Tefsir Kulliyati - 24. Sayfa - Bilmen
İslâm Cemiyeti'nin temiz bir hayat içinde yaşamalarını temin edecek bir kısım cezai hükümler.
İslâm cemiyetlerinin gelişmeye nail olacaklarına, bu cemiyetler arasında ahlâka, nezahate muhalefet edenlerin hallerini ıslaha ne şekilde çalışılacağı.
İffet ile, güzel ahlâk ile vasıflanmış namuslu müslüman kadınlar hakkında hürmete aykırı, şereflerini ihlâl edecek boş, haince, sözlerden yakıştırmalardan kaçınmanın lüzumu.
Islâmiyetin bütün ufukları aydınlatacak ilâhi bir nur olduğu, bu kutsî nurun daima insanlık âlemine aydınlık saçıp asla sönmiyeceğini müjdelemek.
İçtimai hayatın temizlenmesini ve yücelmesini temin için ne şekilde hareket edileceğini emir ve tavsiye.
İman nimetinden mahrum olanların pek karanlık vaziyetlerini tasvir ve onları uyandırmak için en kuvvetli delilleri getirmek, alâmetleri beyan.
Müminlerin yüce Peygamberimize karşı alacakları hürmetkârane vaziyetlerin ve Islâmi ahlak kurallarına uymanın gereğine emir ve işaret.
1. Bu bir sûredir ki, bunu indirdik ve bunu farz kıldık ve bunda açık açık âyetler indirdik gerektir ki, düşünesiniz.
Bu mübarek âyet, bu sûrenin yüceliğine, bir takım hükümleri muhtevi olduğuna ve bunun nûzulündeki hikmet ve menfaate işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!, Biliniz ki (bu) Nûr sûresi (bir suredir ki) şerefi yüce, içindekiler pek mühim bir Kur'an süresidir ki (bunu) kudret ve azametli Levh-i Mahfuz'da Cibril-i Emin vasıtasiyle Resûl-i Ekrem'e (indirdik) ihsan buyurduk. (Ve bunu farz kıldık) bu suredeki hükümleri kesin bir şekilde takdir veya vahyeyledik, onlara uyulması icabetmektedir. (ve bunda) bu mübarek surede (açık açık âyetler indirdik.) Hadlere, dinin esaslarına, öğütler, ve ibret veren misallere dair pek açık âyetler indirmiş olduk, (gerektir ki, düşünesiniz) bu âyetleri güzelce düşünüp ve tefekkür ederek nasihat alasınız, gerektirdiği gibi hareketinizi tanzim edesiniz. Çünkü umumun selâmeti, bunlara uymakla temin edilmiş olur.
Zina eden kadın ile zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Allah'ın dinindeki bir emri tatbik ederken -bu ikisi hakkında bir acımak sizi tutmasın ve bunların cezalarına- tatbik edilirken müminlerden bir taife de şahit bulunsun.
cezalarına) haklarında tatbik edilen zina haddi cezasına (müminlerden bir taife de şahit bulunsun) o cezanın tatbiki zamanında hazır bulunsunlar. Tâki bu
(Aranızdaki bekârları evlendirin. Nur sûresi, 32) âyeti kerimesiyle nesh edilmiştir. Çünkü "Eyama" kocaları olmayan kadınlar demektir
"Zina" bir şer'i akde dayanmış olmaksızın irade ile yapılan bir cinsel ilişkidir: Bunu yapan erkeğe "Zani" kadına da "Zaniye" denir. Bu haram ilişkiyi kendi iradesiyle değil, cebren yapmış olan erkeğe "mezniyyün bin", kadına "mezniyye" ve "mezniyyün bina" denilir.
aileler arasına hiyanet ve alçaklık düşürür, cemiyet hayatını bozar, insanlar arasına düşmanlık ve husumet bırakır, ince temiz aileleri mahcubiyet içinde yaşatır,
"Celd" lügatte deri üzerine vurmaktır. Her bir vuruşa "celde" denir. Fıkh ıstılahınca celde muhsan ve muhsana (yani evvelce evlenmiş) olamayan zina eden erkek ve zina eden kadının belirli azalarına hususi bir şekilde değnek veya kamçı ile vurmaktır ki, bu ceza suçlunun cildi, yani derisi üzerine yapıldığı için kendisine böyle celde denilmiştir. Bu cezanın tatbikinde uyulması lâzım gelen hususlar vardır. Şöyle ki: Değnek orta halde ve acıtacak bir surette olmalıdır, cezalandırılacak şahsın vücut azalarından bir kısmına vurulmalıdır. Onun başına, yüzüne, karnına, husyelerine, tenasül organına vurulmaz, bunlar müstesnadır. Yüklü bir kadın hakkında da çocuğunu doğurmadıkça bu ceza tatbik edilmez. Çünkü çocuğa zarar verir.
"Pecm" lügatte öldürmek, sövmek, terk etmek, lanetlemek, iftira etmek, atılan taş gibi mânaları ifade eder. Çoğulu "Rücum" dur. Istılahta recm, evvelce evlenmiş olup da zina eden erkek ile yine evlenmiş olup zina eden kadını özel bir şekilde taşlayarak öldürmektir.
"Hudud" lügatte menetmek mânasına olan haddin çoğuludur. Cenab-ı Hak'kın haram kıldığı şeylere ve bütün ilâhi hükümlere "hududullah"=Allah'ın hududu denir. Çünkü bunların üzerine tecavüz etmek, dinen yasaklanmıştır. Şeriat ıstılahında ise had, Allah'ın hakkı olmak üzere uygulanması gereken, belirli miktarda bulunan cezadır, azaptır. İşte zina cinayetini işleyenler hakkındaki, cezaya da "zina haddi" denilmektedir. Zina cinayeti, selâhiyetli olan bir hâkimin huzurunda usulen sabit olmadıkça bu husustaki ceza, tatbik edilemez. Binaenaleyh zina haddinin icra edilebilmesi için bir kısım şartlar vardır. Şöyle ki:
Zina cinayetini işleyen, akıllı, buluğ çağına ermiş olmalı ve zorla yaptırılmış olmamalıdır.
Zina hadisesi, mülk şüphesinden, ve karışıklığa mahal olan yerde karışıklık şüphesinden uzak bulunmalıdır. Binaenaleyh bir kimse, kendi oğlunun cariyesine yaklaşsa veya bir kör kendisinin karışıdır diye kendisine teslim edilen kadına yaklaşıp da daha sonra kendi karısı olmadığı anlaşılırsa haklarında zina haddi uygulanamaz.
Bu cinsel birleşme, nikâh akdi şüphesinden uzak bulunmalıdır. Bir akde bağlı olursa İmamı Azam'a göre zina haddi icra edilmez. Fakat bunun haram olduğunu bildikleri takdirde haklarında tazir şeklinde bir ceza lâzım gelir. Imameyne göre ise bile böyle bir nikâh ile cinsel ilişkide bulunanlar hakkında zina haddi lâzım gelir. Bilmemiş oldukları takdirde yalnız tâzin olunurlar. Yani haklarında münasip görülecek bir terbiye cezası verilir.
Bu cinsel birleşme, bir ücret karşılığında olmamalıdır. Bir bedel karşılığı olursa bundan dolayı yalnız tazir cezası lâzım gelir. Bu İmamı Azam'a göredir. Imameyne göre bundan dolayı da zina haddi lâzım gelir.
Bu birleşmede bulunan şahıs, dilsiz olmamalıdır. Dilsizlik bir şüphe doğurur, dilsiz kendisini müdafaa edemez. Bu sebeple hakkında zina haddi icare edilemez, had cezasını mümkün olduğu kadar az tatbik etmek Islâmiyette gerekli görülmüştür. Mebsut ve Bedayi kitaplarında yazılı olduğu üzere Hz. Ömer Radiallahu Teâlâ anh buyurmuştur ki: "hadlan muktedir olduğunuz derecede düşürmeye çalışınız" yani: Haddi uygulayarak hâkimin affetmede hatâ etmesi, ceza vermekte hata etmesinden hayırlıdır, bir müslüman hakkında bir çıkış yolu bulduğunuz zaman ondan haddi hemen düşürünüz.
Bu gayrı meşru birleşme, adalet yurdunda İslâm yurdunda meydana gelmelidir ki, haddi icabetsin binaenaleyh darı harbte yaptığı böyle bir cinsel ilişkiden dolayı bir müslüman veya bir zimmi hakkında daha sonra İslâm yurduna gelince zina haddi tatbik edilemez. Çünkü bu hâdise, İslâm hâkimiyetinin dışında meydana gelmiştir.
Bu birleşme, İslâm yurdunda bulunan bir gayrı müslim tarafından yapılmış olunca o, İslâm yurdunda bulunan gayrı müslimlerden bir erkek veya bir kadın İslâm yurdunda bulunsa hakkında zina haddi uygulanmaz. Çünkü onlar İslâm hükümlerini kabul etmiş değildirler. Bu mes'ele, İmamı Azam ile İmamı Muhammed'e göredir. İmamı Yusuf'un içtihadına göre bunların hakkında da zina haddi lâzım gelir. Zina bunlar İslâm yurdunda bulundukça zimmi hükmünde bulunmuş olurlar.
Bu cinsel birleşimi yapan, bunun haram olduğunu bilebilecek bir durumda bulunmalıdır. Binaenaleyh zinanın haram olduğunu bilmeyen bir millet arasında yaşamış olup da Islamiyeti henüz kabul eden bir şahıs, bu husustaki seri hükmü daha öğrenmeden zinada bulunsa hakkında zina haddi tatbik edilmez.
Bu cinsel ilişki, hayatta bulunan bir insan ile gerçekleşmiş olmalıdır. Bir ölü ile gerçekleşmiş bulunursa, tazir cezasını icabederse de zina haddini gerektirmez. Çünkü bundan insan tabiatı zaten nefret eder. Nitekim hayvanattan hangi birine bir yaklaşma da esasen tiksinilecek bir rezalet olduğundan bunu yapan hakkında ağır bir tazir cezası verilir, had yönüne gidilmez. Fakat bazı fakihlere ve İmamı Şafii'den rivayet olunan üçüncü bir görüşe göre böyle bir şahsın evlenmiş olsun olmasın kılıç ile öldürülmesi icabeder. 0 hayvana gelince o da kesilip yakılır, bu hayvandan artık istifade etmek, mekruhtur. Bedayi ve hedaye kitaplarında yazılı olduğu üzere o hayvanın böyle aradan yok edilmesi, o çirkin ilişki hâdisesinin kapatılmasına yardım eder. 0 hayvan başkasına ait ise ondan kıymetiyle satın alınıp kesilmesi menduptur. Bu hayvan yiyilmesi helal olan hayvanlar kısmından ise İmamı Azam'a göre bunun kesilip etinin yiyilmesi caizdir. Imameyne göre ise mutlaka ya kılmalıdır.
Bu cinsel ilişki, tenasül organı yoluyla vuku bulmuş olmalıdır. Ters bir yol ile vuku bulunsa ağır bir cezayı gerektirir. Fakat zina haddini gerektirmez. Şu kadar var ki, yönetici, yönetim açısından lüzum görürse bunu işleyeni öldürebilir. Bu İmamı Azama göredir. Imameyne göre bu çirkin iş bir ecnebi hakkında işlenilmiş olunca zina haddini gerektirir.
Bir gayrı meşru ilişki usulen sabit olunca artık bunu işleyen şahsın cezası, yalnız tövbe etmesiyle düşmez. Cumhuri fukaha bu görüştedir.
Hak'kında zina haddi tatbikedilen ve ehli îmandan bulunan bir erkek veya bir kadın ölünce yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve İslâm mezarlığına defnedilir. Çünkü zinayı işleyen bir müslüman, büyük bir günaha girmiş olursa da kâfir olmuş olmaz. Ancak zinayı helal görür olması ayrı..
Bu mübarek âyetler, namuslu olan kadınlara isnat ettikleri zina suçunu dört şahit ile isbat edemiyenlerin haklarında tatbik edilecek cezayı bildiriyor. Ve kendi eşlerine zina cinayetini isnat eden erkekler ile o cinayeti inkâr eyleyen eşlerin de ne suretle şahitlikte ve bed duada bulunacaklarını ve Cenab-ı Hak'kın lütuf ve rahmetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Muhsenata yani: (Hür, iffetli olan müslüman kadınlarına) kazfde bulunan, yani: Onlara (zina isnat eden) öyle bir kadına: "Sen zina edensin", " sen zina ettin" veya "şu kadın zina etmiştir" yahut "karnındaki çocuk zinadandır" gibi bir ifade ile gayrı meşru cinsel ilişki isnadında bulunan (sonra) bu isnatlarını isbat için (dört şahit getiremeyen kimselere) bir kazf haddi olmak üzere ey selâhiyetli olan hâkimler!. (Seksener değnek vurun) çünkü bu halde onların yalan yere zina isnadında bulunmuş oldukları ortaya çıkmış olacağı için böyle bedeni bir cezaya çarpılmaları icabeder. (ve onların şahitliklerini ebediyen) hayatta bulundukları müddetçe (kabul etmeyin) isterse, daha sonra tövbekar olsunlar. Bu da onlar için manevî bir cezadır (ve onlar ise) öyle yalan yere kazfte, zina isnadında bulunan şahıslar ise (fasık kimselerdir) çünkü, iffetli olan erkek ve kadınlara zina isnadında bulunmak, en büyük günahlardandır.
Bundan sonra tövbe edenler ve hallerini islâh eyleyenler müstenâ. Çünkü Allah Teâlâ şüphe yok ki, çok bağışlayan, pek esirgeyendir.
(Bundan sonra) böyle bir günahı işlemenin ardından (tövbe edenler ve) tövbeden başka da (hallerini islâh eyleyenler) iyi hal iyi ahlâk sahibi olanlar, kalplerini kırmış oldukları kimselerden af dileyenler (müstesna) onlar bu fasıklık lekesinden kurtulmuş olurlar. Bununla beraber onların yine şahitlikleri kabul edilmez. Ancak onları, o fasıklıktan dolayı artık sorumlu tutulmazlar, (çünkü Allah Teâlâ şüphe yok ki, gafurdur) evvelce işlemiş oldukları günahı af eden ve örter ve o
Ve o kimseler ki, eşlerine zîna isnat ederler ve kendileri için kendi şahıslarından başka şahitler de bulunmazsa her birinin şahitliği, Allah Teâlâ'nın ismiyle elbetteki, kendisi doğru söyleyenlerdendir diye dört defa şahitlik etmektir.
(ve o kimseler ki,) kendi (eşlerine) gerek mümin, hür kadınlar ve gerek kâfir veya cariye bulunsunlar (zina isnat ederler) meselâ: "Sen zina eden bir kadınsın", "sen zina ettin" derler (ve kendileri için) bu yaptıkları isnadı isbata mahsus (kendi şahıslarından başka şahitler de bulunmazsa) bu halde o isnatta bulunan kimselerden (her birinin şahitliği) iddiasının doğruluğu hakkında (Allah Teâlâ'nın ismiyle) Allah'ın adıyla şahitlik ederim ki diyerek (elbette ki, kendisi) o zina isnadında (doğru söyleyenlerdendir, diye dört defa şahitlik etmektir.) bu dört şahitlik, dört şahidin şahitliklerine karşılık demektir.
Beşinci de: Eğer yalancılardan olmuş ise üzerine hakikaten Allah'ın laneti olsun demektir.
Bu şahitliklerin (beşincisi de: Eğer yalancılardan olmuş ise) o zina isnadı hususunda iftirada bulunmuş ise (üzerine hakikaten Allah'ın laneti olsun) demek suretiyle yapılır. Koca, böyle deyince "Lean" da bulunmuş olur, artık kendisine kazf haddi uygulanmaz, karısı ise tevkif edilir, ya zinayı itiraf ederek cezaya uğrar veya o da, Handa bulunarak cezadan kurtulur.
Ve o kadından cezayı bertaraf eder, dört defa: Billahi o -kendisine zîna isnat eden kocası- muhakkak ki, yalancılardandır diye şahitlik etmesi.
(Ve o) kendisine kocası tarafından zina isnat edilen (kadından) hapis gibi, recm gibi dünyevî azaptan ibaret olan (cezayı kaldırır) o kadının mahkemede (dört defa Allah'ın adıyla şahitlik ederim ki o) kendisine zina isnat eden kocası (muhakkak ki, yalancılardandır.) İsnat ettiği zina iftiradan ibarettir (diye şahitlik etmesi) bu da kadın eşe ait dört şahitliktir.
Beşincisi de: "Eğer o -kocası- doğru söyleyenlerden ise kendi üzerine muhakkak ki, Allah'ın gazabı olsun" demesidir.
Karıya ait şahitliğin (beşincisi de: Eğer o) kendisine zina isnat eden kocası, (doğru söyleyenlerden) o iddia ettiği zina hususunda doğru sözlü bulunmuş ise (kendi üzerine muhakkak ki, Allah'ın gazabı olsun demesidir). İşte kadı da böyle bir şahitlikte bulununca kendisinden zina cezası kalkmış olur, kocasıyle araları da ayrılmış bulunur. Bu (6,7,8,9)uncu âyetler de bu suredeki dördüncü hükmü kapsamaktadır.
söylemiş, durumu Resûlullaha arzetmişler, Havle ise bu isnadı inkâr etmiş, bu isnadı yapan kocası ise müşkül durumda kalmış iken bu âyeti kerime nazil
Kazıf, akıllı, buluğ çağına ermiş, hür, isnat ettiği zina hâdisesini dört şahit ile isbattan âciz olmalıdır.
Mekzuf = kendisine zina isnat edilen şahıs, iffetli erkek veya kadın olmalıdır, tanınır bulunmalıdır, kazıfın firuundan olmamalıdır.
Mekzuf, konuşur bulunmalıdır, tenasül organları kesilmiş, hunsayi müşkül bulunmamalıdır. Makzufe de retka, yani: Tenasül organında cinsel ilişkiye mâni bir bez veya bir et parçası bulunmamalıdır. Bu şartlar bulunmayınca kazif tazir cezasını hak etmiş olabilirse de kazf haddini hak etmiş bulunmaz. Bununla beraber kazifin hür; müslüman, zina etmeyen olması, iftira ettiği anda sarhoş olmaması şarttır.
Koca ile karıdan her bir şahitliğe ehil olmalıdır. Yani: Akıllı, buluğ çağına ermiş, konuşabilen, hür ve müslüman bulunmalıdır, evvelce kaziften dolayı hakkında had icra edilmemiş olmalıdır.
Aralarında nikâh, sahih bir nikâh olup zina isnadı zamanında devam eder olmalıdır ve bu kaziften sonra da aralarında bir talak-ı bain ile boşanma meydana gelmiş bulunmamalıdır.
Lian yapılmasını koca ile karıdan her ikisi de veya biri talep etmiş olmalıdır.
Kadın, zinadan iffetli ve kendisine isnat edilen zinayı inkâr edici bulunmalıdır.
Zina isnadı, açık veya açık yerinde geçerli bir tâbir ile yapılmış ve zina ile kazf, tenasül organı hakkında vuku bulmalıdır.
Zina isnadı: İslâm yurdunda yapılmış ve isbatı için delil bulunmamış olmalıdır. Bu şartlar, Hanefi fakihlerine göredir. Bu şartlar bulunmadıkça lian yapılamaz. Diğer müctehitlere göre bu hususlarda bazı ihtilâflar vardır. Hukuki Islâmiye kamusunda geniş bilgi mevcuttur. Bu lian sebebiyle koca ile karı arasında meydana gelen ayrılık. İmamı Azam ile İmamı Muhammed'e göre bir lian boşama hükmündedir. Bu hüküm, müebbet değildir, koca bundan sonra kendisi yalanlayıp hakkında kazf haddi icra edilse o kadın ile tekrar evlenmesi caiz olur. Fakat İmamı Ebu Yusuf'a İmamı Züfere ve İmamı Şafii'ye göre bir lian ile talaksız bir ayrılık meydana gelir ki, ebedî olarak haram kılmayı icabeder. Artık onların bundan sonra yeniden evlenmeleri caiz olmaz.
ederim ben ailem hakkındaki hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Haz ret i Aişe ise: "Allah benim günahsız olduğumu bilir, ben bir şey demem, ben bir salih kul olan Hz. Yusuf'un pederi gibi (artık (bana düşeni hakkıyla sabretmektir.) Anlattığınız karşısında yardır
Ey cemaati müsliminl. (Onu) o iftirayı (işittikleri zaman mümin erkekler ile mümin kadınlar) güzelce düşünüp de (kendi vicdanlarında hayırlı bir zanda bulunarak) bir takım münafıkların sözlerine kıymet vermiyerek (bu) isnat edilen hâdise (bir apaçık iftiradır demeli değil mi idiler?.) bunu idrâk edemediler mi?. Güzel ahlâk bütün müminlerce bilinen bir iffet ve fazilet örneği hakkında nasıl kötü zan edilebilir?. Resûl-i Ekrem'in eşi olmak şerefine sahip olan, Hz. Sıddık'ın kerimesi olup müminlerin annesi olma vasfına sahip bulunan pek muhterem bir annemizin iffet ve ismeti daima Allah'ın korumasındadır. Bir yüce Peygamberin eşi kâfir bulunmuş olabilir. Fakat bütün insanlığın tiksineceği iffetsizlikle vasıflanmış olamaz. Bu bir hikmet gereğidir,
Onun üzerine dört şahit getirmeli değil mi idiler?. Madem ki, şahitleri getiremediler, artık onlardır. Allah katında yalancılar onlardır.
O iftirada bulunanlar (Onun üzerine) o iftiralarını isbat için (dört şahit getirmeli değil mi idiler?) herhangi bir iffetli kadın aleyhindeki böyle bir iftiradan dolayı dört şahit getirilmesine şer'an lüzum görüldüğü halde iffetlilerin en üstünü olan, müminlerin annesi bulunan fevkalâde temiz bir iffet örneği aleyhindeki münafıkça sözlerden dolayı dört şahit olsun getirmekten âciz olanlar iftiraya nasıl cür'et etmiş bulunuyorlar?. Halbuki, onların bu iddialarını isbat için bir şahitleri bile yoktur, (madem ki, şahitleri getiremediler) zaten getirebilmelerine de imkân yoktur, (artık onlardır) o iftiracılardır, o kötü zanda bulunanlardır. (Allah katında yalancılar) evet (onlardır) yalan söylemekte pek ileri gitmiş, yabancı oldukları gün gibi açık bulunmuş olan kimseler onlardan ibarettir. Hiçbir şahide, bir görgüye dayanmış olmaksızın öyle bir iftiraya, suizanna cür'et etmek, ne kadar çirkin bir yalandır, sorumluluğu gerektiren bir harekettir. Binaenaleyh böyle kimseler hakkında kazf haddi cezası bir hikmet ve fayda gereğidir. Binaenaleyh yukarıda isimleri yazılı olanlar hakkında kazf haddi cezası tatbik olunmuştur.
Ve eğer Allah'ın fazlu rahmeti dünyada ve ahirette üstünüzde olmasa idi elbette o içine daldığınız yaygaradan dolayı sizi pek büyük bir azap kaplardı.
Bu mübarek âyetler de temiz, iffetli zatların haklarında iftirada, kötü zanda bulunan kimselerin büyük bir günah işlemiş, büyük bir azab hak etmiş olduklarını ihtar ediyor. Öyle bir şayiaya karşı müslümanlara lâyık olan hareketi bildirerek o gibi iftiralara bir daha temayül gösterilmemesini tenbih buyuruyor ve insanlığın üstünlüklerine ve güzel ahlâkına delâlet eden âyetlerin açıklanmış olduğunu beyan ile insanlığı uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) ey o iftirayı söyleyenler, dinleyenler (eğer Allah'ın fazlü rahmeti dünyada ve ahirette üstünüzde olmasa idi) sizi öyle günahlarınızdan dolayı hemen cezaya uğratmayıp tövbe etmenize imkân vermesi gibi bir tövbeden sonra sizi af ve mağfirete nail buyurup ahirette sorumlu tutup cezalandırmaması gibi ilâhî lütufları hakkınızda tecelli etmese idi (elbette o içine daldığınız yaygaradan dolayı) o pek çirkin, mesuliyeti gerektiren iftiradan dolayı, onu söyleyip durmanız yüzünden (sizi pek büyük bir azap kaplardı) elbette ki, dünyada kınamaktan, kazf haddinden binlerce kat daha şiddetli olan ahiret azabını hak etmiş olurdunuz. Böyle pek büyük bir felâketten, azaptan ancak bir ilâhi lütuf sayesinde kurtulmuş oldunuz.
0 vakit ki, onu -iftirayı- dillerinizle karşılayıp kabul ediyordunuz. Kendisine sizin bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz ve onu kolay sanıyordunuz. Halbuki, o, Allah katında pek büyüktür.
Evet.. Eğer hakkınızda ilâhi lütuf tecelli etmemiş olsa idi sizi öyle pek müthiş bir azap yakalardı, (o vakit ki onu) o iftirayı (dillerinizle karşılayp) yani: 0 asılsız, mücerret lakırdıdan ibaret olan çirkin iftirayı, ağızlardan dinleyip (kabul ediyordunuz) sonra da (kindinsine sizin bilginiz olmayan) öyle iftiradan ibaret bir (şeyin ağızlarınızla söylüyordunuz) onu başkalarına söylemekten geri durmuyordunuz (ve) siz (onu) öyle bir iftirayı (kolay sanıyordunuz) büyük bir mesuliyeti gerektirdiğini tahmin edemiyordunuz. (halbuki, o) sizin öyle kötü zanda bulunarak onu söyleyip durmanız (Allah katında pek büyüktür.) son derece büyük bir günahtır, pek muazzam bir azabı gerektirmektedir, ona nasıl cür'et etmiş oldunuz?. Eğer Cenab-ı Hak, tövbenizi kabul etmeyecek olsa idi haliniz ne olurdu?.
Onu işittiğiniz zaman, bunu söylemek bize lâyık olmaz, hâşâ, bu, pek büyük bir iftiradır, demeli değil mi idiniz?.
Evet.. Ey müslümanlarl. (onu) o iftira lakırdısını uyduranlardan veya onu etrafa yayanlardan (işittiğiniz zaman) onları yalanlamak için (bunu söylemek bize) hiçbir şekilde (lâyık) caiz, sahih (olmaz) bu, pek düşmanca bir isnattır (hâşa bu, pek büyük bir iftiradır) ne kadar şaşılacak bir iftira! (demeli değil mi idinniz?.) müminlere yakışan, derhâl böyle diyerek o isnadı reddetmekten ibarettir. "Hayreti gerektiren bir şey görüldüğü vakit "subhanallah" denilmesi bir âdettir. Burada bu iftiranın öyle temiz bir müslümanların annesi ile ashab-ı kiramdan temiz bir zat hakkında yapılmasının son derece hayrete şayan bir bâtıl iddia olduğuna işaret için "subhaneke" buyurmuştur.
Allah size öğüt veriyor ki, bunun bir benzerine ebedî olarak dönmeyesiniz, eğer siz mümin kimseler iseniz.
Binaenaleyh (Allah size) Ey müminler!, (öğüt veriyor) sizi uyandırıyor, kalplerinizi aydınlatıyor (ki, bunun bir misline) böyle bir iftirayı söyleyip etrafa yaymak gibi pek büyük bir günaha (ebediyyen) hayatta bulundukça (dönmeyesiniz) bu pek büyük bir günahtır (eğer siz mümin kimseler iseniz) kuvvetli bir îman sahibi bulunuyorsanız artık bu gibi bir günaha bir daha dönmeyiniz. Çünkü hakiki bir îman, sizi bundan engeller.
Ve Allah sizin için âyetleri apaçık beyan ediyor, ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.
(Ve) Ey müminleri. (Allah sizin için âyetlerini) dinî hükümlere ait delilleri, ahlâki faziletlere, güzel ahlâka dair öğütleri (apaçık beyan ediyor) tâki ona göre hareket edesiniz, ahlâk ve tavırlarınızı düzeltmeye muvaffak olasınız, İslâm, ahlâkına, üstün insani vasıflara aykırı hareketlerden, lakırdılardan sakınınız. İnsanlık hakkında ne büyük bir ilâhi lütuf!, (ve Allah bilendir) mahlûkatının büyük, küçük, gizli ve aşikar bütün sözlerini, hallerini, bilir. Ve o yüce yaratıcı (hikmet sahibidir) onun bütün emirleri, yasakları, bütün ilâhi fiilleri birer hikmet ve menfaata dayanmaktadır, artık o yüce yaratıcının öğütlerine, hükümlerine hakkiyle riayete çalışınız ki, dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete eresiniz.
Muhakkak o kimseler ki, îmân etmiş olanlar arasında çirkin, yaramaz şeylerin yayılmasını arzu ederler, o kimseler için dünyada ve ahirette pek acıklı bir azap vardır ve Allah bilir, sizler ise bilmezsiniz.
Bu mübarek âyetler, İslâm muhitinde kötü sözleri, iffet ve temizliğe aykırı şeyleri neşretmeğe cür'et edenlerin pek kötü akıbetlerini bildiriyor yüce yaratıcının lütufu, rahmeti olmasa insanların ne kadar felâketlere uğrayacaklarına işaret buyuruyor. Mümin olan kulları şeytanların izlerini tâkibetmekten menediyor. 0 şeytanlar ne kötü şeyleri insanlara telkin ettiklerini ve onlara uyanların pek kötü bir durumda kalacaklarını ihtarda bulunuyor, ancak Allah Teâlâ'nın lütuf ve rahmeti sayesinde insanların iffet ve temizliklerini muhafazaya muvaffak olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (muhakkak o) Abdullah Ibni Ubeyyi gibi münafık (kimseler ki: îman etmiş olanlar arasında) onların aleyhinde olan (çirkin, yaramaz şeylerin) sözleri ve fiilleri ile çirkin sözlerin ve hareketlerin (yapılmasını arzu ederler.) bazı zatları veya bir insan zümresini kirletmek kasdında bulunurlar. Bundan dolayı (o kimseler için dünyada ve ahirette pek acılı bir azap vardır.) dünyada yaptıkları iftira cezasına uğrarlar, müminler arasında kötü şöhret bulmuş, gözden düşmüş olurlar. Tövbe ve istiğfar etmesizin ahirete gidince de orada cehennem azabına ve Cenab-ı Hak'kın bildiği daha nice felâketlere uğrarlar, (ve Allah bilir) bütün mahlûkatının halleri yüce zatınca bilinmektedir. Herkesin fiil ve amellerini bilir, ona göre haklarında mükâfat ve ceza verir, (sizler ise) Ey insanlar!. Öyle Cenab-ı Hak'kın bildiği her şeyi (bilemezsiniz) sizler haberdar olamazsınız, ancak görünen şeyleri sahip olduğunuz duyu organları vasıtasiyle görüp anlayabilirsiniz ve Hak Teâlâ'nın sizlere emir ve beyan buyurduğu şeylerden haberdar olursunuz. Artık ona göre hareketinizi tanzime çalışmalısınız.
Ve eğer Allah'ın fadlı ve rahmeti sizin üzerinize olmasa idi -elbette ki, sizi azaplandırırdı- ve şüphe yok ki, Allah çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.
(ve) Ey insanlar!. Allah Teâlâ'nın hakkınızdaki lütuf ve iyiliğini düşününüz, (eğer Allah'ın fadlı ve rahmeti sizin üzerinize olmasa idi) öyle pek temiz, fedakâr zatlar hakkındaki iftiradan ve benzeri günahlardan dolayı elbette sizi derhal cezalandırırdı, helake mâruz bırakırdı (ve şüphe yok ki, Allah çok esirgeyicidir) rahmet ve şefkati sonsuz derecededin ve (çok merhametlidir) merhamet ve şefkati pek ziyade olup sürekli olarak mahlûkatı üzerinde görülmektedir. Bunun içindir ki, günahkâr kullarını hemen köklerini kesecek şekilde bir azaba uğratmamaktadır. "Ibni Abbas Hazretlerine göre bu âyeti kerimedeki, hitap, Hassan Ibni Sabit ile Mıstaha ve Himneye yöneliktir. Ve onlar için bir müjdeyi, affa mazhar olduklarını içermektedir. Bununla beraber bunun umuma yönelik olması da caizdir. Nice insanlar birçok günahları işledikleri halde yine derhal azaba tutulmuyorlar, kendilerine bir tövbe, bir kaybedileni telafi edecek zaman verilmiş oluyor ki, bütün bunlar birer ilâhî lütuftur. Elverir ki, insanlar bunun kadrini bilip Cenab-ı Hak'ka hamd ve şükürde bulunsunlar.
Ey îmân etmiş olanlar!. Şeytanın adımlarına uymayın ve her kim şeytanın adımlarına uyarsa elbette ki o, çirkin ve inkâr edilmiş şeyler ile emreder. Ve eğer üstünüzde
(Ey îman etmiş olanlar!.) Ey Allah Teâlâ'yı da, onun dinî hükümlerini de, onun bildirdiği ahiret hayatını da bilip tasdik eden zatlar!. Sakın (şeytanın adımlarına uymayın) onun gösterdiği yola gitmeyin, onun süslediği şeylere el atmayın, onun dininize aykırı telkinlerine bir kıymet vermeyin (ve her kim şeytanın adımlarına uyarsa) ona tâbi olursa, onun vesveselerine kanarsa, hakkı bırakıp bâtılı tutarsa (elbette ki, o) şeytan (çirkin ve inkâr edilmiş şeyler ile emreder) çirkin fiilleri dinen kötü şeyleri tavsiyede bulunur, bunları yaldızlayarak sizleri aldatmak ister, artık ondan ne bekleyebilirsiniz?, (ve eğer) Ey müminler!, (üstünüzde Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasa idi) kısaca sizi irşad eden bu ilâhi beyanlar, bu Kur'ani nasihatlar bulunmasa idi ve bir kısım günahlar için birer kefaret olan hudud cezası meşru, tövbeler makbul olmasa idi tövbelere nail olmak için ilâhî yardım yetişmeseydi (sizden hiçbir kimse ebediyen temize çıkamazdı) hayatının sonuna kadar günahtan pâk olamazdı (velâkin Allah dilediğini teiniz çıkarır) onun kalbine lütuf ve rahmetinin eserlerini akıtarak onu uyanmaya, tövbe ve istiğfar etmeye muvaffak kılar, tövbesini kabul ederek kendisini günahlarından ter temiz bir hale getirir, (ve Allah her şeyi hakkiyle işiticidir) işte kullarının her söylediklerini ve tövbe ettiklerini, afları hususundaki niyazlarını da hakkiyle işitmektedir ve o kâinatın yaratıcısı, her şeyi (bilicidir) bütün mevcudat onca bilinmektedir. Binaenaleyh kullarının kalplerinde olanı da, tövbelerine düşen en mühim vazife de o pek yüce ilâhi vasıfları yüceltmektir, kendilerine göstermiş olduğu hidayet yolunu takip edip bir takım şeytan meşreb aldatıcı, dinî terbiyeden mahrum kimselerin aldatmalarına kapılmamalıdır. Başarı Allah'tandır.
Ve sizden fazilet ve servet sahibi olanlar yakınlarına ve yoksullara Allah yolunda hicrette bulunmuş olanlara birşey vermemek için yemin etmesin ve af etsinler, bağışlasınlar, siz sevmez misiniz ki, Allah sizin için mağfiret buyursun ve Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.
öğrenince hemen Misteh'i affetmiş onu yine yanına kabul buyurmuş, sizi kovduğum, Cenab-ı Hak'kın size gazap ettiği zamanda idi. Şimdi madem ki, Cenab-ı Hak
Bu mübarek âyetler de iffetli, çirkin kuruntulardan kalpleri temiz, îman ile vasıflanmış, müslümanlar namuslu kadınlar hakkında iftirada bulunanların pek müthiş âkibetlerini ve o iftiracıların aleyhine kendi azalarının şahitlikte bulunacağını ihtar ediyor. Murdar olan kadınların murdar olan erkeklere, murdar erkeklerin de murdar olan kadınlara ait olduğunu ve bilakis iffetli kadınların iffetli olan erkeklere ve iffetli olan erkeklerin de iffetli kadınlara mahsus bulunduğunu ve böyle iffetli, temiz zatların kendilerine isnat edilen kötülüklerden uzak bulunduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki) o münafık, ahlâkı Islâmiyeden mahrum şahıslar ki (afife) tam bir iffet ve temizlik vasfı ile vasıflanmış (habersiz) kendilerine isnad edilen kötülüğü hatırlarına getirmekten bile uzak ve (mümine) îman edilmesi icabeden her şeyi bilip inanmış (olan) İslâm (kadınlarına kötülük isnadında bulunurlar) onların üzerlerine çirkin sözleri atarlar (o kimseler dünyada ve ahirette lanete uğratılmışlardır) o kötü isnatlarından dolayı kendilerine müminler de, melekler de lanet okurlar. (Onlar için pek büyük bir azap da vardır) o lanetten başka pek müthiş bir cehennem azabına da tutulacaklardır. Bütün bunlar, o iftiralarının bir cezasıdır. İşte bu ceza, bu ilâhi tehdit Abdullah Bir Ubey ile onun gibi bu iftiraya cür'et eden münafıklara has bulunmuştur. Ne kadar büyük bir ilâhi tehdit!.
0 günde ki onların aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yapmış olduklarına dair şahitlikte bulunacaktır.
Evet.. Bu azap, o iftiracılara yonelçektir, (o günde ki) o kıyamet zamanındaki, o vakit (onların aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yapmış olduklarına dair şahitlikte bulunacaktır.) onlar, ahirette müthiş felâketleri, azap merkezlerini görünce titreyeceklerdir, dünyadaki yapmış olduklarını inkâr etmek isteyecekler, ne yazık ki, buna imkân mı var?. Zaten dünyada yapmış oldukları amel defterlerine yazılmış bulunacaktır. Bundan başka da ilâhi kudret ile onların bedeni azaları dile gelecek, her aza, kendisinden nelerin meydana gelmiş olduğunu haber verecektir. Bunu inkâra mahal yok. Allah'ın kudreti ile neler vücude gelemez. Dünyada bile görüyoruz ki, bir demir parçası bile hayata sahip olmadığı halde söylenilen sözleri tamamen aynı ahenk ile zaptediyor, o sizleri tekrar tekrar aksettirip duruyor. Bu ne hârika!. Bir demire bu hassayı vermiş olan bir yüce yaratıcı, kullarının esasen hareketli, hayat sahibi olan azalarında böyle bir şahitlik özelliği yaratamaz mı?. Buna inanmışızdır!. Bunun daha nice üstünde hârikaları da yaratabilir. Allah'ın varlığını, kudretini tasdik eden bir kimse, bunda asla şüphe etmez.
0 gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tamamen verecektir. Ve bileceklerdir ki, şüphe yok Allah apaçık haktır.
Evet.. (0 gün) o kendi azalarının kendi aleyhlerinde şahitlik edeceği kıyamet zamanında (Allah onlara) o münafık iftiracılara, tövbe ve istiğfar etmeksizin ahirete gittikleri takdirde (hak ettikleri cezaları) hakkiyle sabit olan cinayetlerinin cezasını (tamamen verecektir) onlar azap görüp duracaklardır. (Ve) öyle felâketleri, azapları görünce, haklarındaki cezaların tahakkukunu anlayınca (bileceklerdir ki, şüphe yok Allah) o her dilediğine gücü yeten hikmet sahibi yaratıcı (apaçık haktır) onun yaratıcılığı, mâbudluğu açıktır, adaleti, hikmeti zahirdir ve bir nice hakikatları kullarına göstermekte ve beyan buyurrmaktadır.
Murdar olan kadınlar, murdar olan erkekler içindir ve murdar olan erkekler de murdar olan kadınlar içindir ve temiz kadınlar da temiz olan erkekler içindir ve temiz olan erkekler de temiz olan kadınlar içindir. Bu temiz olanlar, onların dediklerinden -iftiralarından- uzaktırlar. Bunlar için bir mağfiret vardır ve bir kerim rızık vardır.
Bir takım münafıklar, nasıl cür'et edenler de iffet ve temizlikleri açık olan bir kısım İslâm kadınları hakkında iftirada bulunurlar? (murdan olan kadınlar) habisçe olan lakırdılar, isnatlar (murdar olan erkekler içindir) onlar ona lâyıktırlar aynı şekilde (murdar olan erkekler de murdar olan kadınlar içindir) öyle murdar kadınlara,
Bu mübarek âyetler, görgü kurallarının en mühim bir kısmına işaret buyuruyor. Başkalarının evlerine müsaadeleri alınmaksızın ve kendilerine selâm verilmeksizin girilmemesini emrediyer. İçinde kimse bulunmayan bir eve de müsaade ile girilmesini ve izin verilmeyince dönülüp gidilmesini, böyle bir hareketin ise sosyal temizlik bakımından faideli olacağını bildiriyor. Belirli kimselere mahsus olmayıp içinde kendisi için bir intmfa hakkı bulunan binalara girilmesinde bir sakınca bulunmadığını beyan bu burmaktadır. Şöyle ki: (ey îman edenler!.) Ey müslüman fertler!, (kendi evlerinizden başka evlere) sahiplerinden, içlerinde oturanlardan (müsaade istemeden) izin talebinde bulunmadan (ve sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz) kendi kendinize sormadan, müsaade almadan girmek cür'etinde bulunmayın (bu) izin talebiyle selâm verilmesi (sizin için) öyle müsaade edilmeksizin: Selâm verilmeksizin girmekten (hayırlıdır) bunun aksine hareket, cahiliyet zamanına ait bulunuyordu. Bir kimse, başkasının evine müsaadesini almadan hemen giriverirdi. Böyle bir hareket, içtimai terbiyeye aykırıdır, bazı hoş olmayan hallerin, sözlerin meydana gelmesine sebebiyet vermiş olabilir. İslâm terbiyesi ise buna aykırıdır, (umulur ki) siz bu husustaki ilâhi emrin hikmet faydasını güzelce (düşünüp anlarsınız) onun gereğince hareketinizi tanzim edersiniz. "Evet... Hususi ikametgâhına müsaadesi olmaksızın girmekte birçok sakıncalar vardır. Bu cümleden olarak: Böyle bir hareket, başkasının mülkünde izni olmaksızın bir nevi tasarruf sayılır ki, bu caiz olamaz. Evde bulunan kimse, başkalarından saklanılması icabeden bir şeyi açıkta bulundurmuş olabilir, onun izni olmaksızın hanesine giren kimse ise bu maksadı ihlâl etmiş olur. Bununla beraber böyle müsaadesiz başkasının hanesine girilmesi, bir nevi hırsızlık ve suikast şüphesinden de uzak bulunamaz.
İmdi onlarda kimse bulamaz iseniz artık size izin verilinceye değin içerilerine girmeyin ve eğer size geri dönün denilirse geri dönün. Bu sizin için daha temizdir. Ve Allah yapar olduklarınızı bilicidir.
(İmdi onlarda) o içlerine girmek istediğiniz evlerde, içlerine girmeniz için size izin vermeğe selahiyetli (kimse bulamaz iseniz) sabrediniz, hemen içine atılmayınız, (artık size) selahiyetli olan kimse tarafından gelip (izin verilinceye değin) o hanelerin (içerlerine girmeyin) aksi takdirde bir takım dedikodulara, mahzurlara sebebiyet verilmiş olabilir, (ve eğer size) o haneler içinde bulunan kimseler tarafından (dönün denilirse) o hanelere girmenize müsaade edilmezse (geri dönün) orada durup içerisine girmek için ısrarda bulunmayın, böyle bir hareket, insanlığa aykırıdır. Kalplerde nefret uyandırır (bu) dönüp gitmek (sizin için daha temizdir) ısrar edip kapı önünde durmak ise adilik ve rezalet şüphesinden uzak olamaz, buna tenezzül edilmemelidir, bu insanın simasını kirletir, lekeler (ve Allah yapar olduklarınızı bilicidir.) başkalarının hanelerine onların müsaadeleri ile mi, müsaadeleri olmaksızın mi girmiş olacağınızı bilir, ona göre hakkınızda cezada bulunur. "Evet.. Bazen olabilir ki, bir hane sahibi, başka bir yere gideceği için veya başkasiyle bir hususu mahremce görüşeceği için veya başka bazı engellerden dolayı kendisiyle görüşmeğe gelen kimseyi kabul etmemek mecburiyetinde kalabilir. Artık onu mazur görmelidir, gelen kimse, hemen kabul edilmediğinden dolayı üzülüp onun aleyhinde bulunmamalıdır.
Meskûn olmayıp kendinize ait içlerinde menfaat bulunan evlere girmenizde sizin için bir günah yoktur ve neyi açıklar ve neyi gizler iseniz Allah bilir.
(Meskun olmayıp) yani muayyen kimseler için bir mesken edinilmeyip (kendinize ait içlerinde menfaat bulunan evlere) yani: İnsanların faydalanmaları için, umumun istifadesi için hazırlanmış, açık bulunmuş hanlar, misafirhaneler, hamamlar, dükkânlar gibi binalara (girmenizde sizin için bir günah yoktur.) bunların vücude getirilmesindeki gaye, zaten herkesin bunlardan usulen istifade etmesidir, (ve neyi açıklar ve neyi gizler iseniz Allah bilir) binaenaleyh kendi evlerinizin dışındaki evlere girmenizdeki maksatlarınızı da o yüce yaratıcı tamamen bilmektedir, iyilik kasdiyle olan hareketler ile kötülük maksadiyle olan hareketler de onca tamamen malûmdur. Artık bunu düşünüp de hareketlerinizi buna göre tanzim ediniz. Ne büyük, bir ilâhi tehdit ve ne yüce bir ilâhi öğüt.
Bu mübarek âyetler de ehli îmanı bir iffet ve temizlik içerisinde yaşamaya sevkediyor. İman sahipleri olan erkekler ile kadınların gözlerini, namuslarını nasıl koruyacaklarına dair kendilerine büyük bir içtimai terbiye dersi veriyor. Kadınların ziynetlerini kimlere karşı saklayıp kimlere karşı açık bulundurabileceklerini belirtmekte ve ehli îmanın hepsini de tövbeye, iyi hal sahibi olup saadete nail olmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resul!, (müminlere de ki: Gözlerini) kendisine bakmaları helâl olmayan şeylere bakmaktan (sakınsınlar) men etsinler, helâl olan şeylere bakmakla iktifa eylesinler, (ve avret mahallerini) kendilerine helâl olmayan şeylerden (muhafaza etsinler) o mahalleri örtsünler, eşleri, cariyeleri gibi kendilerine helâl olan kimselerden başkasına göstermesinler. (bu) gözleri sakınmak, avret mahallerini korumak (onlar için) o müminler hakkında (çok temizliktir) pek hayırlıdır, onların hallerinin iyiliğine hizmetçidir, kendilerini töhmet altına, başkalarını fitneye, kötü zanna düşürmeğe engeldir (Şüphe yok, Allah) kullarının (ne yapar olduklarından haberdardır.) Evet hikmet sahibi yaratıcı Hazretleri, kullarının amellerini, niyetlerini, maksatlarını tamamen bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh her hususta ilâhi emre uymalıdır, haram olan şeylerden gözlerini de kalplerini de korumaya çalışmalıdır, başkalarının fitneye, günaha tutulmalarına sebebiyet vermemelidirler.
Ve mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler ve ziynetlerini açmasınlar, onlardan her zahir olanı müstesna ve baş örtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve ziynetlerini açıvermesinler. Ancak kocalarına veyahut kendi babalarına veya kocalarının babalarına veya kendi oğullarına ve kocalarının oğullarına veya kendi kardeşlerine veya kendi kardeşlerinin oğullarına veya kendi kız kardeşlerinin oğullarına veyahut kendi kadınlarına veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelelerine veyahut erkeklikten kesilmiş hizmetçilerine veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan çocuklara -karşı açıverilmesi- müstesna. Ve ziynetlerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını da birbirine vurmasınlar ve cümleten Allah'a tövbe ediniz, ey müminleri. Tâki kurtuluşa erebilesiniz.
caiz. olan kimseler vardır. Onlara gösterilebilir. İşte onlar şöylece beyan buyuruluyor: (kocalarına veyahut kendi babalarına) babalarının ve analarının
son yoktur ve (Alimdir) her şeyi hakkiyle bilir, dilediği kullarını hikmet menfaat gereğince bol rızka nail buyurur. Bu âyeti kerime, bu suredeki sekizinci
Bu mübarek âyet, Kur'an-ı Kerim'in taşımış olduğu üç yüce sıfatını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İslâm ümmeti!. Mukaddes zatıma (and olsun ki) pek açık bir hakikattir ki, (size) ilâhi katımdan (apaçık beyan eden âyetler) indirdik. Bu, Kur'an-ı Kerim'in bir güzel sıfatıdır. Evet.. Kur'an-ı Kerim, dinî hükümlere vesaireye ait birçok yüce âyetleri içine almış bulunmaktadır. İnsanlığı birnice hakikatlardan haberdar buyurmaktadır, (ve sizden evvel gelip geçmiş olanlardan bir mesel) indirdik. Yani: Geçmiş kavimlerin garip, hayret ve ibret verici kıssalarına, hayat tarzlarına, kitaplarında anlatılmış hâdiselere benzer, onların emsali şeyleri de size Kur'an lisanı ile anlatmış olduk. Bu da anlattıkları hikmet dolu Kur'an'ın ikinci bir sıfatıdır. Hz. Meryem'in, Hz. Yusuf'un kıssaları bu cümledendir, (ve) bu Kur'an-ı hâkim vasıtasiyle (takva sahipleri için bir öğüt indirdik) takva sahibi olan zatlar, bundan nasihat alırlar, lâyık olmayan şeylerden sakınırlar, güzel ahlâk ile vasıflanmaya çalışırlar. İşte bu da mucize Kur'an-ı Kerim'in üçüncü bir seçkin sıfatıdır. Gerçek şu ki: Bu hikmetlerle dolu kitap bütün insanlığa hitabeder, bütün insanlık âlemine nurlar yayar, bütün insanlara en mükemmel bir selâmet yolunu gösterir. Fakat bundan hakkiyle istifade edenler, bunun nurlarından gerektiği gibi vicdanını aydınlatmaya muvaffak bulunanlar, ancak takva sahibi olan zatlardır. Yani: Cenab-ı Hak'tan korkan, onun dinî hükümlerinin yüceliğini takdir edip yücelten, gerçekten aydın olan îman sahipleridir.
Allah Teâlâ, göklerin ve yerin nurudur. Nurunun meseli, içinde güzel bir çırağ bulunan bir kandillik gibidir, o çırağ ise bir kandil içindedir. 0 kandil ise sanki bir incimsi yıldızdır, doğusu ve batısı olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulmaktadır. Onun yağı bir halde ki, kendisine ateş dokunmasa bile hemen hemen ışık verecektir. Nur üstüne nurdur. Ve Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Ve Allah Teâlâ insanlara misaller getirir ve Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilicidir.
şekilde gelişip büyümüş âdi bir zeytin ağacı değildir. Belki o, bütün güne güneş görmüş, doğu ve batı arasında bulunan, hakkiyle gelişip büyüyen mükemmel bir
Evet.. 0 kutsal mescidlerde daima ibadette, tevhit ve teşbihte (birçok erler) bulunurlar (ki, onları ne bir ticaret ve ne de bir alım satım Allah Teâlâ'nın zikrinden ve namazı hakkiyle kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz) o ibadet eden, takva sahibi kullar, ya hallerine kanaat ederek zahidane bir hayat geçirirler, daima ibadet ve taatle uğraşır dururlar, yahut hem dinî vazifelerini yaparlar, hem de meşru şekilde ticaretleriyle, alış verişleriyle meşgul olurlar, bu dünyevî meşguliyetleri, kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini ahiretten gafil bırakmaz, malî ve bedeni ibadetlerine de aldanıp durmazlar. Belki (onlar, kalplerin ve gözlerin muztarip) ve allak bullak (olacağı bir günden) kıyamet gününün mesuliyetinden (korkarlar) Allah korkusu ile titreyen kalpleri, kendilerini daima zikir ve fikre sevkeder, onları gafil bulunmazlar, daima korku ve endişe üzere uyanık birhalde bulunurlar.
Tâki, Allah Teâlâ onlara amellerinin en güzeli ile mükâfat versin ve onlara ziyadesini de kendi kereminden ihsan buyursun ve Allah Teâlâ dilediğini hesapsız derecelerde merzuk buyurur.
Bir kere şüphe yok, Kur'an-ı Kerim, elbette bir ilâhî nurdur. Nitekim: ve size apaçık bir nur indirdik (Nisa, 174) âyeti kerimesi de bunu söylemektedir. Mushafları süsleyen, kalpleri aydınlatan Kur'an-ı Kerim, Hak Teâlâ'nın vahyine dayanan, Allah kelamı olmakla pek kutsî pek mübarek bir varlığa sahiptir. Bu hikmet sahibi kitabın âyetleri öyle doğu ve batı eseri değildir. Zaman ve mekândan münezzeh olan yüce Allah'ın kelâmıdır. Bu âyetlerin hükümleri yalnız doğuya ve yalnız batıya değil bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu semavî kitabın ihtiva ettiği hakikatlar, hikmetler şerh ve tefsir edilmese bile gözler önünde olanca açıklığı ile, olanca nurluluğu ile parlayıp duracak bir vaziyettedir. Bu, bir nurlar, feyzler, mucizler mecmuasıdır. Artık böyle kutsî, mübarek ilâhî bir kitaba kavuşmak, şüphe yok ki bir hidayet eseridir.
Dinine gelince bu da muhakkak ki, ilâhî bir nurdur. Nitekim: "0 öyle bir Allah'tır ki, size rahmet eder, melekleri de hakkınızda mağfiret diler. Tâki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın, yani: Siz küfür ve günah karanlıklarından kurtararak îman ve itaat nuruna, İslâmiyet'in ebedî feyizlerine mazhar buyursun. 0 kerim mabut, müminlere
merhametlidir" (Ahzab/43) mealinde bulunan âyeti kerimesi de bunu bildirmektedir. Evet.. İslâm dinî, bir nurdur, onun semavi varlığı Arap yarımadasından parlamaya başlayıp azbir zaman içinde yeryüzününün birçok parçalarını aydınlatmaya muvaffak olmuştur. Bu makaddes dinin koruyucusu, Allah Teâlâ'dır tebliğcisi de son peygamber efendimizdir. Bu bir fıtri ve umumi bir dindir, bunun hitabeleri yalnız doğuya, yalnız batıya ait olmayıp bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu mübarek dinin yüce mahiyeti o kadar aydınlık, o kadar açık, o kadar hikmetlidir ki, bunu isbat için delile bile ihtiyaç yoktur. Bu, nurlar kaynağıdır, bütün esasları, bütün hükümleri birer nurdur, birer hidayet meşalesidir. ksek hakiki bir dine kavuşmak, ne büyük bir hidayet eseridir, ne muazzam bir ilâhi yardım neticesidir!. Bunu düşünmeli!.
mübarek görüşlerinden kinayedir. (Kandil) den maksat, onun nurlu, tertemiz, mübarek kalbidir, (çerağ)dan maksat da sahip oldukları peygamberlik ve risalettir. (mübarek ağaç) dan maksat da nail bulundukları peygamberlik zinciridir ki, tâ İbrahim Aleyhisselâm'da son bulmaktadır.
neredeyse ışık verecektir) mübarek sözünden maksat da Resûl-i Ekrem'in peygamberlik risaletinin tam manasiyle zahir, apaçık olmasıdır ki, diyelim kendisi bir yüce peygamber olduğunu söylemese bile bütün vasıfları ve davranışları, bütün fıtri güzellikleri ve olgunlukları kendisinin bir
Peygamberi olduğunu âleme karşı göstermeğe kâfidir.
yüz çeviren Yahudilerden ve doğuya yüz döndüren Hristiyanlardan uzak olup hanif, müslüman, Allah'ın Ka'besine yönelmiş, yüksek bir mertebeye sahip, olduğuna
- _ ■ - - - a 4.4
efendimiz, o yüce peygamberin neslinden meydana gelerek insanlık âlemini nurlar içinde bırakmıştır. = nur üstüne nur) dan maksat
Ekrem'in zatındaki peygamberlik ve asalet nuru ile büyük pederleri Hz. İbrahim'in ve Hz. İsmail'in zatlarındaki peygamberlik ve asalet nurlarından ibarettir ki, bunlar birbirine katılmış, son peygamber efendimiz bütün bu kat kat nurlara mazhar olmakla yükselmiştir.
yıldızlar manzumesini teşkil eden hesapsız büyük yıldızların birer âlem olduğunu dikkate almak, Allah'ın mülkünün büyüklüğünü düşündürüp insanları
onların karanlık halleri müminlerin aydınlanmış hallerinin tersinedir. Öyle (ki, susamış kimse onu bir su sanır) ziyadesiyle susuzluk harareti içinde kalmış bir
(Yahut) o kâfirlerin çirkin amelleri (bir derin denizdeki karanlıklar gibidir ki, o denizi bir dalga bürür) onu tamamen kaplar, örter, o dalgayı da (üstünden) diğer (bir dalga) kaplar. Onun (üstünden) de (bir bulut) ihata eder, karanlık bir bulut havayı kaplar, yıldızların bile görülmelerine mâni olur. Bütün bunlar (birbiri üstünde olan karanlıklardır) böyle üç nevi karanlık, birbirini kaplamış bulunur ki: Bunların biri, denizin karanlık olmasıdır. İkincisi: Dalgaların karan 11 ki ı bulunmasıdır. Üçüncüsü de bulutun karanlığı artırıcı bir manzara teşkil etmesidir. Bir haldeki, böyle müthiş bir hâdise karşısında kalan kimse (elini çıkardığı zaman onu) o elini bile (görmeğe yaklaşamaz) onu görmek değil, görmeğe yaklaşmış bile olamaz, o kadar karanlık, her tarafı kaplamış bulunur (ve her kim için ki, Allah bir nur) bir hidayet, bir dine muvaffakiyet nasip (kılmamıştır) yani: Hangi bir şahıs ki, o şahsın kendi yarattığını ibtâl, iradesini kötüye kullanarak ilâhî dine aykırı cereyanlara tâbi bulunmuş olduğundan dolayı onu hidayet yolundan mahrum bırakmıştır, (artık onun için nurdan bir şey yoktur) artık o asla nurlanmış olamaz ona hiçbir kimse hidayet edici bulunamaz, o ebediyyen karanlıklar içinde kalmış, ebedî azaba lâyık bulunmuş olur. İşte küfrün müthiş sonu! Kısaca: Bu mübarek âyetler, kâfirlerdeki manevî karanlıkları, üç nevi maddî karanlıklar ile temsil buyurmaktadır. Denizlerin karanlığı, dalgaların karanlığı, bulutların karanlığı birer maddî karanlıktır, eşyanın gürülmesine birer engel teşkil etmektedirler. Kâfirlerin ise kalplerinde inanç karanlığı vardır. Sözlerinde hakka muhalefet karanlığı vardır, amellerinde de ilâhî hükümlere muhalefet karanlığı vardır, bunlar da birer manevî karanlıktır. Artık bu karanlıklar da o kâfirlerin bir takım harikaları görmelerine, bütün kâinatın birer hal lisanı ile Cenab-ı Hakkı tevhit ve teşbihte bulunduğunu işitip anlamalarına birer engel teşkil etmiş bulunmaktadır: Onun içindir ki, İslâmiyet gibi nurlar ufuklara yayılıp duran hakiki bir güneşi göremiyorlar, onun ışıklarından istifade edemiyorlar, bilakis onu inkâra cünet gösteriyorlar. O maddî karanlıklar, kat kat bölünmüş olduğu gibi kâfirlerin mânevi karanlıkları da öyle kat kat bir halde bulunmaktadır.
Görmedin mi ki, şüphe yok göklerde olan da ve yerde olan da ve kanatlarını açıp uçan kuşlar da o Allah Teâlâ için teşbihte bulunur. Herbiri gerçekte namazını ve teşbihini bilmiştir. Ve Allah Teâlâ da ne yapar olduklarını hakkıyla bilendir.
Çünkü bütün yaratılış sırları, bir yüce yaratıcının kudret eseridir, onun varlığına, kudret ve ululuğuna hal lisanı ile şahitlikte bulunmaktadır. Gerçekten bir
Evet.. Bütün mahlûkat, Allah Teâlâ'nın birer kudret eseridir (ve) onu tevhit ve teşbihe devam etmektedir. Çünkü (göklerin de, yerin de mülkü) varlığı (Allah'ındır) onun birer yaratılış eseridir, başkasının değil, zira bunların hepsi de sonradan yaratılmıştır, mümkün olan şeylerden, böyle sonradan yaratılmış olan her şey ise elbette ezeli olan bir vacibilvücude muhtaçtır, onun birer kudret eseridir, (ve gidişde de Allah'adır) bütün bu mahlûkat, Cenab-ı Hak'kın iradesiyle yok olacak, daha sonra Allah'ın kudreti ile bir kısım mahlûkat yeniden hayat bulup mahşere sevkedilecektir, orada Allah'ın hâkimiyeti tam manasıyle tecelli edip duracaktır. Evet.. Cenab-ı Hak'kın sonsuz kudretine, mutlak hâkimiyetine delâlet eden sonsuz eserler gözlerimizin önünde daima parlayıp durmaktadır. İşbu (41, 42) nci âyetler de tevhid delillerinin bir nevini kapsamaktadır.
Ey Allah'ın kulu!. (Görmedin mi) elbette daima gözlerinle görüp duruyorsun (ki, muhakkak Allah Teâlâ bu bulutu sevkediyor) onu yoktan yarattıktan sonra tam bir merhamet dilediği semte gönderiyor, muhtelif durumlarda bulunduruyor (sonra arasını telif ediyor) o bulutun aykırı yönlerde olan cüzilerini topluyor, büyük bir bulut tabakası haline getiriyor (sonra onu üstüste yığıyor) onun pek ince olan parçalarını birbirine katarak gayet geniş geniş bir kıta halinde bulunduruyor (artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor) o bulutun arasından yağan yağmurlar yeryüzünü sular içinde bırakıyor (ve) Cenab-ı Hak, (gökten) havadan (ondaki dağlardan) dağlar gibi pek büyük bulunan bulutlardan (bir dolu indiriyor da onu) o doluyu (dilediği kimseye isabet ettiriyor) o kimseyi yağmura doluya tutulmuş bulunduruyor (ve onu) o doluyu, yağmuru (dilediğinden uzaklaştırıyor) dilediği kimseleri onun sıkıntısından kurtarmış oluyor (az kalıyor ki şimşeğinin parıltısı) fevkalâde parlaklığından dolayı (gözleri gideriversin) bütün bunlarda Allah'ın kudretinin birer parlak delili bulunmaktadır. Şimşeğin pek kuvvetli olması, bulutların yoğunluğuna alâmettir, yağmurun fazlaca olacağına işarettir. Ve yıldırımların düşeceğini de bir ihtar mahiyetindedir. Bu vasıfları taşıyan bir şimşek şüphe yok ki, pek büyük bir ateş bulunmuş oluyor. Ateş ise suyun, dolunun zıddıdır. Buna rağmen suyun bunlardan çıkması, zıddan çıkması demektir ki, bu ancak kudreti ilâhiyye ile mümkün bulunmaktadır. Binaenaleyh bu hâdiselerin hepsi de Allah'ın birliğinin birer delilidir.
Allah geceyi ve gündüzü çeviriyor. Şüphe yok ki, bunda gözleri olanlar için elbette bir ibret vardır.
Evet.. (Allah) Teâlâ her şeye kadirdir, karanlığı aydınlığa, aydınlığı karanlığa çevirir, (geceyi ve gündüzü çeviriyor) bu sebeple insanlık alanında bir takım değişiklikler vücude geliyor, bunların müddetleri vakit vakit azalıyor, çoğalıyor. Artık (şüphe yok ki, bunda) şu beyan olunan pek büyük hâdiselerden her birinde (gözleri olanlar için) basiret sahibi olup Allah'ın kudretini takdir edip yüceltenlere mahsus (elbette bir ibret vardır) kâinatın yaratıcısı hazretlerinin varlığına, birliğine, kudretinin sonsuzluğuna bütün eşyayı ilmen kuşatmış olduğuna delâlet ve şahitlik mevcuttur. Ancak kalpleri karanlıklar içinde kalmış olanlar, bu kadar parlak eserlerindeki kudretini, birliğinin delillerini görüp tasdik etmek duygusundan mahrum bulunmuşlardır. İşbu (43, 44) üncü âyetler de tevhid delillerinin ikinci bir nev'ini kapsar bulunmuştur.
Ve Allah her hayvanı bir sudan yarattı. Artık onlardan kimisi karnı üstüne yürüyor, ve onlardan kimisi iki ayak üzerine yürüyor ve onlardan kimisi de dört ayak üzerine yürüyor. Allah dilediğini yaratır. Şüphe yok ki, Allah her şey üzerine tamamiyle kadirdir.
Bu mübarek âyetler de Cenab-ı Hak'kın yaratıcılığına, kudret ve hikmetine ait diğer bir nevi delilleri kapsamaktadır. Ve insanlığa hidayet yolunun gösterilmiş, lâzım gelen bilgilerin açıkça beyan buyurulmuş olduğunu ve Allah Teâlâ'nın dilediği kullarını doğru yola sevkedeceğini bildirmektedir. Şöyle ki: Bütün kâinat, Allah Teâlâ'nın birer yarattığı harikasıdır, kudretinin birer eseridir, (ve) bu cümleden olarak (Allah) yeryüzünde dolaşıp duran (her hayvanı bir sudan yarattı) o kadar muhtelif hayvanların asıl maddeleri, sudan, nutfeden ibarettir. (Artık onlardan) o hayat sahiplerinden (kimisi karnı üstüne yürüyor) yılanlar gibi. (ve onlardan kimisi iki ayak üzerine yürüyor) insanlar ile kuşlar gibi. (Ve onlardan kimisi de dört ayak üzerine yürüyor) koyunlar, sığırlar, bir takım vahşi hayvanlar gibi. Örümcek akrep gibi dörtten çok ayaklı hayvanlar da vardır. Fakat hepsinin yürüyüşlerinde en ziyade dayandıkları, dörder ayaktan ibarettir. (Allah dilediğini yaratır) yarattığı şeyleri muhtehif şekillere, tabiatlara, kuvvetlere sahip kılar. Nitekim melekleri nurdan, cin taifesini ateşten, Hz. Ademi topraktan, Hz. Isayı özel bir üfürükten yaratmıştır. Mamafih Tefsiri kebirde ve diğerlerindeki bir rivayete göre: Cenab-ı Hak, ilk evvel bir cevher yaratmış, ona bir heybet bakışı ile bakmakla o su kesilmiş, sonra o su da bölünerek ondan ateş, hava, nur ve toprak yaratılmıştır. Binaenaleyh bu âyeti kerimeden kasdediler asıl hilkati beyandır. Bu asıl hilkat ise sudan ibarettir, (şüphe yok ki, Allah her şey üzerine tamamiyle kadirdir.) dilediği şeyleri ezeli iradesi yönünde muhtelif şekillerde, kabiliyetlerde olarak vücude getirebilir. Onun ilâhi kudreti, bunların hepsine de fazlasıyla yeterlidir. Artık bu kadar çeşitli kudret eserleri karşımızda tecelli edip dururken bunların yüce yaratıcısını insan nasıl inkâr edebilir?.
Yemin olsun ki, açık açık beyan eden âyetler indirdik ve Allah dilediği kimseyi dosdoğru bir yola iletir.
İşte o yüce yaratıcı, buyuruyor: (Yemin olsun ki) muhakkak bir gerçektir ki (açık açık beyan eden âyetler indirdik) gerek bu Nur Sûresinde ve gerek diğer surelerde dinî hükümlerin, kevni eserleri, ilâhi kudreti gösteren yaratılış eserlerine hikmetli beyanatta bulunduk, nice güzel misâller, harikalar anlattık, ve bütün bunlar Kâinatın yaratıcısının kudret ve azametini, ilâhi dinin hükümlerini göstermekte bulunmuştur. Artık bunlar böyle parlak bir şekilde meydanda iken kim kendi cehaletini bir mazeret makamında ileri sürebilir?, (ve Allah dilediği kimseyi dosdoğru bir yola iletir) yani: Selim yaratılışlarını muhafaza eden, kulluk vazifelerini, ifaya çalışan, ilâhi muvaffakiyetlere kabiliyetli bulunan kullarını bir ilâhi lütuf olmak üzere İslâm dinine nail kılar, o sayede saadet, yoluna, başarı ve kurtuluşa erdirir, cennetlerine sokar. Bu Rabbimin lütfundandırl. "Bu (45, 46) ncı âyetlerde Allah'ın birliği hakkındaki delillerin üçüncü bir nev'ini kapsamaktadır.
Ve derler ki; Allah'a ve Peygambere inandık ve itaat ettik, bundan sonra onlardan bir taife yüz çevirirler ve onlar îmân etmiş kimseler değildirler.
0 îman, itaat iddiasında gerçek dışı olarak bulunanlar, hangi bir hâdiseden dolayı (aralarında hükmetmesi için Allah'a) Cenab-ı Hak'kın hükmüne (ve resulüne) o hükmü resulünün tatbik ve beyan etmesine (davet olundukları vakit de onlardan bir fırka kaçıverirler) haklarında ilâhi bir hükmün tatbikini istemezler, kendilerinin haksız oldukları, Resûlullahın ise adaletten ayrılmayacağını bildikleri için Resûl-i Ekrem'in hükmüne razı olmayarak ona müracaattan kaçınır dururlar.
Ve eğer hak kendilerinin lehine ise ona boyun eğerek geliverirler.
(Ve) diyelim ki (hak kendilerininn lehine ise) o zaman (ona) o adaletli tam bir süratle koşar (boyun eğerek) mutluluk huzuruna (geliverirler) çünkü bu takdirde o yüce peygamberin kendi lehlerine hükmedeceğine kani bulunurlar. Onların bu müracaatları Allahu Teâlâ'nın ve Resûlü'nün hükmüne razı, itaat etmiş olduklarından değil, sırf kendi lehlerinde hükmedileceğini bildiklerinden dolayıdır. Halbuki, hakiki bir mümin, herhalde ilâhi hükme, peygamberin hükmüne razı bulunur, isterse kendi aleyhinde olsun.
Onların kalplerinde bi hastalık mı vardır?. Yoksa şüphe mi ediyorlar?. Yoksa onlara Allah'ın ve Peygamberinin haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar?. Hayır.. 0 şahıslar zalim kimselerdir.
Nedir, o kimselerin bu fasıkca, münafıkça durumları?.. (Onların kalplerinde bir hastalık mı var?.) O kaçınmaları, fıtretlerinin uğramış olduğu bir manevî hastalıktan mı kaynaklanıyor?, (yoksa) o cahiller (şüphe mi ediyorlar?.) Resûl-i Ekrem'in peygamberliğinde, onun hak ve hakikati takibedip etmemesinde şüpheleri mi var?. Kendilerinin haklarında âdilce hükmetmiyeceğini mi zannediyorlar?, (yoksa onlara Allah'ın ve Peygamberi'nin haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar?.) hiç kerem ve rahmet sahibi olan yüce yaratıcının ve onun bütün ahlâki olgunluklara sahip bulunan yüce Peygamberi de hiçbir kimseye bir haksızlıkta bulunmaz, onların yüce sânları bu gibi töhmetlerden uzaktır müberradır. (Hayır..) Allah Teâlâ ile Resûl-i Ekrem'i hakkında öyle bir düşünceye asla yer yoktur. Ancak (o şahıslar zalim kimselerdir) onlar, haktan ayrılmış, küfre ve nifaka düşmüş, kendi nefislerine zulmeylemiş şahıslardır. Eğer öyle olmasa idi, Hak Teâlâ'nın ve mübarek Resûlü'nün hükümlerine tam bir memnuniyetle razı olur kalben ve lisanen onları tasdik eder ve yüceltirdi, samimi şekilde îman ve itaat sahibi bulunurlardı. Çünkü, hakiki müminler, bu gibi yüce vasıflara sahiptirler. "Bu âyetler, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Kısaca denilyor ki, münafıklardan "Bişr" namındaki bir şahıs bir Yahudi ile bir arazi dâvasında bulunmuştu. Yahudi, muhakeme için Resûlullah'a müracaat edilmesini teklif etmiş, Bişr ise bu müracaata razı olmamış, bu hususta münafıklardan olan "Kebüleşref'e" müracaat edilmesini teklif etmişti. Diğer bir rivayete göre de münafıklardan "Mugiretübnü Vail" Hz. Ali ile aralarında müşterek bir tarlanın satılması ve bölünmesi hususunda tartışmada bulunuyor, Hz. Ali, keyfiyeti Resûl-i Ekrem'e arz ile onun hükmüne teklif ediyor, Mugire ise "ben onu hakem tâyin edemem, çünkü o beni sevmez, korkarım ki, hakkımda gadreder" demiştir. İşte böyle birer sebebten dolayı bu mübarek âyetler nazil olmuş, münafıkların o çirkin kanaatları, hareketleri teşhir buyurulmuştur.
Aralarında hükmetmek için Allah'a ve peygamberine davet olundukları zaman müminlerin sözü ancak "işittik ve itaat ettik" demeleridir ve işte kurtuluşa ermiş olanlar da onlardan ibarettir.
Bu mübarek âyetler de müminlerin övülmeye lâyık hallerini, Allah'ın hükmüne olan itaatlerini ve bu sayede kurtuluşa nail bulunduklarını bildiriyor. Münafıkların da çirkin olan hallerine işaret ederek itaat edenlerin hidayete ereceğini, Resûl-i Ekrem'in de yüce vazifesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hakiki müminlere gelince
Evet.. (Ve) şüphe yok ki, (her kim Allah'a ve resulüne itaat ederse) onların her husustaki emirlerine, hükümlerine seve seve riayette bulunursa (ve Allah'tan korkarsa) kendisinden insanlık hali meydana gelen veya gelecek olan günahları düşünerek Allah korkusu ile kalbi titrerse (ve ona korunursa) tam bir sakınmakla kalbini aydınlatarak hayatta olduğu müddetçe Cenab-ı Hak'ka iltica eylerse (İşte kurtuluş bulacak olanlar) uhrevî selâmet ve saadete kavuşacak, gözlerin görmediği kulakların işitmediği, kalplerin düşünemediği nimetlere nail olacak olan zatlar (ancak bunlardır) böyle itaatle, Allah korkusuyla vasıflanmış olan müminlerdir.
Ve Allah'a en ağır yeminleriyle yemin ederler ki: Eğer onlara -cihat ile- emredersen elbette -cihada- çıkacaklardır. De ki: Yemin etmeyin, -bu sözünüz- bilinmiş bir itaattir. Şüphe yok ki, Allah yapar olduğunuz şeylerden hakkyla haberdardır.
(Ve) fakat samimi şekilde mümin olmayanlar, kalpleri nifak ve düşmanlıktan boş bulunmayan kimseler ise (Allah'a en ağır yeminler ile yemin ederler ki) yani: Son derece gayret ve takatlarını sarfederek, meselâ: "Vallahilâzim" diyerek yalan yere yeminlerde bulunurlar ki, (eğer onlara) neyi emreder ise meselâ cihada çıkmalariyle (emreder isek elbette) cihada (çıkacaklardır) emirlerine muhalefette bulunmayacaklardır. Ey yüce Resul!. 0 münafıklara red ve men için (de ki: Yemin etmeyiniz) öyle bana itaatde bulunacağınıza dair yeminde bulunmayınız, çünkü bu sözünüz, itaat iddianız (bilinmiş bir taattır) o, münafıkça bir itaattan, bir itaat iddiasından ibaretti, lisanlarınız ile söylemiş, fakat uygun düşmemiş bulunmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri sizin (yapar olduğunuz şeylerden hakkiyle haberdardır) sizin görünen ve görünmeyen bütün amellerinizi, maksatlarınızı bilir, işte bu yalan yere and içmeniz de o cümledendir. Artık şüphe yok ki, o hikmet sahibi yaratıcı, bir gün sizin bu ahlâki rezaletinizi de teşhir edecektir, sizi nifakınızdan dolayı cezaya uğratacaktır. İşte nifakın müthiş neticesi!.
De ki: Allah'a itaat edin ve Peygambere itaat edin. İmdi eğer yüz çevirirseniz artık onun üzerine olan, -ona- yükletilmiş olandır. Ve sizin üzerinize düşen de, size yükletilmiş olandır ve eğer ona itaat ederseniz hidayete erersiniz ve Peygamber üzerine ait olan -vazife- ise apaçık tebliğden başka değildir.
Artık bu hakikati insanlık düşünmelidir, ona göre hareket tarzını belirlemeye çalışmalıdır ki, ebedî mesuliyetten kurtulsun, bir ebedî selâmet ve saadete
Bu mübarek âyetler, ehli îman ve itaat için va'dedilmiş olan güvenli bir geleceğe, bir mili hâkimiyet ve ilâhi lütuflara işaret ediyor. Allah'ın rahmetine vesile olacak olan başlıca ibadet ve itaati gösteriyor, kâfirlerin ise ilâhi kahrı uzaklaştıramayıp
İşte Hak Teâlâ Hazretleri bizlere yükselme yolunu, ilâhi lütufa nail olmanın yolunu göstermek için buyuruyor ki: (ve) Ey müslümanlar!. (namazı dosdoğru kılın) namazları adab ve erkanına tamamen, riayetle yerine getirin, o en büyük bir ibadettir, kalplerde îman nurunun parlayıp durmasına bir vesiledir, mânevi yakınlığı temine ne güzel bir çaredir (ve zekâtı verin) çünkü zekât, din kardeşliğini temin, ruhlarda cömertliğin tecellisine pek büyük bir hizmetçidir, (ve peygambere itaat edin) o yüce
Ey Allah'ın mümin kulu!. Öyle dinsiz kimselerin dünyadaki fani varlıklarına, kuvvetlerine kıymet verme, (sakın kâfir olan kimseleri yeryüzünde) hâşâ Cenab-ı Hakkı, onun koruyacağı müminleri (âciz bırakacak kimseler sanma) o kâfirler sonunda helake maruz kalacaklardır, onların varlıkları fânidir. Yüce yaratıcının varlığı ebedidir, kuvvet ve kudreti sonsuzdur, onun iradesine engel olacak bir kuvvet, düşünülemez. 0 kuvvetli, saltanatlı görülen kâfirler ise bir gün helake uğrayacaklardır. (Onların varacakları yer ateştir) onlar ahirette ebedî olarak cehennem içinde yanıp duracaklardır (ve elbette) onların bu ateşe gidişleri (ne fena bir gidiştir) artık kendilerini böyle ebedî bir ateşten kurtarmaya kadir olamayan kimseler, hâşâ Cenab-ı Hakkı ve onun korumuş olduğu müminleri nasıl âciz birakabilirler? Elbette samimi müminleri, muvaffakiyetlere nail buyuracaktır. Elverir ki: müminler dinin bütün hükümlerine riayet etsinler. İslamiyetin verdiği terbiyeden, ahlaki faziletlerden ayrılmasınlar.
Ey îmân etmiş olanlar!. Ellerinizin altında olan kimseler ve sizden olup da henüz bulûğ çağına ermemiş bulunanlar, üç defa izin istesinler. Sabah namazından önce ve öğle vaktinde elbiselerinizi çıkarmış olduğunuz sırada ve yatsı namazından sonra, -bunlar- sizin için üç avrettir. Bu vakitlerden sonra üzerinize bakınız bazısı üzerine dolaşır olmalarından dolayı ne sizin üzerinize ne de onların üzerlerine bir günah yoktur. İşte Allah âyetlerini size böyle açıkça beyan ediyor ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.
sizi aydınlatma lütufunda bulunuyor (Ve Allah) o yüce yaratıcı, şüphe yok ki: (alimdir) her şeyi tamamen bilir, insanlığın bütün hallerini ve tavırlarını da
Ey müslümanlarl. (Sizden olan çocuklar da) hür olan müslüman çocuklar da (buluğa erince) ihtilâm yaşına ermiş, yani kameri aylar itibariyle onbeş yaşında bulunmuş ise ki, bu fakihlerin umumuna göredir. İmamı Azama göre de çocukların bulûğu ihtilam iledir. Yani: rüyalarında cinsel ilişkide bulunmakladır. Böyle ihtilam olmayınca oğlanlar onsekiz, kızlarda on yedi yaşlarında buluğ çağına ermiş, mükellef bulunmuş olurlar, (artık onlar da kendilerinden evvel olanların) yani: Kendilerinden evvelce mükellefiyet yaşında bulunan hür müminlerinn (izin istemeleri gibi) başkalarının yanlarına girmeleri için her defasında ve her ne vakitte olursa olsun izin istedikleri gibi siz de (izin isteyin) müsaade edilmedikçe hanelerine, odalarına girmeyiniz. Mesela bir bulûğa ermiş baliğ çocuk, izin istemeden babasının veya anasının bile hususi odasına girmemelidir. İslam terbiyesi bunu icabetmektedir. (İşte Hak Teâlâ âyetlerini böylece açıkça beyan buyuruyor) İslâm milletini aydınlatmak, ahlâki olgunlukları temin buyuracak olan dinî hükümleri böyle açık bir şekilde beyan lütufunda bulunuyor, (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir) bütün mahlûkatının hallerini, onların haklarında hayırlı olup olmayan şeyleri tam manasiyle bilmektedir. Ve o yüce mabûd, (hikmet sahibidir) kullarına her emir ve tavsiye buyurduğu şey, elbette ki, bir mühim hikmete bağlıdır. Binaenaleyh biz kullar da o yüce yaratıcının bütün emirlerine, beyanatına göre hareketlerimizi tanzim etmeliyiz. Bizim için bundan başka selâmet çaresi yoktur.
Evlenme arzuları kalmayan oturmuş kadınların ise bir ziynet ile açılıvermemeleri halinde üst örtülerini bırakmalarından kendileri için bir günah yoktur. Mamafih iffete ziyadesiyle riayet etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır ve Allah bihakkın işiticidir, hakkıyla bilicidir.
Bu mübarek âyet, pek ihtiyar kadınlar hakkındaki bir şer'i müsaadeyi ve riayet edilmesi daha uygun olan bir vaziyeti beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (evlenme arzuları kalmayan) ihtiyar olduklarından dolayı erkekler ile evlenmek ümidinde bulunmayan (oturmuş) hayzından kesilmiş, çocuk doğuramaz bir hale gelmiş, başkalarının şehvet bakışlarını çekecek bir vaziyette bulunmamış (kadınlar ise) haklarında şöyle bir müsaade vardır. Onların (bir ziynet ile açılıvermemeleri halinde)
emre uyarak gizli tutulması icabeden ziynetleri, ziynet mahallerini göstermemek,
I
kalplerinde olanı, hepsinin niyetlerini; emellerini, tasavvurlarını bilir. Binaenaleyh bütün erkek ve kadınlar arasında cereyan eden sohbetleri, konuşmaları
bir lüzum görülmedikçe ve izin almadıkça o toplantı mahallinden ayrılıp gitmezlerdi. İşte bu âyeti kerime, bunlara işaret buyuruyor ve şuna da işaret
Umuma ait mühim bir içtimai mesele hususunda toplanmış olan müslümanlara lâyık olan odur ki: Gerekmedikçe o meclisi terketmesinler. Bir lüzum görüldüğü takdirde de o meclise başkanlık eden zattan müsade istesinler. Çünkü içtimai ahlâk, İslâm terbiyesi bunu icab eder.
Aranızda Peygambere ait olan çağırmayı, bazınızın bazınıza olan çağırması gibi kılmayınız. Muhakkak ki: Allah, sizden saklanarak azar azar savuşup gidenleri bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne ermesinden veya kendilerine elem verici bir azabın çarpmasından sakınsınlar.
Bu mübarek âyetler de Resûl-i Ekrem'e karşı saygılı bir şekilde hitaplarda bulunulmasını emrediyor, o yüce Peygamberin huzurundan ayrılan, emirlerine muhalefette bulunan münafıkların dünyevî ve uhrevî felâketlere uğrayacaklarını bildiriyor. Bütün kâinatın yüce yaratıcısına karşı kullarının yapar oldukları şeylerin gizli kalamıyacağını ve herkesin kendi ameline göre muamele yapılacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müminler!, (aranızda Peygambere ait olan çağırmayı) yani: 0 yüce peygamberin hangi bir husus hakkında sizi huzuruna davet etmesini diğer bir yoruma göre de o yüce Peygamberin aleyhinizdeki duasını ve başka bir yoruma göre de Resûl-i Ekrem'e hitab etmeyi, onu hatırlamayı (bazınızın bazımıza olan çağırması gibi kılmayınız) Hazreti Peygamberin dâvetine hemen icabet ediniz, saadet huzuruna koşup gidiniz. Çünkü onun emrine koşuvermek bir görevdir. İkinci yoruma göre de: 0 yüce resulün aleyhinizdeki bed duasına sebebiyet vermeyiniz, zira onun duası, ümmetin fertlerinin duaları gibi değildir, o yüce peygamberin duaları kabul olunur. Üçüncü yoruma göre de buyrulmuş oluyor ki: 0 kadri yüce peygambere karşı tam bir hürmet ve saygı ile nidada bulunun, meselâ: Ona yalnız mübarek ismiyle veya künyesiyle hitabederek: "Ya Muhammedi ." yahut "ya ebelkasım" diye hitapta bulunmayın, belki: "Ey Allah'ın Resulü!.", "Ey Allah'ın nebisi!." gibi saygılı bir şekilde hitab ediniz. 0 yüce Resulü daima saygı ile anınız, (muhakkak ki, Allah sizden) Ey cemaati müslimin!. (saklanarak azar azar savuşup gidenlerin) bir takım münafık güruhunu (bilir) 0 bilen yaratıcıya karşı hiçbir şey gizli kalmaz, (artık onun) Cenab-ı Hak'kın veya Resûl-i Ekrem'in veyahut Hak Teâlâ ile yüce Peygamberden her birinin (emrine muhalefet edenler) Hz. Peygamberin huzurundan izin istemeksizin çıkıp savuşanlar, Resûl-i Ekrem'e karşı hürmetkârane vaziyet almaktan, şu muhterem Peygambere karşı tam bir saygı ile hitabetmekten kaçınanlar (kendilerine) dünyada (bir fitne) bir hastalık, bir musibet, bir mağlûbiyet (ermesinden veya kendilerine) ahirette (elem verici azabın çarpmasından) kendilerine cehennem ateşinin isabet etmesinden
çünkü onların o kötü hareketleri böyle bir cezadan boş olamaz. Bununla birlikte haklarında hem dünyevî, hem de uhrevî felâket ve azabın birlikte olması da düşünülebilir.
göre münafıklar, cuma günleri peygamber mescidinde durmadan ve özellikle Hz. Peygamberin hutbesini dinlemekden sıkılarak mescid-i şeriften gizlice çıkmaya cür'et ederlerdi. İşte bu âyeti kerime, onların bu fena hallerini bildirmektedir.
Haberiniz olsun, iyi biliniz. Göklerde ve yerde ne varsa şüphe yok ki, Allah'ındır. Muhakkak ki, sizin üzerinde olduğunuz hâli ve ona döndürülecekleri günü bilir. Artık onlara yapmış olduklarını haber verecektir. Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
huzuruna getirilmiş olacak kullarına dünyadalarken neler (yapmış olduklarını haber verecektir.) kendilerini dünyadaki amellerine göre cezaya uğratacaktır, artık
İslami Okul Okulların En Önemlisi