Tefsir Kulliyati - 18. Sayfa - Bilmen
- Allah Teâlâ'nın övgüye, teşbih ve birlenmeye lâyık olduğunu gösteren Kur'an-ı Kerim'in yüceliğine ve ne gibi hikmetlere, faydalara binaen nazil olmuş olduğuna ve diğer bir kısım ilâhî eserlere işaret olunmaktadır.
- Haddizatında pek garip olan ve haşir ile neşire bir örnek oluşturan eshab-ı kehf'in hadisesi, ve bununla beraber Allah'ın kudreti ile bundan daha garip daha harikulade nice yaratılış hâdiselerinin meydana getirilebileceği beyan buyurulmaktadır.
- Resûl-i Ekrem'in kutsî vazifesi, onun hak yolunda sabır ile vasıflanmış olması bildirilmektedir. İmân edenlerin pek güzel bir âkibete nail olacakları müjdelenmektedir. Küfür ve zulmü seçenlerin de nasıl korkunç cezalara kavuşacakları ihtar olunmaktadır.
- Dünya varlığına kapılıp da fâni servet ve samanına güvenen, uhrevî bir hayattan gafil bulunan bir şahsın bu cahilce hali ile güzel bir inanca sahip bulunan ve Cenab-ı Hak'ka sığınıp ondan başarılar dileyen bir zatın hâli arasındaki bir mukayese ve fâni varlıkların ibret veren örneği ve neticesi dikkatli bakışlara takdim buyuru I m akadır.
- Şeytanın ve iblis tabiatlı kimselerin ilâhî emre itaatden nasıl kaçındıkları bildirilmektedir, onların nihayet imdattan nasıl mahrum, azaba mâruz kalackaları ihtar dilmektedir.
- Kur'an'ı Kerim'de insanlar için ne kadar ibret ve uyanmaya vesile olacak kıssaların anlatılmış olduğu, o ilâhî kitabın âyetlerini dinleyip anlamaktan kaçınan kimselerin de hidayetten ne kadar mahrum bulunduklarını bildirmektedir. 0 gibi kimselerin sırf bir ilâhî rahmet eseri olarak derhal helake maruz kalmayıp kendilerine bir düşünce müddeti verilmekte bulunduğu beyan olunmaktadır. Ve bir kısım yok olmaya mâruz kalmış ülkelere halkın dikkat nazarları çekilmektedir.
- Hazreti Musa'nın bir seyahati esnasında Hazreti Hızır'la karşılaştığı, aralarında cereyan etmiş olan konuşmaları ve Allah'ın kudretine şahitlik eden bir takım hârikaların vücude gelmiş bulunduğu birer ibret örneği olmak üzere beyan buyurullaktadır.
- Zülkarneyin'in doğu ve batıya seyyahatı Yecüc ve Mecüc'ün etrafa yayılmasına geçici olarak mâni olacak bir şeddin inşa edilmiş olduğu ve bir takım hakikatları kabul etmiyerek inkarcı olarak yaşıyanların kötü âkibetleri İmân ve güzel amel sahiplerinin de ebedî saadetlere kavuşacakları bildirilmektedir. Resûl-i Ekrem Efendimizin de halka hitaben Allah'ın birliğini nasıl telkine memur bulunmuş olduğu izah buyurulmaktadır.
Evet.. 0 hikmet sahibi Yaratıcı, o Kur'an'ı (dosdoğru olarak) indirdi. 0 kitap ifrat ve tefritden uzaktır, bütün insanlık için bir hidayet vesiledir, dinî ve dünyevî ihtiyaçları karşılayabilecek bir mahiyette bulunmaktadır, müjde ve uyarı içeren âyetleri toplamıştır. Ta (ki) Allah Teâlânın (tarafından gelecek olan bir şiddetli azap ile) kâfirleri (korkutsun) o küfür ve yalanlamaları yüzünden böyle bir azaba uğrayacaklarını onlara ihtar eylesin (ve güzel güzel amellerde bulunan müminleri de müjdelesin ki, onlar için) İmanları ve güzel amelleri karşılığında (şüphe yok ki, güzel bir mükâfat vardır) o da cennetten ve orada olan pek güzel nimetlerden ibarettir.
Orada -o müminler- ebediyyen ikamette bulunacaklardır.
Bir halde ki: (orada) o mükâfat âleminde o müminler (ebedî olarak ikamette bulunacaklardır) onların mükâfatları asla son bulmayacaktır.
Ve Allah -kendisi için- çocuk edindi diyenleri de korkutsun-diye o kitabı indirdi.
(Ve Allah) Teâlâ kendisi için (çocuk edindi diyenleri de korkutsun) diye o yüce kitabı indirdi. Arap kâfirleri, melekleri Allah'ın kızlarıdır demekte idiler, bir kısım ehli kitap da hazreti Uzeyr'ın, Hazreti Mesih'in Allah'ın birer oğlu olduklarına inanmışlardır. Böyle bir iddia ise, Yüce Allaha karşı büyük bir iftiradır, pek rezilce bir cür'ettir. Bunun içindir ki, bunların böyle cezaları haketmiş oldukları da ayrıca açıklanmıştır. Aslında ikinci âyetteki inzâr = korkutma, bütün kâfirlere ait olduğundan Cenab'ı Hak'ka evlât isnat edenleri de kapsar. Çünkü onlar da kâfirdirler. Fakat onların bu iddiaları pek çirkin bulunduğundan o korkutma kısmı, onların hakkında ayrıca da zikredilmiştir. Mucize olan Kur'an'ı Kerim'e ait usuldendir ki: Genel bir mesele zikredilince onun üzerine bazı özel hadiseler atfedilerek ayrıca açıklanır. Bunların (o genel içerisinden) en önemil özel mesel olduğuna bu bir uyarı demektir. Melekler zikredilince bunlara atıf yapılarak Cebrail ve Mikâil'in ayrıca zikredilmesi bu kabildendir.
Buna dair ne kendilerinin bir bilgisi vardır ve ne de babalarının. Ne büyük bir söz ki, ağızlarından çıkıyor. Onlar başka değil, ancak yalan söylüyorlar.
(Buna dair) Cenab-ı Hak'kın kendisine evlât edinmiş olduğuna dair (ne kendilerinin) böyle bir iddiada bulunanların (bir bilgisi vardır ve ne de babalarının) bütün onlar, bir delile, bir bilgiye dayanmaksızın böyle gerçeğe aykırı bir iddiaya cür'et etmekte bulunmuşlardır. Onların bu iddiaları, bir küfür ve iftiradan ibaret olan lâkırdıları (ne büyük bir söz ki, ağızlarından çıkıyor!.) bu gerçek dışı sözün ne kadar büyük bir cehalet eseri, bir mes'uliyet sebebi olduğunu düşünemiyorlar.. (Onlar başka değil, ancak yalan söylüyorlar) asla doğru olamayacak bir lakırdı da bulunuyorlar. Haşa, Allah'ın sânı, evlat edinmekten yücedir. Buna inanmışızdır.
Demek ki, onlar bu Kur'an'a inanmazlarsa arkalarından bir şiddetli üzüntü ile kendini tüketeceksin.
Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in halk hakkında ne kadar iyilik ister ve onların küfrlerinden dolayı ne derece fazla üzülür olduğunu göstermektedir. Ve yeryüzündeki ilâhî nimetlerin ne gibi bir imtihan vesilesi olduğuna, bu devam eden nimetlerin sonuda elden çıkacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!.. Sen inkarcıların hâllerine bakarak pek çok üzülüyorsun. (Demek ki, onlar bu Kur'an'a inanmazlarsa) onun ilâhî bir kitap olup âyetlerinin vakit vakit indiğini tasdik eylemezlerse o münkirlerin (arkalarından) öyle tasdik ve tevhitten yüz çevirdiklerinden dolayı (bir şiddetli üzüntü ile kendini tüketeceksin) mübarek hayatına kastetmiş gibi olacaksın. Sen vazifen olan irşadı ifa etmektesin. Sen onların kalplerini İmana erdiremezsin. Hikmetin gereği ne ise o meydana gelecektir. Artık o kadar üzüntü ve keder içinde kalma.
Biz yeryüzünde olanları onun için bir ziynet kıldık ki, hangisi amelce daha güzeldir diye insanları imtihan edelim.
Evet.. (Biz yeryüzünde olanları) "mevalidi selâse" denilen mâdenleri, bitkileri, bütün hayat sahiplerini (onun için) o yer sahası için (bir ziynet kıldık ki: Hangisi amelce daha güzeldir diye insanları imtihan edelim) haklarında bir imtihan muamelesi vücude gelmiş olsun, kendi kabiliyetleri kendilerine gösterilmiş bulunsun.
(Ve bununla beraber) o inkarcılar, bütün insanlar yeryüzünde öyle daima nimetler içerisinde olup kalacak değildirler. (Onun üzerine ne varsa) yeryüzünde zinet vesilesi olacak neler mevcut ise (muhakkak ki, biz hepsini de) hayvanları da, bitkileri de, mâdenleri de (kupkuru dağınık) bitirme gücünden mahrum (bir toprak edicileriz) sonunda bu topraklar da değişerek baki kalmayacaktır. Artık başka bir âleme sevk edilecek olan o inkarcılar, dünyadaki dinsizliklerinin müthiş cezasına kavuşacaklardır. Elbette ki, Allah'ın kitabını inkâr edenlerin, Hakkın nimetlerine karşı nankörlükte bulunanların âkibetleri başka türlü olmayacaktır. Artık onların hallerinden dolayı o kadar üzülmeye gerek yok!.
Bu mübarek âyetler, yeryüzünü çeşitli şeyler ile tezyin etmiş, nice hârikalar vücude getirmiş olan Yüce Yaratıcının kudretinin büyüklüğüne bakıldığında Ashab-ı kehf hadisesinin büyütülemeyeceğini bildirmektedir. Ashab-ı kehf'in ne gibi bir hikmete binaen düşmanlarından himaye edilerek senelerce mağarada yatıp kaldıkları, sonra da yeniden hayata kavuştukları beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey akıl ve irfan ile temayüz etmiş olan Yüce Peygamber!.. Sen (yoksa sandınmı ki, ashab-ı kehf ile rakım) öyle mağarada uzun bir müddet uyku halinde yaşayıp durmaları itibariyle (bizim âyetlerimizden) kudretimize delâlet eden hâdiselerden (bir şaşılacak şey olmuşlardır?.) Hayır.. Onlar o kadar şaşılacak şey değildirler. Gerçek şu ki: Onların öyle uzun bir müddet sağ olarak mağarada uyku halinde yaşayıp durmaları haddizatında bir hârikaî âdettir, bir ilâhî kudret eseridir. Öldükten sonra dirilmenin olabileceğini isbat edecek açık bir alâmettir. Fakat Yüce Yaratıcı, gökleri, yerleri yaratmış, nice binlerce hayret verici şeyler vücude getirmiş, özellikle yeryüzünü çeşitli şeyler ile tezyin buyurmuş olduğundan bunlara göre ashab-ı kehf hadisesi pek o kadar garip görülmemelidir. Evet.. Cenab-ı Hak'kın bu kâinatta o kadar kudret âyetleri tecelli etmektedir ki, ashab-ı kehf'in başından geçen bu olay onların yanında ehemmiyetsiz kalır. Herhangi bir hayat sahibinin asırlarca uyku halinde yaşayabilmesi aklen caiz ve haddizatında olmuştur. Bir kısım hayvanatın topraklar altında hiçbir gıdaya ihtiyaç görülmemeksizin bütün kış boyunca uyuyup kaldıkları görülmektedir. Cıdâî maddeler vesaire hayatı devam ettirmek için âdî sebeplerdir. Hak Teâlâ Hazretleri isteyince hangibir mahlûkunu gıdasız da pek uzun bir müddet yaşatabilir. (Ve hüve alâ küllî şey'in kadir = 0, her şeye kadirdir.)
Hatırla.. (O vakit kij o gençler) o kendilerinden sorulan dindar ve birnice yaşlılardan daha olgun olan ve imanlarını muhafaza için kâfirlerden kaçınarak mağaraya kapanan o genç zatlar, (mağaraya sığındılar da) hemen orada (diler ki: Ey Rabbimizl. Bize kendi katından bir rahmet ver) bizim için rızık vesilesi olsun, bizi düşmanlarımızdan korusun, bizim için mağfiret sebebi bulunsun (Ve bizim için işimizden dolayı) öyle dinimizi muhafaza için kâfirlerden ayrılıp mağaraya sığındığımızdan dolayı (bir muvaffakiyet hazırla) o sayede hidayete ermiş, rüşt ve sevap yoluna kavuşmuş olalım.
Bunu müteakip onların kulakları üzerine mağarada senlerce -perde- vurmuş olduk.
(Bunu müteakip) onların bu duaları üzerine ve bu sebeple (onların kulakları üzerine mağarada) müteaddit (senelerce) dışardaki şeyleri işitmelerine mâni bir perde (vurmuş olduk) onları güzel bir uykuya daldırdık, o sayede o mağarada uzun bir müddet rahat rahat yaşayıp kaldılar, dışardaki seslerden etkilenip uyanmadılar.
Sonra onları uyandırdık, iki taifeden hangisinin bekledikleri müddeti daha iyi hesab ettiklerini bilelim diye.
(Sonra onları) o mağarada uykuya dalmış olan zatları (uyandırdık) onları ölüme benzeyen bir uykudan kaldırdık (iki taifeden) o mağarada yatmış ve bu yatmaları süresi hakkında görüşleri başka başka bulunmuş olan gençlerden veyahut o müddet zarfında o havalide zaman zaman hükümdar olanlar ile bu ashab-ı kehif arasında (hangisinin) o ashab-ı kehfin (bekledikleri müddeti daha iyi hesap ettiklerini bilelim) diye onları böyle yeniden hayat sahasına çıkardık. Yani: Ezelden bilinen bu hakikat, İlim, gözlem sahasına gelsin, başkaları da bunu öğrenerek bununla da Allah'ın kudretine delil getirsin.
Biz sana onların haberlerini doğru olarak hikâye ediyoruz. Onlar genç bir zümre idiler. Rablerine imân etmişlerdi ve biz de onların hidayetini arttırmış idik.
Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak'kın ashab-ı kehfe dair Yüce Resulüne bilgiler verdiğini ve o zatların Hak Teâlâya nasıl sığınarak onu birleyip takdiste bulunduklarını bildirmektedir. Ve kavimlerinin nasıl bir şirke düşmüş olduklarını ifade ederek mağaraya çekilmelerini birbirine tavsiye ettiklerini ve Allah'ın rahmetine nail, işlerinde kolaylığa mazhar olacaklarına ümitvar bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey âlemlere rahmet olan Resulüm!, (biz sana onların) o ashab-ı kehf in mühim olan (haberlerini doğru) hakikate uygun (olarak hikâye ediyoruz) Yani: Onların o ibret verici kıssalarını, yüce zâtımla sana vahy yoluyla bildiriyorum. (Onlar genç bir zümre idiler) birer uyanık ruha sahip bulunuyorlardı (Rablerine imân etmişlerdi) aralarında bulundukları bir çok kimseler gibi küfre düşmüş değildirler, (ve) sonra (biz de onların) bu imanlarına mükâfat olarak (hidâyetin! arttırmış idik) onların ruhlarını aydınlatıp, kalplerini ilâhî bilgiler ile tezyin ve kendilerini İmânlarında kararlı kılmış idik.
Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik, o vakit ki: Kıyam ettiler de dediler ki: Bizim Rab'bimiz, göklerin ve yerin Rab'bidir, ondan başkasına bir ilâh diye tapamayız. Diyecek olsak elbette ki, haktan pek uzak bir söz söylemiş oluruz.
(Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik) İmanlarını açık olarak da gizli olarak da muhafaza ettiler, İmanları uğrunda zahmetlere katlandılar, yurtlarını, vatandaşlarını terkederek bir mağaraya kapandılar (o vakit ki) onlar, kendilerini putperestliğe davet eden "Dekyanus" adındaki zorba bir hükümdarın yanından (ayağa kalkarak dediler ki: Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir) öyle mahlûk, fanî olan şeyler nasıl rablık vasfına sahip olabilir ki, biz onları kendimize Rab edinelim? Biz (ondan) o göklerin ve yerin yaratıcısından (başkasına bir ilâh diye tapmayız) çünki o kâinatın yaratıcısından başkası ilahlık vasfına asla sahip olamaz. Öyle bir mahlûka ilâh (diyecek olsak elbette ki) andolsun ki (haktan pek uzak bir söz söylemiş oluruz.) akıl dışı pek ziyade zulüm ve cehaletten ibaret bir lakırdıda bulunmuş oluruz.
Şunlar, şu bizim kavmimiz, o'ndan başkasını ilâh edindiler. Onların üzerine bir açık delil getirmeli değil mi idiler?. Artık bir yalanı Allah'a karşı iftira edenden daha zalim kim vardır?.
O nurlu gençler, birbiriyle konuşarak dediler ki: (şunlar, şu bizim kavmimiz) bizden daha yaşlı, daha mevki sahibi oldukları halde (o'ndan) o ortak ve benzerden yüce olan Allah Teâlâ'dan (başkasını ilâh edindiler.) Allah Teâlâ'nın birliğini bilemediler. Putlara tapındılar, pek yersiz şüphelere kapıldılar (onların) o ilâh olduklarına inandıkları mahlûk şeylerin (üzerine bir zahir hüccet) bir kesin delil (getirmeli değil mi idiler?) Ne yazık ki, onlar öyle bir delile asla sahip olamazlar, öyle bir delil de asla olamaz. Fakat biz -Allah'a hamd olsun- onun birliği hakkında birnice açık, kesin delillere sahip bulunmaktayız, (artık) ortak edinmek gibi, (bir yalanı Allah'a karşı iftira edenden) kasden öyle bir isnatta bulunandan (daha zalim kim vardır?.) Elbetteki, o her zalimden daha zâlimdir, ondan daha zalim bulunamaz. 0 ilahlık şanına aykırı öyle batıl bir isnada cür'et etmiş bulunmaktadır.
Vakta ki, onlardan ve Allah'tan başka tapındıkları şeylerden siz sakındınız, artık mağaraya çekiliniz, sizin için Rab'biniz rahmetinden yayar ve sizin için işlerinizden bir kolaylık hazırlar.
0 mübarek gençler, güzel bir niyete nail ve Cenab'ı Hak'kın lütuf ve keremine fazlasıyla mazhar oldukları için onların bazısı, bazısına şöyle demişti: (Vakta ki, onlardan) o putperest kavminizden (ve Allah'tan başka tapındıkları şeylerden) onların bâtıl mabutlarından (siz kaçındınız) Allah Teâlâ'dan başkasını mabut edinmediniz, kavminizden inanç bakımından ayrıldınız, ve onlardan cismanî bir ayrılışta bulunmak da istediniz (artık mağaraya çekiliniz) dağdaki büyük mağaraya sığınınız (sizin için Rab'biniz) kerem sahibi ve ihsan edici olan yaratıcınız (rahmetinden yayar) size iki âlemde de kifayet edecek malzemeyi ihsan buyurur, (ve sizin için işlerinizden bir kolaylık hazırlar) o düşmanlardan dininizi korumak için sizi muhafaza eder, ve lâzım gelen şeyleri onlardan istifade edebilmeniz için sizlere kolaylıkla ihsan buyurur. Maddî ve manevî hayatınız emin bulunur. İşte imanın mükâfatı..
Ve güneşi görürsün ki, doğduğu zaman onların mağaralarının sağ tarafına meyleder ve battığı vakit de onların sol taraflarına dönüverir ve onlar ondan bir geniş orta yerdedirler. Bu Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse o hidayet bulmuş olur ve kimi de saptırırsa artık onun için bir irşat edici yardımcı bulamazsın.
(Ve) eğer ey muhatab olan zati. (Onları) eğer görecek olsan (uyanıklar sanırsın) çünki onların gözleri havaya doğru açık, kendileri uyanık gibi bir vaziyette bulunmaktadırlar. (Halbuki, onlar uykudadırlar) rahat rahat yatıp duruyorlar (ve onları) o uyku hallerinde kudretimizle (sağ taraflarına ve sol taraflarına) çokça (çevîririz) ta ki, havayı nesimi vücutlarının her tarafına isabet etsin ve daima bir tarafları üzerine yatıp da bundan etkilenmesinler, (ve köpekleri de) Kıtmir, veya Sevr veya Reyyan adında olup kendilerini takibetmiş ve tekrar tekrar kovmalarına rağmen yine kendilerinin arkalarından ayrılmamış olan köpekleri de (iki kolunu) yere koyup mağarada (kapı tarafına uzatmış bir haldedir) bunun bir arslan olduğu da rivayet edilmiştir. (Eğer onların bu hallerine muttali olsa idin) onların mağaradaki vaziyetlerini görse idin (elbette onlardan döner kaçardın) kendilerine bakmaya cür'et edemezdin (ve onlardan korku ile dolardın) içine büyük bir korku ve ürperti düşerdi. Çünkü Allah Teâlâ onlara büyük bir heybet, pek garip bir vaziyet vermişti. Deniliyor ki: Bir hikmet gereği olmak üzere onların kabirlerini mağaraya girip ziyaret etmeğe kimse muvaffak olamamıştır. Hattâ rivayete göre onları ziyaret için Hz. Muaviye tarafından gönderilen bazı kimseler, mağaraya girer girmez bir rüzgâr zuhur ederek kendilerini yakıvermiştir. Ebussuut ve Siracülmünir tefsirleri.
Ve onları böylece uyandırdık ki, aralarında soruşturuversinler onlardan bir sözcü dedi ki: Ne kadar durdunuz?. Dediler ki: Birgün veya bir günün bir azı kadar. Dediler ki: Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz daha ziyade bilendir. Şimdi birinizi şu gümüş akçanız ile şehre gönderiniz, yiyecek olarak hangisi daha temiz ise ondan size bir rızk getirsin ve çok dikkatli hareket etsin ve sizi sakın bir kimseye haber vermesin.
Bu mübarek âyetler, ashab-ı kehf'in asırlarca mağarada uyuyup kaldıkları halde uyanarak ne kadar az bir müddet uykuya dalmış olduklarında ihtilâfa düştüklerini bildiriyor. Ve kendilerine şehirden erzak getirmek için içlerinden gönderdikleri bir zata ne kadar ihtiyatlıca hareket etmesini tavsiye eylemiş, aksi takdirde felâketlere uğrayacaklarını ihtar eylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onları) o mağarada olanları (böylece) uykuya daldırdığımız ve bedenlerini çürümekten koruduğumuz gibi, kendilerini de âdeta öldürdükten sonra diriltmek kabilinden olarak o garip uykudan (uyandırdık ki) Allah'ın kudretine bir delil teşkil etsinler. Bu hakikatin tecellisi için (aralarında soruşturuversînler) mağarada bir hikmet gereği ne kadar kaldıkları nazar dikkate alınarak Allah'ın korumasına mazhar oldukları güzelce anlaşılsın, ilâhî kudret hakkındaki kesin inançları daha ziyade artsın (onlardan bir sözcü) onların "Mekselmina" adındaki reisleri (dedi ki,) ey din kardeşleri!. Bu mağarada biliyor musunuz?, (ne kadar durdunuz?.) ne kadar uyuyup kaldınız, bu "hususta zannınız nedir?. Onlardan bazıları (dediler ki: Birgün veya bir günün birazı kadar) durmuş olmalıyız. Çünkü onlar, güneşin doğacağı sırada mağaraya girmiş, güneşin batacağı zaman uyanmış oldukları için böyle sanmışlardı. Fakat onlardan bazıları da "Temliha" gibi reisleri de veya hepsi de meselâ: Tırnaklarındaki, saçlarındaki bazı değişikliklere bakarak veya kalplerine gelen ilâhî ilhama binaen tekrar (dediler ki) Bu mağarada (ne kadar durduğumuzu Rabbimiz daha ziyade bilendir) biz bunu tayin edemeyiz. Bu zatlar birbirini cehaletle itham etmiş olmamak için böyle kemâli nezaketle güzel bir mütalâada bulundular ve dediler ki: (Şimdi birinizi şu gümüş akçanızla şehre) rivayete göre içinden çıkıp gelmiş oldukları Tarsus beldesine (gönderiniz) varsın dikkat etsin (yiyecek olarak hangisi daha temiz ise) dinimizce helâl, temiz bulunmuş ise (ondan size bir rızk getirsin) ondan hepimiz yeyip gıdamızı temin edelim. (Ve) bununla beraber şehre gidince (çok dikkatli hareket etsin) kendisini gizlesin, böyle mağaraya sığınmış kimselerden olduğu anlaşılmasın. (Ve sizi sakın) şehir ahalisinden (bir kimseye haber vermesin) sonra vaziyetimiz etrafa yayılır başımız belâya uğrar.
Şüphe yok ki, onlar eğer size galebe ederlerse sizi ya taslayarak öldürürler, veya sizi kendi dinlerine döndürürler ve o takdirde artık ebedî olarak kurtuluş bulamazsınız.
Evet.. (Şüphe yok ki, onlar) o şehir halkı (eğer size galebe ederlerse) sizin bu hâlinizi öğrenirlerse (sizi ya taslayarak öldürürler) hakkınızda öyle bir cinayete cür'et
Bu mübarek âyetler, ashab-ı kehf in durumlarından insanların haberdar olmalarındaki hikmet ve faydaya işaret ediyor. Onların sayıları hakkında ihtilâfa düşülmüş üzerlerine bina veya mescit yapılması istenilmiş olduğunu bildiriyor. Ve onları sayıları hakkında başkalariyle münakaşaya lüzum bulunmadığı ve onlara dair başkalarından bir fetva istenilmemesi beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) o mağaradaki gençleri koruyup asırlarca uyku halinde muhafaza ettiğimiz gibi (onların) şaşılacak (hallerine başkalarını) da (muttali kıldık ki) o başkaları da (Allah'ın vadinin) insanları öldürdükten sonra yeniden hayata kavuşturacağına ve müminleri cennetlere ulaştıracağına ait ilâhî müjdesinin (şüphesiz bir hak olduğunu) bu vesile ile de güzelce anlasınlar (ve kıyametin vuku bulacağında da bir şüphe bulunmadığını) bununla da (bilsinler) çünki bir mağara içinde asırlarca uyuyan, sonra hiçbir noksan arız olmadan yeniden tam bir sıhhat ile uyanarak bir müddet daha yaşayan bir zümrenin bu pek şaşırtıcı hali, ilâhî kudretin büyüklüğüne bir şahittir, ölülerin tekrar hayat bularak mahşere sevkedileceklerine dair göz ile görülen bir canlı örnek demektir. (0 sırada) o şehir ahalisini, o gençlerin bu hallerinden o vakit haberdar kılmış idik ki, bu ahali (aralarında onların) ashab-ı kehf'in (işlerine ait tartışmada bulunuyorlardı) bu ahali, iki kısma ayrılmış gibi idi. Bir kısmı, insanların öldükten sonra ruh maalceset haşrolunacaklarına inanmış idiler. Diğer bir kısmı ise bunu inkâr ediyorlardı. Hasrın yalnız ruhanî olacağına veya herhangi bir insanın öldükten sonra artık dirilmeyeceğine inanmış bulunuyorlardı. İşte böyle bir sırada Cenab-ı Hak, ashab-ı kehf'in hallerinden onları haberdar kıldı. (Binaenaleyh) o haşri inkâr eden kimseler (dediler ki: Onların üzerlerine) mağaralarının etrafında veya kapısı üzerinde (bir bina yapınız) onlar bizdendirler, öylece muhafaza edilmiş olsunlar. Yahut onların o hallerini kimse anlayıp da fikir değiştirmesin. Bununla beraber münakaşa edenler dediler ki: (onları Rableri daha iyi bilicidir) onların hangi zümre ile inanç bakımından aynı olduklarını hakkiyle bilen ancak Allah Teâlâ'dır. Yahut bu, bir ara cümlesi olarak başlı başına Allah'ın bir kelâmıdır, (onların işini) o mağaradaki gençlerin hallerini (anlayanlar da) mümin olan zatlar da, o havalinin dindar olan yeni hükümdarı da (dedi ki: Elbette onların yanlarında bir mescit edineceğizdir.) orada namaz kılınsın. Gerçekten de o mağaranın kapısı yanında bir mescit yapılmıştır.
Diyeceklerdir ki: Onlar, üçtür, dördüncüleri köpekleridir ve diyeceklerdir ki: Beştir, altıncıları köpekleridir. -Bu iki söz- gayba taş atmaktır ve diyeceklerdir ki: Yedidirler, sekizincileri de köpekleridir. De ki: Onların sayılarını en ziyade bilen. Rabbimdir. Onları ancak pek azı bilir. Artık onların hakkında zahiri bir mücadeleden başka münakaşada bulunma ve onlara dair bunlardan hiç birinden bir fetva da isteme.
üçtür) üç erkekten ibarettir (dördüncüleri köpekleridir) ki, onların arkalarına takılmıştır (ve) diğer bir kısmı da (diyeceklerdir ki:) onların erkekleri (beştir,
Bu mübarek âyetler, her işte başarı sağlamanın ve herhangi bir şeyden haberdar olmanın ancak Cenab-ı Hak'kın dilemesiyle olacağını bildirmektedir. Ashab-ı kehf in mağaradaki uyuma müddeti de ancak her şeyi hakkiyle bilen, kulları hakkında bağımsız koruyucu olup ortaktan uzak olan Hak Teâlâ'nın bildirdiği şekilde olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. Yapmak veya haber vermek istediğin herhangi (birşey hakkında ben bunu elbette ki, yarın) yani: gelecekte (yapacağım deme) öyle kesin bir şekilde söz verme. Çünkü yarın ne olacağı meçhuldür. İhtimâl ki, insan ölür veya bir mania karşısında kalır da o sözünü yerine getirmeğe muvaffak olamaz. Takdiri ilâhînin nasıl tecelli edeceği, ortaya çıkmadan önce bilinemez. Bu emir Resûl-i Ekrem vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.
Evet.. Öyle kesin bir vaatde bulunmamalıdır. (Ancak Allah dileyecek olursa) yapacağım veya haber vereceğim demelidir. İnşallah demekten gaflet etmemelidir. Çünkü aksi takdirde o üstlenilen şey belki yapılamaz, insan sözünden dönmüş olur. (ve unuttuğun vakit) inşallah demeyi unuttuğun, sonra da hatırladığın zaman (Rabbini zikret) hemen yin inşallah demekte bulun. Bu takdirde Allah'ın adı ile teberrukte bulunulmuş olur ve insan gaflet günahından kurtulur. Fakat boşama, azat etme gibi muameleler hususunda böyle bir istisnanın tehiri geçerli değildir. Meselâ: bir kimse, eşine: Seni boşadım dese şer'an derhal boşama gerçekleşir. Daha sonra inşallah dese bu geçerli sayılarak boşama hadisesi ortadan kalkmaz. Çünkü aksi takdirde hiçbir anlaşmaya ve muameleye ait sözlerin kıymeti kalmaz. Bütün yüce fakihler bu görüştedirler. Evet.. Cenab-ı Hak'ki daima zikret (ve de ki: Umulur ki: Rabbim beni bundan) bu sual edilen ashab-ı kehf'e ve saireye ait haberlerden (daha yakın) benim peygamberliğime daha çok dalâlet eden (bir dosdoğru habere) bir muvaffakiyete (eriştirir) beni bir nice hârikalar göstermeye nail kılar. Nitekim de kılmıştır. Evet, ashab-ı kehf'in kıssasından daha büyük, daha zahir olan bir kısım yüce peygamberlerin kıssalarından hebardar buyurulmuş ve geleceğe ait birnice hadiselere dair bilgiler vermiştir.
Ve onlar mağaralarında üçyüz sene durdular, dokuz -sene- de arttırdılar.
- Kur'an-ı Kerim'de ashab-ı kehf'in garip kıssaları bir ibret ve uyanma vesilesi olmak üzere bildirilmiştir. Onların zamanları ve bulundukları yer tayin buyurulmamıştır. Bu hususa dair tefsirlerde ve tarih kitaplarında uzunca ve kesin olmayan beyanat vardır. Bu cümleden olarak deniliyor ki, ashab-ı kehf denilen genç bir zümre soylulardan kimseler idiler, Allah'ın birliğine inanıyorlardı. Hz. İsa'nın dini üzere yaşıyorlardı, adları: Telmiha, Mekselmina, Meslina, Mernûs, Dedernus, Şazenuş, Keşef tetayyuş idi. Kendilerine tâbi olan köpeğin adı da Kıtmir idi.
- Ashab-ı Kehf denilen bir zümre, Tarsus veya Efsûs veya Dekinos denilen bir şehir ahalisinden idiler. 0 tarihte Hiristiyanlık mahiyetini kaybetmiş, Rum hükümdarı olan Dekyanus, halkı putperestliğe sevketmekte bulunmuş idi. Bu gençleri de kendi bâtıl dinine davet etmiş, kabu etmedikleri takdirde bunları öldüreceğini söylemişti. Bu gençler ise ağlamışlar, tevhit dininden ayrılamayacaklarını söylemişlerdi. Zalim hükümdar bunlara bir mühlet vermiş, kendisi de geçici olarak başka bir şehre çıkıp gitmişti. Bu gençler de başlarının çaresini aramışlar, o civardaki "Necius" adındaki bir dağda bulunan bir mağaraya gidip kapanmışlardı.
- Hükümdar Dekyanus, hükümet merkezine dönmüş, bu gençlerin böyle mağaraya gidip saklanmış olduklarını haber alınca orada ölüp kalmları için mağaranın kapısını kapattırmıştı. Diğer iki mühim zat ise ashab-ı kehf'in adlarını, haberlerini iki kurşun lâvhaya yazarak orada saklamışlardı. Tâ ki, bu vasıta ile o gençlerin hallerine ileride muttali olacak zatlar ortaya çıksın da onların o dindarca haberleri meçhul kalmasın. Bu levhaya da "rekim" denilmiştir.
- Dekyanus, bir müddet daha yaşamış, sonra ölmüş, bulunduğu muhitte birçok değişiklikler meydana gelmiş, ahalinin bir kısmı putperest bir halde kalmış, diğer bir kısmı da Allah'ın birliğine inanmıştı. Aradan böylece asırlar geçmiş, o havalide mümin, salih bir zat hükümdar olmuştu. Adı Tendüvis imiş. Altmış sekiz sene hükümdarlıkta bulunmuş, memleketindeki insanlar, fırkalara ayrılmışlar idi. Onlardan bir kısmı Allah'a ve, ahirete imân etmişlerdi, diğer bir kısmı ise bunları inkâr ediyorlardı. Dindar olan bu hükümdar, onların inkârlarından çok üzülmüştü, bâtıl ehlinin hak ehlinden, fazla olduğunu görünce gece ve gündüz ağlıyor, yarabbü. Bu kavme haşri nesrin gerçekleşeceğine dair şahitlik edecek bir harika göster diye duada, niyazda bulunuyordu.
- Ashab-ı Kehf ise üçyüz dokuz seneden beri o mağarada uyuyup kalmışlardı. Cenab-ı Hak, kendilerini harikulade bir şekilde muhafaza etmişti. Bir aralık bir kimse o
- Vaktaki, gençler uyandılar, henüz yatmış oldukları günde bulunduklarını sandılar, içlerinden Telmiha'yı gizlice şehre gönderdiler kendilerine erzak getirmesini, ve şehrin ahvalinden haberdar olmalarını istiyorlardı. 0 zat, çıkıp şehre gelince her şeyin değişmiş olduğunu görerek hayrette kaldı. Kendisinin elindeki pek eski zamanlara ait gümüş akçe ise herkesin nazarı dikkatini celbetti, o zatın eski bir hazineyi elde etmiş olduğunu sanıverdiler ve onun sözlerine bakarak cinnet getirmiş olduğuna inandılar. Sonunda işi tetkike başladılar, mağaraya gelip diğer gençleri de orada ibadet ve itaatle meşgul görüp şaşırıverdiler. Oradaki o eski lâvhalarda bu gençlerin tarihî hayatını göstermiş oluyordu.
- Mağaradaki o gençleri görenler durumu hükümdarları Tendüvis'e gidip haber verdiler. Hükümdar hemen mağaraya koşup geldi, öyle asırlardan beri mağarada yatıp kalmış gençleri gördü, onların o harikulade hayatını anlayarak duasının kabul edilmiş olduğundan dolayı, Cenab'ı Hak'ka şükretti. Çünkü haşir ve nesrin imkânına ait istediği bir harika, bir kuvvetli delil bu şekilde vücude gelmiş bulunuyordu. Bu olaydan sonra artık o gençler hayatı terk ederek o mağara içinde defnedilip kaldılar. 0 mağaranın yanında bir mescit inşa edildi, o gençlerin adlarını devam ettirmek için bununla da hizmet edilmek istenildi. Allah'ın rahmeti onların üzerine olsun.
Bu mübarek âyetler, değiştirme ve bozmadan korunmuş bulunan Kur'an'ı Kerim'in okunmasına devam ve Cenab-ı Hak'ka iltica edilmesini emrediyor. Nefsinin isteklerine karşı sabırlı olup ibadet ve itaate devam eden Allah'ın cemalini isteyen zatara katılmayı ihtar buyuruyor. Allah'ın zikrinden gafil, havalarına tâbi kimselerden de kaçınılmasını, hakkı kabul etmeyip küfrü tercih edenlerin de pek müthiş âkibetlerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. Ashab-ı Kehfin durumları gibi nice gaip şeylerden seni haberdar eden ve bir vahy mucizesi olan Kur'an'ı Kerim'i okumaya devam et (ve Rab'bin) o muazzam (kitabından sana vahyolunanı oku) ona itimat et, onunla amelde bulun, bir takım dinsizlerin sözlerine, bize bir başka Kur'an getir demelerine iltifat etme. (Onun) o Kur'an'ı mübinin (kelimelerini değiştirecek yoktur) o kitabı ilâhîyi değiştirme ve bozmaya kimse kadir olamaz (ve ondan) o Kur'an'ı sana indiren Allah Teâlâ'dan (başka bir sığınak da bulamazsın) ki, bir sıkıntı meydana geldiğinde kendisine sığınabileşin. Veyahut o Kur'an'ı Kerim'e müracaat etmez isen hakkı beyan ve halkı irşat için başka bir başvuracak yer elde edemezsin.
Ve nersince de sabret, o kimseler ile beraber ki, sabah ve akşam Rab'lerine dua ederler, o'nun cemalini dilerler ve dünya hayatının ziynetini dileyerek onlardan gözlerini çevirme ve o kimseye uyma ki, bizim zikrimizden kalbini gafil kılmışızdır ve havasına tâbi olmuştur ve işi de israftan ibaret bulunmuştur.
Hz. Peygamber'in huzurundan kovulmalarını isteyen şahıslar bu kimse kabilindendirler. (Ve) o kimse ki (havasına tabi olmuştur) nefsanî şehvetler peşine
(Ve) Ey peygamberlerin efendisi!. 0 gibi nefsanî arzularına uyan ve bir kötü maksada mebni ashab-ı kehfe vesaireye dair sana soru sormaya cesaret eden kimselere (de ki: Hak Rab'binizdendir) bana vahyettiği şey, hakikatin kendisidir, ashab-ı kehf hakkındaki bilgiler de ilâhî vahye dayanan bir hakikatten başka değildir. (Artık kim dilerse imân etsin) bu beyanatı kabul eylesin, hakikî bir mümin olduğunu bu şekilde de göstersin, bunun faidesi kendisine aittir. (Ve kim dilerse inkâr eylesin) bu beyanatı kabul eylemesin, onun mes'uliyeti zararı elbette ki kendisine aittir, bu inkârının muhakkak ki, cezasına kavuşacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!.. (Şüphe yok ki, biz zalimler için) öyle hakikatları kabul etmeyen, haddi aşarak nefislerine zulm eyleyen kâfir kimseler için (bir ateş hazırlamışızdır) ki, o da müthiş cehennemden ibarettir. (Onun) o ateşin (perdeleri kendilerini) o zâlimleri (kuşatmıştır) hepsini de çepeçevre kuşatmış olacaktır, (ve eğer) o ateş içinde kalacak olanlar (yardım dileğinde bulunacak olurlarsa) kendilerinin imdadına koşulmasını, kendilerine hararetlerini teskin edecek bir su verilmesini isteyecek bulunurlarsa (katran gibî) veya eritilmiş bir demir sıvısı gibi (bir su ile imdat olunurlar ki) o su şiddetli hara ret i yi e (yüzleri kavurur) onu içmeğe bile yaklaşamazlar. Artık düşünmeli!. (0 ne fena içki) öyle katran gibi olan ateşin bir su ve (ve fena rahat edilecek) kendisine dayanılıp itimat kılınacak (bir yer) o cehennem sahası! İşte hakkı inkârın müthiş neticesi!.
Şüphe yok, o kimseler ki, îmân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular biz elbette -öyle- güzel amel işleyenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.
Evet.. (İşte onlar için) ahiret âleminde (adn cennetleri vardır ki) orada ikâmet edeceklerdir. İkâmetgâhlarının (altlarından ırmaklar akar) öyle güzel, lezzetli suların akmasını, ruha gıda veren manzarasını görür mutlu olurlar. Ve o mümin, salih zatlar (orada tahtlar üzerine kurularak altundan bilezikler ile süsleneceklerdir ve) bedenlerini örtmek için (ince dibadan ve kalın dibadan) dibac denilen dallı ve çiçekli ipek kumaşlardan (yeşil elbiseler giyeceklerdir.) fevkalâde güzel bir şekilde süsleneceklerdir. (0 ne güzel mükâfattır) ne büyük ilâhî lütuftur!, (ve) o cennetler, o tahtlar (ne kadar güzel bir kalma yeridir!.) Cenab-ı Hak cümlemize nasip buyursun, Âmin..
Onlara iki erkeği misâl getir ki Biz; onlardan birine iki üzüm bağı vermiş ve bunları hurmalıklarla kuşatmış ve aralarında da bir ekin yetiştirmiştik.
Bu mübarek âyetler, fakir müslümanlara karşı mallariyle, yardımcılarının çokluğuyla iftiharda bulunan kâfirlere bu gururlu hareketlerinin uygun olmadığını bir misâl
(0 iki bağ da yemişlerini) onlardan beklenilen meyveleri ve gıda maddelerini (meydana getirmiş ve onlardan hiçbir şeyi noksan bırakmamıştı) her sene meyveleri, ekinleri tamam bir şekilde vücude gelmekte idi. (Ve bunların) bu iki bağın (arasında da bir ırmak akıtmıştık) bu, güzel bir manzara teşkil ediyordu, bundan sürekli olarak içilmekte idi, bu sayede yağmurlara ihtiyaç görülmemekte idi.
Ve onun için başka bir nevi mal da vardı. Sonra o arkadaşına onula konuşarak dedi ki: Ben malca senden daha fazlayım ve cemaatçe de senden daha kuvvetliyim.
(Ve onun için) o bağlara sahip olan şahsa ait (başka bir nevi mal da vardı) altun, gümüş, hayvanat gibi bir servete de sahip bulunuyordu. (Sonra o) bağlara vesaireye sahip olan kâfir (arkadaşına) mümin, fakat fakir olan muhatabına (onunla konuşarak) övünür bir eda ile ona söz yönelterek (dedi ki: Ben malca senden daha ziyadeyim) görüyorsun ya, benim bağlarım, meyvelerim var (ve cemaatça da senden daha kuvvetliyim) bana hizmet eden kimselere, erkek evlada vesaireye sahip bulunuyorum.
Ve o nefsine zulmeder olduğu halde bağına girdi, dedi ki: Ben zannetmem ki, bu ebediyyen yok olsun.
(Ve o) gururlu şahıs, (nefsine zulmeder olduğu halde) malına güvenip kulluk vazifesini yerine getirmekten kaçınır olduğu bir halde (bağına girdi) övünürcesine bir vaziyet alarak (dedi ki: Ben zannetmem ki, bu) bağlar, bu nimetler (ebedî olarak yok olsun) yok olmaya yüz tutsun, elimden çıksın. Bu şahıs, büyük bir gurura, gaflete kapılmış derin bir ihtirasa tutulmuş, mümin olan muhatabının öğütlerine karşı bu gibi yerli yersiz sözlere cür'et göstermişti.
Ve zannetmem ki, kıyamet kopsun ve eğer Rabbime döndürülür isem elbette bundan daha hayırlı bir merci bulurum.
(Ve) şunu da ilâve etmişti: (Ben zannetmem ki, kıyamet kopsun) onun vuku bulacağına ben inanmıyorum, (ve eğer) diyelim ki, senin iddia ettiğin gibi kıyamet kopar da (Rabbime döndürülürsem elbette) ben (bundan) bu bağlardan, servetlerden (daha hayırlı bir merci) bir âkibet, bir istirahat alanı (bulurum) bu dünya nimetlerine nail olduğum gibi o iddia edilen âlemde de yine böyle nimetlere fazlasıyla nail olurum. Gafil şahıs, kendisinin bu dünya nimetlerine bizzat hak ettiği için sahip olduğu sanıyordu. Bunların bir gün yok olabileceğini düşünmüyordu, bunları kendisine lütfen vermiş olan kerem sahibi Yaratıcısına şükr etmiyordu, bir ahiret âleminin varlığına inanmadığı için bu yüzden ne kadar mahrumiyetlere, azaplara maruz kalacağını hiç düşünmüyordu.
Arkadaşı ona, onunla karşılıklı konuşarak dedi ki: Seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra da seni bir erkek olarak tesviye edeni inkâr eder mi oldun?.
yaratan (sonraî da seni (bir nutfedent en yakın varlık madden olan bir damla meniden (yaratan sonra da seni bir erkek olarak tesviye edeni) seni böyle birçok
(Fakat) ey inkarcı! Ben inanıyorum ki: (o Allah benim Rabbimdir) beni yaratan, rızıklandıran ancak o'dur (ve ben Rab'bime hiç bir ferdî ortak edinmem) ben onun ortak ve benzerden uzak olduğunu tasdik etmekteyim. Zenginliği de, fakirliği de yaratan ancak o'dur. Verdiği nimetten dolayı şükrederim bir derde, bir ihtiyaca düşürürse bir hikmet gereği olduğunu düşünerek sabır eylerim. O'nun takdiri, kudreti olmadıkça kendi kendime hiç bir şey kazanıp meydana getiremeyeceğime inanmış bulunmaktayım, bencillikten, kibirlice hareketlerden kaçınmayı bir kulluk vazifesi bilirim. Burada o kibirli şahsın müşrik olduğuna bir işaret vardır.
Bağına girdiğin zaman "Maşallah, lâ kuvvete illâ billâh" demeli değil mi idin?. Eğer beni malca ve evlâtça senden daha az görüyorsan.
Sen ey servetiyle övünen şahıs!. (Bağına girdiğin zaman maşaallah) yani: Emr, Allah'ın dileyeceğidir veya Allah'ın dilediği ne ise o mutlaka olacaktır (lâkuvvete illâ billâh) ve hangi bir kuvvet, hangi bir şeyi vücude getirmeğe takat, ancak Allah Teâlâ'nın dilemesiyle, yardımıyledir. Asıl kudret, Allah'a aittir. (Demeli değil mi idin) bize lâyık olan, aczimizi itiraf ederek böyle demektir. Sen neden kendi nefsine gururlanarak Halikı Kerimi böyle takdis ve tebcil etmiyorsun?. Ey bencil, inkarcı muhatabım!. (Eğer beni malca ve evlâtça senden daha az görüyor isen) bundan dolayı bana karşı gururluca bir vaziyet almış bulunuyorsan bu doğru değildir.
Umulur ki, Rab'bim bana senin bağından daha hayırlısını verir ve senin bağın üzerine de gökten bir yıldırım gönderir de orası kayacık bir toprak kesilir.
Evet.. (Umulur ki:) Cenab-ı Hak'kın bir hikmeti gereği olmak üzere ümit edilebilir ki: (Rabbim sana senin bağından daha hayırlısını verir) dilerse beni bu dünyada nice nimetlere nail kılar ve dilerse ahirette bir çok cennetlere muvaffak buyurur (ve senin bağın üzerine de gökten bir yıldırım gönderir de) veya mukadder olan bir ilâhî hükmü tecelli eder de (orası kayacık) yalçın (bir toprak kesilir.) bu düşünülebilir. Artık orada ne otlar, çiçekler, ağaçlar yetişebilir, ne de üzerinde ayaklar sabit kalabilir.
Yahut suyu çekilir de artık onu aramaya asla güç yitiremezsin.
buna karşı gururluca bir vaziyet alınamaz.
Bu mübarek âyetler, o mümin zatın yaptığı ihtarların gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. 0 kâfir şahsın güvendiği bağlarının mahv ve harap olduğunu, hiçbir kimseden yardım göremediğini, pişmanlıklar göstererek cehaletin! anladığını bildiriyor ve insanları her türlü felâketlerden korumak, hayırlara kavuşturmak için Allah Teâlâ'dan başka bir koruyucu bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Sonunda o servetine güvenen, müşrik şahsa dünyevî bir felâket geldi (ve meyvesini) yani: servetini, bağlarını, onlardaki meyve ağaçlarını ve diğer mallarını (helak kapladı) hepsi de mahvolup gitti (artık ona) o bağların vesairenin imarı, gelişip çoğalması için 'sarfettiği şeylerden dolayı iki avucunu) bir pişmanlık eseri olarak (ovuşturmaya başladı) ellerini bir birine çarpıp durdu. (0) hurmalıklarla çevrilmiş olan bağ (ise çardakları üzerine çökmüş idi) üzümler için yapılmış direkler yıkılıp bitmiş oldu. (ve) öyle dünyevî zararlardan dolayı bir temennide bulunarak (diyordu ki: Ne olurdu ben Rabbime bir ferdi ortak koşmamış olaydım!.) bu ifadesi arkadaşının nasihatini bir nevi hatırlama anlamındadır. Ve şirkten bir tövbe mahiyetindedir. Fakat bu, İmân etkisiyle Allah için samimî bir şekilde yapılmış bir tövbe değil, maddî bir varlığın zayi olmasından dolayı bir pişmanlık eseri olduğundan bu sözleriyle tevhid dinini kabul etmiş sayılamayacağı düşünülmektedir.
Ve onun için Allah'tan başka yardım edecek bir cemaat de yok idi ve kendisi de kendisine yardım edebilecek bir halde değildi.
(Ve onun için) kendisine gelmekte olna bir felâketi bertaraf edebilmek için (Allah'tan başka yardım edecek bir cemaat de yok idi) vaktiyle kendilerine güvenmekte bulunduğu yardımcılarından, evlâdından hiç bir kimse ona gelmekte olan felâketi bertaraf etmek için kendisine yardım etmeğe muktedir bulunmuyordu. (Ve kendisi de kendisine yardım edebilecek bir halde değildi) kendisini ilâhî intikamdan kurtarabilecek, kendisine yüz gösteren felâketi bertaraf edebilecek bir kuvvete sahip değildi. Bunlara kadir olan, ancak Allah Teâlâ'dır.
Böyle bir vaziyette velayet, ancak hak olan Allah'a mahsustur. 0 sevapça en hayırlıdır ve âkibetce de en hayırlıdır.
(Böyle bir vaziyette) bu gibi şiddetli bir musibet hususunda (velayet) yardım, o felâketi bertaraf edecek kuvvet ve selâhiyet (ancak hak olan Allah'a mahsustur) ondan başka mahlûkat üzerinde böyle bir tasarrufa kimsenin kuvveti, selahiyeti yoktur. Cenab-ı Hak'kın mahlûkatı üzerindeki her tasarrufu ise sadece bir hikmet ve menfaat gereğidir. (0) Yüce Yaratıcı, mümin kulları için (sevapça en hayırlıdır) bir güzel amelden dolayı birçok sevaplar ihsan buyurur (ve âkîbetce de en hayırlıdır) iyi kullarını sonunda muvaffakiyete erdirir, en güzel bir sona nail eder, onları ebedî cennetlere kavuşturur. Binaenaleyh insan, böyle güzel bir sona kavuşmak için çalışmalıdır. Yalnız fanî bir dünya varlığına aldanıp durmamalıdır, gerçek geleceği düşünmelidir.
Ve onlara dünya hayatının misalini irad et. Bir su gibi ki, onu gökten indirdik, sonra onunla yerin bitirmiş olduğu şeyler karıştılar. Sonra da cüzleri kurudu
Bu mübarek âyetler, fani varlıklara aldanmış olanları uyandırmak için umumî bir misal getiriyor. Dünya hayatının başlangıçta gelişip büyüyerek güzelce bir manazara teşkil ettiğini, daha sonra birer arıza ile mahvolup gittiğini bildiriyor. Servetin, çoluk çocuğun dünya hayatına ait birer süsten ibaret olduğunu, Allah katında asıl hayırlı olan şeyin ise iyi amellerden ibaret bulunduğunu ihtar ediyor. Sonunda bütün dünyevî varlıkların alt-üst olacağını, bütün mahlûkatın mehşere sevkedileceğini ve insanların da ilk hayat sahasına geldikleri gibi tekrar hayat bularak ilâhî mahkemeye getirileceklerini ve ilâhî adaletin zuhur edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resulüm!. (Ve onlara) o dünya varlığına güvenerek fakir müslümanlara karşı böbürlenerek vaziyet alanlara (dünya hayatırmı misalini irad et) geçici ve zahiri olan dünya hayatının güzellik ve hayret vericilik bakımından ve çabucak yok olması itibariyle benzeri olan bir manzarayı bir misâl olarak beyan et, ta ki, uyansınlar, öyle fanî şeylere bağlanarak ebedî hayattan gafil bulunmasınlar. 0 misâl, o darbı mesel ise (bir su gibi ki, onu gökten indirdik) şeffaf bir yağmur halinde yeryüzüne indirilmiş oldu (sonra onunla) o su ile (yerin bitirmiş olduğu şeyler) bütün bitkiler ve ağaçlar birbirine (karıştılar) büyük bir yekûn oluşturdular. Fakat bu hal devam etmedi (sonra da cüz'leri kurudu parçalandı) darmadağın oldu. Bir haldeki, (Rüzgârlar, onu savurur dağıtır oluverdi) sanki o güzel varlık, o hoş manzara hiç vücude gelmemiş gibi oldu. İşte dünya varlğının sonu da böyledir. (Ve Allah Teâlâ her şey üzerine muktedirdir.) onun kudreti her şeye yeterlidir. Dilediği şeyleri böyle yaratır ve böyle yok edebilir.
Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ölümsüz olan iyi ameller ise Rabbin katında sevapça hayırlıdır ve ümitçe de hayırlıdır.
İşte dünya varlığı türünden olan (mal ve oğullar) da (dünya hayatının süsüdür.) Aslında bunlar da bir ilâhî lütuftur, fakat madem ki, bütün dünya hayatı, fanidir binaenaleyh bunlar da o türden oldukları için bir gün yok olacaklardır. Artık bir akıllı kimseye lâyık mıdır ki, bunlar ile iftihar ederek başkalarına karşı kibirlice bir vaziyet alsın?. (Ölmez olan iyi ameller ise) beş vakit namaz gibi,teşbih ve tahmîd gibi, fakir insanlara yardım etmek gibi pek güzel şeyler ise (Rabbin katında) ahiret gününde (sevapça) faidece dünya süsünden (hayırlıdır.) ve bu güzel ameller (ümitçe de hayırlıdır) sahibi o sayede ümitli olduğu ahiret nimetlerine nail olur. İşte insanlar için selâmet ve saadete sebep olan şeyler öyle dünyevî varlıklar değil, böyle güzel amellerdir. Artık asıl bunları elde etmeğe çalışmalıdırlar.
Ve hatırla -o günü ki- dağları yürütürüz ve yeri apaçık görürsün. Ve onları hasretmiş oluruz. Artık onlardan bir ferdi bile terketmemişizdir.
kaldırılır, havada dalgalanır giderler. Nitekim şimdi de dağlar ve üzerinde oturduğumuz yeryüzü deveran edip durmaktadır, bizler ise bunun farkına
dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi
muhasebe için sevkedilmiş olacaklardır. Ve onlara denilecektir ki: (Muhakkak siz kendinizi ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz) hepinizde birer
(Ve) o kıyamet gününde (kitap) herkesin amel defteri meydana (konmuştur) herkesin amel defteri ya sağ veya sol tarafından eline verilecektir. (Artık günahkarları) ahiret âleminde (onda) o amel defterlerinde yazılı (olanlardan dolayı korkar kimseler görürsün) o kitaplarda yazılı olan çirkin, kâfirce amellerinden dolayı Allah katında azaba ve insanlar katında da zillete uğrayacaklarını anlayarak titrer dururlar, (ve) o günahkârlar (derler ki: Eyvah bizlere!.) Ey helakimiz!. Nerdesin? Gel, artık şu korkunç âleti görmeğe takatimiz kalmadı, (bu kitaba ne oluyorki) bu ne kadar kapsamlı bir amel defteri ki (küçük, büyük birşey bırakmaksızın hepsini saymış, tesbit etmiş) dünya kitaplarında bu kadar kapsamlı kayıtlar, malûmat düşünülemez; herkesin en küçük, basit, bir ameli dahi, meselâ: Tebessümü, kahkahası, birisine merhamet veya düşmanlık gözüyle bakmış olması bile o kitapta tesbit edilmiştir. (Ve) o mahşere sevk olunanlar, dünyada iken (yapmış oldukları şeyleri) iyi ve kötü amelleri, o kitaplarda (hazır) yazılmış, tesbit edilmiş (buldular) haklarında ilâhî delil, ilâhî adalet bu şekilde de tecelli etmiş olacaktır, (ve Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez.) Herkesin hakettiğine göre muamele yapar, İyi kullarını fazlasıyla ilâhî lütuflarına nail buyurur. Kâfir ve günahkâr olanları da hakettikleri azaplara kavuşturur. 0 Yüce Mabudun her emir ve yasağı, her sevab ve cezası birer hikmet ve adalet gereğidir. Buna inanmışızdır. Elbette melekler gibi ilâhî emre riayet edenler, mükâfata kavuşacaklardır. Şeytan gibi emre muhalefet edenler de lâyık oldukları kötü sona kavuşacaklardır, İşte Kur'an'ı Kerim de insanlığa bunu haber veriyor.
Ve hatırla, o zamanı ki: Meleklere demiştir ki: Adem'e secde ediniz. Onlar da hemen secde ettiler. İblis müstesna, cin taifesinden idi. Rabbinin emrinden çıkıverdi. Şimdi benden gayrı onu ve onun zürriyetini dostlar mı ediniyorsunuz?. Halbuki onlar sizin için bir düşmandır. Zalimler için ne kötü bir değişme.
Şeytanın ve zürriyetinin ne kıymetleri vardır ki, onlar dost edinilebilsinlerl. İşte Cenab'ı Hak buyuryor ki: Ben Yüce Yaratıcı (onları) şeytaları, onların yoldaşlarını (ne göklerin ve yerin yaradılışında ve ne de kendi nefislerinin yaradılışında şahit tutmadım) onları o yaradılışta hazır bulundurmadım, onların kendi varlıkları bile kendilerinin hiçbir tesiri, haberi olmaksızın Allah'ın kudreti ile vücude gelmiştir. Artık onlar nasıl dost edinilebilir? Onlardan ne fâide beklen i lebi I İr? (Ve ben) insanları ■ saptırıcı olanları da) o şeytanı ve onun zürriyetlerini de bu man I û katın yaradılışında ve diğer kâinatla ilgili işlerde kendime (yardımcı edinir olmadım) artık onlar, âlemin yaratılışı hususunda Allah'ın zatına nasıl ortak zannedilebilirler?. Onlara nasıl rablık, mabudluk vasfı verilebilir?. Onların izlerinde nasıl gidileblir?. Velhâsıl: Bu hakikati bilip anlamayı? da şeytana ve onun yardımcılarına tâbi olanların ne kadar adî görüşe, aklî zayıflığa sahip kimseler olduğu meydanda değil midir?.
Ve o gün ki, diyecektir: 0 bana ortaklar olduklarını iddia ettiğiniz şeylere nida ediniz. Hemen onları çağıracaklardır, fakat kendilerine icabet etmiş olmayacaklardır. Ve aralarına bir tehlikeli bir vadi koymuşuzdur.
(Ve o gün ki) Allah Teâlâ kâfirlere, kınamak ve aczlerini ortaya çıkarmak için, emredip (diyecektir ki, o bana ortak olduklarını iddia ettiğiniz şeylere seslenin) de gelsinler ve size şefaat etsinler, sizi azaptan kurtarsınlar. 0 kâfirler ise hâlâ cehaletlerinde devam ederek (hemen onları) o ortak koşmuş oldukarı âdi mahlûkları • çağıracaklardır) onları kendilerine yardım etsinler diye çağırmış alacaklardır. (Fakat) o çağırdıkları kimseler gelip (kendilerine icabet etmiş olmayacaklardır) bunların imdadına koşamıyacaklardır. Çünkü buna imkân yoktur, hepsi de kendi başına gelen felâketle meşgul bulunacaktır. (Ve) bu çağıranlar ile çağırılanların (aralarına bir tehlikeli vadi) bir cehennem berzahı veya helaki gerektiren şiddetli bir düşmanlık (koymuşuzdur) artık biribirlerinden istifade edebilmeleri mümkün olabilir mi?.
Ve günahkârlar, ateşi görüş, artık kendilerinin ona düşeceklerini anlamışlar ve ondan savuşacak bir yer bulamamışlardır.
(Ve) o (günahkârlar) o bencil olup. İsyanlara dalanlar, daha sonra (ateşi görmüş) karşılarında cehennem ateşi parlamaya başlamış (artık kendilerinin ona düşeceklerîni anlamışlar) veyahut daha uzaktan gördükleri halde hemen o anda cehenneme düşeceklerini zannetmişler, böyle bir korku içinde kalmışlar (ve ondan) o cehennemden kaçıp (savuşacak bir yer bulamamışlardır) yani: Muhakkaktır ki, kıyamet günü melekler, o inkarcıları herhalde cehenneme sevkedeceklerdir. Artık inkâr ettikleri âkibete kavuşmuş olacaklardır. İşte inkârın müthiş cezası!.
Ilahlığımın şerefi hakkı için bu Kur'an'da insanlar için her türlü misalden çeşit çeşit beyan ettik. İnsan ise tartışma bakımından her şeyin ekseri olmuştur.
Bu mübarek âyetler, Kur'an'ı Kerim'de insanlara daha nice misaller beyan olunduğu halde insanların batıl mücadeleyi yine terketmez olduklarını bildiriyor Kendilerine gönderilen birer hidayet rehberini kabul etmeyen inkarcıların geçmiş kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlerin, azapların kendi başlarına da gelmesini beklemekte olduklarını ihtar ediyor. Peygamberlerin birer müjdeci ve korkutucu olarak gönderilmiş oldukları halde kâfir olanların ise hakkı ibtal için onlar ile mücadelede ve alayda bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hanlığım hakkı için muhakkaktır ki: (Bu Kur'an'da insanlar için) insanların faydaları, menfaatler gaflet uykusundan uyanmaları için, (her türlü misalden çeşit çeşit beyan ettik) bir çok ibret verici misâlleri tekrar tekrar bildirdik.
(Kendilerine hüda) Hazreti Peygamber vasıtasiyle Kur'an-ı Kerim (geldiği zaman insanları) bir kısım Mekke ahalisini, fakir müslümanların koğulmasını isteyen bir takım servetlerine aldanmış kimseleri (İmân etmelerinden) şirki bırakıp Allah'ın birliğini kabul eylemelerinden (ve rablerine istiğfarda bulunmalarından) tövbekar olmalarından kendilerini (engelleyen) bir şey (olmadı) bir mâni bulunmuş değildi (ancak kendilerine evvelkilerin sünnetinin) yani: Haklarında takdir edilmiş olan felâketin, helakin (gelmesini veya kendilerine) kökünü kesecek şekilde bir (azabın ayanen) apaçık bir biçimde (gelmesini istemeleri olmuştur) bu da ahiret azabıdır veya Bedir savaşındaki kahra uğramalarıdır. Evet.. Cenab-ı Hakkın birliğine, Resûl-i Ekrem'in doğruluğuna Kur'an'ı Kerim gibi ebedî bir mucize şahitlik edip durmakta iken artık imân etmeleri lâzım değil mi idi?. İman etmedikleri takdirde başka inkarcı kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlere, ıldırımların yağması gibi bir azabı beklesinler. Nitekim birçok eski inkarcı milletler, böyle bir cezaya bu dünyada maruz kalmışlardır. Uhrevî cezası ise elbette ki, daha müthiştir.
Ve biz Peygamberleri göndermeyiz, ancak müjdeleyiciler uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise bâtılca mücadelede bulunurlar ki, onunla hakkı ibtal etsinler ve onlar bizim âyetlerimizi ve korkutulmuş oldukları şeyleri eğlence edindiler -onlar için alayda bulundular-,
Evet.. Cenab-ı Hak, insanlığa ilâhî bir merhamet eseri olarak Peygamberleri göndermiş, insanlığa hidayet ve selâmet yolunu göstermiştir. Ne yazık ki, birçok insanlar bu pek büyük lütfü takdir edememişler, yine küfrlerinde İsrar edip durmuşlardır. İşte Hak Teâlâ buyuruyor ki: (Ve biz Peygamberleri göndermeyiz) onların gönderilmeleri boş yere değildir, (ancak) onları ümmetlerine (müjdeleyîciler ve uyarıcılar olarak göndeririz.) müminleri sevab ile, cennetlere nailiyet ile müjdelerler, kâfir olanları da azap ile, cehennem ile korkuturlar ta ki, uyansınlar da küfürlerini terketsinler, o yüzden büyük felâketlere uğramasınlar. Ne büyük bir hayır isterlikl. (kâfir olanlar ise) ne yazık ki, bunu takdir edemezler yine (bâtılca) esassız iddialar ile (mücadelede bulunurlar ki) meselâ: Sen de bizim gibi insansın, bize Peygamber olarak bir melek gönderilmeli değil mi idi?. Gibi sözlerle münakaşaya cüret gösterirler ki, (onunla) öyle bâtılca bir mücadele ile (hakkı ibtal etsinler) kendi iddialarınca Kur'an'ın kutsiyetini, Hz. Peygamber'in mucizelerinin doğruluğunu yok etmiş bulunsunlar. (Ve onlar) o inkarcılar (bizim âyetlerimizi) Kur'an gibi bir mucizyi ve bir nice kudret hârikalarını (ve korkutulmuş oldukları şeyleri) uhrevî mesuliyeti, cehennem azabını ve eski ümmetlerin küfürleri sebebiyle başlarına gelmiş olan felâketleri (eğlence edindiler) onları ciddî telâkki etmediler, onlar ile alayda bulundular, böyle pek cahilce, zalimce sözlere, hareketlere cür'et gösterdiler.
Daha zalim kim vardır, o kimseden ki, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldığı halde ondan hemen yüz çevirir ve iki elinin takdim etmiş olduğu şeyi unutmuş olur. Biz onların kalpleri üzerine onu güzelce anlayabilmelerine mâni perdeler, kulaklarında da bir ağırlık kılmış olduk ve onları hidayete davet edip dursan onlar yine o vakit hidayete ebediyyen ermezler.
(Ve) Resulüm!. Şu da malumdur ki: (Rabbin mağfireti pek çoktur) nice günahları affeder ve örter, cezalarını derhal vermez ve o Kerem Sahibi Mabudun (rahmet sahibidir) kullarına merhameti, şefkati pek ziyadedir. Onun içindir ki, kullarını günahlarından dolayı hemen cezalandırmaz, onlara bir düşünce, bir uyanma müddeti ihsan eder (eğer onları kazandıkları) günahlar (sebebiyle cezalandıracak olsa elbette onlar için) dünyada (azabı çabuklaştırırdı) onlara öyle bir uyanma, kaybettiklerini telâfi etme süresi vermezdi. (Fakat) bir merhamet eseri olarak (onlar için va'd edilmiş bir zaman vardır) o kıyamet günüdür, veya müslümanların onlara galip gelecekleri Bedr günü gibi bir fütuhat zamanıdır. Bu vadedilen zaman geldimi, (onun ötesinde bir kurtuluş yeri bulamazlar) artık önceki ve sonraki zulümleri yüzünden helak olur, cezalarına kavuşurlar. 0 mühlet esnasında uyanarak imân nimetine kavuşsalar elbette ki, böyle bir cezaya uğramazlar.
Ve -hatırlayınız- o memleketleri ki, zulmeder oldukları vakti onları helak ettik. Ve onların helakleri için bir muayyen vakit tayin etmiş idik.
İşte küfürleri yüzünden böyle müthiş cezalara uğramış nice eski kavimler vardır. Evet.. (Ve) hatırlayınız (o memleketleri ki) o ülkelerin Ad, Semud ve Lût kavmi gibi ilâhî dinden kaçınmış olan ahalisini ki, (zulüm eder oldukları vakit) öyle zulme devam edip durdukları zaman (onları helak ettik ve) bununla beraber (onların helakleri için) de (bir muayyen vakit tâyin etmiş idik) o vakte kadar durumlarını düzeltmedikleri için lâyık oldukları azaplara kavuştular. Artık Son Peygamber Hazretlerinin tebligatına karşı muhalefette bulunanların da o tarihî hâdiselerden ibret almalıdırlar, kendilerine verilen mühletten istifade ederek durumlarını düzeltmeye çalışmalıdırlar. Kibirli, hakikati araştırmaktan kaçınır bir vaziyette bulunmamalıdırlar, yoksa âkibetleri pek kötüdür.
Ve hatırla, bir vakit ki, Musa genç arkadaşına demişti: Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut uzun bir müddet geçireceğim.
Bu mübarek âyetler, bu sûre-i celiledeki üçüncü kıssayı içermektedir. Hz. Musa gibi Yüce bir Peygamberin ilme büyük bir kıymet verdiğini, büyük bir tevazu göstererek kendisi gibi Peygamberliğe sahip olmayan bir zâttan bazı şeyler öğrenmek istemiş olduğunu bildiriyor. Fakir müslümanlara karşı kibirlice bir vaziyet onlara da bir büyük ahlâk dersi içermiş bulunmaktadır. Şöyle ki: Resulüm!. (Ve hatırla) insanlara bir ibret vesilesi olmak üzere zikreyle (bir vakit ki. Musa) aleyhisselâm (genç arkadaşına) kendisine tâbi olup hizmet eden Hz. Yuşâ Ibni Nüne, beraberce yola çıkmışlarken (demişti: Ben iki denizin birleştiği yere) yani: Fars deniziyle Rum denizinin birbirine kavuştukları yere (varıncaya kadar durmayacağım) yoluma devam edeceğim (yahut) kendisiyle görüşmeğe memur olduğum zata öyle iki denizin birleştiği yerde tesadüf edemezsem ona kavuşuncaya kadar (uzun bir müddet) vaktimi böyle yolculukla (geçireceğim) çünkü Musa Aleyhisselâm, Hazreti Hızır'a kavuşup ondan bazı şeyleri öğrenmekle Allah tarafından bir hikmet gereği mükellef bulunmuştu.
(Vaktaki) Musa Aleyhisselâm ile Hazreti Yuşâ, iki denizin birleştiği yeri (geçip gittiler) Hazreti Musa (genç arkadaşına dedi ki: Bize kuşluk yemeğimizi getir) onlar, bu sırada yolculuklarının ikinci gününün kuşluk vaktinde bulunuyorlardı. (Biz bu yolculuğumuzda muhakkak ki, yorgunluğa uğradık) hâlâ kendisiyle görüşmeğe memur olduğum zata kavuşamadım.
-0 genç de- dedi ki: Gördün mü?. Kayaya çıktığımız vakit ben şüphe yok balığı unuttum. Onun söylemeği bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı. 0 denizde yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu.
0 genç Hz. ruşâ da Musa Aleyhisselâma (dedi ki: Gördün mü?) bana ne unutkanlık geldi, iki denizin toplandığı yerdeki (kayaya çıktığımız vakit) balığa ait garip bir hâdise oldu (ben şüphe yok balığı unuttum) ona ait hadiseyi hatırlayamadım (onu) o hadiseyi sana (söylemeyi bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı) onu bana şeytan, vesvese ile unutturmuş oldu. Ha, şimdi hatırladım, (o) balık (denizde yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu) o canlanarak denize atılmış, bir yolu takibedip gitmişti.
Dedi ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya, hemen izleri üzerine uyarak geri döndüler.
Bu sözü işitince Hz. Musa (dedi ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya) böyle balığın denize atlayıp gitmesinden başka değildir. Çünkü kendisiyle görüşmeğe memur olduğu zata işte bu balığın böyle denize atılacağı yerde karşılaşacağı Hazreti Musa'ya evvelce vahy olunmuştu. (Hemen izleri üzerine uyarak geri döndüler) o iki denizin birleştiği yerdeki kaya mahalline dönüp tekrar geldiler.
Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm ile arkadaşının ilâhî rahmete mazhar bir zata kavuştuklarını ve Hz. Musa'nın kendisinden bazı şeyler öğrenmek üzere o zata tâbi olmak istediğini ve bu hususa dair aralarında geçen konuşmayı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri buyurmuş oluyor ki: Musa Aleyhisselâm ile arkadaşı tekrar iki denizin birleştiği yere döndüler. (Derken) oraya varınca orada (kullarımızdan bir kul buldular ki, ona) o muhterem kula (kendi katımızdan bir rahmet vermiştik) yani: Onu vahy ve peygamberliğe ilham ve keramete nail kılmıştık (ve ona katımızdan) yüce tarafımızdan (bir İlim öğretmiştik) onu bir kısım gayıplara ait bilgiler ile seçkin kılmıştık, onu birnice önemli bilgilere, ilmî hakikatlere, Ledün ilmine kavuşturmuştuk.
(Ona) o bilgin zata Hz. (Musa) bir edep ve nezaket eseri olmak üzere tam bir tevazu ile (dedi ki:) Allah tarafından (öğretilmiş olduğundan) bir takım gayıplara ait İlim ve bilgilerden (bana bir vesilei irşad) beni hayra, doğruluğa, bir kısım hakikatlara irşad edecek bir İlim (öğretivermekliğin üzere sana tâbi olabilir miyim?.) Böyle şeyleri senden Öğrenmeye bana müsaade eder misin?.
Dedi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra kadir olamazsın.
O zat da (dedi ki: Şüphe yok, sen benimle beraber sabra kadir olamazsın) benden meydana geldiğini göreceğin bir takım muamelelerin sırlarına yapılmalarındaki hikmetleri, menfaatları hemen öğrenemeyeceğinden dolayı itirazda bulunabilirsin
Ve hakikatından tamamen haberdar olmadığın bir şeye karşı nasıl sabr edebilirsin?.
Evet.. Sabr edemezsin (ve hakikatından) yapılmasındaki hikmet ve faydadan (tamamen haberdar olmadığın bir şeye) görünüşte kötü görülen bir muameleye (karşı nasıl sabr edebilirsin?.) sen ki, bir Yüce Peygamber bulunuyorsun, öyle zahiren yasaklanmış, gayrı meşru görülen bir muameleye karşı nasıl sükût edebilirsin? Elbette demezsin. 0 halde bana arkadaşlık etmemelisin.
Dedi ki: inşaallah beni elbette sabreder bulacaksın ve sana hiçbir emirde âsi olmam.
O zata cevaben Hz. Musa da (dedi ki: İnşaallah beni elbette sabr eder bulacaksın) sana karşı itirazda bulunmam (ve sana hiçbir emirde âsi olmam) emredeceğin hususlarda sana muhalefet etmem. O zat, ilâhî ilimlere sahip olduğu için onun gayrimeşru bir harekette, bir emirde bulunmayacağını Hz. Musa bildiği için ona öyle teminat vermiştir. Bununla beraber Musa Aleyhisselâm, sabr ve itaat edeceğini Allah'ın dilemesine bağlamış olduğu için kendisinden aksi meydana gelince sözünde durmamış sayılamaz.
Dedi ki: Eğer bana tâbi olacak isen artık bana hiçbir şeyden sual etme, ondan sana ben haber verinceye değin.
Bunun üzerine o zat da (dedi ki:) Sen serbestsin (eğer bana tâbi olacak isen artık bana hiçbir şeyden) söyleyeceğim veya işleyeceğim herhangi bir sözden, bir işten (sual etme) değil itiraz etmek, onun sebebini, hikmetini bile benden sorma. (Ondan) o söylediğim veya işlediğim şeyden (sana ben haber verinceye değin.) sen sabret, açıklama isteğinde vesairede bulunma, o şeyin zabirine bakma. Çünkü ben haddizatında caiz, uygun olmayan bir şeyi yapmam.
Bu mübarek âyetler, Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın arkadaşlıkta bulunarak seyahate devam etmelerini ve aralarındaki konuşmaları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki Hz. Musa ile Hz. Hızır (bunun üzerine) aralarında geçen konuşmayı ve şartların müteakip (gidiverdiler) bir gemiye binmek için sahil boyunca yürüdüler. Hz. Yuşa ise beni İsrail arasına dönmüştü. (Ne zaman ki) Hz. Musa ile Hz. Hızır (bir gemiye bindiler) Hz. Hızır eline aldığı bir balta ile (o gemiyi yaraladı) onun denizi temas eden tahtalarından bir ikisini kırıverdi. Bunu gören Musa Aleyhisselâm (ded ki: Onu yaraladın mı?.) öyle tahtalarını parçaladın mı ki, (ahalisin boğuveresin?.) gemi içinde bulunan yolcuları denize dökesin. (Doğrusu pekkötü bir şey yaptın!.) öyle telâfisi mümkün olmayacak bir felâkete, bütün o yolcuların boğulmalarına sebebiyet vermiş bulundun. Böyle birçok insanların helakine sebep olacak bir muamele, zahiren uygun görülmediğinden Hz. Musa ona tahammü edemiyerek böyle bir itirazda b'lunmuştu.
Dedi ki: Ben demedim mi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?.
Hz. Hızır da (dedi ki:) Ya Musa!. (Ben demedim mi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?.) Benden meydana geldiğini göreceğin şeylerin sebep
Musa Aleyhisselâm da (dedi ki:) Ey Hızır!. Beni mazur gör (unuttuğum şey ile beni muâhaze etme) senin tavsiyeni unuttuğumdan ve ahdına riayet etmediğimden, bu husustaki gafletimden dolayı beni mazur gör. (Bana bu işimde dolayı bir güçlük teklif eyleme) seninle olan bu arkadaşlığım hususunda bir müşkül durumda kalmayayım, bana kolaylık göster. Aramızda bir münakaşa bulunmasın.
Yine gittiler, nihayet bir oğlan çocuğuna rastgeldileri an hemen onu öldürüverdi. Dedi ki: Bir tertemiz nefsi, bir nefs karşılığında olmaksızın öldürdün mü?. Muhakkak ki, pek kötü bir şey yapmış oldun.
Hz. Musa'nın bu mazeretini Hz. Hızır kabul ederek yine arkadaşlığa devam ettiler ve gemiden çıkarak yürüdüler. (Yine) yollarına (gittiler, nihayet bir oğlan çocuğuna rast geldikleri an) onu diğer çocuklar ile beraber oynamakta buldular. Hz. Hızır onu hemen (öldürüverdi) ne şekilde öldürdüğü Kur'an'ı Kerim'de anlatılmış değildir. Başını duvara vurmak veya başını el ile çekip veya bıçak ile kesip koparmak gibi bir şekilde onun hayatına son vermiş olduğu rivayet olunuyor. Bu hadiseyi gören Hz. Musa (dedi ki:) Ey Arkadaşım!, (bir tertemiz nefsi) günahtan uzak bir genci (bir nefs karşılığında olmaksızın) şer'î bir kısas mahiyetinde bulunmaksızın (Öldürdün mü?.) bu ne garip bir muamele!, (muhakkak ki, pek kötü bir şey yapmış oldun) akılların inkâr, nefislerin nefret edeceği bir harekete bulundun. Ne için buna lüzum gördün. Bu çocuğun hayatını iade artık bizim için mümkün değildir.
Dedi ki: Ben sana demedim mi ki, şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin.
Hızır Aleyhisselâm da (dedi ki:) Ya Musa!. (Ben sana) evvelce (demedim mi ki, şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin) gördün mü sabredemedin, sözünde durmayarak yine itirazda bulundun. Hz. Hızır bu ihtarına "sana" tabirini de ilâve etmiş, Hz. Musa'nın daha ziyade nazarı dikkatini çekmek istemişti.
Dedi ki: Bundan sonra sana bir şeyden sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Muhakkak ki, benim tarafımdan özre erişmiş oldun.
Hz. Hızır'ın bu ihtarı üzerine Musa Aleyhisselâm haya ederek ve bir pişmanlık eseri göstererek tekrar (dedi ki: Bundan sonra) bu defaki sualimden başka (sana) yapacağın herhangi (bir şeyden sual edersem artık bana arkadaş olma) beni arkadaşlığına alma, benden ayrıl (muhakkak ki) sen (benim tarafımdan özre erişmiş oldun) sana iki defa itirazda bulunduğum için artık sen mazursun, beni arkadaşlığından ayırabilirsin, senin gibi iyi hali Allah tarafından haber verilmiş ve kendisine tâbi olmaklığım emrolunmuş olan muhterem bir zatın elbetteki, her hareketi, meşru ve bir hikmete dayanmaktadır, ona karşı itiraza yer yoktur. Bu konuşma üzerine yine arkadaşlıkları devam etti.
Sonra yine gittiler, bir belde ahalisine varınca onun ahalisinden yiyecek istediler. Onlar ise bunları misafir kabul etmekten kaçındılar. Derken orada bir duvar buldular ki, yıkılmak istemekte idi. Onu hemen doğrultu verdi. Dedi ki: Eğer dileseydin bunu üzerine elbette bir ücret alıverirdin.
hemen hemen yıkılacaktı. Hz. Hızır ise (onun hemen doğrultuverdh mübarek eliyle temas ederek onu dosdoğru bir hale getirdi. Böyle bir mucize gösterdi.
Hz. Musa'nın bu ifadesi üzerine Hz. Hızır da \dedi ki:) Ya Musa!. Aleyhisselâm Çişte bu) vakit veya benim ücret almadığımı söylemekliğin veyahut bu üçüncü sualin (benimle senin aramızın ayrılışıdır) Çünkü: Hz. Musa demişti ki: Bundan sonra sana bir daha sualde bulunursam artık bana arkadaş olma, aramızda arkadaşlık kalmasın. Şimdi Hz. Hızır da dedi ki: (Üzerine sabra muktedir olmadığın şeylerin) benim yaptığım üç tür muamelenin (izahını sana haber vereceğini) o üç meselenin tevilini, tefsirini, hikmetini sana bildireceğim, artık arkadaşlığımıza son verilmiş olsun.
Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdar vardır ki, her -sağlam- gemiyi zulmederek alıvermektedir.
Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm'ın üç muamele hakkındaki itiraz edercesine vaki olan sorularına, onların sebebini, iç yüzünü göstermek üzere Hızır Aleyhisselâm'ın şu vermiş olduğu cevapları beyan buyurmaktadır. (Şöyle ki: Gemi) o yaraladığım gemi, (denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi) deniliyor ki, onlar on kardeş olup beşi kötürüm bir halde imiş, geçim vasıtaları gemiden ibaret olup kendilerini zalimlere karşı müdafaadan âciz bulunuyorlarmış. (Artık ben onu) o gemiyi (kusurlu yapmak istedim) onu geçici olarak faydasız hale gelmiş, tamire muhtaç bulunmuş gibi göstermek diledim. (Ve onların ötesinde) ön taraflarında veya arka taraflarında (bir hükümdar vardır ki, her) sağlam, iyi (gemiyi zulmederek alıvvermektedir) işte bu zalimin gasbından kurtarmak için o gemiyi öyle kısmen arızalı etmiş oldum. 0 kâfir hükümdarın adı "Celendiyyibni kerker" veya "Menule Ibni celendiyyil ezdî" imiş.
Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. İmdi onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk.
Öldürülen (Oğlana gelince, onun anası ile babası iki mümin kimselerdir) bu oğlan ise deniliyor ki, buluğ çağına ermişti, yol kesicilik yapıyordu, çirkin işler yapmaya devam eyliyordu. Veya kâfir tabiatlı bir çocuk idi, ileride kâfirce hareketlerde bulunabilecekti. (İmdi onları) o ana ile babayı ileride (bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk) evlât sevgisi onları öyle bir felâkete sevk edebilirdi.
Artık biz istedik ki, Rableri onlara ondan temizlikçe daha hayırlısını ve marhemetce daha yakınını bedel olarak versin.
(Artık) o oğlanı öldürmekle (biz istedik ki, rableri onlara) o ana ile babaya (ondan) o öldürülen oğlandan (temizlikçe) günahlardan, kötü huylardan temiz olmak itibariyle (ve) kendilerine karşı (merhametçe) hürmet ve itaatçe (daha yakınını) o oğlana (bedel olarak versin) işte böyle bir gayeye binaen o oğlan öldürülmüş, onun şerrinden anababası kurtarılmıştır. Bu oğlanın adı "Ceysur" imiş. Deniliyor ki: sonra o ana ile babanın bir kızı dünayaya gelmiş, bir Peygamber ile evlenmiş, bir Peygamberin de annesi olmuştur ki, Cenab-ı, Hak, o Peygamber ile bir ümmeti hidayete erdirmiştir.
Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi. Artık Pabbi diledi ki: Onlar erginlik çağına ersinler
Düzeltilen (duvara gelince, şehirde) o uğradığımız "kariyye" denilen beldede (İki yetim oğlanın idi) adları "Esrem" ve "Sarim" imiş. 0 duvarın (altında ise onlara ait bir hazine var idi) onun için o duvarın yıkılmasına meydan verilmemiştir. Bu hazineden maksat ise altun ve gümüşten ibaret imiş. Yahut altundan yapılmış bir levha olup iki tarafında pek hikmetli, dindarca cümleler yazılı bulunmakta imiş. (Babaları da iyi bir kimse idi) rivayete göre o zat "kâsih" adında ibadete düşkün sofu bir mümin imiş. Bu ilâhî beyan gösteriyor ki: Bir zatın halinin iyiliği, çok kere zürriyyetinin, aşiretinin, etrafında bulunaların Allah'ın korumasında bulunmalarına bir vesile olur. (Artık Rabbin diledi ki: Onlar) o iki yetim (erginlik çağına ersinler de) bülûğe erip düşünce olgunluğuna sahip bulunsunlar da o zaman (hazineleri çıkarıversinler) ondan istifadede de bulunsunlar. Bu duvarın böyle düzeltilmesi, hazinenin koruma altında bulundurulması (Rabbinden bir rahmet olarak) böyle yapılmıştır. (Ve onu kendi reyimle yapmış olmadım) bu hususta kendi içtihadımla hareket etmedim. Onu ancak Allah Teâlâ'nın emriyle, onun ilhamiyle yapmış oldum. (İşte bu,) beyan olunan sebepler, maksatlar (üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır) o yaptığım şeyler, böyle birer gayeye, faydaya binaen yapılmıştır. Bu kıssadaki faidelerden biri de şudur ki: Bir insan ne kadar bilgin olsa da yine her şeyi hemen anlayamaz. Binaenaleyh, yalnız kendisini görüp durmamalıdır ve her güzel görmediği şeyi, sebebini anlamadıkça hemen inkâr etmemelidir. Olabilir ki, o şeyde gizli bir fâide, bir menfaat bulunmuş olur da onu kendisi bilemez, İnsan, daima bilgilerini arttırmaya çalışmalıdır, İlim adamlarına karşı mütevazice harekette bulunmalıdır, kendisinin bir kusurunu anlayınca onu itiraf edip özür dilemelidir, özür dileyenlere karşı da affedici bulunmalıdır, sertlikle muameleden çekinmelidir. İnsanî erdemler, sosyal terbiye bunu gerektirir.
Bu mübarek âyetler, bu sûredeki dördüncü kıssayı teşkil ediyor. Resûl-i Ekrem'den sual edimiş olan Zülkarneyin'in kıssasını bildiriyor, Zülkarneyin'in doğu ve batıya seyahatini, bu esnada ne gibi bir kavme tesadüf ettiğini anlatıyor ve Zülkarneyin'in müminler ile kâfirlere karşı nasıl bir siyaset takibedeceğini bildirmiş olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. (Sana) Yahudîler veya onların teşvikiyle Mekke müşrikleri bir imtihan maksadiyle (Zülkarneyin'den sual ediyorlar) onun tarihi hayatına dair senden bilgi istiyorlar. Onlara (de ki: Ona dair size kâfi bir haber hikâye edeceğimdir) Zülkarneyin'in kıssasanı bir ilâhî vahye dayanarak size bildireceğimdir.
Biz onu yeryüzünde bir kudrete erdirdik ve ona her şeyden bir sebep verdik.
(Artık o) Zülkarneyin. böyle ilâhî nimetlere, yardımlara nail olunca batıya doğru (bir yol takibe başladı) güneş gibi doğu tarafından batı tarafına yöneldi, yol açıktı. Deniliyor ki: Tövbe kapısı batıda olduğundan onun için olmalıdır ki, evvelâ o tarafa yola çıkmayı gerekli gördü.
Tâki, güneşin battığı yere vardı, onu siyah bir çamur gözesinde batar -gibi- buldu ve onun yanında bir kavim de buldu. Dedik ki: Ey Zülkarneyin!. Ya azap edersin veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın.
(Tâki) bu yürüyüşte ^güneşin battığı yere vardı) yani: Batı tarafındaki yer sahasının sonuna kavuştu. Batıda Büyük Okyanus denilen denizin kenarına varıp durdu (onu)
güneşi, görülüş itibariyle (bir siyah çamur gözesinde batar) gibi (buldu) artık onun ötesinde yaşanan bir yer kalmamıştı. Bu batma, göz ile görünüşe göredir. Nitekim bir gemi ile denize açılmış olan kimse de akşamleyin güneşi denizde batıyor gibi görür. Halbuki, güneş denizden değil, bütün yer küresinden binlerce defa daha büyüktür. (Ve onun) o sahile bitişik gözenin (yanında bir kavim de buldu) bu kavim, deniliyor ki kâfir imiş, elbiseleri vahşi hayvanların derilerinden, yiyecekleri de denizin dışarıya attığı balıklar gibi şeylerden ibaret bulunuyormuş. Cenab'ı Hak buyuruyor ki: Biz de (dedik ki. Ey Zülkarneyin!.) sen serbestsin bu kavmi (ya cezalandırırsın) onları küfürlerinden dolayı öldürüverirsin (veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın) onları İslâmiyete davet ederek kendilerini irşada çalışırsın, kendilerine dinî meseleleri öğretirsin. Diğer bir yoruma göre onları ya öldürür veya esir alırsın.
Zülkarneyin de bu emri aldığı vakit (dedi ki: her kim) nefsine (zulüm ederse) davetimi kabul etmez, küfründen ayrılmazsa (elbette onu cezalandırırız) onu öldürürüz
(Amma her kim) davetim gereğince (İmân eder) dinî esasları kabul ve tasdik eyler (ve güzel amelde bulunursa) üzerine düşen vecibeleri, insanî vazifeleri ifaya çalışırsa (artık onun için çok güzel bir mükâfat vardır) ki, o da cennettir, ebedî saadettir. (Ve ona) öyle imân eden kimse için kendisiyle (emr ettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz.) ona namaz gibi, zekât gibi, cihat gibi yapabileceği şeyleri teklif ederiz, yapamıyacağı pek meşakkatli şeyleri teklif etmeyiz.
Sonra da başka bir yol takip etti.
Bu mübarek âyetler de doğu tarafına seyyahatte bulunan Zülkarneyinin o civarda kendilerini güneşten koruyacak bir şeye sahip olmayan bir kavme tesadüf ettiğini bildiriyor. Sonra da başka bir yolu takibederek iki sed civarında yaşayan âciz bir kavme de rastladığını ve onların kendilerini Yecüc veya Mecüc denilen iki taifeden korumak için aralarına bir engel yapılmasını teklif etmiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Zülkarneyin, batı tarafına seyahatından (sonra da başka bir yol takîbetti) doğu tarafına yöneldi, seyahatına devamda bulundu.
Vaktaki güneşin doğduğu bir tarafa kavuştu, onu bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı, bir siper yapmış değildik.
Zülkarneyinin seyahati (işte böylece) idi. Güneşin battığı yere kadar gittiği gibi doğduğu tarafa da gidiverdi, öyle birtakım kavimlere tesadüf etti, kendisinde öyle bir kuvvet, bir hâkimiyet bulunmuş idi. (Şüphe yok ki, onun yanında) Zülkarneyin'in maiyetinde erlere, silâhlara ve başka şeylere dair (neler olduğunu biz ilmen kuşatmışızdır) Yani: Onun sahip olduğu kuvvetler, haşmetler o kadar çok idi ki, onları bilen ve haberdar olan Yüce Allah'dan başkası tamamen bilip takdir edemezdi.
Sonra diğer bir yolu takibe başladı.
Zülkarneyin (sonra diğer bir yolu takibe başladı) doğu ile batı arasında güneyden kuzeye doğru ayrılmış bir üçüncü yola gidiverdi.
Vaktaki, iki dağın arasına kavuştu, onların yakınında bir kavim buldu ki, söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler.
(Vaktaki) Zülkarneyin, bu yeni yolu takibetti (iki dağın arasına kavuştu) burası Türkistan'ın kesildiği, doğru tarafında son bulduğu bir saha imiş. Zülkarneyin, (onların) o iki dağın (yakınında) oturan (bir kavim buldu ki) onlar, kendi dillerinin yabancı oluşundan ve zekalarının noksanından dolayı âdeta (söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler) Zülkarneyin ile beraberindeki zatların sözlerini kolaylıkla anlayacak bir durumda bulunmuyorlardı. Kendilerinin sözleri kolaylıkla anlaşılabilmezdi.
Dediler ki: Ey Zülkarneyin!. Şüphe yok ki, Yecüc ile Mecüc, yerde fesat çıkarıp duran kimselerdir. Bizim ile onların arasına bir sed, yapman için sana bir ücret versek olur mu?.
Bu kavim (dediler ki: Ey Zülkarneyin!.) yani bunlar bir mütercim vasıtasiyle maksatlarını arzettiler veya bunların sözlerini yabancılığına rağmen Zülkarneyin, ilâhî bir lütuf olan yeteneği ile anladı. (Şüphe yok ki. Yecüc ile Mecüc) denilen iki kabile (yerde) bizim ülkemizde (fesat çıkarıp duran kimselerdir) bunlar birçok kimseleri öldürüyor, birçok yerleri tahrib ediyor, bütün ekinleri ve hattâ öldürdükleri insanların etlerini yiyip duruyorlar. (Bizim ile onların arasına bir sed) bir engel, bir mâni olacak duvar (yapman için sana bir ücret versek olur mu?) Bunu kabul eder misin?. Yani: Sana bir ücret veya bağış olarak bir mal verecek olsak şu iki dağ arasında bir sed yapıp da o iki kavmin tecavüzünden bizleri korumuş olursun, sen bizim bu teklif imize muvaffak eder misin?.
Dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu -nimetler sizin bana vereceğiniz ücretten- hayırlıdır. Siz bana bir kuvvet ile yardım edin, sizinle onların arasına bir kuvvetli sed = engel yapayım.
Bu mübarek âyetler de Zülkarneyin'in iki dağ arasında pek kuvvetli, pek sanatkârane bir sed yaptığını bildiriyor. Artık arka tarafta kalan kabilelerin oradan çıkıp etrafa saldıramaz olduklarını ve bu bir rahmet eseri olup kıyamete yakın onun yıkılıp dümdüz bir hâle geleceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Zülkarneyin, kendisine bir ücret vermelerini teklif eden kavme (dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu) nimetler, mal, mülk vesair sebepler, sizin bana vereceğiniz karşılıktan, ücretten-hayırlıdır. 0 sizin vereceğiniz ücrete ihtiyaç yoktur. (Siz bana bir kuvvet ile yardım edin) kendi ellerinizle, kuvvetlerinizle ve bir takım inşaat aletleriyle bana yardım etmeniz yeterlidir. (Sizinle onların) o Yecüc ile Mecüc denilen iki kabilenin faraşına bir kuvvetli sed) çok sağlam bir engel (yapayım) o sayede o kavimlerin hücumundan kurtulmuş olursunuz.
Bana demir parçaları getirin, iki dağın arası bir seviyeye gelince körükleyin dedi. Onu ateş haline koyduğu zaman da getirin bana, dedi. Üzerine erimiş bakır
Siz (Bana) ancak büyükçe (demir parçaları getirin) dedi. Onlar da getirdiler, inşaata başlanıldı. Vaktaki: (İki dağın arası) bu demir parçalariyle doldurulup (bir sevîyyeye) birbirine denk bir hâle (gelince körükleyin dedi) onlar da körüklediler. (Onu) o körüklenen demir kütlesini (ateş haline koyduğu zaman da) orada çalışanlara (Getirin bana dedi: Üzerine) o ateş gibi hararetli bir hale gelmiş olan demirlerin üzerine (erimiş bakır dökeyim) Zülkarneyin, bunu böyle yapmakla demirler ile bakılar birbirine karışarak pek büyük sanatkârane bir kale duvarı vücude gelmiş oldu.
Artık ne onun üstüne çıkmaya kadir oldular ve ne de onun için bir delik açmaya güçleri yetti.
Ne zaman ki böyle pek sağlam, enteresan bir duvar yapılmış oldu (artık ne) Yecüc ile Mecüc ve ne de başkaları (onun) o şeddin (üstüne çıkmaya kadir oldular) onun düzgünlüğü, yüksekliği buna mâni idi. (ve ne de onun için bir delik açmaya güçleri yetti) onun sertliği, demirden yapısı buna müsait değildi. 0, Zülkarneyin gibi büyük bir zatın göstermeğe muvaffak olduğu muazzam bir harika idi.
Dedi ki: Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vadi geldiği vakit ise onu dümdüz etmiş olacaktır. Ve Rabbimin va'di, bir hak olmuştur.
Bu mübarek âyetler, kıyamete yakın Yecüc ile Mecüc'ün ne acayip bir tarzda meydana çıkacaklarını, artık gözleri perdeli, hak sözü dinlemekten kaçınan, kerem sahibi olan Yaratıcıyı değil, yaratılmışları kendilerine dost edinmeye cüretkâr olan kâfirlerin de cehenneme sevkedilecekleri muhakkak olduğundan o pek korkunç manzarayı ibret bakışlarına hemen olacakmış gibi sunmaktadır. Şöyle ki: (Ve o gün) Allah'ın vaadi gerçekleştiği vakit, Yecüc ile Mecüc'ün çıkıp etrafa yayıldığı zaman (onların bazılarını bazısı içinde dalgalanır) mustarip (bir halde bırakmışızdır) onlar denizin dalgalanması gibi bir vaziyet almış olurlar, insanlar, cinler biribirine karışarak şaşkın bir halde bulunurlar, derken bir nefhai ulâ = birinci üfleme yüz göstererek bütün mahlûkat ölür giderler, cesetleri çürüyüp dağılır (ve) sonra da (sûr'a üfürülmüştür) ikinci nefha vücude gelmiş (artık) kıyamet kopmuş (onların hepsini toptan toplamışızdır) o ölmüş mahlûkatın hepsi de yeniden hayata erdirilerek mahşerde toplanmış, haklarında lâyık olan muamele yapılmaya başlanılmış olacaktır.
Ve o gün cehennemi kâfirler için bir gösterişle göstermişizdir.
(Ve o gün) bütün mahlûkatı yeniden diriltip öyle topladığımız zaman (cehennemi kâfirler için bir gösterişle) fevkalâde müthiş bir şekilde ortaya çıkararak (göstermişizdir) artık onlar öyle dehşeti belirlenemeyecek bir halde olan cehenneme sevkedilmiş bulunacaklardır.
Onlar ki, gözleri benim zikrimden bir perdede idi ve işitmeğe de kadir olamaz olmuşlardı...
olmuşlardı) kendi karakterleri bozulmuş, kendi haklarında iyilik isteyen zatları kendilerine düşman tanımış, artık onlar selâmet ve hidayetlerine vesile olacak
102. Ya o kâfir olanlar, benden başka kullarımı -kendilerine-dostlar edineceklerini mi sanıverdiler? Biz cehennemi kâfirler için bir konaklık yer olarak hazırladık.
(Ya o kâfir olanlar) Allah'ın, birliğini, O'nun kudretini takdir ve tasdik etmeyip de (benden başka kullarımı) melekler gibi, Hz. Üzeyir ve Hz. Isa gibi ilâhî zatıma karşı kulluk sunmakla övünen bir kısım man I û katı mı kendilerine (dostlar edindiklerini mi sanıverdiler) onları mabud edinerek kendilerinden menfaat mi beklediler?. Bu ne kadar cahilce bir hareketi. (Biz cehennemi) bütün (kâfirler için bir konaklık yer olarak hazırladık) artık onların istifade edecekleri yer ancak cehennemdir. Onlar için başka bir ziyafet yeri düşünülemez. Bu ilâhî beyan o kâfirler hakkında bir alay etme ve yanlış davrandıklarını bildirmeyi içermektedir. Artık onlar ne kadar aldanmış olduklarını anlasınlar.
De ki: Size amellerce en çok hüsrana düşmüş olanları haber vereyim mi?.
(Onlar) o çaba ve gayretleri boşa giden şahıslar, o kimselerdir (ki, dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir.) Bütün zayi ve batıl olmuştur. Ve halbuki, onlar güzel bir amel yapar olduklarını zannederler) Evet., bunlar bir takım amellerde bulunurlar, bunları lâyık olduğu üzre meydana getirmiş olduklarını sanırlar, bunlardan dolayı büyük bir gurura kapılırlar. Ne yazık ki: Bu amelerinin uhrevî mükâfatına nail olamayacaklardır.
Onlar, o kimselerdir ki, Rablerinin âyetlerini ve görüleceğini inkâr ettiler. İmdi onların amelleri bâtıl olmuştur. Artık kıyamet günü onlar için bir terazi tutmayacağız.
Çünkü (onlar) öyle hüsrana düşenler (o kimselerdir ki. Rablerinin ayetlerini) onun ilâhî birliğini aklen ve naklen gösteren delilleri, burhanları kabul etmezler (ve) o Yüce Yaratıcının (görüleceğini) kıyametin meydana geleceğini, cismanî ve ruhanî hasrın gerçekleşeceğini, insanların mahşere sevkedileceğini, hak etmiş olanların Allah'ın cemâlini görme şerefine nail olacaklarını (inkâr ederler) böyle kâfirce, inatçı bir vaziyet alıp dururlar. Artık onlar cehenneme lâyık olmuş olmazlar mı?, (imdi onların amelleri batıl olmuştur) o kötü inançlarından, inkârlarından dolayı kendilerinin dünyadaki amelleri zayi, büsbütün yok olduğundan, onlardan dolayı bir sevaba nail olamayacaklardır. (Artık kıyamet günü onlar için) o amelleri zayi olan şahıslar için (bir terazi tutmayacağız) o amellere bir kıymet vermiyeceğiz. Çünkü îmanla beraber olmayan herhangi bir amelin uhrevî bir kıymeti yoktur ki, onun değeri, sevabı bir uhrevî terazi ile belirlensin.
İşte onların cezaları, küfrettikleri ve âyetlerimizi ve Peygamberlerimizi eğlence yerine tuttukları için cehennemdir.
Bu mübarek âyetler de îmân edip güzel işler yapanları cennetler ile müjdeliyor. Cenab-ı Hak'kın ilim ve hikmetine ait kelimelerin sonsuz olduğuna işaret buyuruyor. Resûl-i Ekrem'in de ilâhî vahye nail, insanları Allah'ı birlemeye davete memur bir yüce Peygamber olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (O kimseler ki, îmân ettîler) küfür ve şirkten kaçınarak islâmiyetle vasıflandılar (ve güzel güzel amellerde bulundular) imanlarının kemâline şahitlik eden namaz gibi, oruç gibi farizeleri, güzel güzel ahlâkî vazifeleri ifaya çalışıp durdular (onlar için) Öyle mümin, güzel amellere sahip zatlar için (firdevs cennetleri, elbetteki, bir konak olmuştur) o zatlar, cennetlerin en yükseği olan ve üstünde Allah'ın Arşı bulunan firdevs adındaki cennetin bostanlarına, bağlarına, bahçelerine nail olacaklardır. Ebu Hüreyre Radiallahü Teâlâ anhdan rivayet edilen bir hadisi şerifte buyuruluyor ki: Allah Teâlâ'dan bir şey isteyecek olunca ondan Firdevsi isteyiniz çünkü o, cennetin ortasıdır, en yücesidir, onun üstünde de Rahman'ın Arşı vardır, cennetlerin suyu firdevsten akar. Keab Hazretleri de demiştir ki: İyiliği emreden ve kötülükten sakındıran müminler, bu firdevs cennetlerinde bulunacaklardır.
Orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak istemezler.
Artık o firdevs cennetlerine nail olanlar (orada ebedî olarak kalıcılardır) orada ebedî bir halde ikamet edip mutlu bir şekilde yaşayacaklardır. (Oradan ayrılmak istemezler) orası o kadar güzel, neş'e vericidir ki, artık ondan ayrılıp daha yüksek bir başka makama intikâl etmelerini tasavvur bile etmezler.
De ki: Eğer Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa elbette Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenir biter. İsterse denizin bir mislini de yardımcı getirecek olsak.
İslami Okul Okulların En Önemlisi