Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 22. Sayfa - Bilmen

 

   Bu mübarek âyetler, insanları kurtuluş sebeplerini olacak olan takvaya davet ediyor, kıyamete ait en müthiş bir hâdisenin vuku bulacağını bildiriyor, ilâhi din hususunda cahilce münakaşalarda bulunup da şeytana uyan ve haktan yüz çeviren kimselerin ne fecî azaplara uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Ey mükellef olan insanlık zümresi!. (Rabbinizden korkunuz) sizi yaratan, besleyen, nice nimetlere nail buyurmakta olan yüce yaradanınıza âsi olmayınız, O'nun azabını düşününüz. Bu cümleden olarak (Şüphe yok ki, kıyametin depremi, pek büyük bir şeydir.) İnsanlar bir gün ansızın böyle tasavvurların üstünde korkunç bir musibete uğrayacaklardır. Evet... Yerler şiddetle hareket edecek, nice kimseler birden bire hayattan mahrum kalacaklardır. Bu depremin vakti, bazı zatlara göre kıyamet günüdür, diğer bazı zatlara göre de güneşin batı tarafından doğacağı zamandır. Bu zaman kıyamete en yakın bir vakittir.

    Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın emzirdiğinden gaflet eder -onu- unutur ve her yüklü kadın, yükünü düşürür ve insanları sarhoşlar görürsün, ve halbuki, onlar sarhoş değildirler velâkin Allah'ın azabı şiddetlidir.

     Evet.. 0 deprem, pek müthiştir. Şöyle ki: (Onu göreceğiniz gün) fevkalâde bir korku içinde kalınılacaktır, (her emzikli kadın) o depremin verdiği bir korku ve heyecan ile (emzirdiğinden gaflet eder) onu emzirmekte olduğunu (unutur) kendi derdine düşer, titrer durur (ve her yüklü kadın) da o depremin şiddetinden dolayı (yükünü düşürür) yüklü olduğu çocuğunu düşürür, büyük bir korku ve dehşetin tesiri altında kalır (ve insanları) o zaman uğradıkları dehşet ve şaşkınlıktan dolayı (sarhoşlar görürsün) onları görecek olsan şarabın tesiriyle sarhoş olmuş kimseler sanarsın (ve halbuki, onlar sarhoş değildirler) öyle şarabın vesairenin tesiriyle o hale gelmiş olmayacaklardır. (Velâkin Allah'ın azabı şiddetlidir.) İşte o deprem de bu azap cümlesindendir, onun tesiriyle insanlar öyle akıl ve fikirden mahrum bir hale düşmüş olurlar. Azap, ilâhî azap, işte böyle şiddetlidir. Artık bütün insanlar daha hayattalarken bunu düşünüp de hareketlerini güzelce tanzim, güzel bir inanç ve amel ile vasıflanmalı değil midirler?

  İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah hakkında bilmeksizin mücadelede bulunur ve herbir inatçı şeytana uyar.

      Ne yazık ki: (İnsanlardan öylesi de vardır ki,) nefsini ıslaha, inancını iyileştirmeye ve ahlâkını düzeltmeye çalışmaz da (Allah hakkında bilmeksizin mücadelede bulunur) o yüce yaratıcının kudretiyle öyle müthiş felâketlerin, kıyamet alâmetlerinin ve diğer şeylerin meydana geleceğini inkâra cür'et eden, Allah hakkında bir takım bâtıl kanaatlarda bulunur (ve her bir inatçı şeytana uyar.) insanlardan ve cinlerden olan birnice dinsizlerin, bozguncuların telkinlerine kıymet verir, mukaddesata karşı düşmanca bir vaziyet alır, bâtıl münakaşalara cür'et eder.

 

     (Onun) lanetli şeytanın (üzerine yazılmıştır ki) öyle kesin bir şekilde ilâhi takdiri gerçekleşmiştir ki: (Muhakkak herkim onu dost tutarsa) ona tâbi olursa, onun vesveselerine uyarsa (elbette o) şeytan (onu) o kendisini dost tutanı (saptırır) onu hak yoldan, cennet sahasından uzak düşürür (ve onu alevli azap ateşine götürür.) böyle bir azabı gerektiren olan çirkin, bâtıl şeyleri bezeyerek bunları o saptırdığı kimseye güzel gösterir, onun hidayetten mahrum, cehennem azabına mâruz kalmasına sebebiyet vermiş olur. Artık öyle şeytan tabiatlı kimselerin sözlerine kıymet verip de kıyamet günü gibi vesaire gibi bir takım hakikatları inkâra cür'et etmek nasıl uygun olabilir?..

   Ey insanlar!. Eğer siz öldükten sonra tekrar dirilmekten bir şüphede iseniz -düşününüz ki- biz sizi topraktan, sonra safi bir sudan, sonra kırmızı bir kan parçasından, sonra da tam yaratılmış veya tam yaratılmamış bir et parçasından yarattık, size açıkça anlatalım -diye- ve dilediğimiz rahimlerde belirli bir vakte kadar durduruyoruz, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz, sonra da kemâle eresiniz -diye yaşatıyoruz- ve sizden kimi vefat ettiriliyor, ve sizden kimi de ihtiyarlık çağına itiliverilir, tâki, bilgiden sonra bir şey bilmez olsun. Ve yeryüzünü kurumuş bir halde görürsün. Vaktaki, onun üzerine suyu indiriveririz, harekete gelir ve kabarır ve her güzel çiftten otları bitirir.

    ki, ey insanlar!. (Ve) sizden (dilediğimizi rahimlerde) annelerinin içlerinde (belirli bir vakte kadar durduruyoruz) bu müddetin en azı altı aydır, en çoğu da iki

 

  0 -yaradılış, şu sebepdendir ki- şüphesiz hak olan, o Allah'tır ve muhakkak ki, o, ölüleri diriltir ve şüphe yok ki, o, her şey üzerine ziyadesiyle kadirdir.

      Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın her şeye kadir ve her fiilinin bir hak ve hikmede dayanmış olduğunu bildiriyor ve kıyametin mutlaka kopacağını ve kabirlerde olanları Cenab-ı Hak'kın dirilteceğini haber veriyor. İnsanlardan bir kısmının da bir bilgiye, bir esasa dayanmış olmaksızın Hak Teâlâ'ya karşı mücadelede bulunduklarını ve böyle inkarcı hareketleriyle insanları Allah yolundan alıkoymak istediklerini beyan ve onların bu yüzden ne müthiş âkibetlere uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (0) yaratılış, insanların ve yeryüzünün hayata nail kılınmaları (şu sebeptendir ki) yani: Ey insanlar!. Sizin bilip anlamanız içindir ki (Şüphesiz hak olan) bizzat sabit olup zatında, sıfatında ve ef'alinde doğru bulunan (o Allah'tır) bütün o üstün vasıflara sahip olan Yüce yaratıcıdır, başkaları ise sonradan yaratılmışlardır, fânidirler, yaratıcılık sıfatına sahip değildirler (ve muhakkak ki, o) Ezeli yaratıcı, (ölüleri diriltir) buna ner bakımdan kadirdir. Bir damla sudan insanı yaratan, kurumuş kalmış yeryüzüne hayat veren bir yüce yaratıcı, elbetteki ölüleri de diriltir, (ve şüphe yok ki, o) âlemlerin yaratıcısı (her şey üzerine ziyadesiyle kadirdir.) onun kudreti içerisinde olmayan hiç bir hâdise düşünülemez, dilediği şey hakkında bir kerre ol deyince o şey hemen oluverir. İşte içinde yaşadığımız bu âlemdeki pek mükemmel, muazzam varlıklar da o hikmet sahibi yaratıcının varlığına, kudret ve büyüklüğüne şahitlik edip durmaktadır.

      (Ve muhakkak ki, kıyamet gelicidir) ileride meydana gelecektir. Ölüler diriltilerek mahşere sevkedileceklerdir (onda şüphe yoktur) Cenab-ı Hak, onun vücude geleceğini haber vermiştir, Hak Teâlâ'nın her beyanı ise bir hakikattir, o hâşa gerçeğe aykırı bir şeyi beyan buyurmaz ve onun kudreti de bu kıyameti meydana getirmeğe fazlasıyla yeterlidir. Artık kıyametin kopmasında nasıl şek ve şüphe edilebilir?. (Ve muhakkak ki, Allah kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır) onları mahşer yerine sevkedecektir, onları dünyadaki amellerinin mükâfatına ve cezalarına kavuşturacaktır, bütün bunlar, Cenab-ı Hak'kın kudreti içerisindedir ve onun hikmetinin gereğidir. Artık bunlarda şüpheye, tereddüde asla mahal yoktur.

  Ve insanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilme ve ne bir rehbere ve ne de aydınlatan bir kitaba sahip olmaksızın Allah hakkında mücalede bulunur.

 

    Boynunu böbürlenip bükerek, Allah yolundan şaşırtmak için -öyle mücadelede bulunur - onun için dünyada zillet vardır ve ona kıyamet gününde yangın azabını tattırırız.

      İşte öyle cahil bir şahıs, kendi cehaletini görmez de böbürlenirce bir vaziyet alır (boyununu böbürlenip bükerek) îmandan kaçınır, öyle bir halde mücadelede bulunur (Allah yolundan) başkalarını da (şaşırtmak için) öyle mücadeleye cür'et göstermiş olur. Artık (onun için) o mücadeleci kâfir hakkında (dünyada zillet vardır.) sonunda zelilce bir halde ölür gider. Nitekim Ebu Cehl de Bedir savaşında öldürülmüş, zillete uğramış oldu. (ve ona) o böbürlenen kâfire (kıyamet gününde de yangın azabını tattırırız.) Onu ebedî olarak cehenneme atmış oluruz, lâyık olduğu âkibete kavuşmuş olur.

 

       Ve kıyamette öyle bir kâfire hitaben denilir ki, veya lisanı hal ile denilmiş olur ki: (Bu) senin uğradığın dünyevî ve uhrevî azap (senin iki elinin evvelce yaptığından dolayıdır.) senin dünyada iken yaptığın amellerin, inkarcı bir şekildeki hareketlerin, mücadelelerin bir neticesidir. Bu azaplara sebebiyet veren, senin kötü muamelelerindir. İnsanlar, birçok işlerini kendi elleriyle gördükleri için yaptıkları işler böyle ellerine nisbet edilmiştir ki, bu bir adet gereğidir. (Ve şüphe yok ki, Allah kulları için hiçbir zulüm eden değildir.) Hak Teâlâ Hazretleri, bir âdildir zulümden münezzehtir, hiçbir kulunu günahları olmadıkça cezalandırmaz. İnkarcıların uğradıktan daimî azapları ise, kendi kötü hareketlerinin, inançlarının bir neticesidir. Bu da hikmet gereğidir, bu teklif âlemin icaplarından bulunmuştur.

     Ve insanlardan öylesi de vardır ki, Allah'a bir tereddüt üzere ibadet eder. Eğer ona bir hayır dokunursa onunla yüreği rahat eder ve eğer bir musibet dokunursa yüzü üzerine geri döner. Dünyada da ahirette de ziyana uğramıştır. İşte apaçık ziyan budur, bu.

   Bu  mübarek âyetler,  bazı  insanların  sırf şahsi  menfaat düşüncesiyle Allaha ibadet edip kendilerine bir zarar dokununca da hemen dinden dönercesine harekette

 

      Evet.. Ne büyük bir hüsran ki, o ilâhi dinden mahrum kalan kimse Cenab-ı Allah'a ibadeti bırakır da (Allah'tan başka kendisine ne zarar ve ne de menfaat veremiyecek olan şeye) cansızlar türünden olan putlara (ibadet eder) Evet.. 0 putlar, kendilerine ibadet edenlere bir faide veremiyecekleri gibi kendilerine ibadet etmeyenlere bir zarar veremezler. Artık öyle âciz, mahlûk şeylere nasıl ibadet edilebilir?. (İşte bu) putlara ibadet, haktan, hidayetten, akıllıca hareketten (en uzak sapıklıktır) artık bunun kadar korkunç, felâket sebebi bir hareket bulunamaz.

  Zararı fa idesinden daha yakın olan kimseye ibadet eder. Ne fena yardımcı ve ne fena sahip!.

    kendilerinden  maddî  menfaatler  umarlar,  Halbuki,  bunlar (ne  kötü  yardım  ve  ne  kötü  sahip) kimselerdir!.  Çünkü  bunlara tapanlar,  dünyada öldürülmeye,

 

    Fakat bir kerre düşünmelidir ki: Yalnız Allah Teâlâ'ya ibadet edenler, ne kadar mutlu, gelecekleri ne kadar emniyete almış zatlardır. Evet.. (Muhakkak ki, Allah) Teâlâ Hazretleri, kendisine (îman eden ve) namaz gibi, oruç gibi, zekât ve sadaka gibi (güzel güzel amellerde bulunanları) dünyada da, ahirette de hayra, selâmete erdirir. Fetihlere nail kılar (altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir) onları dünyada nice güzel ülkelere hâkim kılan, onları ahirette de ebedî cennetlere kavuşturur. Cenab-ı Hak, bunların hepsine kadirdir. Evet.. 0 yüce yaratıcıdır (Şüphesiz ki, Allah) o kerem sahibi mabûd (dilediği şeyi işler) her dilediğini meydana getirir. Binaenaleyh îman ve itaat sahiplerini her türlü selâmet ve saadete kavuşturacaktır, kendisine îman ve itaat etmeyenleri de her çeşit azaplara, felâketlere uğratacaktır. Onun için bir engel ve mâni yoktur. Buna inanmışızdır.

    Her kim O'na -Peygambere- Allah'ın ne dünyada ve ne de ahirette yardım etmeyeceğini zannediyor ise semaya bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin, artık baksın ki, kendisinin bu hilesi, onun nefret ettiği şeyi giderecek mi?.

    Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın yüce peygamberine yardım etmiyeceği kuruntusunda bulunan münafıkların ne kadar yanlış düşündüklerini, kendi nefislerini feda etseler bile o yardıma mâni olamayacaklarını bildiriyor ve Kur'an âyetlerinin birer açık delil olduğunu ve Cenab-ı Hak'kın dilediği kuluna yardım ve hidayet ihsan buyuracağını telkin buyuruyor ve müminler ile diğer milletlerin aralarını her şeyi hakkiyle görüp bilen Allah Teâlâ Hazretleri, Peygamberi Muhammed Aleyhisselâma elbetteki, dünyada da, ahirette de yardım edecektir. (Her kim ona) o yüce Resule (Allah'ın ne dünyada ve ne de ahirette yardım etmiyeceğini zannediyorsa) bu yardımın meydana gelmesini arzu etmiyorsa buna mâni olmak için (semaya) göğe veya hanesinin tavanına (bir ip uzatsin) onu boynuna takıp havaya yükselmek istesin (sonra onunla intihar etsin) yerden alâkasını keserek gebersin gitsin, (onun nefret ettiği şeyi) Resûlullaha olan ilâhi yardımı (giderecek mi?.) Ne mümkün, elbette ilâhi yardım dinin yüceltilmesi tecelli edecektir. Onu istemeyenler ise kin ve düşmanlıklarından dolayı mahvolup gitsinler.

 

       Ne mümkün!. Nitekim Hz. Peygamber hakkında ilâhi yardım tecelli etmiş, az bir zaman içinde düşmanlarına galip olarak Mekke-i Mükerremeyi ve diğer yerleri

 

     Evet.. Hak Teâlâ dilediğine hidayet eden ve dilediğini hidayetten mahrum bırakır. İşte (muhakkak ki, o kimseler ki, îman ettiler) Allah Teâlâ'yı ve bütün Peygamberleri, semavi kitapları tasdik eylediler, elbetteki, onlar hidayete mazhar olan zatlardır, (ve o kimseler ki, Yahudi oldular) Yahudilik dinini kabul etmiş bulundular, sonra birnice hükümleri değiştirdi ve bir kısım Peygamberleri inkâr ettiler (ve) onları ki (sabiîler) dir, bazı, yıldızlara tapan ve yaratılış eserlerini o yıldızlara isnat eden bir taifedir (ve) onlar ki (Hristiyanlar) dır. Hıristiyanlık dinini kabul etmiş, sonra Hazreti Isaya Allah'ın oğludur demeğe cür'et göstermiş kimselerdir, (ve) onları ki (mecusiler) dir. Peygamberlere inanmayıp güneşe, aya, ateşe tapan ve bu âlem için nur ile zulmetten ibaret iki asıl vardı demekte bulunan kimselerdir (ve şirke düşenler) dir. Peygamberleri tasdik etmeyip esnam denilen putlara tapan bir yığın cahillerdir. İşte bunlar (yok mu) böyle altı kışıma ayrılan din mensupları var ya, (muhakkak ki, Allah Teâlâ kıyamet gününde onların aralarını ayıracaktır.) doğru yolda olanlar ile bâtıl yolda olanları tâyin buyuracaktır. Her bakımdan açık bir hakikattir ki, bu muhtelif dinler arasında yalnız İslâm dinî, ilâhi bir dindir, bütün Peygamberler ümmetlerine esasen bu ilâhi dinî tebliğ etmişlerdir. Diğer dinler ise bozulmuştur ve bâtıldır, şeytani bir mahiyette bulunmaktadır. Dinler arasında güzelce tetkikatta bulunanlar bu hakikati itirafa mecbur olurlar. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeyi görüp bilir.) hiç bir şey, Hak Teâlâ'nın müşahede alanından ezeli ilminin dairesinden hariç olamaz. Artık muhakkaktır ki, ahirette de ilâhi hükmü tecelli edecektir. Doğru yolda olanlar bile bâtıl yolda olanları tâyin buyuracaktır. Doğru yolda olan ehli îmanı cennetlere, birnice tecellilere erdirecektir, küfre düşmüş olanları da cehenneme sevk buyuracaktır, her kul, lâyık olduğu âkibete kavuşmuş olacaktır. İlâhi adalet, ilâhi hikmet bunu gerektirmektedir.

  Görmedin mi ki, muhakkak Allah'a göklerde olanlar da ve yerde olanlar da ve güneş, ay, yıldızlar da ve dağlar, ve bütün hayvanat da ve insanlardan bir çoğu da secde ederler. Ve birçokları da vardır ki, onun üzerine de azap hak olmuştur ve kimi ki, Allah bedbahtlığa düşürürse artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler.

   ki, Allah dilediğini işler) hikmetin gereğine göre iradesi tecelli eder. Elbette ki, mümin olan kullarının hidayete, saadete, ermeleri, kâfir olanların da sapıklığa,

 

     İşte (Şu ikisi) mümin olan zümre ile kâfir olan taife (iki düşmandır) birbirlerine hasım olan iki fırkadır. Onlar (Rableri hakkında) o yüce yaratıcının dinî, zat ve sıfatı hususunda birbirleriyle münakaşada (çekişmede bulunmuşlardır) müminlerden meydana gelen zümre, hakikat caddesini takibeder, Allah'ın birliğine inanır, bütün Peygamberleri, semavi kitapları tasdik eder ve yüceltir. Diğer zümre fertleri ise bâtıl itikatlarda bulunurlar, bunların bir takımı bir kısım Peygamberleri, mukaddesatı inkâr ederler, bir takımı da gök cisimlerine ve diğer mahlûkata ilâhlık isnâd ederek putlara taparlar, (artık o kimseler ki, kâfir olmuşlardır) tevhit dininden ayrılmış bulunmaktadırlar (onlar için ateşten esvap biçilmiştir.) kendileri için vücutlarını her bakımdan kuşatacak olan cehennem ateşi, öyle müthiş bir felâket takdir edilmiştir, (başlarının üzerine de) o cehenneme atıldıkları zaman (kaynar su dökülür) Ibni Abbas Radiallahu anh demiştir ki: Eğer o sudan bir damla dünya dağları üzerine damlayacak olsa elbette ki, onları eritiverir.

 

    Evet cehennemdeki sıcak su öyle şiddetlidir ki: (Onunla) o suyun şiddetli hararetiyle o içine atılacak kâfirlerin (karınlarındakiler ile) barsakları, iç yağları gibi şeyler ile (derileri eritilir) o kâfirlerin böyle içerileri ile dışarıları da böyle ateşin bir azaba tutulmuş olur.

  Onlar için demirden kamçılar da vardır.

 

   Artık o cehennemdeki kâfirler, (her ne zaman ondan) o cehennem ateşinden veya o ateşin elbiselerinden, evet.. 0 pek şiddetli (gamdan çıkmak isterlerse) kendilerinin cehennemden dışarıya atılmalarını arzuda bulunurlarsa (onun) o ateşin (içine) zebaniler vasi ta s i yi e (iade edilirler) demir kırbaçlar ile cehennemin dibine red olunurlar. (Ve) kendilerine hitaben (yangın azabını) o pek şiddetli ve her tarafa yayılmış olan cehennem ateşini (tadın) denilir. Oradan çıkmalarına asla müsaade edilmez. İşte küfrün en tehlikeli, en ebedî cezası:

    Şüphe yok ki, Allah Teâlâ, îmân edenleri ve güzel güzel amellerde bulunanları altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir. Orada altundan bilezikler ile ve inci ile süsleneceklerdir ve oradaki elbiseleri ipektir.

  Bu mübarek âyetler, îman ve salih amel sahiplerinin ahirette nail olacakları nimetleri bildiriyor, onların ne kadar güzel, hoş sözlere ve Allah Teâlâ'nın yoluna irşad edilmiş bulunduklarını müjdeliyor. Kâfir olanların ve Allah'ın yolundan, Mescid-i Haramdan insanları men edip zulme meyilli bulunanların da müthiş âkibetlerini böylece ihtar buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ, îman edenleri) zatının birliğine ve Resûl-i Ekrem'ine ve diğer dinî hükümlerine (îman edenleri) tasdikte bulunanları (ve) îmanlarını gösteren, îmanlarındaki sebatlarına şahitlik eden (güzel güzel amellerde bulunanları) üzerlerine düşen farizeleri ve diğer mendub, hâlis muameleleri yerine getirenleri (altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir) pek lezzetli sulara, çok güzel manzaralara nail kılacaktır. 0 muhterem kullar (orada) o cennetlerde melekler vasıtasiyle (altundan bilezikler ile ve inci ile süsleneceklerdir) sahip oldukları güzellikler, bu vesile ile de arttırılmış olacaktır, (ve) böyle cennetlere girecek zatların (oradaki elbiseleri ipektir.) ibrişimden vücude getirilmiş, emsalsiz kumaşlardır.

 

  Ve onlar sözden en temiz olana hidayet olunmuşlardır ve hem de ziyade hamde müstahik olan -Allah Teâlâ- nın yoluna erdirilmişlerdir.

    (Ve onlar) o cennetlere nail olan mutlu kullar (sözden en temiz) güzel, yüce, kutsal (olana hidayet olunmuşlardır) onlar dünyada iken kelime-i şehadet ile lisanlarını süsler ve kalplerini aydınlatırlardı veya Kur'an-ı Kerim'i okuma şerefine nail bulunurlardı veyahut: Bize vâad etmiş olduğu hususlarda doğru olan, bizi böyle cennetlere erdiren Allah'ımıza hamdolsun derler, (ve hem de ziyade hem de müstahik olanın) yani Hak Teâlâ'nın (yoluna) o mümin zatlar (erdirilmişlerdir) yani: Onlar dünyadalarken din yolunu tâkibetmiş, ilâhi din ile vasıflanmışlardır. İşte bu güzel hallerinin mükâfatı olarak öyle en şerefli, en çok mutluluk veren birer ebedî ikametgâh olan cennetlere nail ve öyle pek güzelce tezyinata muvaffak olacaklardır.

   Muhakkak o kimseler ki, kâfîr oldular ve Allah'ın yolundan ve yerliler ile taşradan gelenler için eşit kıldığımız Mescid-i Haramdan -insanları- men ederler, ve her kim ki, orada zulma meyletmek arzusunda bulunur ona bir acıklı azaptan tattıracağizdir.

     gibi,  namazları  kılmak gibi,  hac ve  umrenin  hükümlerini  ifa gibi  güzel  amellerin  yapılmasına  mani  olurlar.  (Ve  her  kim  ki  orada) harem  dairesinde (zulme

 

       Bu mübarek âyetler de İbrahim Aleyhiselâm'ın Kâbe-i Muazzama'yı yeniden inşaya ve onu bütün ziyaret edecek zatlar için tertemiz bir halde bulundurmaya Allah tarafından görevlerdirilmiş olduğunu bildiriyor. Hazreti İbrahim'in Beyt-i Şerifi ziyarete insanları davete memur olup ziyaretçilerin de ne yolda harekette bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yüce Resulüm!, (hatırla ki, Ibrabim'e) hal i I u I la h denilen o pek muhterem Peygambere (Beyt-i şerifin) yani: Kabe-i Muntazam (yerini bir makam kılmıştık) o mübarek yerini kendisine bildirmiştik, (bana bir şeyi ortak koşma) yani bir Beyt-i şerifi sırf benim rızam için yeniden inşa et, ibadet ve itaat hususunda hiçbir kimseyi bana ortak koşma, yapacağın bu mukaddes mabed, hakka itaatden başka bir maksada dayanmış olmasın (ve benim Beytimi) Kâbe-i Muazzama'yı her taraftan gelip (tavaf edenler için) ve Mekke'de (mukim olanlar için ve) içinde namaz kılarak (rükû ve secde edenler için tertemiz tut diye) emir etmiş o muazzam umumi mabetin yerini hazırlamıştık.

 

      şerifi ziyaret için insanları davet eyle (sana) senin bina ettiğin Beyt-i şerife (piyade olarak) gelsinler (ve her bir geniş uzak yoldan gelen zayıf develer üzerine

 

      (Tâki) gelsinlerde (kendileri için bir takım) büyük, dinî ve dünyevî (menfaatlere şahit olsunlar) çünkü hac farizesi, dinimizin beş mübarek esasından biridir, malî ve bedenî bir ibadettir. Nail olduğumuz sıhhatin ve servetin bir şükran vazifesidir, mabudumuza karşı en büyük hürmeti içermektedir. Bu yüce ibadet, ruhları fazlasıyla rahatlatır, müslümanlarca en mübarek olan bir beldeyi ziyarete vesile olur, doğu ve batıdan gelen birnice müslümanlar bir arada birlikte ibadetde bulunarak aralarındaki din birliği, İslâm kardeşliği güzelce tecelli etmiş bulunur. Bununla beraber birçok müslümanlar en güzel, en faideli bir seyahat olan hac yolculuğuna kavuşmak servet kazanmaya çalışsınlar, bu vesile ile de müslümanlar arasında iktisadi faaliyet artar, birçok hayırlı işler yapılır, bu sayede bir hayli bilgiler de elde edilmiş olur. (ve) böylece hacca muvaffak olan zatlar (kendilerini rızıklandırmış olduğumuz dört ayaklı kurbanlık hayvanlar üzerine) kurban olarak kesilen deve, sığır ve koyunlar üzerine (malûm olan günlerde) geldikleri zaman (Allah'ın ismini ansınlar) onları tekbir ile kesiversinler. Malûm günlerden maksat, eyyamı nahr denilen günlerdir ki, kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. (Artık onlardan) o kesilecek kurbanların etlerinden ey onları kesenler!. Siz de (yiyin) bu size mubahtır (ve yoksul fakirlere) de ihtiyaç içinde kalmış âciz kimselere de (yediriniz) bu da bir vecibedir.

  Sonra kirlerini gidersinler ve adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i ati ki tavaf etsinler.

 

      Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın haram kıldığı şeylere uymanın gereğine, faidesine işaret ediyor, helâl olan hayyanlardan istifadenin caiz olduğunu bildiriyor, müşrikçe hareketlerden ve yalan söylemekten kaçınmanın lüzumunu ihtar ediyor. Müslümanca yaşamayı emredip şirke düşenlerin ne müthiş felâketlere uğrayacaklarını pek korkunç iki misâl ile tasvir buyuruyor. Cenab-ı Hakk'ın rızası için kesilecek kurbanların faidelerini ve nereye sarfedileceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (emir böyledir) yani: Kendisine riayet edilmesi lâzım gelen hal ve durum böyle beyan olunduğu şekildedir. (Ve her kim Allah'ın hürmetlerine saygı gösterirse) ilâhi hükümlere, kendilerine muhalefet edilmesi caiz olmayan dinî meselelere, bu cümleden olarak haccın hükümlerine hürmette, riayette bulunursa (bu) saygılı harekette bulunması (onun için Rabbinin katında bir hayırdır) ahirette bunun mükâfatını görür, (ve sizin için enam helâl kılınmıştır) yani: Develer, sığırlar, koyunlar helaldir. Bunlar usulü dairesinde kesilince etlerinden yiyebilirsiniz (ancak size) haram oldukları, yiyi I meleri n i caiz olmadığı (okunanlar) haklarında haram kılındığına dair âyetler bulunanlar (müstesna) onlardan yiyemezsiniz. Meyte denilen kendi kendine ölmüş veya putlar adına kesilmiş hayvanlar gibi. (artık putlardan ibaret olan pislikten kaçının) çünkü onlardan her tab'i selim, nefret eder, onlar mâmen pek pis, zararlı, ebedî hayatı zehirleyen şeylerdir, (ve yalan lakırdıdan) da (kaçının) her türlü yalandan ve hakikate aykırı şahitliklerde bulunmaktan ve özellikle putlara ilâhlık isnadı büyük bir yalan olduğu için bütün bu gibi yalanlardan da kaçınmalıdır ki, ebedî selâmet ve saadet temin edilebilsin.

  Adil kimseler olduğunuz. Allah için ortak koşmamış bulunduğunuz halde -o fenalıklardan kaçınınız- ve her kim Allah'a ortak koşarsa artık o sanki gökten düşmüşte kendisini kuşlar kapışmıştır veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir, gibi bulunur.

  Evet.. Ey insanlar!. Siz (hanif kimseler olduğunuz) İslâmiyet'ten başka dinlere meyil etmeyip samimi bir şekilde müslüman bulunduğunuz halde ve (Allah için ortak koşmamış bulunduğunuz halde) yaşayınız, o putperestlik gibi fenalıklardan kaçınınız (ve herkim Allah'a ortak koşarsa) öyle bir küfrü işlerse (artık o) şahıs (sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışmıştır) evet., o, en yüce olan tevhid derecesinden küfrün en aşağı derecesine düşmüş, binlerce yırtıcıların pençesinde parça parça olmuş gibi olur. (Veya onu rüzgâr uzak bir yere atıvermiştir.) zamanın öldürücü cereyanları, şeytani telkinleri onu yakalamış, kendisini kurtulamıyacağı uzak bir yere, bir sapıklık vadisine atmış (gibi bulunur) işte ilâhi dine aykırı hareketin müthiş neticesi!.

  İşte bu, böyledir. Her kim Allah'ın kurbanlıklarına saygı gösterirse şüphe yok ki, o, kalplerin takvasındadır.

    ait nişanlı, alâmetli kurbanların iyilerini seçmek (kalplerin takvasındandır.) böyle bir hareket, kalplerinde takva nuru parlayan samimi müminlerin yapacakları pek

 

    Ey müminleri. (Sizin için onlarda) o Mekke-i Mükerreme haremine göndereceğiniz "hedaya" denilen kurbanlar da (bir belirli müddete kadar) kesilecekleri, etlerinin sadaka olarak verileceği zamana kadar (menfaatler vardır) onlar üzerine bazı şeyler konulabilir, sütlerinden, yünlerinden istifade olunabilir, (sonra da onların varacakları yer) boğazlanmalarının vacip oluşu veya vakti (Beyt-i atika) Kabe-i Muazzama'nın haremine (kadardır) o mübarek kurbanlar, orada belirli günlerde kesilirler, etleri fukaraya dağıtılır Velhasıl: Hac vazifesi, pek mühim ve pek mübarek bir ibadettir. Bu vazifeyi tam bir zevkle ifaya çalışanlar, bunun erkân ve edeplerine güzelce riayet edenler, mübarek ziyaretgâhları ziyaret edip her taraftan gelmiş olan binlerce din kardeşleriyle beraber Cenab-ı Hakkı tevhid ve teşbihte bulunanlar, hak yolunda kurbanlar keserek din uğrunda bu suretle de fedakârlık belirtisi gösterenler, fakir ve zayıf olan bir kısım dindaşlarına bu vesile ile de yardımda bulunmuş olanlar, elbette ki, bir çok sevaplara, mükâfatlara nail olacakdırlar.

  Ve her ümmet için kurban kesecek bir yer kılmışızdır ki, Allah'ın ismini kendilerine rızık olarak verdiği dört ayaklı hayvanların üzerine -kesecekleri zaman- ansınlar. İşte ilahınız, tek ilahtır. Artık ona teslim olun, ve mütevazi olanları müjdele.

       Bu mübarek âyetler, vaktiyle diğer ümmetler için de kurban kesip Allah'ı anmada bulunacakları mahaller tâyin buyurulmuş olduğunu bildiriyor, bütün milletlerin ilâhı, yalnız Allah Teâlâ olup ancak ona kullukla mükellef bir halde ibadet ve itaatte bulunan kulların vasıflarını bildirerek kendilerini müjdeliyor. Kurbanların dinî alâmetlerden olup ne şekilde kesileceklerini ve onlardan nasıl istifade edileceğini ve kimlere etlerinin dağıtılacağını Allah'ın rızasını kazanmaktan ve ilâhi ihsana karşı şükür sunmaktan ibaret bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve her ümmet için) her din mensubu için, bu ümmeti muhammediyeden evvel dünyaya gelip ahirete irtihâl etmiş olan mümin cemaatler için (kurban kesecek bir yer kılmışdır ki) o ümmetlere içinde ibadet edecek, civarından kurbanlarını kesecek bir yer tâyin etmişizdir ki, (Allah'ın ismini) yalnız Cenab-ı Hak'kın mukaddes ismini (kendilerini merzuk ettiği) enam denilen ve etleri yenilen (dört ayaklı hayvanların) yani: Develerin, sığırların ve koyunların (üzerine) onları kesecekleri zaman (ansınlar) yani: Allahu ekber lâ ilahe illallah vallahu ekber. Allahümme minke ve ileyke "diye zikr etsinler." (İşte) ey insanlar!. Size kurbanları ihsan eden, size şer'i hükümlerini bildiren, (ilâhınız, bir tek ilâhtır) o, ortak ve benzerden yücedir, (artık ona teslim olun) onun emirlerine ve yasaklarına zahiren ve batınen uymaktan, teslim olmaktan ayrılmayınız, kurbanlarınızı yalnız onun rızasını kazanmak için, kesiniz, (ve) Ey yüce Resulüm! sen de ümmetinde (mütevazi) itaatli veya ihlaslı (olanları müjdele) onlar bu tevazu ve itaatlarının mükâfatını elbette ki, göreceklerdir.

 

      (Onlar ki) o mütevazi, itaatli olan zatlar ki, onlarda şu alâmetler bulunur. (Allah zikrolunduğu vakit) Allah'ın yüceliğini düşünerek (kalpleri korkudan titrer) Allah'ın büyüklüğü gözlerin önünde tecelli eden artık kendilerinde tevazu; dua ve niyaz gibi yüce özellikler görülür durur, (ve kendilerine isabet etmiş olan) bir takım musibetlere, rahatsız edici arızalara karşı (sabredenlerdir) bu husustaki ilâhi takdirin bir hikmete dayanmış olacağını düşünerek teselli olmaya çalışırlar, (ve namazı) vaktinde (kılanlardır) bir takım arızalar meşakkatler onları ibadet ve itaatdan geri bırakmaz (ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar) servetlerini hayır yollarına sarfedenler, hac yolunda fedakârlıktan kaçınmazlar, en kıymetli kurbanları alır keserler, muhtaç olanlara yardımdan geri durmazlar.

   Ve develeri de sizin için Allah'ın kurbanlıklarından kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Artık onların üzerlerine birer ayakları bağlı, üçer ayaklan üzerine durdukları

    (Ve) Ey müslümanlarl. (develeri de sizin için Allah'ın şeairinden) Allah'ın dinine ait alâmetlerden (kıldık) onların kurban kesilmelerini meşru ve pek makbul kılmış olduk (sizun için onlarda) o develerde (hayır vardır) dünyevî ve uhrevî menfaat mevcuttur. Özellikle onları kurban keserek büyük sevaplara nail olursunuz, (artık onların üzerine birer ayakları bağlı, diğer ayakları üstüne durdukları halde) boğazlanırken (Allah'ın ismini zikredin) usulüne uygun olarak tekbir alınız, (yanları üzerine yere düşünce de) yani: Kesilip de yere düşerek ölünce de (artık etlerinden yiyin) bu size mubahtır. Ve onların etlerinden (haline kanaat edip istemeyene de ve isteyene de) arzı ihtiyaçta bulunana da (yediriniz) kendilerine birer miktar veriniz, bu suretle bir neyi ziyafette bulunmuş olursunuz. Ve (onları) o develeri (size öylece) ayakta kurban kesilmeleri için (musahhar kıldık) o kadar kuvvetli, büyük hayvanları insanlara karşı itaatli, teslim olmuş eyledik, onların serkeşliklerine, vahşiyane hareketlerine meydan vermedik (tâki) Ey insanlar!, (şükredesiniz) Cenab-ı Hak'kın bu lütfunu da düşünerek vazifei şükranı ifade kusur etmeyesiniz.

 

        Elbetteki, onların ne etleri ve ne de kanları Allah'a erecek değildir. Ve lâkin ona sizden takva erecektir. Onları öylece size musahhar kılmıştır, tâki size hidayet buyurduğundan dolayı Allah'a tekbirde bulunasınız ve güzel davrananları müjdele..

  Ey kurban kesen müminler! (elbette ki, onların) o kesilen kurbanların (ne etleri) sadaka olarak verilen et parçaları (ve ne de) yerlere akıtılan (kanları Allah'a erecek değildir.) bunlar haddizatında Allah rızasını kazandıran, kabul edilen olamaz, (velâkin ona) o yüce yaratıcıya (sizden takva erecektir.) bu kurbanları sırf Allah'ın emrine riayet, hakkın rızasını temenni için kestiğinizden dolayı bu ameliniz bir takva eseri olacağı için ilâhi kabule mazhar, sevaba vesile olacaktır. Cenab-ı Hak (onları) o büyük, kuvvetli hayvanları (öylece size musahhar kılmıştır.) onları kurban kesmeye sizleri muktedir kılmaktadır, (tâki size hidayet buyurduğundan dolayı) sizi İslâm şerefine nail, size hac vesaire gibi dinî vazifelerinizi emir edip kolaylaştırarak kurbanlarınızı kesmeğe muktedir kıldığından dolayı (Allah'a) şükrederek (tekbirde bulunasınız) meselâ: "Allahu ekber Allahu ekber Elhamdülillah Elhamdülillah" diye kulluk sunmaya çalışasiniz. (ve) Ey yüce Resul!, sen de ümmetinde (muhsin olanları) yaptıkları ibadetleri ihlaslı bir şekilde yapanları, bu cümleden olarak kestikleri kurbanları sırf Allah rızası için kesip etlerini fakirlere ve diğerlerine dağıtanları (müjdele) onların bu amelleri Allah katında makbul olup kendileri bu yüzden ilâhi lütuflara nail olacaklardır. "Rivayete göre bu âyeti kerime bir cahiliye âdedini red ve ibtâl için nazil olmuştur. Şöyle ki: Cahiliye zamanında kesilen kurbanların kanlarını Kâbenin duvarlarına sürerler, etini de fakirlere verirlerdi, böyle bir hareketi bir ibadet sanarlardı. Halbuki, kurbandan maksat, öyle mübarek yerleri kanlar ile pisletmek değildir. Belki insanlığa hizmet etmek, Allah rızasını temennide bulunmaktır. İşte bu mukaddes âyet, buna işaret buyurmaktadır.

  Şüphe yok ki, Allah Teâlâ îmân eden kimselerden kâfirlerin eziyetini defeder. Muhakkak ki, Allah Teâlâ herhangi bir haini, nankörü sevmez.

       ne gibi yüce vasıflara sahip olan kullarına yardım edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, müminlere yardım edeceğine vâd buyurmuştu. Bu ilâhi

 

  (kendileriyle sa açta bulunanlara) yani: Kendilerine karşı kâfirler tarafından savaşa başlanılmış olan müslümanlara (zulm olunduklarından dolayı) onların hayatlarına, yurtlarına, dinlerine tecavüzler vuku bulmakta olduğu için bu sebeple müslümanların cihadda bulunmalarına o zalim kâfirlere karşı savaşa atılmalarına (izin verildi) artık kendilerine ruhsat verilmiştir. (Ve şüphe yok ki, Allah onlara) o zulme uğramış olan müslümanlara (yardım etmeğe) onları zafere nail buyurmaya (elbette kadirdir.) onun ilâhi kudreti her şeye fazlasıyla yeterlidir, bunda asla tereddüt edilemez. Bu ilâhi beyan, müslümanların zaferlere nail olacaklarına dair bir müjdeyi içermektedir. Nitekim o zulme uğramış olan müslümanlar az sonra birnice zaferlere, fetihlere nail olmuşlardır.

 

    Hak  Teâlâ'nın   bu  âlemdeki   hikmetli   mukadderatı  daha  gözlere  çarpacaktır.   Meselâ:   Sovyetler  gibi   bir  takım  dinsizler,   bütün  dinleri   mahvetmek,   bütün

 

       (Onlar ki) o müslümanlar ki, o yurtlarından çıkarılmış muhacirler ile onlara yardım eden ensarı kiram ki, o pek muhterem seçkin sahabe ki (eğer onları yeryüzünde yerleştirirsek) onları bir iktidar makamına getirirsek, cihada izinli olduklarından dolayı İslâm varlığını müdafaaya başlarsa onlar dininin direği, kulluk arzının en büyük vesilesi olan (namazı dosdoğru kılarlar) dünya ile meşguliyetleri bu yüce ibadetlerine mâni olmaz. (Ve) o muhteren zatlar (zekâtı verirler) milletin fakirlerini himaye ederek onlara kendi servetlerinden bir hisse ayırırlar, sırf kendi menfaatlerini düşünmezler. (Ve iyilik ile emir ederler) bütün insanlığın hayrını, selâmetini arzu ettikleri için onları irşada çalışır, onlara güzel, hayırlı, faideli şeyleri tavsiyede bulunurlar (ve) o hayır ister zatlar insanları kötülükten, zararlı, çirkin, umumun selâmetine aykırı şeylerden (nehy ederler) bütün insanlığı fenalıklardan korumak ister, herkesin de bir fazilet, bir huzur, bir selâmet dairesinde yaşamasını isterler. Ne yüce insani olgunluklar!. Gerçekten de Cenab-ı Hak'kın vaktiyle beyan buyurmuş olduğu bu yüce vasıflar, bütün eshabı kiramda hakkiyle meydana gelmiş, o muhterem zatlar fetihlere nail olunca hem bizzat ibadet ve itaate fazlasıyla devam etmekte bulunmuşlar, hem de bütün insanlığın güzel bir toplum halinde yaşamasını temin için çalışmışlar, bütün insanlık dünyasını nasihatlariyle aydınlatma ve ıslaha çalışmışlardır. (Ve bütün işlerin âkibeti ise Allah Teâlâ'ya aittir) Evet.. Bütün kâinat olayları hikmet sahibi yaratıcının, takdirine racidir. Bütün kâinatta müstakilen hâkim, tasarrufa kadir olan ancak yüce yaratıcıdır, âhiret âleminde de yalnız onun hükmü tecelli edecektir, onun izni olmadıkça hiç bir kimse bir söz söylemeğe bile kadir olamayacaktır.

  Ve eğer seni tekzib ederlerse -üzülme- muhakkak ki, onlardan evvel Nuh, Ad ve Semud kavmi de -Peygamberlerini- tekzib etmişti.

    Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekremden evvelki Peygamberlerin de kavimleri tarafından yalanlanmış olduklarını beyan ile Peygamber efendimize teselli veriyor. 0 yalanlayan eski kavimlerin nasıl birer müthiş biçimde helak olduklarını düşünmek için gözler önüne koyuyor. Zamanı saadetteki inkarcıların yeryüzündeki gezip de geçmiş kavimlerin nasıl mahvolup gitmiş olduklarına ibretle bakmadıklarını kınamaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey son peygamber! (Eğer) kavmin (seni tekzib ederlerse) senin peygamberliğini inkâr ederek sana ve eshabına zahmet verirlerse, sizi hicrete mecbur kılarlarsa üzülme sabret (Muhakkak ki onlardan evvel) o seni inkâr edenlerden önce (Nuh, Ad ve Semud kavmi de) Peygamberlerini (tekzib etmişti) onlar, büyük kuvvetlere, büyük cüsselere, muhteşem yurtlara sahip idiler. Fakat sonra yalanlamaları yüzünden nasıl felâketlere uğradılar!. Bir düşünülmeli!.

  Ve İbrahim'in kavmi ve Lût'un kavmi de tekzib etmişti.

  (Ve İbrahim'in) o kibirli, zulûmkâr (kavmi ve Lût'un) pek kötü ahlâk ve davranış sahibi kimseler olan (kavmi de) o muhterem Peygamberlerini (tekzib etmişti) onlar da bu yalanlamaları yüzünden ilâhi kahra uğradılar.

       Medyen ahalisi de -tekzib etti- Musa da tekzib olundu. Nihayet o kâfirler için bir mühlet verdim, sonra onları yakaladım. Artık -onların yaptıklarını- inkârım nasıl oldu bir düşünmeli!.

     (Medyen ahalisi de) o pek çok servet ve mala sahip olan  şahıslar da kendilerine gönderilmiş olan  Peygamberleri  Şüayb Aleyhisselâm'ı yalanladılar,  sonunda bu

 

      (Evet.. Nice beldeyi) bir çok eski şehirler ahalisini (o) beldeler ahalisi (zalim olduğu halde) küfre düşmüş, Peygamberlerini yalanlamış bulundukları için (helak ettik ki, onun) o beldelerden her birinin (duvarları, tavanları üzerine yıkılmış)dır. Yani: Birer azap sebebi ile tavanları çökmüş, sonra duvarları da o tavanların üzerine yıkılmış, pek ibretbahş bir manzara vücude gelmiştir, (ve nice muattal kuyu) sahiplerinin helâkiyle terk edilmiş bir halde kalmıştır, (ve nice yüksek köşk) de sahiplerinin ölmeleriyle başıboş bırakılmıştır. Bütün bunlar ne mühim birer ibret levhası!.

  Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlar ile düşünecekleri kalpler olsun veya onlar ile işitecekleri kulaklar olsun. Velhasıl -onların- gözleri körleşmez fakat göğüsleri içindeki kalpleri körleşir.

  Artık Ey son peygamber!, seni yalanlayan kâfirler de (yeryüzünde gezip dolaşmadılar mi ki) bir kısmı ticaret vesaire maksadiyle dolaşmakta bulunmuşlardır, bir kısmı da bir seyyahate çıkıp da o ibret verici tarihi beldeleri, o helake uğramış kavimlerin eski yurtlarını, eserlerini görmeli değil midirler ki, (kendileri için onlar ile) öyle gözleriyle gördükleri ve görecekleri şeyler sebebiyle (düşünecekleri kalpler olsun) o tarihi felâketleri kalben düşünebilsinler, (veya kendileriyle işitecekleri kulakları olsun) o kulaklar ile helake uğramış eski kavimlere ait tarihi haberleri dinleyip duymuş bulunsunlar. (Velhasıl) sözün özü onların (gözleri körleşmez) onların zahiri gözleri görüp duyuyor, sapasağlam (velâkin göğüsleri içindeki kalpleri körleşir) akıllarını zâyederler. Heva ve hevese kapılırlar, bir takım hâdiselerden ibret almak için düşünceye dalmazlar; bu şekilde asıl kalben körleşmiş bulunurlar. Artık onlar, gün gibi açık olan bir yüce Peygamberin risaletini, dinini inkâra cüret ederler, kendilerini ebedî azaba mâruz bırakmış olurlar.

  Ve senden azabın acele gelmesini isterler. Halbuki, Allah vadinden asla dönmez ve şüphe yok ki, Rabbin katındaki birgün, sizin sayacaklarınızdan bir yıl gibidir.

      Bu mübarek âyetler, azaplarını alay yoluyla alelacele isteyen inkarcıları tehdit etmektedir. Nice inkarcı kavimlerin sonunda helak olup azaplara kavuştuklarını ihtar buyuruyor. Mümin, salih olan kulların nail olacakları mükâfatları, inkarcıların, hakkı ibtale koşup duranların da pek fecî âkibetlerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resulüm!. İnkarcıların bir gün ilâhi azaba uğrayacaklarını kendilerine tehdit için bildirdiğin zaman, onu inkâra devam ederler (ve) o inkarcılar (senden azabın acele gelmesini) bir alay yoluyla (isterler) inkârlarından vazgeçmezler (halbuki, Allah vadinden asla dönmez) vad edilmiş olan azap mutlaka meydana gelecektir, velevki, hikmet gereği bir müddet tehire uğrasın. Cenab-ı Hak, halimdir, cezaları acele vermeyip bir müddet tehire bırakması da bir hikmet gereğidir, (ve şüphe yok ki, Rabbin katındaki bir gün) yani: Ahirette kâfirlerin azap görecekleri bir gün (sizin) dünyada (sayacaklarınız) seneler (den bin yıl gibidir) o bir gün, böyle bir seneye denktir. Artık öyle şiddetli devamlı bir azap gününü ne için öyle alelacele istiyorlar. Allah Teâlâ halim, çok sabırlı oduğu için onların azabını bir müddet ertelemiş oluyor. Maamafih onların bir çoğu bir müddet sonra Bedir gazvesinde katledilerek va'd edilen cezalarına kavuşmuşlardır.

     O inkarcılar, tarihten ibret almalı değil midirler?. Cenab-ı Hak buyuruyor ki (ve nice belde vardır ki, o) beldenin ahalisi de o inkarcılar gibi (zalim olduğu halde ona) o belde ahalisine de vaktiyle (mühlet verdim) şimdi bu inkarcılara verilen mühlet de o kabildendir, (sonra da onu yakaladım) azaba uğrattım (ve bütün dönüş de banadır) hepsi de ölüp mahşere sevkedileceklerdir, hiç birisi kendisini kurtaracak bir kimseye iltica edemiyecektir. 0 azaplarını acele isteyenler de bu cümledendirler. Artık lâyık oldukları azaplardan nasıl kaçıp kurtulabilirler ki, o azapları inkâr ederek alaycı bir şekilde istemekte bulunuyorlar?.

  De ki: Ey insanlar!. Muhakkak ki, ben sizin için ancak apaçık bir korkutucuyum.

   Ey Resulüm!. 0 inkarcılara, bütün kavmine vesair insanlara hitaben (de ki,) ey insanlar!. Ey mükellef olan insanlık zümresi!. (Muhakkak ki, ben sizin için ancak apaçık bi korkutucuyum) benim peygamberlik görevim size Allah'ın azabını bildirerek sizi îman ve iyilik dairesinde yaşamaya davet etmektir. 0 azabın inkarcılara ne zaman yöneleceğini ise ancak Cenab-ı Hak bilir. Onu benden sormanıza mahal yok.

  O kimseler ki, îmân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular, onlar için bir mağfiret vardır ve kerim bir rızık vardır.

  (Artık o kimseler ki îman ettiler) ilâhi dinî kabul ve ikrar ederek (güzel güzel amellerde bulundular) îman iddialarını tasdik ve teyid eden namaz gibi, oruç gibi güzel ibadetlere devam ettiler, haram olan şeylerden kaçındılar (onlar için bir mağfiret vardır) insanlık icabı kendilerinden meydana gelen bazı günahları, kusurları Cenab-ı Hak, af eder ve örter (ve) onlar için (kerîm) devamlı, hal (bir rızk vardır) onlar dünyada ganimetlere vesaireye nail olurlar, âhirette de cennetin sonsuz nimetlerine kavuşmuş bulunurlar.

  Ve o kimseler ki, bizim ayetlerimiz hakkında muacizler olarak koşuşmuşlardır, işte onlar cehennemin sahipleridir.

      (Ve) bilakis (o kimseler ki,) îmandan mahrum oldular (bizim âyetlerimiz hakkunda) Kur'an-ı Kerim'i -hâşâ- ibtal, kıymetini gidermek, inkarcıları ona intisaptan men etmek kasdiyle (muacizler olarak) yani: Hazreti Peygamber'e tâbi olanları âciz sayarak, onları îmandan geri bırakmak isteyerek (konuşmuşlardır) öyle lanetlice bir çalışma ve gayrette bulunmuşlardır (işte onlar) için devamlı azap vardır, onlar (cehennemin sahipleridir) onlar o cehennem azabına ebedî şekilde lâyık olmuş kimselerdir. Artık onlar, asil âciz ve azaplara lâyık olan kimselerin kendilerinden ibaret olduğunu bilmeli değil midirler?.

   Ve senden evvel bir Resul bir nebi göndermedik ki, illâ bir temennide bulunduğu zaman onun temennisine şeytan bir şey atıvermiştir. Fakat Allah şeytanın attığım defeder, sonra Allah âyetlerini muhkem kılar ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.

 

    Evet.. Şeytanın öyle vesvesesine meydan verilmesi de (şeytanın atıverdiği şeyin) o Peygamberlerin telkin at inin yanlış anlaşılması için yaptığı vesvesenin (kalplerinde hastalık olan kimselere) şek ve nifak bulunanlara (ve yürekleri katı olanlara) hakkı kabulden kaçınan müşriklere (bir imtihan) bir tecrübe sebebi (kılınması içindir) bu dünya bir imtihan âlemidir, birçok kimseler çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutulurlar, bununla mahiyetleri meydana çıkarılmış olur. Sağlam yaratılışını koruyan, bu imtihanda muvaffak olur, hakka sarılır, şeytani vesveselere kapılmaz, lâyık olduğu âkibete kavuşur. (Ve şüphe yok ki, zalimler) öyle kalp hastalığına, tabiat katılığına tututmuş olanlar, haki katları değiştirmeğe çalışan insanları mukaddesatından uzak düşürmek isteyenler (bir uzak ayrılık içindedirler) onlar, Allah'ın seçkin kullarından ayrılmış, bunlara karşı şiddetli bir düşmanlıkta, tam bir muhalefette bulunup durmuş kimselerdir.

      Ve bir de kendilerine ilim verilmiş olanların bilmesi içindir ki, şüphesiz o. -Kur'an- Rabbin tarafından -gelmiş- bir hakikattir. Artık ona îmân etsinler de onun için kalplerinde bir itminan meydana gelmiş olsun. Ve şüphe yok ki, Allah, îmân edenleri elbette dosdoğru bir yola hidayet edicidir.

  (Ve) şeytanın öyle vesveselerine, haki katları yanlış göstermelerine meydan verilmesi: (Kendilerine ilim verilmiş olanlar) dimağları ilim ve irfan ile donanmış, beyanatı diniyeyi aklî ve naklî deliller ile bilip takdir etmeğe kadir bulunanların (bilmesi içindir ki, şüphesiz o) Peygamherlerin bildikleri ilâhî hükümler, tebliğ eyledikleri semavî kitaplar, bu cümleden olarak Kur'an-ı Kerim (Rabbin tarafından gelmiş bir hakikattir) sır bir haktır. (Artık) o zatlar, böyle bir kalp kanaatinde bulunup (ona) o kendilerine tebliğ edilen ve doğruluğu açık bulunan dinî beyanata, ilâhi kitaplara (îman etsinler de anın için) o hakikatin tebliği için, o ilâhi kitabı için (kalplerinde bir itminan husule gelmiş olsun) şeytani vesveselerin bâtıl olduğunu bilerek onlara iltifat eylemesinler, bu vesile ile de büyük sevaplara nail otmuş olsunlar (ve şüphe yok ki, Allah îman edenleri) Peygamberlerinin tebliğgatını olduğu gibi kabul ve tasdik eden, şeytanın o tevillerine iltifat eylemeyen kullarını (elbette dosdoğru bir yola) İslâmiyet yoluna (hidayet edicidir.) artık onlar, ilâhi dinî kabule vesile olan bir nazarı sahihe, bir kalp kanaatine nail bulunmuş olurlar. İşte şeytan tabiatlı kimselerin aldatmalarına, yanlış telkinatına kıymet vermeyip de İslâm dininin her bakımdan akla, hikmete muvafık olan hükümlerini, telkinlerini güzelce tasdik eden, onları yücelten zatlar için böyle ebedî bir selâmet ve saadet takdir edilmiştir. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu gibi hakikati gören seçkin zümrelerden ayırmasın. Amin.

 

   tamamen tecelli edip îman ve ile amel  sahiplerinin  nimetleri  bol cennetlere nail olacaklarını, Allah'ın âyetlerini yalanlayan  kâfirlerin de şiddetli azaplara

 

  (Mülk) bütün kâinatın varlığı, mülkiyeti (o günde) o kıyamet zamanında (Allah'a mahsustur) bütün mahlûkatı üzerinde hâkimiyeti ve tasarrufları bağımsız olarak geçerli, o gün hiç bir kimse bir hâkimiyete, bir tasarrufa sahip, kadir olamaz, şöyle ki, o yüce yaratıcı (onların) müminler ile kâfirlerin (arasında hükmeder) onların haklarında lâyık olduktari hükümleri verir (artık îman edenler) Kur'an-ı Kerim'i tasdik etmiş olanlar (ve güzel güzel amellerde bulunanlar) Cenab-ı Hak'kın Kur'an-ı Kerim vasıtasiyle emir etmiş olduğu güzel ibadetlere hareketlere devam etmiş zatlar (naim cennetlerindedirler) nimet, tezzet, emniyet yeri olan cennetlere nail olmuş olurlar, haklarında ilâhi hüküm böyle tecelli etmiş olur.

  Ve o kimseler ki, kâfir oldular ve bizim âyetlerimizi tekzid eylediler, artık onlar için şedit bir azap vardır.

      (ve o kimseler ki) bilakis dünyada iken (kâfir oldular) Allah'ın birliğini inkâr ettiler, gözleri önünde parlayan birlik delillerinden göz yumdular, onları örtmeye çalıştılar (Ve bizim âyetlerimizi yalanladılar) Kur'an-ı Kerim gibi bir ilâhi kitabı inkâr ederek onun ne kadar büyük bir ebedî mucize olduğunu düşünmediler, ilâhi dinin yüceliğine, hak olduğuna şahitlik eden binlerce delilleri, kanıtları görüp anlamak istemediler, fıtretlerini, kabiliyetlerini kötüye kullandılar, (artık onlar için şedit bir azap vardır) işte bu onların dinî ilâhiyi inkâr, mukaddesata ihanet etmelerinin ebedî bir cezasıdır.

  Ve o kimseler ki, Allah yolunda    hicret ettiler, sonra öldürüldüler veya öldüler elbette onları Allah güzel bir rızık ile rızıklandıracaktır. Ve şüphe yokki,     Allah      rızık verenlerin hayırlısıdır.

  Bu mübarek âyetler, Allah yolunda hicret edenlerin nail olacakları mükâfatları bildiriyor. Düşmanları tarafından eziyetlere uğrayan ve onlara o eziyetle misillemede bulunmakla beraber sonra daha fazla zulümlere mâruz kalar müminlere Allah Teâlâ'nın zafer vereceğini müjdeliyor. Bu kâinatta her bakımdan tasarruflarda bulunan yüce yaratıcının bütün mükemmel vasıfları kendisinde topladığını, yaratıcılık ve mâbudluk sıfatlarının bir olan zatına muhsus bulunduğunu beyan ile o yüce yaratıcının dilediği kullarına yardım edeceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Peygamber zamanında ashab-ı kiramdan bir kısmı, Mekke müşriklerinin tehakkümü altında kalmışlardı, Cenab-ı Hak, onları hicrete teşvik ve hallerini beyan için şöyle buyuruyor: (Ve o kimseler ki, Allah yolunda) din uğrunda, nail oldukları İslâm dinini muhafaza için (hicret ettiler) vatanlarını, aşiretlerini terkettiler, Mekke-i Mükerremeden Medine-i Münevvere'ye hicret ettiler (sonra) hicreti müteakip cihada atılarak din düşmanları tarafından (öldürüldüler) şehit edildiler (veya öldüler) düşmanları tarafından öldürülmüş olmadılar (elbette onları) o iki İslâm zümresini (Allah güzel bir rızık ile rızıklandıracaktır) onlar Allah katında hayatta bulunmaktadırlar, kendilerini cennetlerde sonsuz nimetlere nail buyuracaktır, (ve şüphe yok ki, Allah) o yüce yaratıcı o kullarını diriltme ve öldürmeye kadir olan yüce mabûd (rızık verenlerin hayırlısıdır) çünkü o kerem sahibi yaratıcı, kullarını hesapsız rızıklandırır. Gerçek rızık veren, ancak o'dur, insanlara rızık veren denilmesi mecazdır, ilâhi rızkı bazı kimselere kavuşturmaya vesile oldukları için kendilerine bu vasıf mecazen verilmiştir.

  Elbette onları hoşnut olacakları bir meskene girdirir. Şüphe yok ki Allah, elbette pek bilendir, pek hilm sahibidir.

     orada hatır ve hayale gelmeyen nimetlere nail kılar (şüphe yok ki, Allah) o rahmeti evrensel, büyüklüğü akılları hayrete düşüren kâinatın yaratıcısı (elbette

 

      (Bu böyledir) evet.. Allah Teâlâ'nın vasıflarına, lütuflarına dair verilen bilgi beyan olunduğu üzeredir (Ve) müminlerden (herkim kendisine) müşrikler tarafından zulmen (yapılan bir eziyete misliyle eziyette bulunur da) onların mücadele ve vuruşmalarına karşı aynı şekilde misillemede bulunur da (sonra yine kendisine) o müşrikler tarafından (zulmedilirse) mesela: Yurdundan çıkarılırsa, malları elinden alınırsa (elbette ona) o zulme uğrayan müslümana (Allah yardım eder) o zalimden intikamını alır. (şüphe yok ki, Allah elbette af edicidir.) öyle düşmanından intikam alan mümin kulunu af eden, onu mazur görür ve o yüce yaratıcı (yariıgayıcıdır) o mümin kulunun daha iyi olan af ve sabır tarafını tutmayıp da intikam tarafını tercih etmiş olduğundan dolayı onu cezalandırmaz, kusuru olsa da örter.

 

      Evet.. (Bu böyledir.) Allah Teâlâ müminlere yardım eder, o her şeye kadirdir (çünkü Allah geceyi gündüzün içine girdirir) kullarının menfaatleri için geceleri kısaltır, gündüzlerin aydınlıkları ile gecelerin karanlıklarını giderir (ve gündüzü de gecenin içine girdirir) gündüzün aydınlığını giderir, geceleri uzatır, kullarının istirahat zamanlarını arttırmış olur. Böyle mahlûkatından bazısını bazısı üzerine galip kılar, böyle birbirine muhalif şeyleri vücude getirir. Binaenaleyh o yüce yaratıcı, kullarına yardım etmeğe de pek ziyade kadirdir, (ve şüphe yok ki, Allah tamamiyle işiticidir.) her söyleneni işitir, müminler aleyhinde o düşmanlarının lakırdılarını da işitmektedir, bilmektedir. Ve o hikmet sahibi mabûd (görücüdür) her yapılan şeyi görür, ona karşı hiç bir şey gizli kalamaz. O düşmanların bütün hareketlerini ve durmalarını da görmektedir. İşitmek için gecenin sessizliğine, görmek için gündüzün aydınlığına muhtaç değildir. Kullarının gizli ve açık hiç bir sözü, hiçbir hareketi o yüce yaratıcıya karşı gizli kalamaz, buna inanmışızdır.

  İşte bu böyledir. Çünkü hak olan, ancak Allah'tır. Ondan başka ibadet ettikleri ise o batıldır ve muhakkak ki, en yüce ve en büyük olan ancak Allah'tır.

 

    Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın kudretine, nimetlerine delâlet ve şahitlik eden altı tür yaratılış harikalarını, kudret eserlerini, dikkat nazarı önüne koyuyor. 0 yüce yaratıcının üstün vasıflarını beyan ve birnice insanları nankörlükte bulunur olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insani, (görmedin mi ki,) elbette ki, bakıp görmüş, anlamışsındır ki, (Allah gökten bir su indirdi) rüzgarları gönderdi, bulutları kaldırdı, yeryüzüne yağmurlar yağdırdı (da yeryüzü) kurumuş, âdeta ölü bir halde bulunmuş iken (yemşeyil olarak sabahlar oldu) vakit vakit bahar feyzi ile yeniden hayat bularak güzel bir manzara teşkil eder bulundu, umumun menfaatlerine hizmetçi oldu. (şüphe yok ki, Allah) kullarına (çok lütufkârdır) yağmunlar ile bitkileri vücude getirerek kullarını bol bol rızıklandırır. Ve o yüce yaratıcı (tamamen haberdardır) mahlûkatının faydalarını, menfaatlerini onların gizli ve açık hallerini, temennilerini hakkiyle bilir. İşte bu birinci nevi bir kudret delilidir.

 

     Görmedin mi ki, muhakkak Allah, sizin için yerde olanları ve emriyle denizde yüzen gemileri de hizmetinize verdi ve göğü de izni olmaksızın yerin üzerine düşmekten tutuyor, şüphe yok ki, Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

      Ey akıllı insani. (Görmedin mi ki,) bilinen bir gerçektir ki (muhakkak Allah, sizin için yerde olanları) hizmetinize vermiştir, yeryüzü emrinize hazırdır. İstediğiniz yerlere gidersiniz, istediğiniz taraflara yollar açarsınız, bir çok hayvanattan istifade edersiniz, bütün ekinlerden, ağaçlandan geçiminizi temine muktedir olursunuz. Bu da üçüncü tür bir kudret delilidir. (Ve) o yüce yaratıcı (emriyle) iradesiyle (denizde yüzen gemileri de) size (hizmetinize verdi) o muazzam nakil vasıtalariyle denizlerde seyrü seferde bulunursunuz, o gemiler o kadar büyük, o kadar ağır oldukları halde denizlerin dibine batmıyorlar, suların yüzünde, dalgalar arasında yüzüp gidiyorlar, insanlık için nice menfaatleri temine vesile oluyorlar. Bunlar da dürdüncü tür bir kudret delilidir. (Ve) o kudret sahibi yaratıcı (göğü de izni olmaksızın yerin üzerine düşmekten tutuyor) o kadar muazzam bir varlık, kendisindeki milyonlarca büyük büyük nurani cisimler ile beraber üstümüzde sabit bir halde bulunuyor, başımızın üzerine düşmüyorlar. Ancak Allah'ın izni olursa, o zaman düşerler, kıyamette olacağı gibi. Bununla birlikte bazen bir uyanma olmak üzere bazı yıldırımlar ve saireler bazı yerlere düşerek onların ne kadar büyük kuvvetlere sahip oldukları görülmüş oluyor. Bunlar da beşinci tür bir kudret delilidir, (şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri insanlara çok (şefkatlidir) onları çok esirgeyicidir, haklarında ilâhî koruması daima tecelli etmektedir ve (çok merhametlidir) onları için nice menfaat kapıları açmış, kendilerine istifade kabiliyeti vermiştir. Kendilerini zararlı şeylerden korumuş, kendilerine selâmet ve saadete ermelerine vesile olacak hükümleri bildirmiştir.

  Ve o, o zattır ki, sizi diriltmiştir, sonra sizi öldürecektir, sonra sizi diriltecektir. Şüphe yok ki, inan elbette çok nankördür.

 

    Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak'kın vaktiyle de her ümmeti bir şeriate nail buyurmuş olduğundan artık son peygamberin şeriatini inkâra mahal bulunmadığını bildiriyor. Buna rağmen Resûl-i Ekrem'e karşı mücadelede bulundukları takdirde Hazreti Peygamberin onlara nasıl karşılık vereceğini beyan buyuruyor. Ve Allah Teâlâ göklerde ve yerlerde olan her şeyi hakkiyle bildiğinden onların da o mücadelelerini bilip tesbit buyurmuş olduğu için haklarında lazım gelen hükmü vereceğine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Her bir ümmet için) o kadim zamandan beri (bir şeriat kıldık ki onlar onunla) o şeriatiyle (amel ederlerdi) mesela; Hz. Musa zamanında onun ümmeti onun şeriatiyle, onun kitabı olan Tevrat ile amel ederlerdi. Sonra Isa Aleyhisselâm Peygamber gönderilince zamanındaki ümmeti onun şeriatiyle, kitabı olan İncil ile amele başlamışlardı. Binaenaleyh daha sonra son peygamber Hazretleri de yeni bir şeriatle, yeni bir kitap ile bütün insanlığa Peygamber gönderilmiş olduğundan artık bütün insanlık, onun ümmeti olmak üzere bir birlik teşkil etmektedir, yalnız onun şeriatiyle, onun kitabı ile amel etmekle mükellef bulunmuşlardır. Bu, kararlaştırılmış bir dinî emirdir. (Artık) böyle bir (emirde) Resulüm!. Seninle o inkarcılar (çekişmede bulunmasınlar) öyle bir mücadeleye, münakaşaya selâhiyetleri yoktur, mes'elenin hakikati, akıl sahiplerince pek açık bir şekilde malûmdur (ve) Resulüm!.. Sen bütün ümmetini, bütün insanlığı (Rabbine) o muhsin olan mabudunun dinî olan Islâmiyete (davet et) zira (Şüphe yok ki, sen elbette dosdoğru, apaçık bir din üzerindesin) senin dinin bir hidayet dinidir, bir saadet dinidir, insanlığı ona davet etmek, insanlık hakkında pek büyük bir hayır isterlikten başka değildir.

  Ve eğer seninle mücadelede bulunurlarsa artık de ki: Sizin ne yapar olduğunuzu Allah pek iyi bilendir.

  (Ve) böyle hak, açık bulunmuş ve böyle bir hayır isterlik gösterilmiş olduğuna rağmen bir takım inkarcı inatçılar (eğer) Resulüm!, (seninle) din işinde (mücadelede bulunurlarsa artık) onlara bir tehdit ve irşad maksadiyle (de ki, sizin ne yapar olduğunuzu Allah pek iyi bilendir.) Sizin bütün hallerinizi ve böyle bâtıl yere mücadelenizi de şüphe yok ki, bilmektedir, elbette ki, sizi lâyık olduğunuz cezalara kavuşturacaktır.

  Allah, kendisinde ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında kıyamet günü aranızda hüküm edecektir.

     Ey yüce Peygamber!. 0 seninle mücadeleye cür'et edenlere şunu da de ki: (Allah kendisinde ihtilâf eder olmuş olduğunuz şeyler hakkında) dinî meseleler hususunda (kıyamet günü aranızda hüküm edecektir) sizi muhakemeye tâbi tutacak, sizinle müminler arasında ihtilâfı hal ve fasi edecek, sizin ne kadar boş bir şekilde mücadeleye cür'et etmiş olduğunuz meydana çıkacak, ona göre hakkınızda ceza tertip edilecektir. Artık o müthiş muhakeme gününü bir düşünmeniz icab etmez mi?

  Bilmedin mi ki, şüphesiz Allah, gökte ve yerde olanı bilir. Muhakkak ki, o bir kitaptadır. Hakikaten o, Allah'a göre pek kolaydır.

    Ey kadri yüce habibim!. Onların o inkarcı hareketlerinden fazla müteessir olma!. (Bilmedin mi ki,) elbette ki, pek iyi bilirsin ki, (şüphesiz Allah, gökte ve yerde olanı bilir) o yüce yaratıcıya hiç birşey gizli kalamaz. İşte o inkarcıların dedikoduları da bu cümledendir. Onların o haksız münkaşaları Allah katında malûmdur. (Muhakkak ki, o) gökte ve yerde her ne varsa, her ne oluyor ve olacak ise (bir kitaptadır) Levh-i Mahfuz'da daha meydana gelmelerinden evvel bir kudret kalemi ile yazılmış, tesbit edilmiş bulunmaktadır. (Hakikaten o) her şeyin Levh-i Mahfuzda yazılmış olması, Allah'ın ilminin her şeyi kuşatmış bulunması (Allah'a göre pek kolaydır) bu, asla inkâr edilemez. Çünkü o yüce yaratıcının ilmi, kudreti kendi zatının gereğidir, ona hiç bir şey gizli kalamaz, ve hiçbir mümkün onca müşkil bulunamaz, onun mukaddes ilim ve kudreti bütün kâinatı kapsar. Artık şüphe yok ki, o inkarcıların o bâtıl iddialarını da bilir, onların ona göre cezalarını verir. Sen üzülme ey yüce Peygamber!.

  Ve Allah'tan başka öyle bir şeye ibadet ederler ki, ona dair bir delil indirmemiştir. Ve onlar için ona ait bir bilgi de yoktur ve zalimler için bir yardımcı da yoktur.

      Bu  mübarek âyetler,  kâfirlerin  naklî ve aklî  bir delile dayanmış  olmaksızın  bir takım  putlara tapınıp durduklarını  kınamak  için  haber veriyor.  O  münkirlerin

 

    Evet.. 0 müşrikler böyle bir buhrana, bir ebedî felâkete uğrayacaklarıdır. Çünkü (onlara karşı) kendilerini uyandırmak için (âyetlerimiz) Kur'an-ı Kerim'in hükümleri, öğütleri (apaçık oldukları halde) açık bir şekilde (okunduğu zaman 0 kâfir olanların yüzlerinde bir inkâr) o âyetlere karşı bir kin ve gazap alâmeti görür (anlarsın) onların yüzleri, ruhî hallerini göstermeğe yeter. Onlar o derecede bir heyecana, düşmanlığa kapılırlar ki, (onlar) o müşrikler (kendilerine karşı âyetlerimizi okuyanlara az kalır ki, saldırı ve r s i n I e< r) 0 dinsizler, Cenab-ı Hak'kın birliğine, mukaddes vasıflarına ve diğer dinî hükümlere ait âyetlerin okunmasından son derece dargın, kızgın olarak kendilerinde öyle kâfirce bir heyecan zuhura gelir. İşte söylenilen hak sözlere karşı inkarcıların, nefislerinin havalarına mağlûp olanların ruhi durumları böyle düşmanca, alçakça hareketlerden başka değildir. Ey Resûl-i Ekrem!. 0 gibi inkarcılara (de ki: Size o inkârınızdan) öyle hakkın kelâmından kızgın olup da heyecanlara, ıstıraplara kapılmanızdan (daha şerlisini haber vereyim mi?) nedir mi o diyorsunuz?. (0) muhakkak ki, (ateştir) cehennem ateşidir. Evet.. Öyle Kuran okumasından kızmış olanlar, ıstıraplara düşenler, yarın ahirette bu hallerinden binlerce kat elem verici olan cehennem ateşleri içinde kalacaklardır. (Onu) o cehennem ateşini (Allah kâfir olanlar için vâd etmiştir.) o kâfirler o ateşe mutlaka atılacaklardır. Ne korkunç bir tehdit!, (ve) o ateş (ne fena gidilecek yer!.) artık o kâfirler, bu ebedî cezayı hiç düşünmezler mi?. Onlar, kendilerini uyandıracak olan âyetler, emirleri ve yasakları hiç dinlemeyip de o cehaletlerine bir son vermezler mi? Nedir o kadar cehalet ve sapıklık!.

     Ey insanlar!. Bir misal verildi, onu artık dinleyiniz!. Şüphe yok ki, Allah'tan başka kendilerine ibadet ettikleriniz, bir sinek bile yaratamazlar, isterse onun için hepsi de toplansınlar ve eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa onu ondan geri de alamazlar. İsteyen de, istenilen de zayıf olmuştur.

 

    Evet.. 0 müşrikler büyük bir cehalet içinde yaşıyorlar. Onlar (Allah'ın kadrini) kudret ve büyüklüğünü ve diğer yüce vasıflarını (hakkiyle takdir edemediler) öyle âciz, zayıf, mahlûk şeylere ilahlık, mâbudluk isnadında bulundular, onlara taparak onlardan bir faide bekler bulundular, (şüphe yok ki, Allah elbette kuvvetlidir) bütün kâinatı yaratmaya kadirdir ve (güçlüdür) bütün mahlûkatı üzerine galiptir, hiç bir şeyi yaratmadan âciz değildir. Artık bir sivri sineği bile vücude getirmekten âciz olan şeyler, nasıl ilahlık ve mâbudluk vasfına sahip olabilirler? Bu kadar açık bir hakikati düşünemeyip de o putlara tapmak, ne kadar bir gaflet, bir aptallık eseridir. Bir kere düşünmeli, Cenab-ı Hak, insanlara akıl vermiştir ve Peygamberleri, kitapları vasıtasiyle insanlığa o hakikati haber vermiştir. Artık nasıl olur da birçok cemiyetler öyle bir cehalet karanlığı içinde yaşamaya devam ederler?

  Allah meleklerden Rasuller seçer ve insanlardan da. Muhakkak ki, Allah tamamen işiticidir, görücüdür.

   Evet. (Allah Meleklerden resuller seçer) Cebrail, Mi kail, İsrafil ve Azrail Aleyhimüsselâtu vesselam gibi. (ve insanlardan da) Resuller seçmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Isa ve Hz. Muhammed Mustafa sallâllahü teâlâ aleyhim vesellem gibi. Allah Teâlâ, böyle bir kısım seçkin kullarını yüce ruhlara sahip, mukaddes göç ile desteklemiştir. Bu yüce zatlar ile ruhanî ve cismanî âlemleri ilâhi feyizlerine mazhar kılmıştır. Peygamberlik vazifesi, yalnız meleklere mahsus değildir, öyle bir inhisar iddiası bâtıldır. (Muhakkak ki, Allah, tamamen işiticidir.) Kullarının bütün sözlerini, iddialarını, münakaşalarını, inkârlarını ve tevhid ve teşbihlerini tamamen işitir, bilir. Ve o kâinatın ayartıcısı Hazretleri her şeyi (görücüdür) kullarının bütün fiil ve hareketlerini görmektedir, hiç bir şey o yüce yaratıcıya karşı gizli, meçhul kalamaz. Buna inanmışızdır!.

  Onların ilerilerinde olanı da ve arkalarında olanı da bilir. Ve Allah'a bütün işler döndürülür.

      Evet.. 0 yüce Mâbudi Hazretleri (onların) o Peygamberlerinin (ilerilerinde olanı da) bilir, geçmiş zamanlara ait hiçbir şey kendisine meçhul kalmaz (ve) o Peygamberlerin (arkalarında olanı da) bilir, kendilerinden sonra ümmetleri arasında ortaya çıkan hâdiseleri de tamamen bilmektedir, ilâhi ilmi bütün bunları kuşatmıştır. (Ve Allah'a bütün işler döndürülür) sonunda kıyamet gününde bütün mahlûkatının işleri, Cenab-ı Hak'kın hükmü adaletine tâbi olur. Haklarında adaletin gereği ne ise o tecelli eder. Ondan başka yaratıcı, mâbud, bütün âlemin hallerini bilen, bütün mahlûkat üzerinde hâkim yoktur. Ne mutlu daha dünyada iken bu hakikati bilip de o eşsiz yaratıcıya tam bir samimiyetle ibadet ve taatde bulunmuş olanlara..

  Ey îmân edenler, rükûa varınız ve secde ediniz ve Rabbinize ibadette bulunun ve hayır işleyiniz, tâki kurtuluşa erebilesiniz.

 

        mükemmel  bir şekilde yardım,  muvaffakiyet ihsan  buyurur. Artık müminler için  ne büyük bir saadet!.  Öyle ezeli,  kerem  sahibi, yüce bir mabuda îman etmiş,