Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 38. Sayfa - Bilmen

 

     (Belki o kâfir olanlar) Kendi cahilce yollarına devam etmek istiyorlar. Onlar (bir gurur) bir böbürlenmek (bir muhalefet) bir düşmanlık (içindedirler) kendilerine büyük bir kıymet veriyorlar, Yüce Peygambere karşı muhalefete cür'et gösteriyorlar, o yüzden böyle küfr içinde yaşıyorlar, başlarına gelecek ilâhi azabı hiç düşünmüyorlar.

 

      (Onlardan) O Kureyş müşriklerinden (evvel nice kavimleri) küfr ve şirke düşmüş, Peygamberlerini tasdik etmemiş oldukları için (helak ettik) çeşit çeşit felâketlere uğrattık, başlarına öyle felâketler gelince onlar (çağırışmaya) bağırıp çağırmaya, imdat istemeye (başladılar) Heyhat!, (artık kurtuluş vakti değildi) O pişmanlıkları kendilerine bir faide vermiş olamadı. Çünki, öyle kimselerin kendilerine henüz ilâhi azap gelmeden inançlarını amellerini düzeltmeleri icabeder.

 

   (ve) O kâfirler (kendilerine içlerinden bir korkutucunun gelmesinden) kendileri gibi insan nev'inden bir insanın gelip de kendilerini ihahi azaptan korkutanak îmana davet etmesinden dolayı (hayrete düştüler) o davetin faidesini takdir edemediler, o gelen zâtın ne kadar yüce vasıflar ile vasıflanmış olduğunu anlayamadılar, (ve, o kâfirler dedi ki: Bu) Bizi dine davet eden zât (bir yalancı sibirbazdır.) gösterdiği harikalar sihir kabilindendir, 0, hakikaten Peygamber değildir, Allah adına gerçek dışı beyanlarda bulunuyor.

  İlâhları bir ilâh mı kılmış? Şüphe yok bu, elbette pek fazla tuhaf birşey.

      0 kâfirler, kendilerini Yüce Peygamber'e yalan isnadına sevkeden şüphelerini şöyle bildiriyorlardı, (ilâhları bir ilâh mı kılmış) 0 Peygamberlik iddiasında bulunan, bu kadar putların mabut olduklarını inkâr ediyor da mabudunun bir ilaha mahsus olduğunu mu iddia ediyor!. (Şüphe yok ki, bu,) iddia (elbette pek fazla tubaf birşey) nasıl olur da bir ilâhtan başka tanrı bulunmamış olsun?. 0 kâfirler, öteden beri atalarının öyle birçok putlara tapınıp durduklarını görmüş oldukları için o putların Hanlığa sahip olmadığına dair olan peygamber sözünü tuhaf ve garip görmüşlerdi.

 

    (Onlardan ileri gelenler) Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden bir gurup, Resûl-i Ekrem'in kendilerini tevhid dinine davetine karşı mâkul bir cevap bulamadıkları için kendileri gibi müşriklere hitaben dediler ki: (yürüyünüz) Haydi O'nun yanından çıkıp gidiniz (ve ilâhlarınızın üzerine sabr ediniz) putlarınızın aleyhindeki sözlere bakmayınız, onlara tapınmaya devam eyleyiniz (şüphe yok ki, istenilen şey budur) yani: Muhammed -Aleyhisselâm- tevhid inancını yaymak istiyor, onun kasdettiği bundan ibarettir. Siz O'nun bu arzusuna bakmayınız, putlarınıza tapmaktan geri durmayınız, o kendi iradesini terk edecek değildir, (diye) 0 gurup meclisten (çıkıp gittiler) Hz. Peygamberin mübarek teklifini kabul etmediler.

 

     Bu mübarek ayetler de peygamberliğin Muhammed Aleyhisselâm'a ihsan buyurulmasını imkânsız gören inkarcıların ne kadar selahiyetleri dışında münasebetsizce söz söylediklerini ortaya koyuyor. Allah Teâlâ'nın dilediği kulunu peygamberlik şerefine kavuşturacağını, O'na kimsenin mani olamayacağını bildiriyor. Peygamberlerini yalanlayan kavimlerin pek fecî felâketlere uğramış olduklarına işaret buyuruyor ve alay etme yoluyla bir an evvel azaba kavuşmalarını isteyen inkarcıların nihayet korkunç bir ses ile helak olup azaba tutulacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Yoksa onların) 0 inkarcıların (yanında mıdır?.) onların selahiyetleri dahilinde midir (Herşeye galip) bulunan ve (çokça bağışlayıcı olan) dilediği kullarını af ve mağfiret buyuran (Rab'bin hazineleri?.) ki, o inkarcılar, o hazinelerde diledikleri şekilde tasarrufta bulunsunlar, dilediklerine ondan bal bol, versinler ve dilemediklerini de ondan mahrum bıraksınlar, risalet ve peygamberlik makamlarına da dilediklerini getire bil s inler?.

  Yoksa göklerin ve yerin ve aralarındakilerin mülkü, onlar için midir?, -öyle ise- sebepler içinde yükseli versinler.

    (Yoksa göklerin ve yerin ve) Bu ikisinin (aralarındakilerin mülkü onlar için midir?.) onlar böyle bir iddiada bulunabilirler mi?. Eğer faraza öyle ise (Sebepler içinde yükseliversinler.) yükselme vasıtalarile, yollariyle göklere kadar çıkarak arş üzerinde hükme başlasınlar, Rabbanî işler ve ilâhi takdirlen hakkında atıp tutsunlar, bu ne mümkün!. Bütün kâinat, bir Yüce Yaratıcının hâkimiyeti altında bulunmaktadır. 0 dilediği kullarını risalete, peygamberliğe vesair yüce nimetlere kavuşturur. Buna kim müdahale edebilir?.

  Onlar burada muhtelif guruplardan hezimete uğramış bir ordudur.

 

    Evet.. Son Peygamberi yalanlayanlar, nihayet öyle bir hezimete uğramışlardır. Nitekim (Onlardan) 0 Yüce Peygamberi yalanlayan müşriklerden (evvel Nuh kavmi) Nuh Aleyhisselâm'ı yalanlamışlardı, (ve Ad) Kavmi Hûd Aleyhisselâm'ı inkâr eylemişlerdi, (ve demir kazıklar sabibi olan) Yani: Demir dirnekler üzerine kurulmuş bir ikametgâha malik bulunan (Firavn) da Peygamberleri (yalanlamıştı.) İşte Peygamberlerini yalanlayanların hepsi de nihayet en şiddetli felâketlere, azaplara uğramışlardır.

 

    (Ve Semûd) Kavmi de Salih Aleyhisselâm'ı dinlememişti (ve Lût kavmi) Lût Aleyhisselâm'a muhalefette bulunmuştu (ve Eyke ahalisi de) Şüayb Aleyhisselâm'a karşı cephe almıştı, bunların hepsi de Peygamberlerini yalanlamıştı, (işte bunlar) Bu adları bildirilen kavimler (o guruplardır.) o Peygamberlerini inkâra cür'et etmiş, dinsiz kavimler cümlesindendirler. Artık asr-ı saadetteki inkarcı kimseler de o eski kavimler kabilinden bulunmaktadırlar.

  Başka değil, hepsi de Peygamberleri yalanladılar da artık azabım, hak oldu.

       Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Başka değil) 0 guruplardan (hepsi de Peygamberlerini yalanladılar) zaten bir Peygamberi yalanlamak, bütün Peygamberleri yalanlama hükmündedir, (artık azabım hak oldu) Onların hepsi de, azaba lâyık oldular, başlarına lâyık oldukları azap gelmiş oldu. Nitekim diğer bir kısım sûrelerde o mübarek Peygamberlerin kıssaları ve ümmetlerinin başlarına gelen felâketler gösterilmiş bulunmaktadır.

  Bunlar da ancak bir an gecikmesi olmayan korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar.

      Artık o kadar kuvvetli kavimler, küfrleri yüzünden helake uğramış olunca Son Peygamber'i inkâr eden guruplar, bir gün büyük bir azaba uğramayacaklar mı? Elbette ki, uğrayacaklardır. Şöyle ki: (Bunlarda ancak, bir an gecikmesi olmayacak) yani: pek âni bir surette vuk'u bulacak (korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar.) bunlar şimdilik yaşıyorlar, hikmet gereği köklerini kazıyacak bir azaba uğramıyorlar. Fakat takdir edilen vakit gelince, yani: İlk yahut ikinci sûra üfürme vuk'u bulunca hepsi de lâyık oldukları vezalara kavuşacaklardır, o günü bekleyip dursunlar!

 

    (Ve) 0 Peygamber zamanındaki müşrikler, bir alay yoluyla (dediler ki: Ey Rab'bimizl. Bizim için amel defterimizi) daha biz dünyada iken (hesap gününden evvel çabucak ver.) bizim ahirette azaba uğrayacağımız iddia ediliyor, şayet öyle bir azap var ise hemen başımıza getir, onu ahirete bırakma. Yahut: Görelim ki, bizim için güzel ameller mi, yoksa çirkin ameller mi yazılmış, bakalım, anlayalım!.

 

       Bu  mübarek âyetler de Peygamber Efendimize kavminin  hoş olmayan  lâkırdılarına karşı  sabr etmesini tavsiye buyuruyor.  Hz.  Davud'un da fevkalade nimetlere,

 

      Allah Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor: (Muhakkak ki, dağları emrine verdik) 0 kadar kuvvete, kudrete, yüceliğe sahip olan ve görünüşte his ve hareketten mahrum gibi görülen dağları, Allah'ın emrine itaatkâr ve boyun eğici kılmış olduk. (O'nunla beraber) Dâvud Aleyhisselâm'a arkadaş olarak (akşamleyin ve kuşluk vakti) beraberce (teşbih ederlerdi.) dağların Hz. Dâvud ile beraber teşbihte bulunmaları, O'nun için bir mucizedir. Hikmet sahibi Yaratıcı o yüce dağlarda kendilerine mahsus bir hayat, bir akıl ve bir kudret ve bir konuşma yaratmıştı da, o zaman Hz. Dâvud ile beraber onlar da teşbihe, Allah'ın zatını kutsamaya devam ediyorlardı. Allah'ın kudreti karşısında dağların bu teşbihi imkânsız görülemez, bunu te'vile hacet yok. Eğer dağların bu teşbihinden maksat, onların o büyük yaratılışları, vaziyetleri bakımından lisan-ı hal ile bir teşbihten ibaret olacak olsa, artık o teşbihi öyle iki vakte tahsis, ve Hz. Dâvud ile beraber göstermek uygun olmayabilir. Çünkü onlar bu itibar ile her vakit teşbih ve tehlilde bulunmaktadırlar. Maamafih şöyle de deniliyor ki: Dâvud Aleyhisselâm'ın sesi pek güzel idi, böyle bir ses ile tevhid ve teşbihte bulunurdu, bu sesi dağlara aksediyordu, onlar da bu sedayı aksettirerek sanki O'nunla beraber teşbihte bulunmuş oluyorlardı. Fakat Kur'an-ı Kerim'in açık beyanını kesin ihtiyaç olmadıkça böyle yoruma lüzum yoktur.

 

  Kuşları da toplanmış olarak -Ona tâbi kıldık- hepsi de 0 na yönelmiştir.

     (Kuşları da toplanmış olarak..) Hz. Davud'a tâbi kıldık, onlar da O'nunla beraber teşbihte bulunurlardı, (hepsi de) Dağlar da, kuşları da, (O'na) Dâvud Aleyhisselâm'a (yönelmişlerdi.) O'nun emrine tâbi olarak O'nunla beraber teşbihe devam ederlerdi. Evet.. Hepsi de Allah'ın emrine itaatkâr, beraberce zikr ve teşbihe devam ediyorlardı.

  Ve O'nun mülkünü kuvvetlendirmiştik ve O'na hikmet ve davaları, çözme kabiliyeti vermiş idik.

     Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuruyor: (Ve O'nun) Dâvud Aleyhisselâm'ın (mülkünü) devlet ve saltanatını heybet ile, zafer ile, pek fazla bir ordu ile (kuvvetlendirmiştik) düşmanlarına karşı pek üstün bir vaziyette bulunuyordu, (ve O'na) 0 mübarek Peygamber'e (hikmet) yani: Peygamberlik, eşyanın haki katlarına vukuf, hak ile bâtılın arasını ayırma gücü (ve davaları çözme yeteneği) davaları güzelce halletme ve çözme kabiliyeti (vermiş idik.) 0 Yüce Peygamber, öyle yüksek olgunluklarla, faziletlerle vasıflanmış bulunuyordu.

  Ve sana o davacıların haberi geldi mi?. 0 vakit ki, mabedin duvarına tırmanıp çıkmışlardı.

       (Ve) Ey Son Peygamber!. (Sana) Hz. Davud'un zamanına ait olan (o davacıların haberi geldi mi?.) o garip tarihi olayı biliyor musun?. Yani: Sen de o olaydan haberdar olmalısın, o pek ibret verici bir olay idi. (0 vakit ki,) 0 davacılar, Hz. Davud'a mahsus (ibadetgaha) alışılmamış bir şekilde (tırmanıp çıkmışlardı.) 0 Yüce Peygamberin ibadetle meşgul olduğu bir zaman, garip bir tarzda huzuruna girmiş, muhakeme zamanı olmadığı halde O'na kendi hallerini arza başlamışlardı.

 

    0 vakit ki, Davud'un karşısına girmişlerdi de, onlardan korkuya düşmüştü. Dediler ki: Korkma, iki davacı ki, bazımız bazısı üzerine tecavüz etmiş oldu. Artık sen aramızda hak ile hükmet, haksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına sevk et.

    Evet.. (0 vakit ki,) 0 davacılar öyle ansızın (Davud'un karşısına girmişlerdi de) Hz. Dâvud (onlardan korkuya düşmüştü) çünkü onlar izinsiz yukarıdan aşağıya birden bire inmiş bulunuyorlardı. 0 mübarek Peygamberin ibadet ve istirahat vaktini ihlâl etmişlerdi. 0 gelen zâtlar (dediler ki:) Ey Dâvud Aleyhissetam bizden (Korkma) biz (iki davacı) bulunuyoruz (ki, bazımız bazısı üzerine tecavüz etmiş oldu) bu tecavüzün hükmü nedir?, (artık sen aramızda hak ile hükmet) Vereceğin hükmde (haksızlık etme.) hak'tan ayrılıp uzaklaşma, (ve bizi doğru yolun ortasına şevket) adaletin gereği ne ise onu bize bildir, sonra o şekilde hükmet, bir tarafı tercih etme..

 

       Muhakkak ki, şu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu vardır. Benim için ise bir dişi koyun var. Öyle iken "onu bana bırak" dedi ve beni konuşmada mağlûp etti.

    Hz. Davud'un huzuruna giren iki şahıstan biri şöyle dedi: (Muhakkak ki, şu benim kardeşimdir) Yani: Din, meslek veya iyilikseverlik itibariyle aramızda bir kardeşlik vardır, bir bağ mevcuttur. (O'nun doksan dokuz dişi koyunu vardır) yani: 0, kadar kadına sahiptir, (benim için ise bir dişi koyun var) Ben yalnız bir kadına sahibim (öyle iken) bu kardeşim (onu) o bir koyunu da (bana bırak dedi) yani: Ondan alâkanı kes de onu bana bırak diye teklifte bulundu (ve beni konuşmada mağlup etti) o daha güzel konuşan ve daha ziyade mücadeleye, münakaşaya güç yetiren biri olduğu için bana galip geldi, ona karşı, kendi hakkımı müdafaaya kadir olamadım, sen bu hususta ne buyurursun, ey yüce hükümdar!..

 

   ilâhî bir imtihan kabul ederek hemen af dileyip kulluk secdesine kapanmış olduğunu beyan buyuruyor. Ve Hak Teâlâ Hazretlerinin o Yüce Peygamberine hilâfet

 

       Cenab-ı Hak da o Yüce Peygamber'inin o pek samimi niyazını kabul buyurmuş olduğunu şöylece beyân buyuruyor. (Artık bunun için) 0 Yüce Peygamber'in bu niyazından dolayı (O'nu) o Dâvud Aleyhisselâm'ı (bağışladik) o zannından veya zelle kabilinden olan bir muamelesinden dolayı O'nu mes'ul tutmadık, (ve şüphe yok ki, O'nun için) Hz. Davud'a mahsus (bizim katımızda) yanımızda (elbette bir yakınlık vardır) o mânevi bir yakınlığa, ebedî bir saadete adaydır ve onun için (bir âkibet güzelliği) de (vardır.) O'nun için cennette yüce makamlara ulaşmak da takdir edilmiştir.

      Ey Dâvud!. Şüphe yok ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah'ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap gününü unutmuş oldukları için şiddetli bir azap vardır.

 

  ayetlerin  Dâvud  Aleyhisselâma  işaret ettiği  kıssa  hakkında  muhtelif rivayetler vardır  ki,  onların  hiç de doğru  rivayetler olmadığını  Fahri  Razî gibi  araştırmacı

 

  Bu mübarek âyetler de bir mükâfat ve ceza âleminin varlığına bir delil olmak üzere bu kâinatın boş yere yaratılmamış olduğunu bildiriyor. Böyle bir zanda bulunan sapıtmış kimselerin ne kadar azap göreceklerini ihtar ediyor. Mü'minler ile kâfirlerin, takva sahibi olanlar ile isyan içinde bulunanların eşit olamayacaklarını ve Kur'an-ı Kerim'in ne gibi bir hikmet ve fayda için indirilmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir haşr ve neşr, bir ahiret âlemi vardır. Bütün gözlere çarpan kudret eserlteri O'na birer delildir. İşte Cenab-ı Hak O'na işaret için buyuruyor ki: (Ve göğü ve yeri ve bunların arasında olanları) Sonsuz küreleri, mahlûkları (boy yere yaratmadık) bu görülen kudret eserleri, elbette ki, birer muazzam gayeye yöneliktir. Bu hakikat gözlere çarpıp durmaktadır. Artık şüphe yok ki, insanların varlığı da bir gayeye, bir hikmete dayanmaktadır, (bu) çeşitli varlıkların boş yere yaratılmış olması (küfre düşenlerin zannıdır) Cenab-ı Hak'kın varlığını, O'nun görünen ve görünmeyen âlemdeki sonsuz kudret eserlerini takdir edemeyen inkarcıların kuruntularından ibarettir. Yoksa bütün gözlere çarpan kudret eserleri, bir hikmet sahibi Yaratıcının varlığına ve O'nun hiçbir şeyi boş yere yaratmamış olduğuna güzelce şahitlik etmektedir, (artık küfre düşmüş olanlara) öyle boş yere yaratılmış olduklarını iddia eden inkarcılara (âteşten) ibaret pek (büyük bir helak vardır) onlar cehennem âteşine atılacaklardır. Dünyada iken inkâr etmiş oldukları o ebedî cezaya uğratılmış olacaklardır. İşte küfrün ebedî cezası!.

  Yoksa imân edenleri ve sâlih sâlih amellerde bulunanları yeryüzünde fesada çalışıp duranlar gibi mi kılacağız?. Veya korunanları günahkârlar gibi mi sayacağız?

  Kâinatın Yaratıcısının bütün yaratılış eserleri gösteriyor ki: O'nun her yarattığı şey bir gayeye yöneliktir. Binaenaleyh insanların yaradılışları da, bir kısım vazifeler

 

      Evet.. (Bu) Kur'an-ı Kerim (bir kitaptır ki, O'nu) 0 hakikati beyan eden kitabı, Ey Peygamberlerin sonuncusu (sana indirdik) Levh-i mahfuzdan Cibril-i Emin vasıtasiyle sana göndermiş olduk. 0 kitap, şüphe yok ki, (mübarektir) hayr ve menfaati pek çoktur, bütün insanlığı aydınlatmaya ve dünyevî, uhrevî birnice hallerden haberdar etmeğe bir vesiledir. 0 mübarek kitap, böyle lütfen indirilmiştir. İnsanlar, O'nun (âyetlerini düşünsünler) O'nun lâtif mânâlarını, işaret buyurduğu enteresan sırları tefekkür etsinler (ve akıl sahipleri ibret alsınlar) O'ndan bir öğüt alıp hayatlarını güzelce tanzim eylesinler. Dünyaya da ahirete de meşru surette çalışsınlar, gafletten uyanıp temiz bir inanç ile yaşasınlar (diye) işte Kur'an-ı Kerim'in bizlere ihsan buyurulmuş olması, bu gibi büyük gayelere, hikmetlere dayanmaktadır. O'nun haber verdiği kıssalardan birer ibret dersi almaya çalışılmalıdır. O ilâhi kitabı gaflette okumamalıdır, O'nun yüce açıklamalarını anlamaya gayret etmelidir. O'nun gösterdiği yolu tâkibetmelidir ki, insan dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete kavuşabilsin

 

  Ve Davud'a Süleyman'ı verdik. Ne güzel kul, şüphe yok ki, O -daima Hak'ka- yönelir idi.

     Bu mübarek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm'ın muhterem pederi için ilâhî bir bağış olduğunu ve o mübarek peygamberin cihat vasıtalarına ne kadar ehemmiyet verdiğini ve kendisinin daima Hak'ka yönelik bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem sahibi Yaratıcı, Dâvud Aleyhisselâm'a olan diğer bir lûtfunu beyan için buyuruyor ki: (Ve Davud'a Süleyman'ı verdik) O'nu Süleyman adındaki pek mümtaz, pek ziyade mükemmelliklere sahip olan bir oğula kavuşturduk, (ne güzel kul) O Süleyman veya Dâvud (şüphe yok ki, O) Hak'ka (yönelici idi) daima Cenab-ı Hak'ka yönelir, tevhid ve teşbihte bulunurdu.

  O vakit ki, O'na sür'atle yürüyüp duran safkan koşu atları, öğleden sonra gösterilmişti.

     An (O vakit ki, O'na) Süleyman Aleyhisselâm'a (sür'atle koşup duran safkan koşu atları öğleden sonra) güneşin dönme vaktinden batışına kadar (gösterilmişti) o, cihad vasıtalarının hâllerini dikkate almış, salâhiyetlerinin derecesini anlamak istemişti.

 

  Dedi ki: Ben Rabbim'in zikrinden dolayı hayrı severcesine -o atları- seviverdim. Nihayet -güneş veya atlar- hicap ile gizlenmiş oldu.

       Süleyman Aleyhisselâm (Dedi ki: Ben Rab'bimin zikrinden dolayı) Yani: Tevrat gibi ilâhî kitaplarda övülmüş olduklarından dolayı (hayrı severcesine) o atları ■.seviverdim) onlara kalben muhabbet besledim. Çünkü onlar, birer cihad vasıtasıdır, (nihayet) Güneş veya o atlar (hicap ile gizlenmiş oldu) Yani: Hz. Süleyman, onlara bakıp dururken onlar, yürüyerek gözden gaip oldular. Veya gecenin karanlığı ile ve toz toprak gibi şeylerin perde olmalariyle o atlar görünmez bir hale geldiler.

  Dedi ki: Onları bana iade ediniz. Hemen bacaklarını ve boyunlarını silip okşadı.

     Hz. Süleyman, hizmetçilerine emrederek (Dedş ki: Onları) o görünmez bir hale gelen atları; artık (bana iade ediniz) getiriniz, yerlerine yerleştiriniz, onların ne kadar mükemmel nakil vasıtaları olduğu anlaşılmış oldu. 0 atlar tekrar huzura iade edilince Hz. Süleyman, onların (hemen bacaklarını ve boyunlarını silip okşadı) kendi nazarında o atların ne kadar kıymetli ve muhafazaya lâyık olduklarını bu iltifatiyle de göstermiş oldu. Süleyman Aleyhisselâm'ın o cihat vasıtaları hakkındaki bu muamelesi,  onlara riayetin, güzelce bakmanın lüzumuna işaret etmektedir. Çünki onlar ile düşmanlara karşı cephe alınır, onlar ile düşman kuvvetleri bertaraf edilir ve

       daha birçok faideler temin edilir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulmuştur. Yani: Atların cephelerinde -kendilerinde- kıyamete kadar hayr bağlanmıştır, onlardanistifadeolunur.

 

    Bu mübarek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm'in hayat tarihine ve kavuştuğu pek muazzam bir hükümet ve saltanata ve kendisinin Allah katındaki yüce mevkiine dair şöylece beyanatta bulunmaktadır. (And olsun ki, biz Süleyman'ı imtihan ettik.) O'nu hikmet gereği bir ağır hastalığa mübtelâ kıldık, (ve tahtının üzerine bir ceset olarak bıraktık) 0 hastalığın tesirinden dolayı sanki hayattan mahrum kalmış gibi bir halde bulunur olmuştu, (sonra tekrar) şifa bulup tahtına (donuverdi) yine tam bir sıhhatle memleketinin işlerini idareye başladı.

 

    Allah Teâlâ da Hz. Süleyman'ın duasını kabul buyurmuş olduğunu şöylece beyan buyuruyor: (Artık rüzgarı onun emrine verdik) rüzgârlar, O'nun emrine itaat edici oldular. (O'nun emriyle dilediği gibi yere kolaylıkla akar giderdi) O'nun istediği tarafa O'nun arzusu doğrultusunda esip durmaya başlamışlar, O'nun hâkimiyeti bu suretle de kuvvetlenmiş oldu. Düşmanlarına karşı ordularını pek kolaylıkla şevke muvaffak olmuş bulundu.

  Şeytanları da, her bir bina yapıcı ve dalgıç olanı da -emrini verdik.-

   Evet.. Süleyman Aleyhisselâm'ın emrine (Şeytanları da) verdik, şeytanlardan (herbir bina yapıcı ve dalgıç olanı da) O'nun emrine verilmiş oldu. Artık Hz. Süleyman, büyük kaleler, köşkler vesaire yapılmasını isteyince şeytanları da çalıştırıyordu. Ve denizlerden inciler, mercanları vesair kıymetli şeyleri de yine şeytanlar vasıtasiyle dışarı çıkartabilmişti.

  Başkalarını da demir halkalarla bağlı oldukları halde -emrin verdik-

     (Başkalarını da) Şeytanlardan inatçı, emre itaatten kaçınır olanları da bir ceza olarak (demir halkalarla bağlı oldukları halde) Hz. Süleyman'ın emrine verdik. Tâki, onların şerlerinden korunulsun ve başkalarına da bir ibret numunesi olsun. Süleyman Aleyhisselâm'ın bu gibi tasarruflara muvaffak olması, onun için bir mucize idi. Bunların ayrıntılarını, onları ne şekilde idareye ve kayda, habse muvaffak olduğunu Allah'ın ilmine havale ederiz.

  -Dedik ki- Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesapsız ikram et veya tutuver.

    Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: Süleyman Aleyhmsselâm'a dedik ki: (Bu bizim ihsanımızdır.) Sana verdiğimiz bu mülk ve saltanat ve böyle şeytanların vesâirenin üzerlerine hâkimiyet ve galibiyet sana mahsus ilâhi bir lütuftur. (artık dilediğine hesapsızca ihsan et) Buna selahiyetin vardır (veya tutuver) dilediğine bırşey verme, bu da senin görüşüne bırakılmıştır.

  Ve şüphe yok ki, onun için bizim katımızda bir yakınlık ve bir de dönülecek güzel bir yer vardır.

     (Ve şüphe yok ki, O'nun için) Süleyman Aleyhisselâm'a ait (bizim katımızda) ahiret âleminde (bir yakınlık) bir keramet, bir yücelik bir mânevi yakınlık vardır, (ve bir dönülecek güzel bir yer vardır) O da nimet cennetleridir. Evet.. Hz. Süleyman, öyle dünyada da, ahirette de tam bir mutlulukla, Allah'ın lütfuna kavuşarak yaşamış olacaktır. Cenab-ı Hak, bizleri de o Yüce Peygamber'in şefaatine, iltifatına eriştirsin. Amin.. Hz. Dâvud ile Hz. Süleyman'ın kıssaları için Enbiya Sûresi'ne de bakınız!.

  Kulumuz Eyyûb'u de an. O vakit ki, Rab'bine seslendi: Şüphe yok ki, şeytan bana bir meşakkat ile ve bir eziyet ile dokundu, -dedi-,

    deniliyor  ki:  Eyyûb Aleyhisselâm,  çokça  servete,  çoluk ve çocuğa ve fazlaca  sıhhat ve afiyete  kavuşmasından  dolayı  şeytanın  bir vesvesesi  tesiriyle  kibre

 

     Eyyub Aleyhisselâm'ın dua ve niyâzi üzerine vahiy yoluyla kendisine denildi ki, Ya Eyyubl. (Ayağını) Yeryüzüne (çarpıver) o da ayağını yere çarptı. Derhal sular akmaya başladı. Yine Allah tarafından vahy olundu ki: (işte bu, soğuk yıkanılacak ve içilecek bir su) Bundan hem iç ve hem de yıkan, şifa bulursun.

 

   Cenab-ı Hak, Eyyûb Aleyhisselâm hakkındaki diğer bir lütf ve ihsanını da şöylece beyan buyuruyor. (Ve O'na) Hz. Eyyub'e (tarafımızdan bir rahmet ve akıl sabiplerine bir ibret) sabrın ne güzel neticelere vesile olduğuna dair alamet (olmak üzere hem ailesini) verdik yani: Onları dağılmış bir hale gelmiş olmaktan kurtararak yine Hz. Eyyûb'un yanında topladık, yeni bir hayata kavuşturduk (hem de onlar ile beraber onların mislini) de verdik (bağışladık.) onun çoluk ve çocuğunu bilâhara iki kat arttırmış olduk. Bütün bunlar, sabr edenlerin, Allah'ın takdirine razı olanların mükâfatlara kavuşacaklarına bir delildir. Bunu elbette güzel akıl sahipleri takdir ederler.

      -Ve ona emr olundu ki:- Eline otlardan bir küçük demet al, sonra onunla vur ve yeminini bozmuş olma. Muhakkak ki, biz onu sabr edici -bir kul- bulduk. Ne güzel kul!. Şüphe yok ki, 0 -hakka-yönelirdi.

 

   Bu mübarek âyetler de Hz. İbrahim ile diğer beş Peygamberin üstün vasıflarına, onların Allah katındaki seçkin mevkilerine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammedi. (Ve) İbadet ve itaat hususunda (kuvvet ve) ilâhi dinin yüceliğine, sırlarını bilme itibariyle (basiret sahibi olan) muhterem (kullarımız) ve Peygamberlerimiz bulunan (İbrahim'i ve) O'nun oğlu olan (Ishâk'ı ve) O'nun oğlu bulunan (Yakub'u da an) onların da Allah'ın dinî uğrunda ne kadar fedakârlıklarda bulunduklarını, ne kadar meşakkatlere karşı sabr ve sebat göstermiş olduklarını an, onların ne kadar ibadet ve itaatla meşgul ve marifetullah ile vasıflanmış olduklarını kavmine bildir.

 

  Şüphe yok ki, biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlaslı kimseler kılmıştık.

   Cenab-ı Hak o muhterem Peygamberlerini şöyle vasıflandırıyor. (Şüphe yok ki, biz) yüce zâtım (Onları) o Peygamberleri (özellikle ahiret yurdunu düşünen) o ebedî âlemdeki saadete ulaşma maksadiyle ibadet ve itaate devam eden (ihlâslı kimseler kılmıştık) onları, pek fazla bir kalp samimiyetine kavuşmuş, tam bir zevk ile ibadet ve itaate devam etmişlerdir. İşte o mübarek zâtlar, akıllı ve düşünen bir insanlık topluluğu için en mükemmel birer örnek olmuşlardır.

  Ve muhakkak ki, onlar bizim katımızda elbette ki, seçilmişler den, hayırlılardandırlar.

  (Ve muhakkak ki, onlar) 0 seçkin, müstesna zatlar (bizim katımızda) Allah'ın zatının manevî katında (elbette ki, seçilmişlerden) insanlık arasında en seçkin, en üstün olan kullarındandırlar ve (hayırlılardandırlar.) en ziyade hayır ve iyiliğe çalışan, bütün insanlık hakkında hayrı tavsiye eden zatlardan bulunmuşlardı. Binaenaleyh onların Allah katındaki mevkileri elbette ki, pek büyüktür.

  Ve İsmail'i ve Elyesa ve Zülkifl'i de an ve hepsi de hayırlılar dandırlar.

  (Ve) Ey Peygamberlerin Efendisi!. Muhterem Peygamberlerden olan (İsmail'i ve Elyese'i ve Zülkifl'i de an) onların da pek mükemmel olan tarihi hallerini kavmine anlat. Onların Allah'ın dinî yolunda ne kadar çalıştıkları, o uğurda ne kadar fedakarlıklarda bulunduklarını ve sabr ve sebat göstermiş oldukları düşünülsün, (ve hepsi de hayırlılardandırlar) Evet.. 0 zatların hepsi de hayr ile, insani olgunluklar ile hakkıyla vasıflanmış, Allah katında üstün, mübarek kullardan ibaret bulunmuşlardır. Allah'ın rahmeti hepsi üzerine olsun.

 

    O varacakları makam ise (Adn cennetleridir.) içinde devamlı olarak durup kalacakları pek kıymetli bahçeler, bostanlar, köşklerdir. (Onlar için kapıları açılmış olarak) hazır bulunmaktadır. Yani: O takva sahipleri için o cennetlerin kapıları melekler tarafından açılmış, kendileri karşılanarak selâmlanmış bulunacaklardır. Bu ilâhi beyan, o cennetlerin pek geniş, pek güzel, pek açıcı olduğuna işaret etmektedir.

  Orada -koltuklara- yaslamalardır. Orada birçok meyveler ve içilecek şeyler isteyeceklerdir.

     O takva sahibi zâtlar, ^Orada) o cennetlerde tahtlar üzerinde, koltuklara (yaslamalardır.) rahat rahat oturup nimetlere erişmiş bulunacaklardır. (Orada birçok meyveler ve içilecekler şeyler) Vardır ki, onlar fevkalade lezzetli, neşe verici oldukları için o takva sahipleri, bunları kendi hizmetçilerinden (isteyeceklerdir) burada şuna da işaret buyurulmuş oluyor ki: Cennet ehlinin yiyip içmeleri bir ihtiyaçtan, hayatlarının devamını temin mecburiyetinden kaynaklanmış olmayacaktır, onlar ebedî bir hayata erişmiştirler. Onların yiyip içmeleri sırf lezzet almak ve eğlenmek içindir.

  Ve onların yanlarında gözlerini -kocalarına- dikmiş, yaşları müsavi -güzeller vardır.

       (Ve onların yanlarnda) O cennetlere kavuşan mes'ut kulların yanlarında (gözlerini) kocalarına (dikmiş) onlara bir fevkalade bir muhabbet ile bakıp başkalarına bakmayan (yaşları eşit) güzeller, temiz tabiatlı eş (ler vardır.) bu eşler, rivayete göre otuz üçer yaşlarında bulunacaklardır. Bunların aralarında böyle yaşça güzelce bir eşitliğin bulunması, bunların eşit bir muhabbete, bir muameleye tâbi tutulacaklarına, aralarında bir rekabet ve adalete zıt bir muamelenin bulunmayacağına işareti içermektedir. Bunların kocalarına eşit bir vaziyette bulunacakları da düşünülebilir.

  İşte hesap günü için size va'dedilen şeyler bunlardır -denilecektir-.

    Artık o takva sahipleri arasındaki: (İşte hesap günü için size va'dolunan şeyler, bunlardır) Siz ahiret âleminde böyle çeşitli nimetlere, ilâhi lütuflara kavuşacaksznız. Bu, Allah'ın bir va'didir ki, herhalde meydana gelecektir. İşte îmanın, takva sahibi olmanın ebedî mükâfatı!.

  Şüphe yok ki, bu, elbette bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur.

     Cenab-ı Hak, şöyle de buyuruyor: (Şüphe yok ki, bu) Beyan olunan güzel güzel nimetler, (bizim rızkımızdır) tek olan zatımın sizlere ihsan etmiş olduğu ebedî nimetlerdir, kerametlerdir (bunun için bir tükenmek yoktur.) Ey cennet ehli!. Siz bu sonsuz nimletlerden ebediyyen yararlanıp zevk ve sefa içinde yaşayacaksınızdır. Ne büyük bir ilâhi müjde!.

 

      Evet.. Onlar için (Cehennem vardır) o ateşli yer hazırlanmıştır (ona yaşlanacaklardır.) onun içine gireceklerdir, onun şiddetlerine mâruz kalacaklardır, (artık) O cehennem (ne fena döşek?.) onun içine düşecek olanlar, onun o müthiş hararetlerine nasıl tahammül edebilecekler?. Bir kere bu âkibeti düşünmeli değil midirler?.

 

     Evet.. O kâfirler hakkında (İşte o.) azab takdir edilmiştir. (Artık onu tatsınlar) Onun tesiriyle yanıp yakılsınlar. O (son derece sıcaktır) yüzlerin derilerini soyar durur (ve) o (gövdelerden çıkan irindir) pek ziyade fena kokulu bir sıvı halindedir. Veya kısmen de son derece soğuktur, içilmesine takat getirilemez veya pek müthiş bir azaptır ki, onun mahiyetini ancak Allah Teâlâ bilir.

 

  Ve onun şeklinden başkaca da çiftler vardır.

  Cehennem ehline mahsus azaplar, onlardan ibaret değildir, (ve onun şeklinden) 0 bildirilen azapların benzerlerinden (başkaca da çiftler) çeşitli sınıflardan azaplar da (vardır) ve daha nice meşakkatli şeyler, zehirli zakkum ağaçları ve diğerleri de mevcuttur.

  Şunlar, sizinle beraber -ateşe- dalıvermiş bir topluluktur. Onlara bir merhaba yok muhakkak ki, onlar o ateşe gireceklerdir.

  Cehennem bekçileri; evvelce cehenneme atılanlara sonradan atılacakları göstererek diyeceklerdir ki: (Şunlar) Şu cehenneme sevkedilen diğer bir topluluk (sizinle beraber) âteşe (dalıvermiş bir topluluktur) onlar da sizinle beraber şiddetle azab göreceklerdir. Sonra cehennem bekçileri veya öyle evvelde cehenneme atılmış olanlar, o sonrakilere, yani dünyada iken kendilerinin aldatmalarına kapılmış bulunanlara diyeceklerdir ki: (onlara bir merhaba yok) Onlar için bir genişlik, azapdan bir kurtuluş bulunmasın, (mubakkak ki, onlar, o âteşe giricilerdir) Onlar kendi kötü amellerinden dolayı şimdi cehennem ateşine atılmaya lâyık olmuşlardır.

  -Onlar da- Derler ki: Hayr.. Sizlersiniz -o bedduaya daha lâyık- sizin için merhaba yoktur. Belki o küfrü, bizim için siz sundunuz. Artık ne kötü bir yerdir.

    Onlar da, yani: Sonradan cehenneme atılanlar da o evvelki atılanlara, dünyada iken kendilerine tâbi olmuş, aldatmalarına kapılmış bulundukları kimselere (Derler ki: Hayır.. Sizlersiniz) o bedduaya daha ziyade lâyık olanlar. Binaenaleyh asıl (sizin için merhaba yoktur.) Siz şimdi cehennemde hiçbir rahat yüzü göremeyeceksiniz. Zira bizi de siz sapıttınız, (belki o küfrü bizim için siz sundunuz) Bizi siz saptırarak o küfre düşürdünüz, (artık ne kötü bir yerdir) O ateş sizin için de bizim için de, artık bu, hepimiz için müthiş ve daimi bir ikametgâh bulunacaktır, diyeceklerdir.

 

   Ve dünyada iken aldatmalara kapılmış olanlar, kendilerine tâbi olmuş oldukları aldatıcı kimseler hakkında (Derler ki: Ey Rab'bimizl. Bize bunu kim sundu ise) bizi

 

   (Ve) 0 azgınlar, cehenneme atılınca (derler ki: Bize ne oluyor ki, bir takım erkekleri görmüyoruz?.) şimdi onlar ne ise bizimle beraber bu cehennlemde bulunmuyorlar?. Bu görmedikleri kimselerden maksatları, onların dünyada iken zelil, azaba lâyık gördükleri ve kendileriyle alay etmiş oldukları bir takım fakir müslümanlardır. (ve bizim onları en şerli kimseler sayar idik.) Ebu Cehl gibi müşrikler, kendi maddî servetlerine, mevkilerine güvenerek Hz. Ammar, Habbab, Bilal Habeşî, Selman-ı Farisî gibi ashab-ı kiram'ın fukarasından olan pek muhterem zatlara kıymet vermez, onların dünyevî bir servete sahip olmadıklarını bir kusur sanar, onlar ile alay etmeye cür'et eder, onların cehennem ehli olduklarına inanırlardı.

  Biz onları maskaraya alırdık. Yoksa onlar gözden mi kaçtı?

 

    Cenab-ı Hak da şöyle buyuruyor: (Şüphe yok ki, bu) Haber verilen hal, o kâfirlerin azab göreceklerine dair bilgi verilen şey (elbette sabittir) o bir hakikattir ve (o ateş ehlinin birbiriyle husumeti) cehennemde yapacakları münakaşa ve tartışmaları muhakkaktır. Herhalde meydana geledektir. Artık o müthiş âkibete hazırlansınlar.

  Deki: Ben şüphe yok ki ancak bir uyarıcıyım ve tek, kahhar olan Allah'tan başka ilâh yoktur.

     Bu mübarek âyetler de Resûl-i Ekrem'in insanlığı Allah'ın azabından kurtararak hidayet yoluna sevketmekle emrolunduğunu ve onun Allah'ın sıfatlarını ümmetine nasıl tebliğ edip öğrettiğini gösteriyor. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar riayete lâyık bir semavi kitap olduğuna işaret ediyor. 0 Yüce Peygamberin melâike-i kiramın hallerini ilâhi vahiy ile öğrenmiş olduğunu ve onun ne gibi mühim bir vazifeden dolayı ilâhi vahye kavuşmuş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Müşriklere (De ki: Ben şüphe yok ancak bir uyarıcıyım) taki, siz küfr içinde yaşayamazsınız, Allah'ın emrlerine muhalefet ederek azaba uğramış olmayasınız, yoksa ben bir zorbacı, bir sihirbaz, bir zalim değilim, sizden dünyevî bir menfaat beklemiyorum ve hepimizin söylemesi gerekmektedir ki: (Tek) Ortaklıktan, çokluktan uzak olan ve (kahhâr) bütün mahlûkat üzerinde galip, hâkim bulunan (Allah) Teâlâ'dan (başka ilâh yoktur) ilahlık, mabutluk ve hâkimiyet O'na mahsustur.

  Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rab'bi -O'dur-. 0 herşeye galip, çok bağışlayıcı olandır.

     Evet.. (Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rabbi) O'dur. Bütün bunların yaratıcısı, koruyucusu olgunluğa eriştiricisi 0 hikmet sahibi Yaratıcıdan başkası değildir. (0) Kerem sahibi Mabûd (herşeye galip) dir. O'nun kuvvet ve azameti herşeyin üstündedir, kendisinde hâşâ mağlubiyet, acizlik asla: Düşünülemez ve o Yüce yaratıcı (çok bağışlayıcı olandır) dilediği kulunu affeder, yüce zatına karşı olan kusurlarından dolayı pişman olup tövbe eden kullarını da hesaba çekmez, isterse o kusur pek büyük olmuş olsun. Artık o kadar yüce vasıflara sahip olan Kerem Sahibi bir Yaratıcıya kullukta bulunmak, O'nun ortak ve benzerden uzak olduğunu itiraf etmek bütün insanlar için en mühim, en birinci bir vazife değil midir?. Bunun hilâfına hareket edenler, kendilerini Allah'ın kahrından nasıl kurtarabilirler.

  Deki: Bu -Kur'an- pek büyük bir haberdir.

    Ey âlemlere rahmet olan Son Peygamber!. 0 kendilerini vahdet dinine davet ettiğin insanlara (Deki: Bu) size hükümlerini tebliğ ettiğim Kur'an-ı Kerim (pek büyük bir haberdir.) sizi Allah'ın birliğinden, Hz. Muhammed'in peygamberliğinden haberdar ediyor. O'nun Peygamberlere ve eski kavimlere dair verdiği haber, insanlık için bir uyanma vesilesidir. O ne kadar yüce, faide verici bir haberdir. Bunu takdir etmeniz icabetmez mi?.

  Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.

      Halbuki, ey bir takım gafilleri. (Siz ondan) O sizin için bir kurtuluş rehberi olan Kur'an'dan, onun ihtiva ettiği pek faideli haberlerden (yüz çeviriyorsunuz) gafletten ayrılmak istemiyorsunuz, onu tefekkür edip de îman şerefine, ebedî selâmete kavuşmak arzusunda bulunmuyorsunuz. Bu ne kadar cehaleti.

  Onlar orada tartışırken benim için mele-i a'la hakkında hiçbir bilgim yok idi.

     Evet.. 0 Kur'an, o ilâhi vahiy, pek muazzam bir haberdir, onun sayesinde nice meçhul şeyler hakkında bilgi edinilmektedir. Kısacası (Benim için melei âlâya) melâike âlemine, onların Hz. Adem'e karşı secde ile mükellef olduklarına, iblisin o secdeden kaçındığına vesaireye dair onların (tartışmada bulundukları zamana) ait bende bir (bilgi yok idi) bunlardan vaktiyle haberdar değilim. Bilahara bunlara dair bilgim, o Kur'an-ı Kerim'in verdiği haberler sayesinde meydana gelmiştir.

  Bana vahy olunmuyor, ancak ben şüphe yok apaçık bir uyarıcı olduğum için -vahy olunuyor-.

     Şimdi bana (Vahy olunmuyor) Kur'an-ı Kerim'in ayetleri bana nazil olmuyor (ancak ben şüphe yok bir apaçık uyarıcı) insanlığı Allah'ın azabından haberdar ederek kurtuluş yoluna sevk etmeğe memur (olduğum için) bana vahy olunuyor. Ben de size, Allah tarafından haberdar olduğum şeyleri tebliğ ediyorum, size bir cebirde, zorlamada bulunmuyorum. Bunları güzelce takdir ederek gerektirdiği şekilde hareket etmeniz icab etmez mi?.

  Ve hatırla o zamanı ki, Rab'bin meleklere demişti ki: Şüphe yok, ben çamurdan bir insan yaratacağım.

     Bu mübarek âyetler de Melei âlâya dair ayrıntılı şekilde bilgi veriyor. Adem Aleyhisselâm'ın yaratılış şekline ve Allah katındaki ehemmiyetine işaret buyuruyor, meleklerin ilâhi emre olan itaatlarını, Iblis'in de bu itatten kaçınmış olduğu için kovulmuş ve ebediyyen lanete mâruz bulunmuş olduğunu beyan ediyor, kibr ve hasedin kötülüğünü ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Yüce Resulüm! (hatırla o zaman ki, Rab'bin meleklere demişti ki) yani: Yüce sânına lâyık bir şekilde onları haberdar buyurmuştu ki: (şüphe yok ben çamurdan) toprak ile sudan (bir insan yaratacağım) Adem adındaki bir zât, meydana getirilmiş olacaktır.

  İmdi onun yaradılışını tamamladığım ve içerisine ruhumdan üfürdüğüm zaman hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.

   (İmdi onun yaradılışını tamamladığım) Cismini yoğun bir surette şekillendirip (içerisine ruhumdan) ilâhi kudretimle yaratmış olduğum ruh adındaki latif cisimden, hayat kuvvetinden (üfürdüğüm zaman) yani: O ruhun geçişi ile, yayılmaya başlamasiyle o insana hayat vermiş olduğum vakit (hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın) onun bir yaratılış harikası olduğunu, Allah'ın feyzine kavuşmuş bulunduğunu dikkate alarak ona karşı bir selâm ve dua makamında olmak üzere secdeye varın. Bu bir hürmet secdesidir, bir ibadet ve tanrılaştırma secdesi değildir. Allah'ın emnine uymanın mükemmel bir nişanesidir.

  Bunun üzerine melekler hepsi de cümleten secde ediverdiler.

   (Bunun üzerine) Hz. Adem'in vücudu yaratılmış kendisine hayat ihsan olununca bütün (melekler) almış oldukları ilâhi emre uyarak (hepsi de cümleten) birlikte olarak Hz. Adem için (secde ediverdiler) hiçbiri geri kalmaksızın aynı zamanda o hürmet vazifesini yerine getirmiş oldular.

  İblis müstesna. O böbürlenmek istedi ve kâfirlerden oldu.

     (İblis müstesna) Melekler arasında bulunduğu için o secde ile kendisi de mükellef bulunmuş olan şeytan ise bu secdeye iştirak etmedi (o böbürlenmek istedi) kendisini daha büyük gördü, secdeye tenezzül etmedi (ve) öyle ilâhi emre karşı kibirlenip muhalefet ettiği için (kâfirlerden oldu) işte Allah'ın emrine muhalefetin neticesi!.

 

    Cenab-ı Hak, mukaddes zatına lâyık bir şekilde (Buyurdu ki: Ey İblis!. İki elimle) yani: Bir kimsenin yardımı ve ana baba vasıtası olmaksızın sırf ilâhi kudretimle, hikmet gereği olan ilâhi irademle (yarattığıma) insanlığın babası olan Adem Aleyhisselâm'a karşı (secde etmekten seni ne şey alıkoydu?.) hâlbuki, hiçbir şey seni, o husustaki ilâhi emre riayetten geri bırakmamalı idi. Hiçbir nefsani tesir altında kalmamalı idin, yoksa (kibirlenmek mi istedin?.) Yüce Yaratıcının emrine karşı kibirlenmek hiç uygun olabilir mi?. (Yoksa sen yükseklerden mi oldun?.) kendisine karşı secde ile emr olunduğun zatın üstünde bir mertebeye sahip bulunduğuna mı inandın da böyle bir muhalefete cür'et gösterdin. Bu ne kadar cahilce bir hareket!. Allah Teâlâ Hz. Adem'i iki mübarek eliyle yaratmış olduğunu beyan buyuruyor. Bu ise Hz. Adem'in kadrinin yüceliğini, onun yaradılışına itina buyurulduğunu misâl yoluyla göstermektedir. Cenab-ı Hak'kın ele ihtiyaçtan uzak olduğu açıktır. Bundan asıl maksat, Adem Aleyhisselâm'ın ne kadar ilâhî lütfa mazhar bulunmuş olduğuna işarettir. Artık öyle bir zata karşı, kibirli bir vaziyet almak, herhangi bir mahlûk için nasıl uygun olabilir?.

  -İblis- dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın.

   İblis ise kendi cehaletini teşhir ederek (Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım.) kendisine karşı secde ile emrolunduğum zâttan daha üstün bulunmaktayım. Çünki (Beni âteşten yarattın, O'nu ise çamurdan yarattın) o bana denk bile değildir. Artık ona nasıl secde edebilirim?. Halbuki, Mel'un İblis, büyük bir hataya düşmüş bulunuyordu. Birşeyin kıymeti yalnız meydana geldiği madde ve unsur itibariyle değil, belki ona Cenab-ı Hak'kın verdiği bir şeref ve üstünlük itibaniyledir. Ateşin bazı özellikleri olduğu gibi, toprağın da birçok özellikleri vardır. Toprak bir nice faideli şeylerin büyüyüp gelişmesine hizmet etmektedir. Bununla beraber her ilâhi emir bir hikmete dayanmış olduğundan mahlûkun vazifesi o emre itaat etmektir. Hikmet sahibi Yaratıcının hiçbir emr ve yasağını hiçbir mahlûkun tenkide, redde selâhiyeti olamaz.

  -Allah Teâlâ'da- buyurdu ki: Hemen oradan çıkıver. Çünki sen şüphe yok ki, kovulmuşsundur.

     Şeytan öyle kibirli bir ifade de, bozuk bir kıyasta bulununca Allah Teâlâ da (Buyurdu ki:) Ey İblis!. (Hemen oradan çıkıver) Cennetten ayrıl veya melekler arasında durma, onların topluluğu arasından çık git veya vücudun güzeliğinden, beyazlığından; nuraniyetinden mahrum kal, çirkin, karanlık bir manzara teşkil et. Bencilliğin cezasına uğramış ol. (çünkü sen, şüphe yok ki, kovulmuşsundur.) Sen ilâhi emre muhalefetinden dolayı kovulmuşsun, her hayr ve kerametten mahrum bırakılmışsındır. Artık sen cennette, seçkin topluluklar arasında bulunamazsın.

  Ve muhakkak ki, lanetim kıyamet gününe kadar senin üzerinedir.

 

   Bu mübarek âyetler de Mel'un Iblis'in kıyamete kadar yaşaması hakkındaki temennisinin kabul buyurulmuş olduğunu ve onun kimleri aldatıp kimleri aldatmayacağını bildiriyor. 0 kovulmuş İblis, ile aldatacağı kimselerin cehenneme atılacaklarını ihtar ediyor. Resûl-i Ekrem'in de tebliğ ettiği dinî hükümler karşılığında insanlardan bir ücret istemediğini ve onları zorluklara düşürmediğini beyan buyuruyor. Kur'an-ı Kerim'in de nasıl bir gerçek öğüt olduğunu ve onun haber verdiği şeylerin gelecekte gerçekleşip bilineceğini ilân buyurmaktadır. Şöyle ki: İblis de cennetten kovulunca (Dedi ki: Yarabbi öyle ise) madem ki, beni kovdun ve lanete mâruz kıldın (bana) Adem'in ve zürriyyetinin (tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver.) beni ikinci sûra üfürülünceye kadar yaşat. İblis, bu temennisiyle ölümden kurtulmak ve Adem oğullarını devamlı olarak aldatmaya çalışmak istemiştir.

  -Cenab'ı Hak da- buyurdu ki: Haydi, sen muhakkak ki, mühlet verilenlerdensin.

   Cenab-ı Hak da, Iblis'in uzun bir müddet yaşaması zaten hikmet gereği takdir edildiği için (Buyurdu ki: Haydi sen, muhakkak ki, mühlet verilenlerdensin) senin uzun bir müddet yaşamana müsaade olunmuştur. Senin bunu temennide bulunman, fazladır.

  O bilinen vakit gününe kadar..

     Evet.. (O) Allah katında (bilinen günün vaktine kadar..) mühlet verilmiştir. Sen ilk sûra üfürülünceye kadar yaşayacaksın, o zaman sen de ölecek sonra tekrar hayata erdirilerek cehenneme sevkedileceksindir.

  -İblis de- dedi ki: Senin mutlak kudretine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım.

     İblis de, (Dedi ki:) Ey Yüce Yaratıcı (senin izzetine yemin ederim ki, elbette onların) Adem oğullarının (hepsini azdıracağım) isyanları süsleyerek onları aldatmaya çalışacağım, onları da benim gibi cehennem ehli kılacağım.

  Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş olan kullarım müstesna.

     (Ancak onlardan) O Adem oğullarından (ihlâsa erdirilmiş) Allah tarafmdan masumiyete ermiş, korunmuş, ibadet ve itaate muvaffak kılınmış (olan kulların müstesna) şüphe yok ki, ben onları şaşırtmaya kadir olamam. Şeytan, bu hususta aczini bildiği için böyle bir istisnada bulunmuş, yalan yere iddiada bulunmak istememiştir. Deniliyor ki: Şeytan bile Cenab-ı Hak'ka karşı yalan söylemekten kaçınmıştır. Artık herhangi bir mümin için nasıl lâyık olabilir ki, yalan söylesin.

 

     Hak Teâlâ Hazretleri de (Buyuruyor ki: İmdi bu doğru) Allah'ın ihlâsa ulaştırdığı kullarını şeytan yoldan çıkaramaz ve Cenab-ı Hak'kın her haberi doğrudur (ve şu hakikati da söyleyeyim ki) sizi şu sabit doğru bir olaydan da haberdar edeyim ki:

  Elbette cehennemi senden ve onlardan sana tâbi olanlardan, hepsinden dolduracağım.

       uyanlara da cehennemde azap edeceğim. Bu takdir edilen bir hakikattir. Onlar kendi o fena hareketlerinin cezasına kavuşmuş olacaklardır. Bunda bir zorlama

 

    Artık Ey Son Peygamberi. Kavmine (De ki:) bu gibi ilâhi beyanlardan birer ibret dersi alınız, (onun üzerine) peygamberlik vazifemi yerine getirme Kur'an-ı Kerim'in hükümlerini tebliğ karşılığında (sizden bir ücret istemiyorum) şahsım için dünyevî bir menfaat beklemiyorum, (ve ben başka türlü görünenlerden de değilim) Ben ehli olmadığım birşeyi kendime izafe etmekte, onunla vasıflanmış olduğumu iddiada bulunmuyorum. Peygamberlik ve risalete kavuşmam, Allah'ın bir yardımı olarak sırf hakikattir. Yahut telkin ve tavsiye ettiğim dinî hükümlerin yüceliğini, sıhhat ve doğruluğunu bilmek, bir takım zorluklara ihtiyaç göstermez. Onların sıhhatine, gerçek olduğuna her aklı başında insan şahitlik eder.

  -Kur'an- başka değil, bütün âlemler için bir öğüttür.

  Evet.. (0) Kur'an-ı Kerim, o size tebliğ ettiğim ilâhî kitab (başka değil, bütün âlemler için bir öğüttür.) bütün insanlar ve cinler için selâmet ve saadet yollarını gösteren en kutsi bir hidayet rehberidir.

  Ve and olsun ki, onun haber verdiğini bir müddet sonra elbette bilmiş olacaksınızdır.