Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Bu mübarek sûre de Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur - Bilmen - 41. Sayfa

 

   Mü'min Sûresinin âhirinde kâfirlere karşı yapılan tehdidi diğer bir nevi tehdit ile kuvvetlendirmek ve ayrıntılara inmek.

   Yüce vasıfları açıklanan Kur'an-ı Kerim'i kabulden kaçınan müşriklerin hak etmiş oldukları cezaları ve bâzı kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketleri ihtar etmek.

   Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine ve kudretine, ilminin genişliğine dâir dış ve iç âlemdeki çeşitli delilleri zikretmek.

   İnsanların varlıkları zamanındaki kibirli durumlarına ve bir musibet anındaki yalvarış ve yakarışlarına işaret etmek.

   Kur'an-ı Kerim hakkındaki yanlış telâkkileri red etmek, O'nun nasıl bir şifâ ve rahmet vesîlesi olduğunu beyân ve nüzulûndeki hikmet ve menfaate dikkatleri çekmek.

   Kâfirlerin kıyamet hakkındaki inkârlarını reddetmek ve âlemde mü'minlerin nail olacakları kerametleri ve nîmetleri beyân etmek.

     Kâinatın yaratıcısının kudret eserlerine dikkatleri çekmek, doğru yolda olan müminlerin ahlâkını ve dünyevî ve uhrevî mevkilerini övmek ve inkarcıların uğursuz hâllerini gözler önüne sermek.

      Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in insanlığı ıslâh etmek ve yüceltmek için inmiş olan hikmetli bir kitap olduğunu bildiriyor. Öyle ayrıntılı âyetleri içeren yüce bir kitaba karşı birçok kimselerin nasıl muhalif bir cephe aldıklarını teşhir buyurmaktır. Şöyle ki: (Hâ, Mim) bu kelimeye dâir bilgiler, bundan evvelki sûrenin sonunda verilmiştir. Maamafih bir görüşe göre buyurulmuş oluyor ki: Bu ismi içeren bu sûre veya bu sûreyi içine alan Kur'an-ı Kerim.

  Esirgeyen, merhamet buyuran zât tarafından indirilmiştir.

     (Esirgeyen, merhamet buyuran) Yâni: Kulları hakkında himâyesi, merhameti bol bulunan (zât tarafından) Kerem Sahibi bir Yaratıcı tarafından (indirilmiştir) Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a vahyen ihsan buyurulmuştur.

  Bir kitaptır ki, bilen herhangi bir kavim için Arapça bir Kur'an olmak üzere âyetleri açıklanmıştır.

   0 indirilmiş olan Kur'an-ı Kerim, (Bir kitaptır ki, bilen) O'nun beyanatını anlayıp takdir eden, ilm ve irfana sahip bulunan (herhangi bir kavim için arapça bir Kur'an olmak üzere) en geniş en edebî olan arap lûgatiyle (âyetleri açıklanmıştır.) O'nun o mübarek âyetleri, dinî vazifelere, hükümlerden, öğütlere ve sâireye âid birçok açıklamayı içine almıştır.

  Müjdeleyici ve korkutucu olarak -indirilmiştir-. Fakat, onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar dinlemezler.

   O'ndan (yüz çevirmiştir) 0 pek fâideli beyânları takdir edememişlerdir, (artık onlar dinlemezler.) 0 ilâhî kitabın o sırf hikmet olan beyânlarını akıllıca, insaflıca,mütefekkir bir şekilde dinleyip anlamak istemezler, kendi cehaletlerinde devam edip durmak isterler.

  Evet.. Onlar o apaçık kitabın beyânlarını dinlemediler (Ve) bilâkis (dediler ki:) Ey Peygamberlik iddiasında bulunan zâtı (kendisine bizi davet ettiğin şeyden) Allah'ın birliğine inanmaktan, atalarımızın yollarını ter etmekten (bizim kalblerimiz örtüler içindedir) biz senin o husustaki beyânlarını güzelce kabul edecek bir durumda değiliz, (ve bizim kulaklarımızda bir ağırlık vardır) Senin sözlerini işitip kabul etmemize bir engel teşkil ediyor (Ve bizim aramızda ve senin aranda bir perde vardır.) her iki tarafta birer perde vardır ki, sana kavuşmuş olmamıza, senin dâvetine icabet etmemize mâni olmaktadır. 0 müşriklere, bir alaycı maksatla böyle üç türlü engel ileri sürmüşlerdi ve kendi muhalefetlerini göstererek demişlerdir ki: Ey Peygamber!, (artık sen) Kendi dinine göre (amel et) dilediğin gibi harekette bulun (bizde) kendi dinimize, kendi arzumuza göre (amel edicileriz.) biz kendi yolumuzu terk ederek sana tâbi olmayız.

 

   Evet.. Helak, azap (0 müşrik kimseler) hakkında kesinleştir (ki) onlar pek cimri bulunmaktadırlar (zekâtı vermezler) fakirlere karşı şefkatte bulunmazlar, bu husustaki ilâhî emre riâyet göstermezler (ve onlar âhireti inkâr ederler) Evet., (onlar) ilâhî dinin haber verdiği şekilde bir kıyametin, bir haşr ve neşrin, bir muhakemenin varlığına inançlı değildirler.

 

       (Şüphe yok, o kimseler ki, îman etmişlerdir) Allah Teâlâ'nın birliğini ve O'nun Resulünü, kitabını tasdik eylemişlerdir (ve sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardır) mükellef oldukları namaz gibi, zekât gibi vazifelerini yerine getirmeye çalışmışlardır, yasak olan şeylerden kaçınmışlardır. (Onlar için) de âhirette, Allah katında (minnetsiz bir mükâfat vardır) öyle minnete bağlı olmayan veya kesilmeyen veya noksana uğramayan bir ecir ve sevap kararlaştırılmıştır. İşte ilâhî dine uymanın ebedî mükâfatı!.

 

       Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne şahitlikte bulunan göklerin ve yerin muayyen günlerde, muhtelif tavırlar ile yaradılışını bildiriyor. Onların ilâhî emre tam olarak boyun eymelerini ve onlarda parlayıp duran ışıklı, sabit ve seyyar yıldızları dikkat nazarlarına sunuyor. Artık öyle her şeye hakkıyla kaadir, sonsuz ilm ve hikmeti açık olan bir Yüce Yaratıcı'nın ortak ve benzerden uzak olduğunu ifâde etmekte ve müşriklerin cehaletlerini teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûkatın en şereflisi!. Cenab-ı Hak'kın varlığını, kudretini, insanları öldürdükten sonra tekrar dirilteceğini inkâr eden câhilleri kınamak için (de ki: Hakikaten siz mi) ey kendi yaradılışlarını düşünmeyen gafil insanlar!. Siz mi (yeri iki günde yaratmış olan zâtı) o Yüce Yaratıcıyı (inkâr ediyorsunuz?.) onun ölüleri tekrar hayata kavuşturacağına inanmıyorsunuz?, (ve onun için ortaklar ediniyorsunuz) onun için meleklerden, cinlerden, putlardan eş ve benzer bulunduğuna inanıyorsunuz?. Öyle câhilce bir kanaatte bulunuyorsunuz (işte o) yerleri ve gökleri yaratan Allah Teâlâ (âlemlerin Rab'bidir) bütün âlemleri yoktan var eden, terbiye eden, olgunluğa eriştiren yalnız O'dur. O'ndan başka Yaratıcı ve mâbud yoktur. Bunu ne için takdir etmiyorsunuz?. Bir takım mahlûklar O'na ortak edinmek cehaletinde bulunuyorsunuz?.

 

       varlıklar  meydana getirdi,  onlardan  çeşit çeşit  istifâde olunabiliyor (ve orada) yer yüzünde (bereketler vücuda getirdi) nice denizler,  ırmaklar,  madenler,

 

       (Sonra) Yüce Yaratıcı kudret ve iradesiyle (göğe) o yüksek âlemi meydana getirmeğe (o) gök (bir duman hâlinde iken yöneldi) Yâni: Dumana benzer bir gaz maddesi hâlinde veya bulutla tarzında veya karanlık bir şekilde bulunan gök âlemini yaratmak, bir hikmet gereği olduğundan O'nun Allah'ın takdiri doğrultusunda vücuda gelmesini emr ve irâde buyurdu (sonra O'na) o göğe (ve yer için buyurdu ki:) sizler (isteyerek veya istemeyerek) vücuda (geliniz) artık sizin varlık alanına gelmeniz takdir edilmiştir, siz razı olsanız da olmasanız da her hâlde meydana geleceksinizdir. (onlar da isteyiciler olarak) vücuda (geldik dediler) yâni: Yüce Yaratıcı her neyi irâde buyurursa o şey herhalde vücuda gelir, ilâhî kudret, o kadar tesir edicidir ki, ona hiçbir kimse muhalefet edemez. Binaenaleyh ilâhî irâdenin mahlûkat üzerindeki tesiri böyle misâl yoluyla beyân buyurulmuş oluyor. Maamafih Cenab-ı Hak, semâları, yerleri yaratıp kendilerine yönelecek bir ilâhî kitabı anlamak kabiliyetini de onlara vermiş olabilir. Onlar da o kavuşmalarından dolayı ilâhî emre tam bir itaatle boyun eğeceklerini kendilerine mahsus bir lisân ile arz etmiş olabilirler. Allah'ın kudreti ile nice eşsiz eserlerin hârikaların meydana gelmekte olduğu asla imkânsız görülemez.

   Artık onları yedi gök olmak üzere iki günde tamamladı ve her göğe O'na ait emri vahy eyledi ve dünya göğünü de kandiller ile süsledik ve muhafaza ettik. İşte o, azîz, alîm -olan Allah'ın takdiridir.

 

   (Onlara) 0 Ad ve Semud kavimlerine birçok (Peygamberler) nasihat verip (Allah'tan başkasına tapmayın) Allah'ın birliğine muhalif itikatlarda bulunmayın (diye önlerinden ve arkalarından geldiği vakit) yâni: Her cihetten kendilerine tebligat yapıldığı zaman veyahut kendilerinden evvelki cemiyetlere gelmiş olan Peygamberlerin tebliğlerini de telâkki edecek bir durumda bulundukları vakit (dediler ki: Eğer Rab'bimiz dilemiş olsa idi elbette melekleri indirmiş olurdu) onlar bize ilâhî emrleri tebliğ ederlerdi, siz de bizim gibi insan bulunuyorsunuz, siz Peygamberlik sıfatına sahip değilsiniz. Böyle alaycı bir şekilde inkâra devam eden o kâfirler şöyle de dediler: (binaenaleyh şüphe yok ki, biz sizin) iddianıza nazaran (kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz) sizin Peygamberliğinize inanmıyoruz. Siz bize karşı bir üstünlüğe sahip bulunmamaktasınız.

     Ad kavmine gelince onlar da hemen yeryüzünde haksız yere kibirlendiler ve dediler ki: Bizden kuvvetçe daha şiddetli kim vardır?. Bir düşünmediler mi ki, muhakkak onları yaratmış olan Allah, 0 kuvvetçe onlardan daha şiddetlidir ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldular.

      kendilerine Hûd Aleyhisselâm Peygamber gönderilmiş olan (Ad kavmine gelince) o inkarcı kavmin hikâyesi şöyledir: (Onlar da hemen yeryüzünde haksız, yere) gerçeğe aykırı bir hâlde (kibirlendiler) kendilerini büyük görüp başka kavimlerin üzerlerine yükselmek istediler (ve dediler ki: Bizden kuvvetçe daha şiddetli kim vardır?.) ki, bize galebe etsin, bizi kahredebilsin, onlar kendilerinin maddî kuvvetlerine, iri yapılı olmalarına aldanarak böyle bir iddiaya cür'et gösterdiler. Peygamberlerinin tehditlerine ehemmiyet vermediler. 0 câhil kavim (bir düşünmediler mi ki, muhakkak onları) yoktan (yaratmış olan Allah, 0) Yüce Yaratıcı (kuvvetçe onlardan daha şiddetlidir.) dilediği zaman onları elbette kahreder ve cezalandırır. Evet.. Allah Teâlâ buyuruyor ki: (ve) 0 kâfir kavim (bizim âyetlerimizi inkâr eder oldular) Peygamberimize indirmiş olduğumuz âyetlerin birer hakikat olduğunu şüphesiz anladıkları hâlde bununla beraber küfrlerinden ve dünya varlığına tapındıklarından dolayı, o âyetleri kabul etmeyip onları inkâra cür'et gösterdiler.

    Artık biz de onların üzerlerine uğursuz günlerde pek fazla soğuk bir rüzgâr gönderdik ki, onlara dünya hayatında bir zillet azabını tattıralım, ve elbette ki, ahiret azabı daha çok rüsvay edicidir ve onlar yardım da olunmazlar.

    Allah Teâlâ Hazretleri de buyuruyor ki: (Artık biz de onların) 0 dinsizlerin (üzerlerine uğursuz uğursuz günlerde) kötü zamanlarda (pek fazla soğuk bir rüzgâr) şiddetli sesli bir yel (gönderdik ki, onlara) o kavimlere kendi küfrleri yüzünden (dünya hayatında bir zillet azabını tattıralım) onları o böbürlenmeleri sebebiyle bir ihanete, bir zillete düşürmüş olalım, (ve elbette ki,) onların haklarında (âhiret azabı daha çok zilletlidir) ihanet ve zillet itibariyle daha şiddetlidir. Onlar, o haktan kaçınmalarından, küfrü tercih etmiş olmalarından dolayı öyle muazzam bir azaba tutulmuş olacaklardır (ve onlar, yardım da olunmazlar) kendilerinden o azabı, o ihaneti bertaraf edecek bir yardımcı bir koruyucu da bulamayacaklardır. İşte Ad kavmi, böyle müthiş ve ebedî bir hüsrana lâyık olmuştur.

    Semud'a gelince biz onlara doğru yolu gösterdik, onlar ise hidâyet üzerine körlüğü tercih ettiler. Artık onları kazanır oldukları şey sebebiyle o zelîl edici yıldırım azabı yakaladı.

    Ve kâfirlerin  uhrevî azabına da işaret buyurup onların aleyhine kendi âzalarının  şahitlikte bulunacaklarını ve aralarında nasıl  bir sual ve cevabın cereyan

 

     (Ve) Semud kavmi arasından (îman etmiş) Hz. Salih'in Peygamberliğini kabul eylemiş (ve ittikada bulunur olmuş) üzerlerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışmış (olanları ise kurtuluşa erdirdik.) Onlar, îmanları, takvaları sebebiyle o yıldırım azabından emin bulunmuşlardır. Ve sâlih Aleyhisselâm ile beraber Mekke-i Mükerreme'ye giderek orada ibâdetle meşgul olmuşlardır.

  Ve 0 gün ki, Allah'ın düşmanları toplanıp âteşe sevk edilirler artık onlar tamamen haps olunurlar.

    (Ve) Kâfirlerin azabı yalnız bu dünyevî azabla, yıldırımla sınırlı değildir (o gün ki, Allah'ın) öyle (düşmanları) ilâhî dini kabulden kaçınmış olanlar (toplanıp âteşe) cehenneme (sevk edilirler, artık onlar tamamen hapsolunurlar) hepsi de bir yerde toplanarak sonra cehenneme birden gönderilmiş bulunurlar.

 

   O kâfirler (Nihayet oraya) o inkâr etmiş oldukları cehenneme toplanıp (geldikleri vakit onların aleyhine) dünyada iken küfr ve isyan adına (ne işlemiş olduklarına dâir kulakları ve gözleri ve derileri şahitlikte bulunmuş olur.) Evet.. Cenab-ı Hak o Yüce kudretiyle bu uzuvlara bir nutuk kabiliyeti verir, bunlar da sahiplerinin dünyada iken neler yapmış olduklarına şahitlik ederler, bu suretle de ilâhî kudret tecellî etmiş, o inkarcıların bir inkâra, bir mazeret bildirmeğe imkânları kalmamış olur. Bir yoruma göre de uzuvlarda öyle bir takım hâller, vaziyetler meydana getirilmiş olur ki, onlar, sahiplerinden o inkarcı amellerinin çıktığına işaret ederler. Bu işaret, bir şahitlik mesabesinde bulunmuş olur. Allah'ın kudreti, hepsine de fazlasiyle kâfidir. İnanıyoruz.

     Ve derilerine derler ki: Ne için aleyhimize şahitlik ettiniz? -derileri de- derler ki: Herşeyi söyleten Allah, bizi söyletti ve O sizi ilk defa yarattı ve O'na döndür üleceksinizdir.

   (Ve) O azap görecek kâfirler de bir kınama ve hesaba çekme maksadıyla (derilerine) kendi uzuvlarına (derler ki: Ne için aleyhimize şahitlik ettiğiniz?.) Biz sizin yüzünüzden muhakemeye tâbi tutulmuş bulunuyoruz. Derileri de cevap olarak (derler ki: Her şeyi söyleten Allah, bizi) de (söyletti) biz elbette O'nun irâdesine, muhalefet edemezdik. Biz bu şahitliğe mecburuz, bundan dolayı siz, bizi hesaba çekemezsiniz, (ve) Bir kere düşünmeli değil mi idiniz ki, (O) Yüce Yaratıcı (sizi ilk defa yarattı) yoktan meydana getirdi, sizi birer damla su durumunda bulunan şeylerden büyüyüp gelişmeye eriştirdi, O'nun kudreti her şekilde bilinmiş idi. Artık ne diye bu kıyamet hayatını inkâr etmiş idiniz?, (ve) Size bildirilmiş idi ki, nihayet (O'na döndürüleceksinizdir.) O Yüce Yaratıcı'nın büyük mahkemesine sevk olunacaksınız, dünyadaki amelinize göre, mükâfat ve ceza göreceksiniz. Bu hakikatlar size evvelce bildirilmişti. Şimdi aleyhinizde olan şahadetten dolayı azalarınıza hesap sormaya selâhiyetiniz yoktur. Bu son beyân, ya derilerin beyanatı cümlesindendir veya tek bir ilâhî kelâmı hikâye etmektedir. Nitekim bunu tâkibeden âyet-i kerîme de böyledir.

    Ve sizin aleyhinize ne kulaklarınızın ve ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Velâkin zannetmiş idiniz ki, şüphe yok Allah,

    Bu mübarek âyetler de kâfirlerin kendi aleyhlerine uzuvlarının şahitlikte bulunmalarına mâni olamayacaklarını ve onların pek bâtıl zanlarını, itikatlarını teşhir ediyor ve onların ilâhî azaptan bir türlü kurtulamayacaklarını ihtar buyuruyor. Ve o kâfirlerin kendilerini aldatan ne kötü kimselere yakın bulunmuş olduklarını ve o yüzden küfr ve isyana düşmüş, eski kavimler gibi helake mâruz kalmış bulunduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey inkarcılar!, (sizin aleyhinize ne kulaklarınızın ve ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz) siz küfrlerinizi ve diğer bir kısım günâhlarınızı açıkça yapmakta idiniz, bir kısım günâhları da insanlardan gizlice yapmakta, onların dedikodusundan korkmakta idiniz. Azanızın aleyhinizde şahitlik edeceğini hiç düşünmediniz (ve lâkin zannetmiş idiniz ki, şüphe yok Allah, sizin yaptıklarınızdan bir çoğunu bilmez.) gizlice işlediğiniz günâhlar Allah yanında meçhul kalır, artık Allah korkusuyla değil, halkın yerme ve kınamasına uğramamaktan için bir kısım gayri meşru hareketlerinizi gizlice yapmıştınız.

 

       Cenab-ı Hak, o gibi yanlış düşünenleri yermek ve tehdit için buyuruyor ki: (Ve işte sizin o zannınızdır ki,) Bir takım günâhlarınızın Allah Teâlâ'ya gizli kalacağı hakkındaki bâtıl kanaatin izdir ki, siz onu öylece (Rab'binize karşı zannetmiş oldunuz) öyle yanlış bir itikatta bulundunuz. İşte o zannınızdır ki, (sizi helake düşürdü) sizi lanete, alçaklığa ve bayağılığa müptelâ kıldı (artık hüsrana uğrayanlardan oldunuz) ebedî felâkete mahkûm kaldınız. İşte o kötü zannın ebedî cezası!.

 

     (İmdi) 0 helake aday olan kimseler (sabr ederlerse) bir kurtuluş ümidinde bulunurlar da bir yardım talebinde bulunmazlarsa (hemen âteş onlar için bir ikâmetgâhtır) onlar o umdukları kurtuluşa asla nail olamayacaklardır, (eğer bir hoşnutluk dilerse) Sevdikleri bir şeye ermek, Allah'ın rızâsına kavuşmak, o azaptan kurtulmak temennîsinde bulunurlarsa (artık onar hoşnut olacak kimselerden değildirler) onların o temennîlerine icabet olunmayacaktır.

 

  sonsuzluğunu iddia ettiler, tâbilatların, feleklerin üstünde başka bir âlem yaratıcısı bulunmadığını ileri sürerek o gafil, güzelce tefekkürden mahrum kimseleri

 

      Bu mübarek âyetler, kâfirlerin diğer bir tuzaklarını, Kur'an-ı Kerim'e karşı olan düşmanlıklarını teşhir ediyor. Onların o caniyâne hareketlerinden dolayı ne kadar şiddetli ve ebedî azaplara tutulacaklarını ihtar buyuruyor ve kendilerini sapıtıp küfre düşürmüş olan cinleri ve insanları âhirette görüp ayakları altında çiğnemek, onlardan intikam almak isteyeceklerini şöylece beyân buyurmaktadır, (ve o kimseler ki, kâfir oldular) Hz. Muhammed'in peygamberliğini, yüceliğini tasdik etmeyip küfr ve şirk içinde yaşadılar. Yâni Kureyş müşrikleri ve benzeri kimseler (dediler ki: 0 Kur'an-ı dinlemeyiniz) o okunurken sükût etmeyiniz (ve onda) onun okunması sırasında (gürültü yapınız) seslerinizi kaldırınız, ıslık çalınız, hurafelerle karşılıkta bulunun, şiirler okuyun, tâki, okuyanı şaşırtasınız, okunan âyetlerin tesirinden başkalarını kurtarasınız, onun ruhlar üzerindeki tesirine mâni olasınız, (olabilir ki,) böyle hareket ederseniz, siz (galip olursunuz) onun dinlenmesine engel bulunursunuz, İslâmiyet in yayılmasına meydan vermemiş olabilirsiniz.

 

     (İşte) Öyle (kâfir olanlara) İslâm dinine karşı muhalif cephe almak isteyenlere (elbette) Yüce Allah'a yemin olsun (bir şiddetli azap (attıracağız) niteliği kavranamayacak derecede fecî olan bir cezaya çarpılmış olacaktır. Nitekim o kâfirlerin bir kısmı Bedr gazvesinde vesâirede büyük bir mağlûbiyete uğrayarak, mahv-ü perişan olmuşlardır, (ve onları) 0 kâfirleri (işler oldukları şeyin) yaptıkları amellerin, hareketlerin (en kötüsüyle cezalandıracağadır.) kâfirlerin yakınları ziyarete riâyet gibi, misafirlere hürmet gibi, fakirlere yardım gibi güzel amelleri küfrleri sebebiyle uhrevî kıymetini kaybetmiş, sevaba vesîle olmaktan çıkmıştır. Binaenaleyh onların küfr gibi en çirkin amelleri kalmıştır. Artık bu amellerinden dolayı en müthiş azaplara mâruz kalacaklardır.

 

   vardır) onlar o cehennem de ebediyyen  kalacaklardır, onun azabı  kendilerinden asla kesilmeyecektir.  Her kâfir, cehennemin  katlarından  birinde ebedî bir

 

      (Ve kâfir olanlar) Öyle cehenneme atılacakları zaman muhakkak (diyeceklerdir ki) bu hâdisenin vukuunun kesin olduğuna işaret için mazi sigasiyle (dediler ki) diye beyân buyuruluyor. (Ey Rab'bimizl. Bizi cinlerden ve insanlardan) şeytani bir tabiatta bulunan şahıslardan olup da (sapıtmış olanları) bize dünyada iken bâtıl şeyleri süsleyerek göstermiş, bizi Allah'ın dininden mahrum bırakmış olan reislerimizi ve diğer dinsiz şahısları (bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım) onlardan intikam almaya çalışalım, onlara lâyık oldukları zillet ve hakareti gösterelim, (Tâki) Onlar cehennemin (en aşağı) tabakalarında (kalanlardan olsunlar) en büyük hakaretlere, azaplara mâruz kalıp dursunlar. Elbette ki, insanları saptırmaya çalışanlar, insanları dinden, güzel ahlâktan mahrum bırakmaya gayret edenler, gelecekte büyük bir ilâhî azaba uğrayacaklardır. Fakat Cenab-ı Hak'kın kendilerine verdiği aklı, temiz yaratılışı kötüye kullanıp da öyle aldatıcı kimselerin sözlerine kıymet vermiş, onların gösterdikleri çıkmaz yolları tâkibeylemiş kimseler de azabı hak etmişlerdir. Kendilerini mazur göstermeğe asla selâhiyetli olamazlar. Her insan hakikî dostu ile düşmanını güzelce anlamaya çalışmalıdır. Sonra pişmanlık fâide vermez.

    Şüphe yok, O kimseler ki, Rab'bimiz Allah'tır dediler, sonra da dosdoğru yolda yürüdüler, onların üzerlerine melekler ineceklerdir. Korkmayın, ve mahzun olmayın ve size vâd olunmuş olan cennet ile müjdelenin -diyeceklerdir-.

    Bu mübarek âyetler de îman ve doğruluk sahiplerinin hakkındaki ilâhî vâ'din gerçekleşeceğini bildiriyor. O mü'min ve doğru yoldaki zâtları meleklerin nasıl bir nîmete, bir ilâhî ziyafete kavuşturmakla müjdeleyeceğini ve aralarındaki dostluğu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, kâfirler hakkındaki tehdidini, ilâhî vâ'dini bildirdikten sonra müminler hakkında lütfunu, ilâhî vâ'dini de şöylece beyân buyuruyor, (şüphe yok, o kimseler ki, Rab'bimiz Allah'tır dediler) Allah Teâlâ'nın Rablığını, yaratıcılığını birliğini ikrar ettiler (sonra da dosdoğru yolda yürüdüler) bu takvalarında sebat edip durdular, mükellef oldukları vazifeleri tam bir samimiyetle yerine getirmeye devam eylediler (onların üzerine) Allah tarafından müjdeyle (melekler ineceklerdir) ve onlara hitaben (korkmayın) insanlık icabı yapmış olduğunuz kusurlardan dolayı korkuya düşmeyin, Cenab-ı Hak sizi bağışlar ve kendilerinden ayrılmış olduğunuz çoluk çocuğunuzdan vesâireden dolayı (üzülmeyin) ebedî ferahlığa kavuşacaksınız (ve size) dünyada Peygamberler lisâniyle (vad olunmuş olan cennet ile müjdelenin) çünkü siz cennetlere kavuşacak, onların içinde ebediyyen kalıp nîmetlere ereceksinizdir diyeceklerdir. Meleklerin bu müjdesi, ölüm zamanında, kabirlerde ve dirilme zamanında vuku' bulacaktır.

 

  Biz dünya hayatında da ve ahirette de sizin dostlarınızız ve sizin için orada nefislerinizin hoşlandığı her şey vardır ve sizin için orada ne isterseniz vardır.

        Ve melekler, o sâdık mü'minlere diyeceklerdir ki: (Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız) biz size dünyada iken iyilik sever bulunur, size hayırlı şeyleri ilhama çalışırdık. Meselâ: Sizi uykudan uyandırır, namaza, oruca sevk etmek isterdik, sizi ahlâksız şeylerden uzaklaştırmak isterdik, ahirette de size şefaatçiyiz, cennetlere girinceye kadar sizden ayrılmayız, sizin üzerinize nezaret etmekte bulunmaktayız, (ve) Ey mü'mîn zâtlar!, (sizin için orada) âhiret âleminde (nefslerinizin hoşlandığı her şey vardır) çeşitli lezzetler, nîmetler, cismanî zevkler hazır bulunmaktadır, (ve sizin için orada) o âhiret alemindeki (ne isterseniz vardır) her türlü nîmetler tecellîlere, ruhanî zevklere nail olacaksınızdır, bunlar sizin için takdir edilmiştir.

  Çok mağfiret eden, çok merhametli olandan -Allah tarafından- bir ziyafet olmak üzere.

   Ey müminler!. Sizlere vâ'dedilen bu sonsuz nimetler, lütuflar (Çok mağfiret eden) birçok günâhları affeden ve bağışlayan (çok merhametli olandan) bütün kulları ilâhî rahmeti pek fazla bulunan Allah Teâlâ tarafından (bir ziyafet olmak üzere) size ihsan buyurulmuş olacaktır. Artık bunun şükrünü ifâya devam ediniz.

 

     (Ve bunu) Böyle bir tavsiyeyi, fenalığa karşı iyilik ile muamelede bulunmak karakterini, bu seçkin özelliği, (sabr edenlerden başkası kabul edemez) sabr ile vasıflanmış olan zâtlar, bu husustaki tavsiyeyi takdir edip kabul eder, ona göre hareketini tanzime çalışır. Evet.. Bu mühim tavsiyeyi, bu husustaki güzel olgun ahlâkı (pek büyük bir nasip sahibi olandan) dünya ve âhiret saadetlerinde nâsipli bulunan zâtlardan (başkası kabul edip yüklenemez.) öyle affedici, şerefli bir muamelede bulunmak istemez, bunun güzel bir meyve vereceğini takdir edemez. Binaenaleyh kötülüklere karşı iyiliklerde bulunmak, ahlâksızlığa karşı güzel bir ahlâk ile mukabelede bulunmak, fazilet ve saadet sahipleri olan zâtlara mahsus pek üstün bir özelliktir.

       Ve şayet seni şeytan tarafından bir vesvese -bu affedici muameleden- çevirmek isterse hemen Allah'a sığın. Şüphe yok ki, O'dur -her şeyi gerçekten- işiten, bilen O'dur.

     Evet.. Kötülüklere karşı iyilikle karşılık vermek, büyük bir kahramanlıktır. Nefs üzerine hâkimiyetin bir nişânesidir. (Ve şayet seni şeytan tarafından bir vesvese) Bir intikam hissi, seni bu affedici muameleden (çevirmek) fenalığa karşı fenalıkla mukabelede bulundurmak (isterse) seni o tavsiye edilen güzel muameleden alıkoymak dilerse ona iltifat etme (hemen Allah'a sığın) öyle şeytanî hâtıraların tesiri altında kalmamak için Hak Teâlâ'dan yardım, muvaffakiyet niyaz et. Allah'a tevekkül et, sığın ■ şüphe yok ki, O'dur) Evet.. 0 Hikmet Sahibi Yaratıcı, her şeyi hakkıyla (işiten, bilen O'dur) ancak o Kerem Sahibi ezeli mâbuddur. Binaenaleyh o Kerem Sahibi Yaratıcı seni düşmanların fenalıklarından, suikastlerinden muhafaza buyurur, nihayet muvaffakiyet, ilâhî zafer senin tarafından tecellî eder durur.

 

   gafil  insanlar!, (ne güneşe ve ne de ay'a secde etmeyin) Onlar birer mahlûktur.  Cenab-ı  Hak'kın dilemesiyle öyle meydana gelip durmaktadırlar,  hiçbiri  bizzat

 

   (Eğer) 0 müşrik kimseler, (kibirlenmek isterlerse) yalnız Allah Teâlâ'ya ibâdette bulunmaktan kaçınır, bu husustaki peygamber emrine itaatten böbürlenerek yüz çevirirlerse onların ne kıymetleri var. Cenab-ı Hak onlara bir ehemmiyet vermez, onlar lâyık oldukları akıbete uğrarlar, (çünkü Rab'bin katında bulunanlar) yâni: Cenab-ı Hak'kın manevî katında makbul bulunan melekler (O'nun için) o şirk ve benzerden uzak olan Allah için (gece ve gündüz tesbîhte bulunurlar) O'nun birliğini tasdik'e yüce sânını kutsamaya devam ederler, (ve onlar) melekler, gece ve gündüz ibâdette bulunurlar, asla (usanmazlar) o kulluk vazifelerini tam bir huzur ile, manevî bir zevk ile yerine getirmeye devam ederler.

      Ve O'nun âyetlerindendir ki, yeryüzünü kupkuru bir hâlde görürsün, Vaktaki, O'nun üzerine su indirmiş oluruz, harekete başlar ve kabarır. Muhakkak 0 zât ki, O'na hayat vermiştir, elbette ki, ölüleri de dirilticidir. Şüphe yok 0, her şey üzerine hakkiyle kadirdir.

   0 Yüce Yaratıcının varlığına, kudretine bir nice gök cisimleri şahitlik ettiği gibi yeryüzü de şahitlik etmektedir. Evet.. (Ve O'nun) O Kerem Sahibi Yaratıcının kudretine şahitlik ve işaret eden (âyetlerindendir ki,) yaratmış olduğu pek ibret verici alâmetlerdendir ki: (yeryüzünü) vakit vakit, kış olunca (kupkuru bir hâlde görürsün) âdeta zelilce bir vaziyet almış, üzerinde yeşillikten, rengârenk çiçeklerden vesâireden eser kalmamış bulunur, (ne zamanki onun üzerine su indirmiş oluruz) Yağmurları yağdırır, onları yeniden bir feyz ve berekete nail kılarız, o yeryüzü tekrar (harekete başlar ve kabarır) toprağı kımıldanır, kendisinden çeşit nebatlar, çiçekler meydana gelir, yeniden bir hayata kavuşmuş bulunur. Artık düşünmeli!, (muhakkak o zât ki,) o Kudret Sahibi Yaratıcıdır ki, (ona hayat vermiştir) o yeryüzünü öyle yeniden büyüyüp gelişmeye çeşitli ekinlere meyvelere kavuşturmuştur, (elbette ki, ölüleri de dirilticidir) insanları da öldürdükten sonra tekrar yeni bir hayata kavuşturacaktır. (Şüphe yok ki, 0) Yüce Yaratıcı (herşey üzerine hakkiyle kaadirdir.t binaenaleyh insanları da öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturmaya inanıyoruz ki, kaadirdir. Hangi düşünceli bir insan, bu hakikati inkâr edebilir?.

     Şüphe yok 0 kimseler ki, âyetlerimizde haktan ayrılarak sapıtırlar, bize karşı gizli kalamazlar. Âteşe atılan mı hayırlıdır, yoksa kıyamet günü emin ve hâlde gelecek olan mı? Dilediğinizi yapınız, şüphe yok ki: 0, ne yaptığınızı hakkiyle görücüdür.

 

       (Şüphe yok) Mülhidler (o kimselerdir ki) hakikatları bâtıl bir şekilde yorumlamaya ve değiştirmeye çalışanlar, kutsal şeyleri yeren ve kötüleyen şahıslardır ki, (kendilerine geldiği zaman) Yüce Peygamber tarafından tebliğ edildiği vakit (Kur'an-ı inkâr etmişlerdir) artık onlar, lâyık oldukları müthiş akıbete hazırlansınlar, (ve muhakkak ki, o) Kur'an-ı Kerim (elbette azîz) eşi bulunmayan, pek kuvvetli, yüce ve menfaatleri pek çok olan (bir kitaptır) semavî kitapların sonuncusudur, fâziletlisidir, dâima ilâhî koruma altındadır.

  O'na ne önünden ve ne de ardından bâtıl bir şey gelemez. 0 hikmet Sahibi çok övülen Allah'tan indirilmiştir.

       Evet.. 0 Kur'an-ı Kerim, ilâhî bir kitaptır ki, (O'na ne önünden ve ne de ardından bâtıl bir şey gelemez) onun yüceliğini, kutsallığını inkâra hiçbir yol yoktur. O'nun bir söz mucizesi olduğunu, onun ilâhî vahye dayanan bir hidâyet ışığı bulunduğunu hiçbir akıllı kimse, bir doğru eser yalanlayamaz. Çünkü öyle mübarek, öyle her şekliyle yüksek, her yönüyle fâideli ve eşsiz olan apaçık kitap (hâkim, hamîd olandan) hikmetine, mükemmel sıfatlarına nihayet bulunmayan Yüce Yaratıcı tarafından (indirilmiştir.) Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a ihsan buyurulmuştur.

 

     Ey Muhammedi. Bir takım alçak şahısların dedikodularından dolayı üzülme (Sana senden evvelki Peygamberlere denilmiş olan şeyden başkası denilmiyor) vaktiyle dünyaya şeref vermiş olan bir nice Peygamberleri de inkarcı olan kavimleri yalanlamış, onların da teblîğ etmiş oldukları kitapları kabulden kaçınmışlardı. Bu kaçınmak insanlık âleminde öteden beri süregelen bir katılık, bir cehalet eseridir. Bu hâle karşı o Peygamberler sabr etmişlerdi. Artık Ey Son Peygamber!. Sen de sabret. Fazla üzülme, herkes lâyık olduğu akıbete kavuşacaktır.

 

    Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerimin arap lisânı üzere inişinin hikmetini bildiriyor. Bu hususta itiraza mahal bulunmadığını ve o ilâhî kitabın kabiliyetli kimseler için sırf hidâyet ve şifâ olduğunu izah ediyor. Semavî kitaplara karşı bir takım kimselerin boş itirazlarda bulunmalarının câhilce bir âdet olduğuna Musa Aleyhisselâm'a verilmiş olan kitap hakkındaki ihtilâfları bir misâl olarak gösteriyor. Eğer Allah katında belirlenmiş bir müddet bulunmasa idi öyle inkarcı, tereddütlü kimselerin derhal Allah'ın kahrına uğramış olacaklarını ihtar ediyor ve herkesin kendi ameline göre mükâfat ve ceza göreceğini ve Cenab-ı Hak'kın zulmden uzak olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Bir takım arab müşrikleri: Bizim kalblerimiz perdeler içindedir, bize yapılan tebligatı anlamıyoruz diyorlardı veyahut onların bir kısmı; Kuran başka bir lisân ile nazil olmalı değil mi idi? Diye kâfirce lâkırdılarda bulunuyorlardı, İşte bu gibi kimseleri red için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Ve eğer onu) yüce bir zikir olan Kur'an-ı Kerim'i (yabancı bir lisân ile) indirilmiş (bir Kur'an kılsa idik) o Arapça değil, yabancı lisânda bulunsa idi (elbette) o inkarcı kâfirler (derlerdi ki) bu kitabın (âyetleri) içerdiği hükümlerden, meseleler (ayrıntılı şekilde anlatılmalı) bizim lisânımızla beyân olunmalı (değil mi idi?) neden öyle başka bir lisân ile nazil olmuş bulunuyor?. Ve şunu da ilâveten söylerler idi ki: (arabî) Olan, Arap lisâniyle konuşan bir Peygambere (yabancı bir lisân ile) Kuran indirilmiş (olur mu?.) ne için o kitap, o Peygamberin kendi lisânı olan Arapça ile indirilmemiş derlerdi. Halbuki, o kitap, en ebedî bir lisân olan ve Yüce Peygamber'in asıl lisânı bulunan arapça olarak indirilmiştir. Artık öyle bir itirazda bulunmalarına mahal kalmamıştır. Resulüm!. 0 inkarcılara iddialarını red için (deki: 0) Kur'an-ı Kerim (îman edenler için bir hidâyet vesilesidir) onları hak yoluna eriştirir (ve bir şifâdır) o mü'minlerin kalblerini şek ve şüpheden, manevî hastalıklardan arzulardan kurtarır. Binaenaleyh ey inkarcılar!. Siz de imân şerefine nail olsanız kalbleriniz manevî hastalıktan kurtulur, artık öyle perdeler içinde kalmamış olur (ve o kimseler ki,) bilâkis (îman etmezler) Allah'ın birliğine, O'nun Peygamberlerinin risâletine ve o Peygamberin teblîğ ettiği ilâhî kitabın hükümlerine inanmazlar, artık onların bir İmansızlıklarından dolayıdır ki, (onların kulaklarında bir ağırlık vardır) onun içindir ki, Kur'an'ın âyetlerini işitemezler, onları güzelce dinleyip uyanmazlar. Bundan dolayı (o) Kur'an-ı Kerim (onlara karşı bir körlüktür) o apaçık kitabın güzelliğini göremezler, onun hükümlerini kendilerine teblîğ eden zâtın peygamberliğini görüp anlayamazlar. Körükörüne itirazlara devam eder dururlar. Sanki (onlara uzak bir mekândan bağ iril ı veri r) artık kendilerine yöneltilen hitabeleri, nasihatları işitip kavrayamazlar. Cehaletleri içinde yaşamaya devam ederler. Onların o gafilce hâlleri, kendilerine pek uzaktan seslenilen kimselerin hâllerine misâl yoluyla benzetilmiştir. 0 uzaktan olan bağırma, anlaşılmayacağı gibi o inkarcılar da kendilerine yönelen hitabeleri sanki pek uzaktan yapılıyormuş gibi anlamaktan mahrum bulunmuşlardır. .

    And olsun ki, Musa'ya da kitap verdik, onda da ihtilâf edildi. Ve eğer Rab'binden bir söz geçmiş olmasa idi elbette onların aralarında iş bitiriverirdi ve şüphe yok ki, onlar ondan elbette tereddüde düşürücü bir şüphe içindedirler.

   Evet.. Ey Muhammed (A.S.l!. Sen üzülme. Öteden beri insanların bir kısmı hakkı kabul ederse de diğer bir kısmı kabul etmez. İlâhî kitapları kabul etme ve etmeme hususunda cemiyetlerin eski âdetleri bu şekilde süregelmiştir. (And olsun ki) Muhakkak bir hâdisedir ki, biz (Musa'ya da kitab verdik) ona Tevrat'ı ihsan ettik (onda da ihtilâf edildi) onun kavminin bir kısmı o kitabı kabul ettiği hâlde diğer bir kısmı kabul etmedi, onun semavî bir kitap olduğunu inkâr edip durdular, (ve eğer Rab'binden bir söz geçmiş olmasa idi) Bu Muhammed ümmeti arasındaki inkarcıların cezalarını kıyamet gününe tehir hususunda bir ezeli irâde bulunmasa idi (elbette onların aralarında iş bitiriliverirdi.) daha dünyada iken Allah'ın kahrına uğrar, hepsi de birden mahv ve perişan edilmiş olurdu. Nitekim eski inkarcı kavimlerin birçokları böyle bir felâkete mâruz kalmışlardır, (ve şüphe yok ki, onlar) Bu ümmet arasındaki inkarcılar (ondan) 0 Kur'an-ı Kerim'den (elbette tereddüde düşürücü bir şek içindedirler) onlar kendilerince bile kuvvetli görülecek bir delile dayanamamaktadırlar. Bununla beraber, bir inat, bir taklit bir şeytanî vesvese neticesi olarak Kur'an-ı Kerim'i inkâra cür'et göstermektedirler. 0 gafiller bilmiyorlar ki, o çirkin, inkarcı hâllerinin cezasına bir gün uğrayacaklardır.

  Kim iyi bir iş yaparsa artık kendi lehinedir ve kim kötülükte bulunursa artık kendi aleyhinedir ve Rab'bin kulları için zulmedici değildir.

      hareketi (artık kendi nefsi içindir) bunun fâidesi kendisine âidtir, kendi lehine hareket etmiş olur. (ve) Bilâkis (kim kötülükte bulunursa) küfre, isyana düşerse

 

      Bu mübarek âyetler, kıyametin vuku bulacağı günü ve geleceğe âid bir kısım hâdiselerin vuku zamanını Cenab-ı Hak'tan başkasının bilmediğini haber veriyor. Müşriklerin âhirette "nerede ortaklarım" diye bir alay ve kınama için mâruz kalacakları suale cevaben o ortak edinmiş oldukları şeylerin kendilerinden ayrılmış olduklarını onlardan bir fâide göremeyeceklerini itiraf edeceklerini bildiriyor, insanların muhtelif ruh hâllerine işaret için onların fâideli şeyler istemekten geri durmadıklarını ve bir kötülüğe uğrayınca da artık ümitlerini keserek ümitsizlik içinde kaldıklarını hikâye buyuruyor.

 

  Ve evvelce tapıp durdukları şeyler onlardan kaybolmuştur ve kendileri için bir sığınılacak yer olmadığını anlamışlardır.

      Evet.. O kıyamet gününde artık hakikat tecellî etmiş (Ve onlardan) o müşriklerden (evvelce) dünyada iken (tapıp durdukları şeyleri) bâtıl mabutları (kayb oluvermişlerdir.) onlardan asla bir fâide görememiş, onların Cenab-ı Hak'ka ortak olamayacaklarını tamamen anlamış bulunacaklardır, (ve kendileri için bir sığınılacak) Kaçıp Allah'ın azabından kurtulunulacak (yer olmadığını anlamışlardır.) Heyhat ki, artık o anlayışlarının kendilerine bir fâidesi olmayacaktır. İnsanlar, daha dünyada iken o akıbeti düşünerek yanlış kanaatlerini ıslâh etmeli değil midirler?. Sonra pişmanlık, kusur tarafı bir fâide vermez.

 

     (İnsan) Bu dünyada iken bir takım maddî, fâni şeylere âid isteklerde bulunur. Meselâ: Sıhhat ister, fazlaca yaşamak ister, büyük bir servete nail olmak ister. Böylece (iyilik istemekten usanmaz) ihtiraslı bir şekilde dünyaya talip bulunur. Bir kere de âhireti düşünüp onu da temine çalışmalı değil midir?, (ve eğer kendisine bir fenalık dokunursa) Bu dünyaya âid, ortadan kaldırılması mümkün, bir musibet, hastalık gibi ve fakirlik gibi bir ârızâ isabet ederse (hemen ümidini kesmiş, ümitsizliğe düşmüş olur) Cenab-ı Hakkın fazlından, rahmetinden ümidini kesmiş bir hâlde bulunur. Böyle garip bir ruh hâlinin tesiri altında kalır. Halbuki, bir insan, Kerem Sahibi Yaratıcının lütfundan, merhametinden ümidini asla kesmemelidir, kendisine bir keder isabet ederse onun bir hikmete dayalı olduğunu bilerek hemen Cenab-ı Hak'ka sığın mal id ı r, kendisinin selâmete kavuşturulmasını o Kerem Sahibi Yaratıcısından niyaz eylemelidir.

    Ve eğer ona dokunan bir sıkıntıdan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırırsak elbette diyecektir ki: Bu, benim içindir ve zannetmem ki, kıyamet kopacak olsun. Ve eğer Rab'bime döndürülmüş olsam bile muhakkak, kendim için O'nun yanında bir iyilik vardır. Fakat O küfre düşmüş olanlara ne yapmış olduklarını elbette haber vereceğiz. Ve elbette onlara pek ağır bir azaptan tattıracağizdir.

   (Ve eğer ona) O arızaya uğramış olan insana (dokunan bir sıkıntıdan) nefsine âid bir arızadan, geçimine dâir bir sıkıntıdan (sonra tarafımızdan bir rahmet tattırırsak) o arızayı, o sıkıntıyı kendinden bertaraf edersek (elbette diyecektir ki, bu) eriştiğim muvaffakiyet, kurtuluş ve genişlik (benim içindir) bu benim hakkımdır. Ben buna kendi bilgimle, kendi çalışmamla nail oldum, artık bu, benden kaybolmayacaktır, bu bana çocuk ve çocuğuma mahsus ebedî bir varlıktır (ve zannetmem ki, kıyamet kopsun) öyle bir değişmenin vukuuna ben inanmıyorum, (ve eğer Rab'bime döndürülür isem) faraza kıyamet kopar da ben Allah'ın huzuruna sevk edilir isem (şüphe yok, kendim için onun yanında bir iyilik vardır) madem ki, ben bu dünyada bu nîmete, bu servete nail oldum, demek ki, ben âhirette de bunlara nail olacağını, cennete kavuşacağım. Böyle gafil, câhil, akılsız şahsına böyle bir kıymet veren kimse, böyle akılsızca bir iddiaya cür'et eder. Cenab-ı Hak ise onun bu bozuk iddiasını red için buyuruyor ki: (fakat o küfre düşmüş olanlara) Dünyada iken (ne yapmış olduklarını) nasıl inkârlarda, günâhlarda, hatalarda bulunmuş olduklarını kendilerine (elbette haber vereceğiz) onlar o vakit nasıl yanlış düşünmüş, ne kadar fena hareketlerde bulunmuş olduklarını tamamen anlayacaklardır, (ve elbette onlara pek ağır azaplardan tattı racağ izdir) Onları ebedî şekilde cehenneme atarak onun takdirlerinin üstünde olan azabiyle kendilerine azap edeceğiz. İşte dünyadaki küfrlerinin, ilâhî nîmetlere karşı nankörlükte bulunmuş olmalarının ve bir takım bozuk iddialarda, bencilliklerde bulunmalarının ebedî cezası!.

  Ve insana nîmet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve böbürlenir. Ve ona bir kötülük dokunduğu zaman ise artık bol bol duacıdır.

     edip kendisine sıhhat, bol geçimlik gibi şeyleri ihsan ettiğimiz vakit (yüz çevirir) ibâdetten, teşekkürden kaçınır (ve böbürlenmekte bulunur) kibirli bir vaziyet

 

     Ey Yüce Peygamber!. 0 inkarcılara (Deki: Bana haber veriniz) fikrinizi açıklayınız bakalım (eğer 0) inkâr ettiğiniz Kur'an (Allah tarafından olmuş ise) o, Yüce Yaratıcı tarafından vahy edilmiş bir kitap ise ki, onun öyle olduğu katiyyen sabittir (sonra) siz (onu inkâr etmiş iseniz) artık siz haktan uzak düşmüş, sapıklık içinde kalmış olmaz mısınız?. Artık düşününüz!. Sizin gibi haktan (uzak bir muhalefette bulunan bir kimseden daha sapık kim vardır?.) Yâni; Ey inkarcılar!. İşte siz böyle haktan ayrılmış, onun Peygamberine, kitabına muhalefet etmiş, sapıklık içinde kalmış kimselersiniz.

     Yakında onlara ufuklarda ve kendi nefslerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz, tâki, onlar için O'nun hak olduğu ortaya çıksın. Kifayet etmiyor mu ki, Rab'bin, şüphe yok 0, herşey üzerine şahittir.

       Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Yakında onlara) Öyle ilâhî hakikatları, Kur'an-ı Kerim gibi bir ebedî mucizeyi inkâr eden müşriklere, câhillere (ufuklarda) yerlerin ve göklerin çevrelerinde (ve kendi nefslerinde olan âyetlerimizi göstereceğiz) eski ümmetlerin inkârları yüzünden nasıl felâketlere uğrayıp yurtlarının harap bir hâlde kalmış olduğunu ve şimdiki inkarcıların kendi başlarına arız olacak belâları, mağlûbiyetleri kendilerine göstermiş olacağızdır. (tâki, onlar için onun) 0 Kur'an-ı Kerim'in veya İslâm dininin veya Hz. Muhammed'in (hak olduğu) tamamen hakikate uygun Allah tarafından indirilmiş ve bütün insanlığa gönderilmiş bulunduğu (ortaya çıksın) fazla düşünmeye hacet kalmaksızın gözler önünde parlayıp dursun. Nitekim asr-ı saadetteki inkarcılara Cenab-ı Hak, âyetlerini, hârikalarını göstermiş, Resûl-i Ekrem'ini ve O'nun Ashabını muvaffakiyetlere eriştirmiş, Mekke-i Mükerreme fethedilmiş, İslâmiyet ufuklara yayılmaya başlamıştır. Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği ve işaret buyurduğu bir çok yaratılış eserleri de vakit vakit ilm ve fennin ilerlemesi neticesinde daha güzelce anlaşılmağa başlanmış, birçok hakikatları daha fen yoluyla keşfedilmeden önce Kur'an-ı Kerim'in haber vermiş olduğu sabit olmuştur. Artık (kifayet etmiyor mu ki, Rab'bin şüphe yok. 0) Yüce Yaratıcı (herşey üzerine şahittir) bütün âlemlerde vuku bulan şeyleri, iddiaları görüp bilmektedir. İşte Yüce Yaratıcı, Hz. Muhammed'in peygamberliğini, mucizeler ile kuvvetlendiriyor. Kur'an-ı Kerim'in ilâhî bir kitap olduğunu beyân ve onun yüceliğini kelâmî bir mucize olması suretiyle de ortaya koyuyor. Artık bu hususlarda şek ve şüpheye bir mahal yoktur. Ne yazık ki, o inkarcılar, bunu takdir edemiyorlar.

  İyi bil ki, şüphe yok, onlar Rab'lerine kavuşma konusunda bir şüphe içindedirler. İyi bil ki, muhakkak 0, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.

    o kötü itikatlarına, hareketlerine göre elbette ki, cezaya uğratacaktır. 0 ilk ve kudreti sonsuz olan Kâinatın Yaratıcısı'nın hikmeti, kudret ve irâdesi, bütün kâinat