Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

29-ANKEBUT SURESİ - Bilmen - 29. Sayfa

 

   Bu mübarek âyetler, müminlerin hak yolunda hikmet gereği bazı zahmetlere uğrayacaklarını ve böyle bir ilâhi adetin eski ümmetler arasında da cereyan etmiş olduğunu bildiriyor. Günahkâr olanların da kaçıp kendilerini Allah'ın azabından kurtaramayacaklarına işaret buyuruyor. Cenab-ı Hak'kın lütfuna kavuşmak isteyenlerin takdir edilen zamanın gelmesini beklemelerine, ve hak yolunda çalışanların da kendi şahsi menfaatlerini temin etmiş olacaklarına tenbih buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, Lam, Mim) bu mübarek kelimeler, okunacak âyetler için dikkat nazarlarını çekmeye bir vesiledir. Çünkü böyle mânası ilk bakışta anlaşılmayan birer kelime, birer cümle ile mühim bir konuya başlanılması okuyanlarda, dinleyenlerde bir uyanma meydana getirir, âyetlerin ehemmiyetle okunup dinlenilmesini temin eder. Maamafih bu hususta daha birçok hikmetler vardır. Onu Cenab-ı Hakk'ın ilmine havale ederiz. Bazı zatlar da bu gibi kelimeleri uygun şekilde yorumlamışlar ve açıklamışlardır. Bu cümleden olarak "Nimetullahi Nahcıvâni Elfevatihül'ilâhiyye" adlı tefsirinde diyor ki: (E) Olgun insana (L) I i ya kata (lâyık olma) (M) de müeyyediyyete (desteklenmeye) işarettir ve Resûlullah'a bir hitap demektir. Allah bilir şöyle buyurulmuş oluyor ki: Ey olgun insan olan Yüce Peygamber!.. Ey ilâhi lütuflara lâyık bulunan Yüce Peygamber!. Ey Allah tarafından desteklenen Son Peygamber!. Vahyedilen âyetleri güzelce takip et ve oku. Bu hususa dair Bakara sûresinin birinci âyetine bakınız!.

  İnsanlar "îmân ettik" demeleriyle bırakılacaklarını, ve kendilerinin imtihan edilmeyeceklerini mi sanıverdiler.

       (insanlar) Bütün insanlık topluluğu, sadece (îman ettik demeleriyle bırakılacaklarını) artık bir şey ile mükellef olmayacaklarını, hiçbir vakit bir belâya mâruz kalmayacaklarını (ve kendilerinin imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyordular?.) böyle bir kanaat asla doğru değildir. Bu dünya imtihan âlemidir. İnsanlar vakit vakit bazı hoş olmayan durumlara düşebilirler, ve yine insanlar, bir kısım vazifeler ile görevlendirilmiş bulunurlar. Meselâ: Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler yapmaları gerekir. Bütün bunlar, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır, bu vesile ile hakiki samimi müminler ile sadece sözle mümin olanların kimlerden ibaret olduğu ortaya çıkmış olur. "Rivayete göre bu âyeti kerime, ashab-ı kiramdan bazı zatlar hakkında nazil olmuştur. Bu zatlar, Mekke-i Mükerreme'de İslâmiyet'i kabul etmişler, sonra da başka yerlere hicret etmeye gerek görmüşlerdi. Bu mübarek zatların arkalarından müşrikler koşmuşlar, onlardan bazılarını şehit etmişler, bazıları da kurtulabilmişlerdi. Amman Bin Yasir, Abbas Ibn Ebi Rebiy'a, Velîd Beni Velid, Seleme Bin Hişam Hazretleri bu cümledendir.

  Andolsun ki, onlardan öncekileri de imtihan ettik, elbette ki: Allah doğrulukta bulunanları da ve yalancı olanları da bilir.

       İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Andolsun ki) Celâlim hakkı için (onlardan) o Mekke-i Mükerreme'de eza ve cefaya uğrayan ashab-ı kiramdan (evvelkileri de imtihan ettik) geçmiş ümmetler arasındaki müminler de, onların Peygamberlerini de hikmet gereği bir imtihana tâbi tuttuk, onlar da birçok zahmetlere, sıkıntılara mâruz kaldılar. Nitekim Peygamberlerden bazıları dinsizler tarafından şehit edilmiş kimi de birçok eziyetlere uğratılmıştır. Bu muhterem îman ehlinin böyle bir takım belâlara, ağır hâdiselere mâruz kalmaları, onların îmanlarındaki samimiyeti, sağlamlığı ortaya çıkarmak yalanca münafık olanları da meydana çıkarıp gözler önüne sermek içindir, (elbetteki, Allah doğrulukta bulunanları da ve yalancı olanları da) ezeli ilmiyle bildiği gibi böyle hallerinin meydana çıkarılması suretiyle de müşahede ilm yoluyla (bilir) işte bu ilâhi ilmin tecellisi içindir ki kullarını dünyada öyle bir imtihana tâbi tumaktadır. Artık bu kullar için yarın ahirette bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmamış olacaktır. Bu hususta Allah'ın âdeti, öteden beri böyle sürüp gitmektedir. Binaenaleyh bu ümmet de bazı imtihanlara tâbi olmalarından dolayı üzüntüye kapılmamalıdır. Bunun neticesi selâmettir, saadettir.

  Yoksa kötülükleri yapanlar, bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?. Hükmettikleri şey ne kadar fena!.

   (Yoksa kötülükleri yapanlar) Şirke düşenler, birçok günahları işleyenler (bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?.) bizim azabımızı kendilerinden bertaraf edebileceklerini mi, onları cezalandırmağa bizim kadir olamayacağımızı mı zannettiler?, (hükmettikleri şey ne kadar fena.) öyle kendilerinin azaptan kurtulacakları hakkındaki kanaatleri ne kadar yanlış, boş bir kanaatten ibaret!. Onlar dünyadaki varlıklarına, azaba uğramadıklarına bakarak, ahirette de azaba uğramayacaklarına kanaat getiriyorlar, böyle bir hükümde bulunuyorlar, bu pek bâtıl bir kanaat, pek çirkin bir hükümden başka bir şey değildir.

  Her kim Allah'a kavuşmayı ümit ederse elbete Allah'ın tâyin etttiği müddet, herhalde gelicidir. Ve o, hakkıyla işitendir, bilendir.

      (Ve her kim Allah'a kavuşmayı) Yani: Cenab-ı Hakkı ahiretteki hükmüne sevap, veya azabına ermeği, ve cennete, Allah'ın cemalini görmeye erişmeyi (ümit ederse) buna inanıp kavuşmak isterse (elbette Allah'ın tâyin ettiği müddet) bu istenilen şeylerin meydana gelmesi için takdir edilen zaman (herhalde gelicidir) bu muhakkaktır, bu husustaki Allah'ın vadinde cayma, asla söz konusu değildir, (ve o) Yüce Yaratıcı (işitendir) kullarının bütün dediklerini, dilediklerini, tamamen işitir ve o Kerim mabûd (bilendir) kullarının bütün gizli ve aşikâr olan hallerini, kalplerindeki kanaatlerini bilir, haklarında ona göre ilâhi hükmü tecelli eder. Artık bunları güzelce düşünüp de o Yüce Yaratıcıya îmandan itaattan ayrılmamalıdır. Aksi takdirde hiçbir kimse Allah'ın azabından kendisini kurtaramaz.

  Ve her kim cihâd ederse ancak kendi nefsi için cihâd etmiş olur. Şüphe yok ki Allah, elbette alemlerden müstağnidir.

 

  Bu mübarek âyetler, güzel amellerde bulunan zatların kavuşacakları büyük mükâfatları bildiriyor, ve anaya babaya karşı güzelce muamelenin yapılmasını, fakat onların dine aykırı tekliflerine riayet edilmemesini ihtar buyuruyor ve îman ve itaat sahiplerinin salihler zümresine katılacağını şöylece müjdeliyor, (ve o kimseler ki, îman ettiler) Cenab-ı Hak'kın birliğini tasdik ederek islam dinini kabul eylediler (ve iyi işler yaptılar) îmanlarını kuvvetlendirmek, üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmek için ibadet ve taate devam ettiler (elbette onların kötülüklerini) insanlık icabı yapmış oldukları günahları affederek (örteriz) o günahlarından dolayı kendilerine ahirette azap etmeyiz. Şöyle ki: îman eden bir kimse, vaktiyle işlemiş olduğu küfürden kurtulur. Mümin olduğu halde küçük günahları işleyenler de namaz gibi, oruç gibi ibadetlerde bulundukça bağışlanır, affa uğrar. "Kebair" denilen günahlarda, tövbe ile ve başkalarının haklarına tecavüz etmek suretiyle vuku bulan büyük günahlar da o haklarına tecavüz etmek suretiyle vuku bulan büyük günahlar da o hakları yerine getirmekle veya helallik almak suretiyle af ve bağışlanmış olur. (ve elbete onları) 0 inanan ve ibadet eden zatları (işlemiş oldukları şeyin) o iyi işlerin mükâfat itibariyle (en güzeli ile mükâfatlandırırız) meselâ: bir iyi amel karşılığında en az on misli sevap ihsan ederiz. Ne büyük bir ilâhi lütuf!. Bir günaha mislinden fazla ceza vermediği halde bir güzel amele böyle kat kat sevap ihsan buyuruyor.

  Ve insana anası ve babası hakkında güzellik tavsiye ettik. Maamafih senin için hakkında hiçbir bilgi olmayan bir şeyi bana ortak koşasın diye uğraşırlarsa o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır. Artık size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.

      değildir. Nitekim bir hadis-i şerifte (                                                                                     ) buyurulmuştur. Bir kere düşününüz ki: (dönüşünüz banadır) İman edenler d

 

    (0 kimseler ki) Dinsizlikten kaçınarak (îman ettiler) İslâm dinini kabul eylediler, (ve) bu îmanlarını kuvvetlendirmek için (iyi işlerde bulundular) üzerlerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalıştılar (elbette onları) böyle îman ile güzel ameller ile vasıflanan kulları (sâlihler arasına girdireceğizdir) onları Peygamberler ile, veliler ile beraber toplayacağız, yahut onları o mübarek zatlar ile cennetlere sokacağız. 0 zatlar ki, durumlarını düzeltme huşunda maharet sahibidirler. Durumu düzeltmek ise müminlerin derecelerinin son noktasıdır, umulan olgunluğun gayesidir. Böyle bir gayeye ulaşmak için her insan, kalbini îman nuru ile aydınlatmaya, vücudunu güzel amellerle süslemeye çalışıp durmalı değil midir?. Ve başarı Allah'tandır.

    Ve insanlardan öylesi de vardır ki, Allah'a îmân ettik der. Sonra Allah uğrunda bir eziyete uğrasa insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi telakki eder. Andolsun ki, Rabbinden bir zafer gelecek olunca da elbette diyeceklerdir ki: Biz de muhakkak sizinle beraber bulunduk. Allah, âlemlerin kalplerinde olanı en iyi bilen değil midir?.

    Bu mübarek âyetler de îman iddiasında bulunan münafıkların dünyevî bir sıkıntıyı, Allah'ın azabı gibi saydıklarını ve müminlere bir zafer yüz gösterince kendilerinin de o müminlerin ile beraber olduklarını iddia ettiklerini bildiriyor. Ve bütün müminlerin de münafıkların da kalblerinden geçenleri Cenab-ı Hak'kın bildiğini ihtar buyuruyor. Calip gelen kâfirlerin de müminleri hak yolundan ayırmak için nasıl bâtıl tekliflerde bulunduklarını ve o kâfirlerin ahirette kimseye yardım edemiyeceklerini, bilakis kendilerinin de, başkalarının da yüklerini yüklenerek nasıl büyük bir cezaya çarpılacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, insanların müminler ile kâfirler kısımlarına ayrılmış olduklarını yukarıda bildirdiği gibi üçüncü kışımı da münafıkların oluşturduğunu şöylece beyan buyuruyor, (ve insanlardan öylesi de vardır ki) Müminlere karşı biz (Allah'a îman ettik der) kendisini müslüman gösterir (sonra Allah uğrunda bir eziyete uğrasa) îmanından dolayı kâfirler onu bir azaba uğratacak olsalar (insanların işkencesini) kâfirler tarafından kendisine isabet eden eza ve cefayı (Allah'ın azabı gibi görür) o eza ve cefayı, Allah'ın azabı gibi şiddetli sayarak dininden döner, ve bunu açıkça gösterir. Halbuki, bu münafıkça, dininden dönme hareketinden dolayı ahirette uğrayacağı ilâhi azap, her türlü dünyevî eziyetlerin, mahrumiyetlerin üstündedir. Ne yazık ki, bunu takdir edemez.

 

     (Ve o kâfir olanlar) Zaten İslâmiyet düşmanlarıdır, onların sözlerine iltifat edilebilir mi?. Onlar (îman edenlere) açık ve gizli olarak mümin bulunan zatlara, onları aldatmak için (dedi) ler (ki:) ey Müslümanlar!, (bizim yolumuza tâbi olun) Din hususunda bizim takip ettiğimiz yolu takibedin, İslamiyet ten ayrılın, kork mayınız (biz sizin hatalarınızı yüklenelim) eğer İslâmiyet'ten geri dönmek, bir hatâ, bir günah ise ondan dolayı ahirette hesaba çekilecek iseniz, onun cezasını biz yükleniriz, sizi sorgulamadan kurtarırız (halbuki, onlar) o müslümanlar dinden dönmeye sevketmek isteyen kâfirler (bunların) bu müminlerin (hatalarından dolayı bir şey yüklenici değildirler) onlar, saptıracakları müminlerin hatalarını yüklenerek o müminleri mes'uliyetten kurtarmaya asla kadir olamazlar. Onlar, gerçeğe aykırı bir iddiada bulunuyorlar, bu suretle de müslümanları aldatmaya çalışiyorlar. (Şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır) Evet.. Onlar, kendi dinlerinin doğru olduğunu söylerler ki, bu da bir yalandır. "Tefsiri Keşşaf" sahibi diyor ki: Müslüman adını alan bazı kimseleri görürsün ki, arkadaşını bir günaha sevk için ona cesaret vermek için der ki: "Şunu sen yap, onun günahı benim boynuma" birçok cahil zayıf kimselerde bu söze aldanarak öyle yasak bir şeyi işlemiş olur. Binaenaleyh akıllı, düşünen insanlar için lâzımdır ki, onun bunun heves ve arzuları doğrultusundaki sözlerine, güvencelerine kıymet vermeyip dinî terbiyeye, Islâmi ahlâka aykırı olan şeylere meyletmekten son derece kaçınsınlar.

  Ve elbetteki, onlar kendi ağırlıklarını ve kendi ağırlıklarıyla beraber nice ağırlıkları da yükleneceklerdir. Ve elbette iftira ettikleri şeylerden kıyamet gününde sorguya çekileceklerdir.

    (Ve elbetteki) Andolsun ki (onlar kendi ağırlıklarını) yükleneceklerdir. Ahirette kendi hatalarının, küfürlerinin yükünü taşıyacaklardır (ve kendi ağırlıklariyle beraber nice ağırlıkları da yükleneceklerdir.) başkalarını sapıtmaya çalıştıklarından dolayı da ayrıca azaba uğrayacaklar, pek büyük mesuliyetler altında kalacaklardır. 0 sapıklığa uğrayanlar da bu yüzden ayrıca azap görecekler kendi kötü iradelerinin cezasını görüp duracaklardır, bunların azabını başkaları yüklenmiş olmayacaktır, (ve elbette) 0 kâfirler dünyada iken (iftira ettikleri şeylerden) yalan yere söyledikleri sözlerden, uydurdukları bâtıl iddialardan ve kısacası azdırdıkları kimselerin yüklerini yükleneceklerine dair lakırdılarından (kıyamet gününde) sırf kınamak için, azarlamak için (sual olunacaklardır) Evet.. Onlara çıkışmak için denilecektir ki: Neden dünyada öyle çok kötü niyetli ve şeytanca bir halde yaşadınız?. Hem kendinizi küfre düşürdünüz, hem de başkalarını saptırmaya çalıştınız. Şimdi işte o çirkin amelerinizin cezasına kavuşmuş oldunuz. İşte küfrün, başkalarını dinsizliğe sevketmek isteyenlerin pek müthiş âkibetil.

  Andolsun ki, biz Nuh'u kavmine gönderdik, artık aralarında elli yılı hariç, bin sene durdu. Nihayet onlar, zulümlerini sürdürürken kendilerini tufan yakaladı.

       herhangi bir kimsenin ne kadar fazla yaşayabileceği asla imkânsız görülemez. "Tabiat kanunları" denilen şeyler, Allah'ın iradesine bağlıdır. Onların hepsi de

 

    (Fakat biz onu) Hz. Nuh'u (ve) onun (gemi arkadaşlarını) onunla beraber gemiye binmiş olan zatları ki, bir rivayete göre yetmişsekiz kişiden ibaret olup yarısı erkek, yarısı da kadın imiş (kurtuluşa erdirdik) onları boğulmaktan kurtardık, onlar dine bağlılıklarının bu dünyevî mükâfatını görmüş oldular (ve onu) o gemiyi veya tufan hâdisesini (âlemler için bir ibret kıldık) bundan insanlar bir ibret dersi almalıdır. Evet.. Bir hâdise, Allah'ın kudretine şahitlik ediyor, Hak Teâlâ'nın itaatkar kullarını nihayet selâmet ve saadete kavuşturacağını, isyankâr kullarını da lâyık oldukları cezalara erdireceğini gösteriyor ve kavmi tarafından çok eza ve cefaya uğramış olan Hz. Peygamber'e teselli olmuş oluyor. Nuh Aleyhisselâm'ın kıssası için "Hud Sûresi" ne de bakınız!.

  İbrahim'i de -hatırla- o vakit ki, kavmine dedi: Allah'a ibadet edin, ve ondan korkun. Bu, sizin için eğer bilmiş olsanız pek hayırlıdır.

   İşte diğer bir ibret vesile de İbrahim Aleyhisselâm'ın hayat tarihidir. Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: (İbrahim'i de) hatırla, o da büyük bir Peygamberdir (o vakit ki, kavmine) Peygamber olarak gönderilmişti, onlara (dedi ki: Allah'a ibadet edin) onu birleyin ve kutsayın (ve ondan korkun) o Yüce Yaratıcının azabını düşünerek titreyin, ona hiçbir şeyi ortak koşmayın (bu) samimi ibadette bulunup takva ehli olarak yaşamanız (sizin için eğer bilirseniz) hayır ile şerrin, faideli şeyler ile zararlı şeylerin aralarını ayırmaya güç yetirebilirseniz (pek hayırlıdır) her şeyin üstünde bir hayra sahiptir. Çünkü ebedî selâmet ve saadet bununla kaimdir.

       Siz ancak Allah'tan başka putlara ibadet ediyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Allah'tan başka kendilerine tapındığınız şeyler, şüphe yok ki, sizin için bir rızka sahip olamazlar. Artık rızkı Allah'ın katında arayınız ve ona ibadet ediniz ve ona şükür eyleyiniz, siz -ancak- ona döndürüleceksinizdir.

     Ne yazık ki, Ey kavmim!, (siz ancak Allah'tan başka putlara ibadet ediyorsunuz) Asla mabutluk sıfatına sahip, ibadete lâyık olmayan bir takım taşlara, heykellere tapınıp duruyorsunuz (ve yalan uyduruyorsunuz) öyle mahlûk, fâni, âciz şeylere tanrı unvanını veriyorsunuz, onların size şefaat edeceklerini iddiada bulunuyorsunuz. (Allah'tan başka kendilerine tapındığınız şeyler) ise (şüphe yok ki) pek âciz, kudretten mahrum şeylerdir, (onlar sizin için bir rızka sahip olamazlar) sizi asla birşey ile rızıklandıramazlar, onlar kendi başlarına gelen bir belâyı bile kendilerinden bertaraf eyleyemezler. Artık onlardan ne beklen i lebi I i r?. (artık rızkı Allah'ın katında arayınız) çünkü âlemlere rızık veren ancak o Kerim yaratıcıdır. (Ve ona ibadet ediniz) ondan başkası ibadete lâyık olamaz, (ve ona) o Yüce Mabûd'a (şükreyleyiniz) sizi kavuşturmuş olduğu nimetlerden dolayı o Kerim Yaratıcıya şükrü bir mühim vazife biliniz, yerine getirmeye çalışınız (siz) ancak (ona) o Yüce Yaratıcı'ya (döndürüleceksinizdir) sizi öldükten sonra tekrar hayata erdirecek, sizin ahiret âlemine çekecek, itaatkâr olanlarınızı sevaba, isyankâr olanlarınızı da azaba kavuşturacak olan ancak o Kâinatın Yaratıcısıdır. Artık bu âkibeti dikkate almalı değil misiniz?.

  Ve eğer yalanlarsanız, muhakkak ki, sizden evvel bir çok ümmetler de yalanladılar. Peygamber üzerine de apaçık tebliğden başka bir şey yoktur.

 

       Bu mübarek âyetler de insanların bakışlarını kudret eserlerini seyretmeye davet ederek ahiret hayatını inkâr edenlere kızıyor, ilâhi kudretin her şeye fazlasıyle kâfi olduğunu bildiriyor, Yüce Yaratıcının hiçbir hususta âciz bulunmadığını, ondan haşka hakiki bir dostun, bir yardımcının mevcut olmadığını bildirerek Cenab-ı Hak'kın ayetlerini ve Ona kavuşmayı inkâr ederek ümitsizliğe düşmüş olanların da ne kadar helak olmuş bir vaziyette kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, ahiret hayatını yalanlayanların cehaletini gözler önüne sermek için buyuruyor ki: (Görmediler mi) Bakıp da anlamadılar mı, yani: Kendilerine açık bir bilgi ulaşmadı mı (ki, Allah) Teâlâ Hazretleri (yaratılanı ilk baştan nasıl var ediyor?.) bir nutfeden, bir kan parçasından böyle bir maddeden veya maddesiz dilediği mahlûkunu nasıl meydana getiriyor?. (Sonra da onu) 0 mahlûkunu öldürdükten sonra (geri çeviriyor) bir şeyi ilk baştan yaratan, elbetteki, onu öldürdükten sonra tekrar etmeye de kadirdir. İlk yaratılış, yaratılışın tekrarı için bir delil teşkil etmektedir, (şüphe yok ki bu,) Dilediğini ilk baştan yaratmak, sonra da onu tekrar etmek, yeniden hayata kavuşturmak (Allah'a göre kolaydır) Cenab-ı Hak, yüce kudret sahibidir. Bir şeyi ilk baştan yaratmak, onu öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmak o yüce kudrete göre pek kolaydır, onda zorluk, düşünülmüş değildir.

      De ki: Yerde yürüyünüz de bir bakınız ki: Yaratmaya nasıl başlamış. Allah Teâlâ sonra da ahiret hayatını meydana getirecektir. Şüphe yok ki Allah Teâlâ, her şey üzerine fazlasıyla kadirdir.

      Hak Teâlâ Hazretleri, İbrahim Aleyhisselâm'a veyahut bizim yüce Peygamberimize şöyle emretmiştir. Ey Resulüm!. O inkarcılara (De ki: Yerde yürüyünüz de bir bakınız ki) Nazarı itibara alınız ki, Rabbiniz (yaratmaya nasıl başlamış) insanları ve diğer birçok mahlûkatı ilk baştan nasıl çeşitli tavırlar değişik tabiatlar, farklı ahlâk ve kabiliyet üzere yaratmış, yeryüzünde ne kadar çeşit çeşit dağlar, dereler, denizler meydana getirmiş, bunları nazarı dikkatle seyredenler, elbette ilâhi kudretin büyüklüğünü takdire mecbur olurlar. Evet.. (Allah Teâlâ) Her şeye kadirdir (sonra da ahiret hayatını meydana getirecektir.) nice çeşitli hayat safhalarını meydana getirmiş olan o Yüce Yaratıcı, buna da inanıyoruz ki kadirdir. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şey üzerine fazlasiyle kadirdir.) Binaenaleyh insanları öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya da ilâhi kudreti fazlasıyle yeterlidir.

  Dilediği kimseye azap eder ve dilediği kimseye de merhamet buyurur. Ve ona döndürüleceksinizdir.

    Evet.. O Hikmet Sahibi Yaratıcı, bütün kulları üzerinde hikmetinin gerektirdiği şekilde tasarruflarda bulunur. (Dilediği kimseye) Dünyada ve ahirette (azab eden) onu ilâhi adaleti sebebiyle cezaya uğratır, (ve dilediği kimseye de merhamet buyurur) mümin ve salih kullarını lütuf ve keremiyle nimetlere, mükâfatlara ulaştırır, (ve) Ey insanlar! Şüphe yok ki, hepiniz de yarın ahirette (ona) O Yüce Yaratıcının manevî huzuruna (döndürüleceksinizdir) artık hakkınızda kabiliyetinize ve kazandığınıza göre onun rahmeti veya azabı tecelli edecektir.

  Ve siz onu ne yerde ve ne de gökte âciz bırakıcı değilsiniz ve sizin için Allah'tan başka bir dost, bir yardımcı da yoktur.

 

       (Ve o kimseler ki, Allah'ın âyetlerini) Onun varlığına, kudret ve azametine pek açıkça, işaret ve şahadet eden delilleri, parlak kanıtları inkâr ettiler, onlara îman etmediler (ve ona) Allah Teâlâ'nın manevî huzuruna, Yüce mahkemesine (kavuşmayı inkâr ettiler) ahiret hayatına inanmazlar (işte) Yüce Allah buyuruyor ki: (onları benim rahmetimden ümitlerini kestiler) Onlar kıyamet gününde Allah'ın rahmetine asla nail olamaycaklardır. Çünkü onlar, Cenab-ı Hakk'ın varlığına, ahiret hayatının gerçekleşeceğine inanmadıkları için öyle bir rahmete kavuşma ümidinden mahrum bulunmuşlardır. Onlar, Allah Teâlâ'ya sığınarak onun rahmetine kavuşma niyazında bulunmamış, inkarcı kimselerdir. Binnaenaleyh (onları için) yarın ahiret âleminde (pek acıklı bir azap vardır.) İşte dinsizliklerinin müthiş âkibetü.

   Artık -İbrahim Aleyhisselâm'ın- kavminin cevabı: Onu öldürünüz veya onu yakınız demekten başka birşey olmadı. Fakat Allah onu ateşten kurtardı. Şüphe yok ki, bunda îmân eden bir kavim için elbette ibretler vardır.

     Bu mübarek âyetler de İbrahim Aleyhisselâm'ın pek kuvvetli, hayır taksiye edici tebliğlerine karşı kavminin ne kadar canice bir suikastte bulunmuş olduklarını bildiriyor. Hz. İbrahim'in de kurtuluşa erip kavmine onların müşrikçe hallerini bildirerek pek korkunç bir âkibete uğrayacaklarını ihtar buyurmuş olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: 0 müşrik kavim, Hz. İbrahim'in bildirdiği pek açık, kuvvetli delillere karşı, makul bir surette cevap vermeğe kadir olamadılar (Artık) o muhterem Peygambere karşı onun (kavminin cevabı) onların inkarcı lakırdıları (onu öldürünüz veya onu) ateşe atarak (yakınız demekten başka birşey olmadı) bunun üzerine birlikte hareket ettiler, birçok odun toplayarak büyük bir ateş meydana getirdiler, o masum Peygamberi o ateş içine attılar, (fakat Allah onu ateşten kurtardı) o ateş, bir hârika olarak soğuk, selâmetli bir hale geldi (şüphe yok ki, bunda) bu kıssada, bu harikulade hâdisede (îman eden bir kavim için elbete ibretler vardır) bu hâlin, bu değişmenin böyle meydana gelmesinde Hz. İbrahim'in Peygamberliğine, onun Allah katındaki yüksek mevkiine ve ilâhi kudretin her şeye kâfi olduğuna dair elbetteki pek büyük şahitler, deliller vardır. Kabiliyetten mahrum dinsizler ise bunu takdir ederek uyanamazlar.

     Ve dedi ki: Siz dünya hayatında aranızda bir sevişme -sebebi-olmak için Allah'tan başka putlar edinmiş oldunuz. Sonra kıyamet gününde bazınız, bazınıza küfür edecek ve bazınız bazınıza lanet eyleyecektir, varacağınız yer de ateştir ve sizin için yardımcılardan -bir kimse- de yoktur.

    (Ve) İbrahim Aleyhisselâm, öyle harikulade bir şekilde ateşten kurtulduktan sonra da müşrik kavmine karşı korkusuzca (dedi ki: Siz dünya hayatında aranızda bir sevişme) sebebi (olmak için) birbirinize karşı veya sizinle putlar arasında bir sevgi vesilesi bulunsun diye (Allah'tan başka) olan, o Kâinatın Yaratıcısının hükmü ve kahrı altında bulunan (putlar edinmiş oldunuz) güya onlardan bir faide görecek imişsiniz, güya onların sebebiyle aranızda bir dostluk ve sevgi meydana gelecekmiş!. Heyhat!, (sonra kıyamet gününde bazınız bazınıza küfredecek) o bâtıl mabutlar ile onlara dünyada iken tapmış olanlar, birbirine karşı böyle inkarcı bir vaziyet alacaklardır, aralarındaki sevgi, düşmanlığa dönmüş bulunacaktır, (ve bazınız bazınıza lanet eyleyecektir) Cenab-ı Hak, o putlara da ahirette bir söz söyleme kabiliyeti verecek. Onlara tapanlar, onların yüzünden fetâkete uğradıklarını görecek putlara lanet okuyacaklarıdır. 0 putlar da kendilerinin böyle bir ibadete onları davet etmemiş olduklarını ileri sürerek o kendilerine tapınmış olanlara lanet okuyacaklardır. Hz. İbrahim, şunu da ilâve buyurdu ki: Ey müşrikler!. Sizin (varacağınız yer de ateştir) cehenneme atılarak orada ebediyyen kalacaksınızdır, (ve sizin için yardımcılardan) Bir kimse (de yoktur) o sizi o ateşten hiçbir kimse yardım edip de kurtaramıyacaktır. Müminleri ise Cenab-ı Hak ateşten korur. Nasıl ki, İbrahim Aleyhisselâm'ın da düşmanlarının ateşinden kurtarmıştır. Bu hâdise için "Enbiyâ Sûresi"ne da bakınız!.

  Bunun üzerine ona Lût, îmân etti ve dedi ki: Şüphe yok, ben Rabbime bir hicret ediciyim. Muhakkak ki, mutlak güç ve hikmet sahibi olan O'dur, 0...

  ahirette de büyük bir makam  sahibi olacağını  müjdeliyor.  Lût Aleyhisselâm'ın da pek çirkin fiillerde bulunan  kavmini  ne şekilde kınamış ve hareketlerini

 

   (Ve ona) Hz. İbrahim'e bu hicretin bir mükâfat olarak Sara adındaki ihtiyarlamış olan eşinden (Ishak'ı) ihsan ettik ve bunun oğlu olarak da (Yakub'u bağışladık) kendilerine böyle lütufta bulunduk (ve) özellikle (peygamberliği ve kitabı) semavi kitaplara kavuşmayı (onun) Hz. İbrahim'in (soyundan gelenlere verdik) yani: Bütün Peygamberler, artık Hz. İsmail ile Hz. Ishak'ın evlât ve torunları arasından dünyaya gelmiş oldular. Şöyle ki: Bilâhara, bütün Peygamberler, Hz. Ishak'ın neslinden dünyaya gelmiş, yalnız Son Peygamber Efendimiz de Hz. İsmail'in soyundan olarak dünyaya şeref vermiş ve bütün peygamberlerin faziletlisi ve sonuncusu olduğu için diğer bütün Peygamberlere eşit bulunmuştur, (ve ona) Hz. İbrahim'e (dünyada mükâfatını verdik) Allah rızası için olan hicretinin mükâfatını dünyada da gördü. Bol bir rızık, hayırlı evlâd ve torunlara, insanlar arasında pek güzel şekilde anılmaya kavuştu (ve şüphe yok ki, o, ahirette de elbette salih olanlardandır) Hz. Adem, Hz. Nuh gibi pek yüksek mertebelere sahip, ebedî saadetle seçkin, her şekilde tam bir iyilik ile vasıflanmış zatlar cümlesindendir.

      Lût'u da -hatırla- o vakit ki, kavmine dedi: Şüphe yok, siz elbette öyle pek bir harekette bulunuyorsunuz ki, sizden evvel alemlerden hiçbir fert, onu işlemiş değildir.

     (Lût'u da) 0 mübarek Peygamberi de hatırla, güzel vasıflarını zikreyle (o vakit ki,) 0 muhterem zat (kavmine dedi) onları kınamak ve çirkin hareketlerinden men için kendilerine hitab ederek buyurdu ki: (şüphe yok, siz elbette öyle pek çirkin bir harekette bulunuyorsunuz) Son derece çirkin, haram olan livata cinayetine cür'et ediyorsunuz (ki sizden evvel âlemlerden hiçbir fert) ne insanlardan ve ne de cinlerden bir şahıs (onu) o pek çirkin muameleyi (işlemiş değildir) bu ne kadar alçakça, ve ahlâksızca bir hareketi.

     Siz hâlâ erkeklere yaklaşacak ve yolu kesecek ve toplantılarınızda çirkin şeyleri yapacak mısınız?. Artık kavminin cevabı: "Eğer sen sadıklardan isen bize Allah'ın azabını getir" demekten başka birşey olmadı.

       bu gibi hayrı tavsiye edici ihtarlara, tenbihlere rağmen Hz. Lût'a karşı (kavminin cevabı) onun cahilce ve alay konusu sözleri (eğer sen doğrulardan isen bize

 

    Lût Aleyhisselâm, kavminin o kötü hareketlerinden vaz geçmiyeceklerini anlayınca Hak Teâlâ Hazretlerine dua ve niyaza başlayarak (Dedi ki: Yarabbil.) ey bana ihsanı bol olan kerim Yaratıcım!, (o fesatçılar topluluğuna) o kadar gayri ahlâki hareketlerde bulunan (kavim üzerine bana zafer ver) onları mağlup

 

       Bu mübarek âyetler, meleklerin İbrahim Aleyhisselâm'a gelip ona oğlu Hz. Ishak ile torunu Hz. Yakub'un ihsan buyurulacaklarını müjdelemiş ve Lût kavminin helak edileceğini, Hz. Lût'un ise eşinden başka kendisine tâbi olanlar ile korunacaklarını haber vermiş olduklarını bildiriyor. Ve bu meleklerin birer insan suretinde Hz. Lût'a gidip gördükleri için kavmi tarafından tecavüze uğrayabilecekleri endişesiyle Hz. Lût'un üzüldüğünü, meleklerin ise ona teminat verip o kavmin semavi bir azap ile helak edileceklerini bildirmiş olduklarını ve o kavme ait yurdun büyük bir ibret levhası teşkil ettiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Lût Aleyhisselâm, kavmine karşı Allah'ın yardımına ulaşmayı temenni etmişti, artık bu duasının kabul olduğunu görecekti. (Ne zamanki elçiler) Melekler, Hz. Cibril ile arkadaşları Hz. (İbrahim'e müjde ile geldiler) oğlu Hz. Ishak'ın ve torunu Hz. Yakub'un dünyaya geleceklerini müjdelediler ve bu melekler "Sedum" tarafına yönelecekleri zaman Hz. İbrahim'e (dediler ki, biz muhakkak şu kasabanın ahalisini helak edeceğiz) onların helaki tekdir edilmiştir (çünki onun ahalisi zalimler oldular) Onlar zulme, bozgunculuğa devam etmektedirler, çeşit çeşit günahları işleyip durmaktadırlar.

     Dedi ki: Orada muhakkak ki, Lût vardır. Dediler ki: biz orada kim olduğunu daha iyi biliriz. Elbette onu ve ailesini kurtaracağız, kansı müstesna. O geride kalanlardan oldu.

        Hz. İbrahim, meleklerin verdikleri bu haberi işitince, kardeşinin oğlunu düşündü, onun hakkında şefkati parlamaya başladı da (Dedi ki: Orada) o kasabada (muhakkak ki, Lût vardır) onun hali ne olacak?. Orasını nasıl helak edeceksiniz?. Melekler de (dediler ki: biz orada kim olduğunu) senden (daha iyi biliriz) orda Hz. Lût'un da, başkalarının da bulunduklarına pek iyi (elbette onu ve ailesini) Hz. Lût ile ona tâbi olanları, onun mümin olan çoluk çoğunu (kurtaracağız) onlar helake uğramayacaklardır, (karısı müstesna) o helak olacaktır. Çünkü (o) kadın (geride kalanlardan oldu) yani: O kadın, azapta veya helak olacak kasabada kalıp helak olanlardan bulunacaktır. Deniliyor ki: O kadın, aslında Lût kavmi gibi ahlaksızlığı bizzat işlemiş değildi. Fakat Hz. Lût'un evine gelen misafirleri, O kasabanin şerli ahalisine haber verir, onların serlerine sebep olurdu. Şerre sebep olan ise şerri fiilen işlemiş gibi sayılır.

  Ve o vakit ki, elçilerimiz Lût'a geldi. Lût onlar hakkında tasalandı ve onlar sebebiyle takati darlaştı. Ve dediler ki: Korkma ve üzülme, şüphe yok ki, seni ve aileni kurtaracağız, yalnız eşin müstesna. O geride kalanlardan oldu.

   ve üzülme) bize senin kavmin tecavüz edemiyecektir ve onlar helak olmayı hak ettikleri için ondan dolayı da üzüntü ve kedere mahal yok (Şüphe yok ki, seni ve

 

    Ve melekler, Hz. Lût'a hitaben şöyle de dediler: (Muhakkak ki, biz bu kasaba ahalisi üzerine yaptıkları fi s klan) kötü, haram hareketleri (sebebiyle gökten müthiş bir azap indireceğiz) bu azap ise onların başlarına gökten taşların veya ateşlerin veya siyah suların yağmasıdır ve onları bulundukları yerlerin bir zelzele ile yarılıp kendilerinin yerler altına atılarak helak olmalarıdır. Lût ise ailesi ile, kendisine tâbi olanlar ile o kasabadan çıkıp bir kurtuluş sahasına kavuşmuştu.

  Andolsun ki, akıllıca düşünen bir kavim için oradan bir apaçık alâmet bırakmışızdır.

    Gerçekten o ahlâksız kavmin bütün yurtları mahv ve harab oldu, insanlık için büyük bir ibret numunesi teşkil etti. İşte buna işaret içinde Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Andolsun ki) Muhakkak bir gerçektir ki, (akıllıca düşünen bir kavim için) mütefekkir, ibret olan zatlar için (oradan) o Lût kavminin mahv ve yok olan yurtlarından Allah'ın kudretine ait, günahkârların fecî âkibetlerine dair (bir apaçık alamet bırakmışızdır) o tarafları da gezip seyahatta bulunanlar, onların yurtlarının harabelerinden, ve onların pek enteresan kıssalarından bir alâmet, bir ibret nişanesi görüp dururlar. Akıldan, tefekkürden mahrum olanlar ise bu gibi hâdiselerden ibret alıp uyaracak bir durumda bulunmazlar.

   Ve Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı -gönderdik- dedi ki: Ey kavmimi. Allah'a ibadet ediniz, ahiret gününe umut bağlayın. Ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.

    Bu mübarek âyetler de Şüayb Aleyhisselâm'ın kavmine olan nas i hatları n ı kavminin de nasıl bir helake uğramış olduklarını bildiriyor. Ad ve Semud kavimlerinin de Allah'ın kahrına uğramış olduklarını ve onların kabiliyetlerini kötüye kullanarak şeytanın aldatmalarına kapılmış bulunduklarını ve onların yurtlarına bakılınca başlarına gelmiş olan felâketlerin anlaşılmakta olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Medyen'e de) Bu isimdeki kavme de soy ve belde itibariyle (kardeşleri) olan Hz. • Şüayb'i) peygamber gönderdik. 0 zat da onlara nasihatlarda bulundu ve (dedi ki: Ey kavmimi. Allah'a ibadet ediniz) ona hiçbir şeyi ortak koşmayınız (ahiret gününe umut bağlayınız) o günde güzel bir âkibete ulaşmanız için çalışınız. 0 gündeki felâketlerden kurtulmak ricasiyle güzel amellerde bulununuz veyahut o gündeki azaptan korkunuz, (ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayınız) Fesat ve fitne kasdında bulunmayınız. "Usuv" fesat ve fesat çıkarmak manasınadır. Recâ da "ümit" "emel" mânasına olduğu gibi havf=korku mânasında da kullanılmaktadır.

  Halbuki, onu yalanladılar, artık onları şiddetli bir sarsıntı yakaladı da yurtlarında dizleri üzerine çöküvermiş kimseler olarak sabahladılar,

  (Halbuki) Hz. Şüayb'in kavmi onun bu güzel ihtarını kabul etmediler, bilakis (onu yalanladılar) onun Peygamberliğini inkâra cür'et gösterdiler (artık onları şiddetli bir sarsıntı yakaladı) şiddetli bir zelzeleye tutuldular ve Cebrail Aleyhisselâm'ın şiddetli bir sesine uğradılar. "Recfe" zelzele, depretmek, ızdıraplı bir hale getirmek demektir. Hz. Cibril'in sesi de kalpleri harekete, heyecana getireceği için ona da "recfe" denilmiştir. İşte o kavim, böyle bir zelzeleye veya şiddetli sese uğradılar (da yurtlarında) veya evlerinde (dizleri üzerine çöküvermiş kimseler olarak sabahladılar) hepsi de ölmüş bir halde bulunmuş oldular.

      Ve Ad ve Semud -kavmini de helak ettik- muhakkak ki, sizin için onların oturmuş oldukları yerden "başlarına gelen felâketler-açıklanmıştır ve şeytan onlara yaptıkları işleri süslü göstermiş de onları yoldan saptırmıştır. Oysa bakıp görebilecek durumdaydılar.

     (Ve) Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: Medyen halkını öyle helake mâruz kılmış olduğumuz gibi (Ad ve Semud kavmini de^ helak ettik. Hud Aleyhisselâm'ın kavmi olan Ad

 

       Bu mübarek âyetler de Musa Aleyhisselâm'ı tasdik etmeyen kibirli kimselerin helake uğramış çeşit çeşit azaplara felâketlere maruz kalmış olduklarını ve onların kendi zulümlerinin cezasına kavuşmuş bulunduklarını beyan etmektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, küfürleri, zulümleri yüzünden helak etmiş oldukları kimselere dikkatleri çekiyor (Ve Karun'u ve Firavun'u ve Haman'ı da) helak ettik, buyuruyor. Onların servetleri, hâkimiyetleri, mevkileri, kendilerini helâktan kurtaramadı. (Andolsun ki, onlara Musa, beyyineler ile gelmişti) Kendilerinde asla şüphe edilemeyecek olan pek açık deliller ile, mucizeler ile gelip o kibirli inkarcıları uyandırmaya çalışmıştı, (fakat onlar yeryüzünde böbürlendiler) Her büyükten daha büyük görünmek sevdasına düştüler (halbuki onlar) kendilerine yönelecek olan helakin, felâketin (önüne geçecek kimseler değildiler.) Binaenaleyh haklarında takdir edilen ilâhi kahır, kendilerine yönelmiş oldu, kendilerini kurtarmaya asla kadir olamadılar.

  Artık hepsini de kendi günahlarıyla yakaladık. Binaenaleyh onlardan bazıları üzerine bir rüzgâr gönderdik ve onlardan bazılarını şiddetli bir ses tutuverdi ve onlardan bazısını da yere batırdık ve onlardan kimisini de boğduk ve Allah onlara zulmedici olmadı. Fakat onlar kendi nefislerine zulmediciler oldular.

 

    Ey Yüce Peygamber!. O müşriklere şunu da ihtar et: (şüphe yok ki, Allah) O hakiki mabûd olan Yüce Yaratıcı (kendisinden başka neye ibadet ettiklerini bilir) o müşriklerin putları mı, insanları mı, cinleri mi, yıldızları mı mabut edinmiş oldukları Allah tarafından bilinmektedir. Onlar nasıl mabut edinilebilirler?, (halbuki, aziz, hâkim olan) Her şeye kadir, bütün kudret eserleri, hikmetlere dayalı olan zat ancak (O'dur) o Yüce Yaratıcıdır. Artık nasıl olur da bir takım âciz, fâni mahlûkat, o ezeli mâbuta ortak edinilebilsin..

  Ve şu misâlleri ki, onları insanlar için getiriyoruz. Maamafih onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir.

     İşte o Kerim Yaratıcı, kullarının uyanmaları için, yanlış telâkkilerde bulunmamaları için buyuruyor ki: (Ve şu misâlleri ki) Bir kısım makulâtın, maneviyatın bir takım duygularla anlatılması ve temsil edilmesi ki, (onları insanlar için getiriyoruz) Kur'an-ı Kerim'in âyetleriyle insanlara tebliğ eyliyoruz, onlar haddizatında ne kadar güzel ve uyanmaya vesile olan pek faideli beyanlardar. (Maamafih onlara bilginlerden başkası akıl erdiremez) Evet.. O misâllerin ne kadar güzel, ne kadar manâlı ve ne çok şeyin güzelce ortaya çıkmasına sebep olduğunu uyanık ruha, aydın kalbe, temiz vicdana sahip olan zatlar, pek iyi anlar takdir ederler. Artık bu gibi hikmetli misâlleri anlayabilecek bir kabiliyet elde etmeye çalışmalıdır. "Rivayete göre kureyş müşriklerinden bazıları: "Muhammed -Aleyhisselâm- ne için utanmıyor da karıncalardan, örümceklerden, sivrisineklerden misâller veriyor?." diyerek gülümsemişlerdi. İşte o cahil kimselere ihtar için bu âyeti celîle nazil olmuştur.

  Allah Teâlâ, gökleri ve yeri hak olarak yaratmıştır. Şüphe yok ki, bunda müminler için bir alâmet vardır.

  zikretmenin yüceliğini ve Hak Teâlâ'nın ilminin büyüklüğünü beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Evet.. Allah Teâlâ, her şeye kadirdir ve her meydana getirdiği, birnice

 

   Ey bütün müminlerin hidâyet rehberi olan Yüce Peygamberi. (Kitaptan sana vahyedilmiş olanı oku) bir nice hakikatları, hükümleri, kıssaları, ibretleri toplayan Kur'an-ı Kerim'i okumaya, ümmetine tebliğe devam eyle, onların güzel ahlâk ile vasıflanmış olmalarına yardım et, bu vesile ile de manevî yakınlığa, ebedî mükâfatlara kavuş. Ve Habibiml. (namazı dosdoğru kıl) En büyük ibadetlerden olan namaza devam et. Onu âdab ve şartlarına riayetle kılmaya devam eyle. (Şüphe yok ki) insanları (hayâsızlıklardan) en çirkin hareketlerden (ve yaramaz şeylerden) dinen yasaklanmış, Allah'ın rızasına aykırı olan hareketlerden (alakoyar) namaza devam edilmesi, o gibi ahlâksız şeylerin yapılmamasını temine vesile olur. Namaza düzgün şekilde devam edenler, o gibi yasakları terke muvaffak olurlar, (ve elbette ki Allah'ın zikri en büyük) İşte namazda Allah'ı zikretmeye vesiledir, bu cihetle namaz diğer ibadet ve itaatlerin en büyüğüdür. Bütün mükemmel sıfatları toplayan bir Yüce Yaratıcı'ya hürmet için yapılan, kendisinde Kur'an-ı Kerim'in âyetleri okunan namaz, elbette ki: Allah katında pek büyük ve faziletli bir ibadettir. Artık namaza devam edilmez mi? Bu husustaki emirler, Yüce Peygamberimiz vasıtasiyle bütün ümmetlerine de yönelik birer emirdir. Bunlara riayet hepimizce lâzımdır (ve Allah ne yaptığınızı bilir) Hayır ve şer adına yapılan her hareket o yüce yaratıcı tarafından bilinir. Ona göre kullarını mükâfatlara, cezalara kavuşturur. Artık o Kerim Mabûd'un kulları olmak şerefine kavuşan kimseler için lâzım ki, daima ibadet ve itaatte bulunsunlar ve özellikle Kur'an-ı Kerim'i okumaya ve beş vakit namazı kılmaya devam etsinler o herşeyi bilen ve kerem sahibi olan mabudun lütfuna lâyık olmuş olsunlar. Ve başarı Allah'tandır.

       Ve ehli kitap ile en güzel yoldan başkasıyla mücadele etmeyin. Onlardan zulmedenler ise müstesna, ve deyiniz ki: bize indirilmiş olana ve size indirilmiş olana biz îmân ettik ve bizim ilâhımız ile sizin ilahınız birdir ve biz ancak ona teslim olmuş olanlarız.

      Hanlığını tasdik etmekte, onun dinî hükümlerine boyun eğmiş bulunmaktayız. Artık insaf ediniz, güzelce düşününüz, müslümanlığın nasıl yüce Hm ve hikmet

 

      Evet.. İslâm dinî böyle pek güzel bir mahiyettedir. Kur'an-ı Kerim, fikir birliğini ve kardeşliği temin edecek hükümler içermektedir. İşte buna işaret için de Cenab-ı Hak, Yüce Peygamberine hitaben buyuruyor ki: (Ve) Ey Resulüm!, (işte böylece) Diğer Peygamberlere kitap indirmiş olduğumuz gibi (sana) da (böylece kitabı) Kur'an-ı Kerim'i (indirdik) ki, bu apaçık kitap, diğer ilâhi kitapları tasdik edici bulunmaktadır, ve öylece pek yüksek hükümleri, emirleri, yasakları ihtiva etmektedir, (artık kendilerine kitap vermiş olduklarımız) yani: Yahudi ve Hıristiyan topluluklarına mensup olup gerçek ilm ve irfan sahipleri olan Abdullah ibnisselâm ve benzeri gibi zatlar (ona îman edenler) Kur'an-ı Kerim'in de bir ilâhi kitap olduğunu bilir, tasdikte bulunurlar. Çünkü onun da bir ilâhi kitap olduğunu evvelki kitaplarda okumuş anlamış bulunmaktadır. (şunlardan da) Araplardan veya Mekke-i Mükerreme ahalisinden veya Peygamber devrindeki ehli kitaptan da (ona) Kur'an-ı Kerim'e (îman edecek olanlar vardır) onlar da vakit vakit İslâmiyeti kabul ederek Kur'an-ı Kerim'in bir ilâhi kitap oluduğunu tasdik edeceklerdir. Evet.. Bilgin, düşünen ve insaflı olan insanlar bunu takdir ederek îman şerefine kavuşacaklardır, (ve bizim âyetlerimizi) Allah'ın birliğine kudretine, açıkça işaret ve şahitlik eden Kur'an-ı Kerim'i, o kutsî kitabın beyanlarını (kâfirlerden başkası inkâr etmez.) inkârlarında, cehaletlerinde ısrar eden, parlak hakikatları görmekten kaçınan Kab Ibnüleşref ve ashabı gibi inkarcılar, pek açık âyetleri dinlemezler, onları inkâr ederek cehaletlerinde devam eder dururlar.

  Ve sen ondan evvel hiçbir kitap okur olmadın ve sağ elin ile onu yazmadın. Öyle olsa idi elbette iptal etmeye çalışanlar, şüpheye düşmüş olurlardı.

     Bir kere düşünmeli, insaf etmeli, Kur'an-ı Kerim, yüce bir mucizedir. 0 ilâhi kitabı ümmetine tebliğ eden zat, vaktiyle asla okuyup yazmamış, öyle dinî meseleler ile uğraşmamış, sonra kırk yaşına girince o eşsiz belâgati, o hikmet ve hakikat mecmuasını büün insanlığa tebliğe nasıl kadir oldu?. İşte Cenab-ı Hak, bu hususta da inkarcıların dikkatlerini çekiyor (Ve) Yüce Peygamberine hitaben buyuruyor ki: (sen ondan evvel) 0 Kur'an-ı Kerim'i sana indirmeden önce (hiçbir kitap okur olmadın) hiç bir ilm ve fen ile meşgul bulunmadın (ve sağ elin ile onu yazmadın) o muazzam kitabı alışılmış şekilde yazmaya kadir, ve devam eder olmadın (öyle olsa idi) vaktiyle okumakla yazmakla meşgul bulunmuş olsa idi (elbette ibtale çalışanlar) hakikatları inkâr etmeye ve değiştirmeye cür'et edenler, (şüpheye düşmüş olurlardı) halbuki, Hz. Peygamberin hayat tarihi, ahlâki temizliği kavmi tarafından bilinmektedir. Artık onun aksini nasıl iddiaya cüret edebiliyorlar?.

  Hayır.. 0 kendilerine ilm verilmiş kimselerin sinelerinde apaçık olan âyetlerdir ve bizim âyetlerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez.

    (Hayır.. 0) hakikati beyan eden Kur'an (kendilerine ilm verilmiş kimselerin) müminlerin, hakikatları güzelce anlayıp takdir edebilecek bilgin zatların (sinelerinde pek açık olan âyetlerdir) onların hafızalarını süsleyen, değiştirme ve bozmaktan korunmuş bulunan sabit ve Resûl-i Ekrem'in peygamberlik ve yüceliğine şahit birer açık âyetlerden başkası değildir, (ve bizim âyetlerimizi) Böyle yüceliğe sahip olan Kur'ani beyanları (zalimlerden başkası inkâr etmez.) ancak inatçı, kötülükte haddi aşan, kibir ve gurur içinde yaşayan kimseler bunu inkâra cür'et gösterirler. Çünkü onlar zaten ibtal eden kimseler oldukları için böyle bir cürette bulunabiliyorlar. Artık onlar da nihayet lâyık oldukları cezalara kavuşurlar. Nitekim bir niceside kavuşmuştur.

  Ve dediler ki: Onun üzerine Rabbinden mucizeler indirilmiş olmalı değil mi idi?. De ki: 0 mucizeler ancak Allah'ın katındadır ve ben ancak apaçık bir uyanayım.

 

       Cenab-ı Hak, o inkarcılara cevap olmak üzere şöyle de emrediyor: (0 inkarcılara) 0 kâfirlere (kâfi gelmedi mi ki, şüphesiz biz senin üzerine kitabı indirdik) bir söz mucizesi olan o mübarek Kur'an'ı inzal ettik, hak ile bâtılı bildiren, diğer semavi kitapları tasdik eden ve bütün insanlığa selâmet ve saadet yollarını gösteren o mukaddes kitabı sana ihsan eyledik. Bunu güzelce dikkate alanlar, elbette ki, o Yüce Peygamberin nübüvvet ve risaletinde şüpheden kurtulur. 0 apaçık kitap (onlara) o inkarcılara ve bütün insanlığa karşı (okunmaktadır) her zaman, her yer de okunarak bütün insanlara hitabeden o ilâhi kitab daimi bir mucizedir, ve doğu ve batıya yayılmış yüce bir kitaptır. Diğer mucizeler ise sınırlı birer zamanda birer birer mahalde ortaya çıkmış, sonra nihayete ermiştir. Artık bu daimi olan Kur'an-ı Kerim'den başka bir mucize, bir hârika istemeye ne hacet vardır?, (ve muhakkak ki, onda) 0 sânı öyle pek yüksek olan Kur'an-ı Kerim'de, onun öyle mükemmel bir şekilde inişinde (îman eden bir kavim için elbette bir rahmet ve bir öğüt vardır) Evet.. Hak'kı araştıran, inattan ve kibirden kaçınan, güzel bir itikada kavuşan bir cemaat için o ilâhi kitap büyük bir rahmettir, muazzam bir öğüttür, onlar için selâmet ve saadete vesiledir, onun emirlerine, tavsiyelerine riayet edenler, herhalde ilâhi lütuflara erişirler. Artık ondan büyük bir âyet, bir hârika istenilmesi, nasıl uygun görülebilir?.

    De ki: Benimle sizin aranızda Allah Teâlâ'nın şahit olması kifayet eder. 0 göklerde ve yerde ne olduğunu bilir. Ve o kimseler ki, bâtıla inanmışlar ve Allah'ı inkâr etmişlerdir. İşte hüsrana uğramış olanlar, ancak onlardır.

  Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Peygamber Efendimize şöyle de emrediyor: Resulüm!. 0 inkarcılara (De ki: Benimle sizin aranızda Allah Teâlâ'nın şahit olması kifayet eder.) ben peygamberlik vazifemi yerine getiriyorum, sizlere nasihatlar veriyorum. Sizler ise beni inkâr ediyorsunuz göstermeye muvaffak olduğum mucizelerin ehemmiyetini bilmiyorsunuz, artık kıyamet gününde Cenab-ı Hak, benimle sizin aranızda hükmünü verecektir. Evet.. 0 Yüce mabûd (göklerde ve yerde ne olduğunu bilir) ona karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Binaenaleyh bizlerin hakkında asıl şahit, hallerimizi tamamen bilen ancak o kâinatın yaratıcısıdır, (ve o kimseler ki, bâtıla inanmışlar) Putlara tapmak, insanlara tanrılık vasfını vermek cehaletinde bulunmuşlar (ve Allah'ı inkâr etmişlerdir) hayal edilen bir tabiata yaratıcılık isnadına cüret göstermişlerdir, (işte hüsrana uğramış olanlar, ancak onlardır) Onlar ebediyyen azap göreceklerdir, onlar Allah'ın rahmetinden ebediyyen mahrum kalmış kimselerdir. İşte küfrün, Son peygamberi ve ona verilmiş olan Kur'an-ı Kerim'i inkârın müthiş neticesi, öyle ebedî azaptan, felâketten ibarettir. Bu âkibeti artık o gibi inkarcılar düşünmeli değil midirler?.

    Ve senden azabı alelacele isterler. Eğer tayin edilmiş bir vakit olmasa idi elbette onlara azap geliverirdi. Ve muhakkak ki, o, onlara kendileri farkında olmaksızın

      Bu mübarek âyetler kâfirlerin başlarına azap gelmesini bir alay maksadiyle Hz. Peygamberden istemekte olduklarını bildiriyor ve onların başlarına ilâhi azabın ansızın geleceğini ve cehennemin zaten onları kuşatmış olduğunu ihtar ediyor. Kıyamet gününde de ne müthiş bir azabın onları yakalayacağını ve kendilerine amellerinizin cezasını tadın denileceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Peygamber!, kendilerini ilâhi azap ile tehdit etmekte olduğun inkarcılar (senden) bir alay yoluyla (azabı alelacele isterler) o bizi kendisiyle korkutmakta olduğun azap nerede başımıza gelse ya?, derler. Nazr ibnilhars gibi kâfirler, "başımıza gökten taş yağdır" diye teklifte bulunurlar (eğer tayin edilen bir vakit olmasa idi) onların azapları için Cenab-ı Hak'kın Levh-i Mahfuz'da tesbit buyurmuş olduğu takdir edilmiş bir vakit bulunmasa idi (elbette onlara azap) o acele istedikleri zamanda (geliverirdi) Evet.. Hak Teâlâ dilediği kimseleri hemen helak edebilir, (ve muhakkak ki, o) Takdir edilen azap (onlara kendileri farkında olmaksızın ansızın gelecektir) onlar gaflet içinde yaşarken kendilerini müthiş bir azap kuşatacaktır. Nitekim o inkarcılardan bir kısmı Bedir gazvesinde ilâhi kahra uğramış, ve cezalandırılmıştır, birniceleri de hiç beklemedikleri birer günde ölerek ebedî azaba maruz kalmışlardır.

  Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Halbuki, cehennem o kâfirleri elbette kuşatmış bulunmaktadır.

     Evet.. Yüce Peygamber!. 0 inkarcıların cehaletleri ne kadar hayrete lâyıktır. (Senden azabı çarçabuk istiyorlar) hak ettikleri azabın başlarına gelmesini bekliyorlar (halbuki,) en müthiş azap mahalli olan (cehennem o kâfirleri elbette kuşatmış bulunmaktadır) onların ise bundan haberleri yok. Yani: Onlar kâfir oldukları için zaten cehenneme sevkedileceklerdir. Bu ihtar ile cehennem onları daha dünyada iken kuşatmış demektir. Evet.. Deniliyor ki: Küfür ve isyan, zaten bir ateş mahiyetindedir. Bunlar sahiplerinin daha dünyada iken yakalamış bulunmaktadır. Böyle ebedî bir felâkete sebep olan bir hal, manevi bir azap değil de nedir?

  0 gün azap, onları üstlerinden ve ayakları altından saracaktır ve "yaptıklarınızı -cezasını- tadın" diyecektir.

      Evet.. Cehennem onları kuşatacaktır. Bu şekilde ki: (0 gün de azap onları üstlerinde ve ayakları altlarında saracaktır) Yani: Cehennem azabı o kâfirleri her taraflarından kuşatmış olacaktır. Artık istemiş oldukları azaba o günde tam kavuşmuş bulunacaklardır, (ve) Cenab-ı Hak da veya onun emriyle meleklerden bazısı da kâfirlere bir ihanet, bir ruhani azap olmak üzere hitab ederek dünyada iken (yaptığınız şeyi) o kötü amellerinizin cezasını şimdi bu cehennemde artık (tadın diyecektir) o inkarcılar da alelacele azap istemelerinin cezasına da bu halde kavuşmuş olacak.

  Ey îmân eden kullarım!. Şüphe yok ki, benim arzım geniştir. Binaenaleyh bana ibadet ediniz.

  Bu mübarek âyetler de kulluk vazifelerini yerine getirebilmek için gerektiğinde hicrete müsaade buyurulmuş olduğuna ve ölüm korkusuyla hicreti terk etmenin uygun olmayacağına işaret buyuruyor. İyi amellerde bulunan ve sabrederek hakka tevekkül eden müminlerin kavuşacakları uhrevî mükâfatı bildiriyor ve bütün mahlûkatın rızkını kerem sahibi yaratıcının vermekte olduğunu beyan ederek rızk korkusuyla hicretin, ibadet ve taatin terkedilmemesine işaret buyurulmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, Mekke-i Mükerreme'de bulunup müşriklerin eza ve cefalarına mâruz kalan ashab-ı kirama ve onlar gibi müşkül bir vaziyette bulunan müslümanlara hitaben buyuruyor ki: (Ey îman eden kullarım!.) Ey İslâmiyet şerefine sahip zatlar!, (şüphe yok ki, benim arzım geniştir) Eğer o müşrikler yüzünden rahatsız oluyor, bir tehlikeye mâruz bulunuyorsanız, dinî vazifelerinizi layı ki veçhile yerine getiremiyorsanız, Medine-i Münevvere vesaire gibi başka beldelere çıkıp hicret edebilirsiniz, ben sizleri oralarda da rızıklandırırım (binaenaleyh) kendi diyarınızda ibadet ve itaate gücünüz yetmiyorsa diğer yerlere giderek (bana ibadet ediniz) kulluk vazifenizi sekteye uğratmayınız, en büyük hayat gayeniz, kerim mabudunuza ibadet ve itaattan ibaret bulunsun. Nitekim bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: "Dininden dolayı bir yerden diğer bir yere isterse bir karışıklık bir mesafeye olsun firar eden kimse, cenneti hak etmiş ve İbrahim ile Muhammed Aleyhisselâm'a arkadaş olmuş olur."

  Her nefs, ölümü tadıcıdır, sonra da bize döndürüleceksinizdir.

  Ve ey müminler!. Siz de bilirsiniz ki: (Her nefs, ölümü tadıcıdır) İnsanlar, gerek kendi vatanlarında ikamet etsinler ve gerek başka yerlere çıkıp gitsinler, herhalde bir gün öleceklerdir. Hiçbir kimse, kendisini ölümden kurtaramaz. Ve ölünce yine yurdundan, vatandaşlarından ayrılacaktır, (sonra da bize döndürüleceksinizdir) Artık bu âkibeti düşününüz, dinî vazifelerinizi yerine getirmeye koşunuz, öyle dünyevî varlıklar, menfaat I ar, sizin bu vazifelerinizi yapmanıza engel olmasın. Siz ebedî selâmet ve saadeti dikkate almalısınız.

     Ve o kimseler ki, îmân ettiler ve iyi amellerde bulundular cihete ki, onları cennetten altlarından ırmaklar akan yüksek makamlara, içlerinde ebediyyen kalmak üzere yerleştireceğizdir. İyi amellerde bulunanların mükâfatı ne kadar güzeldir.

     Evet.. (Ve o kimseler ki, îman ettiler ve) îmanlarını tasdik etmek ve sağlamlaştırmak için (iyi amellerde bulundular) üzerlerine düşen dinî, ahlâki vazifeleri yerine getirmeye çalıştırlar (elbette ki, onları cennetten) o ebedî saadet yurduna mahsus olup (altlarından ırmaklar akan yüksek makamlara) köşklere eriştireceğiz. Onları o yüksek sarayların, köşklerin (içlerinde ebediyyen kalmak üzere yerleştireceğizdir) Evet.. Onlar böyle mükâfatlara kavuşacaklardır. Artık düşünmelidir ki (iyi amellerde bulunanların mükâfatı ne kadar güzeldir) binaenaleyh insanlar böyle bir mükâfata ulaşmak için daha dünyada iken güzel amellere devam edip durmalı değil midirler?.

  0 zatlar ki, sabrettiler ve Rablerine tevekkülde bulunurlar.

     Evet.. 0 güzel amellerde bulunan müminler (0 zatlar) dır (ki) onlar dünyada iken (sabrettiler) bir takım engellere, meşakkatlere karşı, göğüs germekten ayrılmadılar, müşriklerin eza ve cefalarına, hicretin zahmetlerine tahammül gösterdiler (ve Rablerine tevekkülde bulunurlar) Cenab-ı Hak'kın rahmetine, himayesine itimat eder ve sığınırlar, fâni bir arzu uğrunda dinî vazifelerini bırakmış olmazlar. İşte böyle zatlar, o ebedî mükâfatlara lâyık olmuşlardır.

  Ve -yeryüzünde- yürüyen nice hayvanlar vardır ki, rızkını taşımıyor. Onları da sizleri de Allah Teâlâ rızıklandırır Ve o, hakkıyla işiticidir, bilicidir.

     Evet.. Kâinatın yaratıcısından başka kime tevekkül ve itimad edilebilir?. Ve o Kerim mabudun lütuf ve ihsanından nasıl ümit kesilebilir. Bütün mahlûklatını koruyan, yaşatan o Yüce Yaratıcıdır (Ve) yeryüzünde (yürüyen nice hayvanlar vardır ki) onlardan hiç birisi kendi (rızkını yüklenmiş olmaz) kendileri için geçim kaynağı olacak bir şey toplamış, bir yerde biriktirmiş bulunmaz. Bütün (onları da sizleri de Allah Teâlâ rızıklandırır) her gün hepinize de rızık ihsan eder, hepinizi de takdir edilen vakte kadar yaşatır, barındırır, (ve o) Kâinatın Yaratıcısı her söylenilen sözü (hakkıyla işiticidir) sizin de neler söylediklerinizi, hicret ettiğiniz takdirde ihtiyaç içinde kalacağınıza ait lakırdılarınızı da tamamen işitmektedir. Ve o Yüce l-lâbud bütün mahlûkatının durumlarını (bilicidir) sizin kalplerinizdekilerini de bilmektedir, nelere muhtaç olup olacağınız da o Kerem Yaratıcı tarafından bilinmektedir. İnandık!. Rivayete göre Mekke-i Mükerreme'de bir kısım zayıf müslümanlar vardır. Müşriklerden korkarak îmanlarını açığa vuramayacak bir halde idiler, bir kısım müslümanlar da kâfirlerin eza ve cefalarına uğramakta idiler, kendilerine Medine-i Münevvere'ye hicret etmeleri tavsiye buyurulmuş, onlar da: "Bizim orada evlerimiz, mallarımız yok, artık bizlere orada kim yemek verir, su içirir" demişler. Bunun üzerine bu mübarek âyetler nazil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: Cenab-ı Hak'kın yarattığı yerler çoktur, kullarını rızıklandıran da ancak O'dur. Allah'a tevekkül ederek hicret edenler de rızıklanacaklardır. Korkmaya lüzum yok. "Bu hicret, Mekke-i Mükerreme'nin fethinde evvel vacip idi. Sonra bu vücub kalmamıştır. Büyük bir sakınca bulunmadıkça bir müslüman, yurdundan çıkıp başka bir yere hicrete dinen mecbur değildir.

  Andolsun ki, eğer onlara sorsan ki, kim gökleri ve yeri yarattı?. Ve güneşi ve ayı buyruğu altında tuttu?. Elbette diyeceklerdir ki: Allah 0 halde nasıl çevriliyorlar?.

 

  Evet.. (Allah) 0 Yüce Yaratıcı ki: Onun ilâhi tasarrufları, bu âlemde hikmetin gerektidiği şekilde tecelli etmektedir, (rızkı) da (kullarından dilediğine bol verir) onu bol bol rızık olarak verir ve yine (dilediğine) o kullarından herhangi bir dilediği için rızkını (kısar) hikmetin gereği ne ise kullarını ona göre rızka, nimete kavuşturur, çeşitli kullarından da kimisini bol bir geçime, kimini de dar bir geçime sahip kılar ve bazı kullarını bir müddet fazlaca rızıklandırdığı halde bir müddet de dar bir rızık içinde bırakır (Şüphe yok ki, Allah, her şeyi hakkıyla bilendir) binaenaleyh, o Hikmet Sahibi Yaratıcı, kullarının her zaman neye lâyık olduklarını bilir, haklarında hikmet ve faydaya uygun olan çeşitli ve farklı şeyleri yaratır. Bütün bu varlık değişiklikleri o Yüce Yaratıcının varlığına pek mükemmel birer şahittir.

  Andolsun ki, eğer onlara: Gökten suyu kim indirdi de onunla yeri ölümünden sonra kim diriltti diye sorsanız, elbette derler ki: Allah. De ki: Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu akıl erdiremezler.

     Evet.. (Andolsun ki, eğer onlara:) 0 şirke düşmüş kimselere (Gökten) yukarıdaki bulutlardan (suyu kim indirdi) yağmurları yağdırdı (da onunla) o suyu ile (yeri ölümden sonra diriltti) yeryüzünde yeniden çeşit çeşit nebatları vesaireyi meydana getirdi, onu yer bir hayata kavuşturdu (diye sorsanız) o müşrikler yine (elbette derler ki: Allah) bütün bunları böyle yaratıp vücude getiren zatın bir Yüce Yaratıcı'dan ibaret olduğunu itirafta bulunurlar. Resulüm!. Artık sen de (de ki: Hamd Allah'a mahsustur) o Hikmet Sahibi Yaratıcı, ne büyüktür ki, o müşrikler de bu hakikati itirafa mecbur oluyorlar, o Yüce Mabûd'un yaratıcılığını inkâra cür'et edemiyorlar, (fakat onların çoğu, akıl erdiremezler) Bu iti rafları ı na aykırı hareketlerde, kanaatlerde bulunurlar, putlara, insanlara taparak onlara da bir nevi yaratıcılık, mabutluk isnadında bulunurlar. Sözleri ile fiilleri arasındaki çelişkinin farkında olamıyorlar. Ancak bir kısmı, bilâhara güzelce düşünerek fikir değiştirmiş, Allah'ın birliğini tasdik ederek küfür ve şirkten kurtulmuş bulunur. İşte Resûl-i Ekrem'e îman edip de İslâmiyet'e ermiş olan bir kısım müşrikler, bu kabildendir ki, artık onlar Islâmiyete ermiş, hakiki, daimi bir hayata, bir saadete aday olmuşlardır. Bu zatların, fâni varlıklar arkasından koşan, asıl yaratılışlarına aykırı hareketlerde bulunan müşrikler ile, dinsizler ile alâkaları kalmamıştır. İtibar ise son nefesidir.

  Bu dünya hayatı eğlenceden ve bir oyundan başka birşey değildir. Ve hakikaten ahiret yurdu ise elbette ki, daimî hayat O'dur, eğer bilecek olsalar idi.

     ahiret yurdu  ise elbette ki, daimi  hayat O'dur) 0 bakidir, yok olmayacaktır, orada kimseye ölüm gelmeyecektir, (eğer) Bütün dünyaya dalıp gaflet içinde

 

       Halbuki, müşrik olanlar, bu âkibeti nazara almazlar. (Vaktaki onlar gemiye binmiş olurlar) Denizde çarpışan korkunç dalgalar arasında kalırlar, o zaman ölüm korkusunda dolayı (dinî Allah'a has kılmak suretiyle halisane duada bulunurlar) o kendilerine tapar oldukları putları unuturlar, onlardan bir faide beklemezler, yalnız Allah Teâlâ'ya sığınarak bir selâmet sahiline erdirmesini yalnız o Kerim Yaratıcı'dan niyaza başlarlar. Fakat öyle kalmazlar (Ne zamanki) Allah Teâlâ (onları selâmetle karaya çıkardı) o müşrikleri korkudan kurtarıp bir selâme alanına kavuşturdu mu, onlar o yalvarışlarını unuturlar (o vakit hemen şirke düşerler) yine putlara tapınmaya başlarlar, onlardan menfaat beklerler. Bu ne kadar ahmaklık!. "Hatta rivayet olunuyor ki: Cahiliye devrindeki müşrikler, bir gemiye bindikleri zaman yanlarına putlarını da alırlarmış. Fakat şiddetli bir rüzgâr eserek dalgalar meydana gelince o putları denize atarak yalnız: Ey Yarabbiml. Diye duaya başlarlarmış. Fahri Razi merhum "Ellevâmi" adındaki eserlerinde şöyle diyor: Bu hal gösteriyor ki, Alemlerin Rabbini bilmek, her insanın yaratılışında vardır. Onlar, genişlik zamanında gaflette bulunurlar, fakat bir sıkıntı yüz gösterdi mi, şüphe yok ki, hemen Cenab-ı Hak'ka sığınmaya başlarlar.

  Kendilerine verdiğimiz şeye nankörlük etsinler ve istifadede bulunsunlar diye. Fakat yakında bileceklerdir.

    Evet.. Müşrikler, öyle bir felâketten, korkunç bir vaziyetten kurtulunca (Kendilerine yediğimiz şeye) öyle kurtuluş nimetine (nankörlük etsinler ve) putlara taparak onlardan güya (istifadede bulunsunlar diye) yine şirke düşerler, nimete karşı nankörlüğe devam etmek isterler. İşte müşriklerin delice hareketleri! (fakat) onlar (yakında bileceklerdir.) Evet... Onlar ölür ölmez o müşrikçe hareketlerinin cezasına kavuşacaklardır, o yüzden nasıl bir azaba uğradıklarını görüp anlayacaklardır. İşte küfür ve şirkin pek müthiş âkibeti!

       Ya görmediler mi ki, biz güven içinde kutsi bir yer yaptık, halbuki, insanlar onların çevresinden zorla kapılıp götürülmektedir. Artık batıla mı îmân ediyorlar ve Allah'ın nimetine mi nankörlükte bulunuyorlar?.

      Ya o müşriklerin bir gurubunu oluşturan ve Mekke-i Mükerreme'de ikamette bulunan bir kısım inkarcılar, (V a görmediler mi ki,) düşünüp anlamadılar mı ki, onların içinde yaşadıkları o mübarek beldeye (biz güven içinde kutsî bir yer yaptık) orasını düşman tecavüzünden emin, ahalisini istirahata, hürriyete kavuşturmuş bulundurmaktayız. Bunun da şükrünü yerine getirmeleri icabetmez mi?, (halbuki, insanlar onların çevresinden) Mekke'nin dışında bulunan yerlerde (zorla kapılıp götürülmektedir) esir alınmakta, öldürülmekte ve malları saldırıya uğramaktadır, (artık) o müşrikler, bu nimetleri kendilerine ihsan buyuran Kerim Yaratıcıyı birleyip kutsamıyorlar da (bâtıla mı) şeytanlara mı putlara mı, uydurma dinlere mi (îman ediyorlar) halbuki onların bâtıl şeyler ohduğunda akıllı olan bir kimse şüphe etmez. Ve onları öyle şirke düşerek (Allah'ın nimetine mi nankörlükte bulunuyorlar) bu ne hal!. Yalnız o Kerim Yaratıcı'ya ibadette ve şükürde bulunmaları icabettiği halde ona kulluğu terkederek bir takım fâni mahlûkata ibadette bulunup duruyorlar. Bu ne kadar bir gaflet ve cehalet!.

   Ve daha zalim kim vardır o, kimseden ki, Allah'a karşı yalan yere iftirada bulunmuştur. Veya kendisine geldiği zaman hak şeyi yalanlamıştır. Cehennemde kâfirler için bir duracak yer yok mudur?.