Tefsir Kulliyati - 21. Sayfa - Bilmen
Bu }übarek òyetler, hesap gününün yiklaştığını, buny rağmen(inkarcı|arın gaflet ve sapıklık içinde yaşadıklarını bildiriyor. Hz. Peygamberin değerinin yüceliğini takdir edemeyip gösterdiği mucizeleri sihir sandıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (insanlara) bütün insanlara veya müşriklere (hesapları yaklatı) yani: Hesaba tâbi olacakları kıyamet günü yaklaştı (halbuki, onlar) o hesaba tâbi olacak kimseler (gaflet içinde) o günü, o hesabı düşünmekten mahrum bir halde kendilerine verilen nasihatlardan, okunan âyetlerden (yüz çevirir kimselerdir.) kendi geleceklerini düşünmezler, nefislerinin arzusuna tâbi olarak gafilce bir halde yaşar dururlar.
(Onlara) o gaflet içinde yaşayan kimselere (Rablerinden yeni bir ihtar gelmez ki,) yani: kendilerini gafletten, cehaletten uyandıracak bir ilâhî vahiy, bir peygamber tebliğ gelmez ki (illâ onu alaycı bir halde dinlerler) fevkalâde bir gaflet, bir cehalet içinde yaşadıkları için öyle kendilerini irşada, hidayete kavuşturmaya vesile olan şeyler ile alayda bulunurlar, onlardan pek ziyade kaçınırlar, âkibetlerini hiç düşünmezler.
Kalpleri gaflet içinde olarak -dinlemiş olurlar- ve zulmetmiş olanlar, pek gizlice fısıltıda bulunurlar da -derler ki- bu sizin gibi bir insandan başka değil, artık siz görür kimseler olduğunuz halde sihire mi geleceksiniz?
Bu mübarek âyetler, fısıltılarda bulunan inkarcı şahıslara karşı Resûl-i Ekrem'in yaptığı ihtarı anlatıyor. 0 gafillerin yüce Peygamber hakkındaki boş yakıştırmalarını ve ondan bir mucize talebinde bulunduklarını naklediyor. Bu inkarcıların da helake uğramış olan eski kavimler gibi İmân nimetlerinden mahrum kalacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Peygamber, o inkarcılara hitaben (dedi ki: Rabbim) beni besleyip yaşatan bana ihsan buyuran yaratıcım (gökteki ve yerdeki söyleneni bilir) gizli ve açık hiçbir söz yoktur ki, onu Cenab'ı Hak bilmesin (ve o) Kainatın Yaratıcısı Hazretleri (her şeyi tamamen işiticidir, bilicidir) ona karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Binaenaleyh ey inkarcılar! Sizin, sözlerinizi de, içerinizdeki kuruntuları da, kötü fiilleriniz ile kanaatlerinizi de 0 Yüce Yaratıcı tamamen görüp bilmektedir, sizi o sözlerinizden işlerinizden dolayı muhasebeye tâbi tutacak, cezaya uğratacaktır.
Hayır, dediler: Karışık rüyalardır, hayır, onu iftira etmiştir, o belki bir şairdir. İmdi bize evvelkilerin gönderilmiş oldukları gibi bir âyet getiriversin.
0 inkarcılar, Resûl-i Ekrem'in göstermeye muvaffak olduğu mucizeleri, kendilerine tebliğ buyurmuş olduğu âyetleri inkâra devam ettiler, (Hayır... Dediler:) o Kur'an (karışık rüyalardır) yani: Yorumu bulunmayan yalan, karışık, muntazam olmayan rüyalardan ibarettir. Yine hepsi veya bazıları dediler ki: (Hayır, onu iftira etmiştir) o Kur'an'ın âyetlerini kendisi tanzim edip Allah'a isnad eylemiştir. Şunu da dediler ki: (0 belki bir şairdir) tebliğ ettiği şeyler, kendisinin hayal ettiği manzu-melerden, şairane sözlerden ibarettir. Bu cahil inkarcılar, Kur'ân-ı Kerîm'in, benzerini getirmek imkânsız olan bir söz mucizesi olduğunu ve Rasûlullahta tecelli eden bir nice hârikaları, fevkalâde üstünlükleri, tebliğatındaki hikmet ve yüceliği takdir edemeyip de şöyle demişlerdi: (İmdi bize evvelkilerin) eski Peygamberlerin Allah tarafından (gönderilmiş oldukları) âyetler, mucizeler (gibi bir âyet getiriversîn) âsâ gibi, Beyaz el gibi, dağların teşbih etmeleri, rüzgârların emre verilmiş olmaları, ölülerin diriltilmeleri gibi bir harika vücude getirsin.
Bunlardan evvel helak ettiğimiz hiçbir belde -ahalisi- imân etmemişti, şimdi bunlar mı imân edecekler?
Eğer istedikleri hârikalar meydana getirilse yine inkâr edecekleri için hemen helak olup gideceklerdi. İşte böyle bir helake hemen mâruz kalmamaları için her
Bu mübarek âyetler, Peygamber Efendimizden evvelki peygamberlerin de insanoğullarından olup onların da diğer insanlar gibi yaşayıp hayatî terk etmiş olduklarını bildiriyor. 0 peygamberler ile bir kısım zatların selâmet ve kurtuluşa nail olduklarını, dinsizlerin de helake uğrayıp cezalarına kavuştuklarını haber veriyor. Bu ümmet için şeref ve selâmete vesile olan Kur'ân'ı Kerîme sarılmanın gereğine işaret buyuruyor. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, "Bu da bizim gibi bir insandır" diye Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr eden müşriklere cevap olmak üzere buyuruyor ki: Ey Yüce Resulüm I (Ve senden evvel de göndermedik) hiçbir zaman insanla melekleri peygamber olarak göndermiş olmadık (ancak kendilerine vahyeden olduğumuz bir takım erkekler gönderdik) bütün çeşitli kavimlere gönderile peygamberler, kendi cinslerinden olan erkek insanlardan ibaret bulunmuştur.
Evet... Peygamberler de insan idi, onlar da insan tabiatında yaratılmışlar idi. Onlar melek değildiler (ve onları) o Peygamberleri melekler gibi (yemek yemez) yemekten; içmekten müstağni (birer ceset kılmadık) bilakis onlar da insan olduk lan için yiyip içmek ve bir takım beşerî ihiyaçlar hususunda sair insanlar gibi idiler (ve onlar) o Peygamberler, cesetleri itibariyle (ebedî kalan kimseler de olmadılar) onlar bu dünyada ebedî kalan veya fevkalâde ziyade yaşayan zatlar da değildiler. Onlar da sair insanlar gibi vefat edip ruhları cesetlerinden ayrılmıştır.
Sonra onlara olan va'di gerçekleştirdik de onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık ve müsrif olanları da helak ettik.
(Sonra onlara) o mübarek Peygamberlere (olan va'di) düşmanlarını helak edip kendilerini selâmet sahasına erdireceğimize dair olan teminat (gerçekleştirdik de) meydana getirdik de (onları) o Peygamberleri (ve dilediğimiz kimseleri) müminlerden vesaireden olup kurtuluşa erdirilmeleri hikmet gereği bulunan bir kısım insanları (kurtardık) onları kurtuluşa erdirdik (ve müsrif olanları da) müşrikleri de, küfür ve isyanlar hususunda haddi tecavüz edenleri de (helak ettik) Artık çağdaş inkarcılar da o gibi müthiş tarihî olaylardan birer ibret dersi almalı değil midirler?
Yemin olsun ki, size bir kitap indirdik ki, sizin şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllıca düşünmez misiniz?
haberdar bulunmuyor musunuz? İşte sizlere ihsan buyurulmuş olan o mukaddes kitap, o eski kavimlerin o müthiş tarihî hallerini sizlerin dikkat nazarlarına
Bu mübarek âyetler, dinsizliklerinden dolayı nice ülkeler ahalisinin mahvı perişan edilmiş olduğunu bildiriyor. Başlarına gelen felâketlerden dolayı zulümkâr olduklarını itiraf ederek nasıl bir vaziyet almış olduklarını, artık pişmanlıklarının kendilerine bir fâide vermiş olmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Çağdaş kâfirler, inkarcılar, bir kere tarihten ibret almalı değil midirler? (Ve halbuki, birnice zulmeden beldeyi) şehirler ahalisini, o zulümleri, inkârları yüzünden (helak ettik) onları parça parça kırıp attık. Onları o kötü hareketlerinin cezasına kavuşturduk (ve onlardan sonra) yerlerine kendileriyle din ve soy bakımından alâkaları olmayan (başka başka birer kavim vücude getirdik) nitekim vaktiyle Yemen'de, Kudüs havalisinde böyle olmuştur. Artık böyle müthiş inkılaplar, sonraki kavimler için birer uyanma vesilesi olmalı değil midir?
Ne zaman ki, onlar bizim azabımızı hissetiler, onlar hemen oralardan süratle kaçınmaya başladılar.
(Vaktaki, onlar) o helak olan ahali (bizim azabımızı hissettiler) başlarına gelecek olan şiddetli cezanın başlangıcını görüp anladılar (onlar hemen oralardan) o bulundukları beldelerden (süratle kaçınmaya başladılar) binmiş oldukları hayvanları dizginleyerek kaçıp kurtulmak ümidine düştüler.
Kaçmayınız ve içinde nimetlendiğiniz yere ve meskenlerinize geri dönünüz. Umulur ki siz, sual olunacaksınızdır.
Bu firara başlayan sapıklara bir lisanı hal ile veya meleklerin lisaniyle denildi ki: (Kaçmayınız) nereye gidiyorsunuz? Durunuz (ve içinde nimetlendiğiniz yere ve meskenlerinize geri dönünüz) Öyle kendileriyle iftihar edip durduğunuz varlıkları şimdi nasıl terk ediyorsunuz? (Umulur ki, siz sual olunacaksınızdır.) size müracaat edenler, sizinle istişarede bulunmak isteyenler olacaktır veya yurtlarınıza gelecek yolcular, sizin nereye gitmiş olduğunuzu sorup duracaklardır. Sizler ki, onlara bir gösteriş için mallarınızdan harcamada bulunur idiniz! Artık kaçmayın, yerlerinize dönünüz, başınıza gelenleri soracak olanlara bile bile anlatınız! Bu beyanat, onların haklarında bir alay etmek ve kınamak içindir. Onlar kendi Peygamberlerini yurtlarından uzak düşürmek isterlerken kendileri daha sonra böyle bir olay karşısında kalacaklardır.
Dediler ki: Vay halimize!.. Muhakkak ki, biz zalimler olmuş idik.
0 inkarcılar, vaktaki kurtuluş ümidini yitirdiler, azaba tutulacaklarını yakinen bildiler, büyük bir üzüntü ile (dediler ki: Vay halimize!) Ey helakimiz neredesin, gel bize (muhakkak ki, biz zalimler olmuş idik.) Peygamberleri yalanlamış, rabbimizin emirlerine muhalefette bulunmuştuk. Binaenaleyh böyle bir azabı hak etmiş bulunuyoruz. Bu onların cinayetlerini bir itiraf demektir. Ne yazık ki, artık pişmanlığın zamanı geçmiştir, böyle gözleri önündeki azabı görür dururlarken yapacakları bir itiraf, bir pişmanlık kendilerine bir fâide vermez.
Artık onların bütün çağırmaları, bundan başka olmadı. Tâki: Onları biçilmiş, sönmüş kimseler kıldık.
(Artık onların bütün çağırmalar!) kendi aleyhlerinde dua edip durmaları (bundan) böyle vay halimize diyip başlarına helaki davet etmelerinden (başka olmadı) onlar böyle çağırmaya devam ettiler (tâki, onları biçilmiş, sönmüş kimseler kıldık) kılıçlar ile vesaire ile parçalanmış, ölüp gitmiş bir hale getirdik. İşte küfürün, Allah'ın eserlerini görüp de Cenab-ı Hak'kın varlığını, birliğini, kudret ve azametini tasdik etmemenin müthiş neticesi!
Ve göğü ve yeri ve bunların aralarında olanları, oyuncular olarak yaratmadık.
Bu mübarek âyetler, Yüce Yaratıcı Hazretlerinin bütün âlemleri boş yere yaratmamış olduğunu bildiriyor, bütün yaratılış eserlerinin birer hikmet ve menfaate
0 hikmet sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (Eğer biz bir eğlence edinmek istese idik) eğlence ve oyun türünden bir şey yapsaydık onu öyle dünyada görülen eğlenceler türünden değil (elbette onu kendi tarafımızdan) ilahlık şanına lâyık bir şekilde (edinirdik) onu öyle cisim ve maddelerden değil, mücerred şeylerden, insanlığın düşünemiyeceği yüce şeylerden edinirdik. Evet... (Eğer yapacaklar olsa idi) öyle harikulade, insan düşüncelerinin üstünde bir surette yapar idik. Fakat oyun ve eğlence etmek Allah'ın şanına aykırı olduğundan bunlar asla edinilmemiş ve gerekli görülmemiştir. Artık bu gördüğünüz kainat da şüphe yok ki, bir oyuncak, boş bir şey kabilinden değildir. Bilakis bütün bunlar, birer hikmet ve menfaat gereğidir.
Evet... Yüce Yaratıcı Hazretleri, oyun ve eğlenceden uzak olduğunu beyan için buyuruyor ki: (Hayır) biz oyun ve eğlence gibi abes, bâtıl şeyleri yapmayız. Bilakis (hakkı bâtılın üzerine atarız da) hikmet ve menfaate uygun şeyi, İmân ve itaati, oyun ve eğlenceyi, küfür ve isyanın üzerine saldırırız da (onu) o oyun ve eğlenceyi o imana aykırı şeyleri (parçalar da) o şeyler (derhal yok olup gitmiş bulunur) nitekim asırlarca küfür içinde yaşamış olan eski ülkeler ahalisi böyle parçalanıp mahvolmaya mahkûm bulunmuşlardır. (Ve) Ey dinsiz kimseler! (şiddetli azap olsun size) cehennem azabından asla kurtulamıyacaksınızdır. (0 vasıflandırdığınız şeylerden dolayı) yani: Ey dinsizler, inkarcılar! Cenab-ı Hakka çocuk ve eş isnat ettiğinizden, onun fiilinin oyun ve eğlence olduğuna inanmış bulunduğunuzdan dolayı ebedî helake mâruz kalınız. Bütün insanlar, melekler vesaire kâinatın yaratıcısının hikmeti gereği yaratmış olduğu şeylerden başka değildir.
Ve göklerde ve yerde kim varsa onun içindir ve onun huzurundakiler, ona ibadette bulunmaktan asla kibirlenmezler ve yorgunluk da duymazlar.
(Ve göklerde ve yerde kim varsa onun içindir) o Yüce Yaratıcının yaratma ve mülk bakımından birer mülkü, birer kudret eseridirler, (ve onun huzurundakiler) yani: Şeref ve rütbe bakımından o ezeli mabuda manen yakın olan melekler (ona) o kâinatın yaratıcısına (ibadette bulunmaktan asla kibirlenmezler.) kendilerini büyük sanarak böbürlenirce bir vaziyet almazlar, ibadet ve itaatte bulunmaktan bir an hâli olmazlar, kulluk arzında bulunup durmayı kendileri için pek büyük bir şeref sayarlar. (Ve) o melekler yaptıkları sürekli ibadet ve itaatdan dolayı (yorgunluk da duymazlar.) bilakis tam bir şevk ile ibadetlerine devam eder dururlar.
Gece ve gündüz teşbihle bulunurlar, asla fitur getirmezler.
Evet... O mübarek melekler (gece ve gündüz teşbihle bulunurlar) bütün vakitlerde Cenab'ı Hak'ki takdis ve tenzih ile meşgul olurlar, pek büyük bir manevî zevk içinde ya; arlar. (Asla fit ur getirmezler.) hiç bir vakit usanmazlar, yorulmazlar, zayıf düşmezler, teşbih ve tehlilden asla geri durmazlar. Artık insanlar için nasıl uygun olabilir ki: Üzerlerine düşen kulluk vazifesini ifaya çalışmasınlar, o sayede manevî bir yakınlığa kavuşmak arzusunda bulunmasınlar!..
Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın birliğini bildiriyor. Birçok ilâhların varlığı takdirinde kâinatın fesada mâruz kalmış olacağını ve birçok ilâha dair bir delil getirilemeyeceğini ihtar ediyor. Bütün semavî kitapların Allah'ın birliğini söylediklerini, bütün Peygamberlerin de Allah Teâlâ'nın birliğine dair ilâhî vahye mazhar olup yalnız ona ibadetle mükellef bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ müşriklerin cehaletini kınamak ve teşhir etmek için buyuruyor ki: (Yoksa onlar) o putlara tapan kâfirler (yerden bir takım tanrılar mı edindiler ki,) yani:
- Diyelim ki iki ilâh bulunsa da bunlardan biri bu âlemleri yaratmış olsa, diğerinin varlığı fazla, yaratıcılığı sabit olmamış olur. Bunlardan biri bu âlemlerin bir kısmını, diğer biri de diğer bir kısımını yaratmış bulunsa her ikisinin de yaratıcılığı sınırlı, bir kısım şeyleri yaratmaya kadir olamamış veya onu yaratmadan men'e mâruz bulunmuş olur. Böyle bir hal ise acizliği gösterir, yaratıcılığa aykırıdır.
- İki ilâhtan biri bu kâinatı yarattıktan sonra diğeri de bu kâinatı tekrar yaratmış olamaz. Çünkü bu, elde olanı yeniden elde etmek türünen olacağı için imkânsızdır.
- İki ilâhtan herbiri diğerinin yaratmasına mâni olabilirse veya olamazsa her ikisi de âciz bulunmuş olur. Aciz olan ise elbette ki: İlahlık, yaratıcılık vasfını taşıyamaz.
- İki ilâhtan her biri diğerini dilediği zaman mahvedebilirse ikisi de âciz bulunmuş olur. Biri mahvedebilip diğeri edemezse diğeri acîz bulunur. Aciz olan ise ilâh olamaz.
- İki ilâhtan biri bu âlemi yok etmek istediği halde diğeri bunun bekasını dilese bu iki durum birden gerçekleşemez. Çünkü bunlar, birbirinin zıddıdır. İki zıddın bir araya gelmesi ise mümkün değildir. Bu iki halden yalnız biri vâki olursa bunu istemeyenin acizliği ortaya çıkar ve yaratıcılığı olmadığı anlaşılır.
- İki ilâhtan herbiri diğerinin varlığına, kuvvetinden istifadeye muhtaç olursa ikisi de âciz demektir. Biri muhtaç olup da diğeri muhtaç olmazsa artık muhtaç olan ilahlık ve yaratıcılık vasfına nasıl sahip olabilir?
- Malumdur ki, bir idare, bağımsız iki hükümdarın hâkimiyeti altında bulunamaz. Çünkü bunlardan her biri, gerçek başkanlığın kendisine ait olduğunu iddia eder, bütün muamelelerin kendi emriyle, kendi yönlendirmesiyle yapılmasını gerekli görür. Bunun neticesinde ise idare bozulur, bütün işler bozulur, intizam ve sükûnet adına bir şey kalmaz.
-Bütün bu deliller gösteriyor ki: Hangi takdirde olursa olsun birden çok ilâh inancı bâtıldır. Bir çok ilâhların varlığı, kâinatın bozulmasını gerektirir ve haddizatında imkânsızdır. Her zerresinde bir fayda ve hikmet tecelli edip durduğunu görmekte olduğumuz bu kâinatın böyle bir intizam dairesinde, pek güzel ve eşsiz bir şekilde vücude gelmiş, fesada uğramamış olduğu, onu yaratan zatın yaratıcılığında, il âh lığında tek olduğunu açık bir şekilde isbat etmektedir.
Allah T e âlâ yapacağından sual olunmaz, onlar ise sual olunurlar.
- Evet... (Allah Teâlâ yapacağından sual olunmaz) o, kâinatın yaratıcısıdır, kuvvet ve azamet sahibidir, bağımsız hâkimiyete mâliktir, o yaptığı şeylerden dolayı asla mes'ul değildir, (onlar) kullar (ise sual
(linki onlar birer mahluktur, kullukla, kul olmakla vasıflıdırlar, yaptıkları şeylerden mesuldurlar. Artık böyle bir durumda bulunanlar, hiç Cenab'ı Hak'ka denk olabilirler mi? O kâinatın yaratıcısının
O müdrikler, ne yapıyorlar, ne kadar yanlı; düşünüyorlar! (Yoksa) onlar (ondan) o kâinatın yaratıcısı Hazretlerinden (başka ilâhlar mı edindiler?) buna nasıl cüret edebiliyorlar? Resulüm ! Onlara (de ki:) bu iddianıza ait (delillerinizi getiriniz) bu iddianıza ait aklî ve naklî bir deliliniz var mı? Ne yazık ki yok! Buna imkân mı var! Artık delile dayanmayan dinî bir iddia, özellikle birden çok ilâh inancı hiç doğru olabilir mi? Elbette ki, olamaz, (işte bu) Kur'an'ı Kerîm, (benimle beraber olanların) İslâmiyet'i kabul eden zatların (kitabı) dır, onlar için bir öğüttür, bir şeref ve saadet vesilesidir, (ve benden evvelkilerin kitabı) da vardır ki, Tevrat, Zebur, İncil o cümledendir. Bir kere bakınız, bu kitaplarda Allah'ın birliğinin aksine bir delil var mıdır? Bu kitapların hepsi de Cenab'ı Hak'kın ortak ve benzerden yüce olduğunu bildirmekte değil midir? Evet... Bütün bu semavî kitaplar da Allah Teâlâ'nın birliğini söylemektedir, şirkin batıl olduğunu bildirmektedir. Bu böyle iken maalesef o müşrikler, bu kesin delillere bakmazlar, kendi iddiaları ise hiçbir makul delile dayanmış değildir, (hayır onların) tevhid dinine kabule davet edilen müşrilerin (çoğu hakkı bilmezler.) yani: Hak ile bâtılın arasını ayırıp seçemezler, onların ekserisi tam cahil kimselerdir (de onun için) o cehaletlerinden dolayı Allah'ı birlemekten. Peygamberlere tâbi olmaktan (yüz döndürücülerdir) Onlar, o cehaletlerinin et ki siyi e d ir ki tevhid dinini Kabulden kaçınır dururlar.
Ve senden evvel hiçbir Peygamber göndermedik ki, illâ ona şöyle vahyetmiştik. Muhakkak ki, benden başka ilâh yoktur, artık bana ibadet ediniz.
(Ve) Ey son peygamber! (Senden evvel) eski kavimlere (hiç bir Peygamber göndermedik ki, illâ onat o Peygambere ilâhî katımdan (şöyle vahy etmiştik) bütün Peygamberlere vahy ile, semavî kitaplar vasıtasiyle şöyle bildirmiştik: (muhakkak ki, benden başka ilâh yoktur) bütün mahlükatın yaratıcısı, mabudu ancak mukaddes zatımdır. (Artık) Ey kullarım! (bana ibadet ediniz.) sizi yaratan, yaşatan, ortak ve benzerden münezzeh olan mabudunuzu böylece tevhit ve takdis ederek ondan başkasına ilahlık, mabutluk isnat etmeyiniz, başkalarına tapınarak küfr ve şirke düşmeyiniz. İşte şanı yüce Allah, bütün insanlığı böylece bir tevhid dinine davet buyurmaktadır.
Ve dediler ki: Rahman evlât edindi. O, bundan münezzehtir. Hayır... -onlar- ikram olunmuş kullardır.
Bu mübarek âyetler, Cenab'ı Hak'kın kendisine evlât edinmekten münezzeh olduğunu bildiriyor. Allah'ın hâşâ oğlu veya kızları sanılan zatların ise ancak birer değerli kullardan ibaret bulunmuş olduklarını ve Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça onların kimseye şefaat edemiyeceklerini ihtar ediyor. Kendisine ilahlık isnat edecek olan herhangi mahlukun ise cehennem azabına mâruz kalacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir takım müşrikler de Allah'ın şanına layık olmayan isnatlarda bulundular (ve dediler ki. Rahman) bütün mahlükatını besleyen, nimetlerinden faydalandıran yücee yaratıcı (evlâd edindi) nitekim bir kısım Yahudiler Hazreti Uzeyre, Hıristiyanlar da Hz. İsa'ya Allah'ın oğlu demektedirler. Bir kısım Arap kabileleri de melekler Allah'ın kızlarıdır demişlerdir. Halbuki, (O) Yüce Yaratıcı (bundan uzaktır) çünki baba ile evlât arasında bir ihtiyaç, bir cins birliği vardır, hepsi de aynı mahiyette bulunmak lâzımdır. Cenab'ı Hak ise bütün mahlükatın yaratıcısı olduğundan onlara ihtiyaçtan uzaktır, onlar ile aynı cinsten olmaktan yücedir. Bir gerçek nimet verici olan bir ezeli yaratıcı için nimetinin birer eseri olan, hayatı terk etmeye maruz bulunan sonradan yaratılmış mahlükatı hiç evlât olabilir mi? (Hayır...) Onlar, o kendilerine Allah'ın çocukları denilen melekler. Peygamberler (ikram olunmuş kullardır) Peygamberlik ve meleklik payesine sahip, günahsızlıkla vasıflanmış, kul olmakla övünen zatlardır. Kul olmak ise Allah'a çocuk olmaya aykırıdır.
Onlar, söz ile onun önüne geçmezler ve onlar onun emriyle amelde bulunurlar.
(Onlar) o muhterem kullar, Cenab'ı Hak'ka ibadette bulunurlar, onun emirlerine, yasaklarına itaat ve boyun eğmekten asla ayrılmazlar ve (söz ile ona) Hak Teâlâ'ya (tekaddüm etmezler.) yani: Hak Teâlâ Hazretlerinin buyurmadığı bir şeyi kendiliklerinden söylemezler, hakkında ilâhî müsaade bulunmayan bir fiili işlemezler (ve onlar) o muhterem zatlar (onun) Hak Teâlâ'nın (emriyle amelde bulunurlar) onlar sözlerinde olduğu gibi fiillerinde de ilâhî emre tam manasıyla riayetkardırlar. İşte onlar, böyle itaatkâr, değerli birer kuldurlar, yoksa hâşâ Yüce Allah'ın oğulları, kızları değildirler. Hak Teâlâ bundan yücedir, Buna inanmışızdır.
Onların ilerilerinde kini de gerile rinde kini de bilir ve razı olduğundan başkasına şefaat de edemezler ve onlar onun mehabetinden tam bir itina ile korkar kimselerdir.
Evet. Allah Teâlâ o muhterem kullarının bütün söz ve fillerini bilicidir. (Onların ilerilerındekini de) vaktiyle işlemi; oldukları şeyleri de (gerilerindekini de) daha sonra isleyecekleri amelleri de (bilir) o Bilen Yaratıcıya o kullarının önceki ve sonraki amellerinden hiçbiri gizli kaimi; olamaz. Ve o muhterem kulları. Cenabı Hak'kın (razı olduğundan başkasına* ne dünyda ve ne de ahirette (şefaat de edemezler) Allah Teâlâ'nın haklarında şefaat edilmesine razı olduğu kimseler ise ehli İmandan başkası değildir. Binaenaleyh ey müşrikler! o kendilerine tapındığınız, Allah Teâlâ'nın evlâdı saydığınız zatlardan bir şefaat beklemeyiniz, öyle bir ümit ile yaptığınız tapınmalar, sizin için ebedî azaba sebep olacaktır. (Ve onlar) o değerli kullar (onun) Hak Teâlâ'nın (mehabetinden kemâli itina ile korkar kimselerdir.) artık o zatlar, ilâhî iradeye aykırı bir harekette, Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimse hakkında şefâtte bulunamazlar.
(Ve onlardan) bütün mahlûkattan, hattâ birer muhterem kul olan meleklerden ve Peygamberlerden (herkim) faraza ilahlık iddiasına cüret edip de (şüphe yok ki, ben ondan) Allah Teâlâdan (başka bir ilâhım derse) yakasını Allah'ın azabundan kurtaramaz. (Onu cehennem ile cezalandırırız) onu öyle müşrikçe, zalimce iddiasının azabına kavuştururuz. (İşte zâlimleri) müşrikleri (böylece) cehenneme atmak suretiyle (cezalandıracağadır.) onlar böyle şiddetli, ebedî bir azaba mâruz kalacaklardır. İşte Allah'ın şanına aykırı iddialarda bulunanların müthiş âkibetleri!
O kâfir olanlar bilmediler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken biz onları birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hâlâ imân etmezler mi?
Bu mübarek âyetler, inkarcıları uyandırmak için Yüce Yaratıcı Hazretlerinin gökleri, yeri, dağlar ile yolları, geceler ile gündüzleri, güneş ile ayı nasıl harikulade ve birer faydaya dayalı bir şekilde yaratmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (O kâfir olanlar) Cenab-ı Hak'kın varlığını, birliğini inkâr edenler (bilmediler mi ki,) âdeta göz ile görülecek derecede açık olan şu hakikati anlamadılar mı ki, (muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken) ilk yaratıldıklarında birbirinden ayrılmamış bulunurlarken (biz) yani: Ben Yüce Yaratıcı (onları) kudret ve irademle (birbirinden yarıp ayırdık) semalar ile yerin aralarını hava ile açtık, rivayete göre gökler birbirine bitişik bir tabaka halinde iken daha sora yedi tabakaya ayrılmıştır. Yer de bir tabaka iken o da sonra yedi tabakaya bölünmüştür. Bunlar, bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve azametine ait birinci nevi delillerdendir, (ve her diri şeyi sudan yarattık) hayat sahiplerini ve gelişip büyüyen bitkileri ve diğer şeyleri Hak Teâlâ Hazretleri başlangıçta sudan yaratmıştır, bunların bekalarına, devamlarına da suyu bir sebep, bir vasıta kılmıştır. Bu da ikinci nevi delillerdendir. (Hâlâ İmân etmezler mi?) o kâfirler, bu açık delilleri düşünüp de bunları yaratan Yüce Yaratıcının varlığını, birliğini tasdikte bulunmazlar mı? Nedir o kadar gaflet ve cehalet!
(Ve yer yüzünde onları) insanları (çalkalar) rahatsız eder (diye) ona mâni olmak üzere (sabit dağlan yarattık) yer tabakası su üzerine yayılmış, âdeta bir gemi gibi titrer dururken onun üzerinde dağlar vücude getirilerek ona sükûnet verilmiştir. Bu da üçüncü nevi delillerdendir. (Ve onlar da) o dağlar arasında (geniş yollar açtık) aralarında gidip gelecek yolculara kolaylık gösterilmiş oldu. (Tâki maksatlarına erebilsinler) kendi yurtlarında ve sair sahalarda gezerek, seyahatta bulunarak menfaat I arını temin edebilsinler. Bu da dördüncü nevi delillerdendir.
(Ve gök yüzünü de) dünya seması denilen yüksek gök tabakasını da yeryüzüne karşı (bir korunmuş tavan yaptık) bu Allah'ın kudreti ile böyle devam edip durmaktadır. Çözülmeden, aşağıya düşmeden emin bulunmaktadır ve pek güzel bir manzara teşkil etmektedir. Bu da beşinci nevi delillerdendir. (Halbuki, onlar) o inkarcılar, insanların çoğu tonun ayetlerinden) o semalardaki ilâhî kudrete dalâlet ve şahitlik eden birnice harikulade varlıklardan (yüz çeviricilerdir) gökte parlayan milyonlarca büyük ve küçük yıldızları, gök tarafından gelen ışıkları, rüzgârları, yağmurları ve tabiat ve heyet ilimlerinde bildirilen daha nice semavî halleri düşünmüyorlar, bunların ne kadar muazzam birer eser olup bir hükümran yaratıcının varlığına, kudretine şahitlik edip durduklarını düşünmüyorlar, İşte bunlar da Allah'ın varlığını gösteren besince nevi delillerdir.
(Ve> başkası değil ancak 10) Yüce Yaratıcı (dir ki, geceyi ve gündüzü) yarattı. Geceleri istirahate dalarsınız, gündüzleri de yer, içer, Allah'ın nimetlerinden faydalanırsınız. Özellikle birer kudret harikası olup gündüzleri ve geceleri meydana getirmeğe vasıta olan (güneşi ve ayı yaratmıştır) bunların ışıklarıyla, nurlariyle ufuklar aydınlanır tenevvür eder durur ve bunlardan bütün hayat sahipleri faydalanır. Ve bunlardan (her biri) güneş ile aydan ve bunlara tâbi olan yıldızlardan herhangi biri (bir felekte) gökün bir sahasında, kendi yörüngesinde, kendisi için çizdiği dairesi içinde (yüzmektedir) sular içinde yüzenler gibi o alanlarda süratle akıp durmaktadırlar. İşte bu parlak, muhteşem yaratılış eserleri de Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, kudret ve azametine şahitlik eden altıncı nevi delillerden bulunmaktadırlar. Artık bunları her akıl sahibi olan kimse dikkate alıp uyanmalı değil midir? Tevhit nuru ile kalbini aydınlatmaya çalışıp durmalı değil midir?
bir nimet, bir ilâhî rahmet olduğunu takdir edemiyen bir takım inkarcılar, senin vefatını bekliyorlar, yakında vefat edecektir, diyorlar, düşünmüyorlar ki, bu dünyada hiçbir kimse kalıcı değildir. (Ve)
Evet... Şüphe yok ki: (her nefs) her hayat sahibi olan mahlûk (ölümü tadacaktır) ölümün acısını hissedecektir, ruhu cesedinden ayrılacaktır, hiçbir kimse bu dünyada kalıcı değildir. Artık hiçbir kimse, başkasının ölümünden dolayı sevinmemelidir, ergeç kendisi de ölecektir.
(Ve) Yüce Resulüm ! (kâfir olanlar) senin peygamberliğini tasdik etmeyen hain müşrikler, (seni gördükleri zaman seni) başka değil (ancak alaya alarak) sana karşı yalnız bir alaycı tavır takınarak, seni inkâr ederek ve küçümseyerek birbirine hitaben (bu mu sizin ilâhlarınızı eğip duran) derler. Öyle bâtıl, cansızlar türünden şeylere ilahlık unvanı vererek onların aleyhinde bir şey söylenmesine razı olmamış bulunurlar. (Halbuki, onlar) o alaycı kâfirler (rahman zikredilince) birlemeye ve kutsamaya ancak onun lâyık olduğu veya onun bir rahmet eseri olarak insanlığa Peygamberleri göndermiş, semavî kitapları indirmiş olduğu bildirilince (onlar hep onu) o Rahmanın zikrini (inkâr edicilerdir) onlar biz Müseylime'den başka rahman bilmiyoruz, demeden sıkılmazlar. İşte o inkarcılar, bu kadar cahil kimseler bulunuyorlardı. Bâtıl putları aleyhinde bir söz söylenmesini istemedikleri halde asıl gerçek mabudun kutsal bir ismi zikredildiği zaman onu inkâra cüret göstermek alçaklığında bulunurlardı. Artık onlar elbetteki bu bâtıl inançlarının cezasına kavuşacaklardır.
İnsan; acleden yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim, artık acele istemeyin.
Bu mübarek âyetler, insan nevinin yaratılıştan aceleci olduğunu ve bundan dolayı bir takım inkarcıların tehdit edilmiş oldukları şeylerin bir an evvel olmasını bir alay ve inkâr yoluyla istemiş bulunduklarını bildiriyor ve istenilen şeylerin ansızın meydana gelmesi ile o inkarcıları apışıp kalmış ve müdafaadan mahrum bırakacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (İnsan aceleden yaratılmıştır) yani: İnsan nevi, tabiat olarak sabır ve sebatı az ve birçok şeylerin biran evvel meydana çıkmasını arzu eder bir yaratılışta bulunduğundan sanki aceleden yaratılmıştır. Bir görüşe göre bu insandan maksat Hz. Adem'dir ki, daha kendisine ruh üflenir üflenmez kendisine cennet nimetlerine karşı bir acelecilik eseri görülmüştür. Sonra ondaki bu acelecilik hasletine evlât ve torunları vâris olmuşlardır, İşte bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber zamanında bir kısım inkarcılar da kıyamet gününe, ondan önce gelecek olan alâmetlere ve uhrevî azaba dair Resül-i Ekrem'in haber verdiği şeylerin bir an evvel olmasını istemişlerdi. Bunlara cevap olarak da buyuruluyor ki: (Size yakında âyetlerimi) azaba vesaireye ait tehditlerimi (göstereceğim. Artık acele istemeyin) her şeyin Allah katında takdir edilmiş bir zamanı vardır. Bu bir hikmet gereğidir. Binaenaleyh o zaman gelmedikçe o şey meydana gelmez. Bunu düşünerek aceleye meydan vermemelidir.
(Ve) inkarcılar, bir alay ve inkâr maksadiyle (derler ki: bu va'd, ne zaman?) bizi kendisiyle korkutmak istediğiniz kıyametin vesair felâketlerin zuhuru ne zamandır, bize haber veriniz bakalım! (Eğer siz) Ey Peygamber ve ey ona imân edenler! (Sadıklar iseniz.) bu bizi kendileriyle korkutmak istediğiniz şeylerin meydana gelecekleri bize bildiriniz. Haydi biran evvel meydana geliversinler bakalım.
Eğer o kâfir olanlar, o zamanı bir bilseler idi ki, ne yüzlerinden ve ne de arkalarından ateşi men edemiyeceklerdir ve onlar yardımda olunamayacaklardır.
anında (ne yüzlerinden) azalarının en şereflisi, en mühimi olan yüzlerinden cehennem ateşini men edebileceklerdir (ve ne de arkalarından) vücutlarının en geniş ve en kuvvetlisi olan sırtlarından (ateşi
40. Belki onlara ansızın gelecek, hemen onları hayrette bırakacak, artık onu ne reddetmeye takat getirebileceklerdir ve ne de onlara mühlet verilecektir.
(Belki onlara) o meydana gelmesini alelacele istedikleri kıyamet, onun azabı, cehennem ateşi iansızın gelecek) hiç ummadıkları bir anda zuhur edecek (hemen onları hayrette bırakacak) hepsi de apışıp şaşkın bir halde kalacaktır, (artık onu) o acele istedikleri kıyamet anını onun azabını (ne reddetmeye takat getirebileceklerdir) buna asla kadir olamıyacaklardır. (ve ne de onlara mühlet verilecektir.) ki, biran rahat veya tövbe edebilsinler veya bir mazeret ileri sürmeye çalışabilsinler. İşte Peygamberlere imân etmeyen, onlar ile alayda bulunan kimselerin ebedî cezaları!..
Muhakkak ki, senden evvel de birçok Peygamberler ile alayda bulunulmuştur. Artık onlar ile istihzada bulunanları kendisiyle alayda bulundukları şey kuşatıverdi.
Bu mübarek âyetler, Rasülullah'a teselli vermektedir. Peygamberler ile alayda bulunmuş olanların o yüzden felâketlere uğramış olduklarını bildiriyor. O inkarcıları Allah'ın kahrından kimsenin kurtaramıyacağını, o bâtıl putlarından bir fâide göremiye-ceklerini ihtar ediyor, o müşriklere verilen müddetin, nimetin geçici olduğuna, onların da yerleri gibi eksilmeğe mâruz kalarak, mahvolacaklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber! Allah'a andolsun ki (muhakkak ki, senden evvel de birçok Peygamberler ile alayda bulunulmuştur.) onlar da kendilerine Peygamber gönderilmiş oldukları kavimler tarafından birnice inkarcı, alaycı tavırlara mâruz kalmışlardır. (Artık) işin sonunda (onlar ile) o Peygamberler ile (alayda bulunanları) kâfir kimseleri (kendisiyle alayda bulundukları şey) yani: O alaylarının cezası, kötü neticesi (kuşatıverdi) hepsi de o yüzden mahvolup gittiler. İşte Ey Yüce RasûM. Seninle alayda bulunanları da sonunda böyle bir azap, bir felâket kuşatacaktır.
De ki: Sizi gece ve gündüz o Rahmandan kim koruyabilir? Belki onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirici kimselerdir.
Ey Peygamberlerin en şereflisi! O alaycılara (de ki: Sizî gece ve gündüz) herhangi bir vakitte (o Rahmandan) o kulları hakkında merhamet ve ihsanı sonsuz olan Yüce Yaratıcının azabından (kim koruyabilir?) sizi ancak o merhametli olan Yaratıcınız muhafaza ediyor, yaşatıyor. Bunu bilip de onun gösterdiği daire dahilinde hareket etmek icabetmez mi? Ne yazık ki o alaycılar bunu takdir edemiyorlar, (belki onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirici kimselerdir.) Onlar, o kendilerini yaratan, besleyen Yüce Yaratıcıyı bile anmazlar, onun Kur'an-ı Kerîm'ini hiç düşünmezler, hatırlarına böyle bir zikir ve fikir gelmez. Artık onlar; o Yüce Yaratıcının azabını düşünüp de uyanabilirler mi? Ne kadar uzak!
(Yoksa onlar için) o gafil müşrik şahıslar için (kendilerini azabımızdan menedecek) kurtarabilecek (ilâhlar mı vardır?) Elbette ki, yoktur. Hiç bir takım mahlûkat, ilahlık vasfına sahip olabilip de kendilerine tapanlara yardımda bulunabilirler mi? Elbette ki ne öyle bir sıfata sahip olabilirler, ne de kimseye yardımda bulunabilirler. O müşriklerin taptıkları o putlar (kendi nefislerine) bile (yardıma muktedir olamazlar) artık başkalarına nasıl yardım edebilirler (ve onlar) o putlar veya o kâfirler (bizden) Allah tarafından (dostluk da) koruma ve himaye de (görmezler.) Putlar böyle bir dostluk ve korumaya nail olamayınca başkalarını nasıl muhafazada, korumada bulunabilirler?.. Kâfirler de Allah tarafından böyle bir destek görmeyince artık kendilerini Allah'ın azabından kim kurtarabilir? Bunu bir kere tefekkür etmeli değil midirler?
Evet... Biz onlara ve babalarına mühlet verdik, tâki kendilerine ömürleri uzamış oldu. Görmüyorlar mi ki, biz yurtlarına varıp onu etrafından eksiltiyoruz. O halde galip olanlar onlar mı?
(Evet...) o müşrikler gaflete dalmış, geleceklerini düşünmez bir vaziyette bulunmuşlardır. (Biz onlara ve babalarına mühlet verdik) yani: O kâfirlere ve kendilerinden evvel de babalarına bir istidraç, bir imtihan dönemi olmak için bir müddet ömür verdik, dünyada geniş bir geçimle, bir rahatta yaşadılar. Bu nimetleri kendilerine veren Yüce Yaratıcının bu lûtf ve ihsanını düşünerek şükran vazifesini ifaya çalışmadılar, (tâki kendilerine ömürleri uzamış oldu) artık kendilerine verilmiş olan nimetlerin kendilerinden yok olmayacağını sandılar, pek büyük bir aldanış içinde kaldılar. Bu gafiller hiç (görmüyorlar mı ki) göz ile görülecek derecede kesin olarak bilmiyorlar mı ki: (Biz yurtlarına varıp) yani: İlâhî kuvvetleri, o kâfirlerin ülkelerine yöneltip (onu) o yurdu (etrafından eksiltiyoruz.) Müslümanları oralara sevkederek galip kılıyoruz, o kâfirlerin hâkimiyetleri günden güne eksilmeye yüz tutuyor, (o halde galip olanlar onlar mı?) elbette değil.
De ki: Ben sizi ancak vahy ile korkutuyorum. Sağır olanlar ise korkutuldukları zaman daveti işitmezler.
Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in ilâhî vahye dayanarak insanları azap ile tehdide memur olduğunu bildiriyor, o azabı kendi tarafından getiremiyeceğini ve onun tehdidinden sağır kesilenlerin istifade edemeyeceklerini haber veriyor. 0 ilâhî azabın pek ziyade şiddetli olduğunu, o azabın en hafifine tutulanların bile pek büyük pişmanlıklar izhar edeceklerini ve herkes hakkında adaletin gereği ne ise onun tatbik edileceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Rasûl! 0 azaplarını alay yoluyla acele eden müşriklere (de ki: Ben sizi ancak vahy ile) Rabbinizin kelâmı olan Kur'an-ı Kerîm ile, dinsizlerin şiddetli azaplara tutulacaklarını bildiren sadık, ilâhî haberler ile (korkutuyorum) zannetmeyiniz ki ben sizi kendi tarafımdan tehdit ediyorum, (sağır olan ise korkutuldukları zaman) kendilerini korkutan tarafından vâki olan (daveti) irşadı, hayır dileyen öğütü (işitmezler) yani Kasten sağır kesililer, hakkı kabulden kaçınırlar, inatları, cehaletleri yüzünden sağır kesilmiş gibi bir vaziyet alırlar. Onlar kendilerine söylenilen faideli sözlere, öğütlere iltifat etmezler.
Andolsun ki: Rabbin azabından hafif bir şey onlara dokunacak olsa elbette diyeceklerdi ki: Eyvah bizlere! Şüphe yok ki, biz zalimler olmuştuk.
(And olsun ki) Billâilazim (Rabbin) sana yardım ihsan edecek olan Yüce Yaratıcının (azabından hafif bir şey) cüz'i, geçici bir azap (onlara) o müşriklere (dokunacak olsa elbette diyeceklerdir ki: Eyvah bizlere!) Onlar o azabın şiddetinden dolayı böyle helak olup gitmelerini temenni edeceklerdir ve (şüphe yok ki, biz zalimler olmuştuk.) diyerek zulüm ve küfürlerini itiraf etmiş olacaklardır. İşte daha dünyadalarken bu azaba ait verilen haberleri, yapılan öğütleri, dinlemeyip de sağır kesilen inkarcılar, sonra ahiret hayatında böyle pek büyük üzüntülere düşüp duracaklardır. Bütün bunlar hikmet ve adalet gereğidir.
Ve biz kıyamet gününde adalet terazilerini koruz da artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez. İsterse -bir amel- bir hardal tanesi ağırlığınca olsun, onu da getiririz. Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.
(Ve biz kıyamet gününde) kulların iyi ve kötü amellerinin derecelerini kendilerine göstermek için (adalet terazileri koruz da) onlar ile herkesin amel sahifeleri tartılır, dünyada iken yapmış oldukları amellerinin miktarı, mahiyeti kendilerine gösterilmiş olur, bu şekilde de ilâhî delil tamam olmuş, Allah'ın adaleti tam manasıyla tecelli etmiş bulunur. (Artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez.) Hiçbir kimse iyi amelleri noksan, kötü amelleri ziyade edilmek gibi bir şekilde zulme uğratılmaz, kendilerine layık oldukları şeyler tamamen verilir, hayır sahipleri onun mükâfatını görürler, şer sahipleri de onun cezasına kavuşurlar, (isterse) o amel (bir hardal tanesi ağırlığınca olsun) o da mutlaka göz önüne alınır, mükâfatsız veya cezasız kalmaz. (Onu da) o az ameli de meydana (getiririz) onu da tartıya, hesaba tâbi tutarız. (Hesap görücüler olmak üzere biz kifayet ederiz.) Evet... Hak Teâlâ Hazretleri her şeyi tam manâsıyla bilir, hiç bir zerre onun İlim dairesinden hariç bulunamaz, ve onun adaleti cihanşümuldur, onun üstünde bir adalet düşünülemez. Artık o Yüce Yaratıcının hesaba çekeceğini düşünerek titremeliyiz, daha imkân var iken işlerimizi ve ahlâkımızı düzelterek uhrevî sorumluluktan kurtulmaya çalışmalıyız. 0 hikmet sahibi Yaratıcının adaleti ve merhameti gereğidir ki, bizlere o uhrevî hayatı haber veriyor ve Peygamberlerinin kıssalarını da bizlere bildirerek o yönden de bizleri uyandırmak lütfunda bulunuyor.
And olsun ki, biz Musa'ya ve Harun'a furkan ve bir ziya ve sakınanlar için bir öğüt vermiştik.
Bu mübarek âyetler, birinci kıssa olmak üzere Hz. Musa ile Hz. Harun'un nail oldukları nimetleri ve takva sahiplerinin mümtaz vasıflarını, Kur'an-ı Kerîm'in mukaddes bir öğüt olup inkârının mümkün olmadığını şöylece beyan buyurmaktadır. (And olsun ki, biz Musa'ya ve Harun'a Furkan) verdik. Yani: Hak ile bâtılın, helâl ile haramın arasını ayıran Tevrat kitabını veya hak din ile bâtıl dinlerinin arasını ayırdeden bir delil ihsan ettik, (ve bir ziya) verdik ki, onunla cehalet karanlıkları giderilmiş olup selâmet sahası aydınlanmıştır, (ve sakınanlar için bir öğüt) bir nasihat veya şer'i hükümlere dair muhtaç oldukları mes'eleler! haber (vermiştik) çünki bunlardan faydalanacak olan, sakınanlardan ibarettir.
0 sakınanlar ki: Rablerinden tenhada da büyük bir korku ile korkarlar ve onlar kıyametten de titreyicilerdir.
ilâhî azap gözleriyle görülmediği halde de yine ondan bir korku içinde yaşarlar, (ve onlar) o takva sahipleri (kıyametten de titreyicücrdir) o adalet terazilerinin
(İşte bu) Kur'an'ı Kerîm (bir mübarek zikirdir ki,) hayrı, faidesi pek çok olan bir öğüttür ki, (onu biz) peygamberlerin en şereflisi olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a (indirdik) o mukaddes kitabı Cibril-i Emin vasıtasiyle Levh-i Mahfuzdan o Yüce Peygambere indirdik ki, onun yüceliği gün gibi ortadadır. (Artık) ey dinsizler! Hiç sıkılmaz mısınız? (Siz mi onu inkâr eden kimselersiniz?) Bu ne kadar cür'et! Onu Peygamberine ihsan etmiş olan Cenab'ı Hak, onu, o değerli kitabını sonsuza değin insanlığın ufuklarına ışık saçar bir halde bulunduracaktır.
Ve andolsun ki, İbrahim'e de bundan evvel rüşdünü vermiştik ve biz onu bilenler idik.
Bu mübarek âyetler de ikinci kıssa olmak üzere Hz. İbrahim'in nail olduğu peygamberliği bildiriyor. Putlara tapınmakta bulunan babasıyla kavmine olan hitabını ve onların cevaplarına karşı onların sapıklık içinde olduklarını kendilerine ihtar etmiş olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve and olsun ki) muhakkaktır ki: (İbrahim'e de bundan evvel) Musa, Harun ve Muhammed Aleyhimüsselâtü vesselama peygamberlik verilmeden önce (rüşdünü vermiştik) yani: Ona da peygamberlik ve tam anlamıyla hidayet ihsan buyurmuştuk. (Ve biz onu bilenler idik) Hz. İbrahim'in öyle kendisine vereceğimiz peygamberlik ve hidayete zahiren ve batınen ehil olduğunu hakkiyle biliyor idi, çünkü o muhterem zat, pek nezih bir ruha, bir yaratılışa nail idi, en güzel vasıflar ile, en yüksek ahlâk ile vasıflanmış bulunuyordu, insanlığın hidayete nail olmasını ister dururdu.
O vakit ki, babasına ve kavmine dedi ki: Nedir bu heykeller ki, siz onlara -tapınmaya- devam edip duruyorsunuz?
(O vakit ki) Hz. İbrahim'e peygamberlik ihsan edilmişti, (babasına ve kavmine) karşı peygamberlik vazifesini ifaya başlayarak (dedi ki: Nedir bu heykeller ki) bu yaptığınız ruhsuz, faidesiz bir takım heykeller, suretler ki, (siz onlara) tapınmaya (devam edip duruyorsunuz?) hiç bunların cansız varlıklar türünden âciz, başkalarına fâide verecek kabiliyetten mahrum şeyler olduğunu düşünmüyor musunuz?
Dediler ki: Biz babalarımız! bunlara ibadet ediciler bulduk.
İbrahim Aleyhisselâmın böyle kınamak için vâki olan sorusuna cevaben o putperest şahıslar (dediler ki: Biz babalarımızı bunlara ibadet ediciler bulduk) biz de onlara uyduk, böyle bunlara tapmakta bulunuyoruz. Ne büyük bir cehalet! Yaptıkları hareketleri bir kanıta bir akli delile dayanmış değil, yalnız kuru, cahilce bir taklitten ibaret. Bunu da itiraf etmiş bulunuyorlar.
Yemin olsun dedi: Siz de, babalarınız da pek açık bir sapıklık içinde bulunmuş oldunuz.
Hz. İbrahim de onların bu pek yanlış hareketlerini kendilerine anlatmak, onları o müşrikçe hareketlerinden vaz geçirmek için (yemin olsun ki, dedi) ey bu heykellere tapınan güruh! (Siz de babalarınız da pek açık bir sapıklık içinde bulunmuş oldunuz) Evet... Şüphe yok, bu timsallerin ne kıymeti vardır ki, tapınmak uygun olsun. Böyle kendilerini bile hiçbir tehlikeden korumaya kadir olmayan bir takım kuru heykellerden, ne fâide beklenebilir? Hiç bunlar, mâbutluk sıfatına sahip olabilirler mi? Bunlara tapınan la r biraz akıllıca düşünmeli değil midirler? Ne yazık ki, şeytan onları o kadar aldatmıştır ki, kendilerini sırf Allah rızası için irşada çalışanlara karşı düşmanca bir vaziyet alırlar, bir hak sözü asla dinlemek istemezler.
Dediler ki: Sen bize hak ile mi geldin, yoksa sen lâtife edenlerden misin?
ihtar etmiş ve putların Rablık sıfatına sahip olmadığı isbat için onları parçalamış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İbrahim Aleyhisselâm'ın
Hz. İbrahim de onları yine uyandırmak, hatalarını kendilerine anlatmak için (dedi ki: Hayır) Ben lâtife yapmıyorum, ciddî olarak size söylüyorum. Biliniz ki: (Rabbiniz, göklerin, ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır.) İşte Rablık ve Mâbutluk sıfatlarına sahip olan ancak o Yüce Yaratıcıdır. (Ve ben ona) Rabbinizin o ezeli yaratıcı olup başkası olmadığına (şahadet edenlerdenim) bu hakikati bilip bunu aklî ve naklî deliller ile isbat edecek bir zümreden bulunmaktayım.
Vallahi yemin ederim ki; Siz dönüp gittikten sonra elbette putlarınıza bir oyun oynayacağım.
İbrahim Aleyhisselâm yine buyurdu ki: (Vallahi yemin ederim ki: Siz dönüp gittikten sonra) yani: 0 putlara ibadet edip sonra toplanacakları bir bayram yerine gittiğinizi müteakip (elbette putlarına bir oyun oynayacağım) onların boş şeyler olduğunu göstermek için bir çareye baş vuracağım.
(Artık) İbrahim Aleyhisselâm, kavminin bayram yerine gitmelerini müteakip puthaneye girdi. (Onları) o yetmiş kadar olan putları (parça parça etti) hepsini de kırıp geçirdi (ancak onların) o putların (bir büyüğünü değil) o büyük putu kırmadı, baltayı onun boynuna astı. (Belki) o putlara tapan kimseler (kendisine) Hz. İbrahim'e (müracaat ederler) diye böyle yaptı. Bu suretle o cahillere karşı büyük bir delil, susturma sebebi vücude getirilmiş oldu. Evet... 0 putperest kavme denilmiş oluyordu ki: İşte gördünüz ya! Böyle parçalanmaktan kendilerini bile koruyamayan şeyler, size mi yardım edebileceklerdir ki, onlara tapınıp duruyorsunuz?
Dediler ki: İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise şüphe yok ki, o zalimlerdendir.
Bu mübarek âyetler, putlarının parçalanmasını gören müşriklerin bunu Hz. İbrahim'in yapmış olduğunu söyleyerek o muhterem zatı yanlarına getirdiklerini bildiriyor. Onların sorularına cevaben bu hadiseyi putların belki en büyüğü yapmıştır, söyleyebilirlerse, putlardan sorunuz diyerek ve kavminin cehaletine Hz. İbrahim'in işarette bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ve putlara tapanlar, bayram yerlerinden dönüp putlarının parçalanmış olduğunu gördüler (dediler ki: İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise) onları böyle kim parçaladı ise (şüphe yok ki, o zalimlerdendir) çünkü o putlarımıza ihanet etmiş, onları böyle parçalamıştır.
Dediler ki: Kendisine İbrahim denilen bir genci işittik ki, onları anıp duruyormuş.
Hz. İbrahim'in o putlar aleyhinde söylemiş olduğu sözü işitenler (dediler ki: Kendisine İbrahim denilen bir genci işittik ki, onları anıp duruyormuş.) onları takibediyormuş, onları böyle parçalayacağını söylüyormuş, bu hadiseyi o yapmış olmalıdır.
Haydin dediler, onu insanların gözleri önüne getiriniz, umulur ki, onlar şahitlikte bulunurlar.
Bu hadiseyi soranlar, bu hadiseyi yapmış olanı araştıranlar (haydin dediler, onu) Hz. İbrahim'i (insanların gözleri önüne getiriniz) herkes onu görüversin. (Umulur ki, onlar şahitlikte bulunurlar) onun putlara bu ihanette bulunmuş olduğuna şahadet ederler. Yahut onun tarafımızdan cezaya çarptırıldığında o insanlar hazır bulunmuş olurlar.
Dediler ki: Ey İbrahim! Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?
Bunun üzerine Hz. İbrahim'i getirdiler de (dediler ki: Ey İbrahim! Bizim ilâhlarımıza bunu) bu ihaneti, bu çirkin fiili, onları böyle parça parça etmeyi (sen mi yaptın?) Buna sen mi cür'et ettin, söyle bakalım!
Dedi ki: Belki onu onların şu büyüğü yapmıştır. Haydin onlara sorunuz, eğer söyleyebilmekte iseler.
Hz. İbrahim de oların aptallıklarına işaret, ve putlarının ne kadar âciz, boş şeyler olduğunu izhar için (dedi ki: Belki onu) o çirkin hadiseyi (onların şu) parçalanmamış olan (büyüğü yapmıştır) belki kendisinden küçük olan şeylere kendisiyle beraber tapılmaması için onları o büyükleri parçalamıştır, (haydin onlardan sorunuz) bu felâketi onların başlarına kim getirmiştir, size haber versinler (eğer) o putlar (söyleyebilmekte iseler.) yani: Eğer o putlar söyleyemezlerse demek ki, pek âciz şeylerdir. Artık öyle âciz, kendilerini bile müdafaaya gücü yetmeyen şeyler nasıl ilâh edinilebilir? Hiç bu kadar bir şeyi bile düşünemiyorsunuz? Bir de Hz. İbrahim, o hadiseyi büyük putun vücude getirmiş olabileceğini o putların konuşmasına, haber vermelerine talik etmiş demektir. Onların konuşmaları ise mümkün olmadığından artık bu hadise bir yalan olmak üzere o büyük puta nisbet edilmiş değildir. Belki öyle âciz şeylerin ilâh olamıyacaklarına işaretle putperestlerin aptallıklarına bir delil gösterilmiştir.
Bunun üzerine kendi nefislerine döndüler de didiler ki: Siz şüphe yok ki, siz zalimlersiniz.
Bu mübarek âyetler, İbrahim Aleyhisselâm'ın ihtarı, üzerine müşriklerin düşünmeye başladıklarını, sonra da putlarının konuşma gücünden mahrum olduğunu itiraf eylediklerini bildiriyor. Hz. İbrahim'in o müşriklere hitâbederek Allah Teâlâ'dan başka taptıkları şeylerin kendilerine bir faidesi ve zararı olmayacağından onlara tapınmanın ne kadar nefrete lâyık olacağını onlara bildirmiş olduğunu naklediyor. Ve o müşriklerin Hz. İbrahim'i içine atmış oldukları ateşin Allah'ın emri ile bir selâmet sahası kesildiğini, onun hakkında kötülük dileyenlerin de büyük bir hüsrana düşmüş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İbrahim Aleyhisselâm, putların faideden uzak, konuşma gücünden mahrum olduklarını söyledi. (Bunun üzerine) o müşrikler (kendi nefislerine döndüler de) yani tefekküre daldılar da (dediler ki: Siz şüphe yok ki) evet (siz zalimlersiniz) hakikaten öyle faideden hâli kendi nefislerinden bile zararı defe gayri kadir olan şeyler nasıl tanrı olabilir?. Biz onlara tapmakta kendi nefislerimize zulmetmiş oluyoruz. Hz. İbrahim ise onlara ihanet etmekle isabette bulunmuştur, ne için sorumuzla onu sorgulamak istiyoruz!.
Sonra da başları üzerine döndürüldüler de -dediler ki-: Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.
Fakat o müşrikler, bu düşüncelerinde sebat etmediler. (Sonra da) yine fikir değiştirerek (başları üzerine döndürüldüler de) kendi cehaletlerini aptalca hallerini anlayıp ikrar etmekteler iken tekrar Hz. İbrahim ile mücadeleye dönerek dediler ki: Ya İbrahim!. (Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar) o putlar (söz söyler değildirler) daha ne için bize onlardan sormayı teklif ediyorsun?. Bu müşrikler, bu sözleriyle o putların aczini itiraf etmiş, mâbud olamıyacaklarını göstermiş oluyorlar da bunun farkında bulunamıyorlar!.
Dedi ki: 0 halde Allah'tan başka size hiçbir şey ile fâide veremiyecek ve zarar da veremiyecek bir şeye ibadet eder misiniz?
İbrahim Aleyhisselâm da onlara (dediki: 0 halde) madem ki: Siz de onların öyle âciz şeyler olduğunu itiraf ediyorsunuz. Artık öyle (Allah'tan başka size hiçbir şey ile fâide veremiyecek) meselâ: Size rızık veremeyecek ve sizi bir felâketten kurturamıyacak ve (size zarar da veremiyecek) meselâ: Kendilerine tapınmadığınız zaman size bir zarar vermeğe de kadir olamıyacak (bir şeye ibadet eder misiniz?.) bunda sizin için ne fâide vardır?. Böyle ilahlığa aykırı bir durumda bulunan şeyler hiç ibadete lâyık olabilir mi?. Onlara ibadetten kaçınmak lâzım gelmez mi?. Neden bunu düşünemiyorsunuz?.
Yuf size! Ve Allah'tan başka tapar olduğunuza! Siz hiç akıllıca düşünmiyecek misiniz?
Hz. İbrahim'in iyilik ister ihtarına rağmen o müşrikler (dediler ki: Onu) İbrahim Aleyh i s selâm 'ı (yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz) onların intikamını alınız, onları parçalayanı daha şiddetli bir azap olan yakmak suretiyle cezalandırın, (eğer yapacak kimseler iseniz) yani: Eğer putlarınıza yardım yapmak veya iftihara değer bir şeyde bulunmak ister iseniz öyle yapınız, onu ateşe atınız.
(Dedi ki) yani: Hz. İbrahim için müthiş bir şekilde maydana getirilmiş ateş hakkında ilâhî iradem tecelli etti ki: (Ey ateş!. İbrahim üzerine serin selâmet ol.) onu rahatsız etmiyecek bir mahiyet al. Ateş de hemen etkisini kaybedip Hz. İbrahim'e asla zarar vermez bir hale geldi, orası âdeta bir bahçe, bir gülizâr, bir selamet bahçesi kesildi. Deniliyor ki: Cenabı hak -inanıyoruz ki- her şeye kadirdir. Ateşi tamamen değiştirip ateş mahallini bir gülistan haline getirmeğe kadir olduğu gibi Hz. İbrahim'in de tabiatını değiştirerek onu yanmaktan koruması da mümkündür. 0 ateş ona karşı bir ışıklandırma, bir aydınlatma, bir parlamadan ibaret olmak üzere baki kalmış da olabilir. Nitekim cehennem bekçileri de cehennemde bulundukları halde onun o müthiş sıcağından asla etkilenmeyeceklerdir.
(Ve) o müşrikler (ona) İbrahim Aleyhisselâm'a (bir tuzak kurmak istediler) onu zarara sokmak, mahvetmek için pek büyük bir tuzak ve hiyleye başvurdular, pek muazzam bir ateş mahalli vücude getirdiler (biz de) kudret ve azametle (onları) o müşrikleri (pek büyük hüsrana uğramış kimselerden) daha ziyade felâket ve ziyana mâruz kalmış (kimseler kıldık) onların suikastleri sonuçsuz kaldı. Onların bâtıl üzere oldukları, Hz. İbrahim'in de hak üzere olduğu bu şekilde de ortaya çıkmış bulundu. Hattâ bu suikasti asıl tertib eden Nemrud ile yardımcılarına az sonra sivrisinekler musallat olmuş, onların etlerini yemiş, kanlarım içmiş ve Nemrudun dimağına girerek hepsini de helak etmişlerdir.
Ve onu ve Lût'u kurtarıp bir yere kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vermişizdir.
Muhterem zatların insanlık için birer hidayet rehberi, ve kendilerinin hayırlı işler ile, kutsal ibadetlerle mükellef bulunmuş olduklarını gösteriyor. Ve üçüncü
(Ve ona) İbrahim Aleyhisselâm'a ihtiyarlığı çağında (İshak'ı) oğul (ve) ondan başka da 'fazla olarak daî torunu (Yakub'u ihsan ettik) o iki zat da
(Ve onları) o dört zatı (imamlar kıldık) başkalarını ıslah ve irşad etmek için görevlendirdik, kendilerini peygamberlikle şereflendirdik (ki, bizim emrimizle) izin ve müsaademizle ümmetlerine karşı birer (hidayet rehberi bulunurlar.) idi, insanları ilâhî dine davet eder dururlardı, (ve onlara) o muhterem dört zata (hayırlı işleri yapmayı) özellikle en muazzam birer ibadet ve itaat olan (namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik) emreyledik, onları bu vazifeler ile mükellef kıldık (ve) o dört zat, özellikle (bize ibadet edenler oldular) Allah'ı birleyen, ibadetlerde ihlaslı olarak vazifelerini ifaya devam ettiler.
Ve Lût'a da bir hüküm bir ilim verdik ve onu çirkince hareketlerde bulunan bir memleketten kurtardık ki, onlar hakikaten fasıklar olan bir kötü kavim idiler.
(Ve Lût'a da) o muhterem zata da (bir hüküm) yani: Hikmet veya peygamberlik veya dâvaları hakkiyle halletme ve karar verme kabiliyeti (ve bir İlim) peygamberliğin şanına lâyık bir bilgi, bir marifet ve fazilet (verdik) şanını yücelttik (ve onu çirkince hareketlerde bulunan) homoseksüellik gibi pek çirkin bir cinayeti işleyen (bir memleketten) yani: Sedum Beldesinin pis ahalisinden (kurtardık) onu selâmet sahasına erdirdik (ki, onlar) o Sedum ahalisi (hakikaten fasıklar olan bir kötü kavim idiler) onlar gayrı meşru fiilleri işlemeye düşkün, her bir hayırdan, ahlâkî hareketten kaçınır kimseler idi.
Ve onu rahmetimize kabul ettik, çünkü o, şüphe yok salihlerden idi.
(Ve onu) Lût Aleyhisselâm'ı (rahmetimize kabul ettik) rahmeti ilâhiyeyi celbe sebep olan güzel amellere, pek güzel ahlâk ve etvara muvaffak eyledik, kendisini nice ilâhî tecellilere, ve ilâhî feyizlere mazhar kıldık (çünki o) Yüce Peygamber (şüphe yok salihlerden idi) haklarında güzellik, şahsî yüceiik, ahlâkî yücelik takdir edilmiş zatlardan bulunuyordu. Almış olduğu ilâhî vahiy üzerine kavminin arasından çıkıp gitti, onu müteakip kavminin başlarına taşlar yağdı, yurtları zelzeleler ile alt-üst oldu; hepsi de helak oldular. Rivayete göre Lût Aleyhisselâm seksen yaşında olduğu halde, Hicaz'da vefat etmiştir.
-Ve Nuh'u da- hatırla!. 0 vakit ki, o evvelce niyazda bulunmuştu. Biz de ona icabet etmiş nihayet onu da, ehlini de pek büyük bir gamdan kurtuluşa erdirmiştir.
müteessir bulunmuştu. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Biz de ona icabet etmiş) o muhterem Peygamberin duasını azametimizle kabul eylemiş sonunda onu
himaye ederek kendilerini selâmet sahasına kavuşturmuştuk.
(Ve bizim âyetlerimizi) kudretimize, birliğimize şahitlik eden sübjektif ve objektif sonsuz delilleri, kanıtları ve Nuh Aleyhisselâm gibi bir yüce peygamberin gösterdiği mucizeleri, delilleri (yalanlayan bir kavimden) maddî kuvvetlerine güvenen bir insanlık kütlesinden (onu) Hz. Nuh'u (muhafaza ettik) o inkarcıları kahrederek kendisini yardımımıza nail kıldık, (şüphe yok ki, onlar) o Nuh kavmi (kötülük yapan) iyi amellerden kaçınan (bir kavim idiler) hakkı yalanlıyorlardı, şerre ve diğer ahlâksızlıklara düşkün bulunuyorlardı, (artık onları cümleten) tufan hâdisesinin müthiş dalgaları arasında (boğuverdik) çünkü böyle bir dinsizliğe devam etmek, şer ve fesada düşkün olmak mutlaka helâkî getirir. Böyle kötü hallere mübtelâ olanlar sonunda mahv ve yok olup giderler. Dünya tarihi, buna birçok örnekler göstermektedir. İşte Nuh kavminin helaki da bu cümledendir.
Ve Davûd ile Süleyman'ı da zikret ki: onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. 0 vakit ki, onun içinde kavmin koyunları yayılmıştı. Ve biz de onların hükümlerine şahitler olduk.
Bu mübarek âyetler de Hz. Davûd ile Hz. Süleyman'a ait olan beşinci kıssayı teşkil edip o iki büyük Peygamberin sahip oldukları İlim ve hikmeti, mülk ve saltanatı bildiriyor. Davûd Aleyhisselâm'a dağların, kuşların boyun eğip onunla beraber teşbihte bulunmuş, Süleyman Aleyhisselâma da rüzgârların ve şeytanların boyun eğip onun emri dairesinde hareket eylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resulüm!. (Ve Davûd ile Süleyman'ı da) zikret, onların da şanını, hayat tarihini hatırla (o vakit ki, onlar) o muhterem baba ile oğul (ekin hakında hüküm veriyorlardı.) bir şahsın tarlasına veya üzüm bağına bir kavmin koyunları geceleyin, başlarında çobanlar! vesaire olmadığı halde girmişlerdi. (0 vakit ki, onun içinde kavmin koyunları) girip (yayılmıştı) Hz. Davûd ile Hz. Süleyman'a müracaat ettiler, onlar da kendi içtihatlarına göre hüküm ettiler. (Ve biz de onların hükümlerine şahit olduk) o hükmedenler! ve haklarında hükm olunanları gördük, o hüküm ânında ilmen hazırdık ve haberdar bulunduk.
Onu -onun hükmünü- derhal Süleyman'a anlattık ve her birine bir hüküm ve bir ilim ihsan ettik, ve Davud'a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber teşbihte bulunurlardı. Ve -bunları- yapanlar olduk.
ve kuşları musahhar kıldık) o büyük ve pek çok varlıklar o Yüce peygamber'e tâbi idiler, (onunla beraber teşbihte bulunurlardı) onlar da Allah Teâlâ'yı takdise,
Allah Teâlâ Hazretleri, Davûd Aleyhisselâma verdiği diğer bir nimeti de şöyle beyan buyuruyor: (Ve sizin için) siz insanlar, istifade edesiniz diye (sizi savaşlarınızın şiddetinden korusun diye) yani: Sizi düşmanlarınızın savaşından veya silahların vücutlarınıza tesirinden sizi koruması için de (giyilecek zırh san'atım ona) Hz. Davud'a (tâlim ettik) demirler onun parmakları arasında istediği şekli alırdı ateşe vesaireye muhtaç bulunmazdı. Zırhı ilk icat eden Hz. Davud'dur. (artık) Ey insanlar!. (Sizler şükredîciler misiniz?.) yani: Size bu nimetleri veren Yüce Yaratana şükürler sunmalı değil misiniz?. "Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Faideli bir sanat, savaş malzemelerini tedarik, takdire şayandır, şükre lâyıktır. Hz. Davûd gibi bir Peygamber ve aynı zamanda bir hükümdar, bir sanat sahibi bulunuyordu. O sanat ile hem milletinin beka ve yükselmesine hizmette bulunuyor, hem'de geçimini temin ediyordu, kimseye yük olmak istemiyordu. Demek ki: Allah'ın dini bakımından sanatkâr olmak, faideli şeyleri vücude getirmek pek övülmüştür, teşekküre pek lâyıktır. Bu da İslâmiyette iktisadî faaliyetin ehemmiyetini, ve İslâm milletini koruyacak olan vâsıtaların lüzumunu bildirmektedir. Demek ki: İslâmiyet, bizleri dünyevî hayatımız itibariyle de ne kadar çalışma ve gayrete teşvik etmektedir. Artık bunu güzelce anlamalı da İslâmiyet'in kalkınmaya engel değil, ne kadar çok kalkınma sebebi olduğunu anlamalıdır.
Ve Süleyman'a da şiddetli esen rüzgârı -emrine verdik- ki, içinde bereketler vücude getirmiş olduğumuz yere onun emriyle eserdi. Ve biz her şeyi bilmekteyiz.
(Ve Süleyman'a da şiddetli esen rüzgârı) emrine verdik (ki) onun emrine boyun eğer, onun dilediği biçimde şiddetlice veya hafifçe eser ve (içinde bereketler vücude getirmiş olduğumuz yer) Şam diyarına (onun emriyle eserdi.) Hz. Süleyman da onun maiyetinde olanlar da o rüzgârların üzerine biner, Şam'dan diledikleri yerlere gidip yine Şam'a dönerlerdi. (Ve bîz herşeyi bilenlerriz) Evet.. Cenab-ı Hak, her şeyi bilir, Peygamberleri diğer kulları hakkında ne gibi şeylerin vücude getirilmesinde bir hikmet ve fayda bulunduğunu hakkiyle bilicidir, onun kudreti sonsuzdur. Artık bu gibi hârikaları vücude getirmiş olduğu uzak görülemez. Bugün nice ağır, demirden yapılmış uçakların havada uçup gittiğini görüyoruz. Bütün bunlar Allah'ın kudretinin büyüklüğüne birer şahittir. Çünkü havalarda o büyük kütleleri düşmekten koruyan ancak Allah Teâlâ'dır. Artık Peygamberlerine de teknik bir vasıtasaya teşebbüs edilmeksizin böyle rüzgârları emrine verebilir. Bu hangi bir akıl sahibi imkânsız görebilir?.
Ve şeytanlardan onun için dalgıcılık edenleri ve ondan başka işleri yapanları da -musahhar kılmıştık- ve onlar için hıfzedenler biz olduk.
Bu mübarek âyetler de altıncı kıssa olmak üzere Eyüb Aleyhisselâm'ın durumunu bildiriyor. 0 muhterem Peygamberin yakalandığı rahatsızlıklardan duası neticesinde kurtularak birnice nimetlere nail olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yüce Resulüm!. Ya Muhammedi. Sen (Eyüb'ü de) an, onun kıssasını da zikret (o vakit ki. Rabbine nida etti) duada, niyazda bulundu da dedi ki: (Şüphe yok beni zarar) nefsime ait bir hastalık ve zafiyet (kapladı) her tarafımı sardı (ve sen) Yarabbi!. (Rahmet edenlerin en merhametlisisin) artık beni de ilâhî merhametinden mahrum bırakma, beni bu elem verici arızadan kurtar.
Biz de onun duasını kabul ettik de onda olan ıstırabı açıverdik ve ona ailesini ve onlar ile beraber onların bir mislini kendi tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir öğüt olmak üzere verdik.
Bu mübarek âyetler de yedinci kıssa olmak üzere İsmail, Idris ve Zülkifl Aleyhimüsselâm'a dair malûmat veriyor, onların salih zatlardan olup Allah'ın rahmetine kabul edilmiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. Sen (İsmail, Idris ve Zülkifl'i) de an, onların yüksek menkibelerini de hatırla (hepsi de sabredenlerden idiler.) Mükellef oldukları dinî vazifelerine ve yakalanmış oldukları bir takım arızalara karşı tam bir metanetle sabır ve sebat göstermiş, bu sabırlarının mükâfatına kavuşmuşlardı.
Ve onları rahmetimize kabul ettik. Şüphe yok ki, onlar salihlerden idiler.
(Ve onları) o isimleri bildirilen muhterem zatları (rahmetimize kabul ettik) onları peygamberliğe nail kıldık veya ahiret nimetlerine kavuşturduk, (şüphe yok ki, onlar) o muhterem zatlar, (iyilerden idiler) çünkü onlar peygamberlik ve keramet unvanına sahip oldukları için yaratılış bakımından tam bir iyi hale sahip, Allah'ın rızasına uygun amellere devam eden zatlar bulunuyorlardı. Peygamberler masum oldukları için onlardaki iyi hal, mükemmel derecededir.
Ve Zünnun'ü da -an- o vakit ki: Öfkeli olarak gitmişti. Bizim kendisini sorumlu tutmayacağımızı zannetmişti. Derken karanlıklar içinde -kalıp- niyazda bulundu ki: -Yarabbi!.- senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim şüphe yok ki, ben zalimlerden oldum.
ederek (niyazda bulundu ki:) Yarabbi!. (Senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim) yani: Sana -inandım ki- hiç bir şey âciz bırakamaz, sen kimseye haksız
Çok yarlıgayan ve esirgeyen Allah Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Artık) Yunus Aleyhisselâm'ın öyle yapmaması daha iyi kabilinden olan bir kusurunu itiraf etmesini gösteren o pek güzel bir şekildeki (duasını kabul ettik de onu gamdan) o balığın yutması üzüntüsünden veyahut yapmış olduğu hatanın endişesinden (kurtardık) onu balık sahile atıverdi, öyle büyük bir tehlikeden kurtulmuş oldu.
Bu mübarek âyetler de dokuzuncu kıssa olmak üzere Zekeriya Aleyhisselâm'ın menkîbelerini gösteriyor, duasının kabul edilip kendisine Yahya Aleyhisselâm gibi pek kıymetli bir oğul verildiğini, eşinin de halini düzeltmeye muvaffak kılındığını ve hepsinin de mütevazi, Allah korkusu taşıyan zatlar olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey Peygamberlerin iftiharı!. (Zekeriya'yı da) an, onun haberini de hatırla (o vakit ki) o muhterem Peygamber (Rabbine nida etti) istirhamda bulundu (Yarabbü. Beni yalnız bırakma) bana ihsan buyurduğun İlim ve hikmete vâris olacak erkek evlâttan beni mahrum kılma (sen vârislerin hayırlısısın) bütün mahlûkatın yok olmasından sonra baki olan ancak sensin, eğer bana bir vâris ihsan buyurmaz isen sen bana kâf işin.
Biz de ona icabet ettik ve ona Yahya'yı ihsan eyledik ve onun için eşini ıslah kıldık. Muhakkak ki, onlar hayırlı işlere koşarlardı. Ve bize rağbetle ve korku ile dua ederlerdi ve bizim için mütevazi zatlar olmuşlardı.
ile alçak gönüllü (zatlar olmuşlardı) işte bu muhterem zatlar bu gibi pek yüksek ahlâk ile, hasletler ile muttasıf oldukları için öyle büyük mevkilere nimetlere nail
Bu mübarek âyetler de onuncu kıssa olmak üzere Hz. Meryem'in ve muhterem oğlunun ibret verici hallerine işaret ediyor, İslâm dininin bütün insanlığa ait bir birlik dinî olduğunu ve âlemlerin Rabbi olan Cenab'ı Hak'ka ibadet edilmesini emrediyor, insanlar arasındaki ayrılıkların devam edeceğini ve sonunda bütün insanların Alah'ın huzuruna gideceklerin! ihtar buyuruyor. Helak olmaları takdir edilmiş olan kavimlerin de Yecüc ile Mecücün yeryüzüne dağılmalarına kadar küfürlerini terk etmiyeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Namusunu pek güzelce korumuş olanı da) yani kendisine ne helâl ne haram olarak bir erkek temas etmemiş, gayet iffetli ve namuslu ve dinî metanetle mümtaz bulunmuş olan Hz. Meryem'i de an ki: (Kendisine ruhumuzdan üflemiştik) yani: Bizim emrimizle meydana gelen bir ruh ile Hz. İsa'yı Meryem'in içerisinde hayata kavuşturmuştuk. Yahut Cenab-ı Hak'kın emrine binaen Cibril-i Emin Hz. Meryem'in gömleği yakasından üfleyerek o şekilde Hz. Isa vücude getirilmiş oldu. Böyle hayat vesilesi olan ruhun Hak Teâlâya izafe edilmesi, Isa Aleyhisselâm'a şeref vermek içindir. Nitekim mukaddes Kabe'ye "Beytullah = Allah'ın evi" denir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ ruhtan, eve ihtiyaçtan münezzehtir, bütün ruhlar ve mekânlar onun yaratmasının birer eseridir. Evet.. Cenab-ı Hak, Isa Aleyhisselâm'a büyük bir şeref vermiştir, İşte buyuruyor ki: (ve onu da ve oğlunu da) yani: Hz. Meryem'in de, Hz. İsa'nın da kıssasını, harikulade hallerini (âlemlere bir âyet kılmıştık) onların varlığı, bütün insanlar ve cinler, bütün melekler için Allah'ın kudretinin büyüklüğüne şahitlik eden büyük bir delildir. Onu düşünenlerin gözleri önünde Allah'ın kudretinin sonsuzluğu tecelli eder. Çünkü fevkalâde bir iffet ve temizlik sıfatına sahip olan ve hiçbir erkek ile temas etmemiş bulunan Hz. Meryem'in, Hz. Isa gibi doğar doğmaz konuşup annesinin iffetini aklayan ve peygamberlik rütbesine eren bir oğula nail olması, ilâhî kudretin büyüklüğüne şahitlik eden bir açık kesin delildir.
Şüphe yok ki bu, bir tek din olarak sizin dininizdir ve ben de sizin Rabbinizim. Artık bana ibadet ediniz.
'Şüphe yok ki, bu) yani: Tevhit dini, İslâm milleti (bir tek din) şeriat (olarak s i z i n d i n i n i zd îr) ya n i: Ey muhataplar!. Ey din ile mükellef insanlar!. İşte kıssaları beyan olunan Peygamberler, bir tek millet teşkil ediyorlardı, hepsi de Allah'ın birliği inancında birleşmiş idiler, bütün insan cemiyetlerinin tâbi olacakaln din, bu İslâm dininden başka değildir. (Ve ben de sizin Rabbinizim) Hz. İsa'yı da diğer mahlûkatı da meydana getiren, besleyen, hepsine ihsanda bulunan ancak ben Yüce Yaratıcıyım, başkası değildir. (Artık bana ibadet ediniz^ başkalarını mabut edinmeyiniz, putlara ve insanlara sakın tapınmayınız.
-Bazı milletler- din işlerinde kendi aralarında fırka fırka oldular. Hepsi de bize dönücülerdir.
Fakat ne yazık ki, bazı milletler (din işlerinde kendi aralarında fırka fırka oldular) dinlerini ayrılığa uğrattılar, birbirini lanetleyerek birbirinden ayrıldılar, parça parça olup durdular. Yahudi ve Hıristiyan taifeleri gibi ki, bütün Peygamberlerin müttefik oldukları dinî esasları değişikliğe uğrattılar. (Hepsi de) bütün bu dağınık halde bulunanlar kıyamet gününde (bize dönücülerdir) artık haklarında hükme-deceğizdir, hakkı savunanlar, mükâfata, batılı savunanlar da hak etmiş oldukları cezaya kavuşacaklardır. Bunu bir kere düşünmelidirler.
İmdi her kim mümin olduğu halde güzel güzel amellerden işlerse artık onun çalışması için inkâr yoktur ve şüphe yok ki, biz onun için yazıcılarız.
(Ve kendisini helak ettiğimiz) ölüme mahkûm eylediğimiz (bir belde) ahalisi (için memnudur ki) imkânsızdır ki, Allah'ın takdirine aykırıdır ki, (onlar) bize (dönmiyecekler olsunlar) böyle bir hal, mümkün değildir. Herhalde o ölenler, yeniden hayat bulup Cenab-ı Hak'kın mahkemeî kübrasına sevkedileceklerdir, ölmekle mahvolup gitmiş olmayacaklardır. Mümin, iyi olan kimseler, ebedî nimetlere nail olacaklardır. Kâfir olanlar da ebedî azaplar içinde kalacaklardır.
Yecüc ve Mecüc açılıp da onlar her tepeden koşmaya başlayacakları zamana kadar -bu kavimlerin halleri devam eder-,
Evet.. İnsanlar arasında ayrılıklar devam edecektir, (yecüc ve mecüc) denilen iki büyük kabile (açılıp da) onları arkasında tutan sed yıkılıp da o iki taife (her tepeden) her yüksek mevkiden (koşmaya başlayacakları) yeryüzüne yayılacakları (zamana kadar) bu insanların, yeryüzündeki bu muhtelif milletlerin halleri, ihtilafları devam edip duracaktır.
Bu mübarek âyetler, kıyamet gününde kâfirlerin ne korkunç bir halde kalacaklarını ihtar ediyor, kendilerinin de ve taptıkları putların da cehenneme Bulacaklarını ve o putların birer mâbud olmadıklarını anlayarak ne şiddetli pişmanlıklara düşeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Zülkarneyin'in şeddi açılınca, Öyle kıyamet alâmetleri görülünce (ve doğru olan) hakikatin kendisi olan (va'd) de, kıyamet günü de, ikinci üfleme de gerçekleşip haşır ve neşir (yaklaştığı zaman) hesap ve ceza gibi haller görülmeğe başlayınca (artık kâfirlerin gözleri mustarip bir hale gelecek) o günün şidetinden dolayı birnice gözler debrenemeyip açık kalacak ve diyeceklerdir ki: (Eyvah bizlere!.) Ey Helak neredesin gel bize!, (biz bundan) bu şiddetli günden dünyada iken (gaflette bulunmuş olduk) bunu düşünmemiş bulunduk. (Hayır.. Biz zalimler olduk.) nefsimize zulmettik. Çünkü Peygamberlerin vermiş oldukları haberleri inkâr eyledik, kudret eserlerini düşünüp tefekkürde bulunmadık, artık DİZ bu müthiş güne gelmiş, kendimizi ebedî bir azaba maruz bırakmış olduk.
Şüphe yok ki, siz ve Allah'tan başka taptığınız nesneler cehenneme atılıp yakılacak şeylersinizdir. Siz oraya varıp gireceksinizdir.
Mekke müşriklerine hitaben şöyle de buyuruluyor: (Şüphe yok ki, siz ve Allah'tan başka taptığınız nesneler,) cansız maddeler türünden olan putlar (cehenneme atılıp yakılacak şeylersinizdir.) sizler öyle yakılacak odun yerindesinizdir. Evet.. Ey müşrikler!. (Siz) hepiniz (oraya) o cehenneme varıp gireceksinizdir) orası sizin ikâmetgâhlarınız olacaktır.
Eğer onlar ilâhlar olsalar idi oraya varıp girmezlerdi. Halbuki, hepsi de orada ebediyyen kalıcılardır.
Bir kere düşünmeli!. (Eğer onlar) o tapılan putlar, heykeller sizin iddia ettiğiniz gibi (ilâhlar olsalar idi oraya) cehenneme (varıp girmezlerdi.) Öyle bir azaba uğramazlardı. (Halbuki, hepsi de) o putlar da, onlara tapanlar da orada ebediyen kalıcılardır.) artık oradan kurtuluş ümidi yoktur.
(Onlar için) o cehenneme atılacak müşriklere mahsus (orada) cehennemde (gayet şiddetli bir nefes alma vardır) onlar orada pek şiddetli bir teneffüse, bir ah ve enine tutulacaklardır. (Ve onlar orada) o cehennemde onun galeyanından, aşırı derecedeki şiddetinden dolayı hiçbir şey (işitemezler.) Müthiş bir azap içinde kalmış olurlar. Hepsi de kendi azabıyla çırpınıp duracaktır, birbirinin seslerini duymaları, aralarında bu vesile ile bir kaynaşma, bir sohbet meydana gelmesi düşünülemez.
Muhakkak ki, kendileri için bizden bir güzellik takdir edilmiş olanlar, oradan uzak bulundurulmuşlardır.
Öyle cennetlere nail olacak zatlar (onun) cehennemin (hışıltısını bile duymazlar) cehennemin fevkalâde şiddetli olan hareketini, sesini değil, en hafif, en gizli sesini bile duyup rahatsız olmazlar, (ve onlar) cennetlere kavuşacak olan zatar (nefislerinin hoşlandığı şeyler içinde daima kalacak kimselerdir.) onlar korkunç şeylerden emin oldukları gibi arzu ettikleri çeşitli nimetlere de nail olacaklardır, cennetler içinde tam bir huzur ile ebedî olarak yaşayıp duracaklardır.
Onları en büyük korku mahzun etmez ve onları melekler karşılarlar, -ve onlara derler ki:- İşte bu, size va'd olunan gününüzdür.
(Onları) o cennetlere aday zatları (en büyük korku mahzun etmez.) onlar üzüntü ve kederden korunmuş bulunurlar. En büyük korku ise ya birinci üflemedir veya ikinci üflemedir veya koç şekline girecek olan ölümün boğazlanmasıdır veya bir kısım insanların cehenneme şevkine emir verilmesidir, İşte böyle pek korkunç olaylar karşısında da o mutlu kullar üzüntü ve kederden uzak, kalp huzuruna kavuşmuş bulunacaklardır, (ve onları melekler karşılarlar) kabirlerinden çıktıkları veya cennetin kapılarına yanaştıkları vakit kendilerini melekler karşılar, tebrikte bulunurlar ve onlara derler ki: (İşte bu, size) dünyada iken (va'd olunan gününüzdür) artık burada tam bir saadetle yaşayıp duracaksınızdır, sizi müjdeleriz. Ne mühim bir mutluluk!.
-Düşününüz- o günü ki, kitaplar için sahifelerin dürülmesi gibi göğü düreceğiz. İlk yaradılışta başladığımız gibi onu iade edeceğiz. Üzerimize bir va'addır ki, muhakkak yapıverecekleriz.
Ey insanlar!. Düşününüz (o günü ki,) o müminlerin üzülmeyecekleri, kafirlerin de ebedî azaplara uğrayacakları zamanı ki, (kitaplar için sahifelerin dürülmesi gibi) onların açık, yayılmış bir halde bırakılmaması gibi (göğü düreceğiz) sanki hiç mevcut değilmiş gibi kısaltıp kaldıracağız, sonra da (ilk yaradılışta başladığımız gibi onu) insanı ve ilk yaratmış olduğumuz bir takım şeyleri (iade edeceğiz) yeniden vücude getireceğiz. Meselâ: İnsanlar, yok olduktan sonra yeniden aynı mahiyette olarak iade edileceklerdir veyahut insanların öldükten sonra da aslî parçaları korunmuş kalacağından, o parçaların toplanmasıyla kendileri yeniden vücude getirileceklerdir. Hepsine de Allah'ın gücü yeter. Buna inanmışızdır. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Üzerimize bir va'ddır ki,) onları yeniden vücude getireceğimize ait beyanatımız gereğidir ki, (biz muhakkak) o haber verdiğimiz şeyleri, değişimleri, yeniden oluşumları (yapıverecekleriz.) bu konudaki beyanatımız kesindir, bunda kimsenin tereddüde selahiyeti yoktur. Özet olarak: Bir kıyamet vukuu, bir ebedî âlemin varlık alanına gelmesi takdir edilmiş, muhakkaktır. Bunları yaratmak ve iade etmek Cenab-ı Hak'kın kudretine göre pek kolaydır, külfeften uzaktır ve hikmet gereğidir. Bunda hiçbir mümin, şüphe edemez.
Bu mübarek âyetler, yere kimlerin vâris, sahip olacaklarını bildiriyor. Kur'an-ı Kerim'inde de ibadet eden kullar hakkında ne kadar büyük bir irşat vesilesi bir şekilde ortaya çıkmış, az zaman içinde doğu ve batıya yayılmıştır. Endülüs müslümanları sayesinde batılıların ne kadar nefis bilgiler elde etmiş oldukları tarihen sabittir. Özellikle o Yüce Resul Hazretleri Makam-ı Mahmud'a sahip olup ahiretde en büyük şefaate muvaffak olacaktır ki, bu da o seçkin Peygamberin ne kadar muazzam bir ilâhî rahmet olduğuna açık bir delildir. Cenab-ı Hak cümlemizi şefaatine nail buyursun Amin.
Muhakkak ki, bunda -Kur'an'ı Kerim'de- ibadet ediciler olan bir kavim için mükemmel bir öğüt vardır.
Ve seni başka değil, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.
Ve seni başka değil, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.
De ki: Bana muhakkak vah yolunu yor ki, sizin ilahınız: Şüphe yok bir ilahtır. Artık siz İslâmiyet'i kabul etmiş kimseler misiniz?.
Bu mübarek âyetler, Son Peygamber Hazretlerinin kavmine Allah'ın birliğini tebliğ buyurduğunu ve yüz çevirdikleri takdirde haklarında ilâhî azabın ne vakit geleceğini kendisinin bilmediğini ve gizli, aşikâr, her şeyin Allah Teâlâ'ca malûm bulunduğunu ihtar buyurmuş olduğunu bildiriyor. Ve hakkın tecellisini niyaz ederek Allah Teâlâ'ya ne şekilde iltica edildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resulüm!. O kendilerini İslâm dinine çağırmakla görevli olduğunu müşriklere (de ki: Bana muhakkak) Allah tarafından (vahyolunuyor ki:) Kur'an'ın âyetleriyle bildiriliyor ki (sizin ilahınız, şüphe yok ki bir ilahtır) ondan başka bir ilâh yoktur, ondan başka hiçbir şey, ilahlık ve mâbudluk sıfatına sahip değildir, (artık siz İslâmiyet'i kabul etmiş) ibadetinizi ihlaslıca bir şekilde o ezelî Yaratıcıya tahsiste bulunmuş (kimseler misiniz?.) Elbette böyle olmanız, Islâmiyeti, o birlik dinini kabul etmiş bulunmanız lâzımdır.
Eğer yüz çevirirlerse artık deki: Size aynı şekilde bildirmiş oldum. O tehdit edilmiş olduğunuz şey, yakın mıdır, uzak mıdır ben bilmem.
Ey kadri yüce Peygamberim!. (Eğer) o kendilerine böyle dinî tebligatta bulunduğun kimseler (yüz çevirirlerse) Islâmiyetten kaçınır ilâhî vahyin gereklerine iltifatta bulunmazlarsa (artık) onlara (deki: Size aynı şekilde bildirmiş oldum) yani: Ben Allah tarafından tebliğe memur olduğum şeyleri sizin hepinize haber verdim, hiçbirinizi ayırmadım veyahut benim adalet ve doğruluk üzere bulunduğumu ve tebligatımın ilâhî vahye dayanmış olduğunu size parlak bir delil ile bildirmiş bulundum. (O tehdit edilmiş olduğunuz şey) size ilâhî azabın yöneleceği veya kıyametin meydana geleceği yahut müslümanların size galebe edecekleri (yakın mıdır, uzak mıdır ben bilmem) o mutlaka vâki olacaktır. Fakat onun ne zaman vâki olacağını bilmek ancak Cenab-ı Hak'ka mahsustur. O zamanı bana bildirmemiştir.
Şüphe yok ki, sözden açığa vurulanı da gizlediklerinizi de bilir.
(Şüphe yok ki) o Yüce Yaratıcı (sözün açığa vurulanını da) bilir hiç bir söz, diğer bir sözün bilinmesine mâni olamaz. Sizin İslâmiyet hakkında, Allah'ın âyetleri hakkında açıkça yaptığınız yerme ve ayıplamayı hakkiyle bilicidir. Ve sizin (gizlediklerinizi de bilir) müslümanlık aleynindeki düşüncelerinizi, müslümanlar hakkında kalplerinizde sakladığınız düşmanlığınızı o Yüce Yaratıcı, tamamiyle bilmektedir, ona hiçbir şey gizli kalamaz. Elbette ki, siz o kötü sözlerinizin kuruntularınızın, bir gün cezasına kavuşacaksınızdır.
Ve ben bilmem, belki o -mühlet verilmesi- sizin için bir imtihandır ve bir müddete kadar bir istifadedir.
(Ve) Ey Yüce Peygamber!.. O inkarcılara hitaben de ki: (Ben bilmem) hakkınızdaki takdir edilmiş olan hâdise; ilâhî azap, size ne zaman gelecektir. (Belki o) hadisenin tehire uğratılması size mühlet verilmesi (sizin için bir imtihandır) tâki nasıl hareket edeceğiniz tamamen ortaya çıksın, haliniz başkalarınca da görülsün, uyanacak bir vakit bulamadık diyebilmenize imkân kalmasın. (Ve) o mühlet verilmesi, sizin için (bir müddete kadar) ecelleriniz gelmesine değin (bir istifadedir) o müddet içinde uyanabilirsiniz, inancınızı düzeltebilirsiniz, birnice nimetlere nail olabilirsiniz. Artık bu müsaadenin de kadrini bilmez, bunu size ihsan eden Yaratıcınızı bilip onu birlemez ve tasdikte bulunmaz, şükrünü ifaya çalışmaz iseniz, elbette ki, ilâhî azaba her bakımdan lâyık olmuş olursunuz. Bu mühlet de sizin aleyhinizde bir delil olmuş olur.
Dedi ki: Yarabbü. Hak ile hükmet, ve bizim çok esirgeyici olan Rabbimizdir. Ancak sizin vasf edegeldiklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek olan -zat-
Peygamberine sihirbaz ve kitabına şiir demeye cür'etinize karşı, (kendisinden yardım istenilecek olan) zat.. Evet.. İslâm dinini koruyan, müminleri zafer ve
İslami Okul Okulların En Önemlisi