Tefsir Kulliyati - 30. Sayfa - Bilmen
Bu mübarek âyetler, ehli kitaptan olan Roma'lıların, müşriklerden olan eski İranlılara galip ve müminlerin gönül rahatlığına kavuşacaklarını müjdeliyor. Her hususta emr ve irade bir olan zâtına âit olan Büyük Yaratıcının herşeye gücü yettiğini ve pek merhametli olduğunu bildiriyor ve o Hikmet Sahibi Yaratıcının vâ'dından vazgeçer olmadığını, birçok insanların ise bunu bilmeyip yalnız dünyanın pek açık olan varlığını bilmekte, ahiret hayatından ise gafil bulunmakta olduklarını açıklamaktadır. Şöyle ki: (Elif Lâm, Mim) bu mübarek harflere dâir "Bakare" ve "Ankebut" sûrelerinin birinci âyetlerine âit açıklamalara müracaat!.
Rûm mağlûp oldu.
Vaktiyle (Rûm mağlûp oldu) yani: Ehli kitaptan olan Doğu Roma'lılar, putlara tapan Eski İranlılar tarafından bir savaş neticesinde büyük bir yenilgiye uğratılmıştı.
Yerin en yakınında. Bununla beraber onlar mağlûbiyetlerinden sonra muhakkak ki, galip olacaklardır.
Bu yenilgi (Yerin en yakınında) meydana gelmiştir. Yani Arabistan'a veya Rum Başkentine en yakın bir Roma arazisi dahilinde vuk'u bulmuştu. Buranın Ürdün veya Filistin veya Şam bölgelerinden ibaret olduğu da naklediliyor. (Bununla beraber onlar) 0 Roma'lılar, müşrik olan İranlılara (yenilgilerinden sonra muhakkak ki,) o müşriklere (galip olacaklardır) diğer bir savaş neticesinde o mağlûbiyetlerinin intikamını alacaklardır.
Üç ile nihayet dokuz sene içinde. Önceden de, sonradan da emr Allah'a aittir ve o gün müminler mutlu olacaklardır.
Evet.. Roma'lıların o galip geldikleri günde Cenab-ı Hakkın müslümanlar hakkında da şefkatli tecellî edecektir. (Allah'ın yardımı ile) müslümanlar da mutlu kalbleri huzurlu olacaklardır. Bu kesindir, nitekim öyle de olmuştur. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ (dilediğine yardım eder) dilediği herhangi bir kavmi, diğer bir kavim üzerine galip kılar, kulları üzerinde istediği şekilde tasarruf hakkı, o Hikmet sahibi Yaratıcı'ya aittir, (ve o) büyük mâbud (azizdir) en büyük bir izzet ve kudret sahibidir, dilediğini yardıma kavuşturur, dilediğini de mağlûp eder, hikmetin gereği ne ise onu yaratır, kimse ona engel olamaz ve o Kerim Yaratıcı (rahîmdir) kulları hakkında merhameti pek çoktur. Ondan dolayıdır ki, onlara peygamberlerini göndermiş, onların selâmet ve saadetlerine vesile olan hükümleri bildiren kitaplarını ihsan etmiş, kendilerini gafletten uyandırmak için bir takım ibret verici hâdiseleri, tarihî olayları o mübarek kitapları vasıtasiyle insanlara bildirmiştir.
-Bu- Allah'ın vadi. Allah vadinden dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.
-Bu Roma'lıların düşmanlarına üstün geleceklerine dâir olan kesin açıklama da (Allah'ın vâ'di) dir. Artık gerçekleşecektir. Çünki (Allah vâ'dinden dönmez) ilâhî va'dinden vaz geçmez. Gerek dünyaya ve gerek ahirete ait ilâhî va'di mutlaka yerine gelecektir, hakikate aykırı açıklamalarda bulunmaktan ilâhlık sânı münezzehtir. Biz buna inandık. (Ancak insanların çoğu bilmezler) bilgisizliklerinden düşünce yoksunluklarından dolayı ilâhî va'din kıymetini, kesinliğini takdir edemezler. Bu galibiyet hususundaki ilâhî va'di de takdir edemeyip onu uzak görenler de bulunur. Nitekim bulunmuştur. Fakat bilâhara bu ilâhî va'd de gerçekleşerek onu inkâr edenler, mahcubiyetler içinde kalmışlardır.
Dünya hayatından bir aşikâre olanı bilirler, ahiretten ise habersiz olanlar onlardır, onlar.
ki: Üç seneye kadar Roma'lılar galip olurlarsa Übeyy Ibni Halef Hz. Ebu Bekr'e on deve verecek, aksi takdirde ise Hz. Ebu Bekr, ona on deve verecekti. Resûl-i
Nedir o kadar cehalet ki, o dinsizler, ahiret hayatını inkâr ediyorlar, kendilerinin yok olacak varlıklarına güvenip duruyorlar? Onlar hiç (Yeryüzünde gezip de bakmadılar mı?.) hiç dünya tarihini ibret nazarı ile görüp okumadılar mı?, (ki, onlardan evvelkilerin akıbeti nasıl olmuştur?.) Ad, Semud kavimleri gibi eski ümmetlerin küfrleri yüzünden başlarına gelmiş felâketleri işitip, alâmetlerini görmüş bulunmuyorlar mı? 0 eski kavimler ki, (kuvvetçe daha şiddetli idiler) şimdiki inkarcı kavimlerden daha güçlü bedenî yapıya, kuvvete sahip bulunuyorlardı (ve onların) şimdiki inkarcı kimselerin dünya yüzünden (imâr ettiklerinden) yapıp vücude getirdiklerinden (daha ziyade yeri alt üst etmiş) ziraatte bulunmuş, madenler arayıp bulmuş, su kaynakları bulup her tarafa akıtmış idiler. Yeryüzünde şimdikilerden daha fazla (imârda bulunmuşlardı) nice görkemli binalar, kaleler, saraylar yapmışlardır. Artık o eski milletler, inkârları yüzünden öyle helak olmuş olunca onların gerisinde bulunan sonraki inkarcılar, yok olmaya mâruz kalamazlar mı? Bu nasıl uzak görülebilir.?. (Ve onlara) o eski kavimlere de (Peygamberleri açık delil ile gelmişlerdi) kendilerinin Allah'ın dinini tebliğe memur, doğru sözlü zâtlar olduklarını gösterir birçok mucizeler, hârikalar göstermişlerdi. Buna rağmen onları tasdik etmeyenler, neticede yok olup cezalarına kavuşmuşlardı. (Artık Allah onlara zulm eder olmadı) Onları günahsız kimseler oldukları halde cezalandırmadı. (Velâkin onlar kendi nefislerine zulm eder oldular) Allah'ın birliğini inkâr etmeğe, Peygamberleri yalanlamaya devam ettiler, ahiret hayatına inanmadılar, birçok çirkin hareketlerde bulundular da o yüzden Allah'ın azabına mâruz kaldılar. Artık ey Son Peygamber'e karşı da öyle inkarcı bir halde bulunanlar!. Siz de öyle korkunç bir akıbete lâyık olduğunuzu bir kere düşünmeli değil misiniz?
Sonra fenalık yapanların akıbeti, pek fena oldu. Çünki Allah'ın âyetlerini tekzib ettiler ve onlar ile alayda bulunur olmuşlardı.
Evet.. O akıbeti siz de düşünmelisiniz. Şüphe yok ki, (Sonra fenalık yapanların) kötü inançlarda, çirkin hareketlerde bulunanların (akıbeti pek fena oldu) pek şiddetli bir cezalandırmaktan ibaret bulundu, dünyada da, ahirette de, azaba, felâkete uğradılar (çünkü) onlar (Allah'ın âyetlerini tekzib ettiler) Peygamberlerin tebliğ ettikleri ilâhi kitapları, gösterdikleri mucizeleri inkâra yeltenip durdular, (ve onlar ile) O âyetler ile, mucizeler ile (alayda bulunur olmuşlardı) artık şüphe yok ki, o kadar dinsizlikte, kutsal şeylere karşı saygısızlıkta bulunan kimseler, öyle korkunç bir âkibete lâyık olmuşlardı. Binaenaleyh sonrakiler için lâzımdır ki, onların o pek fecî akıbetlerinden bir ibret dersi alsınlar, Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinden korkup onun mukaddes dinine karşı gelmesinler, aksi takdirde hiçbiri Allah'ın azabının pençesinden kendisini kurtaramaz. Cenab-ı Hak, herşeye gücü yeter, onun kudretinin alâmetleri onun yaratıcılığındaki büyüklüğü isbata yeter. Biz buna inanmışızdır.
Bu mübarek âyetler de Allah Teâlâ'nın bu yaratıkları nasıl yaratmış ve sonra nasıl iade edeceğine dikkatleri çekiyor. İnsanların ahirette nasıl grublara ayrılacaklarını, salih müminlerin cennette nasıl mesûd bir şekilde, gönülleri rahat bir halde kalacaklarını müjdeliyor. Allah'a ortak koşanların, âyetlerini yalanlayanların da nasıl yardımdan mahrum, sahte mabutlarını inkâr eder bir halde kalarak cehenneme sevkedileceklerini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere düşünün (Allah) ilm ve kudretini bütün kâinatı kuşatan büyük yaratıcı (halkı evvelâ yaratır) insanları ve diğerlerini önce bu dünyada yaratır, yaşatır (sonra onu) o halkı, o kullarını kıyamet gününde (geriye çevirir) onları ölmüş oldukları halde yeniden hayata kavuşturur. Artık ey insan!. Kesindir ki, (nihayet) o kıyamet âleminde (o'na) O büyük Yaratıcının mânevi huzuruna, hisap ve ceza mevkiine (döndürüleceksinizdir) artık orada amellerinize göre mükâfata veya cezaya kavuşmuş olacaksınızdır.
Ve o gün ki, kıyamet kopar, günahkârlar susup duracaklardır.
(Ve o gün ki, kıyamet kopar) Bütün insanlar yeniden hayat bularak mahşere sevkedilir, pek muazzam bir manzara meydana gelir, o zaman (günahkârlar susup duracaklardır) şaşkın bir halde susmaya mecbur kalacaklardır. Müşrikler kendilerini savunabilmek için bir delil bulamayacakları için hayretler içinde kalıp susmaya mecbur olacaklardır.
Ve kendilerine şeriklerinden şefaat ediciler de bulunmuş olmayacaktır ve şeriklerini inkâr ediciler olacaklardır.
(Ve kendilerine) 0 müşriklere o müthiş günde (şeriklerinden) Cenab-ı Hak'ka ortak koşmuş oldukları putlardan ve diğerlerinden (şefaat ediciler de bulunmayacaktır) onları cehennem azabından kurtaramayacaklardır (ve) o müşrikler, o kıyamet gününde (şeriklerini) dünyadalarken kendilerine tapıp da şefaat beklemiş oldukları putları (inkâr ediciler olacaklardır.) Onların birer mâbud olmadığını anlayarak onlardan kaçınacaklardır. Fakat ne yazık ki, artık bu inkârları, kendilerine bir faide vermeyecektir.
Ve o gün ki kıyamet kopar, o gün birbirinden ayrılırlar.
(Ve o gün ki, kıyamet kopar) 0 sevap ve ceza kalemi meydana gelir (o gün) müslümanlar ile kâfirler (birbirinden ayrılırlar) bir kısmını müminler bölümü, diğer bir kısmını da kâfirler bölümü teşkil etmiş olur.
İmdi o kimseler ki, imân etmişler ve sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardır, artık onlar bir bahçede sevinç içinde kalırlar.
(İmdi o kimseler ki) Dünyadalarken (îman etmişler ve yararlı amellerde bulunmuşlardır) imânlarını Allah'ın rızasına uygun hareketleriyle, ibadetleriyle kuvvetlendirmişlerdir (artık onlar) o hâlis, muhlis müminler, o ahiret âleminde (bir bahçede) gülleri, çiçekleri, suları bol, parlaklık ve tazeliği içinde bulunduran birer cennette (sevinç içinde kalırlar) pek büyük nimetlere, ilâhi lütuflara kavuşmalarından dolayı kalben pek büyük bir rahatlık içinde ebediyyen yaşar dururlar.
(Fakat o kimseler ki) Dünyadalarken (kâfir olmuşlar) Allah'ın birliğini inkâr etmişlerdir (ve bizim âyetlerimizi) Kur'an-ı Kerim gibi en nurlu bir ilâhi kitabı ve birçok kudret eserlerini inkâra yeltenmişlerdir, (ve ahirete kavuşmayı yalan saymışlardır) Özellikle haşr ve neşri de inkâr edip küfreder bir halde yaşamaya devam etmişlerdir, (artık onlar da) o gibi kötülenmiş, çirkin özelliklere sahip kimseler de (azap içinde kalmaya hazırlanmış olurlar) onlar sürekli olarak cehennem ateşi içinde kalmaya mahkûmdurlar. Onlar cehenneme sevkedileceklerdir, oradan asla ayrılıp kurtulamayacaklardır. İşte küfrün dehşetli, ebedî cezası!.
Artık akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ'ya teşbihte bulunun.
Bu mübarek âyetlerde Yüce Yaratıcı Hazretlerini daima teşbih ve takdiste bulunmanın ve belirli vakitlerde namaz gibi ibadetleri yerine getirmenin gereğine işaret buyuruyor. Ve o Büyük Yaratıcının insanlık hakkındaki ilâhi tasarruflarını ve ilâhi şefkatini bildiriyor. İnsanları düşünmeye ve Allah'ın kudretine şahadet eden yaratma eserlerini düşünmeye davet etmektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, bir büyük mâbuddur, her veçhile teşbih ve takdise lâyıktır, (artık) Ey o ezelî Yaratıcının kulları!. (Akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ'ya teşbihte bulunun) yani: Gece vakti olunca akşam ve yatsı namazını ve sabah vakti olunca da sabah namazını kılın, en büyük teşbih ve ululamayı kapsayan o mübarek ibadeti yerine getirin.
Ve Hamd, göklerde ve yerde o'na mahsustur ve gündüzün nihayetinde de ve öğle vaktine vardığınızda da.
(Ve hamd, göklerde ve yerde o'na mahsustur) 0 büyük mabuda göklerde bulunanlar da, yerde bulunanlar da hamd-u sena etmekle yükümlüdürler. Zaten bütün kâinat
0 Büyük Mâbud'un varlığı, kudreti, azameti nasıl inkâr edilebilir?. Onun kutsal emirlerine nasıl muhalefet edilerek namaz gibi bir ibadet terk olunabilir?. 0 Büyük Yaratıcı ki, (Ölüden diriyi çıkarır) meselâ: İnsanları, kuşları birer nutfeden, birer yumurtadan vücude getiriyor (ve diriden ölüyü çıkarır) meselâ: Yumurtayı kuşlardan, nutfeyi de insanlardan meydana çıkarıyor. Yahut manen ölü olan bir kâfirin sülbundan manen diri olan bir mümini yaratıyor ve bilâkis manen diri olan bir müminin sulbünden de manen ölü sayılan bir kâfiri meydana çıkarıyor. Bütün bunlar birer hikmet gereğidir, (ve) o Hikmet Sahibi Yaratıcı (yeri) de, arz sahasını da (ölümünden sonra diriltir.) solmuş, bitki bitirme gücünden mahrum kalmış olan yeryüzünü de baharın bereketi ile yeniden hayata erdirir, üzerinde çeşit çeşit otlar, ekinler, çiçekler vücude gelmiş olur. Bunlar birer ibret vesilesi değil midir?, (ve işte) Ey insanlar!. (Siz de öylece) Öldükten cesetleriniz darmadağın olduktan sonra tekrar kabirlerinizden hayat sahasına (çıkarılacaksınız) bu da Allah'ın kudretine göre pek kolay bir hâdisedir. İşte örnekleri meydanda. Artık kıyamet hayatı nasıl inkâr edilebilir?.
Ve o'nun âyetlerindendir ki, sizi topraktan yaratmıştır, sonra siz şimdi insansınız, -yeryüzüne- yayılmaktasınız.
Evet.. (Ve onun) O Büyük Yaratıcının birliğine kudretinin yüceliğine delâlet ve şahadet eden (âyetlerindendir ki, sizi) sizin aslınız olan Âdem Aleyhisselâm'ı (topraktan yaratmıştır) onun zürriyeti olan diğer insanlar da su ile topraktan ve onlar ile elde edilen gıda maddelerinden meydana gelen birer dölsuyu ile yaratılmış bulunmaktadır, (sonra siz şimdi insansınız) böyle mükemmel organlar ve kuvvetler ile mücehhez birer yaratık bulunuyorsunuz. O Kâinatın Yaratıcısının takdiriyle kudretiyle çoğalarak yeryüzüne (yayılmaktasınız) yeryüzünün her kıtasını işgal etmiş, orada yaşamaktasınız. Bütün bunlar, Büyük Yaratıcının kudretine, sânının yüceliğine birer açık, yüce deliller değil de nedir?.
Ve o'nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden zevceler yaratmış, onlara ısınasınız diye ve aranızda bir sevgi ve merhamet yapmıştır. Şüphe yok ki, tefekkür edecek olan bir kavim için bunda elbette ibretler vardır.
gayeyi düşünen, böyle bir varlığın güzelce korunmasını takdir ederek onu temine çalışan bir cemiyet fertleri için (bunda) öyle kocaların ve karıların
Bu mübarek âyetlerde diğer bir kısım kudret eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor. Aile teşkilatındaki ilâhi lûtuflar, göklerin ve yerin yaraddışındaki ve lisanların, renklerin farklı oluşundaki hikmet ve faydaya işaret buyuruyor. İnsanların gece ve gündüz istirahate daldıklarını ve geçimlerini temin için ilâhi ihsan olan istirhamda bulunduklarını gösteriyor. İnsanları korkuya ve ümide düşüren şimşekleri ve gökten yağdırılan yağmurlar ile yerin yeniden hayat bulduğunu bildiriyor. Göklerin ve yerin Allah'ın emri ile ayakta durduklarını, ölmüş insanların da bir ilâhi çağrı anında yeniden hayat sahasına çıkacaklarını haber veriyor. Bütün bu yaratılış harikalarının bilir, işitir, akıllıca düşünür olan insanlar için birer ibret, birer Allah'ın birliğinin delili teşkil etmekte olduğunu beyan buyurmaktadır.
(Ve onun) 0 Büyük Yaratıcının yine (âyetlerindendir) hikmet ve şefkatine delâlet eden hâdiselerdendir, ey insanlar!. Sizlerin (gecede ve gündüzde uyumanız) evet.. Sizlerin öyle vakit vakit uykuya dalarak istirahatinizi temine, tabii kuvvetinizi takviyeye muvaffak olmanız ne büyük bir kudret eseridir?. (Ve o'nun) 0 Kerem Sahibi Yaratıcının (fazl'ından talepte bulunmanız) geçiminizi te'min için çalışıp bolluğa kavuşmanız. Evet.. Bunlar da ne büyük bir âyettir, birer ibret vesilesidir. (Şüphe yok ki, bunda) Böyle uykuyu da uyanıklığı da yaratmakta ve gece gündüz istirahate ve çalışmaya başarı vermekte de (kulak verip, dinleyen bir kavim için) söylenilen faideli sözleri, verilen güzel nasihatları işitip kabul eylemek kabiliyetinde bulunan zümreler için (elbette âyetler vardır) bunlarda da Cenab-ı Hak'kın kudretine, dilediğini yaratacağına ve özellikle ahiret hayatını da vücude getireceğine âit büyük deliller vardır ki: Bir insan, nail olduğu nimetleri birer ilâhi ihsan kabul etmelidir, kendi varlığına, kabiliyetine güvenmemelidir, nice kuvvetli, kabiliyetli kimseler vardır ki, büyük bir nimete, servete nail olamazlar, bilâkis nice zayıf, kabiliyetsiz kimseler de görülür ki, pek fazla bir nimete, servete nail olmuşlardır. Velhâsıl insana düşen vazife, aklını, kuvvetini güzelce kullanmak, muvaffakiyeti de Allah'ın lütfundan beklemektir.
Ve o'nun âyetlerindendir. Size bir korku ve bir ümit olmak üzere şimşeği gösterir ve gökten bir su indirir de onunla yeri ölümünden sonra diriltir. Muhakkak ki, bunda da akıllıca düşünen bir kavim için elbette âyetler vardır.
gösterir) onu başınızın üzerinde parlak ve korkunç bir şekilde, bir mahiyette görmeğe başlarsınız, yakıcı yıldırımlar yağdırılacağından korkarsınız ve bol bol
(Ve o'nun) O Hikmet Sahibi Yaratıcının (âyetlerindendir) o'nun kudretinin eksiksiz oluşunu, hikmetinin yüceliğini gösteren delillerdendir (o'nun emniyle) ilâhi iradesiyle (göğün ve yerin durması) evet.. Onların kendi muhitlerinde birşeye dayanmaksızın pek muntazam bir surette kalim ve belirli vakte kadar devam edecek olmaları, pek büyük bir kudret delilidir. İşte bütün bu yaratma harikalarını meydana getirmiş olan büyük Yaratıcı, şüphe yok ki, herşeye kadirdir. İnsanları da belirli bir zaman için yaşatıyor, tayin edilmiş vakit gelince de hepsini dünya hayatından mahrum bırakacaktır. Evet.. Ey insanlar!. (Sonra sizi bir çağırışla çağırdığı zaman derhal yerden çıkacaksınızdır.) yani: Bütün ölmüş insanlar kıyamet âlemine sevk için o Büyük Yaratıcının emriyle İsrafil Aleyhisselâm tarafından sür'a üfürülecek, bütün ölüler kabirlerinden diri olarak çıkarılacaklardır. İşte gözlerimizin önünde parlayıp duran şu kadar kudret eserleri, birer muazzam delildir ki, Kâinatın Yaratıcı Hazretlerinin insanları öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturacağı ve dilediği âleme şevke kadir olduğunu pek mükemmel göstermektedir.
Ve onun içindir, göklerde ve yerde kim varsa, hepsi de o'na itaatkârdırlar.
Bu mübarek âyetlerde Allah Teâlâ'nın bütün kâinata malik, hepsinin de o Büyük Yaratıcıya itaat ettiğini ve bütün mahlûkatını yoktan var eden o sânı Yüce Yaratıcıya göre onların diriltilip, tekrar gönderilmesi de pek kolay olacağını bildiriyor, efendiler ile köleler arasında bir ortaklık ve eşitlik ve bir korku bulunmadığını bir misâl olarak ortaya koyup kâinatın sahibi olan Büyük Yaratıcının ortak ve benzerden uzak olduğunu izah etmektedir. Şöyle ki: (Ve onun içindir) Mülkiyet ve mahlûkiyyet itibariyle o Büyük Yaratıcıya aittirler (göklerde ve yerde kim var ise) bütün onları yaratan onların üzerinde hâkim olan ancak Allah Teâlâ Hazretleridir (hehsi de o'na itaatkârdırlar) bütün bu mahlûkat, o kudret sahibi Yaratıcının iradesine, fiiline boyun eğmektedirler, hepsinin de yaradılışı, yaşayışı, ölümü, sonra da diriltilmesi, Allah'ın irâdesine tâbidir, hiçbiri buna muhalefet edemez. Kulluk vazifesi hususundaki bazı asi hareketler ise mükelleflere hikmet gereği verilmiş olan bir ihtiyar, bir cüz'i irâde sebebiyle meydana gelmektedir. Eğer hikmet gereği böyle bir ihtiyar bir kabiliyet verilmemiş olsa idi o âsiler de asla muhalefet ederek isyanda bulunmuş olamazlardı.
Ve o -zât-dır ki, halkı bidâyeten yaratır, sonra onu iade eder. Bu, o'na göre pek kolaydır ve o'nun için göklerde ve yerde en yüksek şan vardır. Ve o, azîzdir, hakimdir.
Artık ey o Kâinatın Yaratıcısının bu kudret ve azametini, O'nun ortak ve benzerden münezzeh oluşunu, anlayıp, itiraf etmeyen müşrik kimseleri. 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı, sizi uyandırmak için (sizin için kendi nefislerinizden misâl getirdi.) tâki, şirkin bâtıl olduğunu anlayabilesiniz. Şöyle ki: (sizi rızıklandırdığımız şeyde) size verdiğimiz mallarda ve diğerlerinde (sizin için sağ ellerinizin mâlik olduğu) köleler verdiğimiz mallarda ve diğerlerinde (sizin için sağ ellerinizin mâlik olduğu) köleler ve cariyeler gibi (şeylerden ortak olanları var mıdır?.) Sizin köleleriniz olan kimseler, sizin servetinize mallarınıza sizinle beraber ortak olarak tasarrufta bulunabilirler mi (ki, onda siz müsavî olasınız?.) o servet vesaire sizinle o hâkimiyetiniz altında bulunan kimseler arasında eşit, müşterek bulunsun da (kendi nefislerinizden korktuğunuz gibi onlardan da korkasınız?.) yani: Kendiniz gibi hür olan kimseler ile olan şirketlerdeki korku gibi o köle ve cariyeler ile olacak bir şirketten dolayı da korkup durasınız?. Elbette bu, böyle değildir. Köleler, efendilerinin mallarına ortak olamazlar ki, onlardan bu hususta korkulabiİsin. Artık birer insan olan efendiler ile köleler arasında bir ortaklık bulunmadığı halde bütün mükevvenata sahip olan bir Büyük Yaratıcının birer âciz mahlûku olan, o'nun mülkü ve hâkimiyeti alımda bulunan putlar vesaire o Kâinatın Yaratıcısının nasıl ortağı olabilirler?. O'nun mülkünde nasıl diledikleri şekilde tasarrufta bulunabilirler ki, onlara da ilâhlık isnat ediyorsunuz, onları kendilerinin de Yaratıcısı ve sahibi olan Cenab-ı Hak'ka ortak kabul ediyorsunuz, bu ne bilgisizlik! (İşte böyle âyetleri) misal ve açıklama yolu ile beyan olunan delilleri, hüccetleri (akıllıca düşünen bir kavim için tafsilatlı olarak bildiririz.) Artık akıllı olanlar, bu gibi misâllerden ibret alırlar, bir efendinin kölesi, cariyesi kendisine eşit kendisinin mülkünde kendisine ortak olamadığı halde bütün Kâinatın Yaratıcısı, sahibi olan bir sânı yüce mabuda onun mahlûkatı nasıl ortak olabilirler?. Bunun mümkün olmadığı çok açık değil midir?. Elbetteki pek açıktır. Bunun aksini savunanlar, elbette güzelce düşünmekten, aklını çalıştırmaktan mahrum kimselerdir. Binaenaleyh bu âyeti kerime, müşrikler hakkında büyük bir kınama ve bilgisizlik halini kapsamaktadır.
Fakat zulmedenler, bilmeksizin kendi nevalarına tâbi oldular. Artık Allah'ın dalâlete düşürdüğünü kim hidayete erdirebîlir?. Ve onlar için yardım edecekler de yoktur.
Bu mübarek âyetler, müşriklerin ne gibi bir sebeple tevhid dininden İslâm yolundan, yardımcıdan mahrum kalmış olduklarını bildiriyor. Bir dinî fıtriden bir hilkat-ı ilâhiyeden ibaret olan İslâm dinine yönelinmesini, onda değiştirmenin câri olamayacağını ve namaza devam edilmesini emr ediyor, dinlerini parçalamış, ayrılığa düşmüş olan müşriklerden kaçınılması lüzumunu da hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Evet.. 0 müşrikler, ilâhi âyetleri, delilleri akıllıca düşünüp uyanmadılar (fakat) onlar öyle nefislerine (zulmedenler) kendilerini azaba mâruz bırakanlar (bilmeksizin) işledikleri küfür ve şirkin bâtıl oluşunu bilmedikleri hâlde (kendi hevalarına tâbi oldular) nefislerinin meyi ettiği fâidesiz zararlı şeylerin ardına düşüp durdular. (Artık Allah'ın dalâlete düşürdüğünü) öyle kendi heveslerine tâbi olup irâdelerini küfre harcamış olmalarından dolayı doğruyu bulmaktan mahrum kalmış kimseleri (kim hidayete erdirebilir?.) Elbetteki kimse erdiremez, onları hidayete erdirmeğe kimse kaadir olamaz. (Ve onlar için yardım edecek) bir kimse de (yoktur) onları ahirette Allah'ın azabından kurtaracak bir yardımcı bulanamaz, öyle kendilerinden medet, şefaat bekledikleri putlarından ve diğerlerinden bir yardım göremeyeceklerdir.
Artık yüzünü çevirerek -nezih bir müvehhit olarak- dine" Allah'ın yaradışına tut ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaradışı için değişiklik yoktur. İşte müstakîm olan din o'dur. Velâkin insanların çokları bilmezler.
(Artık) Ey sorumlu insan!. Ey imân sahibi!, sen o müşrikleri bırak, sen (yüzünü) bütün varlığını, gaye ve iradeni (çevirerek) temiz ve müslüman olarak (dine, Allah'ın yaradışına tut) bir fıtri din olan İslâm dinine tamamiyle yönelt, ona sarıl, ona daima yöneltmiş bulun (ki, insanları onun üzerine yaratmıştır) bütün insanları tevhid dinine müsait bir kabiliyette vücude getirmiştir. Her insan, İslâm fıtratı üzere dünyaya getirilmektedir, sonra bazıları kendi nefsinin arzusuna uyarak bu temiz yaratılışına aykırı hareketlerde, kanaatlerde bulunur (Allah'ın yaradışı için değişiklik yoktur) yâni: Onu insanların değiştirmeğe selahiyetleri olamaz, yaratılış gayesine ve kendisine yönelinmesi gereken ilâhi dine aykırı hareketleri caiz görülemez. Özellikle o fıtretten maksat, Allah'ın dinî olduğuna göre o yüce dinî kimsenin değiştirmeğe selâhiyeti yoktur, ona olduğu gibi bağlanılması gereklidir. (İşte müstakim olan din o'dur) O tevhid dirinden ibaret olan İslâm dinidir (velâkin insanların çokları bilmezler.) 0 Allah'ın dininin kıymetini, yüceliğini, gerekliliğini takdir edemiyerek nefislerinin arzularına uyarlar, bâtıl dinlere tâbi olur dururlar.
Hep o'na dönünüz ve o'ndan korkunuz ve namazı doğruca kılınız ve müşriklerden olmayınız.
Ey akıllarını güzelce kullanan müminler!. Siz (Hep o'na dönünüz) Allah'ın dinine îman etmiş olduğunuz halde o Yüce dinin emirlerine yasaklarına riayete çalışınız (ve ondan) o büyük mâbud'un dinine karşı gelmekten (korkunuz) o Kerem Sahibi Yaratıcı'ya ibadette bulunmakla beraber kötü âkibete uğramak ihtimalinden de gafil bulunmayınız, daima korku ve ümid üzere bulunarak Allah'ın korumasına iltica ediniz (ve namazı doğruca kılınız) namazlarınızı belirlenen vakitlerinde şartlarına dikkat ederek edaya devam eyleyiniz (ve müşriklerden olmayınız) doğuştan gelen temiz halinizi deştirmeyiniz, müşrikler ile sevgiye ve düşüp kalkmaya devam edip, onlara benzemeğe meyletmeyiniz, kendi değerlerinizi korumaya çalışınız.
O kimselerden ki, dinlerini parçaladılar ve fırka fırka oldular, -onlardan- her taife, kendi yanlarında olan ile sevinicidirler.
Evet.. Siz ey müminler!. (O kimselerden) Olmayınız (ki) onlar (dinlerini) bir fıtrat dinî olan tevhid dinini (parçaladılar) birçok bâtıl dinlere, mezheplere tâbi oldular, birbirinin aleyhinde bulunup durdular, (ve fırka fırka oldular) birbirinden farklı grublara ayrıldılar, biribirinin aleyhinde çalışmaya başladılar. Onlardan (her taife kendi yanlarında olan ile) kendi inançlariyle, bâtıl dinleriyle (sevindiler) onlar, kendilerinin sadık, doğru bir dine bağlandıklarını zannederek mutlu bir şekilde yaşamak isteyen kimselerdir. Halbuki, onlar ileride ne müthiş azaplara, felâketlere, uğrayacaklar da ondan hiç haberleri yok!.
Ve insanlara bir ziyan dokunduğu vakit Rab'lerine dönerek o'na duada bulunurlar. Sonra onlara ondan bir rahmet tattırıverince o vakit onlardan bir güruh Rablerine ortak koşarlar.
güruh rab'lerine ortak koşarlar.) kendilerini öyle bir nimete kavuşturan Kerem Sahibi Yaratıcıyı unutarak bir takım yaratıklara ilahlık isnat ederek onlara tapmaya
Evet.. Şirke düşenlerin o halleri nekadar cahilcedir. (Onlara verdiklerimize nankörlük yapsınlar için) öyle şirke düşerler. Halbuki, kavuştukları nimetlerden dolayı şükrederek Allah'ın birliğini tasdikten ayrılmamaları gerekmez mi idi?. Diğer bir görüşe göre de bu, tehdidi içinde bulunduran bir emirdir. Adeta buyrulmuş oluyor ki: 0 müşrikler, o kavuştukları nimetlerden dolayı varsın şirke düşsünler, artık ileride onun müthiş cezasını elbette göreceklerdir. İşte Büyük Yaratıcı Hazretleri, o müşrikleri tehdit için şöyle de hitap buyuruyor, (imdi) Ey müşrikleri. Bu geçici dünyada (faidelenip durunuz) ellerinizdeki varlıklardan istifadeye çalışınız (artık yakında bileceksiniz) bu istifadenizin neticesini ahiret âleminde anlayacaksınız, bu nankörlüğünüzden dolayı nekadar dehşetli azaplar içinde kalacaksınız, dünyadaki küfr ve Allah'a şirk koşmanın müthiş cezasına kavuşmuş olacaksınızdır.
Yoksa biz onlara apaçık bir delil mi indirdik de o'na ortak koşmalarını bu mu söylüyor?.
Ne cehalettir ki, Allah'ın birliğini tasdike devam etmeyerek öyle şirke düşüyorlar?. İşte Allah Teâlâ Hazretleri onları kınamak ve tehdit için buyuruyor ki: (Yoksa biz onlara apaçık bir delil mi indirdik de) açık bir hüccet, kesin bir delil vermiş olduk da (ona) o kâinatın Yaratıcısına (şerik koşmalarını bu mu) böyle kendilerine indirilmiş olan açık, kesin delil mi (söylüyor?.) kendilerine teklif ediyor?. Halbuki, böyle bir delil ne mümkün!. Artık neye dayanarak öyle şirke düşmek cehaletini göstermiş o I u yo r I a r.
Ve insanlara ne zaman bir rahmet tattırdı isek onunla sevinivermişlerdir. Ve işledikleri günah sebebiyle kendilerine bir kötülük isabet edecek olursa o vakit de onlar ümitsizliğe düşerler.
(Ve) İnsanlarda başka bir garip ruh hali de vardır. Bunu da Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretleri şöylece beyân buyuruyor: (Nâsa ne zaman bir rahmet tattırdı isek) sağlık gibi, geçim rahatlığı gibi, bir nimet ihsan eyledik ise (onunla sevinivermişlerdir.) onun bir ilâhi lütuf olduğunu dikkate almaksızın sadece o nimetten dolayı bir zevk ve sevince dalmış bulunurlar, Cenab-ı Hak'ka hamd ve senada, şükür azetmede bulunmak vazifesini hatırlarına getirmezler. (Ve) Bilâkis (işledikleri günah sebebiyle) kendi günahlarının uğursuzluğu neticesi olarak (kendilerine bir kötülük isabet edecek olursa) bir korkunç felâkete tutulursa (o vakit de onlar ümitsizliğe düşerler) artık Allah'ın rahmetinden ümitlerini keserler, ümitsizlik ve keder içinde kalır dururlar. Halbuki, böyle bir durum, müminlere yakışmaz, gerçek müminler, bir nimete kavuştular mı, onu Cenab-ı Hak'kın bir ihsanı bilerek hamd ve şükre devam ederler. Bir musibete, bir şiddete uğrayınca da onu bir hikmet gereği bilerek uzaklaştırılmasını Hak Teâlâ'dan ümid ve niyaz ederler, ümidlerini kesmezler.
Görmediler mi ki, muhakkak Allah Teâlâ dilediği kimse için rızkı yayar ve daraltır. Şüphe yok ki, bunda inanan bir kavim için elbette ibretler vardır.
Bu mübarek ayetlerde gücü yeter olan müminlerin bazı kimselere malî yardım etmelerini ve bu yardımın pek hayırlı olup Allah katında sevaba vesile olacağını bildiriyor. Sadece artması için verilen bir malın bir ihsanın Allah yanında sevaba vesile olamayacağını hatırlatıyor. Fakat Allah rızası için verilen zekâtların, sadakaların kat kat sevaba vesile olacağını ve Allah Teâlâ'nın Yaratıcı rızık verici, diriltici ve öldürücü olduğunu beyân ve o Büyük Yaratıcıya ortak koşanların bu üstün özelliklere sahip olmadıklarını hatırlatarak Allah'ın zâtını tenzih ve insanları güzel harekete teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Ey sânı Yüce Peygamber!. Veya geniş imkâna kavuşan dürüst müslümanl. (Akrabana hakkını ver) akrabandan olan kimselere iyilikte bulun, muhtaç olanlara sadaka ver, hatırlarını hoş et. (Yoksula da) Yani: Hiçbir şeye sahip olmayıp dilenmeye muhtaç olan kimseye de yardım et isterse, aranızda bir yakınlık bulunmasın (yolcuya da) yani: Malı beldesinde kalıp yanında bulunmayan kimseye de yardım, ihtiyacını gidermeğe gayret et. Böyle yardım, insanlık alâmetidir, islam terbiyesinin bir gereğidir. Diğer fakirlere, muhtaç olanlara elden gelen yardımda bulunmak da bu kabildendir. Böyle bir yardım, sevap kazanmaya güzel bir vesiledir. (Bu) yardım, böyle hukuka riayet (Allah'ın cemalini) ilâhi zâtına manen yaklaşmayı ve onun ilâhi ihsanlarına kavuşmayı (dileyenler için pek hayırlıdır) bu vesile ile o yüce gayelere kavuşmak tecelli eder (ve işte felaha nail olacak olanlar da onlardır) çünki bu sebeple Allah'ın rahmetine, cennet nimetlerine aday bulunmuş olurlar. Halbuki, bu harcama vazifesini yapmayanlar, veya Allah'ın rızası için değil, bir gösteriş için yapanlar, böyle bir kurtuluşa lâyık olamazlar. Onlar kendi varlıklarından hakkiyle istifade etmiş sayılamazlar.
insanların mallarında artsın diye faiz kabilinden verdiğiniz şey Allah indinde gelişip artmaz ve Allah'ın rızasını dilediğimiz hâlde verdiğiniz zekât ise böyle değildir. İşte -mallarını- kat kat arttıranlar ancak onlardır.
mekruh bir halde de bulunsa ahirete ait faide sağlayamaz. Meselâ: Bir ihsan adiyle verilip de ondan fazlası gözetilen bir mal, o ihsan (Allah indinde gelişip
o mal ahirete âit sevaba, bir mükâfata sebep olmaz. Nitekim bir âyeti kerime de
Allah o -yüce zat dır ki, sizi yarattı, sonra sizi rızıklandırdı. Sonra sizi öldürür, sonra da diriltir. Hiç sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapan var
Çünkü (Allah o) Yüce zat (dır ki, sizi yarattı) hiçbir varlık sahibi olmadığınız hâlde sizi varlık sahasına getirdi. (Sonra sizi rızıklandırdı) bu dünyada birçok nimetlere kavuşturdu yaşattı (sonra sizi öldürür) bu geçici hayatı terketmiş olursunuz (sonra da) sizi yeniden (diriltir) başka bir âleme gönderir. İşte ey insanlar!. Sizin Halikınız, mabudunuz böyle kudret ve hikmet sahibidir, onun her emr ve yasağı yalnız birer hikmettir, ona riayet pek gereklidir. Artık ey o Kâinatın Yaratıcısının bu kudret ve azametini düşünmeyen müşrikleri. (Hiç sizin şeriklerinizden) O Büyük Yaratıcıya ortak koştuğunuz putlardan ve diğerlerinden (bunlardan birini yapan var mıdır?.) Onlar herhangi bir ferdi yaratmaya, yaşatmaya, rızıklandırmağa güç yetirebilirler mi? Ne mümkün!. Elbette ki, güç yetiremeyecekleri gayet açık. Artık ne diye onlara tapıyorsunuz?. Evet.. O müşrikler, akıllarını kötü kullanmış, sapıklığa düşmüş kimselerdir. Elbette ki, Allah Teâlâ (onların) o müşriklerin ilâhi zâtına (şerik koştuklarından münezzehtir ve çok yüksektir.) ve Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin yüce sânı, her türlü ortak ve benzerden uzaktır pek yücedir. Biz buna inandık.
insanların ellerinin kazandığı şey sebebiyle karada ve denizde fesat meydana geldi. Onlara yaptıkları şeylerin bazısını tattırsın için. Gerek ki, onlar dönüverirler.
Bu mübarek âyetlerde insanların fena hareketleri yüzünden karalarda, denizlerde bir takım felâketlerin meydana gelmiş ve bunu ne gibi bir hikmete bağlı bulunmuş olduğunu hatırlatıyor. Pek çoğu müşrik olan geçmiş kavimlerin korkunç âkibetlerine dikkatleri çekiyor. Artık daha dünyada iken Allah'ın dinine sarılmanın gereğini ve kıyametin ortaya çıkarılmasındaki hikmet ve menfaati bildirerek yararlı müminlerin mükâfatlara kavuşacaklarını müjdeleyip, kâfirlerin de küfrleri sebebiyle azab edileceklerine işaretle kendilerini tehdit buyurmaktadır. Şöyle ki: (İnsanların ellerinin kazandığı şey sebebiyle) kendilerinin günahları yüzünden, öyle yasaklanmış hareketleri neticesinde (karada ve denizde fesat meydana geldi) birçok yerlerde kıtlık ve pahalılık, zararlı yağmurlar gibi, deprem gibi, gemilerin parçalanıp batması gibi, korkunç savaşların olması gibi helak edici hâdiseler yüz gösterdi. Bu ibret verici hâdiselerin ortaya çıkarılmasındaki hikmet ve menfaate ise şöylece işaret buyuruluyor: (Onlara) o günahkâr kullara Cenab-ı Hak, onların (yaptıkları şeylerin) gayrimeşru hareketlerin cezasını, kötü meyvesini (tattırsın için) o fesadın meydana gelmesini takdir buyurmuş. (Gerek ki,) lâyık olan o'dur ki, o günahkâr kullar, bu hâdiseleri düşünerek izledikleri fena yollardan geri (dönüverirler) onlardan umulmaya lâyık olan budur. Bu âyeti kerime, Cenab-ı Hak'kın kulları hakkındaki ihsan ve keremin koruma yumuşaklığını göstermektedir. Çünki onları küfrlerinden dolayı hemen mahvedip, cezalandırmıyor, bazı olayları onların uyanmalarına bir sebep kılmış oluyor. Küfrlerinde ısrar edenlerin asıl cezalarını ahirette bırakıyor, onlara bir uyanma devresi ihsan buyuruyor. Artık bundan istifade etmeli değil midirler?.
De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da bakınız ki, bundan evvelkilerin akıbeti nasıl olmuştur. Onların ekserisi müşrik kimseler idi.
İşte Kerem Sahibi Yaratıcı Hazretleri, kullarını uyanmaya davet için sânı yüce Peygamberine şöylece de emrediyor: Resulüm!. O bütün dünyadan başkasını düşünmeyen gafillere (de ki, yeryüzünde gezip dolaşın da) bir ibret nazarı ile (bakınız ki, bundan evvelkilerin) bu sizin zamanınızdan önce dünyaya gelip gitmişler olanların (âkibeti nasıl olmuştur) onların harab olan yurtlarını görünüz, pek fecî bulunan hayat tarihlerini anlayınız, kendi kötü hareketlerinin cezalarına nasıl uğramış olduklarını düşünebiliniz. (Onların ekserisi müşrik kimseler idi)onun içindir ki, helake uğratılmışlardır. Onların dünyadaki varlıkları kendilerini kurtaramamıştır.
İmdi yüzünü o müstakim dine çevir. Allah tarafından bir günün gelmesinden evvelki, o günü reddedecek yoktur. O gün fırka fırka olacaklardı.
(İmdi) Ey akıllı, düşünen insan!. Sen (yüzünü o müstakim dine çevir) İslâm dininin hükümlerine riâyete devam et (Allah tarafından bir günün gelmesinden evvelki,) yani: Kıyamet gününün meydana gelmesinden önce ki, (o günü reddedecek yoktur) onu hiçbir kimse red ile geriye bırakmaya gücü yetmez. (O gün) insanlar (fırka fırka olacaklardır) hesaba çekildikten sonra dağılarak bir kısmı cennetlere, bir kısmı da cehennemlere sevkedilecektir.
Kim kâfir olursa küfrü kendi aleyhinedir ve kim salih amelde bulunursa kendi nefisleri için -konaklarını- hazırlamış olurlar.
Artık o gelecek âlemi düşünülsün. İnsanlardan (Kim kâfir olursa küfrü kendi aleyhinedir) onun vebali kendisine yöneliktir, o cehenneme sevkedilecektir. (ve kim salih amelde bulunursa) Mümin olup dinî vazifelerini yerine getirmeye çalışırsa (kendi nefisleri için) konaklarını cennetteki makamlarını (hazırlamış olurlar) geleceklerini öyle güzelce sağlamaya muvaffak olmuş olurlar. Ne büyük ilâhî müjde.
Tâki, imân edenleri ve salih salih amellerde bulunanları fazlından mükâfatlandırsın, şüphe yok ki, o, kâfirleri sevmez.
İşte yarın ahiret âleminde insanlar öyle fırkalara ayrılacaklardır. (Tâki) Allah Teâlâ (imân edenleri ve yararlı yararlı amellerde bulunanları ihsanından mükâfatlandırsın.) 0 mümin kulları hakkında ilâhi lütufları fazlasıyla tecelli etsin. (Şüphe yok ki, o) Büyük Yaratıcı (kâfirleri sevmez.) Onlar Allah'ın sevgisine lâyık kimseler değildirler, küfrleri yüzünden, Cenab-ı Hak'kın nimetlerini, kudretinin eserlerini inkârları sebebiyle azaba lâyık olmuşlardır. Artık onlar da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.
Ve onun âyetlerindendir. Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi ve size rahmetinden tattırması için ve emriyle gemilerin akması için ve onun fazlından arayıp kazanmanız için ve olaki şükredesiniz diye.
Bu mübarek âyetlerde Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin rahmet ve kudretini gösteren bir kısım mühim hilkat eserlerine dikkatleri çekiyor. Hz. Muhammed döneminden evvelki kavimlere de mühim mucizeler ile Peygamberlerin gönderilmiş olduklarını, inkarcıların cezalara, müminlerin de ilâhî yardıma lâyık bulunduklarını bildirerek Resûl-i Ekrem'e teselli vermiş oluyor. Rüzgârların gönderilmesindeki muazzam ilâhi ihsanları ve yağmursuzluktan dolayı ümitsizliğe düşen insanların daha sonra yağdırılan yağmurlar ile müjdelenerek sevinçler içinde kalmakta olmalarını beyân ve bu suretle de onları tevhid dairesine şükür vazifesini ifaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve en) 0 sânı büyük Yaratıcının (âyetlerindendir) kudret ve hikmetine açıkça delâlet eden yaratma hârikalarındandır (rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi) yani: Yağmurların yağacağına veya havaların güzel olacağına dâir kuzey, saba güney rüzgârları birer müjdeci durumunda bulunmuşlardır (ve) bunları o hikmet sahibi Yaratıcı böyle yaratmaktadır. Ey insanlar!. (Size) Bu rüzgârlar vasıtasiyle (rahmetinden tattırması için) siz bu sayede vücut sağlığına nail olursunuz, tatlı güzel suları içer, onlar ile bağlarınız, bahçeleriniz, tarlalarınız sulanmış olur, ve daha nice faideleri elde etmiş bulunursunuz. (Ve) Bu rüzgarlar, Kerem sahibi Yaratıcının (emriyle) ilâhi iradesiyle (gemilerin) denizlerde (akması) güzelce akıp, seyretmesi (için) gönderilmektedir. (Ve O'nun fazlından) Hak Teâlâ'nın ihsan ve kereminden size nasip buyurduğunu (arayıp kazanmanız) deniz ticaretlerinde bulunmanız (için) o rüzgarlar öyle gönderilmektedir. (Ve) 0 rüzgârlar, ey insanlar!. (Olaki şükredersiniz) diye vakit vakit gönderilmektedir. Elbetteki, böyle pek faideli şeyleri ihsan buyuran Kerem Sahibi Yaratıcıya kullukta, şükranda bulunmak gerekir. Aksine hareket ise Allah'ın azabını celbeder.
Celâlim hakkı için senden evvel, kavimlerine Peygamberler gönderdik de onlara açık açık deliller ile gelmişlerdi. Artık günahkâr olanlardan intikam almış idik. Müminlere yardım etmek ise bizim üzerimize bir hâk olmuştur.
Ey Resullerin Sonuncusu!. (Celâlim hakkı için senden evvel, kavimlerine Peygamberler gönderdik de) onlara Allah'ın dinini telkin için (açık açık deliller ile gelmişlerdir.) fakat o kavimlerden birçoğu, o Peygamberleri inkâr etmiş, nimete nankörlükte bulunmuş idiler. (Artık günahkâr olanlardan intikam almış idik) öyle Peygamberleri yalanlayan, Allah'ın âyetlerini, nimetleri takdir eylemeyen topluluklar, elbetteki, ilâhi azab hak etmişlerdi. (Müminlere yardım etmek bizim üzerimize bir hak olmuştur) müminler, ilâhi yardıma ilâhi şefkate erecektir. Bu bir ilâhi va'ddir ki, herhalde gerçekleşecektir, bu bir ilâhî iltifatdır ki, mümine büyük bir şeref vermektedir, onların yardımlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Kerem Sahibi Yaratıcı ise herşeye gücü yeter, dilediği kullarına yardım, başarı ihsan buyurur, bütün hilkat eserleri o ilâhi kudrete şahadet etmektedir.
Allah o -Kerem sahibi yaratıcıdır ki, rüzgârları gönderir de bir bulut kaldırır, sonra onu gökte dilediği gibi yayar ve onu parça parça da eder. Artık görürsün ki,
Evet.. Şanı büyük Allah herşeye kaadirdir. (Allah o) Kerem Sahibi Yaratıcı (dır ki, rüzgârları gönderir de) o rüzgarlar hava boşluğuna (bir bulut kaldırır) arada bir tabaka teşkil eder (sonra onu) o bulutu Cenab-ı Hak (gökte dilediği gibi yayar) dilediği taraflara dağıtır, uzun veya kısa bir müddet havada tutar, (ve) Dileyince (onu) o bulutu hikmet sahibi Yaratıcı Hazretleri (parça parça da eder) biribirine bitişik bir vaziyette bulunmaz olurlar. (Artık görürsün ki, aralarından yağmur çıkıyor) yeryüzüne şeffaf damlalar halinde dökülmeğe başlar. (Nihayet onu) o yağmuru (kullarından dilediğine kavuşturunca) onların ülkelerine, topraklarına yağdırınca (onlar hemen seviniverirler) yüzlerinde sevinme izleri meydana gelir.
Halbuki, onların üzerlerine indirilmeden evvel ondan evvelce elbette ümitsizliğe düşmüşlerdir.
(Halbuki, onların üzerine) 0 yağmur suları (indirilmeden evvel) o yağmurların yağacağından önce, evet... (Ondan evvelce elbette ümitsizliğe düşmüşlerdi) artık, yağmurların yağmayacağına, ekinlerin yetişmeyeceğine, kendilerinin ihtiyaç içinde kalacaklarına kanaat getirmiş bulunuyorlardı. Halbuki, böyle bir ümitsizliğe düşmek, kulluk sânına yakışmaz, insan Kerem Sahibi Yaratıcının bereket ve ihsanından ümidini kesmemelidir. İnsan bazan bir darlığa, bir hoş olmayan duruma düşebilir, bunda elbetteki, bir hikmet vardır. İşte böyle bir hâl vukuunda yine Cenab-ı Hak'ka dua ve yakarışta bulunmalıdır ve tavrını düzeltmeye çalışmalıdır. İşte (50)'inci âyeti kerime de buna işaret buyurmaktadır. "Iblas" üzüntülü, kalbi kırılmış, ümitsiz olmak demektir.
Artık Allah'ın rahmet eserlerine bak, yeri ölümünden sonra nasıl hayata kavuşturuyor. Şüphe yok ki, o, ölüleri elbette diriltecektir ve o, herşey üzerine fazlasıyle gücü yeter.
Bu mübarek âyetler, yağmurlar ile yeryüzünü hayata kavuşturan Yüce Yaratıcının insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturacağını bir ibret örneği olmak üzere bildiriyor. Birçok insanların ellerindeki nimetlerden belirli bir süre mahrum kalmaları üzerine hemen nankörlüğe başladıklarını gösteriyor. Resûl-i Ekrem'in davetini ölülere ve sağırlara duyuramayacağını, körleri de doğru yola iletemiyeceğini haber veriyor. Herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Allah Teâlâ'nın mahlûkatı üzerinde dilediği gibi idarede bulunacağını açıklamaktadır. Şöyle ki: (Artık) ey düşünen insani. Bir ibret nazariyle (Allah'ın rahmet eserlerine bak) yağmurlar vasıtasiyle meydana getirmekte olduğu çeşit çeşit bitkileri ve diğerlerini seyre dal, gör ki, Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretleri (yeri ölümünden sonra) kupkuru oluşun peşinden (nasıl hayata kavuşturuyor) ona nasıl mükemmel bir hayatî kuvvet güç veriyor, üzerinde ne kadar çeşitli bitkiler, ağaçlar meydana getiriyor. (Şüphe yok ki, o) Sânı Yüce Yaratıcı hayvanlardan, bitkilerden olan (ölüleri elbette) dilediği vakit (dirilticidir) onları yeniden hayata, gelip, büyümeye kavuşturmaya elbette ki gücü yeter (ve o) Hikmet Sahibi Yaratıcı (herşey üzerine fazlasıyla gücü yeter) bütün bu mahlûkatı baştan yoktan var eden bir Büyük Yaratıcı elbette ki, onları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye, fazlasıyla gücü yeter. Biz buna inandık...
Andolsun eğer, bir rüzgâr göndersek de onu o rüzgâr ile ekinleri sararmış -solmuş- görseler, elbette ki, onun ardından nankörlüğe başlarlar.
öyle sararıp solmasını, bozulmasını müteakip hemen (nankörlüğe başlarlar) nimete nankörlükte bulunurlar, ümitsizlik ve keder içinde kalırlar. Halbuki, böyle bir
Resûl-i Ekrem Hazretleri, öyle nankör olan kimseleri uyandırmağa çalışmakta, onları dinî hükümlere riayete davet etmekte, onların o cahilce davranışlarından dolayı üzülmekte idi. İşte o şeref sahibi peygamberine teselli vermek üzere Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Ey Resulüm!, (çünki sen o daveti ölülere duyuramazsın) kalpleri ölmüş, mânevi hayattan yoksun kalmış kimseler, senin o güzel davetini işitip kabul edecek bir durumda bulunmuyanlar, (ve arkalarına dönüp giderlerken) hak sözleri dinlemekten kaçınırlarken (sağırlara da duyuramazsın) artık öyle kabiliyetsiz kimseler, elbette pek hayırlı bir davete evet demezler.
Ve sen körleri ve sapıklıklarından -kurtarıp- doğru yola iletici değilsin. Sen ancak âyetlerimize imân edenlere dinletebilirsin. İşte müslüman olanlar onlardır.
(ve) Ey sânı Yüce Peygamber!, 'sen körleri de) Kalpleri körleşmiş, faideli şeyleri görmeğe gözlerini çevirmekten kaçınan kimseleri (sapıklıklarından) içine düştükleri sapıklık çukurundan kurtarıp (doğru yola iletici değilsin) onları doğru yola kavuşturamazsın. Onlarda böyle bir kabiliyet kalmamıştır. İşte kâfirler böyle korkunç bir vaziyette bulunmaktadırlar, (sen) Ey Kadri Yüce Peygamber!, (ancak âyetlerimize imân edenlere) Kur'an-ı Kerim'in beyanlarını kabul eyleyenlere (dinletebilirsin) onlar, Kur'an'ın yüceliğini takdir ederler, hükümlerini anlayıp kabul ederek güzel güzel amellerde bulunurlar (işte müslüman olanlar, onlardır) o âyetleri öyle kabul ve hürmet edenlerdir, onların hükmüne razı ve boyun eğenlerdir.
Bu mübarek âyetler, kıyamette kâfirlerin şaşkın bir hâlde kalıp dünyada bir saaten fazla kalmamış olduklarına yemin edeceklerini bildiriyor. İlm ve imân sahiplerinin ise o kâfirlerin levh-i mahfuzda yazılmış olan kıyamet gününe kadar dünyada yaşamış olduklarını yeminle söyleyeceklerini haber veriyor. Ve dünyada iken zalim olanların ahirette bir mazeret ortaya koyamayacaklarını ve kendilerinden hakkın rızasını celbedecek bir âmel istenilmeyeceğini şöylece hatırlatmaktadır, (o gün ki, kıyamet kopar) Bütün insanlar yeniden hayat bularak kabirlerinden kaldırılır, mahşere sevkedilirler. İşte o günde (günahkârlar) yani: Kafirler, dehşetler içinde kalırlar, dünyada veya kabirde (bir saatten başka kalmadıklarına yemin ederler) onların böyle yemin etmeleri, ya yalan yeredin veya dünya hayatının müddetini unutmuş olmalarından dolayıdır veyahut ahiretin ebedî hayatına göre dünyanın pek çabuk geçmiş olduğuna işaret içindir, (işte onları) o günahkârlar, daha dünyadalarken doğru söz söylemekten (böylece çevirilir kimseler olmuşlardı.) evet.. Onlar dünyada iken de kıyamet gününü inkâr etmekte, yalan söylemekte bulunmuşlardı.
Kendilerine ilm ve imân verilmiş olanlar da dediler ki: Andolsun Allah'ın kitabında -yazılmış olan- diriltilme gününe kadar durdunuz. İşte bu, öldükten sonra diriltilme günüdür ve lâkin siz bilmez kimseler oldunuz.
(Kendilerine) Dünyadalarken (ilm ve imân verilmiş olanlar da) o kâfirleri tekzib, onların cehaletini ilân için (dediler ki,) yani: Kıyamette diyeceklerdir ki: (andolsun) Allah'ın adına yemin ederek sözümüzü teyit eyleriz ki: (Allah'ın kitabında) Yani: Cenab-ı Hak'kın ezeli takdiriyle levh-i mahfuzda yazılı olan işbu (bâs gününe) böyle tekrar dirilip mahşere sevkedildiğiniz güne değin (durdunuz) öyle bir saat durmuş değilsinizdir. (işte bu, bas günüdür) ki, siz dünyada iken bunun vuk'u bulacağını inkâr etmekte idiniz, (velâkin siz bilmez kimseler oldunuz) bugünün kesinlikle geleceğini bilmiyordunuz, bunun olmasını dünyada iken alay yolu ile acele ediyordunuz. İşte bu müthiş güne kavuşmuş oldunuz. Bütün fırsatları elden kaçırmış bulundunuz.
Zulmetmiş olanlara o günde özür dilemeleri kendilerine fâide vermez ve onlardan Allah'ın hoşnutluğunu celbeden birşey de istenmeyecektir.
Bu mübarek âyetlerde kâfirlerin ahirette bir mazeret beyan etmelerine yetkileri kalmamış olduğunu bildiriyor. Onlara dünyadalarken Kur'an-ı Kerim vasıtasiyle yeterinden fazla ikâzlarda bulunulmuş olduğunu haber veriyor. Onların ise küfrleri yüzünden kalpleri mühürlenmiş olduğu için o ikâzları değerlerdiremeyip Hz. Peygamber'e karşı lâyık olmayan iftiralarda bulunmuş olduklarını gösteriyor. Artık Resûl-i Ekrem'i sabr ve sebata davet ederek kendisine teselli vermiş olmaktadır. Ve o muhterem Peygamberin peygamberlik vazifesini yerine getirmeye devam etmesine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Resullerin sonul. (Andolsun ki,) Allah hakkı için biz (bu Kur'an'da insanlar için her türlü misâli getirdik) her mühim hâdiseyi, hayret uyandıran kıssayı zihinlere yaklaştırmak için güzelce tasvir ve birer misâl ile açıklamış olduk, (ve muhakkak ki, onlara herhangi bir âyet getirecek olsan) öyle fâideli misalleri içinde bulunduran birer âyeti kerime tebliğ eylesen veya Hz. Musa'nın bastonu, beyaz el gibi birer mucize göstersen (elbette kâfir olanlar) yine ona kıymet vermeyecekler, onlara bakıp uyanmayacaklardır. Bilâkis onlar, Resûl-i Ekrem'e ve müminlere hitaben (diyeceklerdir ki, siz bozguncu kimselerden başka değilsiniz) siz hilede bulunuyorsunuz, bir takım gerçeğe ters düşen şeyler söylüyorsunuz!. Hâşâ.. İşte dinsizler, müminlere karşı böyle iftirada bulunurlar, böyle eksiklikler isnada cür'et eder dururlar.
İşte bilmeyenlerin kalplerini Allah Teâlâ öylece mühürler.
(İşte bilmeyenlerin) Güzel bilgi sahibi olmak istemeyenlerin hak ve hakikati araştırmayanların, hurafelere kıymet verenlerin, bir takım ahlâka, insanlığa yakışmayan şeyleri, birer terakki alameti zannedenlerin (kalplerini Allah Teâlâ öyle mühürler.) kendi kötü tercihlerinden fena hareketlerinden dolayı kalpleri kararır, hakikatları göremez olurlar, karanlığa nur, nura karanlık demekten geri durmazlar.
Artık sen sabret. Şüphe yok ki, Allah'ın vadi haktır ve kesin şekilde imânı olmayanlar, seni hafif görecek olmasınlar.
İslami Okul Okulların En Önemlisi