Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 32. Sayfa - Bilmen

 

  Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in muhakkak bir ilâhî kitab olduğunu bildiriyor. 0 mukaddes kitabı müşriklerin inkâr etmelerini red ederek onun ne gibi bir hikmet ve menfaata dayanarak Resûl-i Ekrem'e indirilmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, Lam, Mim) bu mübarek kelime müteşabihattandır. Manasını Allah'ın ilmine havale ederiz. Bununla beraber bu surenin ismi olduğunu da müfessirlerden kabul edenler vardır. Bu takdirde bu kelime, gizli bir mübtedânın haberi demektir ki, "bu sûre Elif, Lam, Mim" ile isimlendirilmiştir, manasınadır. Benzerlerine de müracaat!.

  Bu kitabın indirilişi, bunda şüphe yok ki, âlemlerin Rabbindendir.

  (Bu kitabın indirilmesi) Yani: Bu Kur'an-ı Kerim'in Resullerin sonuncusu Hz. Muhammed Hazretlerine indirilmesi, (bunda şüphe yok ki,) güzelce düşünen, nurlu vicdana sahip bulunan zatlar yanında şek ve şüpheden uzaktır ki, (âlemlerin Rab'bindendir) bunları böyle indirmiş olan ancak Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir. Bunların yüceliği bu hakikati gösterip durmaktadır. Bunlar, o Hikmet Sahibi Yaratıcının iradesiyle sânı Yüce Resule indirilmiş bulunmaktadır. Bunların ilâhî iradeye dayanmadığını hiçbir mütefekkir insan, iddia edemez.

  Yoksa onu uydurdu mu diyorlar?. Hayır.. 0, Hak'tır, Rabbindendir. Bir kavmi korkutasın ki, senden evvel kendilerine korkutur bir zât gelmiş değildir. Gerektir ki, onlar hidâyete ersinler.

      gelmiş   kimselerdir.   İşte  peygamberin  gönderilişinin   ilk  zamanlarında  Arap  kavmi,  ve  diğer  milletler  böyle  bir  ara  dönemde,   helak  edici   bir  vaziyette

 

    Bu mübarek âyetler, Hak Teâlâ'nın yaratıcılığındaki büyüklüğünü ve hâkimiyetini bildiriyor. Bütün dünya işlerini, kâinat olaylarını o hikmet sahibi Yaratıcının idare ettiğini ve bütün olayların bizce bir seneye denk olan bir gün içinde Allah'ın zâtına arzedilmiş olacağını hatırlatıyor. Ve o Yüce mabudun üstün vasıflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah) bütün üstün sıfatlar ile vasıflanan (0) Yüce ve mukaddes zat (dir ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarında bulunanları) milyarlarca maddi ve mânevi kudret eserlerini (altı günde yaratmıştır) böyle bir müddet içinde yaratması, bir hikmet gereği bulunmuştur. Yoksa dilese idi bir anda da yaratabilirdi. Biz buna inandık, (sonra da) 0 ezeli olan Yaratıcı ilâhi zâtına lâyık bir şekilde (arş üzerine istiva buyurmuştur.) mekân ve zamana ihtiyacı olmayan 0 Büyük Yaratıcının hâkimiyeti, kudreti, azameti herşeyin üzerinde olarak tecelli edip durmuştur. Artık ey insanlar!. (Sizin için ondan başka) o büyük, kerem sahibi olan âlemin yaratıcısından başka (bir veli ve bir şefaatçi yoktur..) bütün işlerinizi idare eden o Kerim olan Yaratıcıdır, sizi zafere ve başarıya kavuşturacak olan ancak O'dur, O'ndan başka hakiki bir yardımcı, bir dost bulunamaz ve 0 Kerim mabudun izni olmadıkça hiçbir kimsenin başkası hakkında şefaate gücü yetmez, (artık iyice düşünmez misiniz?.) Bu ilâhi öğütleri, hatırlatmaları güzelce düşünerek durumlarınızı düzeltmeye, yanlış düşüncelerinizden vazgeçmeğe çalışmaz mısınız?. Hiç o kadar gaflet ve cehalet insana yakışır mı?.

 

  (İşte O'dur) O gökleri, yerleri yaratan, hükmü arş üzerinde tecelli eden Hakim Yaratıcıdır, (görünmeyeni de; görüneni de bilen) bütün görünmeyenleri, görünenleri bilen ve (izzetli, merhametli olan) Evet., kuvvetle, izzetle vasıflanan, mahlûkatı hakkında rahmet ve şefkati bol bulunan o Büyük Yaratıcıdır, ondan başkası değildir.

  O ki, yarattığı herşeyi güzel kıldı ve insanın yaradılışına çamurdan başladı.

      Bu mübarek âyetlerde Kâinatın halikı Hazretlerinin herşeyi güzelce yarattığını ve insanlığın yaratılış biçimini ve ne gibi kıymetli organlara sahib olduğunu bildiriyor. Bir kısım insanların ise nankör olup ilâhi kudrete rağmen ahiret hayatını inkâr eder olduklarını ve onların nihayet öldürülerek ilâhi cezaya kavuşacaklarını ifade buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere de Allah Teâlâ'nın varlığını, kudretini gösteren şahsınıza ait delilleri, eserleri nazarı dikkate alınız!. (O'ki) 0 Büyük Yaratıcı ki (herşeyi güzel kıldı) bütün yarattığı şeyler birer güzelliği, birer hikmet ve faydayı kapsamış bulunmaktadır. Onun her yarattığında bir faide bir başka güzellik vardır. Bu şeylerin güzellikleri itibariyle aralarında farklar var ise de hiçbiri kendi niteliği itibariyle güzellikten, bir gayeye yönelmiş olmaktan uzak değildir, (ve) Özellikle mahlûkat arasında seçkin bir nitelikte bulunan insanın yaradılışına o hâkim Yaratıcı (çamurdan başladı) bir topraktan, bir sudan Hz. Adem'i yarattı. 0 ne sanatkârâne bir hilkat eseridir ki, o güzelce düşünülürse onun akıllara hayret veren bir kudret eseri olduğu pek iyi anlaşılır.

  Sonra onun zürriyetini bir dölsuyundan, hakîr -zayıf- bir sudan yaptı.

    Hikmet Sahibi Hâlık Hazretleri (Sonra onun) Adem Aleyhisselâm'ın (zürriyetini) çocukları ve torunlarını, insanlık soyunu (bir dölsuyundan) öyle (hakîr, zayıf bir sudan yaptı) yaratıp, dünyaya getirdi. Öyle hor, âdi birer su damlalarından o kadar mükemmel insanlar teşekkül etmiş oldu.

  Sonra onu düzeltti ve içerisine ruhundan üfürdü ve sizin için işitmeyi ve gözleri ve gönülleri yarattı. Pek az şükr edersiniz.

     Evet.. 0 Kerem Sahibi Yaratıcı (sonra onu) o teşekküle başlayan insanı insan neslinden herbirini (düzeltti) onun organlarını ana rahminde iken tamamladı, layı ki veçhile şekillendirdi (ve içerisine ruhundan üfürdü) yani: Ona hayat verdi, onu ruh adındaki hayatî güce kavuşturdu. Ruh, görünmeyen, tuhaf bir hilkat eseri olduğundan onun şerefine, önemine işaret için Cenab-ı Hak, onu kendi bir olan zâtına ekleyerek "ruhumdan" diye buyuruyor. Zaten ruh da diğer bütün hilkat eserleri de Allah Teâlâ'nın birer mahlûku oldukları için o Büyük Yaratıcıya mensup bulunmaktadırlar. Ruhun şerefini göstermek için burada bu, ruhun Allah'a aidiyeti açıkça ifade edilmiş oluyor. Nitekim Hak Teâlâ Hazretlerinin insanlar hakkında "benim kullarım" diye buyurması da böyle şerefi ifade etmektedir.

 

  Artık ey sânı Yüce Resul!. Sen de o inkarcılara (De ki:) Evet.. Şüphe yok ki, bir gün öleceksiniz, (size müvekkel olan) sizin ruhunuzu almaya memur bulunan (ölüm meleği) Azrail Aleyhisselâm (sizin canınızı alacaktır) sizin ölümünüz böyle bir surette olacaktır. Yoksa ölüm, tabiî hallerden olup kendi kendine hayat sahiplerine arız olacak bir durum değildir. Belki her insanın ruhunu belirlenen zaman gelince ölüm meleği alır, o ruh kendisine tahsis edilen âlemde kalır, sonra kıyamet kopunca yine bedenler ilâhî kudret ile teşekkül ederek kendilerine ruhları iade edilir. İşte ey inkarcılar!. Size de böyle yeniden hayat verilecektir. (Sonra da) hepiniz (Rab'binize döndürüleceksinizdir.) hesap ve ceza için o Büyük Yaratıcının büyük mahkemesine sevkedileceksinizdir. Artık o mahşerde, o muhakeme âleminde uğrayacağınız azabı, bu inkârınızın müthiş cezasını hiç düşünmez misiniz?.

        Görecek olsan o vakit ki, günahkârlar Rab'lerinin huzurunda başlarını eğmiş oldukları hâlde ey Rab'bimiz!. Gördük ve işittik, artık bizi geri çevir. Bir sâlih amel işleyelim. Şüphe yok ki, biz kat'î surette inanmışlarız, -derler-,

    Bu mübarek âyetler de inkarcıların ahirette ne kadar perişan bir vaziyette kalacaklarını gösteriyor. Onların isteklerinin Allah tarafından ne şekilde reddedileceğini bildiriyor ve kendilerine iltifat edilmeyip ebedî bir azaba sevkedileceklerini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey Şanı Yüce Resul!. Eğer sen (Görecek olsan) ne kadar hayret verici, garip bir hâli müşahede etmiş olursun. (0 vakit ki,) 0 kıyamet günündeki (günahkârlar) o dünyadalarken kıyameti inkâr etmiş olan kâfirler (rablerinin huzurunda) Yüce Yaratıcının kendilerini yeniden hayata kavuşturup mahşere sevk ve muhasebeye tâbi tutacağı günde o günahkârların (başlarını eğmiş) tam bir korku ve üzüntü ile utanarak perişan bir vaziyet almaya başlayarak (Ey Rabbimiz!.) Biz şimdi (gördük ve işittik) inkâr ettiğimiz şeylerin birer gerçek olduğunu görmeğe başladık, tebliğ edilen ayetleri işitmek, anlamak kabiliyetine sahip bulunduk (artık bizi geri çevir) dünyaya tekrar döndür (bir sâlih amel işleyelim) senin rızana uygun ve işittiğimiz âyetlerin gereğine tıpa tıp uyan hareketlerde bulunalım (Şüphe yok ki, biz kat'î surette inanmışlarız) şimdi biz de bu ahiret âlemine ve bize tebliğ edilmiş olan ilâhî ayetlerin birer gerçek bulunduğuna kesin îman elde etmiş bulunmaktayız; diyeceklerdir. İşte onların bu hâlleri ne kadar elem verici, müthiş bir manzara arzetmektedir.

  Ve eğer dilemiş olsa idik her nefsi elbette hidayete erdirirdik. Fakat elbette ki, cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım, sözü benden hak olmuştur.

       Cenab-ı Hak, kullarına bir irade, yaratılıştan gelen bir kabiliyet vermiştir. Onlar o iradelerini, kabiliyetlerini hidayet yolunda harcarlarsa Hak Teâlâ da onların haklarında hidayeti yaratır, aksine sapıklığa sarfederlerse haklarında sapıklık vücude getirilir, onları zorla hidayet veya sapıklığa sevketmez. Bu durum, teklif hikmetine aykırıdır. Binaenaleyh buyuruyor ki: (Ve eğer dilemiş olsa idik her nefsi elbette hidayete erdirirdik) kendisini ister istemez din yoluna gitmeğe başarılı kılardık. Ancak böyle bir muamele, cebre dayanacağından hikmete uygun düşmez. (Fakat elbette ki, cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım, sözü benden hak olmuştur.) Evet.. Bu hususa dair ilâhî kelam daha önce geçmiştir. Şeytana hitaben: "Cehennemi seninle ve sana tâbi olanlarla elbette ki, dolduracağım" diye buyurulmuştur. Kendi irâdelerini kötü kullanarak hidayet yolunu terkedenleri Cenab-ı Hak da hidayetten mahrum bırakacak, cehenneme sevkeyleyecektir. Allah'ın takdiri böylece ortaya çıkacaktır. 0 müthiş ceza o kimselerin kötü iradelerinin bir neticesidir.

  Artık tadın bu gününüze kavuşmayı unutmanız sebebiyle. İşte biz de sizi unuttuk. Ve yapar olduğunuz şeyler yüzünden ebedî azabı tadın.

  Ve öyle cehenneme sevkedilenlere cehennem bekçileri tarafından denilecektir ki: (Artık tadın) Cehennemin bu dehşetli azabını (bu gününüze kavuşmayı unutmanız sebebiyle) siz bu ahiret hayatını dünyada iken inkâr ettiğiniz için şimdi böyle bir azaba lâyık bulunmuş oldunuz. Ve Allah tarafından kendilerini kınamak için buyurulacaktır ki: (işte biz de sizi unuttuk) Yani: Hak'kınızda unutulmuş gibi bir muamelede bulunarak sizi kötü hâlinizin cezasına kavuşturduk (ve) dünyada iken (yapar olduğunuz şeyler yüzünden) küfrünüzden, ahireti inkâr etmiş olmanızdan dolayı şimdi (ebedî azabı tadın) işte küfrün sebep olduğu korkunç âkibetl.

    Bizim âyetlerimize ancak öyle kimseler imân eder ki, onlar ile kendilerine nasihat verildiği zaman secde ediciler olarak yüzüstü -yere- kapanırlar ve Rab'lerini hamd ile teşbih ederler. Ve onlar büyüklük taslamazlar.

  Bu mübarek ayetlerde îmana kabiliyeti olan zatların kimlerden ibaret olduğunu ve o zâtların pek seçkin özelliklerini bildiriyor. Ve o saygıdeğer müminlerin ne büyük, nurlu takdirimizin üzerinde mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri müminlerin alametini beyan için buyuruyor ki: (bizim âyetlerimize) Kur'an-ı Kerim'in beyanlarına, Yüce Yaratıcının kudret ve azametine delalet eden sübjektif ve objektif alametlere (öyle kimseler îman eder ki, onlar ile) o âyetler ile (kendilerine nasihat verildiği zaman) nazarı dikkatleri çekildiği vakit hemen tereddütsüz (secde ediciler olarak yüzüstü) yere (kapanırlar) tam bir tevazu ile boyun eğerek tilâvet secdesini yaparlar (ve Rab'lerini hamd ile) O'nun nimetlerini düşünerek ve özellikle öyle mübarek ayetleri okumaya, dinlemeğe başarılı kılındıklarını hatırlayarak hamd ve övgü ile beraber (teşbih ederler) Cenab-ı Hakk'ı ilâhi zatına lâyık olmayan herbir şeyden ve özellikle ortak ve benzerden ve haşr ile neşri meydana getirmeğe kudretsizlikten tenzihe çalışırlar ve "Sübhanallâhi ve bihamdihi" diyerek o güzel inançlarını açığa vururlar (ve onlar) öyle gerçek müminler (büyüklük taslamazlan) Allah'ın büyüklüsünü düşünerek alçakgönüllü bir halde bulunurlar, kendi kulluk ve itaatlerini de çok samimi bir şekilde yaparak ondan dolayı da bir gurur, bir kendini beğenmişlik göstermezler.

 

      Ve o müminler öyle kimselerdir ki: (Yanları yataklarından uzaklaşır) Yani: Geceleri kalkarlar, uykularını terkederler, teheccüt yani gece namazını kılarlar veyahut akşam ile yatsı namazı arasmda "Sal at i evvabîn" denilen nafile namazı kılmaya devam ederler. (Ve Rab'lerine korku ve ümit ile duâ ederler) hem o Yüce Mabûd'un azabından korkarlar, hem de onun rahmetini, şefkatini düşünerek ümitli bulunurlar. (Ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de) fakirlere, zayıflara ve diğer hayır yerlerine (infakta bulunurlar) israftan da, cimrilikten de kaçınarak hak rızası için mallarını güzelce harcarlar, bu suretle de Rızık verici ve Kerim olan Allah'a itimad ederek malî ibâdette bulunmaktan da geri durmazlar. Bu âyeti kerime ile de müminler üç seçkin vasıf ile övülmektedir. Bunların birincisi: Geceleyin namaz kılmalarıdır. İkincisi de: Cenab-ı Hak'tan korku ve ümit üzere bulunmalarıdır. Üçüncüsü de mallarından infakta bulunup durmalarıdır.

 

  Onlara yapar oldukları şeylere mükafaten gözlerin aydın olacağı şeylerden neler saklanılmış olduğunu artık hiçbir kimse bilmez.

    iftihar sebebi bulunacak (şeylerden neler saklanılmış olduğunu) onlar için Allah yanında takdir edilen âhirete ait nimetlerin büyüklüğünü, ehemmiyetini (artık

 

   Bu mübarek âyetler de müminler ile kâfirlerin asla eşit olmadıklarını bildiriyor. Müminlerin nail olacakları ebedî mutluluğu müjdeliyor. Kâfirlerin de dünyada ve âhinette azaplara uğrayacaklarını haber veriyor. İlâhi âyetleri dinlemeyip kaçınanların da nasıl bir ilâhi intikama mâruz kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Evet..) Müminler ile fasıklar arasındaki ayrılık gayet açık müminlerin güzel vasıfları zikredilmiştir. Artık (hiç mümin olan kimse, fasık olan kimse gibi midir?.) Buna hiç ihtimal var mı?. Elbette ki (eşit olmazlar) bunların aralarında büyük bir fark vardır. Ebedi kurtuluşa mutluluğa nail olacak mümin zâtlar ile sürekli azaplara, felâketlere maruz kalacak olan fâsık, inkarcı şahıslar hiç eşit görülebilir mi?.

  Evet.. O kimseler ki, imân ettiler ve sâlih amellerde bulundular, artık onlar için yapmış oldukları amelleri karşılığında konak olmak üzere Me'va cennetleri vardır.

      (Evet..) Aralarında eşitlik olmadığı pek açıktır. Çünki (o kimseler ki, man ettiler) Cenab-ı Hak'kın dinini güzelce kabul etmiş oldular (ve sâlih sâlih amellerde bulundular) îmanlarını destekleyip, güçlendiren ibadetlere, itaatlara devam edip durdular (artık onlar için yapmış oldukları amelleri karşılığında konak olmak üzere Me'vâ cennetleri vardır) cennetler, onların birer yurdu, birer daimi ikametgâhı bulunacaktır, artık o cennetlerde daha nice nimetlere, tecellilere nail olacaklardır.

  Fakat o kimseler ki, fişka sapmışlardır, artık onların barınacakları yer, ateştir. Her ne vakit oradan çıkmalarını istedikçe onun içine geri döndürüleceklerdir ve onlara denilmiş olacaktır ki, o âteş azabını tadın ki, siz onu yalan saymakta idiniz.

    (Fakat o kimseler ki fıska sapmışlardır) İmân dâiresinden çıkmış hakka itaatten kaçımışlardır (artık onların barınacakları yer) de şüphe yok ki, (âteştir) onların yurtları da cehennemden başka değildir. (Her ne vakit oradan çıkmalarını istedikçe) hiçbirinin sözüne bakılmaz. Bilâkis (onun içine geri döndürüleceklerdir.) yani: Cehennemin muhtelif tabakaları içinde ebediyyen kalacaklardır. (Ve onlara) o fasık inkarcılara (denilmiş olacaktır ki,) siz devamlı (o âteş azabını tadın ki, siz onu yalan saymakta idiniz) dünyada iken size bu sonu haber veren kişileri yalanlıyordunuz. Böyle âhiretle ilgili bir hayatın olacağına asla inanmıyordunuz.

  Ve elbette onlara o en büyük azaptan önce o yakın azaptan tattıracağız, umulur ki, onlar dönüverirler.

   (Ve elbette onlara) O fasık, ahireti inkâr eden kimselere (o) ahirete ait (büyük azaptan önce) daha dünyadalarken (o yakın azaptan) dünya felâketlerinden, esaretlerden, ölümlerden ibaret olan belirli cezaları da (arttıracağız) onları dünyada öyle bir takım belirli felâketlere uğratacağız (umulur ki onlar dönüverirler) o felâketlerden birer ikaz dersi olarak kâfirce hareketlerine son verirler. Bu da haklarında birer ilâhi imtihandır. Aslında Cenab-ı Hak, onların ne hâlde devam edeceklerini kesinlikle bilir. Ancak haklarında hikmet gereği böyle bir muamelede bulunur, onların artık bir mazeret beyan edebilmelerine bir imkân kalmamış olur.

  Ve daha zalim kimdir, kendisine Rab'binin âyetleriyle nasihat verilip de sonra onlardan yüz çeviren kimseden?. Şüphe yok ki, biz günahkârlardan intikam alıcılarız.

 

        Bu mübarek âyetler de yine inanç esaslarından olan peygamberlik ve ilâhi kitap mevzuuna dikkatleri çekerek bir misâl olmak üzere Hz. Musa ile ona verilmiş, olan kitabı hatırlatıyor. Beni İsrail arasında sabr ile, sağlam inanç ile vasıflanmış olan bir kısım zatların vaktiyle birer hidâyet rehberi olmuş olduklarını bildiriyor ve ümmetlerin aralarındaki ihtilaflarını Cenab-ı Hak'kın kıyamet gününde çözüme kavuşturacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Andolsun ki,) Muhakkak bir ilâhi lütufdur ki, (Musa'ya kitap vermiştik) ona birçok dinî hükümleri kapsayan Tevrat adındaki kitabı sermiştik. Birçok ara dönemlerden sonra İ s rai loğ u I lar ı Peygamberlerinden ilk evvel kendisine kitap verilen zât Musa Aleyhisselâm'dır. (artık sen de) Ey sânı Yüce Resul!. (Ona kavuşacağından şüphede bulunma) Sen de Musa Aleyhisselâm'a birgün kavuşacağını kesinlikle bil. Nitekim bu kavuşma, Mi'rac gecesi semada olmuştur. Yahut Ey sânı Yüce Peygamber!. Sen de Kur'an-ı Kerim gibi bir ilâhi kitabın tamamına nail olacağını şüphesiz bil, o hususta tereddütte bulunma. Hz. Musa'ya Tevrat verildiği gibi sana da Kur'an-ı Kerim tamamen nazil olacaktır. (ve onu) 0 Tevrat kitabını veya Musa Aleyhisselâm'ı (İ s rai loğ u I lar ı için bir hidâyet rehberi kılmıştık) Ey Son Peygamber!.. Senin mübarek varlığında sana nazil olan Kur'an-ı Kerim de senin ümmetin için bir hidayet rehberi, bir mutluluk vesilesi bulunmaktadır. Deniliyor ki: Tevrat'taki hükümler ile yalnız İ s rai loğ u I lar ı kullukta bulunmuştur. İsmail Aleyhisselâm'ın çocukları, zürriyyeti onunla kullukta bulunmamışlardır. Bizim mübarek Peygamberimizin peygamberliği ve ona ihsan buyurulan Kur'an-ı Kerim'in hükümleri, ise bütün insanlığa yöneliktir.

  Ve sabr ettikleri zaman onlardan rehberler kılmıştık ki, bizim emrimizle doğru yola sevkederlerdi ve âyetlerimize kesin olarak inanmışlardı.

     (Ve sabr ettikleri zaman) Dinlerine riâyete devam, düşmanlarının eza ve cefasına karşı sabr ve sebat ettikleri vakit (onlardan) İ s rai loğ u I lar ı peygamberlerinden ve bilginlerinden (rehberler kılmıştık) bir takım din önderleri, uyulacak zatlar yaratmıştık (ki, bizim emrimizle) bizim Tevrat'ta bildirdiğimiz hükümlere göre İ s rai loğ u I lan 'n ı (doğru yola sevkederlerdi) işte ey Son Peygamber!.. Senin seçkin ümmetinden olan değerli sahabelerin, büyük müctehidler de ümmetinin fertlerini hak yoluna sevk etmektedirler... (Ve) 0 Israiloğullarının imamları, âlimleri (âyetlerimize kesin olarak inanmışlardı) Allah'ın birliğine, noksanlıklardan uzak olduğuna delâlet eden ilâhi ayetleri, delilleri kesin şekilde tasdik etmiş, kalpleri şek ve şüpheden tamamen uzak bulunmuş idi. İşte ey Son Peygamber!. Senin ümmetin arasında da öyle sağlam inanca hakkıyla sahip, başkaları için de birer hidayet rehberi olmak kabiliyetine sahib zatlar bulunacaktır.

  Muhakkak ki, senin Rab'bin -evet- o, kendisinden ihtilâf eder oldukları şeylerde aralarını kıyamet günü -hâl ve- fasi edecektir.

  Ey Peygamberlerin en şereflisi sonu olan Hz. Muhammedi. Sal lal lâh ü Aleyhi Vessellem (Muhakkak ki, senin Rab'bin) evet... (0) ortak ve benzerden uzak olan mabudun (kendisinde ihtilaf eder oldukları şeylerde) dinî meselelerde Peygamberler ile ümmetlerinin (aralarını kıyamet günü) o umumi muhakeme ve muhasebe zamanında hal ve (fasl'edecektir.) Aralarında ilâhi hüküm ortaya çıkacaktır. Dünyada iken kimlerin hidayet rehberi oldukları, kimlerin hidayete ermiş bulunduklarını ve aksine kimlerin insanları sapıklığa sevkeyledikleri ve kimlerin sapıklığa düşmüş oldukları o gün tamamen anlaşılmış bulunacaktır. Artık öyle bir günün dehşetini düşünmelidir, daha fırsat elde iken durumu düzeltmeğe çalışmalıdır.

        Onlar için bir hidâyet vesilesi olmadımı ki, onlardan evvel nice nesilleri helak ettik ki, onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Şüphe yok ki, bunda elbette ibretler vardır. Hâlâ dinlemeyecekler mi?.

     Bu mübarek âyetler de küfrleri yüzünden helake mâruz kalmış olan eski kavimlerin yurtlarında gezip duran, onlardan bir ibret dersi almayan o zamanın inkarcılarını kınamaktadır. Cenab-ı Hak'kın yarattıklarını öldürmeğe de, tekrar diriltmeğe de kadir olduğuna bir misal vererek ahiret hayatı için bir örnek göstermiş bulunuyor. Ahiret hayatı vuk'u bulunca orada inkarcılara imân etmelerinin bir fayda vermiş olamayacağını ve öyle inançsızlardan Resûl-i Ekrem'in yüz çevirmesine müsaade olunduğunu ve o günün beklenilmekte bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar için) 0 Muhammed'in peygamberliğini inkâr eden, ahiret hayatına inananlar için (bir hidâyet vesilesi olmadı mı?.) Kendilerini uyandırmaya bir sebep, hidayet yolunu tâkibetmelerine bir sevkedici bulunmadımı (ki, onlardan evvel nice esilleri helak ettik) küfrleri yüzünden ne müthiş felâketlere uğramış oldular (ki, onların yurtlarında gezip dolaşırlar) meselâ: Şam'a ve diğer beldelere girerek Ad, Semud, Lut kavimlerinin harab olmuş yurtlarını görmekte bulunurlar (Şüphe yok ki, bunda) öyle nice kavimlerin helake uğramış, yurtlarının birer harabe yerine dönmüş bulunmasında (elbette ibretler vardır.) İlâhi kudrete dâir deliller vardır, küfür ve isyanın ne korkunç neticelere sebep olduğuna ait işaretler bulunmaktadır. (Hâlâ dinlemeyecekler mi?.) Bunlara âit kıssaları, olayları düşünen bir insan olarak işitip anlamaya gayret etmiyecekler mi? Nedir bu kadar gaflet!.

  Görmediler mi ki, muhakkak biz suyu çorak yere sevkederiz de onunla hemen ekinleri çıkarırız, onlardan hayvanları ve kendileri yiyiverir. Hâlâ görmezler mi?.

      0 kıyamet hayatını inkâr edenler (Görmediler mi ki, muhakkak biz, suyu) gökten veya yeryüzünden (çorak yere sevkederiz) otları, ekinleri kesillmiş, kurumuş, kupkuru kalmış herhangi bir sahaya göndeririz (de onunla) o su ile (hemen ekinleri) yerlerin altından dışarı (çıkarırız) onlar yeni bir hayata kavuşarak büyüyüp, gelişirler. Sonra da (onlardan hayvanları ve kendileri yiyiverir) o ekinlerden insanlar da, hayvanlar da gıdalarını temin ederek yararlanırlar. (Hâlâ görmezler mi?.) Bunları güzelce düşünüp de bunlar ile ilâhi kudrete delil getirmezler mi?. Evet.. İşte bunlar da insanların öldükten sonra tekrar hayat bulacakları için güzel bir numune teşkil etmektedir. Bunları böyle tekrar tekrar vücude getiren bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata erdirmeğe elbette ki, kadirdir, bunda nasıl şüphe edilebilir?.

 

  (Ve) 0 inkarcılar, bir alay tarikiyle (diyorlar ki: Bu feth ne zamandır?.) Kıyamet günü ne vakit kopacaktır?. Yahut Resûl-i Ekrem Hazretleri Müslümanların fetihlere nail olacağını beyân buyurmuş olduğu için o inkarcılar, bu fethlerin ne zaman vuk'u bulacağını alay eder bir tarzda soruyorlar da diyorlardı ki: Ey müslümanlarl. (Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz) verdiğiniz haberler gerçeşk ise o vakti bize haber veriniz bakalım, sizin sözlerinize inanalım.

  De ki: Kâfir olmuş olanlara o fetih günü imanları bir fâide vermez ve onlara mühlet de verilmez.

      Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: Ey Resulüm!. 0 inkarcılara (De ki: Kâfir olmuş olanlara o fetih günü imânları bir fâide vermez) artık imânları makbul olmaz (ve onlara mühlet de verilmez.) cezaları bir an bile tehir edilmez. Evet.. Bir kere kıyamet günü artık imân zamanı geçmiş, gayba imân anlamı kalmamış olacağından o zamanki imân zorunlu bir imân olacağından asla makbul olamaz. Fetih gününden maksat Bedr savaşı günü veya Mekke-i Mükerreme'nin fethi günü olduğuna göre de o gün katledilmekte olan bir kâfir, sadece kedisini o katilden kurtarmak için imânda bulunacağı ve o bir ümitsizlik imânından ibaret olacağı için o da kendisine bir fâide vermiş olamaz. Nitekim Firavn'a da boğulacağı zamandaki îmanı bir fâide vermiş değildi.

  Artık onlardan yüzçevir ve bekle. Şüphe yok ki, onlar da bekleyicilerdir.