Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 34. Sayfa - Bilmen

 

       Hamd ve övgünün Cenab-ı Hak'ka ait olduğunu ve onun muazzam dinî ve diğer yüce vasıfları ve ilâhi hükmün dünyada da ve ahirette de geçerli olduğunu ve kıyametin kopma zamanına ait bilginin Cenab-ı Hak'ka mahsus bulunduğu.

  Ehli imânın, ne gibi yüce vazifelerle mükellef oldukları, ilâhi vazifelerin ve büyüklüğü ve ehemmiyet m ve bunlara riayetin büyük mükâfatı.

  Kafirlerin Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr etmeleri ve onların ne kadar gafilane bir halde bulunmuş oldukları.

   Müşriklerin bâtıl ilâhlarından bir fâide göremeyeceklerini ve hak ile bâtılın ayırt edileceğini ihtar ve ehli imânın muzaffer olacağını müjdelemek ve İslâm dinî sayesinde büyük bir ümmetin teşekkür edeceğine işaret.

  Eski milletler gibi ahlâk dışı ve inkarcı hareketlerde bulunmaktan insanları men ve sakındırmak.

   Bu mübarek âyetler, hamd ve övgünün bütün kâinata sahip olan Yüce Yaratıcıya âit olduğunu bildiriyor. Ve onun ezeli dinî âlemlerdeki bütün açık ve gizli işleri kuşatmış bulunduğunu ve o Kerem Sahibi Mabudun yüce vasıflarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (hamd) Meth ve övgü, şükr ve saygı (Allah'a ki,) o kudret ve büyükle vasıflanmış ve ululuk ve güzellik sahibi olan Yüce Yaratıcı'ya ki (göklerde ne varsa ve yerde ne varsa) bütün bunlar ve bunlardaki çeşitli yaratılış eserleri (ona aittir) o Yüce Yaratıcı'ya mahsustur, hepsini de Adem'den vücude getirmiş olan o âlemlerin ilâhıdır. Bütün bu varlıklar, yaratılış, tasarruf ve mülkiyet bakımından o Yüce Yaratıcıya ait bulunmaktadır, (ve ahirette de hamd o'nadır.) Dünyevi olduğu gibi uhrevî medh ve övgü, şükür ve saygı da yine o Yüce Yaratıcı'ya mahsustur. 0 âlemi de yaratan, oradaki sonsuz kudret eserlerini hikmetinin gereğine göre vücude getiren ve getirecek olan ancak o eşsiz Yaratıcıdır, (ve o) âlemlerin Rabbi (hikmet sahibidir) bütün dinî ve dünyevî işleri hikmetin gereğine göre tedbir ve tanzim buyurmaktadır ve o ezeli mâbud (haberdardır) bütün mahlûkatının açık ve gizli hallerinden tamamen haberdardır.

  Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyor ve gökten ne iniyor ve onda ne yükseliyor, hepsini de bilir, ve o rahimdir, gafurdur.

    Evet.. 0 Yüce Yaratıcı, bütün kâinatın işlerini tamamen bilmektedir. (Yere ne giriyor)sa, ne gibi yağmurlar yağarak yere nüfuz ediyorsa ne gibi mallar, ölüler topraklar altında bulunuyorsa (ve ondan ne çıkıyor) sa yer altından ne gibi sular, mâdenler, bitkiler, hayvanlar meydana geliyorsa, ne gibi tarihi eserler keşfedilerek harice çıkarılmış oluyorsa onlarım cümlesi o Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerince malûmdur, (ve gökten ne iniyor)sa melekler gibi, semavî kitaplar gibi, yıldırımlar gibi neler yeryüzüne nazil oluyorsa (ve onda ne yükseliyorsa) melekler gibi, temiz sözler gibi, iyi ameller gibi neler o göklere yükseliyorsa (hepsini de) o Yüce Yaratıcı (bilir) hiçbiri onun ilminin kuşatmasından hariç bulunamaz, (ve o) Yüce Mâbud, (rahimdir) kulları hakkında rahmeti pek ziyâdedir. Onlara dinî vazifelerini bildirmek için, onları hidayet ve saadete kaşruşturmak için lütfen Peygamberlerini göndermiş, kitaplarını indirmiştir, ve o Yüce Yaratıcı (çok bağışlayandır) mümin kullarının bir kısım günahlarını af eder ve örter, tövbe ve istiğfar eden kullarını da cezalandırmayıp bağışlar.

    Ve kâfir olanlar dedi ki: Bize o kıyamet gelmeyecektir. Deki, hayır gaybı bilen Rab'bime andolsun ki, elbette size gelecektir. Ondan ne göklerde ve ne de yerde bir

    Bu mübarek âyetler, ahiret âlemini kâfirlerin inkâr ettiklerini, halbuki, o âlemin mutlaka meydana geleceğini bildiriyor. Yüce Yaratıcının ilminden hiçbir zerrenin harice kalamayacağını, hepsinin de Levh-i Mahfuzda yazılmış bulunduğunu haber veriyor. Kıyametin kopmasındaki hikmete işaret buyuruyor. Allah Teâlâ'nın âyetlerine karşı düşmanca vaziyet alanların dehşet verici bir şekilde azap çekeceklerini ihtar ediyor. Kur'an-ı Kerim'in de nasıl bir hidâyet rehberi olduğunu ilim sahiplerinin bildiğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve kâfir olanlar) Cenab-ı Hak'kın birliğini, büyüklüğünü inkâr eden ve nimetlerine karşı hamd ve şükrden kaçınanlar (dedi) ler (ki: Bize o kıyamet gelmeyecektir.) kıyamet âlemi adına birşey yoktur. Resulüm!. 0 inkarcılara (de ki: Hayır.) öyle sizin inkâr ettiğiniz gibi değildir. (Caybı bilen) Bütün açık ve gizli âlemin işlerini ilmiyle kuşatmış olan (Rabbime andolsun ki, elbette o) kıyamet günü (size gelecektir) o güne kavuşacaksınızdır. (ondan) 0 Kâinat'ın Yaratıcısının ilminden, onun elinden (ne göklerde ve ne de yerde bir zerre miktarı) bir karıncadan daha küçük birşey (ve daha büyük birşey uzaklaşamaz) kaçıp gaip olamaz (hepsi de) bütün geçmişe, şimdiki hale ve geleceğe ait hadiseler (ancak apaçık gösteren) herşeye ait malûmatı, tafsilâtı kapsamış bulunan (bir kitapta) levh-i mahfuzda yazılmış, korunmuş bulunmakta (dır) İşte kıyamete ait geniş bilgi de o hakikatları açıklayan kitapta tesbit edilmiştir.

  Tâki, imân eden ve güzel güzel amellerde bulunanları mükâfatlandırsın. İşte onlar için bir bağış ve bir şerefli rızk vardır.

        Evet.. 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı, bütün âlemin işlenin ve özellikle bütün kullarının fiil ve amellerini o levh-i mahfuzda tesbit buyurmuştur. (Tâki imân eden ve güzel güzel amellerde bulunanları mükâfatlandırsın.) onları o güzel hareketlerinin mükâfatına kavuştursun. (İşte onlar için) Öyle iyi hal sahibi müminlere mahsus (bir mağfiret) vardır. Onların insanlık hali meydana gelmiş olan kusurlarını af edecek ve örtecektir. (ve) 0 müminler için (bir şerefli rızk vardır.) o da cennetlerdeki ebedî nimetlere kavuşmaktır.

  Ve o kimseler ki, ayetlerimiz hakkında bizi acze düşürmeleri için koşup durmuşlardır. İşte onlar için de pek fena, pek elem verici bir azap vardır.

    (Ve) Bilâkis (o kimseler ki) îmandan mahrum kalmış (âyetlerimiz hakkında) Kur'an-ı Kerim hususunda (bizi) kendi bâtıl iddialarınca (âcze düşürmeleri için) o Kur'an'ın beyanlarını ibtâl etmek, kıymetini düşürmek maksadiyle (koşup durmuşlardı) layıksız sözler söyleyerek onları kabulden başkalarını men'e çalışmışlardır, (işte onlar için de) öyle kâfir, bozguncu kimselere mahsus da 'pek fena, pek elem verici bir azap vardır.) onlar o kötü hareketlerinden dolayı öyle ebedî bir azap içinde kalacaklardır.

  Ve kendilerine ilim verilmiş olanlar görüyor ki, sana Rab'binden indirilmiş olan o -Kur'an- sırf hakikattir ve azîz, hamîd olanın yolunu göstermektedir.

      (Ve kendilerine ilim verilmiş olanlar) ise öyle câhil kimseler gibi birnice hakikatları inkâr etmezler. 0 kalpleri imân nuru ile, irfan feyzi ile, süslenmiş olan zâtlar (görüyor ki) güzelce anlamış oluyorlar ki, ey Son Peygamber!, (sana Rabbinden indirilmiş olan o) Kur'an-ı Kerim (sırf hakikattir) o bir ilâhi kitaptır, onda bir kuşku ve şüphe yoktur, (ve) 0 Mukaddes kitap (azîz, hamît oların) herşeye kadir, galip ve bütün fiilleri ve sözleri methe, övgüye lâyık olan Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin (yolunu göstermektedir) bütün insanlığı selâmet ve hidayet yoluna sevketmek istemektedir. Evet.. Hakkıyla ilm ve irfana kavuşmuş olan zâtlar, Kur'an-ı Kerim'in nasul Yüce, hidayet vesilesi olan bir ilâhi kitap olduğunu bilir, yüceltirler, bu nezih itikatlarının pek yüksek mükâfatına da elbette ki, nail bulunurlar. Bu muhterem zatların baş I ıcaları ashab-ı kiramdır ve vaktiyle İslâm şerefine nail olan Abdullah bir Selâm gibi ehli kitaptan olan zâtlardır. Allah onların hepsinden razı olsun!.

       Ve kâfir olanlar dedi ki: Size bir adam gösterelim mi ki, size haber veriyor ki: Siz büsbütün darmadağın olduğunuz vakit muhakkak siz yeni bir yaradılışta bulunacaksınızdır.

   işaret buyuruyor. Onların Allah'm kudreti ile kıyametin kopmasına delalet ve şahitlik eden yaratılış eserlerini görmez bir halde bulunduklarını bildirerek

 

     Böyle yeni bir hayat iddiasında bulunan (Allah'a karşı iftira mı etmiş oluyor?.) böyle yalan yere kasden bir iddiada mı, bulunuyor?, (yoksa onda bir cinnet mi var?.) kendisini böyle, gerçek dışı bir iddiaya sevkediyor. Cenab-ı Hak'da o inkarcı, câhil topluluğun bu isnadını red için buyuruyor ki: (hayır..) Onların kıyameti inkârları, o Yüce Peygamber hakkındaki edepsizce lakırdıları doğru değildir, (o âhirete inanmayanlar) öyle inkarcı olup Yüce Peygamber'i yalanlayanlar, ahirette (azap içinde) kalacaklardır. Onlar dünyada da doğruluktan (pek uzak bir sapıklık içindedirler) çünkü o muhterem Peygamberi tekzib ettikleri için böyle bir azaba lâyık olmuşlardır. Ve öyle bir hidayet rehberine delilik yakıştırdıkları için de kendileri delice harekette bulunmuşlar, doğru yolu kaybetmişler, felâket çukuruna düşmüşlerdir.

   Bakmazlar mı, gökten ve yerden önlerinde neler ve arkalarında neler olduğuna!. Eğer dilesek onları yere geçiririz yahut üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphe yok ki, bunda -Hak'ka- dönen her kul için elbette açık bir alâmet vardır.

   0 inkarcılar, ne kadar cehalet ve ahmaklık gösteriyor, onlar hiç (bakmazlar mı, gökten ve yerden önlerinde neler ve arkalarında neler olduğuna) onlar öyle çevrelerindeki kudret eserlerini bir dikkat gözüyle seyr etmezler mi?. Bütün gözlere çarpan o yaratılış hârikaları, Allah'ın birliğine şahitlik ediyor, onun yüce kudretini gösteriyor, bunları yaratan o Yüce Yaratıcı, artık insanlığı öldürdükten sonra tekrar iadeye, yeniden hayata kavuşturup başka bir âleme sevketmeş kadir olamaz mı?. Evet.. 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (eğer dilesek onlar) o inkarcıları muazzam ilâhi kudretimle (yere geçiririz) yerleri yararak onları içerilerine atarız. Nitekim Karun böyle bir felâkete uğratılmıştır, (yahut üzerlerine gökten parçalar düşürürüz) Onlar ile o inkarcıları helak ederiz. Nitekim 'Eyke' ahalisi böyle bir felâkete maruz bırakılmıştı. Ne müthiş bir ilâhi tehdit!, (şüphe yok ki, bunda) Böyle göklere ve yere dair vuk'u kalben yüce beyanda veya bunlara bir dikkat gözüyle bakmakta hakka (dönen) kalben sapıklıktan kurtulup âlemlerin Rabbini tasdike yetenekli bulunan (her kul için elbette açık bir alâmet vardır.) Evet.. Bu yaratılış eserlerinden herbiri, ilâhi kudrete ait ve pek açık bir alamettir. Bunları güzelce göz önüne alanlar, artık bunları yoktan var etmiş olan bir Yüce Yaratıcının insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya fazlasıyla kadir olduğuna kesin şekilde hükmeder, bu hususta asla, bir şüphe, bir tereddüt gösteremez.

   Şanım hakkı için biz Davud'a tarafımızdan bir fazilet vermiştik, ey Dağlar!. Onunla beraber teşbihte bulunun -dedik? kuşlara da -böyle emrettik- ve O'nun için demiri yumuşattık.

       buyurur.  Nitekim  bizim  mübarek Peygamberimizin avucu  içindeki  ufak taş  parçaları da teşbihte bulunmuştur.  Bu gibi  hârikaları  uzak görmeye, te'vile lüzum

 

   Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri, Dâvud Aleyhisselâm'a öyle bir kuvvet, bir kabuliyet vermiş ve şöyle de emr etmiş idi ki: Ey Davudi. (Geniş uzun zırhlar yap) Onları giyineceklerin vücutlarını bolca setretmiş olsun (ve zırh halkalarını güzelce tazim et) onlar ne pek kalın ve ne de pek hafif olmasın, her bakımdan uygun olup güzelce dokunmuş, yapılmış bir halde bulunsun, (ve iyi amel işleyin) hepiniz de güzel, Allah rızasına uygun amellere devam ediniz. Gihat için hazırlanan zırhlar da bu güzel amellerden sayılır. Kulların zâten vazifeleri de güzel amellerde bulunmaktan ibarettir, (şüphe yok ki: Ben) Yüce Yaratıcı (ne yapar olduklarınızı görücüyüm) ona göre hakkınızda muamele olunacaktır. Evet.. Güzel amellerde bulunanlar mükâfatlara nail olacaklardır. Kötü işleri yapalar da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.

     Süleyman'a da rüzgârları -Musahhar kıldık- sabahtan öğleye kadar -gidişi- bir aylık ve öğleden akşama kadar -gidişi de- bir aylık yol kadar idi. Ve onun için bakır madenini sel gibi akıttık. Ve onun önünde Rabbinin izniyle çalışan bazı cinler de var idi ve onlardan her kim bizim emrimizden sapmış olursa ona da âteş azabından tattırmış olduk.

     Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Süleyman'a da rüzgarı) emrine verdik. Şöyle ki: (sabahtan öğleye kadar) Gidişi, böyle bir müddet içinde aldığı yol miktarı (bir aylık) yol kadar idi. Hz. Süleyman, bütün ordusuyle beraber bir harika olmak üzere bu kadar uzak bir mesafeye rüzgâr vasıtasiyle gitmiş olurlardı, (öğleden akşama kadar) Gidişi de (bir aylık) yol kadar (idi) bütün ordusu ile beraber gündüzün ortasından güneşin batmasına kadar bir aylık mesafeye değin gitmiş bulunurlardı. Kısaca bir gün içinde iki aylık bir mesafeyi katetmiş oluyorlardı. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri bizim Peygamberimize de Ahzâb savaşında rüzgârları hizmetçi kılmıştı, düşmanların kuvvetleri rüzgârların şiddeti çarpmaları neticesinde büyük bir mahv ve bozguna uğramıştı. Bununla beraber Resûl-i Ekrem Efendimiz Mir'ac gecesi az bir zaman içinde tâ göklere kadar yükselmişti. Allah'ın kudretine göre bu gibi harikalar asla istibad edilmez, (ve onun için) Süleyman Aleyhisselâm için diğer bir hârika olarak (bakır madenini sel gibi akıttık) bakırlar, eritilmiş ve su gibi akmaya başlaşmış bir halde bulunmuştu. Bu hârika da Yemen'de vâki olmuş, şehir içinde üç gün cereyan edip gitmiştir. Hz. Davud'a demir musahhar olduğu gibi Hz. Süleymana da böylece bakır musahhar olmuştu, (ve onun önünde) Hz. Süleyman'ın yanında (Rab'binin izniyle ilâhi emri ile çalışan bâzı cinler de var idi) bunlar o Yüce Peygamber'e boyun eğmiş bulunmuşlardı, (ve onlardan) o cin taifesinden (her kim bizim emrimizden sapmış olursa) Süleyman Aleyhisselâm'a itaatten kaçınmak istemiş, onun tekliflerine muhalefet göstermiş bulunursa (ona da âteş azabından tattırmış olduk.) o isyan edenler, ahirette cehennem azabına mâruz kalmış olacaklardır veyahut daha dünyadalarken Hz. Süleyman tarafından harikulade bir şekilde cezaya çarpılmışlardır. Süddî'den rivayet olunuyor ki: 0 Yüce Peygamber'in elinde ateşin bir kamçı, bir silâh var idi, kendisine karşı isyan gösteren hangi bir cine onu çarpar, onu öylece cezalandırırdı.

       Onun için pek yüksek binalardan ve heykellerden ve büyük havuzlar gibi çanaklardan ve sabit sabit kazanlardan ne isterse -onu- yapıverirlerdi. Ey Davud'un hanedan!. Şükr için çalışın ve benim kullarımdan şükreden azdır.

    mermer ve cam gibi şeyler ile muhtelif şekillerden dilediğini tasvir ve teşkil ederlerdi, (ve) Yine cinler Hz. Süleyman için (havuzlar gibi) pek büyükçe (çanaklardan

 

     (Sonra) Hz. Süleyman'ın o hâkimiyetini müteakip (vaktaki onun üzerine ölüm ile hükmettik) artık dünyevî hayatı son bulmuş oldu (onun vefat etmiş olduğuna) etrafında çalışan cin taifesi derhal vâkıf olamadılar, çalışmalarına devam edip durdular. Sonunda onun vefat etmiş olduğuna (bir ağaç kurdundan başkası onlara) o cin taifesine (delâlet etmiş olmadı) deniliyor ki: Süleyman Aleyhisselâm çok kere tam bir gece, tam bir gün ve bazan daha fazla asasına dayanarak namazda, niyazda bulunurdu. Yine öyle bir vaziyette iken vefat etmiş bir müddet o asaya dayanık bir halde kalmış, cinler ise onu ibâdete devam ediyor sanmışlar, Beyt-i Mukaddesin binasına çalışıp durmuşlar. Aradan bir müddet geçince o asa'yı altından bir ağaç kurdu kemire kemire yere düşmesine sebebiyet vermiş, ona dayanan Hz. Süleyman da yere düşünce o zaman cinler onun vefat etmiş olduğunu anlamışlar. Bu müddetin ne kadar olduğu kesin bir şekilde malûm değildir. İşte (ol vakit ki, yere "düşüverdi, cin taifesi anlamış oldu ki, eğer gaybı bilmiş olsalar idi) Hz. Süleyman'ın da vefatını anlamış olurlardı. Artık (o küçültücü azap içinde kalmış olmazlardı.) öyle pek meşakkatli inşaat vesaire ile uğraşıp durmazlardı. Çünki cin taifesi, kendilerinin gayb bilgisine sahip olduklarını sanıyorlardı, böyle bir hâdise, onların nazarı dikkatlerini çekmiş, gaybı bilmediklerini anlamalarına sebep olmuştu.

 

  verici bir tarihi olaydır ki: (Sebe') Kabilesi (için ikametgâhlarında) Yemen'de Sen'a ile arasında üç günlük bir mesafe bulunan ve "Me'rib" denilen beldelerinde (bir

 

  (Fakat onlar kaçındılar) Yemen'deki o beldeler ahalisi o kadar nimetlere nail oldukları halde şükür vazifesini ifâda bulunmadılar. Hatta deniliyor ki: kendilerine on üç Peygamber gönderilmiş, onlara lâzım gelen vazifeleri tebliğ etmeye ve öğretmeye çalışılmıştı. Onlar ise o Peygamberleri tekzib edip nimete kanş nankörlükte bulunup durmuşlardı. (artık onların üzerlerine Arim selini gönderdik) vadilerindeki suları veya pek şiddetli yağmurları göndererek beldelerini, mallarını perişan bir hale getirdik (ve onların cennetlerini) o pek bayındır, güzel bağlarını, bahçelerini (iki cennet ile) alelade cennet denilen viranelik iki yer ile (değiştirdik ki, bu iki cennet, pek acı meyve ağaçlarını ve acı ılgını ve biraz da Arabistan kirazi ağaçlarını) içermiş bulunuyordu. Yani: Onların asıl yurtlarını, bağlarını, bostanlarını böyle zararlı, fâidesiz şeyler ile mahv-ı perişan ediverdik. 0 güzel yerlerden eser kalmamış oldu. Onlardan biraz kimse kalıp diğer beldelere dağılıp gittiler. Bu hadise, rivayete göre fetret devrinde, yani Hz, Isa ile Son Peygamber Hazretlerinin aralarındaki müddet içinde vaki olmuştur.

 

  (İşte onları böyle nankörlükleri sebebiyle cezalandırdık) Nimetlerinin kadrini bilmedikleri ve isyana devam ettikleri için kendilerini felâketlere mâruz bıraktık, yurtları harap, kendileri de mahv ve perişan bir hale gelmiş oldular, (ve biz nankör olanlardan başkasını cezalandırır mıyız?.) Elbette cezalandırmayız. Böyle bir cezaya ancak küfrlerinde ısrar edip duran, nimete nankörlük etmekten ayrılmayanlar lâyık bulunmaktadırlar. İşte o kabilede nail oldukları nimetlere rağmen öyle kâfirce bir vaziyet almış oldukları için o kötü felâkete uğramışlardı.

     Ve onların aralarında ve kendilerinde bereket vermiş olduğumuz beldeler arasında birbirine bitişik kasabalar meydana getirmiştik. Ve onlara seyri seferi takdir eylemiştik. Geceleri ve gündüzleri korkusuz olarak yürüyünüz, -demiştik-.

  Bu mübarek âyetler de vaktiyle Sebe' kabilesinin nasıl güzel, birbirine yakın kasabalara ve bunların aralarında ne mükemmel seyrüsefere nail bulunmuş olduklarını bildiriyor. Sonra bu nimetlerin kadrini bilmeyip şeytani vesveselere uydukları, nefslerine zulm ettikleri için nasıl felâketlere mâruz kalmış olduklarını ve tarihi hayatlarının başkaları için bir ibret örneği bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onların aralarında) 0 Sebe' kabilesinin Yemen'deki beldeleri arasında (ve kendilerinde) sular ile, ağaçlar ile, ve ticarete elverişli sahalar ile feyz ve (bereket vermiş olduğumuz) şam diyarına âit (beldeler arasında birbirine bitişik kasabalar meydana getirmiştik) bunlar Yemen ile şam arasında birbirine pek yakın bir hâlde bulunuyorlardı, (ve onlara seyriseferi takdir eylemiştik) aralarında birer belirli mesafe bulunuyordu. Yolcular yanlarına yiyecek ve içecek birşey almaya muhtaç olmaksızın bunların arasında kolaylıkla yürüyüşlerine devam edebiliyorlardı. Ve o kabilelere hal lisanı ile veya Peygamberleri vasıtasiyle bu kasabalar arasında (geceleri ve gündüzleri korkusuz olarak yürüyünüz.) demiştik. Yani: Buralardaki seyahatlar, her vakit emniyet içerisinde gerçekleşecektir. Açlıktan susuzluktan, düşman hücumundan emin olarak yürümenize devam edebilirsiniz, sizin için bu sahalarda pek kolaylık, pek emniyet mevcuttur.

      Fakat onlar: "Ey Rab'bimiz. Bizim seferlerimizin arasını uzaklaştır" dediler ve nefslerine zulmettiler. Artık biz de onları dillere destan ettik ve onları büsbütün parçalamakla parçaladık. Şüphe yok ki, bunda her bir sabr eden, şükr eyleyen için elbette ibretler vardır.

    (Fakat onlar) 0 Sebe' ahalisi haklarındaki bu ilâhi lütfü takdir edemediler, dualarda bulundular: (Ey Rab'bimiz!. Bizim seferlerimizin arasını uzaklaştır) dediler, Şam'a kadar olan mesafeyi kasabalardan boş kıl, ova ve çöl hâline getir, taki, oralarda yaya bir hâlde yürünülemesin ve yanlarında yiyecek ve içecek bulunmayan kimseler müşkül bir vaziyette kalsınlar (ve) onlar, bu dilekleriyle kendi (nefslerine zulm ettiler) nimetlerinin kadrini bilmeyerek kendi şahsiyetlerini tehlikeye mâruz bıraktılar. (Artık biz de onları dillere destan ettik) kendilerinden sonraki milletler için birer ibret vesilesi kıldık, onların o nankörlükleri, kötü âkibetleri insanlar arasında hararetle söylenip durdu, bir darbımesel haline gelmiş oldu. (ve onları büsbütün parçalamakla parçaladık) onların kasabaları sel suları içinde kalarak harab olunca kendileri muhtelif yerlere çıkıp gitmeğe mecbur oldular. Onlardan Cassan kabilesi Şam'a, Azd kabilesi, Ummân'a, Huzae kabilesi, Tehâme'ye, Huzeyme kabilesi Irak'a, Evs ve Hazrec kabileleri de Medine-i Münevvere'ye göç etmişlerdir, (şüphe yok ki, bunda) Bu anlatılan kıssada (herbir sabr eden) günahlardan kaçınıp ibadet ve itaatte bulunan ve (şükreyleyen) nail olduğu nimetlerinin kadrini bilip Cenab-ı Hak'ka şükr etmekten ayrılmayan zat (için elbette ibretler vardır.) Yüce Yaratıcının kudretine ve mahlûkatı hakkındaki tasarrufatına dair delaletler vardır, uyanmayı icabeden alâmetler mevcuttur.

  Andolsun ki, şeytan onların aleyhindeki zannını tahakkuk ettirmiş oldu. Artık ona tabî oldular. Ancak müminlerden bir zümre müstesna.

    (Andolsun ki, şeytan onların aleyhinde zannını tahakkuk ettirmiş oldu.) O gibi nankör kimseleri saptıracağı hususundaki şeytani zannı doğru çıktı, onları hakikaten aldatmış bulundu, (artık ona tâbi oldular) O Sebe' kabilesi, tabiatları bakımından şeytana meyilde bulundular, onun aldatmalarına kapıldılar. (Ancak müminlerden bir zümre müstesna) Onlar hakkiyle samimi imân sahipleri oldukları için şeytana uymadılar, onlar kulluk vazifesini ifâya devam edip durdular.

   Halbuki, onun onlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktur. Fakat âhirete imân eden kimseyi onda şek içinde bulunan kimseden ayırt edelim diye -öyle şeytan musallat kılınmış ve senin Rab'bin herşey üzerine bir koruyucudur.

     kullarını o şeytanın aldatmalarından  muhafaza buyurur.  Iblis'i engellemeye ve kovmaya kadirdir,  kullarının  bütün fiillerini ve amellerini  bilmektedir,  bütün

 

     Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in müşriklerin hallerine hayret edip kendilerini susturmak için ne şekilde hitap buyuracağını gösteriyor, onların tapındıkları şeylerin ilâhlık evsafına sahip, şefaate selâhiyetli olmadıklarını ihtar ediyor. Cenab-ı Hak'kın izniyle şefaat edecek zatlar ile şefaat olunacak müminler arasında cereyan edecek konuşmayı beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resul!. 0 müşriklere inançlarının bâtıl olduğunu göstermek için (De ki: Allah'tan başka o) ilah (iddia etdiklerinize) birtakım putlarınıza (yalvarınız) dua ve niyazda bulununuz, sizden isabet eden zararları, felâketleri uzaklaştırsınlar ve sizin için faideli şeyleri sağlasınlar. Onlar için bu mümkün mü, ne gezer!. Onlar (göklerde ve yerde bir zerre miktarına) bile (mâlik olamazlar) onları bir hayra veya bir şerre asla sahip, kadir değildirler. Artık onları nasıl ilâh edinilerek kendilerinden bir fâide beklen i lebi I i r?. Veya onların bir zarar vermesinden korku labi I i r?. (ve onlar için) 0 ilâh edinilen putlar için (bunlarda) bu göklerde ve yerde (bir ortaklık yoktur) o putlar, ne yaratmak ve ne sahip olmak ve ne de tasarrufta bulunmak itibariyle Cenab-ı Hak'kın hâşa ortağı değildirler, (ve onun için de) o Yüce Yaratıcı Hazretleri için de (onlardan) o putlardan (bir yardımcı yoktur) o putlar, bu âlemlerin yaradılışı, idaresi veya muhafazası hususunda hâşâ Allah Teâlâ'ya bir yardımcı bulunmuş değildirler. Onlar birer âciz mahlûktan ibaret bulunmuşlardır.

   Onun huzurunda şefaat fâide vermez, kendisine izin vermiş olduğu kimse müstesna. Sonunda kalplerinden korku giderilince derler ki: Rab'biniz ne buyurdu?. -Hakkı- buyurdu derler ve o, çok yüce, çok büyüktür.

      Ey müşrikleri. Taptığınız mahlûklardan şefaat mi bekliyorsunuz?. Bu da sizin için mümkün değildir. Çünki (Onun huzurunda) Yüce Yaratıcının manevî katında hiçbir 'şefaat fâide vermez.) azabı hak etmiş olanları o azaptan kurtaramaz. Ancak (kendisine) şefaat etmesi için (izin vermiş olduğu kimse müstesna) Cenab-ı Hak Peygamberlere, meleklere ve diğer şefaat makamına lâyık zâtlara şefaat etmeleri için izin verir, onlar da yine Hak Teâlâ'nın müsaade buyurduğu kulları hakkında şefaatte bulunabilirler. Putlar ise cansız varlıklar türünden olup akıldan ve konuşmaktan mahrum şeylerdir, bunlar şefaat edebilecek bir kabiliyette değildirler. Zâten kâfirlerin hakkında ise; hiçbir kimseye şefaate izin verilmeyecektir. 0 müşrikler, meleklere, Hz. Isa gibi insanlara tapmış oldukları takdirde de bir şefaate nail olamayacaklardır. Zira kâfirler, müşrikler hakkında şefaat edebilmek için hiçbir zât, izinli olamaz. Şefaat edecek ve şefaat olunacak zâtlar, mümin Allah'ı birleyen olan zatlardan başkası değildir. (Sonunda) Bu gibi mümin, Allah'ı birleyen zâtların (kalplerinden korku giderilince) yani: Bir takım zâtlara şefaat edilmesi için ilâhi izin çıkıp da şefaat bekleyen ehli imânın kalplerinden korku, heyecan giderilince öyle şefaati bekleyen zatlar (derler ki, Rab'biniz ne buyurdu?.) şefaat hususunda ilâhi emir ne şekilde tecelli etti?. Şefaat edecek zâtlar da: Rabbimiz (hakkı) buyurdu, razı olduğu kulları hakkında şefaat edilmesine izin ve müsaade verdi, bunu sabit, uygulanması muhakkak bir durum kıldı (derler) ve o şefaat edecek zatlar, Yüce Yaratıcı Hazretlerine şöyle de övgü ve saygı sunmada bulunarak derler ki: (o) Şanı Yüce Mâbud (çok yüce) dir ve 0 (çok büyüktür) yücelik ve azamet, büyüklük ve ululuk ana mahsustur. Onun yüce müsaadesi bulunmadıkça kimsenin şefaate ve söz söylemeğe selâhiyeti olamaz. Buna inancımız tamdır.

  De ki: Sizi göklerden ve yerden kini rızıklandırıyor?. De ki: Allah ve muhakkak bizler mi, yoksa sizler mi bir hidâyet üzerindeyiz veya apaçık bir sapıklıktayız?.

  Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. 0 müşriklere (deki: Sizi göklerden) yayılan ışıklardan, havalardan, bol bol yağmurlardan (ve yerden) meydana gelen çeşit

 

      Ey Yüce Resul!. 0 in kâ re ilana şunu da (Deki: Bizim işlediğimiz günahlardan siz sorulmazsınız) bizden bir günâh, bir küçük hata meydana gelince onun sorumluluğu yalnız bize yönelir, size yönelecek değildir, (biz de sizin yapar olduğunuz şeylerden mes'ul olmayız) sizin küfr ve isyanınızdan dolayı da bize bir sorumluluk yönelmeyecektir. Binaenaleyh biz öyle şahsi bir menfaat düşüncesiyle sizi îmana davet etmiş bulunmuyoruz. Sırf Allah rızası için, yalnız insanlığa hizmet için, iyi niyetli bir hareket olmak üzere sizi irşada, hidayet yoluna şevke çalışıyoruz. Bizim bu muamelemizi güzelce düşünmeli değil misiniz?. Ne kadar insaflıca, mütevâzice bir hitap!.

  Deki: Rab'bimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızı hak ile açacaktır. Ve 0, öyle hakimdir, öyle hakkıyla alimdir.

   Ve ey kadri yüce Peygamber!. Onlara (Deki:) Yarın ahiret âleminde (Rab'bimiz hepimizi bir araya toplayacak) bir muhasebeye tâbi tutacak (sonra aramızı hak ile açacaktır.) bir sabit emr olan adalet ve lütuf ile ayıracaktır ki, buna muhalefete hiçbir kimse kadir olamayacaktır, (ve 0) Hikmet Sahibi Yaratıcı (öyle hâkimdir) kullarına âit hükümleri verip, muameleleri halletmeğe kadirdir, (ve o) Yüce Mâbud (öyle hakkiyle alimdir) kullarının gerek açık ve gerek gizli bütün fiillerini ve amellerini hakkiyle bilir. Ona karşı hiçbir şey gizli kalamaz ve ona hâşâ, hiçbir ortak ve benzer olamaz.

  Deki: Ona ortaklar olarak kattığınız kimseleri bana gösteriniz, hâşâ, ancak herşeye galip, yegâne hakîm olan Allah'tır.

      Ve ey sânı Yüce Peyamberl. 0 inkarcılara şunu da (Deki: O'na) o Kâinatın Yaratıcısına (ortak olarak kattığınız kimseleri bana gösteriniz) ne cür'ettir ki, bir takım mahlûkatı o Yüce Yaratıcıya ortak ediniyorsunuz?. Onlara da ibâdette bulunuyorsunuz. Onlar, hiç bir şey yaratabiliyorlar mı?. Onlar bir kimseye bir rızk verebiliyorlar mı?. Ne mümkün!. Müşriklere karşı böyle bir teklif, onların bu husustaki cehaletlerini, pek büyük hatalarını teşhir, onları uyanmaya davet hikmetine mebnidir. (hâşâ) Allah Teâlâ'dan başka bir mabûd, bir yaratıcı yoktur, (ancak herşeye galip) üstün bir galibiyete sahip ve (yegâne hâkim) açık bir hikmetle hakkiyle vasıflanmış (olan) ancak (Allah)dır. Ondan başka yaratıcılık ve mâbutluk sıfatını sahip bir zat yoktur. Artık bu gibi yüce vasıflara sahip olmayan şeylere ilahlık sıfatı nasıl yakıştırabiliyorsunuz?. Bu ne kadar cahillik ve sapıklık!. Bütün insanlığı irşada memur olan Yüce Peygamber'in gösterdiği hidayet yolunu takib etmeli değil misiniz?. Artık gafletten, cehaletten uyanmalıdır.

  Ve seni göndermedik, ancak bütün insanlar için bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak gönderdik. Fakat insanların pek çoğu bilmezler.

  kopacağı  zamanı  bir alay yoluyla soranlara karşı verilen tehdit dolu cevabı  beyân  buyurmaktadır.  Şöyle ki: (ve) Ey Son  Peygamber!, (seni) Yalnız kavmine,

 

     (Ve) 0 inkarcılar sıkılmazlar da bir alay yoluyla (derler ki: Eğer siz) Ey Peygamberlik iddiasında bulunan zât ile sana tâbi olanlar (doğru sözlü kimseler iseniz) haber verdiğiniz şeyler gerçeğe uygun ise (ne vakit bu vâd?) böyle kendisiyle müminleri müjdelediğiniz, inkarcıları sakındırıp tehdit etmekte bulunduğunuz kıyamet ne zaman kopacaktır?.

  Deki: Sizin için vaad edilmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ve ne de ileri geçebilirsiniz.

        Ey Yüce Resul!. Öyle alay eder bir tarzda senden kıyamet gününü soranlara (Deki: Sizin için vaad edilmiş) Allah katında takdir edilmiş bir (gün vardır ki) o mutlaka sizin başınıza gelecektir. O geldi mi artık siz (ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz) onu ne bir dakika tehire bırakabilirsiniz, bu sizin için asla mümkün değildir (ve ne de) o günü (ileri geçebilirsiniz) daha takdir edilmiş vakti gelmeden o kıyamet gününü meydana getiremezsiniz. Binaenaleyh sizin için lâzımdır ki, henüz o gün gelmeden uyanıp tövbe ve istiğfar edersiniz, o meydana gelecek müthiş günde ilâhi azaba maruz kalmamak için henüz fırsat var iken imân dairesine can atarak geleceğinizi temin etmiş olasınız.

     Ve kâfir olanlar dediler ki: Elbette biz ne Kur'an'a inanırız ve ne de onun önündekine. Eğer o zâlimleri Rab'lerinin huzurunda tevkif edilmiş oldukları zaman görecek olsan, -Pek şaşırtıcı bir manzara görmüş olursun- bâzısı bazısına söz çevirir, zayıf sayılmış olanlar, kendilerini büyük görmüş olanlara derki: Eğer siz olmasa idiniz, elbette biz müminler olmuş olurduk.

 

   (Kendilerini büyük görmüş) Avam tabakasına önderlikte bulunmuş (olanlar da) kendilerini savunmak için (zayıf sayılmış olanlara) kendi başkanlıkları, hükümleri altında bulunan kimselere (der)ler (ki: Biz mi sizi hidayetten alıkoyduk?.) Sizin aklınız yok mu idi ne için bize uydunuz, hak'ka tâbi olmaktan, hidayet yolunu takib etmekten geri durdunuz?. Ve Allah tarafından bir hidayet rehberi olan Peygamber (geldiği vakit?.) ne için ona uymadınız da bize uydunuz?. (Hayır.. Siz günahkârlar idiniz) siz kendi nefsinizin meyillerine tâbi oldunuz, kendinizi imândan mahrum bıraktınız, küfrü imâna tercih eylediniz.

       Ve zayıf sayılanlar da o büyüklük gösterenlere der ki: Hayır.. Gece ve gündüzdeki hiyle. 0 vakit ki, bize emrederdiniz ki, Allah'ı inkâr edelim ve onun için ortaklar, edinelim ve azabı gördükleri zaman- hepsi de- için için pişman olurlar ve kâfir olanların boyunlarına demir zincirler vurmuş olacağız. Onlar işlediklerinden başka birşey ile cezalandırılmayacaklardır.

 

     Bu mübarek âyetler, bir takım inkarcıların yalanlamasına uğrayan Yüce Resul!. Hakkında bir teselliyi içermektedir. Eski kavimler arasında da maddî varlıklarına güvenerek Peygamberlerini yalanlayan ve kendilerinin azap görmeyeceklerini iddia eden kimselerin bulunmuş olduğunu bildirmektedir. Dünyada bazı şahısların fazla veya noksan servete, çoluk çocuğa sahip olmalarının bir hikmet gereği olduğuna işaret buyuruyor. Hakiki bir şerefe, mânevi bir yakmlığa, uhrevî makamlara kavuşmaya vesile olan şeyin öyle maddî varlıklardan ibaret olmayıp imândan ve iyi amellerden ibaret bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Resulüm!, (hiçbir beldeye bir korkutucu zât göndermedik ki) Ahalisine ilâhi azab ile ihtar ederek kendilerini ilâhi dine davet eden bir Peygamber göndermedik ki, (illâ onun) o beldenin (refah içinde yaşayanları) onların reisleri, fâni şeyler ile nimetlenmiş olan zenginleri (dediler ki: Biz Şüphe yok ki,) ey bizi ilâhi azap ile korkutan zâtlar!. Sizin (kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz.) yani: Biz Allah'ın birliğine inanmayız, ah i ret hayatına kani değiliz, tebliğ et iğiniz hükümlerin bir ilâhi kitaba ait olduğuna inanmış bulunmuyoruz.İşte Ey Son Peygamber!. Şimdi saadet zamanında olduğu gibi evvelce de birçok inkarcılar, peygamberlerine karşı böyle inkarcı bir tarzda sizlere cür'et göstermişlerdi.

 

    (ve) 0 eski inkarcılar, Peygamberlerine hitaben (dediler ki: Biz malca ve evlâtça daha çoğuz) biz dünyada böyle nimetlere ermiş bulunuyoruz, (ve bir azap görecek kimseler değiliz) Demek ki: Allah bizi sevdiği için bize dünyada bu nimetleri veriyor. Artık bizi ahirette azaba uğratır mı?. Ne yanlış bir düşünce!. Onlar kendilerine verilen bu nimetlerin şükrünü ifâ edecek yerde küfür ile, isyan ile nankörlükte bulunmuş oldukları için daha ziyâde azabı hak etmiş olduklarını anlayamıyorlar.

  Deki: Şüphe yok Rab'bim, rızkı dilediği kimseye genişletir ve darlaştırır. Fakat insanların çoğu bilmezler.

    İşte onların öyle bâtıl düşüncelerini red için Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Ey Yüce Resulüm!. 0 inkarcılara (De ki: Şüphe yok Rab'bim, rızkı dilediği kimseye genişletir) hangi bir kuluna bu dünyada dilediği vakit bolca mal ve evlât verir (ve) dilediği vakit de o kuluna veya diğer kullarına rızkı (darlaştırır) onları ihtiyaç içinde, çoluk çocuktan mahrum bir hâlde bırakır. Bunlar birer hikmet ve fayda gereğidir. Bir kulunu geniş bir geçime nail etmesi, herhalde ondan razı olduğuna delâlet etmez. Bunun aksine bir kulunu dan bir geçime mübtelâ kılması, ondan razı olmadığına bir alâmet sayılamaz. Bu gibi muhtelif hayat tarzları, bu imtihan âleminin gereklerindendir, (fakat insanların çoğu bilmezler) Bu gibi çeşitli hallerdeki hikmet ve menfaati takdir edemezler. Fazla bir varlığı, bir şeref ve keramet alâmeti sanırlar, bir maddî mahrumiyeti de bir zillet ve horluğa düşme belirtisi derler. Halbuki, çok kere büyük bir varlığa kavuşmak, bir derece derece felâkete düşme yoluyla onu elde edenin daha ziyâde sorumluluk altında kalmasına sebep olur, şükrünü ifâ etmez, o varlığı gayrımeşru bir şekilde sarfederse bunun uhrevî cezasına çarpılır. Darca bir geçimde bir ibtilâ, bir imtihan vesilesi bulunur. Sahibi, ilâhi takdirine razı olup sabr ettiği takdirde uhrevî mükâfatlara nail olur.

 

   Evet.. Ey insanlar!. (Ve ne mallarınız ve ne ile evlâdınız sizi bize yaklaştıracak) Bir mânevi yakınlığa sebep olacak (yüksek bir mahiyete sahip değildir) onlar haddi zatında binen yakınlık vesilesi olamaz. Artık ne için onlara aldanmalı, başkalarına karşı böbürlenir bir vaziyet almalı, (ancak kimler imân eder) ilâhi dine sarılır (ve sâlih amelde bulunurlarsa) üzerlerine düşen dinî vazifeleri ifâ eder, meselâ: Namaz kılar, diğer ibâdetleri ifâya çalışır, meşru şekilde kazandığı malın zekatını verirse (işte onlar için yaptıkları) o güzel, ilâhi rızaya uygun (amelleri karşılığında kat kat mükâfat vardır.) öyle bir güzel amel karşılığında en az on misli mükâfata nail olurlar, (ve onlar) Öyle îman ve iyi amel sahipleri yarın ahirette (yüce makamlarda) cennet köşklerinde (emniyete kavuşmuş zâtardır) işte onları, korkudan emindirler. Nimetlerinin yok olmayacağından emin bir halde mutluca yaşar dururlar.

 

  Ve o kimseler ki: Ayetlerimiz hakkında -bizi- âciz sanar oldukları hâlde koşar dururlar. Onlar azap içinde tutulmuş kimselerdir.

     Bu mübarek ayetler de müşriklerin diğer bir kötü durumlarını tasvir etmektedir. Cenab-ı Hak'kın âyetlerini ibtâle, ilâhi nurunu söndürmeğe çalışan o inkarcıların cehennem, azabına mâruz kalacaklarını ihtar ediyor. Rızık verici Yüce Allah'ın dilediği kullarına bol bol rızk vereceğini ve dilediği kullarını da dar bir geçim içinde yaşatacağını beyan buyuruyor. Meleklere tapınmış olan müşrikleri meleklerin ahiret gününde yalanlayacaklarını ve öyle müşriklerin cehennemlere atılacaklarını haber vermektedir. Şöyle ki: (Ve o) Kâfir ve mallarının, evlâtlarının çokluğuna aldanmış (kimseler ki, âyetlerimiz hakkında) Kur'an-ı Azim'in beyanları hususunda, aleyhlerindeki ilâhi delilleri ibtâl maksadiyle ve kendi bâtıl iddialarınca bizi (âciz sanar oldukları hâlde koşar dururlar) ilâhi azaptan yakalarını kurtaracaklarını zannederler, Cenab-ı Hak'kın kendilerini cezalandırmaya kadir olmadığı hülyasında bulunurlar, işte (onlar) o ilâhi dinden mahrum, gazaba uğramış şahıslar, kıyamet günü zebaniler tarafından (azap içinde hazır tutulmuş kimselerdir) onları, o inkâr ettikleri pek kötü âkibete kavuşmuş olacaklardır.

     Deki: Şüphe yok Rab'bim, rızkı kullarından dildiğine genişletir ve onun için darlaştırır ve bir şeyden ne harcar iseniz o, onun karşılığını verir ve o, rızk verenlerin hayı.rl ısıdır.

      0 inkarcılar öyle ellerindeki dünya varlığına mı, güveniyorlar?. Re sulu Zî şanım!. Onlara ve bütün insanlara hitaben (Deki: şüphe yok Rab'bim, rızkı kullarından dilediğine genişletir) onu büyük bir geçime nail eder. Bu bir ilâhi imtihandır, bunun şükrünü bilmelidir. Ve Cenab-ı Hak, rızkı yine (onun için) o kulu için dilerse (darlaştırır) bu da bir imtihandır, bir hikmete dayanmaktadır, sabr etmek icab eder ve nimet elde olunca onun kadrini bilmelidir, onu meşru şekilde sarfetmelidir. (ve) Ezcümle elindeki (birşeyden ne infak ederseniz) Allah rızası için fakirlere, âcizlere ne gibi bir yardımda bulunur iseniz (0) Kerem sahibi Yaratıcınız (onun) o harcanan şeyin (karşılığını verir) daha dünyada iken onun bedelini ihsan eder, ahirette de sevab ihsan buyurur. Hak yolundaki bir fedakarlık, asla zayi' olmaz, (ve o) Yüce Yaratıcı (rızk verenlerin hayırlısıdır.) kullarını hiç ummadıkları yerden de rızıklandırır, ve onun takdiri bulunmadıkça kimse kimseye rızk adına birşey veremez, ondan başka hakiki bir rızık verici yoktur, başkaları ancak takdir edilmiş rızkı, insanlara kavuşturmaya birer vasıtadan başka değildirler.

  Ve o günki, onları hep toplanılmış oldukları hâlde haşredecektir, sonra meleklere derki: Ya şunlar size mi tapar olmuşlardır?.

      Hak'kın meleklere böyle bir soru yöneltmesi, sırf meleklerin yüceliğini meydana çıkarmak, onlara tapanları rezil etmek ve kınamak içindir. Yoksa Hak Teâlâ

 

    Melekler de bu ilâhi hitaba cevaben diyeceklerdir ki: Yarabbi (Seni tenzih ederiz) sen ortak ve benzerden yücesin, senden başkası mabûdluk sıfatına sahip olamaz (bizim velimiz) sığınağımız ve koruyucumuz veliyyi nimetimiz (onlar değil) o bize bağlılık göstermiş olan müşrikler değil, ancak (sensin) biz başkalarından uzak bulunmaktayız, bizimle onların arasında bir dostluk yoktur, (hayır) Yarabbi!. Sen bilirsin ki, (onlar cinlere tapar olmuşlardı) onları şeytan ve onun zürriyeti aldatmış bizim rızamız olmaksızın bize ibadet edilmesini, putlara tapılmasını o müşriklere faideli göstermişler, süslemiş bulunmuşlardı. Evet., (onların) 0 müşriklerin (birçokları onlara) cinlere, şeytanlara (imân ediciler idi.) onların aldatmalarına kapılmışlar, mahlûkattan bir kısmını mabut tanıyarak onlara da ibâdette bulunmuşlardı.

       Artık bugün bazınız bazınıza ne bir faideye ve ne de bir zarara sahip olamaz ve zulm etmiş olanlara deriz ki: 0 âteşin azabını tadınız ki, siz onu inkâr eder olmuştunuz.

  Allah tarafından da şöylece bir yüce hitap gelecektir: Ey insanlar!, (artık bugün) Bu mahşer gününde (bâzınız bâzınıza ne bir fâideye ve ne de bir zarara sahip olamaz) bugün hiçbir kimse diğer bir kimseye faide ve zarar veremiyecektir. Bugün bütün emir ve buyruk, ortaktan münezzeh olan Allah'a aittir, hakkınızda dilediği gibi muamele yapılacaktır, (ve zulm etmiş olanlara deriz ki:) 0 müşrikler hakkında ilâhi emir çıkar ki, ey müşrikler!. Şimdi siz (o âteşin azabını tadınız ki, siz) dünyada iken (onu) o cehennem ateşini tabiat ve yaratılış bakımından (inkâr eder olmuştunuz) şimdi gördünüz mü, o ne kadar bir hakikat imiş!. İşte lâyık olduğunuz cezaya kavuşmuş oldunuz.

    Ve onlara karşı bizim açık açık ayetlerimiz okunduğu vakit, dediler ki: Bu, başka değil, bir adamdır ki, sizi atalarınızın ibâdet ettikleri şeyden men etmek istiyor. Ve dediler ki: Bu -Kur'an-başka değil, sırf uydurulmuş bir iftiradır. Ve kâfir olanlar, hak için kendilerine geldiği vakit dediler ki: Bu apaçık bir sihirden başka değil.

  Bu mübarek âyetler de o münkirlerin neden azabı hak etmiş olduklarına işaret buyuruyor. Onların kendilerine karşı okunan pek açık âyetleri nasıl inkâr ettiklerini, Resûl-i Ekrem hakkında nasıl dil uzatmalarda bulunduklarını göstermektedir. Onların cehalet içinde kalmış ve küfrleri yüzünden helak olmuş eski kavimlerin tarihi hallerinden bir ibret dersi almamış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, peygamber zamanındaki müşriklerin hallerinin kötülüğünü teşhir için buyuruyor ki: (Ve onlara) 0 müşriklere (karşı) Resûl-i Ekrem'in veya ashab-ı kiramın lisâniyle (bizim açık açık âyetlerimiz okunduğu vakit) Allah'ın birliğinin doğruluğunu, şirkin bâtıl olduğunu insanların vazifelerini pek açık bir tarzda bildiren Kur'an-ı Kerim'in âyetleri okununca o müşrikler (derler ki: Bu) yani: Muhammed -Aleyhisselâm- (başka değil, bir adamdır ki, sizi atalarınızın ibadet ettikleri şeyden men etmek istiyor.) sizi putlara tapmaktan geri bırakmaya çalışıyor, sizi kendi dininizden alıkoyup kendisine tâbi kılmak arzusunda bulunuyor. Onun iddiası, bir delile dayanmış değildir, (ve) 0 müşrikler şöyle de (derler ki: Bu) Kur'an veya Allah'ın birliği iddiası (başka değil, sırf uydurulmuş bir iftiradır) yalan yere Allah'a izafe ediliyor (ve kâfir olanlar) gerek o müşrikler ve gerek ehli kitaptan olup da Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr eyleyenler, inkârlarında daha ileri giderek (hak için) gerçekleri açıklayan Kur'an hakkında veya Hz. Peygamber'in risâleti veya yaydığı İslâmiyet hakkında (kendilerine geldiği vakit) kendileri tevhit dinine, insani fazilete davet edildiği zaman bir insaflı düşünme ve tefekkürde bulunmaksızın (derler ki: Bu, apaçık bir sihirden başka değil) bu açık bir hayalden ibaret, bu bir hakikate dayanmış olmayıp bir büyü mahiyetinde bulunmakta. İşte o inkarcılar, kendi haklarındaki pek büyük bir hidayet vesilesi, bir saadet rehberini öyle takdir edemiyerek kendi cehaletlerini, hakikati araştırmaktan mahrum bulunduklarını meydana koymuş oldular.

  Halbuki, onlara ders alacakları kitaplardan vermemiştik ve onlara senden evvel -azap ile bir korkutucu göndermemiştik-.

     (Halbuki, onlara ders alacakları kitaplardan vermemiştik) Onlar asırlardan ben ümmı, cehalet içinde yaşamakta bulunuyorlardı. Kendilerini aydınlatacak bir kitaba sahip değillerdi, kendi inançlarını destekleyecek bir ilâhi kitap ise elbette ki, mevcut değildir, (ve onlara) 0 inkarcı taifeye ey Son Peygamber!, (senten evvel) Kendilerini ilâhi azap ile (bir korkutucu göndermemiştik) fetret devrinde yaşıyorlardı, bir Peygamber'e nail olmamışlardı. Artık ne oluyor ki, öyle cehaletlerinde devam edip duruyorlar?. Şimdi bütün insanlık için pek muazzam bir nimet olan Kur'an-ı Kerim'den, Hz. Muhammed'in peygamberliğinden istifadeye çal ı ş mal i değil midirler?. Ne için onlar, eski inkarcıların tarihi felâketlerinden bir ibret dersi almak istemiyorlar?.

   Ve onlardan evvelkiler de yalanlamışlardı. Halbuki, onlar, ötekilerine verdiklerimizin onda birine ermemişlerdir. Resullerimizi yalanladılar. Artık bak, benim -onları-inkârım nasıl oldu.

    (Ve onlardan evvelkiler de tekzib etmişlerdi) Nuh, Ad, Semud kavimleri gibi eski milletler de Peygamberlerini inkâr cür'etinde bulunmuşlardı, (halbuki, onlar) Asrı saadetteki müşrikler, (ötekilerine) evvelki milletlere (verdiklerimizin onda birine ermemişlerdir) o eski milletlere daha çok kuvvet, servet ve hayat müddeti verilmişti. İşte onlar (Resullerimizi tekzib ettiler) kendilerine gönderilen Peygamberlerin tebliğlerini kabul eylemediler, küfrlerinde devam etmek istediler (artık bak, benim) onları (inkârım) onlar hakkındaki kahr ve cezalandırmam (nasıl oldu!.) onlar o küfrleri yüzünden ne büyük felâketlere uğratıldılar, onları o kuvvetleri, servetleri o felâketlerden kurtaramadı. Artık onlar kadar kudretleri, varlıkları olmayan şimdiki müşrikleri, başlarına gelecek olan bir ilâhi azaptan kim kurtarabilir?. Bir kere o eski kavimlerin tarihi facialarını düşünerek onlardan bir ibret dersi almalı değil midirler?. Nelerine güvenerek, ne gibi bir doğru esasa dayanarak öyle küfr ve şirk içinde yaşamaya cür'et gösteriyorlar?. Hiç geleceklerini düşünmezler mi?.

 

  azabının gelmesinden önce (bir korkutucudan başka değildir) sırf sizi büyük bir felâketten, bir cezadan korumak içindir ki, size nasihat veriyor, size ahiret

 

  Deki: Muhakkak Rab'bim hakkı ortaya koyar, bütün gayıptan tamamiyle bilendir.

   Ey peygamberlerin en üstünü! Öyle bir takım inkarcılara, kâfirlere (Deki: Muhakak Rab'bim, hakkı ortaya koyar) hakikat ne ise onu Peygamberine vahy ve ilham buyurur. Veya hak ve hakikati ortaya koyarak onunla bâtılı atar, mahv ve yok eder, İslâmiyet'i bütün ufuklara yayılmış bir hale getirir, bu İslamiyet'in bütün ufuklara yayılması, yükselmesi hakkında ilâhi bir vâd, ve bir müjde demektir. Ve o Yüce Yaratıcı (bütün gayıbları tamamiyle bilendir.) göklerdeki, yerlerdeki bütün olayları, bütün sinları bilir. İslâm dininin gelecekte ne kadar yükselmeye, yayılmaya nail olacağı da Allah katında tamamen malûm bulunmaktadır.

  Deki: Hak geldi ve bâtıl -ise birşeyi- ne başlangıçta meydana getirebilir ve ne de iade edebilir.

  Bu mübarek âyetler de hakkın tecelli edip bâtılın yıkılmış olduğunu müjdeliyor. Resûl-i Ekrem'in kimseye bir zararı olmayıp kendisinin ilâhi vahiy sayesinde hidayete nail olduğunu bildiriyor. İnkarcıların da ileride ne kadar heyecanlara düşerek ne kadar mahrumiyetler içinde çırpınıp duracaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. 0 İslâmiyet düşmanlarına (Deki: Hak geldi) İslâm dinî ortaya çıktı veya Kur'an-ı Kerim inmeye başlaşmış oldu veya Hz. Muhammed'in peygamberliği mucizeler ile desteklenmiş bulundu, hak ve hakikat tecelli edip durdu, (ve) Ey inkarcılar!. Sizin tutmuş olduğunuz (bâtıl) ise, küfr ve isyan ise hiçbir şeyi (ne başlangıçtan meydana getirileblir ve ne de) mahv olup giden birşeyi (iade edebilir) yani: İslâmiyet'in gücü ve yüceliği karşısında küfrün bâtıl olduğu ortaya çıkmış, onun hangi birşeyi icat ve iadeye kabiliyeti bulunmadığı belli olmuştur. Ibni Mesut Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke-i Mükerreme'yi feth edince Kâbe-i Muazzama'daki üçyüz altmış putu kırıp atmış, "Hak geldi, bâtıl gitti" mealindeki âyeti kerimeyi okumuştu.

       Deki: Eğer ben sapıtmış isem şüphe yok ki, kendi şahsını aleyhine sapıtır olurum ve eğer doğru yola ermiş isem bu da Rab'bimin bana vahy ettiği şey sebebiyledir. Muhakkak ki, O -Rab'bim- işiticidir, pek yakındır.

      Ey faziletler saçan peygamber!. Senin yüceliğini itiraf etmeyen o inatçı inkarcılara (Deki: Eğer ben) Faraza doğru yoldan (sapıtmış isem, şüphe yok ki, kendi şahsım aleyhine sapıtır olurum) onun vebali, mes'uliyeti benim şahsıma ait bulunmuş olur. (ve eğer doğru yola ermiş isem bu da) böyle bir hidayete kavuşmakda (rab'bimin bana vahyettiği şey sebebiyledir) onun ihsan buyurduğu Kur'an-ı Kerim ve feyz ve hikmet sayesindedir. Binaenaleyh o Hikmet Sahibi Yaratıcının bir olan zatına sığın mal id ı r, onun Kur'ani hükümlerine riâyette bulunmalıdır ki, böyle bir hidayete kavuşmak nasib olsun. (Muhakkak ki, O) Rab'bim, o hikmet sahibi ve Yüce Yaratıcım (işiticidir) benim de, sizin de sözlerimizi işitmektedir ve o kerem sahibi mâbud, kullarına ilmen, manen (pek yakındır) onların bütün sözlerini, işlerini görür, bilir, dualarına icabet buyurur, onun yüce zatına karşı hiçbir şey gizli kalamaz.

  Görecek olsan telâşa düştükleri zaman -ne garip bir manzara görmüş olursun- artık kurtuluş yok ve onlar yakın bir yerden yakalanmışlardır.

   Ey peygamberlerin en şereflisi!. Eğer o inkarcıları (Görecek olsan telâşa düştükleri zaman) öldükleri veya mahşere sevkedildikleri veya Bedr savaşında mağlûbiyetlere uğradıkları vakit, ne acayip, ne ibret verici bir manzara görmüş olursun, (artık kurtuluş yok) Onlar o zaman kendilerini o felâketten asla kurtaramayacaklardır, (ve onlar yakın bir yerde yakalanmışlardır) Elde edilerek cezalarına kavuşturulmuş olacaklardır. 0 da, ya kabirlerinde veya cehenneme sevkedilecekleri zaman olacaktır, veyahut Bedr savaşında meydana gelecektir ki, artık o felâketten, o mağlûbiyetten kaçıp kurtulmalarına imkân kalmamış olacaktır.

  Ve demiş olurlar ki, ona imân ettik. Fakat onlara uzak bir yerden el sunmak nerede?.

    (Ve) 0 inkarcıları, haklarında ilâhi azap kararlaştığı zaman, âhiret âleminde (Demiş olurlar ki, ona imân ettik) şimdi Kur'an-ı Kerim'i veya Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ı tasdik etmekte bulunuyoruz, (fakat onlara uzak bir yerden el sunmak nerede?.) Artık ahiret gibi uzak bir yerden el uzatarak dünyadaki îmanı elde etmek kabil mi?. Ne yazık ki artık onun kabul edileceği zaman geçmiş bulunacaktır.

 

    (Halbuki,) 0 kâfirler (onu) Kur'an-ı Kerim'e, Hz. Muhammed'in Peygamberliğine, ahiret gününe îman edilmesini (evvelce) dünyadalarken (inkâr etmişlerdi) onlara inanmamışlardı. (ve gayba uzak bir yerden taş atıyorlardı) kendilerinde hiçbir bilgi, düşünce olmaksızın Resûl-i Ekrem'e hâşâ.. Sihirbaz, şair, kahin diyorlardı, Kur'an-ı Kerim'e de sihir ve şiir demekten skılmıyorlardı. Ahiret hayatını inkâra cür'et gösteriyorlardı, kendi bâtıl zanlarına göre laf atıp duruyorlardı.

     Artık kendileriyle arzu ettikleri şey arasına bir ayrılık girmiştir. Nasıl ki, evvelce onların benzerleri hakkında da yapılmıştı. Muhakkak ki, onlar şüpheye düşüren bir tereddüt içinde idiler.