Tefsir Kulliyati - 39. Sayfa - Bilmen
Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in yüceliğini ve inişindeki hikmeti bildiriyor. Sad ve hakiki dinin, Allah'ın dininden ibaret olduğunu, Cenab-ı Haktan başkasına tapanların yalancı, nankör, ilâhi kahra lâyık kimseler bulunduklarını ihtar buyuruyor. Alemin Yaratıcısının çocuk edinmekten uzak olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Bu (Kitabın) yani: Kur'an-ı Kerim'in (indirilişi) Cibril-i Emin vasıtasiyle Son peygambere tebliğ buyurulması (azîz) mülkünde galip, kadir ve (hâkim) yarattığı şeyler birer hikmet ve menfaata dayanan (Allah'tandır) bütün mükemmel sıfatlarla vasıflanmış olan o Yüce Mâbud'un mukaddes ilâhi vahyinin neticesidir.
Şüphe yok ki, biz sana kitabı hak olarak indirdik. 0 halde sen de dini Allah'a has kılarak -ihlas ile- ibadet eyle.
Evet.. 0 kerem sahibi mâbud, buyuruyor ki: Ey mahlûkatın en şereflisi!. (Şüphe yok ki, biz sana kitabı) Her hayrı içeren, her fenalığa mâni ve bütün insanlık için bir hidayet rehberi olan Kur'an-ı Kerim'i (hak olarak indirdik) o kitap, hakka, hakikate tamamen uygundur, onun Allah'ın birliğine, peygamberliğine, ahirete, kulluk vazilelerine ait bütün beyanları birer hakikattir, onları kabul etmek, onlara göre hayatı tanzim eylemek bir dinî vazifedir. (0 hâlde Allah'a dinî) İslâm dinini (onun için) o Yüce Mâbud'a ait olmak üzere (samimi) bir şekilde (tahsis ederek ibadet eyle) Kur'an-ı Kerim'in izahları doğrultusunda Allah'ı birlemeye ve kutsamaya devam et.
İyi biliniz ki, halis din yalnız Allah'a mahsustur. Ve o kimseler ki, ondan başkasını dost edindiler, onlara ibadet etmeyiz, ancak bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye -ibadet ederiz derler- şüphe yok ki, Allah, onların kendisinde ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm verecektir. Muhakak ki, Allah, yalancı, nankörlüğe düşkün olan kimseyi hidayete erdirmez.
Evet.. Ey insanlar!. Uyanınız, (İyi biliniz ki, hâlis din Allah'a mahsustur) hakiki, Allah'ın rızasına uygun, şirk ve riya şüphesinden uzak olan din, Allah Teâlâ'nın kabul
0 müşrikler, düşünmeli değil midirler ki, Allah Teâlâ evlat edinmekten uzaktır. Bütün mahlûkat, O'nun birer yaratılış eseridir, O'nun kutsal zatına denk, O'nunla aynı mahiyete sahip olabilirler mi ki, O'nun evladı olabilsinler?. Maamafih faraza (Eğer Allah çocuk edinmek istese idi) kendisi için evlât edinmeği, kastetseydi (elbette yarattığından dilediğini seçiverirdi) en mükemmelini kendisine evlât edinirdi, erkek evlât daha kıymetli görüldüğü halde onların dediklerine göre melekleri kendisine kız edinir miydi?. Hz. Isa ve Hz. Üzeyr gibi insan acziyetinden uzak olmayan zatlar da birer mahlûk olduğundan hiç 0 ezelî Yaratıcı için evlat olabilirler mi?. Velhâsıl (0) Yüce Yaratıcı (bundan uzaktır) kendisine evlat isnâd edilmesinden beridir, mukaddestir ve (0) Kâinatın Yaratıcısı (tek)dir. Mülkünde ortak ve benzerlerden uzaktır ve kahhar olan her yönüyle mükemmel, bütün mahlûkatına galip ve hâkim olan ancak o (Allah'tır) o bütün mükemmel sıfatlarıyla vasıflanmış, noksan sıfatlardan uzaktır. Bütün yaratmış olduğu şeyler, bu hakikate şahittir. Artık O'na nasıl evlat, ortak ve benzer isnat edilebilir?.
Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarar ve gündüzü de gecenin üzerine sarıverir ve güneşi ve ay'ı emri altına almıştır. Herbiri belirli bir zamana kadar akıp gider. Haberiniz olsun ki: Herşeye galip, çok bağışlayıcı olan, O'dur.
Evet.. Ey insanlar!. Bir kere düşününüz ki, o kudret sahibi Yaratıcı (Sizi bir tek kişiden yarattı) Adem Aleyhisselâm'ın zürriyeti olarak peyderpey meydana getirdi (sonra ondan eşini vücude getirdi) Hz. Ademin cinsinden olarak eşi Havva'yı halk etti (ve) Ey insanlar!, (sizin için) Menfaatlerinizi temin maksadından dolayı (dört ayaklı hayvanlardan sekiz çift indirdi) yani: Deve, sığır, koyun, ve keçi hayvanlarını erkek ve dişi olmak üzere sekiz gurup olarak sığır, koyun, ve keçi hayvanlarını erkek ve dişi olmak üzere sekiz gurup olarak varlık alanına getirdi, bunları insanların menfaatlerini temine vasıta kıldı. Ve ey insanlar!, (sizi) De (annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde) yetiştirdi. Yani: Her insan çocuğunu, gelişip büyümesini temin için "oğlan yatağı" denilen ana rahminde ve "batn" denilen karın içinde "neşime" denilen ince deri arasında muhafaza etti. Ve yahut üç nevi pek ince perde içinde besledi. Evet.. Sizi ey insanlar!. 0 Kerem Sahibi Yaratıcı (bir yaradılıştan sonra bir yaradılışla yaratıverdi) yani: Her insanı kendi annesinin içerisinde evvela bir nutfeden ibaret kıldı, sonra o nutfeyi "alaka" denilen uymuş kan parçası hâline getirdi, daha sonra da "mudga" denilen bir et parçası şekline soktu, onu müteakip de et, kemik, sinirden ibaret bir insanî şekle erdirerek kendisine ruh ihsan buyurdu onu, yeni bir mahlûk olarak vücude getirmiş oldu. Ne kadar eşsiz bir kudret eseri!., (işte Rabbiniz olan Allah, O'olur) Bütün bu yaratılış eserlerini meydana getiren o Yüce Yaratıcıdır. O'ndan başkası değildir, (mülk O'nun içindir) Dünyada ve ahirette her ne var ise, hepsi de o Kerem Sahibi Yaratıcının birer kudret eseridir, O'nun hâkimiyeti altında bulunmaktadır. (O'ndan başka ilâh yoktur) İbadete lâyık olan ancak O'dur (Artık nasıl döndürülüyorsunuz?.) bu kadar çeşitli eserler o ezeli Yaratıcının birliğine, mabutluğuna birer açık delil iken artık nasıl oluyor da mâbutluk isnat ederek cür'et gösteriyorsunuz?.
Eğer küfre düşerseniz, şüphe yok ki, Allah size muhtaç değildir. Fakat kulları için küfre razı olmaz ve eğer şükr ederseniz onun için sizden razı olur ve hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüp gidişiniz, Rab'binizedir. Artık neler yaptığınızı size haber verir. Şüphe yok ki, 0, kalplerde olanları tamamiyle bilendir.
Bu mübarek âyetler, müşriklerin çelişkili hareketlerini gösteriyor. Bir zarara uğrayınca Cenab-ı Hak'ka yalvarmaya mecbur olduklarını, o zarardan kurtulunca da putlara tapınmaya başladıklarını bildiriyor ve onların korkunç âkibetlerini ihtar buyuruyor. Böyle müşrik günahkâr kimselerin Allah'ı birleyen, ona ibadet ve itaatden zatlara eşit olamayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve insana) yani: Putlara, herhangi bir mahlûka ibadet eden bir şahsa (bir zarar) hastalık gibi, ihtiyaç gibi bir çirkin gördüğü musibet (dokunduğu zaman) başkalarından ümidini keser (Rab'bine yönelerek duada bulunur.) o zararın bertaraf edilmesini o kerem sahibi rabbinden rica etmeğe başlar (sonra buna) bu insana Cenab-ı Hak (kendi tarafından) bir şey karşılığında olmaksızın (bir nimet lütfedince ona) o kerem sahibi Rabbe (evvelce yapmış olduğu duayı unutur.) mübtela olmuş olduğu zararın Allah'ın lütfü ile bertaraf edilmiş olduğunu düşünmez. (Ve Allah için ortaklar koşmaya başlar) Yine bir takım âciz, yaratılmış şeylere tapınmaya, onlardan faide beklemeye cür'et eder, insanları (O'nun yolundan saptırmak için) öyle müşrikçe bir harekette bulunur, bir takım kimseleri de kendisi gibi tevhid dininden, İslâmiyet yolundan mahrum bırakmaya çalışır durur. Resulüm!. 0 gibi küfrüne hükmedilen şahsa (deki: Küfrün ile biraz fâidelen) ömrün nihayet buluncaya değin. Öyle müşrikçe hareket (şüphe yok ki, sen cehennem ehlindensin) sen cehenneme atılacak kimseler ile beraber bulunacaksın, artık bu müthiş âkibeti düşün.
Bu mübarek ayetler, Resûlullah'ın müminlere ne şekilde nasihat vermekle mükellef bulunmuş olduğunu gösteriyor ve Hz. Peygamber'in ne gibi ibadetlere devam ettiğini ve Allah korkusu ile vasıflanmış olduğunu bildiriyor. Hüsrana uğrayanların da kimlerden ibaret bulunduğunu ve onların nasıl müthiş, ateşli azaplara, felâketlere uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Resûl-i Ekrem!. Mü'minlere hitaben (Deki: Ey imân eden Kullar!. Rab'binizden korkunuz) O'nun emrlerine itaat ediniz, yasakladığı şelerden kaçınınız (bu dünyada ihsanda bulunanlar) takva ile, ibadet ve itaat ile vasıflanmış olanlar (için) ahirette (bir güzelik vardır) cennetlere nail olacaklar, nice nimetlere kavuşacaklardır, (ve Allah'ın ülkesi geniştir) O'nun kulları için güzelce barınacakları nice yerler vardır. Binaenaleyh bir kul bir yerde barınamazsa, üzerine düşen vazifeleri yerine getirmezse başka bir yere çıkıp gidebilir. Bu âyeri kerime'deki arzdan maksat, Ebu Müslim'in beyanına göre cennettir. Nitekim diğer bir âyeti kerim'e, şu mealdedir. Takva sahipleri için hazırlanan cennetin eni göklerin ve yerin genişliği kadardır. (Şüphe yok ki, sabr edenler için) Düşmanlarının eziyetlerine karşı sabr ederek ibadet ve itaatten ayrılmayanlara mahsus (mükâfatları hesapsız olarak ödenecektir.) sayılamayacak, kıymetleri takdir edilemiyecek derecelerde fazla olacaktır.
Ey en şerefli Peygamber!. (De ki: şüphe yok ben emrolundum ki) yalnız (Allah'a) kullukta bulunayım (Onun için dinî ona hâlis kılarak) O'nu birleyerek ve kutsayarak (ibadet edeyim.) işte o Yüce Peygambere tâbi olanların da vazifeleri, böyle tam bir ihlas ile Cenab-ı Hak'ka kullukta bulunmaktadır.
Ve emr olundum ki: Ben müslümanların ilki olayım.
O Yüce Peygamberler, şöyle de demekle mükellef bulunmuştur. (Ve emr olundum ki, Ben) öyle takva ile, ibadet ve itaatle meşgul olarak bu ümmeti meydana getiren (müslümanların evveli olayım.) onlara uyulması gereken bir örnek olarak tam bir samimiyetle tevhide, ibadet ve itaate devam edeyim.
De ki: Muhakkak ben Rab'bime isyan eder isem pek büyük bir günün azabından korkarım.
Ve ey Son Peygamber!. İnsanlara hitaben (De ki: Muhakkak ben Rab'bime isyan eder isem) O Yüce Yaratıcıyı, birleme ve kutsama hususunda, O'nun dinini insanlara tebliğ hususunda faraza ihlası terk ederek kusurda bulunursam (pek büyük bir günün) kıyamet zamanının (azabından korkarım.) binaenaleyh her mümin için de lâzımdır ki, o pek müthiş günü düşünerek kulluk görevini yerine getirmeye gayret göstersin.
De ki: Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah'a ibadet ederim.
Ve ey Yüce Resul!. Ümmetine şöyle de (De ki:) ben (Ancak Allah'a dinimi O'nun için hâlis kılarak ibadet ederim) yani: Ben Allah'tan başkasına ne tek olarak ve ne de toplu olarak ibadette bulunmam, yalnız tam bir samimiyetle o eşsiz Yaratıcıya ibadette bulunurum. Bunun hilâfına hareket, hem kulluk vazifesine, aykırıdır, hem de Allah'ın kahrını gerektirmektedir. Artık ey insanlar!. Siz de uyanın, tevhid dinine aykırı hareketlerde bulunmayın, sonra kendinizi ilâhi azaptan kurtaramazsınız.
Artık siz de onun ötesinde dilediklerinize ibadet ediniz!. De ki: Şüphe yok hüsrana düşenler, o kimselerdir ki, kendi nefislerin ve kendi mensuplarını kıyamet gününde helake düşürmüş olurlar. Uyanık olunuz!. İşte en apaçık helâkta ondan ibarettir.
Ve ey müşrikler!. Eğer siz Allah'ın birliğini tasdik etmiyor iseniz (Artık siz de onun ötesinde) Cenab-ı Hak'tan başka (dilediklerinize ibadet ediniz) putlara, heykellere tapınız, bunun müthiş âkibetini yakında görürsünüz. Yüce Resulüm. O gibi cahillere (deki: Şüphe yok hüsrana düşenler) en büyük zarar ve ziyana uğrayanlar (o kimselerdir ki, kendi nefislerini ve kendi mensuplarını) aile fertlerini vesâireyi küfr ve isyan içinde yaşatarak (kıyamet gününde helake düşürmüş olurlar.) Dikkat ediniz. İşte en apaçık helakte ondan ibarettir. Öyle ebediyyen cehenneme mahkûm olup bir daha selâmet yüzü görmemektir. Ne büyük bir ihtar!. Ve ne mühim bir ilâhi tehdit aile fertlerini vesâireyi öyle bir sapıklığa uğratan kimse, kendisini ebedî bir helake maruz bırakrmş olacağı gibi kendisine uyanlar da o pek korkunç bir âkibete uğratmış olur. Binaenaleyh o gibi kâfirce hâllerden kaçınmalı ve başkaları için o yolda bir sapıklık rehberi olmamalıdır. Sonra onun alçaklığından, ebedî cezasından hiçbiri yakasını kurtaramaz. Maamafih bir kâfir kimse, başkalarını saptırmaya çalıştığı hâlde saptıramayıp da kendi küfriyle kalırsa, kendisi ebedî hüsrana uğrar, o kimseler ile araları açılmış bulunur, onlardan da mahrumiyet ziyanına uğramış olacaktır.
Onlar için üst taraflarından ateşten tabakalar ve alt taraflarında da tabakalar vardır. İşte bu, Allah kullarını bununla korkutur. Ey Kullarım!. Benden korkunuz.
Evet.. (Onlar için) öyle küfrleri yüzünden cehenneme atılacak şahıslar için (üst taraflarından âteşten tabakalar ve alt taraflarından tabakalar vardır) yani: Cehennem âteşi onları her taraftan kuşatır, ondan bir daha kurtulamazlar (işte bu) kâfirler için hazırlanmış olan azaptır ki (Allah) mümin (kullarını bununla kotkutur) tâki, O'na kâfirlerin izlerinden giderek kendileri de öyle müthiş bir azaba atılmasınlar. 0 kerem sahibi Yaratıcı, lütfen şöyle de buyuruyor ki. (ey kullarım!. Benden korkunuz) Allah'ın azabını gerektirecek şeyleri işlemeyiniz. Ne büyük bir ilâhî öğüt! Bu mühim, tenbih Cenab-ı Hak'kın bir lütf ve merhametini içermektedir.
Ve o kimseler ki, şeytandan, ona ibadet etmekten kaçındılar ve Allah'a -ibadete- yöneldiler, onlar için müjde vardır. Artık kullarımı müjdele.
Bu mübarek âyetler, takva sahibi zâtların müjdelere erişeceklerini bildiriyor. Hidayet üzere bulunan zâtların kimlerden ibaret bulunduğunu tayin ediyor. Cehenneme aday olanları da kimsenin kurtaramayacağını haber veriyor. Takva sahiplerinin ise nice yüksek mevkilere nail olacaklarını müjdeliyor. Dünya varlıklarının da değişikliğe, yok olmaya mahkûm olduğuna işaret ederek akıl, sahiplerini uyarmaya davet ediyor. Şöyle ki: Şeytana tapanlar, yani: Onun aldatmalarına kapılarak putlara vesâir mahlûkata ibadette bulunanlar, ebedî azaba mahkûmdurlar. Fakat (Ve o kimseler ki, şeytandan, ona ibadet etmekten kaçındılar) Öyle bir isyan sahibinin vesveselerine aldanmadılar (ve Allah'a) ibadete (yöneldiler) başkalarından kaçınarak tam bir samimiyetle ilâhi dine sarıldılar, (onlar için müjde vardır) onlar dünyada güzel bir övgüye kavuşurlar. Ölecekleri veya kabire konulacakları veya kabirlerden kaldırılıp ahirete varacakları günde Peygamberlerin veya meleklerin I i san lariyle kendileri için sevaba uhrevî nimetlere kavuşma müjdesi verilecektir, (artık) Ey Yüce Resul!. Sen de (kullarımı müjdele) öyle büyük mükâfatlar ile kendilerini müjdele.
sevabı en fazla olanını tercih ederler, amellerin en faziletlisi ile vasıflanmaya çalışırlar (elbette onlar) o seçkin amellerle vasıflanmış olanlar (o kimselerdir
Ey Yüce Resul!. (Ya üzerine azap kelimesi hak olan kimseyi mi?) Sen himaye edebileceksin?. Evet.. (Ateş içinde bulunan şahsı mı sen kurtaracaksın?.) Bu senin selahiyetin dahilinde midir?. Elbette ki, değildir. Öyle kimselerin işleri Cenab-ı Hak'kın hükmüne tabidir. Onları hikmet ve adaleti gereğince cezalara uğratacaktır. Sen onların o hâllerinden dolayı üzülme, sen onlardan dolayı mes'ul değilsin. Ibni Abbas Hazretlerinden rivayete göre o kimseden maksat, Ebu Leheb ile O'nun oğludur. Benzerleri de o hükmdedirler.
Fakat o kimseler ki, Rab'lerinden sakınmışlardır, onlar için köşkler vardır, onların üstlerinden de yapılmış köşkler vardır. Altlarından ırmaklar akar. Bu, Allah'ın va'didir. Allah, verdiği sözden caymaz.
(Fakat o kimseler ki,) Üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmiş yasaklanan şeylerden kaçınmış, (Rab'lerinden sakınmışlar) dır. Onlar, müstesna bir mevkide bulunmaktadırlar. (onlar için) öyle hakkıyla mümin olan zatlara mahsus (köşkler vardır. Onların üstlerinde yapılmış köşkler vardır) onlar öyle kat kat yüce makamlarda ikâmet edeceklerdir, (altlarından ırmaklar akar) O köşklerin altındaki ağaçların arasından nehirler akıp gider. Bu (Allah'ın va'didir) herhalde meydana gelecektir. Çünki (Allah verdiği sözden dönmez) ilâhlik sânı, böyle bir muhalefetten uzaktır. Onun yüce kudreti ise herşeyi vücude getirmeğe fazlasiyle kâfidir. O'nun rahmetinin eserleri ise daima gözlere çarpıp durmaktadır.
Görmedin mi ki, şüphesiz Allah gökten bir su indirmiş, onu yeryüzündeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla renkleri muhtelif ekinleri çıkarıyor, sonra kuruyor da artık onu sararmış görüyorsun, sonra da onu kupkuru bir kırıntı kılı ve r i yo r. Şüphe yok ki, bunda akıl sahipleri için elbette bir öğüt vardır.
Ey insani. (Görmedin mi) Bakıp bilmedin mi (ki, şüphe yok, Allah gökten bir su indirmiş) üstünüzdeki bulutlardan yağmurları yağdırmış (onu) o suyu (yeryüzündeki gözelere girdirmiş) oradan da bir cereyana tâbi tutmuş (sonra onunla) o su ile (renkleri muhtelif ekinleri çıkarıyor) yeşil, kırmızı sarı, beyaz renkli çeşit çeşit otları, ağaçları, meyveleri vücude getiriyor (sonra) o ekinler (kuruyor da artık onu sararmış görüyorsun) o, güzel bir renkten, bir gelişme ve büyümeden mahrum bir halde kalmış bulunuyor, (daha sonra da onu kuru bir kırıntı kılı ve r i yo r) artık yeryüzünde böyle garip bir değişiklik, yüz göstermiş oluyor. (Şüphe yok ki, bunda) Böyle bir şekilde vuk'u bulan değişim hadisesinde (akıl sahipleri için elbette bir tenbih vardır) bu güzel, garip, değişime uğramış manzaralar, bir Yüce Yaratıcının birliğine, kudret ve azametine şehadet ediyor. Böyle gözlere çarpan bu yaratılış eserlerini böyle vakit vakit değişmeye ve başkalaşmaya uğratan hikmet sahibi bir Yaratıcının insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata erdirerek başka bir âleme sevk edeceğine pek mükemmel bir şekilde bir delil teşkil etmektedir. Binaenaleyh insanlar, geçici ömürlerine aldanmamalıdırlar, daha fırsat elde iken ebediyet âlemine ait olan selâmet ve saadeti temine gayret etmelidirler, kalblerini îman nuru ile hakkıyla aydınlatmaya çalışmalıdırlar. Cenab-ı Hak'tan muvaffakiyetler niyaz etmelidirler.
Bu mübarek âyetler de îman nuru ile kalbi açılmış ve nurlanmış olan bir zâtın gaflet ve cehalet içinde kalmış bir şahıs gibi olmadığını ve katı kalp sahiplerinin pek
(Allah, sözün en güzelini) En edebi, en güzel olan ve en güzel hükmleri, öğütleri içinde toplayan Kur'an-ı Kerim'i (âyetleri birbirine benzer) birnice haki katları, hikmetleri aynı şekilde birer mükemmel üslup ile beyan eder (ve ikişer olarak) bazı kıssaları, emrleri, yasakları zihinlerde yerleşmesi için tekrar ederek bildiren (bir kitap halinde indirdi) Son Peygamber'e vahy ve inzal buyurdu. 0, ruhlar üzerinde öyle tesirli bir kitaptır ki, ondaki azap ayetleri okundukça (Rab'lerinden korkanları derileri ondan) o kitaptaki tehdide ait ayetlerin okunmasından dolayı (ürperir) kalblerinde büyük bir ilâhi korku tecelli eder (sonra) Allah'ın vadini içeren, ilâhi rahmeti müjdeleyen âyetler okununca da (derileri ve kalbleri Allah'ın zikrine) karşı (yumuşar) bir sükunete, kalp ferahlığına kavuşurlar. İnsan o sayede korku ile ümit içinde yaşar, uyanık bir ruha sahip olur, hayatına güzel intizam vermeğe çalışır, (o) Kur'an, o sözlerin en güzeli (Allah'ın bir hidayet rehberidir.) Cenab-ı Hak (onunla) o Kur'an ile (dilediğini hidayete kavuşturur) îmana muvaffak kılar (ve her kim ki, Allah sapıklığa düşürürse) yani: Herhangi bir şahsı ki, onu kendisinin kötü iradesinden, Allah'ın nurundan istifadeye çalışmadığından dolayı kalben katılıklar, karanlıklar içinde bırakırsa (artık onun için bir hidayet edici yoktur.) Onu hiçbir mahlûk o dinsizlik karanlığından kurtararak îman ışığına kavuşturamaz. Öyle bir şahıs, kendi yaratılışının, tabiatının zayi olmasına sebebiyet verdiği için böyle bir felâkete lâyık olmuş bulunur.
Kıyamet günü azabın en şiddetlisinden yüzü ile -kendisini- koruyan kimse ve zalimler için; kazandığınız şeyi tadın denilmiş olduğu vakit -bunlar o azaptan emin olanlar gibi midirler?-.
Artık bir kere şu iki gurubun hâlini düşünmeli!. (Kıyamet günü) Kendisine yönelen (azabın en şiddetlisinden yüzü ile) öyle en nazik, en şerefli bir uzvu ile kendisini (koruyan) o azabı güya bertaraf etmeğe çalışan (kimse) hiç azaptan emin olan salih bir mümin gibi olabilir mi?. Evet., (ve zalimler için kazandığınız şeyi tadın denilmiş olduğu vakit) bunlar o azaptan emin olanlar gibi midirler?. Elbette ki, değildirler. İki guruptan biri, küfrünün ebedî cezasına uğramış olacaktır. Diğer gurup ise îmanları sayesinde bu azaptan emin bulunmuş, cennetlere kavuşmuş bulunacaktır.
Onlardan öncekiler yalanladılar, sonra onlara azap hiç hatırlarına gelmeyen bir taraftan geliverdi.
(Onlardan evvelkiler) Yani: Peygamber zamanındaki kâfirlerden evvel Sebâ ve Tüb'ba kavimleri gibi birnice eski milletler, Peygamberlerini (yalanladılar) kendi küfrlerinden ayrılmadılar (sonra onlara azap) Allah'ın kahrı (hiç hatırlarına gelmeyen bir yönden geliverdi) hepsi de mahv ve yok olup gitti. Artık onların o fecî tarihi hallerinden sonrakilerin bir ibret almaları icabetmez mi?.
Artık Allah, onlara dünya hayatında rezilliği tattırdı ve elbette ki, ahiret azabı daha büyüktür, eğer bilen kimseler olsalardı, -elbette öyle yalanlamaya cür'et edemezlerdi-,
(Artık Allah) Teâlâ o eski kavimlere (dünya hayatında) aceleyle (zilleti tattırdı) onları suret değişikliğine, öldürülmeye, esarete mâruz bıraktı, (ve elbette ki, ahiret azabı daha büyüktür) o bir ebedî, müthiş azaptır, dünyevî felâketlerden pek fazla şiddetlidir, ona da mâruz kalacaklardır, (eğer bilen kimseler olsalardı) elbette öyle yalanlamaya cür'et edemezlerdi, öyle kâfirce bir halde yaşayıp da o kadar fecî azaplara, felâketlere uğramış olmazlardı. İşte küfr ve şirkin müthiş neticesi!
Andolsun ki, insanlar için bu Kur'an'da misâlin her türlüsünden zîkrettik, gerek ki onlar iyi düşünsünler.
Bu mübarek âyetler, Arab lisanı üzere nazil olmuş olan Kur'an-ı Kerim'de insanların uyanması, istifâde etmesi için her türlü misâllerin zikredilmiş olduğunu haber veriyor. Allah'ın birliğinin sabit olduğunu bir misâl yolu yi e anlatıyor. Yüce Peygamber'in de diğer insanların da vefat edeceklerini ve ahiret âleminde bir muhakemeye tâbi olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnsanları Allah'ın birliğinden, kulluk vazifesinden haberdar etmek için Kur'an'i beyanlar, en mükemmel şekilde zikrnedilmiştir. Evet.. (Andolsun ki, insanlar için bu Kur'an'da misalin her türlüsünden anlattık.) Din hususunda muhtaç oldukları esaslar bildirilmiştir, geçmiş milletlerin dinsizlikleri yüzünden uğramış oldukları felâketlere dair bilgi verilmiştir ve birçok ahlaki, içtimai meselelere işaret olunmuştur, (gerek ki onlar iyi düşünsünler.) Ondan nasihat alsınlar, hayatlarını güzelce tanzim ederek istikballerini temin etmiş bulunsunlar.
Evet.. 0 misalleri kapsayan kitap (bir eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an) dır (ki) bütün beyanları hakikatin, hikmetin ta kendisidir, ihtilaflardan, tezatlardan uzaktır, son derece doğrudur, (belki) 0 inkarcılar, bu yüce beyanları düşünürler de küfr ve isyandan (sakınırlar) takva sahipleri gurubuna girerek kurtuluşa kavuşunlar.
Allah bir misâl olarak vermiştir, bir erkeği ki, onda çekişip duran ortaklar vardır. Ve bir adam ki, yalnızca bir adama aittir. Bunların ikisi -hâl ve durum itibariyle-birbirine eşit olabilirler mi?. Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çokları bilmezler.
(Allah) Teâlâ, Allah'ın birliği inancıyla çok tanrıcılık inancı arasındaki farkı aydınlatmak, müşrikleri cehaletten kurtarmak için (bir misâl olatak zikretmiştir) şöyle farzediniz: (Bir erkeği ki,) Bir köleyi ki (onda çekişip duran) birbirlerine karşı tartışan ve başka başka arzularda bulunan (ortaklar vardır) herbiri o köleye başka türlü tekliflerde bulunup, duruyor, (ve) diğer (bir erkeği) bir köleyi de farzet (ki, yalnızca) tek olarak (bir erkeğe aittir.) onun sahibi efendisi bir zâttan ibarettir. Artık (bunların) bu iki kölerin (ikisi) hal ve durum itibariyle (birbirine eşit olabilirler mi?.) elbette ki, olamazlar. Bir efendinin kölesi, yalnız ona hizmet eder, onun sayesinde rahat yaşar, geçimini, hareketini tanzim etmiş olur. Birçok efendiye ait bir köle ise onların hangi birine hizmet edecektir. Birinin rızasını kazansa diğerlerinin gazabına, düşmanlığına uğrar, hayretler içinde kalır, vicdanen rahat yüzü göremez. İşte bir Yüce Yaratıcıya, kulluk bağlılığında bulunmayıp da bir takım âciz mahlûklara tapanların vaziyetleri de böyledir. Müşrikler, bir takım putlara tapıyorlar, onları bir takım yıldızların, feleki ruhların heykelleri sanıyorlar, o ruhlar arasında ise çekişmelerin, ihtilafların varlığına inanıyorlar. Artık böyle birbirinin muhalifi olan ve haddi zâtında birer mahlûk bulunan şeyler tanrılık vasfına sahip olabilirler mi ki, onlara tapılsın, onlardan menfaat beklenilsin!. Halbuki, (Hamd Allah'a mahsustur) bütün mükemmel vasıflara sahip ve yaratıcılıkla vasıflanmış olan, ancak Allah Teâlâ'dır. O'nun asla ortak ve benzeri yoktur, (fakat onlar) İnsanların (çokları bilmezler) bu hakikate vakıf değildirler. Öyle âciz mahlûklara da tapınarak onları Cenab-ı Hak'ka ortak koşarlar. Ne büyük bir cehaleti.
(Şüphe yok ki, sen) Ey Peygamberlerin sonuncusu!. Birgün (öleceksin) bu dünya hayatı kimse için baki değildir (muhakkak ki, onlar da) o senin tebliğlerini kabul etmeyen müşrikler de ve başkaları da (öleceklerdir.) bütün mahlûkat ölüme mahkûmdur, baki olan ancak Allah Teâlâ'dır.
Sonra muhakkak ki, sizler kıyamet günü Rab'binizin huzurunda davalaşacaksınız.
Fakat insanlar, ölmekle kurtulmuş olamayacaklardır. Birgün Allah'ın kudreti ile yeniden hayata ereceklerdir. (Sonra muhakkak ki, sizler) Ey insan nev'i (Kıyamet günü Rabbinizin huzurunda) O'nun sevk edeceği muhasebe ve muhakeme sahasında (davalaşacaksınız) Sen Ey Yüce Resul!. Onlara ilâhi dinî tebliğ ettiğini söyleyecek bunu isbat eyleyeceksinizdir. O inkarcılar da bir takım bâtıl iddialarda mazeretlerde bulunarak kendilerini müdafaada bulunmak isteyeceklerdir. Kendilerini saptırmış olan reislerine, şeytanlarına karşı cephe alacaklardır. Fakat hepsi de lâyık oldukları cezalara kavuşmuş bulunacaklardır. Artık Ey Müminler!. Siz sabr ediniz, teselli bulunuz, emin bir istikbale kavuşmak, sizin için takdir edilmiştir. İşte hakiki îmanın ebedî mükâfatı!.
Artık daha zalim kimdir, o kimseden ki Allah'a karşı yalan söylemiş, kendisine gerçek geldiği zaman yalanlamıştır. Kâfirler için cehennemde bir duracak yer yok mudur?.
Bu mübarek âyetler de kâfirlerin diğer kötü hâllerini, inkârlarını açıklıyor, onların cehenneme sevkedileceklerini ihtar buyuruyor. Resûl-i Ekrem'in tebliğlerini tasdik eden zâtların da takva sahiplerinden, iyilik edenlerden ibaret olup nasıl ilâhi affa ve büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Artık daha zalim kimdir?.) Yani: Daha zalim bir fert yoktur (o kimseden ki, Allah'a karşı yalan söylemiş) O Ezeli Yaratıcıya hâşâ evlât ve ortaklar isnat etmiştir, (sıdkı) da yani: Resûl-i Ekrem'in gerçeğin ta kendisi olan tebliğlerini de, insanları Allah'ın birliğine davetini de, ahirete ait verdiği haberleri de hemen (geldiği) kendisine haber verildiği (zaman) durup düşünmeksizin (yalanlamıştır) artık böyle bir inkarcı, en zalim bir şahıs bulunmuş olmaz mı?. Artık öyle (kâfirler için cehennemde bir duracak yer yok mudur?.) elbete ki, vardır. Öyle inkarcıların ebedî ikametgâhları cehennemden başka olmayacaktır.
O zât ki, doğruyu getirdi ve onu tasdik ettiler, işte kötülükten sakınanlar, onlardırlar.
Fakat (O zât ki,) o Peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm ki, (doğruyu getirdi) Allah'ın dinini insanlara tebliğ etti (ve) bir seçkin topluluk da (onu tasdik ettiler) o Yüce Peygamber'in izinden yürüdüler (işte takva sahibi olanlar, onlardırlar) onlar, Allah'ın birliğini tasdik ettiler, kendilerine teklif edilen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalıştılar, dinen yasak olan şeylerden kaçındılar. Binaenaleyh hakkıyla takva ile vasıflanmış zatlardan bulundular.
Onlar için Rab'lerinin katında diledikleri vardır. Bu ise iyilik edenlerin mükâfatıdır.
Artık (Onlar için) o hidayet yoluna giren takva sahibi zâtlar için (Rab'lerinin katında diledikleri vardır) onlar için her nevi keramete ilâhi lütuflara ve cennetlerdeki en yüce makamlara kavuşma, takdir edilmiştir, (bu ise) Böyle diledikleri yüksek nimetlere kavuşmak ise (iyilik yapanların) yani: Amellerini güzelce yapanların, tam bir samimiyetle ibadet ve itaatte bulunanların (mükâfatıdır.) haklarındaki ilâhi lütufların bir tecellisidir.
Tâki, Allah onlardan yapmış oldukları en kötü şeyleri affetsin ve örtsün ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandırsın.
Evet.. Kerem Sahibi Yaratıcı, o takva sahibi, iyilik eden kullarına öyle her dilediklerini ihsan buyuracaktır. (Tâki, Allah onlardan) insanlık icabı (yapmış oldukları en kötü şeyleri affetsin ve örtsün) onları bu yüzden hesaba çekmesin. Yani: 0 takva sahibi zatlar, takvalarının mükemmelliğinden dolayı bir küçük günahı bile büyük bir günah gibi sayacaklarından bu günahları tamamen af edilmiş olacaktır. Yahut onların imândan önce içinde bulunmuş oldukları inkarcı durumları, imânları sayesinde bağışlanacak, o yüzden sevapları noksan olmayacaktır, (ve onları yaptıklarının) İbadet ve itaatlerinin (en güzeli ile mükâfata eriştirsin) diye Cenab-ı Hak onlara öyle lütf ve ihsanda bulunacaktır. Yani: 0 takva sahibi kullarına güzel amellerinin mükâfatını kat kat ihsan buyuracak, onları güzel ihlâslarının sevaplarına devamlı olarak fazlasiyle kavuşturacaktır. Mü'minler hakkında ne büyük bir ilâhi lütuf!.
Allah Kuluna kâfi değil midir?. Ve seni ondan başkalarıyla korkutuyorlar. Ve Allah kimi sapıklığa düşürürse artık onun için bir hidayet rehberi yoktur.
Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem'in Allah'ın himayesine kavuşup başkalarından asla korkmayacağını bildiriyor. Cenab-ı Hak'kın hidayete erdirmediği kimselere başkalarının hidayet edemeyeceğini ve hidayete erdirdiği zâtları da kimsenin sapıtamıyacağını beyan buyuruyor. Müşriklerin sözleriyle fiilleri arasındaki tenakuza işaret ederek onların tapındıkları putlardan bir fâide beklenilemeyeceğini ve o putların hiçbir şeye güç yetiremiyeceğini haber veriyor ve kâfirlerin pek korkunç bir âkibete uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah kuluna kâfi değil midir?.) Elbette kâfidir. Buna inanıyoruz 0 Yüce Yaratıcı, dilediği kulunu ve özellikle Hz. Peygamber'i daima himaye eden, düşmanlarının şerrinden muhafaza buyurur, bunu hiçbir kimse inkâr edemez, (ve) Ey Yüce Peygamber!. 0 kâfirler (seni ondan başkalarıyla) Allah Teâlâ'dan başka mabud edinmiş oldukları putlariyle (korkutuyorlar) öyle cahilce bir cür'ette bulunuyorlar. Halbuki, o putların, ne fâide ve ne de zarar vermeğe kudretleri yoktur.
iradesine, takdirine hiçbir kimse muhalif olamaz, karşı gelemez. Binaenaleyh daima Allah Tealâ'ya sığınıl mal id ı r. (Allah herşeye galip) Her irade buyurduğu şeyi
Evet.. 0 müşrikler, o dinsizler, gaflet içinde, cehalet içinde yaşıyorlar, sözleriyle fiilleri birbirine uymamaktadır. (Andolsun ki) Muhakkak bir keyfiyettir ki, (onlardan soracak olsan ki, gökleri ve yeri kim yarattı?.) bunların yaratıcısı kimdir?, (elbette diyeceklerdir ki, Allah) Yarattı. Çünkü bütün bu yaratılış eserleri, bir hikmet sahibi Yaratıcının varlığına açıkça şahitlik etmektedir. Bunu o müşrikler de itirafa mecbur olmaktadırlar. Buna rağmen o kudret sahibi Yaratıcının birer yaratılış eseri olan putlara da mabutluk sıfatını isnat etmekte, onlara da ibadette bulunmaktadırlar. Bu suretle de tenakuza düşmüş oluyorlar, aklın gereğine muhalif hareketlerde buunuyorlar, o âciz şeylerden bir fâide bekliyorlar. Ne kadar akla, irfana muhalif bir hareketi. İşte Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: Ey Resulüm!. 0 müşriklere (de ki: 0 halde gördünüz mü?) hatalarınızı anladınız mı?, (bana haber veriniz: Allah'tan başka kendilerine ibadet ettiğiniz şeyleri, eğer Allah bana bir zarar verirse onlar) 0 putlar (onun zararını açabilecek kimseler midir?.) siz böyle bir iddiada bulunabilir misiniz?. Hiç onlar, böyle birşeye kadir olabilirler mi?, (veya) Allah Teâlâ (bana bir rahmet dilese) hakkımda bir hayri takdir buyurmuş olsa (onlar O'nun rahmetini tutabilir kimseler midir?.) o putlar, o rahmetin ortaya çıkmasına mâni olabilecek bir kuvvete bir selâhiyete sahip midirler?. Elbette ki, değildirler. Artık öyle âciz şeylere nasıl mâbudluk isnat edilerek kendilerine tapınmak, kendilerinden bir fâide beklemek uygun olabilir?. Ey Yüce Peygamber!. Sana cevap vermekten âciz olan o müşriklere (de ki: Allah bana kâfidir.) ben öyle âciz putlardan bir fâide, bir şefaat beklemek cehaletinde bulunamam, (tevekkül edenler) yalnız (O'na) 0 Eşsiz Yaratıcıya (tevekkülde bulunurlar.) O'ndan başka olan mahlûklar, haddizatında âciz, kendileri muhtaç şeylerdir. Onlara itimat olunamaz. Çünkü onların hepsi de Cenab-ı Hak'kın kudret ve saltanatı altında bulunmaktadırlar.
De ki: Ey kavmim!. Siz kendi iktidarınız üzerine çalışınız, şüphe yok ki, ben de çalışıcıyım. Elbette yakında bileceksiniz.
Ey Peygamberlerin Sonuncusu!. (De ki: Ey kavinim!.) Ey benim tebliğlerimi kabul etmeyen inkarcılar!. (Siz kendi iktidarınız üzerine çalışınız) bulunduğunuz cahilce halde devam ediniz. Siz kendinizi büyük bir kuvvete, şiddete sahip sanıyorsunuz. Bunun nasıl bir hayal olduğunu bilâhara anlayacaksınızdır. Ne büyük bir ilâhi tehdidi. (Şüphe yok ki, ben de çalışıcıyım.) İslâm dinini yaymaya, insanlığı uyandırmaya gayret edip durmaktayım, (elbette yakında bilirsiniz.) hakikat tecelli etmiş olacaktır.
Kim imiş o kimse ki, ona kendisini rezil edecek bir azap gelecek ve üzerine devamlı bir azap inecek.
Artık tamamen anlamış olacaksınızdır ki: (kim imiş o kimse ki, ona kendisini rezil edecek bir azap gelecek) Bir mağlûbiyete, bir kahra uğrayacak (ve üzerine devamlı bir azap inecek) fakat artık ona o zaman yapacağı pişmanlık bir fâide vermeyecektir. Evet.. Bu ilâhi tehdit de tahakkuk etmiştir. O müşrikler, Bedr gazvesinde büyük bir mağlûbiyete uğramışlardı. Bilâhara ölüp ebedî bir azaba da mâruz kalmışlardır. İşte küfrün ebedî cezası!.
Şüphe yok ki, biz, senin üzerine insanlar için kitabı hak ile indirdik. Artık kim hidayete ererse kendi nefsi içindir ve kini sapıklığa düşerse artık şüphesiz ki, kendi nefsi aleyhine dalâlete düşmüş olur. Ve sen onların üzerine bir vekil değilsin.
Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in Resûl-i Ekrem'e indirilmiş bir ilâhi kitab olduğunu, artık onu kabul edip hidayete erenlerin kendi nefisleri lehine ve bilâkis kabul etmeyip sapıklığa düşenlerinde kendi nefisleri aleyhine hareket etmiş olacaklarını bildiriyor. Cenab-ı Hak'kın ruhları kat'iyyen veya uyku halinde geçici olarak tutmakta olduğunu bunda ise düşünen kimseler için alâmetler bulunduğunu ihtar buyuruyor. Putlardan şefaat umanları utandırıp Allah'ın izni olmadıkça kimsenin şefaat edemiyeceğini ve bütün insanların kâinlata sahip olan Allah Teâlâ'nın huzuruna kıyamet gününde çıkarılacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en şereflisi (şüphe yok ki, biz senin üzerine insanlar için) Onlara dünyevî ve uhrevî vazifelerini bildirmek faydasından dolayı (kitabı) Hikmet beyan eden Kur'an'ı (hak ile) bir hakikatlerin mucizesi beyan olmak üzere (indirdik) kendilerini böyle bir kurtuluş rehberine, bir hidayet vesilesine nail kıldık (artık kim) o kutsî kitabın beyanatı doğrultusunda amel ederek (hidayete ererse kendi nefsi içindir) kendisinin ebedî menfaatine hizmet etmiş olur (ve) bilâkis (kim) o ilâhi kitabın gereği ile amelde bulunmazda (sapıklığa düşerse artık şüphe yok ki, kendi nefsi aleyhine sapıklığa düşmüş olur.) bütün mes'uliyet kendisine ait bulunur, (ve sen) Ey Yüce Peygamberi, (onların üzerine bir vekil değilsin) Onların bütün hareketlerini gözetmekle, kendilerini hidayete zorla sevk etmekle emrolunmuş değilsin. Senin vazifen dinî hükümleri tebliğden ibarettir. Bunu kabul etmeyenlerin artık başlarına gelecek felâketi, ilâhi azabı kendileri düşünsünler!.
Allah, nefisleri öldükleri zaman ve ölmeyenleri de uykularında öldürüverir. Artık üzerine ölüm ile hükmettiğini tutuverir ve diğerini de tâyin edilmiş vakte kadar salıverir. Şüphe yok ki, bunda elbette alâmetler vardır, iyi düşünecek bir kavim için.
Bir kere Allah Teâlâ'nın bu âlemde tecelli edip duran kudret eserleri dikkate alınmalı değil midir?. Kısacası (Allah) 0 Hikmet sahibi Yaratıcıdır ki, (nefisleri öldükleri zaman) ecelleri nihayet bulduğu zaman ruhlarını alır onların cesetlerle olan alâkalarını kesmiş olur. (ve ölmeyenlerin de) henüz ecelleri tamam olmamış bulunanları da (uykularında) geçici olarak bir nevi (öldürüverir) onların ruhlarını cesetlerinde tasarruftan alıkor (artık üzerine ölüm ile hükmettiğini tutuverir) onun ruhunu cesedine reddetmez, (ve diğerini de) uykuya dalmış olan kimsenin ruhunu da (tâyin edilmiş vakte kadar) takdir edilen ölüm zamanına değin (salıverir) sahibinin cesedine uyandıkça tekrar faaliyete kavuşturmuş olur. (şüphe yok ki, bunda) Ruhların cesetler ile geçici alâkalarında (elbette alâmetler vardır) Allah Teâlâ'nın kudretinin mükemmelliğine, rahmetinin genişliğine işaret eden enteresan ibretler vardır. Bu hal, batmaya başlamış olan güneşin tekrar doğacağı gibi bir örneğe sahiptir. Ahiret hayatının vuk'u bulacağına dair bir misâl teşkil etmektedir (düşünen bir kavim için) evet.. Mütefekkir zatlar, bütün bu nevi hadiselerden birer ibret dersi alırlar, Allah'ın kudreti ile ahiret hayatının da meydana geleceğine inanmış bulunurlar.
i- !• sa Allah'tan başkasını şefaatçiler mı edindiler?. De ki: Eğer hiçbir şeve sahip olmamış ve akıl erdiremez bulunmuş iseler de mı?.
(Yoksa) 0 putperest müşrikler (Allah'tan başkasını şefaatçiler mi edindiler?.) Evet.. Onlar, o putlardan şefaat bekliyorlar. Bu ne kadar cehaleti. Putlardan nasıl şefaat umulabilir?. Resulüm!. 0 gafillere (de ki:) öyle taptıklarınız şeyler (eğer hiçbir şeye sahip olmamış) bir fayda ve zarara güç yetirememiş (ve akıl erdiremez bulunmuş) sizin kendilerine taptıklarınızdan bihaber olup durmuş (iseler de mi?) onlara öyle tapar durursunuz?. Halbuki, onların öyle bilgiden, fâideden mahrum şeyler oldukları açık, artık ne diye onlara tapıyor, onlardan bir fâide bekliyorsunuz? Bu ne kadar ahmaklık!.
De ki: Bütün şefaat. Allah içindir. Göklerin ve yerin mülkü O'nun içindir. Sonra O'na döndürüleceksinizdir.
manevî huzuruna kıyamet gününde (döndürüleceksinizdir) bir muhasebe ve muhakemeye tâbi tutulacaksınızdır. Ne büyük bir ilâhi tehdit! Binaenaleyh o günü
Bu mübarek âyetler, Allah'ın birliğini tasdikten kaçınan müşriklerin ne kadar ahmaklık içinde yaşadıklarını teşhir ediyor. Resûl-i Ekrem'in kâinatın Yaratıcısı'nı anmak, birlemek ve kutsamakla mükellef bulunduğunu beyan buyuruyor. 0 Yüce Yaratıcının birliğini inkâr edenlerin de ne büyük bir azaba tutulacaklarını, kendilerini kurtarabilmeleri için bir çare bulamayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Allah bir olarak anıldığı vakit) Cenab-ı Hak'tan başka bir Yaratıcı, bir mâbud bulunmadığı zikredildiği zaman (ahirete imân etmeyenlerin kalpleri ürker) nefret duyar, üzüntüler içinde kalır (ve Allah'tan başkaları anıldığı zaman ise) bir takım putlar, kendi heveslerine hizmet eden şeytan tabiatlı, aldatıcı kimseler anıldıkları vakit ise o cahil, zâlim şahıslar (ferahlanırlar) yüzleri güler, içerileri bir ferahlık içinde kalır. İşte o gibi kimseler nur'dan değil karanlıktan, ilmden değil, cehaletten, güzel ahlaktan değil, çirkin ahlâktan zevk alırlar. Onların ruhi halleri böyledir. Öyle kimselere karşı hak ve hakikat söylenince, hürmete lâyık zatlar anılınca ondan üzüntü duyarlar, yüz çevirirler. Fakat bâtıl şehvani ahlâksız şeyler, aldatıcı kimseler söylenildiği zaman ise çok neşeli olurlar, yüzlerinde bir sevinç eseri parlamaya başlar. Ne zaman temiz yaratılışa aykırı bir hareketi.
Allah Teâlâ, Resûl-i Ekrem'ine emrediyor ki: Ey Yüce Peygamber! 0 kâfirlerin, o cahillerin hâllerinden dolayı üzüntü ve keder içinde kalma, sen yüce mabuda sığın, O'nu birlemeye ve kutsamaya devam eyle (De ki: Ey gökleri ve yer yaratan) bunları yokluktan varlığa getirmiş olan (ve gizli ve aşikâre olanı bilen Allah'ım!) sana sığınırım, seni birleme ve yüceltmeyi en mukaddes bir vazife bilirim. (Sen kullarının arasında kendisinde ihtilâf ettikleri şeyler) dinî emrler ve konular (hakkıda hükmedersin) o inkarcılara da kendi cehaletlerini, kendilerinin pek büyük bir felâkete aday bulunmuş olduklarını anlayacaklardır.
Eğer zulm etmiş olanlar için yerde olanların hepsi ve onunla beraber onun bir misli de olacak olsa elbette ki, kıyamet gününde azabın fenalığından dolayı -kurtuluş için- onu mutlaka feda ederlerdi ve onlar için Allah tarafından hiç de hesaba kalmamış oldukları şeyler meydana gelmiş olacaktır.
Evet.. 0 inkarcılar, müşrikler pek korkunç bir vaziyette bulunacaklardır. (Eğer) öyle dinsizlikleri yüzünden kendi nefislerine (zulm etmiş olanlar için) ahiret günü faraza (yerde olanların) bütün dünyevî servetlerin, varlıkların (hepsi) olacak olsa (ve onunla beraber onun) o varlıkların (bir misli de olacak olsa elbette ki, kıyamet gününde azabın fenalığından dolayı) kurtulmak için (onu) o varlıkları kabul edecek bulunsa (mutlaka feda ederlerdi) Heyhat ki, bu ne mümkün!, (ve onlar için Allah tarafından hiç de hesaba katmamış) düşünmemiş (oldukları şeyler) çeşitli azaplar da (ortaya çıkmış olacaktır) ve bu yüzden çeşit çeşit azaplara mâruz kalacaklardır. İşte küfrün pek korkunç âkibetü.
Ve onlar için kazanmış oldukları şeylerin kötülükleri açığa çıkmış -olacaktır- ve kendisiyle alay etmiş oldukları şey, kendilerine kavuşmuş -bulunacaktır-.
(Ve onlar için) 0 inkarcılar, müşrikler hakkında (kazanmış oldukları şeylerin fenalıkları) dünyadaki bâtıl inançlarının, gayrımeşru hareketlerinin cezaları (ortaya
Bu mübarek âyetler de müşriklerin diğer bir bozuk iddialarını teşhir ediyor. Onların kendilerine yanlış yere güvenir olmalarının fenalığına uğrayacaklarını, elde ettikleri şeylerin bir imtihan vesilesi olup kendilerini ihtiyaçtan kurtaramıyacağını ihtar ediyor. Bir takım kimselerin zengin veya fakir olmalarının bir ilâhi takdir, eseri olduğunu, bu halin müminler için bir ibret teşkil ettiğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ şirk ve gaflet içinde yaşayan insanların hâllerini kınıyor, onların Allah'ı zikrinden kaçındıkları hâlde putları anıldıkça sevindiklerini bildiriyor ve buyuruyor ki: (fakat) öyle bir (insana bir zarar dokunduğu) meselâ: Fakir veya hasta olduğu (vakit) putlarını unutur, onlardan bir fâide göremeyeceğini anlar, yalnız (bize dua eder) o arızanın bertaraf edilmesi için yalnız Allah Tealâ'ya duada, niyazda bulunmaya başlar. (Sonra ona) 0 insana (tarafımızdan) ihsan olarak (bir nimet verdiğimiz vakit de) onu o arızadan kurtadığımız, o korkunç hâlini değiştirdiğimiz zamanda yaptığı duayı unutur, kendisini o belâdan kurtaran Kerem Sahibi Yaratıcısına teşekkürde bulunmaz. Bilâkis (bana o) nimet (şüphe yok ki, bir bilgi üzerine verilmiştir, der) kendisinin bilgisine ve bir takım âdi sebeplere, ilâçlara teşebbüsünden dolayı o nimete nail olduğunu iddiaya başlar, o nimete bir ilâhi lütuf olarak kavuştuğunu düşünmez. Bu hususta teşebbüs ettiği şeylerin de birer ilâhi ihsan olduğunu hesaba katmaz. Zavallı bilmez ki, (belki o,) kendisine verilen nimet, sıhhat ve servet gibi bir varlık (bir imtihandır) bir denemedir. 0 nimeti kendisine veren Kerem Sahibi Yaratıcı kullukta, şükürde bulunup bulunmamasının meydana çıkması için bir vesiledir, (fakat onların) 0 insanların (birçokları bilmezler.) bunun bir imtihan ve yavaş yavaş azaba yaklaştırmak için olduğunu takdir edemezler, yanlış kanaatler içinde ya ş a r I a r.
Muhakkak ki, onu, bunlardan evvelkiler de söylemiştir. Fakat kazandıkları şey, onları ihtiyaçtan kurtaramamıştır.
(Muhakkak ki, onu) Bu insanların öyle kendi bilgilerine, kendi çalışmalarına güvenerek nail oldukları nimetlerin kendi bilgileri eseri olduğunu (bunlardan evvelkiler de söylemiştir) eski müşrik kavimler de böyle bir iddiada bulunmuşlardır. Karun gibi büyük bir servet sahibi olan kâfirler de böyle bir iddiada bulunmnuşlardı. (fakat kazandıkları şey) Dünyevi varlıklar, maddî servetler vesaire (onları ihtiyaçtan kurtaramamıştır.) onlar, kendilerine küfrlerinin cezası yönelince her varlıktan mahrum kalmışlar, Allah'ın kahrına uğramışlardır. O güvendikleri varlıkları kendilerini o lâyık oldukları elem verici azaptan kurtaramamıştır.
Bunun için yaptıkları kötülüklerin vebali onları yakaladı. Ve bunlardan o kimseler ki, zulm etmişlerdir, yakında kendilerine kazanmış oldukları şeylerin kötülükleri yetişecektir ve bunlar da -Allah'ı- âciz bırakıcı değildirler.
(ve bunlardan) Yani: Peygamber zamanındaki insanlardan (o kimseler ki, zulm etmişlerdir) küfre düşmüş, kendi nefislerine azabı hak ettirmişlerdir (yakında kendilerine kazanmış oldukları şeylerin) günâhların, kâfirce iddiaları (kötülükleri yetişecektir) günâhların cezalarına kavuşacaklardır, (ve bunlar da) Böyle kötü hareketlerde, kanaatlerde bulunan bu insanlar da kendilerine yönelecek olan azabı (bertaraf ediciler değildirler.) kendilerine o kötü durumlarının cezası birgün dünyada da gelir kavuşur, dünyada gelmese de ahirette herhalde gelip kendilerini yakalayacaktır.
Bilmediler mi ki, muhakkak Allah; rızkı dilediğine bol bol verir ve darlaştırır. Şüphe yok ki, bunda imân edecek bir kavim için elbette ibretler vardır.
Evet.. Kendilerine güvenen gafil, inkarcı insanlar (Bitmediler mi ki, muhakkak Allah rızkı dilediğine bol verir) dilediğine (darlaştırır) bir kulunu dilerse zengin ve dilerse fakir eder. Ve bir kulunu bir zaman zengin eder, bir zaman da fakir düşürür ve nice kimseleri büyük varlıklar içinde zevk ile yaşatır, nice kimseleri de yokluklar, üzüntüler içinde bırakır. Bütün bunlar bir hikmet ve menfaat gereğidir, ilâhi takdirin birer tecellisidir. Artık insan, kendi bilgisine, varlığına güvenmemelidir, elinden gelen uygun işleri yapmalıdır, sonra muvaffakiyeti Cenab-ı Hak'tan beklemelidir. 0 mesaiye kabiliyeti yine bir ilâhi lütuf bilmelidir. İnsan, bir nimete kavuşunca şükrünü yerine getirmeye çalışmalıdır. Bir yokluğa uğrarsa sabretmelidir, onun bir hikmet gereği olduğunu düşünüp teselli bulmalıdır. Cenab-ı Hak'kın nimetinden ümidini yine kesmeyip elinden gelen sebeplere sarılmalıdır, muvaffakiyyeti Allah Teâlâ'dan niyaz etmelidir. İnsanlara lâyık olan hareket, bundan ibarettir, (şüphe yok ki, bunda) Cenab-ı Hak'kın bu ilâhi beyanında (îman edecek) îman etme şerefini elde etmeye kabiliyetli ohan (bir kavim için elbette ibretler vardır.) îman nuruna ulaşan her insan bilir, takdir eder ki, bütün insanları yaratan, yaşatan, onları nimetlere kavuşturan, onların üzerinde dilediği tasarrufatta bulunan ancak Allah Teâlâ'dır. Binaenaleyh kabiliyetli olan insanları, uyandırmaya, aydınlatmaya, hidayet yoluna sevk eylemeye ilâhi beyanlar kâfidir. Buna inancımız tamdır.
De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah bütün günâhları bağışlar. Muhakkak ki, 0 -evet..- 0, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.
Bu mübarek âyetler de Allah Teâlâ'nın müminler hakkındaki rahmetinin genişliğini, ilâhi mağfiretinin büyüklüğünü bildiriyor. İnsanları daha fırsat elde iken hak'ka dönerek hayatlarını tanzime ve teslimiyete teşvik buyuruyor. Azaba lâyık olanlara bilâhara yapacakları pişmanlıkların, temennilerin bir faide veremiyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Mümin kullara (De ki:) Allah Teâlâ sizi müjdelemek için buyuruyor ki: (ey nefisleri üzerine israfta bulunmuş) Bir takım günahları işlemiş olan (kullarım!. Allah'ın rahmetinden) sizi mağfiretine kavuşturmasından (ümitsizliğe düşmeyin) ümidinizi kesmeyiniz (şüphe yok ki, Allah) şirkten kaçınan kullarına âit (günahları) dilerse (hepsini bağışlar) onları örter, onlar ile hesaba çekmez. (Muhakkak ki, 0) Evet.. (0) Kerem Sahibi Yaratıcı, şirkten başkasını (çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir) sizleri de af eder, rahmetine ulaştırır O'nun sonsuz olan rahmetinden ümidini kesmek, doğru değildir. Elverir ki, tevbe edip, af dileyip o Kerem Sahibi Mabudun af ve bağışına sığınsın.
(Ve) Ey insanlar!. (Rab'binizden sizin için indirilmiş olanın) Kur'an-ı Kerim'deki beyanların (en güzeline tâbi olunuz) yani o mübarek kitapta beyan olunan haramlardan kaçının, helâl olan şeyleri tercih edin ve ruhsatların üstünde olan azimetleri tercih eyleyin, meselâ: Bir din kardeşinizin bir kusurunu af etmekle beraber ona mümkün ise iyilikte de bulunun, nafile ibadetlere de devam eyleyin ve şahsi kusurlarınızdan dolayı Allah'ın affını da niyaz eyleyin (size siz farkında olmadığınız hâlde ansızın azap gelmeden evvel.) öyle güzelce hareketlere devam etmiş bulunun. Aksi takdirde ise elden gideni telafi etmek mümkün olamaz.
Her nefsin: "Allah'a karşı yaptığım kusurlardan dolayı eyvah bana yazıklar olsun" ve ben alay edenlerden olmuş idim" demesinden evvel. -İnsan hâlini ıslâh etmelidir.-
Evet.. İnsan daha fırsat elde iken kaybettiği şeyleri telâfiye çalışmalıdır (Her nefsin) kendisine azap gelip de pişmanlık göstererek (Allah'a karşı) O'na borçlu olduğum ibadet ve itaat hususunda (yaptığım kusurlardan dolayı eyvah bana yazıklar olsun) diye çırpınmasından (ve ben) zaten (alay edenlerden olmuş idim) kibir ve gurura mübtela bulunmuştum (demesinden evvel) insan hâlini ıslah etmelidir, daha fırsat var iken tevbe etmeli ve af dilemelidir.
Evet.. Fırsat fevt olunca, artık bao mazeretler, temenniler kabul edilmez (Veya) her nefsin, küfr içinde ölüp giden herhangi bir şahsın (şüphe yok ki, eğer Allah bana hidayet etse idi elbette ben sakınanlardan) şirk ve isyanı terk etmiş olanlardan (olurdum, demesinden evvel) uyanması lâzımdır.
Veyahut azabı gördüğü zaman: keşke benim için bir kerre daha -dünyaya- dönmek olsa idi de iyi işler işleyenlerden olsa idim. -demesinden evvel uyanmalıdır.
(Veyahut) Her şahıs (azabı gördüğü zaman: Keşke benim için bir kere daha) dünyaya (dönmek olsa idi de iyi işler işleyenlerden olsa idim) güzel âkide sahibi, güzel amellere devam eden kimselerden bulunsa idim, demesinden evvel uyanmalıdır, sonra bu gibi temennilerin kendisine bir fâidesi olamayacaktır.
Hayır.. Muhakkak sana âyetlerini gelmişti de, sen onları yalanladın ve büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun.
(Hayır..) Öyle bir şahsın o gibi temennileri kendisine bir fâide veremiyecektir. Ona kınamak için denilecektir ki: (muhakkak sana âyetlerim gelmişti) Peygamberim vasıtasiyle Kur'an-ı Kerim'in âyetleri hükmleri sana tebliğ edilmişti, ilâhi dinin mahiyeti, hükmleri medeniyet âleminde yayılıp durmuştu (da sen) Ey inkarcı (onları) 0 âyetleri, o tebliğ edilen hükmleri (yalanladın) onların Allah tarafından olduğunu kabul etmedin (ve böbürlenenlerden oldun) kendini büyük gördün, nefsine mağrur olup hak'kı kabulden kaçındın (ve kâfirlerden oldun.) onların izlerine uydun, gözlerin önünde parlayan hidayet nurlarını görmek istemedin, verilen nasihatları kabul etmedin, kendi kabiliyetini kötüye kullandın. Artık şimdi lâyık olduğun azaba kavuşmuş oldun.
Ve kıyamet gününde görürsün ki, Allah'a karşı o yalan söylemiş olanların yüzleri kapkara kesilmiştir. Cehennemde kâfirler için bir ikametgâh yok mudur?.
cehaletlerini teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (Ve kıyamet gününde görürsün ki, Allah'a karşı) Yüce zât hakkında (o yalan söylemiş
(ve Allah) Teâlâ, o inkarcıların hilafına olarak (sakınmış) şirk ve isyandan kaçınarak tevhid dinî ile, güzel ameller ile şereflenmiş (olanları) onların (başarılı olan amelleri sebebiyle) öyle eriştikleri bir kurutuluş ve zaferden dolayı (kurtuluşa erdirir) onları cehennem azabından korur. Artık (onlara kötülük dokunmaz) bir eziyete, hoş olmayan bir hale uğramazlar (ve onlar mahzun da olmazlar) onların kalplerinde fevt edilmiş olan dünyevî bir varlıktan vesâireden dolayı bir hüzn ve keder de arız olmayacaktır. Onlar daima bir gönül ferahlığı içinde yaşayacaklardır.
Şüphe yok ki, (Allah herşeyin yaratıcısıdır.) Cennetleri de, cehennemleri de yaratan O'dur. 0 Yüce Yaratıcı herşeye kadirdir. Binaenaleyh cennet ehli cennetlerde nimetlere kavuşturmaya da, cehennem ehlini de cehennemlerde azap etmeye de kadirdir. İnanıyoruz. İmanı da, küfrü de, hayrı da, şerri de yaratan ancak Allah Teâlâ'dır. Fakat bunlar mükelleflerin sebeplere girişmeleri üzerine meydana getirir. Bu hususta bir zorlama cereyan etmez, (ve 0) Hikmet Sahibi Yaratıcı (herşey üzerine vekildir^ herşey, O'nun koruması ve hâkimiyeti altında bulunlaktadır. Kendi mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunur, buna kimse mani olamaz.
(Göklerin ve yerin anahtarları O'na mahsustur) Yani: Herşey Allah Teâlâ'nın iradesi, muhafazası dairesindedir. Bütün kâinat hazinelerine sahip, onları koruyan, onlarda tasarruf eden, o âlemin yaratıcısının yüce zâtıdır, (ve o kimseler ki, Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler) O'nun birliğine, kudretine açık ve gizli olarak şahitlik eden ilâhlık delillerini kabul etmediler (işte hüsrana uğrayanlar) mahrumiyetler içinde kalanlar, uhrevî mükâfatlardan uzak bulunanlar (onlardır) evet.. Şüphe yok ki, (onlar) dır, o inkarcı kimselerdir. İşte küfrün ortaya koyduğu müthiş felâket!.
De ki: Allah'ın başkasına mı ibadet edeyim diye bana emrediyorsunuz?. Ey câhiller!.
Ey Yüce Peygamber! 0 müşriklere (De ki:) bütün bu kâinat, bir Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine ve mabutluğuna, yüce zatına ait olduğuna şehadet edip dururken siz (Allah'tan başkasına mı ibadet edeyim diye bana emr ediyorsunuz?.) Hiç O'ndan başka ibadete lâyık olabilir mi?, (ey cahiller!.) Siz bunu neden anlamıyorsunuz?. Öyle pek cahilce bir teklifte bulunmaya cür'et gösteriyorsunuz?.
Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın ortak ve benzerden uzak olduğunu Peygamberlere vahiy yoluyla bildirilmiş olduğunu ve şirke düşenlerin ne kadar zarar ve
Cenab-ı Hak, Yüce Peygamberine şöyle de emrediyor: (Hayır..) Ey Peygamber!. Sen o müşriklerin sözlerine bakma, onlara putlarının mabutluğa sahip olmadığını söylemekten geri durma. Sen (yalnız Allah'a ibadet et) bütün ümmetine bir uyulması gereken bir örnek ol., (ve şükr edenlerden ol) Böyle bir risalete erişmiş, tevhid dinini yaymakla emrolunmuş ve birnice ilâhi nimetlere mazhar olduğundan dolayı kerem sahibi mabuduna teşekküre devam et.
Ve -müşrikler- Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Ve kıyamet günü yeryüzü toptan
(ve) Müşrikler (Allah'ı yüceliği doğrultusunda) O'nu kudret ve azametine lâyık bir saygı ile (takdir edemediler) O'nun yarattığı şeyleri O'na ortak kabul ettiler, bir takım âciz, fâni şeylere mabutluk isnat ederek onlara tapındılar. Bir kere kâinatın Yaratıcısının kudret ve azametini düşünmeli değil midirler?. Bütün âlemleri yaratan O'dur. (ve kıyamet günü yeryüzü toptan) Bütün herşeyi ile (O'nun) 0 Yüce Yaratıcının (bir kabzasındadır.) yani: Tamamen O'nun mülkü ve tasarrufu altında bulunacaktır, (gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüşlerdir.) Bükülmüşlerdir. Yani: Bütün o yüksek âlemlerdeki varlıklar da o Yüce Yaratıcının eliyle kendilerine mahsus şekilleri almışlar, kitap sahifeleri gibi tertipli ve düzgün bir hâlde bulunmuşlardır.
İşte Allah'ın kudreti ile öyle bir ikinci sûra üfürülmüş (ve yer) mahşer sahası (Rab'binin nuru ile) Cenab-ı Hak'kın adalet ve hakkaniyet ışığıyla (Parlamağa başlamıştır.) tam artık muhasebe ve muhakeme neticesinde birnice hakikatler tecelli edip meydana çıkmış bulunacaktır. Allah'ın yüceliği ve ilâhi adaleti her tarafı nurlar içinde bırakacaktır, (ve kitap) Hesap için olan amel defterleri, herkesin kendisine mahsus olan amel defteri, meydana (konulmuştur) herkes kendi amellerinin neden ibaret olduğunu o kendisine mahsus kitapta görüp itirafa mecbur olacaktır, (ve Peygamberler ve şahitler) de o mahşer alanına (getirilmiştir) Peygamberler, kendi ümmetleri hakkında şahitlikte bulunacaklardır. Şahitlerden maksat da insanların amellerine şahitlikte bulunacak olan hafaza melekleridir. Veyahut Allah'ın dinî uğrunda şehit düşmüş olan zâtlardır, (ve onların) 0 mahşerde toplanmış olan kulların (aralarında hak ile hükm olunmuştur.) tam bir adalet ve doğruluk dairesinde Allah'ın hükmü tecelli etmiş bulunacaktır, (ve onlar hiç zulme uğramazlar) onların sevapları azaltılmaz, azapları da arttırılmış olmayacaktır.
Ve her nefs, ne yapmış ise kendisine -karşılığı- ödenmiştir ve O -Hikmet Sahibi Yaratıcı- ne yaptıklarını çok iyi bilendir.
(ve her nefs) Herhangi mükellef bir insan dünyada iken (ne yapmış ise) ahiret âleminde (kendisine) o yapmış olduğu şeyin karşılığı (ödenmiştir) tamamen lâyık olduğu mükâfata veya cezaya kavuşmuş olacaktır, (ve O) Hikmetli Yaratıcı, kullarının dünyada iken (ne yaptıklarını çok iyi bilendir) hiçbir kitaba, hesaba vesaireye ihtiyaç bulunmaksızın bütün kullarının fiil ve sözleri Cenab-ı Hak'ça tamamen malumdur. Ancak ilâhi adaletinin tecellisi için ve ilâhi delillerin tamamen ortaya çıkmasıyla mazeretlerin kesilmesi içindir ki, öyle muhasebeye, muhakemeye lüzum gösterilmektedir, bunun neticesinde herkes, lâyık olduğu mükâfata veya cezaya kavuşmuş olacaktır. Şüphesiz inanıyoruz.
Ve kâfir olanlar, bölük bölük cehenneme sürülmüşlerdir. Oraya geldikleri zaman, kapıları açılıverdi ve onlara bekçileri dedi ki: Size içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve size bugüne kavuşacağınızı ihtar eden Peygamberler gelmedi mi?. Dediler ki: Evet. Fakat azap kelimesi, kâfirler üzerine hak oldu.
oldukları için itirafa mecbur olarak (dediler ki: Evet..) Bize Peygamberler geldiler. Icabeden telkinlerde bulundular, Allah'ın dinine dair malumat her tarafa
Artık o cehenneme atılan kâfirler için onlara azap etmekle emrolunmuş olan melekler tarafından (Denildi ki:) Ey kâfirleri, (cehennemin kapılarına içinde ebediyyen kalmak üzere giriniz) Artık sizin için de ebediyyen azap göreceğiniz yer, bu cehennemden ibarettir, (böbürlenenlerin ikametgâhı ne kötü!..) İşte kibirlenip de hak sözleri kabul etmeyen, Allah'ın dinine aykırı cephe almış bulunan kimselerin içinde ebediyyen durup azap görecekleri yer, bu cehennemdan başka değildir. Buna kendileri o kötü hareketleriyle sebebiyet vermişlerdir. İşte küfrün ebedî ve pek müthiş cezası!.
Ve Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise cennete bölük bölük sevkedildi. Oraya gelip kapılar açıldığında bekçileri onlara dedi ki: Selâm size, tertemiz geldiniz. Artık buraya ebediyyen kalıcılar olmak üzere giriniz.
Bu mübarek âyetler de Allah'tan korkan müminlerin ahirette kavuşacakları yüce nimetleri bildiriyor. Bir muntazaman tertip ile cennetlere sevk edileceklerini haber veriyor ve meleklerin Allah'ın arşı etrafında teşbih ve hamd etmekle meşgul bulunduklarını ve o cennetlere girecek müminlerin de âlemlerin Rabbine Hamd ve senada bulunacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Rab'lerinden korkmuş olanlar da) Dünyada iken imân ile ve güzel ameller ile muttasıf bulunmuş olan (zâtlarda) kâfirlerin hilâfına olarak (cennete bölük bölük) mertebelerine göre bir ikram ve şeref ile (Sevkedildi) yani: Bir kısım meleklerin vasıtalariyle biran evvel o rahat ve huzur âlemine götürülmüş bulunacaklardır, (vaktaki) 0 takva sahibi kullar (ona) o cennete (geldiler ve kapıları açıldı) kendileri karşılandı (ve onlara bekçileri) cennet muhafızları denilen melekler (selâmün aleyküm) bütün elemlerden hoş olmnayan şeylerden selâmette bulunacaksınızdır, bundan sonra size huzurunuzu bazacak birşey arız olmayacaktır, (tertemiz bulundunuz) temiz bir ruha sahip oldunuz. Dünyada iken din nuruyla kalplerinizi aydınlatmış idiniz, isyan kirlerinden uzak bulunmuş idiniz, (artık bunlara) bu cennetlere (ebediyyen) içinde (kalıcılar olmak üzere giriniz) bundan sonra sizin için bir yokluk, bir değişme bir üzüntü ve keder yoktur.
-Onlar- da- dediler ki: Hamd Allah'a mahsustur ki, bizim için vâ'dini yerine getirdi ve bizi bu yere vâris kıldı. Cennetten dilediğimiz yerde ikamet ediveririz. Artık ne güzeldir, -güzel- amel edenlerin mükâfatı!.
Öyle cennetlere sevkedilen müminler de nail oldukları nimetleri görünce (dediler ki: Hamd Allah'a mahsustur ki,) Tam bir hamd ve senâ'ya lâyık olan Allah Teâlâ'dır ki, (Bizim için vâ'dinî yerine getirdi) Peygamberleri vasıtasiyle bize bildirilen bu ahiret âlemi, bu ebedî saadet makamı gerçekleşleşmiş oldu, bu husustaki beyanların doğruluğu ortaya çıkmış bulundu (ve bizi bu yere varis kıldı) bize bu cennetleri nasip buyurdu. Artık (cennetten dilediğimiz yerde ikamet ederiz.) şimdi bunlarda bir mirasçının miras yoluyla kavuştuğu gibi tasarrufa selahiyetli bulunacağız, istediğimiz yerlerde, geniş makamlarda ikamet edip zevk alacağız. (Artık ne güzeldir) ne kadar hoştur, güzel (amel edenlerin mükâfatı) Cenab-ı Hak da bunları bir mükâfat olarak bizlere nasip buyurdu. Binlerce şükr olsun.
Ve melekleri görürsün ki, arşı etrafından kuşatmışlardır. Rablerine hamd ile tesbîhte bulunurlar ve aralarında hak ile hükmolunmuştur. Alemlerin Rab'bi olan Allah'a hamd olsun denilmiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi