Tefsir Kulliyati - 33. Sayfa - Bilmen
Islâmiyete karşı düşmanlarının nasıl çalışmış ve sonunda nasıl hüsrana uğramış oldukları.
Aralarında bir din kardeşliği bulunan müslümanlara hak'ka tevekkül ve kalp temizliği akrabalık haklarına riâyet etmeleri.
Resûl-i Ekrem'in müminlere kendi nefslerinden daha önce olduğu ve mübarek eşlerinin müminler için birer mânevi anne bulundukları ve akrabanın birbiriyle olan güzelce münasebetleri.
Peygamber Efendimizin ne gibi yüksek vasıflara sahip olarak Peygamber gönderilmiş olduğu ve müslümanlara neleri müjdelediği ve kâfirler ile münafıklardan ne kadar kaçınmakla mükellef bulunduğu.
Karılarını boşamoş müslümanların ne yolda hareket edecekleri ve Resûlullah'ın hangi kadınlar ile evlenmesinin meşru olduğu ve onlardan dilediğini nikahı altında tutup tutmayacağı ve onlardan başkasiyle artık evlenemeyeceği.
Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin yüce sıfatlarını bildirerek Resûl-i Ekrem'e sakınmayı, ilâhi vahye tâbi olmayı ve Allah'ın zatına tevekkülü tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey peygamberlik şerefine sahip olan zâti. Allah Teâlâ'nın Resûl-i Ekrem'ine böyle peygamberlik ünvaniyle hitab buyurması, Hz. Peygamber'in yüksek sânına işareti içermektedir. (Allah'tan korkmaya devam et) üzerine düşen peygamberlik görevini ifa hususunda sabr ve sebattan ayrılma (ve kâfirlere ve münafıklara itaat etme) hiçbir korku veya ümide binaen onların arzularına, bir ilâhi müsaade bulunmadıkça asla meyil gösterme, çünkü onlar Allah'ın da, senin de düşmanlarındır. (Şüphe yok ki, Allah a I i m )d i r. O'nun dinî herşeyi hakkiyle kuşatmıştır. O dinsizlerin de bütün amel ve davranışlarını bilmektedir ve Allah Teâlâ (hâkim) dir. Bütün beyanatı hikmet ve menfaat gereğidir. O Yüce Yaratıcı işte bu gibi bütün yüce vasıfları toplamış (bulunuyor) artık O'nun bütün emirlerine, yasaklarına, tam manasıyla uymak, elbette ki, icabetmektedir. Bu gibi emirleri, yasakları, Yüce Peygamberimiz vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.
Ve sana Rab'binden vahy olunana tâbi ol. Muhakkak ki, Allah ne yapar olduğunuzdan haberdardır.
(ve) Ey Yüce Peygamber!. (Sana Rab'binden vahy olunana tâbi ol) O'nun bütün vahy ve ilham buyurduğu şeylere riayet edilmesi, insanlık için pek gereklidir, başarı ve kurtuluş sebebidir. İşte takvaya, ehli küfr ve nifaka uymamaya, ve Allah korkusu ile vasıflanmaya ait ilâhi vahy de bu cümledendir. (Ve muhakkak ki, Allah) Teâlâ ey Yüce Peygamber! Ve ey bütün insanlar! Sizin (ne yapar olduğunuzdan haberdardır.) kâfirlerin, münafıkların da bütün yaptıkları, düşündükleri şeyler Cenab-ı Hak'ça malûmdur. Artık herkes, kendisinin fiil ve amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. Bunu düşünmelidir.
Ve Allah'a tevekkülde bulun, vekil olmaya Allah yeter.
Bu mübarek âyetler, bir kişinin içindeki boşlukta iki yürek bulunmadığını, bir kadının da bir erkeğin hem eşi, hem de anası olamayacağını bildiriyor, zıhar denilen muameleden kaçınılmasına işaret buyurmuşlar. Ve herhangi bir şahsın da babası biliniyor ise ona nisbet edilmesini, bilinmiyorsa müslüman olduğu takdirde dinen kardeş ve dost olacağını ve kasıtlı olmayan bir hatanın af edilmiş bulunduğunu ve Cenab-ı Hak'kın yüce vasıflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah bir kişi için içerisinde iki kalp yaratmamıştır) Herkesin içerisinde hikmet gereği bir kalp yaradılmıştır. Kalp, ruhun asıl madenidir, bütün kuvvetlerin bir kaynağıdır, Allah Teâlâ'nın izniyle bedenin bir idarecisidir. İki kalp olsa idi hayatında intizam kalmaz, aynı anda farklı tedbirler, hadiseler yüz gösterirdi.
onun rahmeti cihanşümuldur. Onun içindir ki, insanlığa bu gibi ilâhi hükümlerini beyan buyuruyor ki, bu hikmet dolu hükümlere uyarak selâmete, saadete
Bu mübarek âyetler, Yüce Peygamberimizin ümmetleri hakkında kendilerinden daha tercihe şayan olduğunu, mübarek eşlerinin de müminlerin manen anneleri bulunduğunu bildiriyor. Müminlerin arasında verasetin nasıl işleyeceğine ve vasiyetin caiz olduğuna işaret buyuruyor. Diğer azim sahibi Peygamberlerden dinî hükümleri ümmetlerine tebliğ hususunda kuvvetli söz alınmış olduğu gibi Son Peygamber Hazretlerinden de öyle bir söz alınmış bulunduğunu ve bu söze ne derece riayet edilmiş olduğuna dair ne gibi bir sebeb ve hikmete binaen soru sorulacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Peygamber) insanlığı ilâhi dinden, kulluk vazifelerinden haberdar ederek saadet yoluna sevketmeğe Allah tarafından görevlendirilmiş olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm (müminlere kendi nefslerinden daha önce gelir.) daha tercihe şayandır. Çünki müminlerin hakiki bir hayata, ebedî bir saadete nail olmaları ancak o Yüce Peygamber sayesinde mümkün olacaktır. Binaenaleyh dinî ve dünyevî her hususta o Yüce Peygamberi rehber edinmelidir, onun yolunda fedakârlığı, kendi nefisleri uğrundaki fedakârlığa takdim ve tercihte bulunmalıdırlar. İnsanların kendi nefsleri, çok kere kendilerini bir takım kötü arzu ve isteklere mübtela ederek mânevi hayattan mahrum olmalarına sebebiyet verir. 0 Resûl-i Ekrem ise bütün insanları yüce tebliğleri ve uyaniları ile aydınlatmaya çalışarak onları mutlu bir hayata nail kılmak ister. Artık öyle mübarek, şefkatli bir Yüce Peygamber, her insan için onun nefsinden binlerce kat daha kıymetli, daha faideli değil midir?. Artık bir cânânı hakiki olan o muhterem Peygamber uğrunda bu fani hayatı feda ederek o sayede ebedî, mutlu bir hayata kavuşmayı hangi bir akıllı kimse, temenni etmez?.
Ve hatırla ki, biz Peygamberlerden m i sakları n ı almıştık ve senden ve Nuh'tan ve İbrahim'den ve Musa ile Meryem'in oğlu İsa'dan da -misak almıştık- ve onlardan pek mühim bir misak -ahd, and- almış olduk.
(Ve) Ey Resûl-i Ekrem!. (Hatırla ki, biz Peygamberlerden m i sakları n ı almıştık) risâletlerini tebliğ, ümmetlerini ilâhi dine davet ilâhi hükümleri onlara telkin edeceklerine dair sağlam ahd ve yeminde bulunmuşlardı. Özellikle ey Son Peygamber!. (Senden ve) Resullerin ilki olan (Nuh'tan ve) peygamberlerin babası bulunan (İbrahim'den ve) İ s rai loğ u I lar ı Peygamberlerinden ilk kitap sahibi olan (Musa ile) I s rai loğ u I lan na gönderilen peygamberlerin sonu olan (Meryem oğlu İsa'dan da) ahd ve yemin almıştık. Hepsi de üstlendikleri vazifeleri ifâ edeceklerine dair söz vermişlerdi, (ve onlardan) 0 mübarek Peygamberlerden (pek mühim bir misâk) bir ahd ve yemin (almış olduk) onların hepsi de yüce şân veya yemin ile pekiştirilmiş bir ah itte, sözleşmede bulunmuşlardı.
Ey imân edenler!. Allah'ın üzerinize olan nimetini hatırlayınız. 0 vakit ki, size -düşmanlarınız tarafından- ordular gelmişti. Biz de onların üzerlerine hemen bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Ve Allah ne yapar olduğunuzu görüyordu.
Bu mübarek âyetler, Hendek savaşı esnasındaki dehşet verici vaziyeti gösteriyor. Düşmanların mühim kuvvetlerine karşı korkunç bir durumda kalan müslümanların imdadına ne gibi ilâhi kuvvetlerin yetişmiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Resûl-i Ekrem'e tâbi olan İslâm mücahitleri!. (Allah'ın üzerinize olan nimetini hatırlayınız) onun şükrünü ifâya çalışınız (o vakit ki, size) düşmanlarınız tarafından (ordular gelmişti) Ahzâb denilen Kureyş, Gatfan kabilelerinden ve Kureyze ve Nadîr Yahudi'lerinden meydana gelen on iki bin kadar düşman erleri Medine-i Münevvere civarına yaklaşmışlardı. Bundan haberdar olan Peygamber Efendimiz, Sel man i Farisî'nin işareti üzerine Medine-i Münevvere'nin önünde büyük bir hendek kazdırmıştı ve üçbin kadar İslâm mücahidi ile hendek muhafaza altına alınmıştı, düşman da hendek kenarına gelmişti. Bu sırada idi ki, büyük bir rüzgâr eserek düşman kuvvetlerini tarumar etti. İşte Cenab-ı Hak, bunu şöylece bildiriyor: (biz de onların üzerlerine) 0 düşman kuvvetlerine karşı (hemen bir rüzgâr) gönderdik ki, Seba rüzgarından ibaret bulunuyordu, (ve) Ey İslâm erleri!. • sizin görmediğiniz ordular göndermiştik) ki, bunlarda ikibin melekten oluşuyordu. Bu vasıtalar ile o düşman orduları parçalanmış, mağlûbiyete uğratılmış, Medine-i Münevvere kuşatmadan kurtarılmış oldu. (ve Allah) 0 Yüce Yaratıcı, ey müminler!. (Ne yapar olduğunuzu görüyordu) Nasıl düşmandan korkarak hendek kazdığınızı, nasıl bir savaş vaziyeti aldığınızı ve Allah'ın yardımına sığındığınızı, görüp biliyordu. Onun içindir ki, düşmanlarınızı yenilgiye uğratarak sizi zafere kavuşturdu.
O vakit ki, size hem üstünüzden gelmişlerdi hem de aşağı tarafınızdan ve o vakit ki, gözler kaymış ve yürekler gırtlaklara kavuşmuş ve Allah'a türlü türlü zanlar ile zanda bulunuyordunuz.
(O vakit ki,) öyle bir zamanda sizi zafere nail buyurdu ki, (size hem üstünüzden) vadinin doğu tarafındaki yüksek cihetinden düşmanlarınız (gelmişlerdi) Gatfan oğulları ve onlara tâbi olan ehli Necd ve Kureyze ve Nadir Yahudileri o taraftan hücum göstemekte bulunmuşlardı, (hem de aşağı tarafınızdan) vadinin batı tarafındaki aşağı cihetinden Kureyş taifesi ve Kinâne oğulları ve ehli Tiâme kavimleri toplanıp gelmişlerdi. (O vakit ki, gözler kaymış) Hayret içinde kalarak vaziyetini kaybetmiş (ve yürekler gırtlaklara kavuşmuştu) yani: Pek şiddetli bir korku ve ıstırap içinde kalmıştı, (ve Allah'a türlü türlü zanlar ile zanda bulunuyordunuz) samimi müminler, Cenab-ı Hak'kın vadini yerine getirerek kendilerini zafere nail buyuracağına veya kendilerini bir hikmet gereği imtihana tâbi tuttuğuna kani oluyorlardı. Kalpleri zayıf olanlar ve münafıklarda ileride beyân olunacağı üzere dedikoduda, kötü zânda bulunuyorlardı.
İşte orada müminler imtihana tutulmuşlardı ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.
(İşte orada) O Hendek vak'ası vaktinde (müminler imtihana tutulmuşlardı) samimi olan müminler ile münafıklar anlaşılmış, metin, sabit olan zâtlar ile korkak, sarsılan şahıslar ortaya çıkmışlardı. (Ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.) Vaziyetlerinin dehşetinden dolayı kalpleri titremekte bulunmuştu.
Ve o vakit münafıklar ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar diyordu ki, Allah ve Resûlu bize bir aldatıştan başka vâd etmiş olmadı.
Bu mübarek âyetler de Hendek savaşında münafıkların ve inancı zayıf olanların kötü kuruntularını ve göstermiş oldukları aldatmaları bildiriyor. Öyle kimselerin düşmanlara karşı ne kadar itaatte bulunacaklarına işaret ve onların yapmış oldukları ahde riayet etmemekten dolayı sorumlu olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve o vakit) 0 halkın heyecanlar içinde kaldığı Hendek savaşı zamanında (münafıklar ve kalplerinde bir hastalık) inanç zayıflığı (bulunanlar diyordu ki: Allah ve Resulü) İslâmiyet'in yücelmesine ve zaferlere nail olmasına dâir (bize bir aldatıştan başka birşey vâd etmiş olmadı) halbuki, biz şimdi böyle tehlikeli bir düşman hücumu karşısında bulunuyoruz. Binaenaleyh o yoldaki vâdlar, asılsız şeylerden başka değil, bizi babalarımızın dininden ayırmak, yurdumuza hâkim olmak için yapılmış boş vâdler.
(0 vakit) 0 Hendek olayı zamanında (onlardan) o münafıklardan Evs ibni Kıptî ve arkadaşları gibi bir taife de demişti ki: "Ey Yesrîb ahalisi" Ey Medine ile civarında duran kimseler!. (Sizin için bir duracak yer yok) Bu ordugâhta durmanız muvafık değil, vaziyetiniz korkunç (artık geri dönünüz) kaçıp kendi evlerinize dönünüz, böyle bir savaşa iştirak etmeyiniz. Yahut islam dininin bırakip eski dininize dönünüz (ve onlardan) o samimi İslâmiyet'ten mahrum kimselerden Harîs oğullan ve Selem oğulları gibi (bir zümre de Peygamberden izin isteyerek diyorlardı ki: Muhakkak evlerimiz açıktır) müstahkem bir halde bulunmuyor, düşmanların saldırısına mâruz bulunmaktadır, bize izin ver de hanelerimize dönelim. (Halbuki, onlar açık değildi) Onların evleri bozuk, korunmasız bir hâlde bulunmuyordu (onlar firar etmekten başka birşey dilemiş olmuyorlardı) öyle bir bahane ile savaş alarmdan ayrılıp kaçmak istiyorlardı.
Eğer onların üzerlerine her taraflarından girilse, sonra da kendilerinden fitne istenilecek olsa idi elbette onu -meydana- getirirlerdi ve bu hususta ancak pek az dururlardı.
(Eğer onların üzerlerine her taraflarından) Bir galibiyet neticesi alarak (girilse) onların evleri düşmanlan tarafından ele geçirilse (sonra da kendilerinden fitne istenilecek olsa idi) dinden dönmeleri, müslümanlara karşı savaşta bulunmaları kendilerine teklif olunsa idi (elbette onu) o kendilerinden istenilen bu fena hususu meydana (getirirlerdi) o istenilen şeyi kabulden çekinmezlerdi. (Ancak pek az tevakkuf ederlerdi.) 0 fitneci hareketten fazlaca geri durmazlardı.
Halbuki, onlar geriye dönmeyeceklerine dâir evvelce Allah'a kesin olarak taahhütde bulunmuşlardı. Allah için yapılan bir taahhüt ise sorulmuş olacaktır.
(Halbuki onlar) öyle fitnelere kapılanlar (geriye dönmeyeceklerine dâir) İslâm ordusundan ayrılıp bozulmuşça bir vaziyet almayacaklarına ait (evvelce) Hendek gazvesinden önce (Allah'a kesin olarak teahhütte bulunmuşlardı) kâfirlere karşı savaşta bulunmaktan firar etmiyeceklerine dair söz vermişlerdi. Kısaca Harise oğulları, Uhud savaşında böyle bir ahidde bulunmuştu. (Allah için yapılan bir taahhüt ise sorulmuş olacaktır.) 0 taahhüde riayet edilip edilmemesi ahiret gününde bir hesaba tâbi olacak, riâyet edilmemiş olması, büyük bir mes'uliyet icabedecektir. Artık böyle bir âkibeti düşünmek lâzım gelmez mi?.
De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten firar ederseniz, o firar size asla fâide vermez. Ve o vakit pek azdan başka istifâde ettirilmezsiniz.
Bu mübarek âyetler de ölümden veya öldürülmesinden korkarak savaşa katılmak istemeyen kimselere o korkularının bir fâide vermiyeceğini ihtar ediyor. Takdir edilmiş olan bir hayra veya bir fenalığa kimsenin engel olamayacağını bildiriyor. Müslümanları cihada iştirakten alıkoymaya çalışan münafıkların Allah katında bilindiklerini tehdit maksadıyla haber veriyor. Müslümanlara karşı cimrilikte ve fena lakırdılarda bulunan münafıkların kötü hallerini tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. 0 seninle beraber cihâda katılmaktan kaçınan kimselere (de ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten firar ederseniz, o firar size asla fâide vermez.) çünkü takdir edilen ne ise o mutlaka meydana gelir ve bir kimsenin hayat müddeti artıp eksilmez, savaşa iştirak etsin, etmesin vakti gelmiş olunca mutlaka hayattan mahrum kalacaktır, (ve o vakit) 0 cihattan firar ettiğiniz zaman (pek azdan başka) yani haddizatında pek az olan ecel müddetinizden başka dünyada (istifâde ettirilmezsiniz) artık böyle çabucak yok olan ömrü korumak ümidiyle ebedî hayata ait menfaatleri temine sebep bulunan cihattan kaçınmak nasıl münasip olabilir?.
De ki: Sizin için bir fenalık dilerse veya sizin için bir rahmet dilerse sizi Allah'tan saklayacak olan kimdir?. Ve onlar kendileri için Allah'tan başka bir veli ve bir yardımcı bulamazlar.
(De ki:) Ey gafilleri. (Sizin için bir fenalık dilerse) Sizin helakinizi, yenilginizi takdir buyurmuş olursa (veya sizin için bir rahmet dilerse) sizi bir hayra, bir faideye kavuşturmak için irade buyurursa sizi (Allah'tan saklayacak) engel alabilecek (olan kimdir?.) Elbette ki, ona kadir, selahiyetli kimse yoktur. (Ve onlar) öyle hayatlarını düşünüp cihattan kaçınan kimseler (kendileri için Allah'tan başka bir veli) kendilerine fâide verecek bir zât (ve bir yardımcı) kendilerine yönelen bir beladan kendilerini kurtarabilecek bir yardımcı (bulamazlar) o halde ne için Hak Teâlâ'ya teslim olmakta, işleri O'na bırakmayıp da başkalarının aldatmalarına kıymet veriyorlar?.
Muhakkak ki, Allah içinizden -sizi- geri bırakanları ve kardeşlerine: Bize gelin, diyenleri bilir. Halbuki onlar savaşa gelmezler, bir azı müstesna!.
Ey cihattan kaçınanlanl. (Muhakkak ki, Allah içinizden) Sizden bulunan kimselerden olup da sizi cihattan (geri bırakanlar) sizi Resûl-i Ekrem'in beraberinde bulunarak cihada iştirakten alıkoymak isteyen münafıkları (ve kardeşlerine) Medine'deki münafıklara (bize gelin) harpten kaçınarak bizim yanımıza gelip sokulun (diyenleri bilir) onların ne zaman münafık kimseler oldukları Allah katında bilinmektedir. (Halbuki onlar) zaten (savaşa) harp sahasına (gelmezler) kaçar dururlar (bir azı müstesna) onlar da mahza bir gösteriş için gelmiş olurlar, yine harbe iştirak etmezler, fırsat bulunca kaçıverirler.
Size karşı pek cimridirler. Sonra korku gelince onları görecek olursun ki, sana bakıveriyorlar, ölümden üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi gözleri döner bir hâlde bulunur. Vaktaki, korku gitmiş olur, hayra karşı cimriler olarak keskin keskin dilleriyle size şiddetli sözler söylerler. İşte onlar imân etmediler. Artık Allah da onların amellerini mahvetmiştir ve bu, Allah'a göre kolay olmuştur.
Ey müslümanlar!. O münafıklar (size karşı, pek cimridirler) size yardımdan kaçınırlar, Allah yolunda mallarını sarfetmezler (sonra korku gelince) savaş yüz gösterip ön belirtileri görülmeğe başlayınca (onları görecek olursun ki, sana bakıveriyorlar) sanki (ölümden) ölüm emarelerinin yüz göstermiş olmasıdan dolayı korkarak (üstüne baygınlık çökmüş kimse gibi gözleri döner bir halde bulunur) öyle müthiş bir korku, bir vaziyet içinde kalmış olurlar. (Vaktaki korku gitmiş olur) İslâm ordusu, harbi kazanmış, ganimet malları elde edilmiş bulunur. 0 zaman da (hayra karşı) ganimet mallarından dolayı (cimriler olarak keskin keskin dilleriyle size şiddetli sözler söylerler) bu malları bizim sayemizde kazandınız, biz yardıma koşmasa idik bu zafer elde edilemezdi diye gurnurluca lakırdılara cür'et gösterirler. (İşte onlar) öyle münafık, kötü dilli kimseler (imân etmediler) ağızlarıyla mümin olduklarını söyleseler de kalben îman etmiş değildirler. (Artık Allah da onların amellerini mahvetmiştir.) Mükafatsız bırakmıştır. Öyle münafıkça bir şekilde harbe iştirak etmeleri, bir iyi niyetle, bir sağlam inanca dayanmış olmadığı için bir sevaba vesile olmuş değildir. (Ve bu) Onların amellerini mahvetmek, faidesiz bırakmak (Allah'a göre kolay olmuştur) çünki herhangi birşeyi yok etmek veya sabit bırakmak için yalnız bir ilâhi irade teallûku kâfi bulunmaktadır. Allah hakkında bir güçlük düşünülemez.
Sanırlar ki, -düşman- orduları gitmemiştir. Ve eğer o ordular gelecek olsa arzu ederlerdi ki: Çölde bedeviler içinde bulunup size âit haberleri soruversinler. Ve eğer sizin aranızda bulunacak olsalar, pek azdan başka savaşta bulunmazlar.
Bu mübarek âyetler de münafıkların ne kadar korkak ve İslâm ordusundan ayrılmayı ne kadar istediklerini bildiriyor. Resûl-i Ekrem'in ise Allah'ın huzurunu temenni ve ahiret günün tefekkür eden ve Allah'ı zikir ile meşgul olan zâtlar için pek mükemmel bir uyulacak örnek olduğunu gösteriyor. Ve hakiki müminlerin düşman ordularını görünce kendileri için Cenab-ı Hak'kın ve Yüce Peygamberin vâd buyurmuş oldukları muvaffakiyete, zafere nail olacaklarına kani bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: O korkak münafıklar (Sanırlar ki) Hendek savaşındaki Kureyş, Gatfan, Yahudi taifelerinden oluşan düşman (orduları gitmemiştir) hâlâ Hendek savaşına devam edip durmaktadırlar. Artık onlardan korkarak o münafıklar Medine'ye firar etmekte bulunmuşlardı. Halbuki, o düşman orduları bozguna uğramış, artık korkuya mahal kalmamıştı, (ve eğer o) bozguna uğramış düşman (orduları) faraza tekrar (gelecek olsa) o münafıklar (arzu ederlerdi ki: Çöl bedeviler içinde bulunup) da kendileri savaşa katılmaktan kurtulmuş olsunlar ve (size ait haberleri soruversinler.) İslâm ordusunun vaziyetine dâir haber alsınlar. Allah etmesin! Müslümanların mağlûbiyetini haber alarak seviniversinler. (ve eğer) O münafıklar ey müslüman erleri, harp sahasında (sizin aranızda bulunacak olsalar) yurtlarına kaçıp gitmemiş bulunsalar (pek azdan başka savaşta bulunmazlar) ancak gösteriş için, kınanmamaları için şöyle, böyle savaşa katılmış olurlar, harp meydanından ayrılmak için boş bahaneler ile izin almak isterler.
Andolsun ki, sizin için Rasûlullah'da bir güzel örnek vardır, Allah'ı ve ahiret gününü uman ve Allah'ı çokça zikreden zât için.
Ey bütün insanlar!. (Andolsun ki) sırf hakikattir ki, (sizin için Resûlullah'tan bir güzel örnek vardır) o mübarek Peygamberin hayat tarzı gözönüne alınmalıdır. O hak yolunda ne kadar fedakardır. İlahi dine ne kadar hizmetçidir, harp sahalarında düşmana karşı ne kadar yiğitlik ve kahramanlık göstermektedir. Evet.. O Yüce Resul!. (Allah'ı ve ahiret gününü uman) Cenab-ı Hak'kın sevabını, mânevi huzuruna kavuşmayı ümid eden ve ahiret gününü düşünen (ve Allah'ı çokça zikreden zât için) pek mükemmel bir önderdir. Herkes o Yüce Peygamber'e uymalıdır, onun yolunu tâkibetmelidir, onun yüksek ahlâkiyle vasıflanmaya çalışmalıdır.
bulunduklarını müşahede ettiler (dediler ki: Bu, bize Allah'ın ve O'nun Resulünün vâd ettiğidir) Allah Teâlâ ve onun muhterem Peygamberi buyurmuştur ki: Hak
Bu mübarek âyetler de münafıkların aksine olarak müminlerin güzel vasıflarını ve yapmış oldukları ahtlara riayetkar bulunduklarını ve bu sadıkane hareketlerinin mükâfatina ereceklerini bildiriyor. Tövbe etmeyen münafıkların da azaba uğrayacaklarını ve kâfirlerin bir hayra nail olmayarak savaştan heyecanlı bir hâlde geri bırakıldıklarını, ehli imânın ise savaşlarında Allah'ın kudreti ile muvaffak olduklarını haber veriyor. İslâm düşmanlarına yardım eden ehli kitabın da mağlup olarak kal'alarının ellerinden çıkarılmış, bir kısmının öldürülmüş ve bir kısmının da esir düşmüş olduğunu ihtar ediyor. Müslümanların da o gibi kâfirlerin yurtlarına, varlıklarına sahip ve gelecekte nice yerlere de hâkim olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Yukarıdaki âyetlerde zikredilen ve edilmeyen samimi (müminlerden bir kısım erler vardır ki) onlar (Allah'a karşı üzerine muahedede bulundukları şeyde sâdık oldular) Resûl-i Ekrem'e verdikleri sözde durdular, din düşmanları ile savaşta bulundular. (Artık onlardan öylesi vardır ki, adağını) teahhüt ettiği muameleyi (ödedi) ona hakkiyle riâyette bulundu, hak yolunda cihada atıldı, şehitlik şerefine nail oldu. Hz. Hamza, Enes Ibni Mâlik, Musab Ibni Ümeyr gibi sehâbe-i kiram bu cümledendir. (Ve onlardan öylesi de vardır ki, gözetiyor) Adağını, sözünü yerine getirmek için takdir edilen günü beklemektedir. Hz. Osman, Hz. Talha gibi zâtlar da bu cümledendir. Bunlar da Uhud savaşında ve diğerlerinde Resûl-i Ekrem'e pek çok yardımda bulunmuşlar, büyük kahramanlıklar göstermişler, daha sonra şehit olmuşlardır. Yüce Allah onların hepsinden razı olsun!. Ve bu zâtlar (hiçbir şekilde) sözlerini, hak yolundaki azim ve gayretlerini (değiştirmediler) sözlerinde durarak İslâmiyet uğrunda birçok fedakârlıklar gösterdiler.
Tâki, Allah sâdıkları sadakatları sebebiyle mükâfatlandırsın. Münafıkları da dilerse cezalandırsın veya onlara tövbe nasib etsin. Şüphe yok ki, Allah çok yariıgayıcıdır, çok merhametlidir.
İşte söze riayet edilip edilmemesine dair durumlar, öylece meydana gelmiştir, (tâki Allah sadıkları) Sözlerinde duran müminleri bu (sadakatları sebebiyle mükâfatlandırsın.) Ahirette nice nimetlere nail buyursun (münafıkları da) kendilerinden meydana gelen haince halleri, sözleri sebebiyle (dilerse muazzep kılsın) onlara tövbe nasip etmesin, (veya) Dilerse (onlara tövbe nasip etsin) onları azaptan kurtarsın, haklarında hikmetin gereği ne ise o meydana gelsin (şüphe yok ki, Allah çok yari ıgayıcıd ı r) tövbe eden kullarını mağfiretine nail buyurur ve o Yüce Yaratıcı (çok merhametlidir) kullarına tövbe etmelerini emretmesi ve tövbelerini kabul buyurması da o Hikmet Sahibi Yaratıcının pek büyük rahmet ve şefkatinin bir tecellisidir. Biran evvel tövbekar olarak bu rahmete nail olmaya çalışmalıyız.
Ve Allah, kâfir olan kimseleri öfkeli oldukları halde geri çevirdi, bir hayra kavuşamadılar. Ve Allah, müminlere savaşta muvaffak olmaları için kâfi oldu. Ve Allah Teâlâ pek kuvvetlidir, pek galiptir.
uğramış bir şekilde dönüp gittiler. Artık o kâfirler (bir hayra kavuşamadılar) ne dinî ve ne de dünyevî bir faide elde edemiyerek zelilce bir vaziyette kalmış
(Ve) 0 Hendek savaşında (ehli kitaptan olup da onlara) o Medine-i Münevvere civarına gelen düşman kuvvetlerine (yardımda bulunanları) o müşriklere yardımda bulunmak isteyenleri ki, bunlar Kureyze Yahudi'leriyle onlar ile beraber bulunan Nadir oğulları Yahudilerinden ibaret bulunuyordu. Cenab-ı Hak bunları (karalarından indirdi) onları o müstahkem yerlerinden mahrum bıraktı, onları bilahara ehli İslâm'a nasip buyurdu (ve kalplerine korku düşürdü) kendilerini öldürmeğe çocuklarını, kadınlarını esarete mâruz bırakmış oldular. Artık ey İslâm erleri!. Siz o hainlerden (bir taifeyi öldürüyordunuz) onların erkeklerini öldürüverdiniz ve onlardan (bir taifeyi de esir alıyordunuz) bunlar da çocuklar ile kadınlardan ibaret bulunuyorlardı.
Ve sizi onların yerlerine ve yurtlarına ve mallarına ve daha kendisine ayak basmadığınız bir yere vâris kıldı ve Allah Teâlâ herşey üzerine tamamiyle kadir bulunmaktadır.
» 0 - I . , J « J ,
âyeti kerimesi nazil olmuştu. İşte bu Nadir Yahudileri de bu Hendek savaşının olması
Bu mübarek âyetler de takva ile, Allah'ın emrine saygılı olmakla vasıflanmış olan Resûl-i Ekrem'in şefkat ile de tam manasiyle vasıflanmış olduğunu gösteriyor ve eşlerinin şefkate pek lâyık olduklarına ve özellikle Yüce Peygamberin eşi olmak şerefine sahip olanların özel önemlerine işaret için onların haklarında yapılacak muameleyi beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamberi.) Ey Merhametli Resul!. (Eşlerine de ki: Eğer siz dünya hayatını ve ziynetini diliyor iseniz) dünyadaki pek geniş nimetleri, refahı ve bir takım boş alayişi, haddizatında kıymetsiz süsleri arzu eyliyor iseniz (haydi geliniz) hemen bana haber veriniz, arzunuzu söyleyiniz (size boşanma bedelinizi vereyim) icabeden mehrinizi ödeyeyim (ve sizi bir güzelce salıvermekle salıvereyim) size bir zahmet vermeden, bir hiddet göstermeden sizi nikahım altından kolayca bırakayım.
Ve eğer siz, Allah'ı ve Resulünü ve ahiret yurdunu diliyor iseniz elbette ki, Allah sizlerden güzel amellerde bulunanlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.
(Ve eğer siz) Ey Yüce Peygamber'mn eşleri! (Allah'ı ve Resulünü ve ahiret yurdunu diliyor iseniz) öyle yüksek temennilerde bulunuyor iseniz (elbette ki, Allah sizden güzel âmellende bulunanlar için) Allah Teâlâ'nın ve Resulünün emirlerine razı, kulluk sânına lâyık ibadetlere devam edenlere mahsus (büyük bir mükâfat hazırlamıştır) onlar dünyada da, ahirette de selâmet ve saadet için yaşarlar, ahirette tasavvurların üstünde nimetlere, derecelere nail olurlar.
Ey Peygamberlerin eşleri!. Sizden hangi biri haddizatında açık bir kötülüğü meydana getirirse onun için azap, iki katlanır. Ve o, Allah'a kolay olmuştur.
eşleri!, (kim ki, sizden Allah için ve Peygamberi için itaat ederse) takvada ve güzel geçinmede bulunursa, Hz. Peygamber'e karşı hürmetten, itaattan
(Ey Peygamberin eşleri!.) Ey o bir şerefe sahip olan muhterem müslüman hanımları!, (siz) diğer (kadınlardan hangibiri gibi değilsinizdir) sizin kadriniz pek yücedir, sizin fazilet ve şerefiniz pek büyüktür, eğer siz (takva sahibi bulunuyor iseniz) Cenab-ı Hak'kın hükmüne muhalefetten, Resûl-i Ekrem'in rızasına aykırı hareketten kaçınıyor iseniz, öyle bir imtiyaza sahip bulunmuş olursunuz. Binaenaleyh insanlar ile konuşurken, bir yabancı erkeğin işiteceği bir (Lâkırdıyı yumuşakça yapmayınız) tatlıca bir şîve ile ifadei meramda bulunmayın (sonra kalbinde bir fesat bulunan) kalbi nifaka, kötü meyillere hazır olan kimse (tamaa düşer) hürmet duygusundan mahrumiyetler içinde kalarak kendisi bir haince etki altında kalır (ve) siz ey muhterem temiz eşler!. Daima (güzel söz söyleyin.) İslâm terbiyesi icaplarına uygun olup yanlış düşüncelere sebebiyet vermeyecek bir tarzda konuşmaktan ayrılmayınız.
Ve hanelerinizde oturunuz ve evvelki cahiliye zamanındaki açılış gibi açıluermeyiniz ve namazı dosdoğru kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah'a ve Peygamberine itaat ediniz ve ey ehli beyt!. Allah sizden ancak kiri götürmek ve sizi tertemiz kılmak dilemektedir.
(Ve) Ey muhterem temiz eşler! (hanelerinizde) Resûl-i Ekrem vasıtasiyle (Allah'ın ayetlerinden) Kur'an-ı Kerim'den (ve hikmettin) Hz. Peygamberin sünnetinden, hadis-i şeriflerden, veya Kur'an-ı Kerim'e ait hükümlerden, öğütlerden (okunanları hatırlayınız) kendi nefslerinizde onları güzelce düşününüz veya onları başkalarına vaaz ve tâlim için telkin buyurunuz (şüphe yok ki, Allah lâtiftir) hakkınızda lütf ve yardımı pek çoktur, o sayededir ki, öyle bir Yüce Peygamber'in ailesinden bulunmak şerefine nail bulunuyorsunuz ve o Yüce yaratıcı (hâbir bulunmaktadır) bütün mahlûkatının hallerini bilmektedir. Sizin de bütün hal ve hareketleriniz Allah katında tamamen malûmdur. Üzerlerinize düşen vazifelere riayetinizin mükâfatına elbette ki, sizleri nail buyuracaktır.
Şüphe yok ki, İslâmiyet'i kabul eden erkekler ve İslâmiyet'i kabul eden kadınlar ve imân eden erkekler ve imân eden kadınlar ve itaate müdavim, erkekler ve itaate devam eden kadınlar ve sadakatli erkekler ve sadakatli kadınlar ve sabırlı erkekler ve sabırlı kadınlar ve hak için mütevazi erkekler ve tevazuda bulunan kadınlar ve sadaka veren erkekler ve tesaddukta bulunan kadınlar ve oruç tutan erkekler ve oruçlu kadınlar ve namuslarını koruyan erkekler ile muhafaza eyleyen kadınlar ve Allah Teâlâ'yı çokça zikreden erkekler ve zikreyleyen kadınlar -var ya- onlar için Allah Teâlâ bir mağfiret ve pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır.
diğer İslâm kadınlar: "Bizim hakkımızda neden birşey nazil olmadı" diye telâşa düşmüşler, kendilerinin de güzel amellerinin makbul olup olmadığını anlamak
Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın ve Yüce Peygamber'in emr ve hükmüne muhalefetin caiz olmadığını bildiriyor ve Resûl-i Ekrem'in Hz. Zeynep ile evlenmesindeki hikmete ve cahiliye zamanına âit bir adetin ibtal edilmiş olduğuna işareti kapsamaktadır. Şöyle ki: (ve bir mümin bir mümine için sahih değildir ki,) uygun ve doğru olmaz ki, (Allah ve Resûl'ü bir işe hükmettiği vakit) bir muamelenin yapılmasını takdir ve emr buyurduğu zaman (onlar için kendi işlerinden dolayı) o ilâhi hükme, o peygamber emrine karşı aykırı (bir seçme hakkı olsun) bu asla caiz olamaz. Onlar için bir vecibedir ki, Cenab-ı Hak ve onun Resulü neyi tercih etmiş olurlarsa ona rıza ile tâbi olsunlar, ona muhalif reyde bulunmasınlar, (ve her kim Allah'a ve Peygamberlerine isyan ederse) hangi bir hususta muhalefet göstererek kendi görüşüne göre harekette bulunmak isterse (artık apaçık bir sapıklık ile sapıtmış olur.) pek açık bir hataya, bir günaha düşmüş bulunur. Binaenaleyh her müslüman için gereklidir ki, Allah Teâlâ'nın ve Resûl-i Ekrem'inin emir ve buyruğuna tam bir ihlas ile uysun. İsterse o emir ve buyruk görünürde bir meşakkati, bir kalbi isteklere aykırılığı gerektirsin. Çünkü, haddizatında menfaat ve selâmetin kendisi o emr ve buyruğa uymaya bağlıdır.
(olmasın) Yüce Peygamber bu hususta da bir uyulacak örnek bulunsun. Çünkü cahiliyet zamanında bir kimse kendi üvey annesiyle bile evlendiği halde azatlısı
Bu mübarek âyetler de Yüce Peygamberimiz için Allah tarafından takdir edilmiş olan hangi birşeyden dolayı bir meşakkat, bir sorumluluk olmadığını bildiriyor. Bu gibi mukadderatın peygamberlik vazifesini ifa eden ve Cenab-ı Hak'tan başka hiçbir kimseden korkmayan diğer Yüce Peygamberler hakkında da cari olmuş olduğunu haber veriyor. Ve Hz. Muhammed'in erkeklerden hiçbir kimsenin babası olmadığını, Bilen ve Yaratan Allah'ın bir resulü ve peygamberlerin sonuncusu olduğunu beyân ile şanını yüceltmektedir. Şöyle ki: (Allah'ın kendisi için takdir ettiği) Nasip ve kısmet buyurduğu (bir şeyde) meselâ: Nikah meselesinde (peygamber üzerine bir güçlük yoktur.) bu, meşrudur, mukadderdir, bundan dolayı ümmetin fertleri hakkında bir güçlük olmadığı halde neden bir Yüce Peygamber hakkında bir güçlük bulunsun. Bu hal (evvelce gelip geçmiş olanların) evvelki Peygamberlerin (hakkında ilâhi sünnet gibi) dir. Onlar da kendileri için mubah olan şeyleri yapmışlardı. Mesela: Birden fazla eşlere sahip bulunmuşlardı. Bu cümleden olarak Davut Aleyhisselâm'ın yüz eşi ve üçyüz cariyesi, Süleyman Aleyhisselâm'ın da üçyüz eşi ve yediyüz de cariyesi var imiş. Artık Son Peygamber Hazretlerine öyle sınırlı birkaç eş neden çok görülsün?. Onlar eşleri hakkında her bakımdan adaleti, eşitliği uygulamaya kadir ve onların varlıkları eşleri için ebedî saadete sebep bulunmuştur, (ve Allah'ın emri yerine getirilmiş bir kader bulunmaktadır.) İşte Resûl-i Ekrem'in Hz. Zeynep ile evlenmesi de mukadder olduğundan o evlilik gerçekleşmekle bu kader, bu ilâhi hüküm gerçekleşmiştir.
Onlar ki, Allah'ın gönderdiklerini tebliğ ederler ve ondan korkarlar ve Allah'tan başka bir kimseden korkmazlar ve hesap görücü olmaya da Allah kâfidir.
(Onlar ki,) 0 haklarında ilâhi sünnet uygulanmış olan Peygamberler ki (Allah'ın gönderdiklerini tebliğ ederler) di. Ümmetlerine gerek nikâha ve gerek diğer şeylere ilâhi hükümleri bildirirlerdi, (ve ondan) 0 Yüce Yaratıcıdan (korkarlar) di. Peygamberlik görevini ifa hususunda kimseden sıkılmazlardı, (ve Allah'tan başka bir kimseden korkmazlar) di. Artık peygamberlerin en üstünü olan Hz. Muhammed de elbette ki, yalnız, Allah Teâlâ'dan korkar, insanların dedikodusuna iltifatta bulunmaz (ve hisap görücü olmaya da Allah kâfidir.) o hikmet sahibi mâbud, kullarının amellerini tesbit eder ve onları muhasebeye tâbi tutar. Binaenaleyh lâyık olan odur ki, yalnız o Yüce Yaratıcıdan korkulsun, onun rızasına aykırı hareketlerden kaçınılsın.
Muhammed -Aleyhisselâm- sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir ve lâkin Allah'ın Resulüdür ve Peygamberlerin sonuncusudur ve Allah herşeyi tamamen bilendir.
vaktiyle oğulluk edinmekle o, hakikaten Hz. Peygamber'in oğlu olmuş değildir ki, onun boşanmış eşiyle evlenmesi, caiz olmasın. Böyle birşey ile bir hürmeti
götürülmüş, orada satılığa çıkarılmış, Hekim Bin Hizam tarafından satın alınarak teyzesi Hz. Hatice'ye bağışlanmış, Hz. Hatice radiallahu Anha da onu
Ekrem'e hibe etmişti. Peygamber Efendimiz de henüz sekiz yaşında bulunan Zeyd'i azat edip oğulluğuna kabul buyurmuş, çok sevgilisi bulunmuştu,
Onları babalarına nisbet ederek çağırın...) ayeti kerimesinin nüzulüne kadar ona "Zeyd Bin Muhammed'e" denilirdi. Zeyd'in babası Harise, oğlunun bu
Bu mübarek âyetler de müminlerin Hak Teâlâ Hazretlerini zikr ve teşbih ile mükellef olduklarını bildiriyor. Ve o Yüce Mâbud'un ve Melâike-i Kiram'ın müminler hakkındaki merhamet ve şefkatlerini beyân buyuruyor ve o müminleri haklarında hazırlamış pek yüce mükâfat ile müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey Allah'ın birliğini, Hz. Muhammed'in Peygamberliğini tasdik etmek şerefine nail bulunanlar!. (Allah'ı çokça zikr ile zikr ediniz) 0 Yüce Mâbud'u daima techide, takdise, temcide devam eyleyiniz, gafilce bir halde yaşamayınız.
Ve O'na sabah ve akşam teşbihle bulunun.
(Ve O'na) 0 Kerem Sahibi Yaratıcıya (sabah ve akşam) öyle faziletli vakitlerde vesâir zamanlarda (teşbihte bulunur) onun ilâhi zâtını lâyık olmayan şeylerden tenzihe
noksan sıfatlardan yücedir, hamd Allah'a
Evet.. 0 Yüce Mâbud'u zikre, teşbihe devam ediniz. Çünki (0) Yüce yaratıcı (dir ki) Ey müminleri, (sizi karanlıklardan) Küfrden ve günahlardan (nura) îmana ve ibadet ve itaate (çıkarmak için size merhamet buyurur) sizi imân ve itaat dairesinde yaşatir (melekleri de) hakkınızda istiğfarda bulunurlar. Onların da böyle mağfiret talebinde bulunmaları, müminler hakkında bir merhametten, bir şefkatten başka değildir, (ve) O Yüce Mâbud bütün (müminler için) dünyada da ve ahirette de (pek merhametli bulunmaktadır) bunun içindir ki, müminleri, dünyada hallerinin iyiliğini, sânlarının yücelmesini temin edecek şeyler ile mükellef kılmış, onları zikr ve fikne, ibadet ve itaate teşvik buyurmuştur. Melekleri de onların haklarında duahan bulundurmuştur.
Ona kavuşacakları gün duaları, selâmdır ve onlar için pek şerefli bir mükâfat hazırlamıştır.
O Şanı Yüce Yaratıcının, müminler hakkında daha bu dünyadalarken öyle ilâhi merhametinin tecelli etmiş olduğu gibi (O'na kavuşacakları gün) de, ahiret âleminde de cennetlere dahil, Allah'ı görmeye nail olacakları vakit de (duaları) o müminler hakkında Cenab-ı Hak'kın veya meleklerin sağlık, selâmet, saadet dilemesi de (selâmdır) onların her türlü korkudan, afetten, emin, selâmete nail olduklarını kendilerine müjdedir, (ve) Allah Teâlâ Hazretleri (onlar için) o müminler hakkında sırf ikram ve iltifat için öyle selâmet ve saadete kavuşmakla beraber (pek şerefli bir mükâfat) da (hazırlamıştır.) 0 da ebediyyen cennetlerde kalmalarıdır, Allah'ı görmeye mazhar olarak ebedî bir ruhani zevke nail olmalarıdır. Cenab-ı Hak cümlemize nasip buyursun. Amin.
Ey Peygamber!. Şüphe yok ki, biz seni bir şahit ve bir müjdeci ve bir korkutucu olarak göndermişizdir.
Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in ne gibi güzel vasıflar ile vasıflanmış ve ne gibi bir nurâniyete sahip bulunmuş olduğunu bildiriyor. Müminleri büyük bir ilâhi lütfa mazhar olmakla müjdeliyor. Ve Yüce Peygamberin Hak'ka tevekkül ile mükellef ve ilâhi korumaya nail olup îmansız kimselere iltifat etmekten uzak bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey Son Peygamber!, (şüphe yok ki, biz seni) diğer halkımıza (bir şahit) onların hallerine, tasdikte mi, yalanlamadamı bulunduklarına, kurtuluşa mı, sapıklığa mı müstait olduklarına şahit olmak üzere gönderdik (ve) seni (bir müjdeci) imân edenleri cennetle müjdelemeye (ve bir korkutucu) dinsizleri de cehennem ateşiyle korkutmaya memun ('olarak göndermişizdir.) sen böyle bir risalet vazifesine sahip bulunmaktasın.
Ve Allah'a izni ile bir davet edici ve aydınlatıcı bir kandil olarak -gönderdik-.
(Ve) Ey hidayet rehberi olan Yüce Resul!, (müminlere müjdele) Senin yaydığın nurlar ile vicdanlarını aydınlat, hidayet yolunu takibeden ehli imâna müjde yer (muhakkak ki, onlar için elbette Allah tarafından pek büyük bir ihsan vardır.) Onların şerefleri Allah katında pek âlidir veya onlara güzel amellerinden dolayı bir ilâhi
olarak kat kat sevaplar verilecektir. "Rivayete göre Peygamberimizi mağfirete kavuşmakla müjdeleyen Allar senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, diye... Fetih/2) âyeti kerimesi nazil olunca Eshab-ı Kiram demişler ki: Yâresûllahl. Senin hakkında Cenab-ı Hak'kın ne Müminleri müjdele...) âyeti kerimesi nazil olmuş, bütü
bilmiş olduk, ya bizim hakkımızda ne yapacaktır? Bunun üzerine bu (
(Ve) Ey Mahlukatın en faziletlisi!. Sen (kâfirlere ve münafıklara itaat etme) onlara memur olduğun ahkamı tebliğ et, kendilerine asla dostluk gösterme, senin aleyhindeki sözlerinden dolayı endişede bulunarak onlara karşı peygamberlik vazifeni ifâdan geri durma, (ve onların ezalarını bırak) Onların eziyetlerine aldırma, meselâ: Hz. Zeynep ile evlenmenden dolayı öyle cahil, beyinsiz kimselerin dedikodularına ehemmiyet verme, sabr et, Cenab-ı Hak onların eziyetlerini senden uzaklaştıracaktır. Çünki sen hak için çalışmaktasın, bütün insanlık hakkında hayır dilersin (Allah'a tevekkülde bulun) Her hususta Cenab-ı Hak'ka itimattan, teslimiyetten ayrılma (ve Allah) seni (Koruyucu olmaya kâfidir) o Kerem Sahibi Yaratıcı, bütün işlerinde seni muvaffak kılar, düşmanlarından korur, senin yaydığın İslâm dinî, bütün ufuklara yayılır. 0 Yüce Yaratıcı, seni bir mukaddes kuvvet ile güçlendirmiş bulundurmaktadır. Ne büyük bir ilâhi iltifat!.
Ey imân etmiş olanlar!. İmân sahibi olan kadınları nikâh ettiğiniz, sonra da onları daha kendilerine temas etmeden evvel boşadığınız vakit, artık sizin için onların üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur. 0 halde onları fâidelendiriniz ve onları güzelce bir şekilde salıveriniz.
Bu mübarek âyet de Resûl-i Ekrem Hazretlerine hangi kadınlar ile evlenmenm helâl ve hangi kadınların o Yüce Peygamber'e mahsus olduğunu bildiriyor. Ve diğer ehli imân hakkında da hangi kadınlar ile nikâhın, yaklaşmanın, helâl bulunduğunu ve gafur ve rahim olan Cenab-ı Hak'kın bu hususta Resûl-i Ekrem'ine kolaylık göstermiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamberi.) Ey peygamberlerin en üstünü (şüphe yok ki,) Bir ilâhi lütuf olmak üzere (biz sana helâl kıldık) dinen meşru bulundurduk (mehr'lerini verdiğin eşlerini) onlar ile aranızda evlilik bağı meydana gelmiştir. Nikâh aktedilirken belirtilen mehr, ya hemen verilir veya bir sure ile kayıtlı bulunur. Her iki takdirde de nikâhın sıhhati bakımından mehr verilmiş sayılır, cinsel yaklaşma helâl olur. (ve) Ey Resûl-i Ekrem!. (Allah'ın sana ganimet olarak verdiğinden) cihat neticesinde din düşmanlarından esir olman arasındaki kadınlardan (elin altında olan cariyeleri) de sana helâl kılmıştır. İşte Hz. Safiyye, Cüveyre, Reyhâne, ve Mariye adındaki cariyelerini de Resûl-i Ekrem azat ederek nikâhı altına almak şerefine nail buyurmuştu, (ve) Yine Resûl-i Ekrem'e hitaben buyuruluyor ki: (seninle beraber hicret etmiş olan amucan kızlarını ve halan kızlarını ve dayın kızlarını ve teyzen kızlarını da) Cenab-ı Hak sana helâl kılmıştır, bunlardan dilediğini nikâhın altına alabilirsin. Elverir ki, hicrette bulunmuş olsunlar. Resûl-i Ekrem, amucası kızı Ümmühaniyi nikâhı altına alamamıştı. Çünki o hicrette bulunmamıştı. Ibni Adil diyor ki: Daha sonra nikâhın helâl olması için bu hicret şartı kaldırılmıştır. "Essirac-ül-Münir" (ve bir de imân etmiş bir kadın, eğer nefsini Peygamber'e) mehirsiz (bağışlarsa, Peygamber de onu nikâhı altına almak isterse o da diğer müminlere değil) Ey kadri Yüce Peygamber (sana mahsus olmak üzere) helâl kılınmıştır. Başka müminler için mehirsiz bir kadınla evlenmek helâl değildir. Bir kadın nefsini, bir erkeğe mehirsiz eş olmak üzere hibe edecek olsa o kimse de kabul etse o kadın için mehri misi lâzım gelir. Şu kadar var ki, bir kadın nikâhdan sonra, isterse mihrini kocasına bağışlayabilir, (onların) Diğer müminlerin (üzerine eşleri ve sağ ellerinin sahip olduğu) cariyeleri (hakkında ne farzetmiş olduğumuz elbette bilmişizdir.) yani: Onların haklarındaki nikâhların doğru olması için riâyet edilmesi lâzım gelen şartlar ve diğer haklar ve hangi kadılar ile evlenmelerinin helal olup olmadığı Allah katında bilinmektedir, bu hususta hikmet ve menfaatin gereği ne ise o meşru bulunmuştur. Binaenaleyh bu husustaki ilâhi hükümlere riâyet edilmesi ehli imân için bir görevdir. Ve ey Yüce Peygamber!. Sana bildirilen kadınlar ile evlenmeni sana helâl kılmış olduk, (tâki, senin üzerine bir darlık olmasın) taki, bir geniş hayat tarzına nail, gönlü rahat olarak yaşayasın, peygamberlik vazifeni güzelce ve kolaylıkla ifâya muvaffak olasın, (ve Allah yariıgayıcı) dir. Kullarının birnice kusurlarını af eder ve örter ve o Hikmet Sahibi Yaratıcı (bağışlayıcı bulunuyor.) kulları hakkında merhameti pek ziyâdedir. Onun içindir ki, haklarında hikmet ve menfaate muvafık, içtimai hayatı güzelce tanzime vesile olan hükümleri beyân buyurmaktadır.
Onlardan dilediğini geri bırakırsın ve dilediğini kendi yanına alabilirsin. Çeri bıraktığından da kimi istersen yanına alabilirsin, -bunda- sana bir günâh yoktur, -böyle senin reyine bırakılması-gözlerinin aydın olmasına ve üzgün olmamalarına ve kendilerine verdiğinden razı olmalarına en yakın olandır. Ve Allah, kalplerinizde olanı bilir. Ve Allah bilen, hilim sahibi bulunmaktadır.
Bu mübarek âyetler de Resûl-i Ekrem'in muhterem eşleri hakkında memnuniyetlerini, hoşnutluklarını sağlayacak şekilde muamele yapacağını ve başka kadınlar ile ne kadar güzel olsalar da artık evlenemiyeceğini, yalnız câriye edinmesinin müstesna olduğunu ve Allah Teâlâ'nın herşey hakkında koruyucu ve bilici bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Allah'ın sevgilisi!. (Onlardan dilediğini geri bırakırsın) Eşlerinden hangi biriyle beraber yatmayı, geceleri bir arada bulunmayı terkedebilirsin (ve dilediğini kendi yanına alabilirsin) onu mutluluk katında bulundurarak geceleri onunla beraber bulunabilirsin. Bu senin reyine bırakılmıştır, onları eşitlik onunla beraber bulunabilirsin. Bu senin reyine bırakılmıştır, onları eşitlik üzere yanında bulundurmaya mecbur değilsin. Bu, senin tensibine brakılmıştır. Bununla beraber bir müddet (geri bıraktığından) talakı rec'i ile boşamış olduğun eşlerinden (de kimi ister isen) tekrar nikahın altında bulunmasını arzu eylersen (yanına alabilirsin) rüc'atte bulunarak onu tekrar eşlik şerefine kavuşturabilirsin. Eşlerin haklarında böyle bir muamelede bulunacağından dolayı (sana bir günâh yoktur) bundan mes'ul olmazsın, bu sana Allah tarafından hikmet gereği verilen bir selâhiyettir. Bu muamelenin böyle senin görüşüne bırakılması, sana tefviz edilmesi, eşlerinin (gözlerinin aydın olmasına ve mahzun olmamalarına ve kendilerine verdiğinden razı olmalarına en yakın olandır) çünkü bu takdirde hepsine karşı aynı selâhiyete sahip bulunmuş olursun. Artık aralarında kasme riâyet eden, eşitliği her bakımdan temine çalışır isen bunu senin bir lütfün bilerek kalben memnun, hoşnut olurlar ve eğer bazısını bazısı üzerine tercih edecek olursan bunu da hikmet gereği bir ilâhi hükme, bir ilâhi müsaadeye dayanmış ve takdir edilmiş olduğunu anlayarak kalben, razı, mutmain bulunurlar, (ve Allah ezeli ve ebedî olarak bilendir), herşeyi tamamen bilir ve o Yüce yaratıcı (hâlim bulunmaktadır.) isyankar olanların cezalarını hemen vermez kendilerine bir müddet verir, tâki hâllerini islâha çalışsınlar, ebedî nimetlere nail olsunlar.
Bundan sonra sana -başka- kadınlar helâl olmaz ve bunları başka eşler ile değiştirmek de helâl olmaz, isterse, güzellikleri pek hoşuna gidecek olsun. Ancak sağ elinin sahip olduğu müstesna. Ve Allah herşey üzerine nazır olmuştur.
Ve ey Resûl-i Ekrem!. (Bundan sonra) Böyle nikâhı altında dokuz eşin bulunduğunu müteakip (sana) başka (kadınlar helâl olmaz) artık başka bir kadınla daha evlenemezsin. (ve bunları) Şimdi nikahın altında bulunan eşlerini (başka eşler ile değiştirmek de) sana helâl olmaz. Bunlardan hangi birini boşayıp da yerine başkasını alamazsın, bunları boşamaya müsaade yoktur. (İsterse) 0 başka almak istediğin kadınlarm (güzelikleri hoşuna gidecek olsun) onlar pek güzel olsunlar, büyük bir soy ve sopa sahip bulunsunlar. Herhalde onlar ile artık evlenemezsin, bu caiz değildir, (ancak sağ elinin sahip olduğu müstesna) yani: Ancak sahip olduğun cariyeleri saadet katında tutabilirsin, onlar üzerinde sahipliğin geçerli olur. Nitekim Kostantaniye Rum İmparatorunun İskenderiye'de emiri bulunan Mukevkıs, hicretin sekizinici senesi Ma r i ye adındaki cariyesini ve "Siyrin" adındaki hemşiresini hediye olarak Resûl-i Ekrem'e göndermişti. "Ma r i ye Hazretleri İslâm şerefine nail olup Resûl-i Ekrem'in cariyesi bulunmuş ve Peygamberimizin İbrahim adındaki mübarek oğlunu doğurmuştur. Hz. İbrahim daha süt emer bir yaşında iken vefat etmiştir, Hz. Mâriye de hicretin onaltıncı senesinde vefat edip cenaze namazını halife bulunan Ömerülfâruk Hazretleri kıldırmıştır. "siyrin" adındaki hemşire de ashab-ı kiramdan Hassan Ibni Sabit Hazretleri ile evlendirilmişti. (Ve Allah herşey üzerine gözetleyicidir) Bütün kullarını sözleri ve fiillerini bilmektedir, görmektedir. Binaenaleyh meşruiyet dâiresinden çıkmamak, ilâhi hükme razı ve riayetkar olmak icabeder. "Ibni Cerir'in rivayetine göre Resûl-i Ekrem Efendimize eşleri hakkında serbestlik verilince muhterem eşleri boşanacaklarından korkmuşlar, o eşlik şerefinden mahrum kalmamaları için Hz. Peygambere müracaat etmişler, "Ya Resûlullah!. Bizi nikahın altında tut, da bize malından, nefsinden dilediğini işle, biz razıyız, demişler, Hz. Peygamber'e olan pek ziyâde sevgi ve bağlılıklarını göstermişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, artık o muhterem annelerimizin üzerine o bağlılıklarının bir mükâfatı olmak üzere Peygamber Efendimizin başka kadınlar ile evlilikte bulunmayacağını beyan buyurulmuştur.
Ey imân etmiş olanlar!. Peygamberin hanelerine bir yemeğe davet olunmadan girip yemek pişmesini beklemeyin. Meğer ki, size izin verilmiş olsun. Fakat -öyle-dâvet olunduğunuz vakit giriniz. Yemeği yedikten sonra lâfa dalmaksızın dağ iliniz. Çünkü o, şüphe yok ki, Peygamber'e eziyet verir, o da sizden utanır. Fakat Allah hakkı -bildirmekten çekinmez. Ve onlardan bir lüzumlu şey soracağınız vakit de onlardan bir perde ardından -sorunuz- bu sizin kalpleriniz için ve onların kalpleri için
Bu mübarek âyetler de Resûl-i Ekrem'in hanei saadetine ne gibi ahlak kurallarına riayet edilmek suretiyle girileceğini, ve temiz eşlerden birşeyin ne şekilde sorulabileceğini ve Yüce Peygamberden sonra muhterem eşleriyle başkalarının evlilikte bulunamayacaklarını bildiriyor, bu husustaki dinî terbiye ve içtimai hikmete işaret buyuruyor. Ve Hak Teâlâ Hazretlerinin herşeyi hakkiyle bilir olduğunu beyân ile insanları uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey Resûlullah ile görüşmek şerefine sahip bulunan müslümanlarl. (Peygamber'in hanelerine) Muhterem ailelerinin ikamet ettikleri evlere (bir yemeğe davet olunmadan girip yemek pişmesini beklemeyin) böyle bir davet ve müsaade bulunmaksızın kendi kendinize öyle bir arzuda bulunmayın (meğer ki, size izin verilmiş olsun) saadet hanesine ginmek için bir müsaade bulunsun, o zaman girebilirsiniz, (fakat) öyle (davet olunduğunuz vakit) peygamberin evine (giriniz) o devete icabetten geri durmayınız. Şu kadar var ki, (yemeği yedikten sonra lâfa dalmaksızın) birbirinizle çokça sohbette bulunmaksızın (dağdınız) gideceğiniz yerlere gidiniz, hânei saadeti işgal edip durmayınız (çünkü 0) sizin öyle fazla lâkırdılara dalıp durmanız (şüphe yok ki, Peygamber'e eziyet verir) Resûl-i Ekrem'in kalp huzuruna, yüce mesaisine engel olabilir (o da sizden utanır) çıkıp gitmenizi emredemez, hilmi keremi buna mani olur. (Fakat Allah hakkı -bildirmek-den çekinmez.) Hak'kınızda uygun olanı, içtimai terbiyeniz icâbından bulunanı size ihtar buyurur. 0 bütün mahlûkatın Yaratıcısı ve rızık vericisi olan yüce mâbud hakkında öyle bir utanma tasavvur olunamaz. 0 bütün hakikatları kullarına açıkça beyân buyurur, O'nun ilâhi rahmeti, kulları hakkında bu şekilde de tecelli etmiş bulunur. Ve ey müminleri, (onlardan) Resûl-i Ekrem'in muhterem eşlerinden (bir lüzumlu şey) hane eşyasından çanak, çömlek, elbise gibi bir mal (soracağınız) isteyeceğiz (vakit de bemen bane içerisine girmeyiniz onlardan bir perde ardından) sorunuz, isteyiniz, onlar ile sizin aranızda, bir engel, bir perde bulunsun, (bu) Sizlere teklif edilen şey, izinsiz Hz. Peygamber'in evine girilmemesi, fazla lâkırdılarda bulunulmaması, perdesiz birşeyin istenilmemesi (sizin kalpleriniz için ve onların kalpleri için daha temizdir) böyle bir hareket, daha ziyâde, ahlâk temizliği icabıdır, böyle bir muamele kalpleri şeytanın vesveselerinden uzak bulundurmuş olur. (Ve Allah'ın Resulüne eziyet vermeniz doğru değildir,) Siz o Yüce Peygamber'e her bakımdan hürmette, saygı sunmakta bulunmakla mükellefsiniz, onun bütün ümmetin fertleri hakkındaki hayır isteyiciliğine karşı teşekkür etmelidir, onun mübarek kalbini hoş edecek şekilde harekette bulunmalıdır, bunun hilâfına hareketle onun mübarek kalbini incitmek nasıl muvafık olabilir?, (ve) 0 Yüce Peygambere karşı daha hayatta iken öyle hürmet ve tazimde bulunmak lâzım olduğu gibi (ondan sonra) ahirete irtihalini müteakip veya hangi bir eşini boşadıktan sonra (eşlerini nikâh etmeniz de ebediyyen) caiz değildir. Çünkü Resûl-i Ekrem'in muhterem eşleri, manen müminlerin anneleridir, onların şerefleri pek fazladır, onlar ile evlenmeye kalkışmak, Yüce Peygamber'e karşı hürmete, bağlılığa aykırıdır, ümmetin fertleri arasında ihtilâfı, dargınlığı gerektiricidir. Binaenaleyh, öyle bir muamele, hikmete, İslâmi terbiyeye uygun olamaz, (şüphe yok ki, o) Resûl-i Ekrem'e eziyet vermek, hürmetsizlikte bulunmak, kendisinden muhterem eşleriyle evlenmeye kalkışmak (Allah katında çok büyük) bir günah (bulunmaktadır) müslümanların vazifeleri ile, Resûl-i Ekrem, Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz hakkında gerek hayatta iken ve gerek ahirete irtihâlinden sonra daima hünmette, saygıda bulunmaktır, buna muhalif hareketlerden kaçınmaktır.
Eğer birşeyi açıklar veya onu saklar iseniz, şüphe yok ki, Allah herşeyi hakkıyla bilici bulunmaktadır.
Bu mübarek âyetler, müslüman kadınların kimler ile perdesiz görüşebileceklerini bildiriyor ve kendilerine Allah korkusunu telkin buyuruyor. Allah Teâlâ'nın rahmetine ve meleklerini istiğfarına mazhar olan Yüce Peygambere müminlerin de selâtüselâmda bulunmalarını emrediyor. Allah Teâlâ'nın emrine muhalefet ve Peygamberine ezaya cür'et edenlerin dünyada da ahirette de ilâhi lanete ve pek fecî bir azaba uğrayacaklarını ihtarda bulunuyor. Ehli imân olan erkekler ile kadınlara haksız yere ezada bulunanların da, büyük ihanetten ibaret olan bir iftirada ve pek açık bir günâhta bulunmuş olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (onların) 0 islam kadınlarının (üzerlerine bir vebal yoktur) perdesiz bir arada buluşup görüşmelerinden dolayı bir günah terettüp etmez, (ne babalarında ve ne oğullarında ve ne kardeşlerinde ve ne kardeşlerinin oğullarında ve ne kız kardeşlerininn oğullarında) bunlar ile perde arkasında olmaksızın görüşmelerinde bir sakınca yoktur. Bu hususta süt babalar da soy bakımından olan baba hükmündedir. Amucalar ve dayılar da baba hükmünde oldukları için ayrıca zikredilmemişlerdir. (ve) Müslüman kadınlarının (ne kendi kadınlarında) kendileri gibi müslüman bulunan kadınlar ile görüşmelerinde bir günah yoktur, aralarında bir akrabalık bulunsun bulunmasın. Müslüman bulunmayan kadınlar ise bir görüşe göre yabancı erkekler hükmündedirler. Imam-ı Nevevi'ye göre iş görürken açılan azalara o yabancı kadınların bakmaları caizdir, (ve ne de ellerinin sahip olduklarında) Bir vebal yoktur, bunlar ile görüşebilirler. Bunlardan maksat, köleler ve cariyelerdir. Bunların üzerindeki sahiplik hakkı, onların saygılı bir vaziyet almalarını gerektirir ve bunlar daima hizmetle meşgul bulunurlar, onlardan tamamen kaçınmak, müşkül bulunur. Bundan dolayı bunlar tam yabancı erkekler ve kadınlar gibi değildirler. Bununla beraber bir görüşe göre bunlardan maksat yalnız cariyelerdir. Özet olarak: Bu bildirilen kimseler ile perdesiz görüşebilir, bu yasak değilir. (ve) Ey İslâm kadınları! (Allah'tan korkun) Onun emrettiği ve yasakladığı şeylere lâyıkiyle riâyette bulunun ve özellikle bu örtünme meselesinde Hikmet Sahibi Yaratıcının hükümlerine uymaktan ayrılmayın (Şüphe yok ki, Allah herşey üzerme bir şahittir) 0 Yüce Yaratıcı'ya karşı hiçbir şey gizli kalamaz, onun ezelî ilminden hiçbir şey hariç bulunamaz. Binaenaleyh sizin de bütün fiilleriniz ve amellerinizi 0 Yüce Mabûd bilmektedir, bunu düşünerek ona göre hareketlerinizi tam bir temizlik ile tanzime gayret eyleyiniz.
(Muhakkak ki, Allah Teâlâ ve melekleri Peygamber üzerine selâtta bulunurlar.) yani: Allah Teâlâ Yüce Peygamberine rahmet eder, onu meleklere karşı övgüde bulunur. Melekler de o Yüce Resul hakkında duada, istiğfarda bulunarak ona olan muhabbet ve hürmetlerini göstermiş olurlar. Artık (ey imân etmiş kimseler!.) 0 Allah Resulünün peygamberliğini kabul, kendisine mensup olmakla iftihar eden müslümanlar!. Siz de (onun üzerine selâtta, teslimiyetle selâmda bulunun) mesela: Onun mübarek ismi anılınca: "Ey Allah'ım! Muhammed Aleyhisselâm'a Selatüselâm buyur" diye temenniye devam edin. 0 kadri Yüce Peygamber'e olan muhabbet ve bağlılığınızı bu şekilde de göstermiş olan, bu sebeple de mükâfata nail olursunuz. Nitekim bir hadisi şerifte buyurulmuştur: Her kim bana bir selâtta bulunursa Allah Teâlâ ona on selâtta bulunur, ondan on hatasını düşürür, onun için on derece yükseltir. "Essirac-ül-Münir."
Şüphe yok ki, o kimseler ki, Allah'a ve Peygamberine ezada bulunurlar onlara Allah Teâlâ dünyada ve ahirette lanet etmiştir ve onlar için pek hakaretli bir azap
(Şüphe yok, o kimseler ki, Allah'a ve Peygamberine ezada bulunurlar) yani: 0 kâfirler ki, Cenab-ı Hak'ka ortak, evlat isnat ederler, ilâhî ayetlerini inkâra cür'et gösterirler ve onun Yüce Peygamberine şâir, sihirbaz, deli demek terbiyesizliğinde bulunurlar, onun muhterem aile hayatına dil uzatma alçaklığında bulunmuş olurlar. Artık (onlara) öyle kâfir, iftiracı şahıslara (Allah Teâlâ dünyada ve ahirette lanet etmiştir.) onlar ilâhi rahmetten uzak düşürülmüşlerdir, (ve onlar için pek hakaretli bir azap hazırlamıştır) Onlar ahirette pek büyük bir ihanete, ebedî bir cehennem âteşine tutulmuş olacaklardır.
Ve o kimseler ki, mümin erkeklere ve mümin kadınlara yapmamış oldukları birşey sebebiyle ezada bulunurlar, artık muhakak ki, pek mühim bir iftirayı ve bir açık günâhı yüklenmiş olurlar.
(Ve o kimseler ki, müminlere ve müminelere yapmamış oldukları birşey sebebiyle) Cezayı ve kınama ve ayıplamayı icâbeden bir hareket kendilerinden meydana gelmemiş olduğu halde (ezada bulunurlar) öyle ahlak dışı, iftiracı şekilde bir harekete cür'et gösterirlen (artık muhakkak ki, pek mühim bir iftirayı) büyük bir alçaklığı, dünyada da ahirette de cezayı gerektiren bir hareketi işlemiş (ve bir açık günâhı yüklenmiş) ahirette de cezayı gerektiren pek açık bir günahı işlemiş (olurlar) ve Yüce Peygamber'in ümmetinin fertlerinden herhangi birine böyle haksız yere dil uzatmakta bulunmak, o merhamet sahibi Peygambere karşı da bir eza mahiyetinde olacağından bu bakımdan da o cür'etkar kimseler her türlü kınamaya, cezaya lâyık bulunmuş olurlar. "Deniliyor ki: Bu ayeti kerime, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Onlar Imam-ı Ali Hazretlerine ezada bulunuyorlar, "Onda bir hayr yoktur" diyorlar imiş. Veyahut iffetli müslüman kadınlarına söz atarak onlara iffetsiziik isnadına cür'et eden iftiracı şahıslar hakkında nazil olmuştur
Ey Peygamber!. Eşlerine ve kızlarına ve müminlerin kadınlarına deki, üzerlerine feracelerini sıkı örtsünler. Bu, onların tanınmalarına ve ezâ edilmemelerine en yakın -en uygun bir sebep- dir. Ve Allah çok mağfiret edendir, çok merhametli olandır.
Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in muhterem eşlerinin, kızlarının ve diğer müslüman kadınlarının şereflerinin korunması ve onun bunun kötü lakırdılarından muhafaza edilmeleri için örtünmeye riâyetle mükellef bulunduklarını gösteriyor. Münafıkların ve kalplerinde hastalık bulunanların ve yalan neşriyat yapanların da sonunda lanetlenmişçe bir halde kalır ve şidetli cezaya maruz kalacaklarını ve bunun bir ilâhi kanun gereği bulunduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamberi.) Ey peygamberlik şerefine sahip olan Hz. Muhammed Aleyhisselâml. (eşlerine ve kızlarına ve müminlerin kadınlarına de ki: Üzerlerine feracelerini sıkı örtsünler) başörtülerini vücutlarına yaklaştırsınlar, açık-saçık bir hâlde gezip durmasınlar, (bu) Böyle kendilerini örtmeleri (onların tanınmalarına) onların birer cariye olmayıp birer hürriyet sahibi hanımlar bulunduklarına (ve ezâ edilmemelerine) birer cariye, birer âdi kadın sanılarak onun-bunun söz atmalarından, rahatsız etmelerinden kurtulmalarına (en yaki) en uygun bir sebeb (dir) böyle bir hareket, kendi menfaatları ieâbidir. Çünkü, böyle bir örtünmeğe riâyet onların şerefli birer hün kadın olduklarını gösterir, vaktiyle cüniyelere, açık-saçık gezenlere karşı vuk'u bulan çirkin bakışlara, lakırdılara mâruz kalmaktan korunmuş olurlar. (Ve Allah çok mağfiret edendir) Vaktiyle bu usule riâyet etmemiş olduklarından dolayı onların cezalandırmaz ve o Yüce Yaratıcı (çok merhametli olandır) onları korumaktadır. Onlara böyle faideleri temin edecek şeyleri emretmektedir. Böyle bir emir, bir ilâhi rahmetin tecellisidir ki, insanlar hakkında hayrdır, hikmet gereğidir.
(Andolsun ki, eğer münafıklar) Görünüşte müslüman görünüp içerilerinde küfrlerini saklayanlar (ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler) sinelerinde kin ve haset
Evet.. 0 münafık, fitne koparan şahıslar (Nerede bulunurlarsa lanetlenmişler olarak tutulurlar) Medine-i Münevvere'den çıkarılmakla canlarını kurtarmış olamazlar (ve) onlar nerede bulunurlansa bulunsunlar (öldürülmekle öldürülürler.) onların haklarında ilâhi hüküm, bu şekilde işler, sonunda ebedî cezalarına kavuşurlar.
Bu Allah'ın daha evvel gelip geçenler hakkındaki kanunudur ve elbette ki, sen Allah'ın kanunu için bir tebdil bulamazsın.
Onların böyle bir âkibete düşmeleri (Allah'm daha evvel gelip geçenler hakkındaki kanunudur) ilâhi adet böyle işlemiştir. Eski kavimler arasındaki münafıklar, bozguncu kimseler de vaktiyle böyle bir öldürülmeye, sürgün ve cezaya maruz kalmışlardı, (ve elbette ki, sen Allah'ın kanunu için bir değişiklik bulamazsın.) ilâhi âdeti, onun tâyin ve takdir buyurmuş olduğu yolu değiştirme ve bozmaya hiçbir kimse güç yetiremez. Çünkü bu, bir hikmet ve menfaate dayanmış olduğundan bunu başkalarının değiştirmesine kudreti, selâhiyeti yoktur.
İnsanlar, sana kıyametten sorarlar. Deki: Ona bilgi. Allah katındadır. Sana -onu- ne şey bildirir?. Umulur ki, kıyamet yakınlaşmış olacaktır.
Bu mübarek âyetler, kıyametin gerçekleşeceği zamanı Cenab-ı Hak'tan başkasının bilmediğini ve onun yaklaşmış olmasının umulduğunu bildiriyor. Kâfirlerin ilâhi lanete uğrayıp cehennemin ebedî âteşleri içinde kalacaklarını ve kendilerine hiçbir yardım edecek bulunamayacağını ihtar ediyor. 0 dinsizlerin kıyamet gününde ne fecî bir vaziyette kalacaklarını ve kendilerini saptırmış olanların haklarında nasıl beddualarda bulunacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey âlemin Peygamberi!. (Sana kıyametten sorarlar) Kıyametin ne zaman kopacağını müşrikler, bir alay yoluyla sormakta bulunurlar. Yahudi'ler de bir imtihan maksadiyle böyle bir soruya cür'et ederler. Çünki, gerek Tevrat'ta ve gerek diğer semavi kitaplarda kıyametin kopma zamanı hikmet gereği bildirilmemiştir. Bunu soranlar, Resûl-i Ekrem'in buna aykırı birşey söyleyip söylemeyeceğini anlamak isterler. Yüce Resulüm!. Onlara (deki: Ona bilgi Allah katındadır.) kıyametin ne zaman kopacağını melekler de, Peygamberler de bilmezler. (Sana) Ey Yüce Peygamber!, o kıymet gününü (ne şey bildirir?.) o hiçbir mahlûka malûm değildir ki, sana bildirebilsin (umulur ki, kıyamet yakınlaşmış olacaktır.) Evet.. Geçmiş binlerce asırlara göre kıyametin yakında kopması düşünülebilir. Bunu güzelce düşünerek ona göre hazırlanmalıdır. Cenab-ı Hak, kıyametin vaktini kimseye bildirmemiştir. Bu da hikmet gereğidir.
Şüphe yok ki, Allah kâfirlere lanet etmiştir ve onlar için bir şiddetli âteş hazırlamıştır.
(Şüphe yok ki: Allah) Teâlâ Hazretleri (kâfirlere lanet etmiştir.) onları dünyada da ahirette de rahmetinden kovmuş uzaklaştırmıştır. (ve onlar için) Ahirette (bir şiddetli âteş hazırlamıştır) pek tutuşmuş bir cehennem ateşi onlar yakalayacaktır. Öyle kıyameti inkârlarının ve dine muhalif hareketlerinin cezasına kavuşmuş olacaklardır.
Orada ebediyyen kalmalar takdir edilmiştir, ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.
bulamayacaklardır) kendilerine şefaat edecek bir koruyucu ve ne de kendilerini oradan kurtarabilecek bir yardımcı bulunamayacaktır. Onlar dünyadaki kesin
İşte o müşriklerin ve diğer bâtıl inançl kimselerin (0 günde) o kıyamet günü cehennem içine atılarak (yüzleri âteş içinde çevrilip durur) âteş ile kızartılan bir et parçası gibi her tarafa döndürülüp yanan yakılan, artık büyük bir pişmanlık ve fecaat tesiriyle (derler ki, keşke biz) daha dünyada iken (Allah'a itaat etse idik ve Peygambere itaat etse idik) de bugün bu azaba tutulmasa idik. Ne yazık ki, artık pişmanlık kendilerine fâide vermeyecek.
Ve demiş -olacak- lardır ki; Yarabbü. Muhakkak biz reislerimize ve büyüklerimize, itaat ettik. Artık onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.
Ve o ebedî ateşe atılmış kimseler: (Demişlerdir ki) Yani: 0 ateşe mâruz kalınca herhalde diyeceklerdir ki: (Yarabbü. Muhakkak biz) dünyada iken (reislerimize) efendilerimize (ve büyüklerimize) bize o kâfirce telkinlerde bulunmuş olanlara (itaat ettik) onların aldatmalarına kapıldık (artık onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.) Onların makamlarına aldandık, onların fenalıklarını taklit ederek böyle bir azaba düşmüş olduk.
Ey Rabbimizl. Onlara azaptan iki katını ver ve onları pek büyük bir lanet ile lanete uğrat.
0 cehennem ahalisi yine boş mazeretlerine devam ederek derler ki: (Ey Rab'bimizl. Onlara) 0 bizi iğfal edenlere, selâhiyetlerini, makamlarını, kötüye kullanarak bizi sapıklığa düşürmüş olanlara (azaptan iki katını ver) onlar hem kendi sapıklıklarından ve hem de başkalarını sapıttırmış olduklarından dolayı iki kat cezayı hak etmişlerdir, (ve onları pek büyük bir lanet ile lanete uğrat) onları son derece rahmetinden uzak düşür, dünyada iken yapmış oldukları fenalıkların ve başkalarına yapmış oldukları kötü telkinlerin ebedî cezasına kavuşmuş olsunlar, nitekim olacaklardır. Fakat öyle telkinlere kapılanlar da mazur değildirler. Akıllarını, kabiliyetlerini güzelce kullanıp da öyle aldatıcılara tâbi olmamaları icâbetmez mi idi?. Kendilerini irşada çalışan, hak yoluna davet eden zatlara tâbi olmalı değil mi idiler. İşte Cenab-ı Hak buna da işaret buyuruyor:
Ey imân eden zâtlar!. Siz Musa'ya ezada bulunan kimseler gibi olmayınız. Allah onu onların dediklerinden uzak tuttu ve Allah'ın katında yüksek bir değer sahibi oldu.
(Ey müminler zümresi!. Allah'tan kokun) Her işinizde, sözünüz de takvadan, doğruluktan ayrılmayınız, özellikle Cenab-ı Hak'kın muhterem Resulünü ineitecek lâkırdılarda bulunmayın (ve doğru söz söyleyin) sözleriniz hakikate uygun olsun, gerek Resûl-i Ekrem'in hakkında ve gerek çoluk çocuğu hakkında ve gerek diğer müminlerin ve eşlerinin haklarında gerçek dışı lâkırdılardan kaçının.
Tâki, sizin için amellerinizi ıslâh etsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın ve her kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse muhakkak ki, pek büyük bir zafere ermiş olur.
Taki, öyle hakikate aykırı, kalbi nebeviyi mahzun edecek sözlerden kaçındığınız için Allah Teâlâ (Sizin için amellerinizi islâh etsin) yaptığınız iyilikleri kabul eylesin, sizi sâlih amellere muvaffak kılsın, mükâfatlara nail buyursun (ve sizin için günâhlarınızı yarlığasın) sizden insanlık icabi meydana gelen bir kısım günahları af etsin ve örtsün (ve her kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse) onların emirlerine ve yasaklarına ve bu cümleden alarak bu husustaki tekliflerine, tenbihlerine riayette bulunursa (muhakkak ki, pek büyük bir zafere ermiş olur.) iki âlemde de kadri pek yüce olan bir başarı ve kurtuluşa kavuşur, muradına erer, öyle bir ilâhi mükâfata liyakat kazanmış olur. Artık böyle pek büyük bir nimete, bir ilâhi lütufa kavuşmak için insan, çok uyanık bulunmalı, üzerine düşen vazifeleri büyük bir zevk ile ifâya çalışmalıdır.
Biz emaneti göklere ve yere ve dağlara teklif ettik, onlar onu yüklenmeden hemen çekindiler ve ondan korkuya düştüler ve onu insan yüklendi. Şüphe yok ki, o, çok zâlim, çok bilgisiz oldu.
Veyahut insan nevini temsil eden ilk babaları Adem Aleyhisselâm böyle bir taahhütte bulunmuş oldu. (şüphe yok ki, O) İnsan nev'i, fertlerinin çoğunluğu
İslami Okul Okulların En Önemlisi