiniz (gündüz alametini ise gösterici kıldık) onu ışıklı yarattık, onunla çevrenizi aydınlattık (ta ki Rabbinizden bir fadl) ve kerem (isteyesiniz) faaliyet sahasına atılarak rızkınızı elde edesiniz, muhtaç olduğunuz şeyleri tedarik etmeye muvaffak olasınız. (Ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz) senelerin miktarını tayin edesiniz, ayların, haftaların, günlerin vakitlerini, saatlerini anlayıp onlara göre muamelelerinizi düzenleyesiniz. (Ve her şeyi) dünyevi ve uhrevî muhtaç olduğunuz meseleleri Kur'an'ı Kerim'de edebî bir şekilde (ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.) Artık onlardan istifadeye çalışmalı değil misiniz?.

  Ve her insanın amelini boynuna dolayıverdik ve kıyamet günü onun için bir kitap çıkarırız ki, onu açılmış olduğu halde karşılar.

    (Ve her) mükellef (insanın amelini) takdir edilen ve kendisinin iradesiyle meydana gelen hayır ve şerre ait hareketini (boynuna dolayıverik) yani o hareket, ona fazlasiyle bağlıdır, ondan her halde görülecektir, ona göre mükâfat veya ceza görecektir. Araplar bir fal bakmak için kuşların hareketlerini gözetlerlerdi, onların muhtelif hareketlerini hayır ve şer olarak yommlarlardı. Çünkü kuşlar, ya kendi arzulariyle veya başkalarının tahriki ile uçmaya başlarlar, havalara yükselirler, aşağılara inerler, sağa sola doğru koşarlar, İşte bundan kinaye olarak insanların hayır ve şerrine "tair = kuş" denilmiştir. (Ve kıyamet günü onun için bir kitap çıkarırız ki) onda bütün amelleri yazılmış bulunur (onu) o kitabı insan (açılmış olduğu halde karşılar) o amel defterinde bütün iyilikleri ve kötülükleri hafaze melekleri vasıtasiyle tesbit edilmiş bulunmaktadır.

  Kitabını oku, bugün senin nefsin senin üzerine hesap sorucu olarak yeter.

   Ve öyle mükellef her insana ceza gününde denilecektir ki. Ey insani. (Kitabını oku) dünyada iken neler yapmış olduğunu hatırla (bugün senin nefsin senin üzerine hesap sorucu olarak yeter) çünki mahşer gününde her insan kendine verilecek bir kudret ile amel defterlerindeki yazıları tamamen okuyup anlayacaktır, hiç birini inkâr edemeyecektir. Şayet diliyle inkâr edecek olsa diğer bütün organları aleyhinde şahitlikte bulunacaklardır. Allah'ın kudretiyle bunlar mutlaka vaki olacaktır. Bir demir parçası içinde senelerce insanın konuşmaları korunuyor, o demir parçası, bu konuşmaları istenilen zaman aynı şekilde aksettirip duruyor. Artık ilâhî kudret ile bu sorgulamaların meydana geleceğini hangi bir akıl sahibi inkâr edebilir veya imkânsız görebilir?.

        Kim doğru yola giderse ancak kendisi için doğru yola gitmiş olur ve her kim sapıtırsa ancak kendi aleyhine olarak sapıtmış bulunur. Ve bir günahkâr kimse başkasının günahını yüklenmez ve biz bir Resul gönderinceye kadar azap ediciler olmadık.

 

     anlamalı değil midirler?. Bunlar bütün mahlûkatın üstünde varlık sahibi bulunan bir Yüce Yaratıcının varlığına aklen delil getirmekle mükelleftirler. Böyle

 

   Bu mübarek âyetler, Hak Teâlâ Hazretlerinin bir takım ülkeleri, sapık olan ahalisi yüzünden ve bir kısım kavimleri de günahları sebebiyle nasıl helak etmiş ve edecek olduğunu bildirmektedir. Yalnız dünyayı aceleyle isteyen kâfirlerin müthiş âki-betlerine, ahiret âlemini kazanmaya çalışan müminlerin de övülen istikballerine işaret buyuruyor. Ve Cenab-ı Hak'kın dilediği kullarına dilediğini vereceğine ve onların bir kısmını diğer bir kısmı üzerine nasıl üstün kıldığına ve uhrevî derecelerin ise pek büyük bulunduğuna nazarı dikkati çekmektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, ilâhî dine muhalefet edenlerin azap göreceklerini beyan buyurmuştur. (Ve) bunun sebeplerine işaret için de buyuruyor ki: (Biz bir beldeyi helak etmek istediğimizde) o beldenin helaki için takdir edilen vakit yaklaşınca (onun) o beldenin (devlet) servet, hâkimiyet (sahiplerine) hayırda, hakka itaatde bulunmalarını Yüce Peygamberler vasıtasiyle (emir ederiz) onlara, o belde halkına selâmet ve saadet vesilesi olan şeyleri bildirmiş oluruz, (onlar ise orada günahta) ve kötülükte (bulunmuş olurlar) Cenab'ı Hak'ka ve Resulüne itaatden kaçınırlar, dikbaşlı bir halde yaşamak isterler (artık onun üzerine) o beldeye yönelik olarak (söz) helakleri hakkındaki hüküm, Peygamberlerinin kendilerine yapmış oldukları ihtar (hak olmuş olur) sabit olarak gerçekleşmiş bulunur, (İmdi onu) o beldeyi tahrip ve halkını yerle bir etmek suretiyle (tamamen helak ile helak etmiş oluruz) bunlar tarihte birer ibret numunesi teşkil etmiş olurlar. Fakat Hak Tealâ'nın emirlerine riayet eden, Peygamberlerine tabi olan kavimler ise güzel bir hayata kavuşmuş, temiz bir şekilde yaşamış dünyalar! da, âhiretleri de güven içinde bulunmuştur. Bunun hilâfına hareket edenler de elbetteki, Allah'ın kahrını hak etmişlerdir.

  Ve Nuh'tan sonra nice nesilleri helak ettik ve kullarının günahlarına rabbin hebardar ve görücü olması kifayet eder.

   Helak olan milletler için pek çok örnekler vardır. (Ve) Kısacası (Nuh'tan sonra nice nesillerden) küfr ve isyana düşmüş Ad ve Semud kavimleri gibi birçok toplulukları o kötü halleri sebebiyle (helak ettik) onları lâyık oldukları cezalara kavuşturduk. (Ve kullarının günahlarına Rabbin haberdar ve görücü olması kifayet eder) onları itikatlarına, niyetlerine, amellerine göre mükâfat ve cezaya uğratır. Hiçbir şey yüce zatına karşı meçhul kalamaz. Bir şahıs, yaptığı bir cinayeti başkalarından saklayabilir, kanunî cezadan kurtulabilir. Fakat kendisini Allah'ın azabından kurtaramaz. Artık ey son ümmet!. Siz de o geçmiş ümmetlerin hallerinden, tarihen sabit felâketlerinden birer ibret dersi alınız.

 

  (Ve) bilakis (herkim mümin olduğu halde ahireti ister) ahiret nimetlerini kavuşmak için güzel amellerde bulunur (ve onun için) gerektiği şekilde (bir çaba ile çalışırsa) öyle putları ve diğer mahlûkları mabud edinerek onlardan yardım isteğinde bulunmazsa (işte o gibî) samimi mümin (kimselerin çalışmaları) ibadet ve itaatları Allah katında makbul (Şükre lâyık bulunur) ahiret âleminde nimetlere kavuşacak olanlar işte bu gibi hakîki mümin olan zatlardır.

  Hepsine, onlara da ve ötekilerine de rabbin ihsanından veririz. Ve rabbin ihsanı men'edilmiş değildir.

    Evet.. Bu dünyada her gurup rızıklandırılır, birçok fânî nimetlere kavuşabilir. (Hepsine, onlara da) yalnız dünyayı isteyenlere de (ve ötekilerine de) ahireti talep eyleyenlere de (Rabbin ihsanından) onun pek geniş olan nimetlerinden vermekle (veririz) hepsini de bu dünyada hikmetin gereğine göre servete, geçim sebeplerine kavuştururuz, (ve Rabbin ihsanı) dünyevî olsun, uhrevî olsun (menedilmiş değildir) Yeter ki, insanlar, bunun kadrini bilsinler. Varlığında tek olan Allah, kulları hakkında böyle pek geniş bir lûtf ve ihsan sahibidir.

  Baki. Onların bazısını bazısı üzerine nasıl üstün kılmışızdır. Ve elbette ki ahiret, dereceler itibariyle daha büyüktür ve üstünlük itibariyle de daha büyüktür.

   gumbu  pek bolca varlıklar elde etmiş oldukları  halde diğer gurubu,  bu  kadar bir varlık sahibi değildir.  Bu farklı  rızıklar, tamamen  hikmet ve menfaat gereğidir.

  Enam Sûresinde de kiminizi kiminizden derecelerle üstün kıldı (En'âm, 6/165) buyurulmuştur, (ve elbetteki,

 

  Bu mübarek âyetler, İmanın alâmetlerini göstererek insanlığı Allah'ın birliğine ve yalnız o yüce varlığa ibadete davet ve aksine hareketin korkunçluğuna işaret ediyor. Anne-baba hakkında da ne kadar riayet ve dua edileceğini gösteriyor, Alemlerin Rabbi'nin ilminin genişliğini beyan ile insanlığı salih amellere teşvik buyuruyor. Şöyle ki: Ey mükellef olan herhangi bir insani. (Allah ile beraber başka ilâh edinme) ondan başka ilahlık, mabudluk, yaratıcılık sıfatlarına sahip bir zat yoktur, şayet ondan başka ilâh, mabut edinirsen (sonra) dünyada da, ahirette de (kınanmış) müminlerin, meleklerin kınamasını, azarlanmasını hak etmiş (ve) Allah'ın yanında (rezil olmuş) yanlızlığa terkedilmiş (bir halde kalırsın) çünki şirk ve küfr, en kötü bir inanç eseridir, sahibi her yönüyle hakarete, cezaya lâyıktır. İman ise sahibi hakkında övgüye, zafere, kurtuluş ve saadete vesiledir.

  Ve Rabbin emretmiştir ki, kendisinden başkasına ibadet etmeyesiniz ve ana ile babaya ihsanda bulunun. Senin yanında onlardan biri veya ikisi de ihtiyarlık çağına gelirse sakın onlara öf -bile- deme ve onları menetme -azarlama- lâkırdılarını kesme -ve onlara güzel hitapta bulun.

  (Ve) Ey insan!. Kullarına daima lütuf ve ihsanda bulunan (Rabbin emir etmiştir ki) siz insanlar (kendisinden) o kerem sahibi mabudun ilâhî zatından (başkasına ibadet etmeyesiniz) çünkü ibadet, saygının en büyük mertebesidir. Böyle bir saygıya ise Cenab ı Hak'tan başkası lâyık olamaz. Gayet yüceliği ve son derece inam ve ihsana sahip olan ancak o kerim mabuttur, (ve) o Hikmet sahibi Yaratıcı şöyle de emrediyor ki: Ey insanlar!. (Ana ile babaya ihsanda bulunun) onlara da hürmet edin, haklarında güzelce muamelede bulunun durun. Çünkü onların size hizmetleri şefkatler! pek fazladır, sizin vücude gelmenize vasıta olmuş, büyüyüp gelişmenize hizmette bulunmuşlardır. Özellikle siz!. Ey müslüman çocukları!. Onların vasıtalariyle dünyaya gelmiş, Cenab-ı Hak'ki bilip tasdik etmiş, o sayede ebedî bir hayata, bir saadete aday bulunmuşsunuzdur. Binaenaleyh bunun bir şükrü olmak üzere onlara hürmet ve sevgi gösteriniz, onlara karşı öyle güzelce hareket etmek İslâm ahlâkının gereklerindendir, (senin yanında onlardan biri veya ikisi de ihtiyarlık çağına gelirse) kendilerine fazlaca hizmet ve riayet et, onlardan usanarak veya bazı sözlerinden, hareketlerinden gücenerek (sakın onlara öf) bile (deme) böyle hoş olmayan, üzücü bir lâf sarfetme, onlardan dolay, üzüntülü olduğunu gösterme (ve onları men etme) onlara engel olma ve yasaklamada bulunma, hoşuna gitmeyen bir hareketlerinden dolayı onları azarlama; onların lâkırdılarını kesme, onlara karşı yumuşakça muameleden ayrılma (ve onlara güzelce hitapta bulun) onlar ile güzelce ve edeplice bir tarzda konuşmaya devamet, yüzlerine hiddetle, nezâkete aykırı bir şekilde bakıp durma.

  Ve ikisi için merhametten tevazu kanadını indir ve de ki:Yarabbü. İkisine de merhamet buyur. Nasıl ki, onlar beni çocuk iken besleyiverdiler.

   ana ve baba hakkında yapılır. Kâfir oldukları takdirde hayatta iseler onların hidayeti yani: Din değiştirerek İslâm dinine kavuşmak suretiyle Allah'ın merhametine

    olmaları temenni olunur. Fakat küfr üzere ölüp gitmişler ise artık onların haklarında rahmet ile dua edilemez. Onların haklarında mağfiret ta  müşrikler  için  af dilemek  ne  peygambere  ne  de  inananlara  yaraşır  (Tevbe,   9/113) âyeti  celilesiyle

 

  Bu mübarek âyetler de ihsanın, hayırlı amellerin sahasını genişletmektedir. Maamafih israftan men ederek onun şeytanî bir hareket olacağına işaret ediyor. Muhtaç olanlara ihsanda bulunamıyacak bir durumda bulunanların da onlara karşı nazikçe bir mazerette bulunmalarını tavsiye ediyor. Mallarının harcanması hususunda cimriliğin de, müsrif ce hareketin de kınandığını ve kötü necticesini hatırlatıyor. Zenginliğin de, fakirliğin de bir hikmet gereği olduğuna işaret ederek insanlığı uyanmaya davet buyurmuş oluyor. Şöyle ki: (Ve) Ey gücü yeten olan müslüman zat! (akrabalara da hakkını ver) baba ve ana tarafından akrabalığı olan kimseye muhtaç olduğu takdirde nafakasını temin et, "sıla-i rahın" gibi, güzelce geçinme gibi, dostluk ve ziyaret gibi haklarına riayette bulun, bunlardan başka (düşküne de) hakkını ver, her ne kadar akraba olmasa da insaniyet adına, İslâmiyet adına merhamette bulunarak onun da zekât ile, sadaka ile ihtiyacını gidermeğe çalış, ve yolda (parasız kalmış) yurdundan ayrılmış olan herhangi bir (yolcuya da) haakkını ver, öyle misafir bir kimseye de insaniyet adına hakkı olan iyilikte bulun. Muhtaç olduğu şeyi imkân ölçüsünde temine gayret et. İnsanlık merhameti, din kardeşliği bunu gerektirir. (Ve) maamafih malını sarfetme hususunda (saçıp savurma) uygun olmayan şeylere servetini sarfetme, israfta bulunma, ifrat ile tefritden kaçın. Servet, bir ilâhî bağıştır, onu kötüye kullanmak, bir nankörlük alâmetidir ki, pek kötüdür.

  Şüphe yok ki, saçıp savuranlar, şeytanların kardaşlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

      '.Şüphe yok ki) mallarını (saçıp savuranlar) servetlerinin kadrini bilmeyip lüzumsuz yere sarfedip duranlar, başkalarına gösteriş için faidesiz yere harcamada bulunanlar, millî ahlâka aykırı modalar, hareketler uğrunda paralarını elden çıkaranlar (şeytanların kardeşleridir.) Çünkü onlar, şeytanların yolunda yürümüş, şeytanların aldatmalarına kapılmış kimselerdir. (Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür) çünkü şeytan, Cenabı Hak'kın kendisine verdiği kuvvetleri, kudretleri yaratılış gayesinin dışında sarfetmiştir. Yüce Yaratıcının emrine muhalefet ederek Hazreti Adem'e karşı secdeden kaçınmıştır. Gücü yetse bütün insanlığı saptırmak için bütün açık olan delilleri, görünen nimetleri gizlemek ister durur. Arık insanlara yakışır mı ki, şeytanın Öyle kendi hayatını da ebedî felâkete düşürmüş olan o kadar nankör, pis bir mahlukun vesveselerine kapılsınlar, onun gösterdiği helak edici bir yola giderek onunla bir kardeşlik kurmuş olsunlar!. Bu ne kadar cehalet!.

 

   Allah Tealâ bizi de sizi de lütfundan rızıklandırsın) di ye dua buyururdu.

    (Ve) Allah Teâlâ, Resûl-i Ekrem'ine ne suretle infakta bulunacağını tarif ve tenbih için buyurdu ki: (Elini boynuna bağlanmış kılma) yani: Muhtaç olanlara infak hususunda cimrilik göstererek onlara hiçbir şey veremiyecek bir vaziyet alma (ve onu) infak için elini (büsbütün de açma) elinde bulunan bütün malını fakirlere dağıtarak eli boş kalma. Şüphe yok ki, her şeyde ifrat ve tefrit kötüdür. Ahlâkî fazilet ise ortaya yola uymakla tecelli eder. Şayet bütün mallarını öyle dağıtır isen (sonra) Allah katında, insanlar yanında (fazlaca levme) kınama ve azarlamaya (maruz kalmış) olursun. Çünkü kendisinden men edilmiş olan bir hareketi tercih eylemiş bulunursun ve (hasret içinde kalmış bir halde oturup durursun) bütün geçim kaynağını elden çıkarmış, caymış ve pişman bir vaziyette kalmış olursun. Bütün bu hatırlatmalar, Yüce Peygamber vasıtasiyle ümmetin fertlerine yöneliktir.

  Şüphe yok ki, Rabbin dilediğine rızkı bol verir ve dilediğine darlaştırır. Muhakkak ki, o, kullarından fazlasiyle haberdardır ve -onları- çok iyi görür.

   Ey Yüce Resûli. (Şüphe yok ki. Rabbin dilediğine bol verir) onu fazlasiyle bir servete, bir yaşantıya sahip kılar (ve) dil ediğine de rızkını (darlaştırır) onu ihtiyaç içinde bırakır. Veren de, alan da ancak Allah Teâlâ'dır. Dilediği kullarını geniş bir yaşayışa kavuuşturur, dilediklerini de dar bir yaşantı içinde bırakır. Bütün bunlar birer fayda ve hikmet gereğidir. Zenginler şükretmelidirler. Fakirler de sabrederek manevî mükâfata ermelidirler. İnsanlığın vazifesi, meşru geçim vasıtalarına baş vurmaktır. Artık bu husustaki muvaffakiyet, ilâhî takdire dayanmaktadır. (Muhakkak ki o) Yüce Yaratıcı (kullarından fazlasiyle haberdar) dır. Hepsinin de gizli ve açık hallerini, vaziyetlerini, varlıklarını tamamiyle bilir. (Ve) o kullarının bütün vasıflarını; muamelelerini (çok iyi görür) binaenaleyh onların haklarında hikmetin gereğine göre ilâhî irade tecelli etmiş bulunmaktadır. Bütün göklerin, yerlerin hazineleri, o Kerem sahibi Yaratıcının elindedir. Bazı kullarını ihtiyaç içinde bırakması, elbetteki, bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Nice zenginler bilâhare fakir düşerler, nice fakirler de sonradan zengin olmaktadırlar. Ne maddî bir varlığa mağrur olmalıdır, ne de bir ihtiyaçtan dolayı ümitsizliğe düşmelidir. Bütün bunlar birer hikmet gereğidir. Bizim vazifemiz ise Allah'ın takdirine razı olmaktır.

 

       haklarında da riayet etmek lâzımdır. Onlar da birer kudret eseridir, insanlığın devamı, çocuk silsilesinin devamına bağlıdır. Onları öldürmek, büyük bir katı

 

      (Ve) Ey insanlar!, (zinaya yaklaşmayınız) değil bilfiil zinada bulunmak, zinaya sebebiyet verecek, yol açacak şeylere de girişimde bulunmayınız,, namahremlere şehvetli bakışlarla bakmayınız (şüphe yok ki, o) zina cinayeti (pek çirkin bir şeydir) insaniyet için pek büyük bir lekedir, pek açık bir rezalettir, pek fazla utanmayı ve alçaklığı gerektirir, (ve) o hayvanı muamele (ne kötü bir yoldur) o yola sapanlar, ahlâkın çöküşüne neseblerin bozulmasına, karışmasına, vakit vakit bir takım f adaların ortaya çıkmasına meydan vermiş olurlar. Zinâkâr olan bir kadın, insanlık şerefinden mahrum kalır, kendisinden her temiz yaratılış sahibi nefret eder, onunla sair hayvanlar arasında bir fark kalmaz.

 

       (Ve) Ey müslümanlarl. (Allah'ın haram kılmış olduğu nefsi öldürmeyin) Müslüman olan veya müslümanların ahd ve zimmetine dahil herhangi bir insanın hayatına suikastte bulunmayın, onlar hayat hakkına sahiptirler, (haklı bir sebep olmadıkça) meşru bir haktan dolayı öldürmek ise caizdir. Şöyle ki: Masum bir kimseyi haksız yere öldürmüş olan bir şahıs, kısasen öldürülebilir. Maamafih bunun usulen affı da caizdir. Kezalik: Mümin olduktan sonra İslâm dininden çıkarak Allah'ın dinine karşı muhalefette bulunan ve kendisine verilen nasihatları, tavsiyeleri kabul etmeyen bir mürtet de (İslâm'dan çıkan) -suikastinden İslâm âlemini korumak için-selâhiyetli olan makam tarafından usulü dairesinde öldürülür. Bir de ihsandan sonra, yani: Vaktiyle meşru şekilde evlenmiş, günahsız bulunmuş olduğu halde zinada bulunan bir şahısta usulü dairesinde sabit olacak olan bu zina cinayetinden dolayı selâhiyetli makamca öldürülebilir. Fakat bu hususta öldürme şartları, pek mühim olduğundan bu şartlara hakkiyle riayet edilmesi lâzımdır. Böyle olmadıkça herhangi bir şahsın hayatına kastedilmesi, caiz ve menfaata uygun olamaz. (Ve kim zulmen) haksız olarak (öldürülürse) katlini gerektirecek, öldürülmesini mubah kılacak bir sebep olmadığı halde öldürülürse (onun) o zulmen öldürülenin (velîsine) onun mirasçılarına veya mirasçısı olmadığı takdirde onun işlerini üzerine almış olan hükümdara (bir tesallut) öldürme konusunda bir yetki (vermişizdir) o veli veya hükümdar, dilerse kısası tercih eder dilerse diyet denilen tazminatı almakla yetinir, (artık o da) o kısasa yetki verilen kimse de (katilde israf etmesin) meşru sınırı aşmasın. Meselâ: Katil öldürülürken vücudunu parçalamak caiz değildir, veya katil yerine onun yakınlarından birini öldürmek de caiz değildir. Ve bir maktulün yerine, katil ile beraber başkasını da öldürmek caiz değildir, bunlar israftan ibarettir, haddi aşmaktır. Adalete, eşitliğe aykırıdır. (Şüphe yok ki, o) maktul veya velisi (yardım olunmuştur.) Allah Teâlâ, ona yardım etmeleri için hakimlere emir vermiştir. Onun için kısas yapılmasına veya diyet alınmasına müsaade bulunmuştur. Ve mümin olan bir şahsın haksız olarak öldürülmesi, bir kısım hataları için ahirette bir keffaret teşkil eder, onu haksız olarak öldüren ise cehennem ateşini haketmiş olur. Artık öldürülenin velisi de bunları dikkate alarak öldürenden daha fazla intikam almaya kalkışmamalıdır. Öyle bir hareket caiz olamaz. Sırf adalet olan İslâmiyet eşitliğe aykırı hareketlere cevaz ve r m e z.

        Ve yetimin malına erginlik çağına yetişinceye kadar yaklaşmayınız, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Ve verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.

  (Ve) Ey müslümanlar!, (yetimin malına) da (erginlik çağına yetişinceye kadar) bulûğa erip malında tasarrufa güç yetirinceye kadar (yaklaşmayınız) onun malına asla tecavüzde bulunmayınız (ancak en güzel bir niyetle yaklaşın) o malı meşru şekilde korumak ve arttırmak için olsun veya velisi o maldan kendisi için nafaka almak mecburiyetinde bulunsun. Bu takdirde veli, o malda tasarruf edebilir. Ibni Abbas hazretlerinden rivayet edildiğine göre veli bilâhare zengin olursa o kendisi için aldığı malı yetime iade eder, zengin olmazsa iadesi lâzım gelmez. Velinin yetim üzerindeki velayeti baki kalır. "Essiracülmünir" (Ve) Ey müslümanlar!. ısözü) de (yerîne getiriniz) gerek Cenab-ı Hak'ka karşı yapılması gereken emirler ve yasaklar ve gerek insanlar arasında cereyan eden muameleler, sözleşmeler hususundaki antlaşmalara riayete kusur etmeyiniz, (şüphe yok ki, sözden dolayı mes'uliyet vardır) o sözün sahibi ondan mesul olacaktır. Veyahut o söz riayet gerekir. 0 sözü zayetmeyip onu yerine getirmiş olması söz verenden talep olunacaktır. Binaenaleyh her insan, dini ve dünyevî üzerine almış olduğu vazifelerine hakkıyla riayetkar olmalıdır. Dînî, içtimaî fazilet, güven, yükselme ancak bu sayede gelişir. Sözlerinde durmayan, yaptıkları sözleşmelere riayet etmeyen kimseler, insanlık şerefini kaybetmiş, medenî topluluklardan sayılmak özelliğinden mahrum kalmış olurlar, uhrevî mesuliyet ise pek korkunçtur.

  Ve ölçtüğünüz zaman ölçüye tam riayette bulunun ve dosdoğru terazi ile tartınız. Bu hayırlıdır ve akibeti daha güzeldir.

     Bu mübarek âyetler de insanlara aiış-verişlerinde doğruluktan ayrılmamalırmı, bilgi sahibi olmadıkları meselelere karışmamalarını yeryüzünde kibirli bir tarzda yürümemelerini ve kendi mesuliyetlerini düşünerek öyle çirkin şeyleri tercih etmemelerini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Ve) bir şeyi başkalarına satıp da (ölçtüğünüz zaman ölçüye tam riayette bulunun) noksan bir şeyi tam göstermeyin, başkalarının hakkına tecavüz etmeyin ve tartılacak bir şeyi tartınca da (dosdoğru terazi ile tartınız) insanların zararına harekette bulunmayın. (Bu) yolda hareket, böyle ölçüye ve teraziye dikkat, sizin için dünyada da, ahirette de (hayırlıdır) insan bu sebeple dünyada kötü bir ad almaktan kurtulur, ahirette de azaba uğramaz (ve) bunun (akibeti daha güzeldir) çünki böyle doğrulukla hareket eden bir kimse, dünyada güzelce tanınır, kendisine kalpler yönelir, ekonomi alanında başarılı olur, ahirette de bu doğruluğunnu sevabına kavuşur..

  Ve senin için hakkında bilgi olmayan bir şeyin arkasına düşme. Şüphe yok ki, kulak, göz, gönül, hepsinden -sahibi- sorulmuş olacaktır.

  (Ve) Ey insan!, (senin için hakkında) söz ve fiille (bilgi olmayan bir şeyin arkasına düşme) meselâ: Görüp bilmediğin bir hâdise hakkında şahitlikte bulunma, gücünün dışında olan mevzular hakkında mütaalâlara girişme, itikad amel ve ahlâkî konulara dair bilgi sahibi olmadığın meseleler hakkında şahsî hükümlerde, tasdiklerde, tenkitlerde bulunma. Kısacası: Bir insan, bilmediği herhangi birşey hakkında isterse tahmini bir delile, bir alâmete dayalı olmaksızın kesin şekilde hüküm vermeğe cür'et etmemelidir. Böyle laubali şekilde hareket eden bir şahıs, konunun ehemmiyetini önemsememiş, başkalarının hukukuna tecavüz eylemiş, kendisini mesuliyete maruz bırakmış olur. (Şüphe yok ki, kulak, göz, gönül, hepsinden) sahibi (sorulmuş olacaktır) Evet.. Bir kimse, kulağı ile işitmemiş olduğu bir sözü işitmiş olduğunu iddia eder, o hususta şahitlikle bulunursa bundan dolayı Allah katında sorumlu olur. Aynı şekilde bir kimse, bir hadiseyi gözü ile görmediği halde görmüş olduğunu iddia etse veya gözünü bakması caiz olmayan şeylere kasden çevirerek baksa bundan dolayı da ahirette mesul olur. Aynı şekilde kalbini yüce ve meşru şeyleri sevmekten onlara eğilim göstermekten mahrum bırakarak basit ve gayrı meşru şeyler ile ilgilenen bir şahıs da böyle çirkin bir kalp özelliğinden dolayı mesul olacaktır.

  Ve yer yüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphe yok ki, sen ne yeri yarabilirsin ve ne de boyca dağlara yetişebilirsin.

  (Ve) Ey insan!, alçakgönüllü ol, âkibetini düşün (yeryüzünde kibirli bir halde yürüme) lüzumsuz bir zevk ve sevinç ile kibirli bir vaziyet alarak gezip durma (şüphe yok ki, sen ne yeri yarabilirsin) öyle bir kuvvete sahip değilsin (ve ne de boyca dağlara yetişebilirsin) sen her taraftan sınırlı bir varlığa sahip, birçok ihtiyaçlarla karşı karşıya olan fani bir mahlûktan ibaretsin. Artık o kadar büyüklük taslamak sana yakışır mı?.

  Bütün bunların kötü olanı -yasaklanmış bulunanı- Rabbin katında çirkin bulunmuştur.

       Ey insanlar!. (Bütün bunların) bu Kur'an'ı Kerim ile açıklanan muamelelere dair şeylerin (kötü olanı) yasaklanmış bulunanı, yapılmaması istenilen herhangi biri (Rabbin katında çirkin) kötü ve mesuuliyeti gerektirici (bulunmuştur.) Artık akıllı olan bir insan, kendi yaratıcısının, varlığının terbiyecisi olan kerem sahibi mabudunun çirkin gördüğü, yapılmasını yasakladığı bir şeyi nasıl tercih ederek yapabilir?. Hiç bunun mesuliyetini düşünmez mi?. Cenab'ı Hak cümlemizi gafletten uyandırsın Amin.

 

     İşte bunlar, Rabbin sana hikmetten vahyetmiş olduğu şeylerdendir. Ve Allah ile beraber başka Tanrı edinme, sonra kınanmış ve uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.

    Bu mübarek âyetler, yukarıdan beri tebliğ buyurulan emirlerin, yasakların vahyedilmiş birer hikmetten ibaret olduklarını bildiriyor. Yüce Allah'ın ortaktan ve evlât edinmekten münezzeh olduğunu ve bu hakikati aydınlatan ve tesbit eden delillerin, düşünülmesi için çeşitli şekilde zikredildiğini beyan ediyor. Ve o Yüce Yaratıcının ortak ve benzerden uzak ve her yönüyle yüceliğe sahip olduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. (İşte bunlar) evvelce bildirilen emirlere ve yasaklara ait hükümler (Rabbin sana hikmetten vahy etmiş olduğu şeylerdendir) bu hükümler, birer hikmeti, hak ve hakikata ait birer marifeti, birer dînî vazifeyi içermektedir (ve) ey mükellef olan her insan!. (Allah ile beraber başka tanrı edinme) Allah Teâlâ eş ve ortaktan uzaktır. Şayet onunla beraber başka tanrı da edinirsen (sonra) ahirette gerek nefsin ve gerek başkaları tarafından (kınanmış) cezaya, başa kakmaya maruz kalmış ve Allah'ın rahmetinden (kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.)

 

      Ey Yüce Yaratıcının büyüklüğünü, onun insanî şüphelerden uzak olduğunu idrâk etmeyen, melekleri Allah Teâlâ'nın kızları sanan cahil topluluk!. (Ya Rabbiniz erkek

 

     (Andolsun ki, biz Kur'an'da bu uyarıyı) bu mânâyı, bu Allah'ın birliği inancını insanlar (güzelce düşünsünler diye) çeşitli şekilde (beyan ettik) Yani: emir ve yasak suretiyle vaad ve tehdit yoluyla, misaller ve ibretler yoliyle bildirdik, bazı âyetler de böyle bir menfaata, hikmete binaen aynen veya mânâ olarak tekrar tekrar inmiş oldu. (halbuki, bu) hayrı tavsiye eden beyan (onlar için nefretten başka bir şey arttırmıyor) onlar yine haktan kaçınıyorlar, kendi batıl inançlarında sebat edip duruyorlar. Artık haklarında Allah'ın delili tamam olmuştur, ahirette bir mazeret ileri süremeyeceklerdir.

  De ki: Eğer onunla beraber dedikleri gibi Tanrılar olacak olsa idi, o takdirde arşın sahibine elbette -galip gelmek için- bir yol ararlardı

      Resulüm!. Diğer bir delil olmak üzere o müşriklere (de ki, eğer onunla beraber) o kâinatın Yaratıcısından başka (dedikleri gibi) öyle batıl iddiaları doğrultusunda (tanrılar olacak olsaydı o takdirde) o tanrılar (arşın sahibine) mutlak mânâda herşeyin sahibi ve Rabbi olan kâinatın Yaratıcısına (elbette) galip gelmek, onun hakimiyetini kendisinden almak için (bir yol ararlardı) olanca kuvvetleri ile böyle bir yol elde etmeğe çalışırlardı. Nitekim dünya hükümdarları arasında bu ihtiras cereyan etmektedir. Allah'ın şanı ise bu gibi felâketlere maruz kalmaktan uzaktır, yücedir. Şüphesiz inandık.. Kelâm ilminde de beyan olunduğu üzere birden fazla ilahın mevcudiyeti, Tevâmd ve Temânü delili ile de sabittir. Meselâ: Bu âlemde iki ilahın mevcudiyeti farzedilse bunlar bu âlemin yaradılışında birbirine muhalefete ya kadir olurlar veya olamazlar. Kadir oldukları takdirde ikisinin de yaratıcılığı hâkimiyeti sınırlı olmuş olur. Kadir olmadıkları takdirde ise ikisi de âciz bulunmuş olurlar. Böyle bir sinirlilik ve acizlik ise Allah'ın şanına aykırıdır. Aynı şekilde iki ilâhtan biri bir şey yaratmak, diğeri de o şeyi yaratmamak istese her ikisinin dilediği olamaz. Çünkü iki zıtlığın yani yokluk ile varlığın birleşmesi lâzım gelir. Birinin istediği meydana gelse diğerinin âciz bulunmuş olması lâzım gelir. Her ikisinin de istediği meydana gelmese ikisi de âciz, yaratıcılık vasfından mahrum bulunmuş olur. Kısacası kâinatın yaratıcısı birdir, ortaktan uzaktır. Tam bir kudret ve yüceliğe sahiptir. İnandık.

  0 -Yüce Allah- onların dediklerinden çok münezzehtir, uludur. Ve son derece yücedir, büyüktür.

   Evet., (o) Yüce Allah (onların) o müşriklerin (dediklerinden çok uzaktır.) onun ortak ve benzeri yoktur, melekler onun kızları değil, birer mahlûkudur, birer kullarıdır. 0 ezelî yaratıcı öyle noksan sıfatlardan tamamen beridir (yücedir) ona denk bir şey düşünülmüş değildir (ve) o varlığı zorunlu olan Allah (son derece yücedir, büyüktür) kıdem, beka, azamet ve kibriya (Varlığının ezelî, ebedî, büyük ve yüce olması) sıfatlariyle vasıflanmıştır. Eş ve benzerden uzaktır. Şüphesiz inanıyoruz.

      Onu yedi gök ve yer, ve onlarda bulunanlar teşbih ederler ve hiç bir şey yoktur ki, illâ onu hamd ile teşbihle bulunur. Fakat siz onların teşbihlerini anlayamazsınız. Şüphe yok ki, o halimdir, bağışlayıcıdır.

 

  (Ve) Yüce Resulüm!. Tevhit ve teşbihi zikreden, tesirli öğütleri içeren (Kur'an'ı okuduğun zaman seninle ahirete imân etmeyenler arasına) ilâhî kudretimle (örtecek bir perde çekeriz) artık o kutsal kitabın açıklamalarını görüp anlayamaz olurlar, bunun içindir ki, Hz. Muhammed'in Peygamberliğini inkâr eder öyle küfür ve şirk içinde yaşar dururlar. Bu hâl, onların yaratılışlarını bozmuş, iradelerini kötüye kullanmış olmalarının bir cezasıdır, İşte gözleri önünde bir takım hakikat nurları parlayıp durduğu halde onları idrâk edemiyenler, böyle bir perde ile görmek nimetinden mahrum kalmış kimseler demektir.

    Ve onların kalpleri üzerine, onu iyice anlayamamaları için perdeler ve kulakları içine de bir ağırlık kıldık ve Kur'an'da Rabbinin birliğini andığın zaman nefret ederek arkalarını dönüp giderler.

  (Ve onların) o müşriklerin, inkarcıların (kalpleri üzerine onu) o Kur'an'ı Kerim'i, (iyice anlayamamaları için perdeler) meydana getirdik (ve kulakları içine de bir ağırlık kıldık) Cerektiıği şekilde işitmelerine mâni olacak bir sağırlık düşürdük (ve Kur'an'da Rabbini bir olarak andığın zaman) kelimei tevhidi okuyarak Cenab'ı Hak'tan başka ilâh olmadığını, putların bâtıl şeylerden ibaret bulunduğunu gösterdiğin vakit o müşrikler (nefret ederek arkalarını dönüp giderler) Allah Teâlâ'nın birliğini işitmek istemezler, şirk içinde yaşamayı tercih ederler.

      Biz pek iyi biliriz, seni dinleyecekleri zaman, onların neyi dinleyeceklerini. Onlar o zaman bir güruhturlar, o zaman o zalimler derler ki; Başka değil, büyülenmiş bir erkeğe tâbi oluyorsunuz.

        Yüce Resulüm!. (Biz pek iyi biliriz) Kur'an'ı Kerim'i dinleyenlerin ne gibi guruplara ayrıldıklarını ben, Yüce Mabud, herkesten daha iyi bilmekteyim. (Seni dinleyecekleri) okuduğun Kur'an-ı işittikleri (zaman onların neyi dinleyeceklerini) o Kur'an'ın beyanlarını nasıl karşılayacaklarını ben bilmekteyim. (Onlar o zaman) o Kur'an'ın okunduğu vakit (bir güruhturlar) birbirine bakar, dinlemekten kaçınır, alaycı bir vaziyet alır dururlar. (0 zaman o zalimler derler ki:) ey bu Peygamberlik iddiasında bulunana tabi olanlar!, (başka değil büyülenmiş) sihir ile aklını şaşırıp aldatılmış (bir erkeğe tabi olursunuz) yani: Buna tâbi olduğnuuz takdirde sihre uğrayıp cinnenmiş bir kimseye uymuş olursunuz. 0 cahiller, Yüce Resulün akıl ve faziletinin ne kadar yüksek, ne kadar parlak olduğunun görüp anlayamıyorlardı, gözleri kamaşıyor, kör kesiliyordu da öyle pek büyük bir zata bir takım boş isnatlarda bulunmaya cür'et gösteriyorlardı.

  Bak senin için nasb misaller getirdiler, artık onlar sapıtmış oldular, artık onlar doğru bir yola -gitmeğe- güç yetiremezler.

      Ey değeri yüce Peygamber!. (Bak) o müşrikler o cahil kimseler (senin için nasıl misaller getirdiler) onlar sana şair, sihirbaz sihre uğramış, mecnun, öğretilmiş de dediler, öyle senin yüce şanına lâyık olmayan vasıfları sana isnada cür'et gösterdiler, (artık onlar) haktan, hakikati görüp kabulden (sapıtmış oldular) sapıklığa düştüler (artık onlar doğru bir yola) gitmeğe, öyle doğru bir yolu takibe (güç yîtîremezler.) Veya Habibim!. Seni aleyhinde yerme ve ayıplamaya asla imkân bulamaz, daima zarar ve ziyana uğrar kalırlar. Bu âyeti celile, Resûl-i Ekrem hakkında teselliyi, inkarcılar hakkında da bir vaid ve tehdidi içermektedir.

 

  Ve dediler ki: Biz kemikler ve kokuşmuş bir toprak olduğumuz zaman mı, biz mi yeni bir yaradılmış olarak elbette diriltileceğiz.

    Bu mübarek âyetler de ilâhiyyat, Peygamberlik hususunda sapıklığa düşmüş olanların haşır ve neşri, kıyameti inkâr hususundaki inkârlarını, cahilce iddialarını, vaziyetlerini de tasvir ediyor, onları ilk evvel yaratan yüce Allah'ın tekrar dirilteceğini ve onların kabirlerinde az bir müddet kalmış olduklarını zannedeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: 0 müşrikler, Allah'ın birliğini, Peygamberliği, uhrevî hayatı inkâr eder oldular (ve) inkâr edici bir soru yoluyla (dediler ki: biz kemikler ve kokuşmuş toprak olduğumuz zaman mı?.) yani. Biz ölüp de bütün vücudumuz değişikliğe uğradıktan, toz ve toprak kesildikten sonra mı?. Evet.. (Biz mi?) Öyle bir değişime uğradığımız vakit (yeni bir yaratılmış olarak elbette diriltileceğiz?.) Bu mümkün mü?. Bu inkarcılar, insanların öldükten sonra bütün beden organlarının darmadağın olacağını, başka şeyler ile karışık bir hale geleceğini düşündükleri için insanların tekrar vücude getirileceğini imkânsız görmektedirler. Böyle bir düşünce ise sırf cehaletten, Allah'ın kudretini takdir edememekten doğar. Kâinatta bir zerrenin bile büsbütün mahv olmadığı bugün fennen de sabittir. Cenab-ı Hak'kın ilmi, kudreti ise sonsuzdur. 0 Yüce Yaratıcı, binlerce parçalara, şekillere dönüşen insan cüzlerini yeniden toplayıp ona evvelki şekil ve mahiyetini vermeğe de şüphe yok ki fazlasiyle kadirdir.

  De ki: Siz -faraza- taş veya demir olunuz.

       İşte o Yüce Yaratıcı, o inkarcılara cevap veriyor, onların yanlış düşüncelerini kınıyor, Kur'an lisanı ile diyor ki: Resulüm o inkarcılara (de ki) Ey cahiller!, (siz) değil kemik ve döküntü olmak, faraza (taş veya demir olunuz) onlar gibi dayanıklı, şiddetli bir mahiyete dönüşünüz, Cenab-ı Hak, sizi iadeye yine kadirdir. Onu hiçbir şey âciz bırakamaz.

    Veya göğüslerinizde büyütülenden herhangi bir yaratık -olunuz, herhalde diriltileceksinizdir-. Diyeceklerdir ki: 0 halde bizi kim geri getirecektir?. De ki: Sizi ilk defa yaratmış olan zat -geri getirecektir-. Artık sana başlarını sallayacaklar ve diyeceklerdir ki: 0 ne zaman?. De ki: Yakın olsa gerek!

 

      Evet.. Kıyamet (o gün) vuku bulacaktır (ki) Cenab-ı Hak (sizi) kabirlerinizden kaldırıp mahşer alanında toplamak için israfil aleyhisselâm vasıtasiyle, son sura üfürtmek suretiyle (çağıracaktır) işte bunun umulur ki, vuku bulma zamanı yakındır, (siz de) o gün (hemen onun emrine saygıyla) tam bir itaat ve bağlılık ile (icabet edeceksiniz ve) göreceğiniz musibetlerin ve şiddetli kıyamet felâketlerinin tesiriyle kabirlerinizde veya dünyada (pek az bir müddet kalmış olduğunuzu sanacaksınızdır) Evet.. 0 inkarcılar, ahiret âleminin ebediyetini, akla hayale gelmeyen şiddetlerini görünce o zamana kadar geçirmiş oldukları vakitlerin pek cüz'i pek ehemmiyetsiz bir mahiyette bulunmuş olduğuna inanacaklardır.

 

  Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in vazifesini, inkarcılar ile yapılacak konuşmaların tartışmaların bir felâkete sebebiyet vermemesi için ne kadar yumuşak, hikmetli bir şekilde yapılmasını gösteriyor. Cenab-ı Hak'kın kulları hakkında dilediği gibi tasarruf larda bulunacağını bütün kâinatın durumunu en iyi bilen zat olduğunu bildiriyor. Peygamberlerinden bazılarını da bazıları üzerine üstün kılmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Resulüm Ya Muhammedi. Aleyhisselâm Mümin (kullarıma de ki:) müşrikler ile, inkarcılarla tartışmada bulundukları zaman onlara karşı (en güzel olanı söylesinler) onlara karşı şiddet, sertlik göstermesinler:

 

   Ey insanlar!. Şüphe yok ki, (Rabbiniz sizi en iyi bilendir) sizin kabiliyetinizi, maksatlarınızı, lâyık olduğunuz şeyleri hakkıyla bilendir. 0 Kerem sahibi Rab (dilerse

 

    (Ve) Ey Yüce Resul!. Senin (Rabbin) sana ihsanda bulunan seni mahlhukatın en mükemmeli kılan Kerem sahibi Yaratıcın (göklerde ve yerde olanı en iyi bilendir) onun ilmi yalnız insanlığa ait değildir, bütün varlıkları ve yoklukları kuşatmıştır, artık sizlerin de ihtilâflarınızı, ahlâk ve tavırlarınızı hakkıyla bilmektedir, ona hiçbir şey gizli kalamaz, ve o Kerem Sahibi Mabut, ilâhî lütuflarına lâyık olanları da yüce mertebelere kavuşturur. (And olsun ki. Peygamberlerin bazılarını da bazılarından üstün kıldık.) onlar öyle dünyevî varlıklar bakımından değil, zatî faziletleri itibariyle, bedenî ilişkilerden arınma yönüyle üstünlüklere sahip olmuşlardı. (Ve Davud'a da bir Zebur) kitabı (verdik) onun değerini de o Zebur kitabı ile yüceltik. 0 kitabın yüce varlığı yanında dünya varlığının ne kıymeti olabilir?, İşte Hazreti Davut, büyük bir dünya saltanatına da kavuşmuş olduğu halde onun üstünlüğünü gösteren, o saltanat değil, o kavuştuğu ilâhî kitaptır.

 

       Bu mübarek âyetler, müşriklere mabut edindikleri bir takım mahlûkların bir fâide veremiyeceklerini bildiriyor. 0 mahlûkların da Cenab'ı Hak'ka manevî olarak yaklaşmak için ibadet ve itaatda bulunup Allah'ın rahmetini niyaz, edip ilâhî azaptan korkar olduklarını beyan buyuruyor. Ve dünyada olanların kıyametten evvel ya helake veya şiddetli azaplara uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. 0 müşriklere (de ki: Ondan) Allah Teâlâ'dan (başka) melekler, cinler gibi veya Üzeyr, Isa Aleyh i mes selâm gibi tenrı (iddia etmiş olduğunuza) öyle mahlûklara (dua ediniz) sizin yardımınıza koşsunlar, bu mümkün mü? (İmdi onlar sizden ne) hastalık gibi, kıtlık ve pahalılık gibi bir (sıkıntıyı açmaya kadir olurlar ne de) o musibetleri başkalarına yönelterek mahallini (değiştirmeğe) kadir olabilirler. Çünkü onlar da haddizatında birer mahluktur, icat ve imha kudretini haiz değildirler, kendi kendilerine hiçbir şeyi yaratıp meydana getiremezler.

   0 kendilerine taptıkları da Rablerine hangisi daha yakın olsun diye vesile ararlar ve onun rahmetini umarlar ve onun azabından korkarlar. Şüphe yok ki, Rabbin azabı sakınılmaya pek lâyıktır.

     Allah'ın  azabını  düşünerek titrer dururlar.  Gerçekten  de (şüphe yok  ki.  Rabbin  azabı  sakınılmaya  pek  lâyıktır) melekler de,  Peygamberler de  Cenabı  Hak'kın

 

      Ey gafil insanlar!. Öyle mahlûklara tapmakla ilâhî azaptan kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz?. Ne cehaleti. Elbette herkes lâyık olduğu âkibete erişecektir, (ve hiç bir ülke yoktur ki) bu dünyada (illâ onu) o ülkeyi, onun ahalisini (kıyamet gününden evvel biz ya helak ederiz) yani: onun ahalisini ölüm ile, kökünü kazımak suretiyle dünyevî hayattan mahrum bırakırız (veya onu) o ülkeyi, ahalisini (şiddetli bir azap ile azaplandırırız) onları öldürmek gibi, esirlik gibi vesair çeşitli belâlar gibi şiddetli şeyler ile azaba uğratırız. (Bu) bildirilen helak ve azap (kitapta) lâvhi mahfuzda (yazılmış bulunmaktadır) herhalde meydana gelecektir. Nitekim vakit vakit yeryüzünde nice olaylar, hareketler, patlamalar vücude gelmektedir. Artık insan, bu gibi müthiş âkibetleri düşünmelidir, halini İslaha çalışmalıdır, mahlukata değil, yalnız Allah Teâlâya kullukta bulunarak ondan selâmet ve saadet, güzel ölüm niyazında bulunmalıdır.

 

   Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'den mucizeler göstermesini isteyen müşriklerinde eski inkarcı kavimler gibi o gösterilecek mucizeleri inkâr edeceklerine işaret ediyor. Mucizelerin ne gibi faydalardan dolayı gösterildiğini, Resûl-i Ekrem'in kavuştuğu görüntü ile Kur'an'ı Kerim'de zikredilen nefrete uğramış ağacın nasıl bir imtihan için ifade buyurulmuş olduğunu, o müşriklerin ise bu gibi şeylerden yararlan-madıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. Bilinmektedir ki, bizim kudreti-miz sonsuzdur (ve bizi âyetler ile) istenilen mucizeler ile (Peygamber gön-dermekten birşey men etmiş değildir) benim yüce kudretim her türlü mucizeleri, hârikaları meydana getirmeğe fazlasiyle kâfidir, bunları yaratmama hiç bir şey engel olamaz. (Ancak onları) o meydana getirilen mucizeleri (eski kavimler) gördükleri halde (yalanlamışlardır.) Bunun '.'azası olarak da derhal mahv ve yok olmuşlardır. (Ve) Kısacası (Semud'a gözleri göre göre) açık, parlak bir mucize olarak (o dişi deveyi verdik) o hârikayı görünce Peygamberlerini tasdik etmeli değil mi idiler?, (onlar ise onunla) o deveyi öldürmeke, Peygamberlerini tasdik etmeli değil mi idiler?, (onlar ise onunla) o jeveyi öldürmekle, Peygamberlerini inkâr etmekle kendi nefislerine (zulm ettiler) lâyık oldukları azaplara derhal kavuştular. Şimdiki kâfirlerin istedikleri mucizeler de hemen gösterilse bunlar da o mucizeleri inkâr ederek derhal Allah'ın kahrına uğrarlar. (Ve biz âyetleri göndermeyiz, ancak korkutmak için göndeririz) ta ki korkup da hakkı düşünmeye, hallerini ıslaha çalışarak hidayete ersinler. Aksi takdirde köklerinin kazınması suretiyle hemen helak olur giderler. Şimdiki inkarcılara ise Allah'ın merhametinin bir eseri olarak bir mühlet verilmiş oluyor, düşünüp inançlarını düzeltebilmeleri için imkân bulunuyor, bu hikmetten dolayı istediği hârikalar birden meydana getirilmiyor. Ta ki, hemen inkâr edip de mahv ve yok olmasınlar.

 

      (Ve) Yüce Resul! Hatırla ki (sana demiştik ki, senin Rabbin) senin ve ümmetin hakkında merhamet ve ihsanını boMaştıran kerim mabudun (şüphesiz bütün insanları)

 

   Bu mübarek âyetler, insanları küfr ve şirke düşürmeğe çalışan şeytanın nasıl lanete uğramış olduğunu bildiriyor. Allah'ın emrine uymak için Hazreti Adem'e secde ile emrolunduğu halde ne kadar kibirli bir vaziyet alarak o secdeden kaçındığını ve o yüzden ebedî ziyana uğradığını, kibir ve gururun, Peygamberlere karşı düşmanlığın ne büyük felâketlere sebep olduğunu gösteriyor. Şeytanın insanlara karşı yapacağı vesveselerin ehemmiyetsizliğine işaret ediyor, din kuvveti olan müslümanların Allah'ın koruması altında olup onların üzerinde şeytanın bir hâkimiyeti bulunmadığını beyan buyuruyor, şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Hatırla ki,) Ceddin Adem'i yarattığım ve kendisine büyük bir üstünlük verdiğim zaman (Adem'e secde ediniz diye meleklere emrettik) onlar da bu emre uyarak (hemen secde ettiler) Hazreti Adem'in üstünlüklerini takdirde ve kendisine karşı bir saygı selâmında bulundular. (Ancak) meleklerin arasında bulunan (İblis) kendisine de yönelik olan bu ilâhî emre muhalefet ederek secdede bulunmadı ilâhî emirdeki hikmeti takdir edemedi, şahsî bir gururun tesirinden kurtulamadı (ve) inkarcı ve kibirli bir eda ile (dedi ki: Ben bir çamur halinde yarattığına secde eder miyim?.) ona karşı öyle mütevazi bir vaziyet alır mıyım?.

     Dedi ki: Bana haber ver, şunu ki, benim üzerime üstün kıldın yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar tehir eder isen elbette onun neslini, birazı müstesna olmak üzere mutlaka hâkimiyetimin altına alırım.

   tercih ettin ve üstün kılmış oldun?. Ben ışıklı bir cevher olan ateşten yaratılmış olduğum halde neden sudan, topraktan yaratılmış bir kimseye secde edeyim?.

 

       Cenab-ı Hak da Adem Aleyhisselâm'a ve onun evlât ve torunlarına karşı o kadar düşmanlıkta bulunan şeytana hitaben (buyurdu ki,) Ey iblisi, (çık git) sen kovulmuşsun, dilediğini yapmaya çalış, şûra üfrülünceye kadar yaşatılacaksın (İmdi onlardan) Adem'in zürriyetinden (her kim sana tabî olursa) senin vesveselerine kapılırsa (artık şüphe yok ki, sizin cezanız cehennemdir) öyle bir ateş tabakasıdır. 0 ise (tam, mükemmel bir ceza) dır. Kendi kötü amellerinizden dolayı onu hak etmiş olursunuz.

   Ve onlardan kime gücün yeterse onu sesin ile oynat ve onları süvarilerinle, piyadelerinle yaygaraya boğ ve onlara mallarda ve evlâtlarda ortak ol, ve onlara vâdler yap, onlara şeytanın vâdedeceği şey ise bir aldatmadan başka birşey değildir.

   (Ve onlardan) âdem oğullarından (kime gücün yeterse) hangisini aldatabilirsen (onu sesin ile oynat) rahatsız et, isyana davet eyle onu oyun ve eğlence ile, boş nağmeler, gayrı meşru hareketler ile yoldan çıkarmaya çalış (ve onları) o aldatacağın âdem oğullarını (süvarilerinle, piyadelerinle) yani: Bütün yardımcılarınla, sana tabi olan insanlar ve cinler ile veya bütün oyun ve eğlence ile (yaygaraya böğ) kendilerini isyana davet et. (Ve onlara mallarda ve evlâtlarda ortak ol) meselâ: Onları helâl şeyleri haram saymaya ve haram şeyleri yapmaya şevket, ibadetlerin kimseye bir fâide vermeyeceğini telkinde bulun. Onları zinaya, gayrı meşru şekilde evlât sahibi olmaya teşvik eyle, onlara Abdi Şems, Abdi Uzza gibi adlar verdir, onları bâtıl dinleri kabule yönlendir, böyle bütün düşmanlığını göster, elbette ki, bu pek haince, kâfirce telkinlerin pek büyük cezasını göreceksindir. (Ve) Ey lânetli İblis (onlara) adem oğullarına (va'dler yap) bâtıl va'dlarda bulun. Fakat (onlara) âdem oğullarına I şeytanın va'd edeceği şey ise bir aldatmadan başka birşey değildir) bütün bunlar, onun bütün va'dları, bâtıl, sabit olmayan şeylerdir, asılsız şeyleri süslemek ve teklif etmekten ibarettir. Meselâ: Şeytan, ahiret azabını inkâr eder, putların birer şefaatçi olduğunu iddiada bulunur, dünya varlığını ahiret varlığına tercih ettirmeğe çalışır, bir takım zararlı şeyleri faideli göstererek bir nice kimseleri saptırmaya çalışır durur. İşte akıl sahiplerine lâzımdır ki, şeytanın öyle aldatmalarına kapılmasınlar, şeytan tabiatlı kimselerin dine muhalif, yaldızlı aldatıcı sözlerine kıymet vermesinler.

  Şüphesiz benim kullarım var ya, senin için onların üzerinde bir hâkimiyet yoktur. Vekil olarak da Rabbin kâfidir.

       kendisiyle iftihar ettiğin ateş ile sürekli azap görür durursun. İşte Allah'ın emrini hafife almanın insanlar hakkında kötü muamelede bulunmanın müthiş ve

 

     Bu mübarek âyetler, Hak Teâlâ'nın kudretini, hikmetini, rahmetini gösteren bir kısım delilleri bildiriyor. Denizlerdeki gemilerini yüzüp gitmelerini ve temin ettikleri faideleri ve ara sıra uğradıkları tehlikeli vaziyetleri hatırlatıyor. Tehlikeli vaziyetlerde Cenab-ı Hak'ka niyaza başlayan bir takım kimselerin selâmet sahiline çıkınca yine nankörlükte bulunduklarını ve böyle bir hareketin helak edici bir sonla neticelenebileceğin! hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Sizin (Rabbiniz) sizi yaratıp besleyen yaratıcınız (o) kerem sahibi zat (dir ki, sizin için denizde gemileri yüzdürür) menfaatinizi temin için istediğiniz taraflara gemileri vakit vakit sevkeyler. Nitekim sizin ecdadınızı da Nuh Aleyhisselâm ile beraber bir gemi vasıtasiyle bir kurtuluş sahiline erdirmiştir. Evet.. 0 Kerem sahibi Yaratıcı, gemileri sizin emrinize vermiştir (tâ ki, onun lütfundan) sizin için takdir edilmiş olan rızkından (talepte bulunasınız) ihtiyacınızı bertaraf edecek, ekonominize ferahlık verecek malları tedarik edebilesiniz • şüphe yok ki, o) kerim Yaratîcınız (sizin için pek fazla merhametlidir.) Bunun içindir ki, muhtaç olduğunuz şeyleri meydana getirmiş, onları elde edebilme sebeplerini kolaylaştırmıştır.

 

    (Ve) Ey inkarcılar, müşrikler!, (size denizde bir şiddet isabet ettiği zaman) deryada dalgalar ortaya çıkarak boğulacağınızdan korktuğunuz vakit (ondan) o Yüce Yaratıcıdan (başka) kendilerine (ibadet eder) yalvarır, yakarır (olduklarınız) kendilerini o Kerem sahibi Yaratıcıya ortak sandıkiannız (kaybolurlar) onları unutursunuz, onlardan bir yardım beklemezsiniz, yalnız Allah Teâlâ'ya yalvarırsınız, sizi ondan başkasının kurtaramıyacağını anlarsınız. (Sonra) Allah Teâlâ (sizi kurtarıp karaya çıkarınca da) Allah'ın dininden (yüz çevirirsiniz.) Yine küfr ve şirke düşersiniz. Gerçekte bu nevi (insan, çok nankör olmuştur.) Selâmete erdimi, kendisini kurtarmış olan Kerim Yaratıcısını birlemeye, ona şükretmeye devam etmez, yine başkalarını o benzersiz mabuda ortak koşmaktan geri durmaz.

   O'nun sizi kara tarafında yerin dibine batırmasından veya sizin üzerinize taşlı bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Sonra kendiniz için bir vekil bulamazsınız.

     0 Yüce Yaratıcının (Sizî kara tarafında yerin dibine batırmasından) emin olabilir misiniz?. Sizi denizde de boğmaya kadir olan o Yüce Yaratıcı, sizi yer yüzünün

 

     (Yoksa sizî oraya) deniz seferine (tekrar iade etmesinden) kendinizi emin mi görüyorsunuz?. Tekrar herhangi bir sebep, bir ihtiyaç vesilesiyle deniz seyahatine çıkarak yine korkuç bir felâkete uğramayacağsnıza hükmedebilir misiniz?. Evet.. Yine öyle bir sefer esnasında (üzerinize şiddetli bir rüzgâr gönderip de sizi küfrettiğinizden) o Kerem sahibi Yaratıcıya mahlûkatmı ortak koştuğunuzdan (dolayı) bir ceza olarak denizde (boğacağından emin mi oldunuz?.) ki, öyle küfür ve şirke cür'et edip duruyorsunuz?. Şunu da bilmelisiniz ki, sizi boğduktan ve helak ettikten (sonra kendiniz için bize karşı intikam alacak) size yaptığımızı bizden sorup isteyecek bir kimse de, bir koruyucu da (bulamazsınız) o taptığınız mahlûkat, size yardımcı olamazlar. Artık nedir bu cehalet?. Bu kadar inkarcı cesaret, böyle bir durum, insanlığın şanına yakışır mı?.

     Andolsun ki, biz insanoğlunu üstün kıldık ve onları karada ve denizde -nakil vasıtalarına- yükledik ve onları lezzetli, temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları mahlûkatımızdan birçokları üzerine fazlasıyla üstün kıldık.

 

   seçkin olanı da meleklerin  seçkin olanından  üstündür.  Özellikle Resûl-i  Ekrem  Efendimizin  bütün  mahlûkatın  üstünde bir şeref ve fazilete sahip olduğu

 

      Hatırla ki, (birgün) kıyamet kopunca (her insan topluluğunu önderleriyle) dünyada iken kimlere uymuşlar, kimleri rehber edinmişler ise onlar, ile (çağıracağız) meselâ: Müslümanların asıl imamları Resûl-i Ekrem efendimizdir, Kur'an'ı Kerîm'dir. Kıyamette onun ümmeti, Ey Muhammed Ümmeti gibi bir nida ile hesap vermeye davet edilecektir. Diğer ümmetlere de: Ey İbrahim ümmeti ey Musa ümmeti gibi bir nida ile davet vaki olacaktır. Nemrud gibi Firavun gibi kâfirlere tabi olanlara da Nemrut ümmeti vesaire diye ceza yerine sevkedileceklerdir. (Artık onlardan) o çağırılanlardan (her kimin kitabı) amel defterleri (sağ eline verilirse) onlar, mutlu ve sağduyu sahibi müminlerdir (işte onlar kitaplarını okurlar) o kitaplarda güzel amellerinin yazılmış olduğunu görerek büyük bir sevinç ve ferahlık içinde kalırlar (ve onlar en küçük bir haksızlığa uğramazlar) Ayetteki fetil, hurma çekirdeğinin yarığı içindeki pek küçük iplik veya kir demektir ki, perk cüzî şeyden kinayedir. Yani: o kitapları sağ taraflarından verilen müminler kıl kadar bile zulüm görmeyeceklerdir, bilâkis amellerinin sevabı kat kat arttırılmış olacaktır. İşte imanın, güzel amellerin mükâfatı!.

  Ve her kim burada -hakikatları görmeyip kalben- kör oldu ise işte o, ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.

  (Ve her kim) insanlardan (burada) bu dünya âleminde sağ duyusunu kaybetmiş, hakikatları göremeyip kalben (kör oldu ise) güzel şeyler ile çirkin şeylerin aralarını ayırmaya, faideli şeyleri elde etmeğe zararlı şeylerden kaçınmaya güç yetiremediyse (işte o) öyle manen kör olan, din nurundan mahrum bulunan herhangi bir şahıs (ahirette de kördür) orada da doğru bir yolu takibe muvaffak olamaz, kendisini kurtaracak bir şeyi elde etmeyi başaramaz. Ve böye bir kimse, (yolca da) kordon (daha sapıktır) işte bu da amel defteri sol tarafından verilen kimsedir. Bu, kendisini kurtaracak, cennete kavuşturacak bir yolu bulup asla takibedemez. Çünkü artık onun için ahiret yurdunda kaybedileni kazanmaya, kurtuluş sebeplerini elde etmeğe imkân kalmamıştır. Binaenaleyh, insan daha dünyada iken uyanmalı, Allah'ın dinine sarılmak, kendisini öyle ebedî felâketlere maruz bırakan basiretsiz kimselerden sakınmalıdır, onların saptırmasına kapılmak tehlikesinden korunmalıdır.

  Ve onlar az kalsın sana vahyettiğimiz şeyden başkasını bize iftira edesin diye seni fitneye düşüreceklerdi. 0 zaman seni elbette dost edineceklerdi.

   Bu mübarek âyetler, kâfirlerin Resûl-i Ekrem hakkında ne kadar haince bir arzuda bulunmuş olduklarını gösteriyor, onların arzularına meyletmenin ise ne kadar dünyevî ve uhrevî cezaya sebep olacağını ihtar diyor. Resûl-i Ekrem'i yurdundan çıkarmak için çalışmak isteyenlerin ondan sonra kendilerinin de orada ka-lamıyacaklarını, bütün Peygamberler hakkında değiştirilmesi mümkün olmayacak bir şekilde ilâhî sünnetin böyle cereyan ettiğini beyan etmekte ve öyle sapıkların vesve-selerine mutlu müminlerin aldanmamalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Yüce Resulüm! (Az kalsın) o bir takım müşrikler (sana vahyettiğimiz şeyden) emirlerimize, yasaklarımıza, va'd ve tehdidimize ait husustan (başkasını bize iftira edesin) demediğimizi demiş gibi gösteresin (diye seni fitneye) kendilerinin batıl maksatlarını destekleme durumuna (düşüreceklerdî) eğer sen onların öyle arzularına, aldatmalarına kapılacak olsa idin (o zaman) onlar (seni elbette dost edineceklerdi) seni kendilerinden sayacak, onların küfr ve şirkine rıza gösterdiğini etrafa yayacaklardı. 0 halde sen, Allah'ın değil, onların dostu olacaktın. Fakat Cenabı Hak, seni korumuş, günahsızlığa kavuşturmuş olduğundan onların o aldatmalarına eğilim göstermiş bulunmadın.

  Ve eğer biz seni tesbit etmemiş olsa idik az kaldı onlara biraz meyil edecek idin.

     onlara  biraz  meyledecek  idin) onların  hidayetini  çok arzu  ettiğin  için  bazı  arzularına  karşı  eğilimli  gibi  görünecek  idin.  Fakat  seni  günahsızlığa  ulaştırmış

 

  Evet.. Eğer sen onların arzularına rıza gösterseydin (o takdirde sana hayatın kat kat azabını, ölümün de kat kat azabını tattırmış olurduk) seni dünya hayatında da ahiret hayatında da birçok cezaya maruz bırakırdık. Çünkü peygamberlik ve risalet gibi en büyük bir nimet ve makama sahip olan bir zat, faraza öyle bir günahta bulunursa elbette ki, onun cezasının da öyle büyük olması gerekir. Evet.. 0 takdirde öyle azap görürdün (sonra) da Ey Resulüm (kendin için bize karşı, bir yardımcı da bulamazdın) ki, seni bizim azabımızdan kurtarabilsin. Fakat günahsız olma nimetine, ilâhî korumaya mazhar olduğun için o aldatıcıların arzularına rıza göstermekten, meyletmekten uzak bulundun.

 

  Ve az kaldı seni yurttan çıkarmak için rahatsız edeceklerdi. 0 halde onlar da senden sonra pek az kalacaklardır.

     (Ve) Ey Yüce Resulüm!. (Az kaldı) o Mekke ahalisinden olan düşmanların (seni yurttan) ikametgâhın olan Mekke-i Mükerreme'den (çıkarmak için) seni (rahatsız edeceklerdi) düşmanlıklarını gösterip duracaklardı. Fakat Resûl-i Ekrem, Allah tarafından Medine'i Münevvereye hicretine emir verilinceye kadar Mekke'de kaldı. Sonra Allah'ın izin vermesinden dolayı bizzat hicret buyurdu. (0 halde) Ey Yüce Resul!. Sen Mekke'den çıkıp başka yere gidince (onlar da) o senin Mekke'den çıkarılmam isteyen kâfirler de (senden sonra) Mekke'de (pek az kalacaklardı) Nitekim de öyle olmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine'ye hicret etmiş, o düşmanları da Bedir gazvesinde helak olmuş, Mekke-i Mükerreme de İslâm ordusu tarafından fethedilmiştir. Kur'an'ı Kerim'in bu haberi de, bir mucize olarak böyle az bir zaman sonra gerçekleşmiştir.

  Senden evvel göndermiş olduğumuz Peygamberlerin sünneti -de böyle idi- ve bizim sünnetimizde hiçbir değişiklik bulamazsın.

   Ey Son Peygamber! (Senden evvel) geçmiş zamanlarda (göndermiş olduğumuz Peygamberlerin sünneti) de böyle idi. Yani: Onlar hakkında cereyan eden ilâhî kanun, Allah'ın takdiri böylece ortaya çıkardı. Herhangi bir ümmet, Peygamberini kabul etmemiş, onu kendi aralarından çıkarmış ise o ümmeti Allah Teâlâ helak etmiştir: (ve bizim sünnetimiz için bir tebdil) bir değişiklik ve başkalaşma (bulamazsın) bu kâinatın idaresinde, yokluk ve varlık hususunda Allah'ın kanunu ne ise o cereyan eder durur, hiçbir kimse onu değiştirmeye kadir olamaz. Buna inandık. Bizim asıl vazifemiz ise ilâhî kanun ve hükümleri tasdik etmek ve yüceltmekten ve üzerimize düşen namaz gibi en şerefli ibadetleri yerine getirmeye çalışmaktan ibaretir. Başarı Allah'tandır.

  Namazı, güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar güzelce kıl, sabah namazını da. Şüphe yok ki, sabah namazı şahitlidir.

   ki: Pesûlüm Ya Muhammedi Aleyhisselâm (namazı güneşin dönmesinden) dönmesini takibeden vakitten yani: Öğle zamanından itibaren (gecenin karanlığına kadar)

 

    (Ve) Resulüm!. Sen (geceleyin halk) bir aralık uyan, uykuyu bırak (sana mahsus bir nafile) beş vakit namazdan başka, derecelerini artırmaya vesile olan (gece namazı kıl) ki, buna teheccüt namazı denir. Bir rivayete göre bu namaz, başlangıçta Resûl-i Ekrem hakkında farz iken sonra bu farziyeti kaldırılarak mendub olmuştur. Faidesi pek çoktur. Ve Ey Yüce Peygamber!. (Ümitli ol ki) yani: Muhakkaktır ki, (Rabbin seni bir makamı mahmuda) büyük bir şefaat makamına (gönderecektir) senin dereceni bütün mahlûkların üstüne yükseltecektir.

 

       Teâlâ da o mübarek Peygamberinin bu niyazını kabul etmiş, onu düşmanlarından korumuş, onun dinini doğuya ve batıya yaymış. "Allah seni insanlardan koru

 

  (Ve) Ey Yüce Peygamber!. Dostlarına, düşmanlarına (de ki:) Onlara hitâbederek ihtar eyle ki: (hak geldi) ilâhî vahy tecelli etti, İslâm dininin hükümleri bildirildi (ve bâtıl yıkılıp gitti) küfr ve şirk gibi, şeytanî vesveseler gibi hakka aykırı olan şeylerin mahiyetleri belirlenerek hepsi de çıkıp gitti, hiç birinin hakikat ve İslâmın nuru karşısında kabule lâyık bir mahiyeti kalmadı, hepsinin de batıl olduğu gözler önüne serildi. (Şüphe yok ki, bâtıl) bir şey geçici olarak ne kadar yükselse de, parlasa da haddizatında, mahiyeti itibriyle, İslâm dininin yüceliği karşısında (yıkılıp gitmiştir) o devam edemiyecektir. Nihayet mahvolup gidecektir, Allah'ın takdiri bu şekilde tecelli edecektir, Nitekim Resûl-i Ekrem de Mekke-i Mükerreme'yi fethetmiş, oradaki küfr ve şirke nihayet vermiş, Kabe'de bulunan üçyüz altmış putu kırıp atmış, "Hak geldi, bâtıl gitti" diye buyurmuştur, İşte her bâtıl, gayrı meşru şeyin akibeti boy ir bir yok olup gitmekten başka birşey değildir. İşte mucize Kur'an'ı, bu hakikatları bize haber veriyor, bizim maddî ve manevî hayatımızı, selâmet ve saadetimizi temin edecek hükümleri bizlere tebliğ buyurmuş oluyor.

  Ve Kur'ân'dan müminler için bir şifa, bir rahmet olan şeyi indiririz. Zalimler için ise ziyandan başka bir şey arttırmaz.

     Bu mübarek âyetler, Kur'an'ı Kerim'in müminler için bir şifa kaynağı bir ilâhî rahmet olduğunu, inkarcılar için de bir helak sebebi bulunduğunu bildiriyor. İnsanların nimetlere kavuştukları zaman şükrünü yerine getirmekten kaçınır olduklarını, bir musibete uğrayınca da büyük bir ümitsizliğe düşüp durduklarını gösteriyor ve herkesin kendi ruhî durumuna göre amelde bulunacağını ve kimlerin doğru bir yolu tâkibeder olduklarını Cenab-ı Hakkın tamamen bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kur'an-ı kerim, ilahiyata, Peygamberliğe, ibadetlere, ahiret hallerine vesaireye dair nice hükümleri içermektedir. (Ve) yine (Kur'ân'dan) onun kutsî âyetleri olmak üzere (müminler için bir şifa, bir rahmet olan şeyi indiririz) Evet.. Kur'an'ın tamamı, ruhî hastalkılar için bir şifadır, insanlar o sayede bâtıl inançlardan, kötü huylarından kurtularak manevî sıhhatlerini temin edebilirler. Kur'an-ı Kerim ile teberrükte bulunmak, fatihai şerife gibi sûrelerini iyi niyetle okumak da bir nice beden hastalıkları için bir şifa vesilesi bulunmaktadır. Ve Kur'an-ı Kerim insanlığa bütün olgunluk sebeplerini, takib edilecek kurtuluş yolunu göstermiş, onları maddî ve manevî helake sebep olacak şeylerden alıkoymuş, kendilerine dünyada da, ahirette de tam bir selâmetle yaşayacaklarına vasıta olan pek faideli şeyleri emreylemiş, bu bakımdan da büyük bir ilâhî rahmetten ibaret bulunmuştur. Fakat Kur'an-ı Kerim, (zalimler için ise) yani: Kur'an'ı inkâr eden, onun hükümlerine muhalefet eyleyen kimseler hakkında ise ziyandan başka bir şey arttırmaz) çünkü öyle kimseler, Kur'an'ın beyanlarına karşı düşmanlıkta, hürmetsizlikte bulunur, her türlü ahlâksızlığı yapar, manevî felâkete tutulmuş olur. Elbette ki, tedaviye muhtaç olan bir şahıs, kendisine verilen en faideli ilâcı terkeder de midesini zehirli şeyler ile doldurursa kendi hayatına kastetmiş, kendisini helake götürmüş olur.

  İnsana nimet verdiğimiz zaman kaçınır, yan çizer ve ona bir şer isabet edince de pek karamsarlığa düşer.

   Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (İnsana) yani: Bazı fertleri itibariyle insan nevine (nimet verdiğimiz zaman) onu sıhhate, nimete, hasta halinde afiyet vesilesi olacak faydalı şeylere kavuşturduğumuz vakit (kaçınır) kendisine böyle ihsanda bulunmuş olan Kerem sahibi Yaratıcısını zikretmekten, ona şükr ederek beyanlarına riayette bulunmaktan uzaklaşır, kulluk görevini yapmaktan gafil bulunur. (Ve ona) fakirlik gibi, hastalık gibi (bir şer) bir belâ (isabet edince de) isterse, küçük bir şey olsun (iyice karamsar olur) Allah'ın rahmetinden ümidini keser, hakka  yönelerek dua ve niyazda bulunmaz, kendisini tamamen mahrumiyete, kötü âkibete uğratmış olur.

  De ki: Herkes kendi kabiliyetine göre amelde bulunur. Rabbin ise doğru yola takibedenleri en iyi bilendir.

    bulunmuş,   zatlar  ile  ruhunun  cevherin!   bozmuş,   bir  takım   nefsanî  arzulara  tabi  olmuş,   sapıklık  yolunu  takibe  başlamış   kimseler,   kendilerinin   bu

 

  Bu mübarek âyetler, ruh hakkındaki soruya Resûl-i Ekrem'in ne şekilde cevap vermekle mükellef olduğunu ve Allah'ın ilmine göre insanlığa ait ilmin pek az olduğunu bildiriyor. Ve pek çok ilâhî lütfa kavuşan Yüce Peygamber'in ulaştığı vahyin Rabbanî bir rahmetten ibaret olduğunu ve böyle vahyedilen şeyleri Cenab-ı Hak giderecek olsa bunları iadeye kimsenin kadir olamayacağını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resul! Bir takım kimseler sırf bir imtihan, bir inatlaşma maksadiyle (sana ruhtan sual ederler) hayatın başlangıcı olan, bedenleri idare eden ruhun hakikati, hususî mahiyetinden ibarettir diye senden bilgi almak isterler. Onlara cevaben (de ki Ruh Rabbimin emrindendir) Cenab-ı Hak'kın emriyle, fiiliyle, yaratmasiyle meydana gelmiştir. Aslında o da sonradandır, yaratılmıştır, ezelî değildir. Fakat onun mahiyetini insanlar tamamen bilemezler. Ruh, bir takım gizli sırlar kabilindendir ki, onun mahiyetini tamamen bilmeği Hak Teâlâ Hazretleri mukaddes zatına tahsis buyurmuştur. Ruhun mahiyetini insan aklı tamamen bilip tayin edemez. (Size ise) ey insan nev'i, veya ey bu suali soranlar!. (İlimden ancak az bir şey verilmiştir.) Öyle her şeyin mahiyetini, geçmişini, geleceğini tamamen idrâk edemezsiniz. Evet.. Resûl-i Ekrem Hazretleri birçok İlim ve hakikati bir çok şeylerin mahiyetlerini, varlık hikmetlerini ilâhî bir lütuf olarak biliyordu. Fakat sonsuz olan ilâhî ilme göre Resûl-i Ekrem'in de diğer bütün insanların da bilgileri, pek az bir miktarda bulunmaktadır.

 

     "Ruh, Rabbin ermindendir" buyuruluyor. Bunun mânası, Ruh, Allah'ın emrinden ibarettir, demek değildir. Çünkü ilâhî emir başka, o emir ile meydana gelen şey de başkadır. Ruh, mahluktur, Allah'ın emri ise kendi zâtıyla kaim olduğundan mahlûk olmakla nitelenmiş değildir. Tefsiri kebirde deniliyor ki: Emr lâfzı, bazen fiil mânâsına gelir. "Ruh, Rabbimin ermindendir" demek, Rabbin fiilinden demektir. Bu, müşriklerin ruh, ezelî midir sonradan mıdır diye vuku bulan suallerine bir cevap teşkil ediyor. Buyurulmuş oluyor ki: Ruh sonradan yaratılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ'nın f-iiliyle, icadiyle meydana gelmiştir. Binaenaleyh ruhlar, birer mahluktur. Hâşâ ezelî ve Cenab-ı Hak'tan bir parça değildirler. Belki ilâhî kudret ile meydana gelmiş alemlerden bir parçadırlar.

   Akaidi nesefiyye haşiyesinde de deniliyor ki: Allah Teâlâ'dan başka olan aynı cins varlıklardan her guruba "âlem" denilir. Tabiat âlemi, nefs âlemi, akl âlemi, İnsanlık âlemi gibi. Binaenaleyh ruhlar da bir âlem demek olduğundan ya cisimdirler veya cevherdirler veya arazdırlar. Ruhlar bizzat mevcut bir varlığa sahip bulunduklarından onlara araz denilemez. 0 halde ruhlar ya cisimdirler veya cevherdirler, bu iki durumdan uzak olamazlar. Fakat biz bunlardan birini kesin olarak tayin edemeyiz.

    Ruhlar, âlemden birer parça olduğundan yaratılmış şeylerden sayılır, bu açıdan insanlarca mümkün mertebe bilinmektedir. Nitekim kelâm ilminde: "eşyanın hakikatları sabit, onları bilmek ise gerçekleşmektedir" denilmiştir. Bununla beraber ruhun hakikatini, mahiyetini hakkıyla bilmek insanlık için mümkün değildir. Bunu yalnız Cenab'ı Hak bilir, insanların bilgileri ise sınırlıdır ve bu husûsda kesin değildir.

  Tefsiri kebirde ve diğer bir kısım tefsirlerde deniliyor ki: Ruhlar, nuranî, semavî, cevherî latîf, güneş ışığı gibi yaratılmış, dağılmayı kabul etmez cisimlerden ibarettir. Ruhlar, değişmeyi, ayrışmayı kabul etmez.

   Ruhların mücerret birer cevher olmaları mümkündür. Bilinmektedir ki, cevherden maksat, bölünmesi mümkün olmayan, "öz" dür ki, ona "bölünmeyen parça" da denir. Cevherlerin bir kısmı, mütehayyizdir, (yer işgal eder), bir kısmı da gayrı mütehayyizdir, yani: Bir mevki tutup işğâl etmiş bulunmaz. Ruhun bir mütehayyiz cevher olduğu ise bâtıldır. 0 halde onun gayrı mütehayyiz bir cevher olması ortaya çıkmış olur. Bedenden ayrıldıktan sonra yine varlığı korunacaktır. Fahri Razî gibi büyük bir din âlimi bunu kabul etmektedir.

 

    Ruhların soyut varlıklardan olmaları, ezelî olmalarını gerektirmez. Bir kısım filozoflar soyut varlıkların ezelî olduğunu kabul etmiş olabilirler. Fakat biz müslümanlar Allah Teâlâ'dan başka ezelî varlık bulunmadığına kesin olarak inanmaktayız. Ruhlar, ezelî olmadıkları halde soyut varlıklardan olabilirler, kâinatın yaratıcısı soyut varlık denilen şeyleri ezelî olmamak üzere yaratmaya kadirdir inanıyoruz. Binaenaleyh ruhların soyut varlıklardan olduğuna inanmakta dînen bir sakınca yoktur. Nitekim birçok mütefekkir İslâm âlimleri bunu söylemişlerdir. Fakat buna inanmakla ruhun bütün mahiyetini bildiklerini elbette ki iddia etmiş değildirler.

   Ruhların cesetlerden bir müddet evvel yaratılmış olmaları kabul edilmektedir. Buna dair Kur'an-ı Kerim'de ve hadisi şeriflerde işaretler vardır. Bu yaratılış ta Allah'ın kudreti ile mümkündür, bunu imkânsız görmeye lüzum yoktur. Melekler de birer kutsal ruhtur, insanlardan evvel yaratılmışlardır. Bununla beraber onlar da yine sonradan

   hiç birisi ezelî değildir       Ben sizin Rabbiniz değil miyim?. (Araf, 6/172.) Emrinin ruhlara yönelik olduğu da bir çok müfessirlerce

      Ruhülbeyan tefsirinde denildiği gibi ruhların beş durumu vardır. Birinci durum: Yokluktur.            İnsanın üzerinden uzun bi

    yaratıldı) kutsî hadisi bunu göstermektedir. Üçüncü durum: Ruhların cesetlere girmesidir

     15/29) âyeti kerimesi bunu ifade eder. Dördüncü durum: Ruhların cesetlerden ayrılmasıdır.

     21/35) âyeti celilesi bunu beyan buyurmaktadır. Beşinci durum da: Ruhların tekrar cesetlere iade edilmesidir.

 

  Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in asla benzerinin getirilmesi mümkün olmayan bir mucize kitap olduğunu bildirmektedir. Ve insanlığın uyanmasına vesile olacak nice emirleri, kıssaları, nasihatları içerdiği halde yine bir çok kimselerin bunu kabulden kaçındıklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resulüm!. Kur'an-ı kerim'in yüceliğini takdir edemeyen, ona benzetme yapılabileceğini iddia eden kâfirlere (de ki: Andolsun) Allah Teâlâya yemin ederim ki, (eğer insanlar) bilgili, belâ-gate, hikmete âşinâ olduklarını bildiğiniz bütün fertleri (ve cinler) sizin kâhinlerinize, sihirbazlarınıza bazı ğaybî hususları öğretmekle olduklarını iddia ettiğiniz cin topluluğu (bu Kur'an'ın bir mislini) meydana (getirmek üzere toplanacak olsalar) birlikte çalışsalar bütün kuvvetlerini sarfetseler (elbette onun) o Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yönüyle (bir mislini) meydana (getiremeyeceklerdir) bundan âciz kalacaklardır. (İsterse, bazıları bazılarına yardımcı olsun) yine buna kadir olamayacaklardır.

  kutsal varlığım hakkı için ki, bu Kur'an'da insanlar için her bir misâlden çeşitli şekiller beyan ettik halbuki, insanların çoğu inkarcılar olarak kaçındılar.

 

    Kur'an-ı Kerim, mahiyeti itibariyle ilâhî bir kelâmdır, ezelde, Levh-i Mahfuzda kayıtlıdır. Geçmişe, geleceğe dair birçok bilgi vermektedir ki, bunları mahlûkatın bizzat bilmesi mümkün değildir.

    Kur'an-ı  Kerim,  lafızları  itibariyle de muazzam  bir mucizedir.  Baştan  başa ilmî ve hukukî mes'elelerl,  hikmetli  mevzuları  içerdiği  halde hepsini de fevkalâde bir

   Kur'an'ı Kerim, mânâları itibariyle de pek büyük bir mucizedir. Çünkü bir nice haki katları, hikmetlere, ilâhîyata ait meseleleri ve en mükemmel bir medeniyet esaslarını içermektedir. Halbuki, Resûl-i Ekrem İlim ve marifetten mahrum bir muhitte yetişmişti. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bir kısım âyetler bilahara keşfedilen şeylere vaktiyle işarette bulunmuştur. Onun açıklamalarına aykırı bir şey meydana gelmemiştir.

     Mucize Kur'an, geleceye ait bir takım hadiseleri haber vermiş ve hâdiseler öylece vücude gelmiştir. Mekke-i Mükerreme'nin fethine, Rumların iranlılara galip geleceğine dair olan haberler bu cümledendir.

   Cenab-ı Hak, Kur'an'ın okunması ve ezberlenmesi hususunda kolaylık ihsan buyuracağını va'd etmiş ve bu ilâhî va'di gerçekleşmiştir. Nitekim az bir zaman içinde çocuklar bile Kur'an'ı güzelce öğrenip okuyabiliyorlar ve her asırda yüzbinlerce Kur'an haf izi yetişmektedir ve Kur'an-ı Kerim'in okunması, okuyanlara da, dinleyenlere de mhanî bir zevk vermektedir.

    Kur'an'ı Kerim, bütün insanlığa, dünyada da, ahirette de refah içinde ve mes'ut bir halde yaşayabilmeleri için en lüzumlu, faideli hükümleri, vazifeleri tebliğ ve teklif buyurmaktadır. Artık onun ebedî bir mucize olduğu her şekilde görülüp durmaktadır. Binaenaleyh o ilâhî kitabın bir benzerini meydana getirmeğe elbetteki, mahlûkat kadir olamaz. Kur'an'ı Kerim'in bu beyanları gerçekleşmiş, asırlar geçtiği halde onun büyük düşmanları onun bir sûresine bile bir benzetme yapamamışlardır. 0 kutsal kitabın ebedî bir mucize olduğu bu suretle de tecelli etmiş bulunmaktadır. Bakara süresindeki (23) üncü âyeti kerimenin izahına ve "muvazzah ilmi kelâm" isimli esere de bakınız!.

      Bu mübarek âyetler, Kur'an'ı kerim gibi sonsuz bir muize karşılarında pırıldayıp dururken inkarcıların altı çeşit plan, başka başka şekilde gösterilmeleri hikmete aykırı bulunan taleplerin devamını gerektiren mucizeleri istemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kureyiş müşriklerinden ileri gelen bir topluluk, güneşin batışını müteakip Kabe yanında toplanmışlar, Resûl-i Ekrem'i de yanlarına davet etmişler, Peygamber Efendimiz de onların imana gelmelerini çok arzu buyurduğu için bu ümit ile yanlarını gelmişti. Hazreti Peygamber'in kendilerini İslâmiyete davet etmesiyle aralarına tefrika düşmüş olduğunu ve kendi putlarına hakarette bulunduğunu söylediler. Meydanda Kur'an'ı Kerim gibi, ayın yarılması gibi, peygamberin parmaklarından suların akması gibi mucizeler görülmekte olduğu halde bunları dikkate almadılar, ayrıca altı çeşit mucize talebine cür'et gösterdiler. (Ve) birinci mucize olmak üzere (dediler ki: Biz sana imân etmeyiz) senin hakikaten bir Peygamber olduğunu tasdik eylemeyiz (bize yerden) Mekke sahasından (suyu çok bir çeşme akıtıncaya kadar) böyle bir mucize gösterir isen o zaman bir Peygamber olduğuna inanırız.

  Veya senin için hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe olsun da aralarında ırmakları şarıl — şarıl akıtasın.

  O münkirler ikinci nevî mucize talebinde bulunarak dediler ki: (veya senin için hurmalıklardan ve üzümlüklerden) bunlara ait ağaçları kapsayan (bir bahçe) bir bostan (olsun da arlarında ırmakları) bir kuvvet ile devamlı olarak (şırıl şarıl akıtasın) öyle kuvvetli su akıntılarını meydana getiresin, o zaman iman ederiz.

  Veya göğü iddia ettiğin gibi üzerimize parça-parça düşüresin veya Allah'ı ve melekleri aşikâre olarak karşımıza getiresin.

  görelim, o zaman sana inanırız. Ve dördüncü nevi bir mucize talebiyle de dediler ki: (Veya Allah'ı ve melekleri aşikâre olarak karşımıza getiresin) veya

 

      (Ve) beşinci çeşit mucize olmak üzere de dediler ki: (Yahut senin için) sana mahsus olarak (aItundan) güzelliği, süsü tam, yaldızlı bir şeyden (bir ev olmalı) biz onu görmeliyiz ki, senin iddianı kabul edelim. (Ve) altıncı nevi mucize olmak üzere de dediler ki: (ya göğe derece derece yükselesin ve) maamafih (senin) böyle (yükselmene de asla inanmayız) böyle yalnız yükselmenden dolayı, seni tasdik etmeyiz (ta ki, üzerimize) o gökten (kendisini okuyacağımız bir kitap indiresin) ki, o kitap, seni tasdik eder ve sana uymamızı emreder bulunsun. 0 zaman biz de seni tasdik ederiz. Bu inkarcıların böyle sınır tanımaz ve hükmedercesine isteklerine karşı Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Rasûlüne hitaben buyurdu ki: Habibiml. (De ki,) yani: 0 şaşılacak durumda olan, hakikatları kabulden kaçınan topluluğa söyle ki: Ben (Rabbimi tenzih ederim) kudret ve büyüklük ona mahsustur, ilâhî varlığı gidip gelmek gibi mahlûklarına ait hallerden, hareketlerden uzaktır, hikmet ve faydaya uygun olmayan şeyleri meydana getirmekten ilâhî şanı yücedir. (Ben) isem (bir beşer olan elçîden başka bir şey değilim) ben insan için yapabilmesi takdir edilen şeyleri yapabilirim, bunun üstünde bir şey yapmaya bizzat kadir değilim. Ben melek değilim ki, kendi kendime semaya yükseleyim, ve Cenabı Hak dilemedikçe ben kendi kendime mucizeler vücude getiremem. Ben de diğer Peygamberler gibi kavmimin hâline uygun olan bir kısım mucizeleri Hak Teâlâ'nın takdiriyle göstermeye muvaffak olurum. Yoksa öyle rastgele istenilen, hikmet ve menfaata aykırı bulunan mucizeleri göstermeye kadir olamam. Maamafih bu inkarcılar öyle bir mahiyettedirler ki: O istedikleri mucizeler meydana gelse de yine inkârlarında devam ederler, bunları sihirle, gerçek dışı gösterişlerle yorumlar dururlar. Bir insanın kendilerine bir Peygamber olarak gönderildiğini yine tasdik etmezler.

  insanları kendilerine hidayet geldiği vakit imân etmelerinden alıkoyan şey; başka bir şey değil, onların Allah bir insanı mı elçi olarak gönderdi demeleri olmuştur.

       Bu mübarek âyletler, inkarcıların başka bir şüphelerini beyan ile onlara verilcek cevabı zikretmektedir. Ve Cenab-ı Hak'kın Hz. Muhammed'in Peygamberliğine şahitlik ettiğini ve kullarının durum ve tavırlarını görüp bildiğini ihtar ile Resûl-i Ekrem hakkında bir teselliyi, inkarcılar hakkında da bir tehdidi içermektedir. Şöyle ki: (insanları) Kureyş müşrikleri gibi inkarcı kimseleri (kendilerine hidayet geldiği vakit) yani: bir irşat vesilesi, bir hidayet rehberi olan ilâhî vahiy bir kesin delil olan Kur'an'ı Kerim, öyle imanı gerektiren bir mucize gösterildiği zaman onları (İmân etmelerinden alıkoyan şey) bâtıl düşünce (başka değil, onların Allah bir insanı mı elçi olarak) bizlere (gönderdi demeleri olmuştur.) onlar öyle bir itikatda bulunmuşlardır ki, eğer insanlara Allah tarafından bir Peygamber gönderilecek olsa idi o Peygamberin insan değil, melek olması, gerekirdi.

  De ki: Eğer yeryüzünde yerleşmişler olarak gezip dolaşan melekler olsa idi elbette onlara gökten Peygamber olarak bir melek indirirdik.

    Allah Teâlâ da o yanlış düşünenlere cevap olmak üzere Yüce Peygamberine hitaben buyuruyor ki, Resulüm!. Onlara (de ki: Eğer yeryüzünde yerleşmişler olarak) yani: Yeryüzünü vatan edinerek (gezip dolaşan melekler olsa idi elbette onlara) defalarca (gökten elçi olarak bir melek indirirdik) onlara vazifelerini telkin edip, kendileri için hak yolu gösterip dururlardı, İnsan cinsini irşat edecek zatın o cinsten olması hikmet gereğidir. Böyle bir maksadı temin etmek ve kolaylaştırmak için en münasip çare budur. Binaenaleyh yeryüzünde sürekli olarak melekler değil, insanlar yaşadıkları için onlara gönderilen Peygamberin de bir mübarek, seçkin insan olması, bir hikmet gereğidir, bir ilâhî lütuf eseridir.

  De ki: Allah Teâlâ benimle sizin aranızda şahit olarak kâfidir. Şüphe yok ki, o, kullarından haberdardır, "onları hakkıyla- görücü bulunmaktadır.

      Ve Resulüm!. 0 inkarcılar şunu da (de ki: Allah Teâlâj kudretiyle, ilmiyle, hikmetiyle her şeyi kuşatan o Yüce Mâbud (benimle sizin aranızda şahit olarak kâfidir)

 

       Bu mübarek âyetler, insanların sırf küfrlerinin ve kıyameti inkârlarının bir cezası olmak üzere hidayetten mahrum kaldıklarını ve böyle sapıklığa düşenlerin ne fecî şekilde cehenneme sevkedileceklerini ihtar etmektedir. Haşri ve neşri inkâr edenlere karşı gökleri ve yeri yaratan bir Yüce Yaratıcının insanları da tekrar yaratmaya kadir olduğunu göstermektedir. Ve bolca sulara, hazinelere sahip olmak isteyen inkarcıların ne kadar cimri bir yaratılışta bulunduklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ hidayet sahiplerini de, sapıklar! da bilir (Ve Allah) Teâlâ kullarından (kime hidayet ederse) kimin kalbinde hakka yönelme kabiliyetini yaratırsa (işte hidayete eren odur) onu artık kimse saptıramaz (ve) Cenab-ı Hak (kimi saptırırsa) kimin hakkında sapıklığı yaratırsa, yani: 0 inatçı, inkarcı, lüzumsuz yere mucize isteğinde bulunan kimseleri ve benzerlerini de kendilerinin kötü iradelerinden dolayı sapıklığa düşürürse (artık onlar için) öyle kötü irade ve bozuk inanç sahipleri için (O'ndan gayrı) Cenab'ı Allah'tan başka (asla yardımcılar bulamazsın) ki, onları Hak yola sevkedebilsin veya azaptan kurtararak bir kurtuluş yoluna erdirsin. (ve onları kıyamet gününde körler, dilsizler, ve sağırlar olarak yüzleri üzerine hasrederiz) Öyle ki: Onlar dünyaya fazlasiyle bağlı oldukları için yerlere yüzleri sürülerek mahşere sevkedileceklerdir. Artık gözleri kendilerine zevk verecek bir şey göremiyecektir. Dilleri kendi lehlerinde söyliyecek bir söz bulamayacaktır. Kulakları da kendilerini sevindirecek, hoşlarına gidecek bir söz işitemiyecektir. Onlar dünyada iken Hakkın âyetlerini, ibret verici kudret eserlerini görmek istememişler, kelime-i tevhit gibi hak bir söz söylememişler ve hak sözleri dinleyip kabul eylememiş oldukları için ahirette öyle korkunç bir vaziyette bulunacaklardır. Evet.. (Onların varacakları) ahirette (cehennemdir) orada azap göreceklerdir. (Her ne zaman alev azalırsa) parıltısı sükûnet bulursa (onlar için) tekrar (chennem ateşini arttırırız.) Yani: Onların derilerini, etlerini ateş yiyip de alevi azalınca o derileri, etleri tekrar tekrar iade ederek cehennem ateşini yine parlar durur bir halde devam ettiririz. Onlar da dünyada iken inkâr etmiş oldukları iadenin mümkün olduğunu görmüş, o inkârlarının cezasına kavuşmuş bulunurlar.

 

     (nesneler olduğumuz vakit mî?) yeni bir hayata kavuşacağız? Ha (biz mi) o zaman (yeni bir yaratılmış olarak diriltileceğiz.) Bu ne kadar uzak bir ihtimal!. İşte o

 

  (Onlar) o inkarcılar (görmediler mi) hiç düşünmediler mi, bir takım açık delillere bakıp da kıyametin vukuunu bir basiret gözü ile görüp anlayamadılar mı ki?. (Gökleri ve yeri yaratmış olan Allah Teâlâ elbetteki, onların benzerini yaratmaya da kadirdir.) Yani: Şüphe yok ki, Yüce Yaratıcının kudreti onları ikinci defa olarak da tamamen dünyada oldukları gibi vücude getirmeğe fazlasiyle kâfidir. Diğer bir yoruma göre de Allah Teâlâ kadirdir ki, onlar gibi diğer bir insan silsilesi meydana getirir de bunlar, Cenab-ı Hak'ki birler, onun kudretinin, hikmetinin mükemmelliğini kabul eyler, öyle bozuk şüphelerde bulunmayıp haşır ve nesrin vukuuna inanırlar. (Ve) o Yüce Yaratıcı (onlar için) insanlar için, onların hayat süreleri ve kıyamete sevkedilmeleri için (bir ecel de) bir belirli müddet de (tâyin etmiştir ki, onda bir şüphe yoktur) öyle insanların geçici bir zaman yaşayıp sonra öleceklerinde ve kıyamet vukuunda şek ve şüpheye mahal bulunamaz. Bu (böyle iken zalimler) öyle inkarcılar (ancak küfrde İsrar eder durur) lar, ondan ayrılmazlar. Fakat (başkasından çekinmiş bulunurlar) bir çok açık deliller var iken onlara bakmazlar, onları düşünmeden kaçınırlar, öyle inatçı bir inkâr içinde yaşar dururlar.

  De ki: Eğer siz Pabbimin rahmet hazinelerine sahip olacak olsaydınız, yine harcamak korkusuyla kıstıkça kısardınız ve insan pek cimri olmuştur.

     Resulüm!. O inatçı ve inkarcı şahıslara (de ki: Eğer siz) başkaları değil (rabbimin rahmet hazinelerine sahip olacak olsa idiniz) birçok rızk kaynaklarına ve diğer nimetlere sahip bulunsa idiniz, siz (yine harcamak korkusuyla) infak edilirse elde bir şey kalmaz, fakirlik ve ihtiyaç yüz gösterir endişesiyle (elbette kıstıkça kısardınız) onlardan cüz'i bir miktarını olsun yine muhtaçlara vesair hayır işlerine sarfetmekten kaçınırdınız, Öyle son derece bir tamahkârlık, cimrilik gösteriridiniz. Artık siz bu kabiliyette olduğunuz halde mi ülkenizde kaynakların dolup taşmasını, servet ve zenginliğin artmasını, hayat standardınızın yükselmesini istiyorsunuz?. Sizlerde o tamahkârlık, o alçaklık var iken bütün rahmet hazinelerine sahip olsanız yine cimriliğinize nihayet vermezsiniz. (Ve insan) yaratılış itibariyle (pek cimri olmuştur) insan nevinde bu cimrilki vardır. Çünkü insanlar muhtaç bir halde yaratıldığından elde edindikleri şeyleri ihtiyaç korkusuyla saklamaya yaratılış itibariyle meyyaldirler. Bazı insanlar bir kısım mallarını infak etseler de sırf Allah rızası için olmayıp sadece bir şöhret için olduğundan bu da maddî bir menfaat karşılığında Dulunmuş olacağından bir infak sayılmaz, yine cimrilikten ibaret bulunmuş olur. aslında sırf Allah rızası için infak eden zatlar da vardır, fakat bunlar azınlıkta kaldıkları .çin yok hükmündedirler, itibar, çoğunluğadır. Bununla beraber bu insandan maksat, Dir görüşe göre de Resûl-i Ekreme müracaat edip ülkelerinde suların fışkırmasını, hazinelerin meydana gelmesini teklif etmiş olan inkarcılardan ibarettir. Bunlar, Resûl-i Ikrem'den öyle bir kısım mucizeler göstermesini istiyorlardı halbuki, o mucizeler gösterilse de yine hidayete kabiliyetleri olmayanlar inkârlarında devam edeceklerdi. Nitekim Hazreti Musa'nın vediğer Peygamberlerin gösterdikleri mucizelere karşı da birçok inkarcılar inkârlarında devam edip nihayet lâyık oldukları felâketlere kavuşmuşlardı. İşte Kur'an'ı Kerim bu hususa da işaret etmektedir.

      And olsun ki, Biz Musa'ya açık-açık dokuz âyet verdik. İşte İsrail oğullarına sor. Mûsâ onlara geldiği zaman ona Firavn dedi ki: Ey Musa!. Şüphesiz ki ben seni elbette büyülenmiş zannetmekteyim.

     açık dokuz âyet verdik) onun peygamberliğine ve tebliğ ettiği hükümlerin doğruluğuna işaret ve şahitlik eden pek açık dokuz mucize meydana getirdik. (İşte İsrail

 

     Musa Aleyhisselâm da o inkarcı hükümdara karşı büyük bir yiğitlik gösterek (dedi ki: Andolsun) yemin ederim, Ey Firavun!. (Sen bilirsin ki) güzelce bakıp düşününce anlarsın ki, bu mucizeler birer sihir eseri değildir. (Bunları) bu âyetleri, bu mucizeleri (indirmedi) varlık alanına getirmedi (ancak göklerin ve yerin Rabbi, birer işaret) benim risalet iddiamda doğru olduğumu açıklayan birer alâmet (olmak üzere indirdi) bunları görüp durmaktasın. Fakat sırf inat ve kibir sebebiyle inkâra devam ediyorsun, (ve muhavkkak ki, ey Firavn! Ben seni elbette helak olmuş sanıyorum) veyahut ben seni lanete uğramış, kovulmuş, hayırdan alıkonmuş, aklı bozuk bir halde görüyorum. Çünkü Cenab-ı Hak'kın varlığı , birliği nice mucizeleri meydana getirmeğe kadir olduğu açıktır. Bütün bu kâinat, onun büyüklük ve kudretine birer açık delildir. Böyle olduğu halde bunun aksini iddia etmek, en büyük bir cehalet ve sapıklık eseri değil de nedir?.

 

       Hazreti Musa'nın böyle karşılıkta bulunup Firavun'u susturması üzerine o mel'ûn hükümdar (onları) Musa Aleyhisselâm ile ona İman edenleri (o yerden) o Mısır havalisinden (sürüp çıkarmak istedi) onları küçümseyerek zahmet vermeğe niyetlendi. (Artık biz de onu) o Firavun'u (ve kendisiyle beraber olanları) diğer dinsiz Mısır ahalisini, askerlerini (topdan boğduk) hepsini de birden lâyık oldukları azaba kavuşturduk.

 

     Bu mübarek âyetler, Kur'an'ı Kerim'in hakkı ortaya koymak için indirilmiş olduğunu, Resûl-i Ekrem'in de Peygamberlik görevini bildiriyor. Kur'an-ı Kerim'in ne gibi hikmetten dolayı peyderpey şekilde indirilmiş olduğuna, ona imân edenlerin kendi menfaatlerine, İmân etmiyenlerin de kendi zararlarına olarak hareket etmiş bulunacaklarına işaret buyuruyor. İlim ve irfan sahiplerinin ise okunan Kur'an'ı Kerim'e karşı ne kadar büyük bir sevgi ve saygı göstererek şükür secdesine kapanacaklarını Hak Teâlâyı takdis ve tenzih ederek büyük bir zevk ve korku ile ağlayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onu) o Kur'an-ı Kerim'i (hak ile indirdik) yani: Sabit manalara sahip, fayda ve hikmete uygun, birçok hükümleri toplayıcı olarak Levh-i Mahfuz'dan son peygambere indirdik (ve o da hak ile indi) değişme ve başkalaşmaya uğramaksızın, her türlü felâketlerden korunmuş olarak inmiş oldu. Artık ona değişme ve başkalaşma gibi bir eksiklik arız olmayacaktır. (Ve) Resulüm Ya Muhammedi. Aleyhisselâm (seni de ancak) itaatkâr olanlar için sevab ile (bir müjdeleyici ve) âsi olanlar için de ilâhî azap ile bir (uyarıcı olarak gönderdik) yoksa onların her istedikleri mucizeleri meydana getirmek için göndermedik. Eğer tebliğ ettiğin ilâhî dini kabul ederlerse kendi selâmetlerini, faidelerini temin etmiş olurlar, kabul etmezlerse zararı kendilerine aittir. Onların o hareketlerinden sen mes'ul olmazsın.

      Ve onu Kur'an olarak vakit vakit -müneccemen- indirdik, onu insanlara teenni ile -dura dura- okuyasın diye. Ve onu birbiri ardınca- müteferrik  sürette- indirmiş olduk.

   (Ve onu Kur'an olarak) ayrıntılı bir ilâhî kitab olmak üzere (vakit vakit) peyderpey, yani: Ayet âyet, sûre sûre olarak yirmi sene kadar bir müddet içinde (indirdik) hepsi birden indirilmiş olmadı. Ta ki, (onu insanlara teenni İle) dura dura (okuyasın) onları insanların anlamaları, ezberlemeleri kolayca olsun. (Ve onu birbiri ardınca) hikmet ve menfaatin gereğine göre ve bir takım olayların aralıklarla meydana çıkması üzerine peyderpey bir surette (indirmiş olduk) bu suretle o ilâhî kitab, o ilâhî kanun tamamen tebliğ edilerek kararlaşmış bulundu.

        De ki, İmân edin veya imân etmeyin. Şüphe yok ki, bundan evvel kendilerine bilgi verilmiş olanlar, kendilerine karşı o (Kur'an) okununca derhal yüz üstü secdeye kapanırlar.

  Yüce Resulüm!. O inkarcılara (de ki: İman edin veya etmeyin) o Kur'an'ın ilâhî bir kitab olduğunu ister tasdik edin ve ister etmeyin sizin imanınız onun kıymetini arttırmaz, inkâr etmeniz de onun değerini azaltmaz, imanınızın faidesi size aittir, imansızlığınızın zararı da kendi nefsinize aittir, siz cahil olduğunuzdan Kur'an'ın değerini, yüceliğini takdir edemiyorsunuz (şüphe yok ki, bundan evvel) Kur'an'ın inişinden önce (kendilerine bilgi verilmiş olanlar) daha önceki kitapları okumuş, vahyin hakikatini anlamış, peygamberlik alâmetlerini, işaretlerini öğrenmiş olan bir kısım bilgin zatlar ise Hazreti Muhammed'in vasıflarını önceki kitaplarda okumuş, onun son peygamber olduğunu idrâk etmiş oldukları için Kur'an'ı Kerim'in âyetleri (kendilerine karşı okununca) manevî bir zevke ulaşırlar. Cenab-ı Hak'kın emirlerine saygı göstermek için ve öyle bir mukaddes kitabı insanlığa ihsan buyurduğundan dolayı o kerem sahibi mabuda şükretmek için (derhal yüz üstüne secdeye) yüzleri üzerine yerlere (kapanırlar) derhal bu kulluk vazifesini, bu şükür görevini yerine getirmiş olurlar. Abdullah Bin Selâm, Zeyd Bin Amr, Vereka Bin Nevfel gibi zatlar bu cümledendir. Bu âyeti kerime, secde âyetlerinin dördüncüsüdür, bunu okuyunca secde etmelidir.

  Ve derler ki: Rabbimizi takdis ve tenzih ederiz. Rabbimizin vadi hakikaten yerine getirilir.

 

  (Ve) o mübarek âlim, zatlar, Kur'an'ı Kerim'in kendilerine verdiği bir manevî zevk ile, Allah'ın kudretini, kutsiyetini düşünmekten meydana gelen, mhanî bir korku ve huşu ile (ağlayarak çeneleri üstüne) yerlere (kapanırlar) saygı göstermeye koşarlar (ve) Kur'an'ı Kerim, (onların saygısını arttırır) gönüllerinin yufkalığını ve Allah'ın büyüklüğünü düşünmekten dolayı meydana gelen korku ve saygılarının artmasına vesile olur. İşte İslâm dininin, Kur'an'ı Kerim'in yüceliğini böyle takdir eden ve yücelten zatlar daima mevcut bulunacaklardır. Bu yüceliği takdir edemiyenler varsın zarar ve ziyanda yaşasınlar, insanlığın İslâmiyet gibi hakikî bir dine kavuşan aydın, düşünen bir tabakası, daima Kur'an'ı kerim'i yüceltecek, Cenab'ı Hakkın kutsî âyetleriyle mübarek isimleriyle kalplerini aydınlatacak, lisanlarını süsleyip duracaklardır.

     De ki: Allah diye dua edin, rahman diye dua edin, hangisiyle dua etseniz nihayet en güzel isimler o'na mahsustur ve namazında sesini pek ziyade kaldırma, ve onu büsbütün de kısma ve bunun arasında bir yol tut..

    Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâya mukaddes isimlerinden herhangi biriyle dua edilmesinin cevazını bildirdiyor. Yüce Allah'ı zikretmenin ve Yüce zatına hürmette bulunmanın en kutsal bir şeklini tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. Bir olmakla nitelenen Allah Teâlâ'nın en güzel, mübarek isimleri olduğunu bilmeyenlere Cde ki: Allah diye dua edin, rahman diye dua edin) o Yüce Mâbud'u hangi kutsal bir ismiyle zikrederseniz ediniz, yine yalnız onu zikretmiş olursunuz. Evet., mübarek isimlerin (hangisine dua etseniz) zilerde bulunsanız makbuldür, güzel bir ibadettir, Allah katında sevaba vesiledir. Şüphe yok ki, (nihayet en güzel isimler o'na) Allah Teâlâ'ya (mahsustur) işte Allah ismi de pek güzeldir, isimlerin en yücesidir. Aynı şekilde Rahman ismi de pek güzeldir, o Yüce Yaratıcının kâinatı kuşatan rahmet ve lütfunu göstermektedir.

 

  tam bir hürmetle hürmette bulun.