Tefsir Kulliyati - 42. Sayfa - Bilmen
Peygamber Efendimizin de diğer Peygamberler gibi ilâhî vahye eriştiğini ve Kur'an-ı Kerîm'in ne gibi hikmet ve menfaatten dolayı arap lisânı ile vahy edilmiş bulunduğunu beyân.
İlâhî vahyin kısımlarına ve Resûl-i Ekrem'in vahiyden önceki vaziyetine ve Yüce Peygamberin tebliğ vazifesine dâir bilgiler.
Şeriatların usul bakımından bir olduğunu beyân, ilâhî dinde ayrılığa düşülmemesini ve ihtilâfların ilâhî hükümlerden ile hâl edilmesini ve takdir edilen bir zaman olmamış olsa idi ihtilâfa düşenler hakkında ilâhî hükmün hemen tatbik edileceğini ihtar.
Bir kötülüğe karşı misliyle mukabelede bulunmanın caiz olmasına fakat affedici muamelenin Allah katında sevaba vesîle olacağına işaret ve Cenab-ı Hak'kın zâlimleri sevmediğini ihtar.
Kıyametin kopma zamanını Hak Teâlâ'dan başkasının bilmeyeceğini ve onu acele isteyen inkarcıların nasıl bir cezaya mâruz kalacaklarını ve herkesin kendi ameline göre mükâfat ve ceza göreceğini ve müminlerin nasıl nimetlere nail olacaklarını müjdelemek.
Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'de diğer Peygamberler hakkındaki ilâhî vahye dayanmış olduğunu bildiriyor. Allah Teâlâ'nın bütün kâinata sahip olduğunu ve onun heybet ve büyüklüğünden dolayı göklerin parça parça olacak bir hâlde bulunduğunu ve bütün meleklerin o Yüce Yaratıcıya hamd ve teşbihte bulunarak yerde olanlar hakkında mağfiret taleb ettiklerini beyân buyuruyor. Allah Teâlâ'dan başkasına tapanların Allah tarafından bilindiklerine işaretle onları tehdit ediyor ve onların hâllerini Resûl-i Ekrem'in gözetleyici olmayıp onlara Allah'ın hükümlerini bildirmekle yükümlü bulunduğunu beyân ile o Yüce Peygamberi teselli etmiş oluyor. Şöyle ki: (Hâ, Mim) Bu, mukattaa harflerinden bir âyettir.
(İşte böyle vahy ediyor) Bu sûrede olduğu gibi Allah'ın birliğine, Peygamberliğe, âhiret hayatına, ahlâki faziletlere vesâireye dâir şeyleri Cibril-i Emîn vasıtasiyle indiriyor. Ey Muhammedi, (sana ve senden evvel olanlara) Eski asırlardaki Peygamberler (O azîz hakîm olan Allah.) Evet.. O her şeye galip, her emri ve yasağı hikmet olan Allah Teâlâ, evvelki Peygamberlerine dini hükümlerini vahyetmiş olduğu gibi Ey nebilerin en şereflisi!. Sana da vahyediyor, artık gereğine göre amel olunmalıdır.
Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa O'nıın içindir. Ve O, çok yücedir, çok büyüktür.
Evet.. O yüce dini hükümleri vahyeden öyle bir yüce Mâbud'tur ki, (göklerde ne varsa ve yerde ne varsa onun içindir.) onları yaratan, yaşatan, değişime uğratan, onlara sahip olan ancak o Yüce Yaratıcıdır. (Ve O) Kerem Sahibi Yaratıcı (çok yücedir) rütbeden her şeyin üstündedir, her şeye hakîmdir ve (çok büyüktür) kudretine, büyüklüğüne nihayet yoktur.
Az kalıyor ki, gökler üstlerinden çatlayacaklar. Melekler de Rab'lerine hamd ile teşbihte bulunuyorlar ve yerde olanlar için mağfiret diliyorlar. İyi biliniz ki, muhakkak Allah, O çok affedicidir, çok esirgeyicidir.
Evet.. O Kâinatın Yaratıcısı, o kadar büyüklük ve heybete sahiptir ki, (Az kalıyor ki, gökler) o büyüklük ve heybetin dehşetinden dolayı (üstlerinden çatlayacaklar) onların üst taraflarından itibaren öyle bir yarılma, bir patlama meydana gelmekte bulunsun. İşte Allah'ın büyüklüğü kâinatta böyle tesirli bulunmaktadır. (Melekler de Rab'lerine hamd ile tesbîhte bulunuyorlar) Melekler de o Yüce mâbud'a hamd ve övgüde bulunarak onu noksan sıfatlardan tenzîh ederler, (ve) Melekler (yerde olanlar için) insanlar hakkında (mağfiret diliyorlar) yâni: Yerde bulunanlar îman dairesinde yaşayarak mağfirete ulaşmalarına dâir duada bulunurlar. İnsanların uyanmalarına vesîle olacak şeyleri tertib eylemek gibi birer suretle iyilik severlik gösterirler. Artık ey insanlar!, (iyi biliniz ki) Uyanınız, istikbâlinizi düşününüz ki, (muhakkak ki, Allah O) Kerem Sahibi Yaratıcı (çok af edicidir) mümin kullarının tevbelerini kabul ederek günâhlarını affeder ve bağışlar. Ve o Yüce Mâbud (çok esirgeyicidir.) onun kulları hakkında merhameti sonsuzdur. Ondan dolayıdır ki: İnsanları dünyada yaşatıyor, nîmetlere ulaştırıyor. Günâhlarından dolayı hemen kahretmiyor, onları uyandıracak olan âyetlerini Peygamberlerine vahyetmiş oluyor, meleklerin şefaatlerine, dualarına da müsaade buyuruyor.
Bu mübarek âyetler de Kur'an-ı Kerim'in arap lisânı üzere inişinin hikmetini ve insanların iki fırkaya ayrılıp birinin cennete, diğerinin de cehenneme sevk edileceğini bildiriyor. Cenab-ı Hak'kın insanları bir ümmet hâlinde kılmaya kaadir olduğunu velâkin bir hikmet gereği olarak onları kendi irâdelerinden dolayı ihtilâfa düşürmüş bulunduğunu beyân ve zâlimlerin nelerden mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Kudreti, büyüklüğü ve ölüleri dirilteceği sabit olan Yüce Yaratıcıya başkalarını ortak edinmenin nasıl bir cehalet eseri olduğuna işaret ediyor ve ihtilâf edilen meselelerde Allah'ın hükmüne müracaatın lüzumunu ve ancak Hak Teâlâ'ya tevekkül edilmesini ve sığınılmasını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey Son Peygamber!, (işte sana böyle) Pek güzel, mükemmel ve açık şekilde (arapça bir Kur'an vahy ettik) sana dinî hükümleri ilham ettik ve bildirdik (ki, şehirlerin anasını) yâni Mekke-i Mükerreme ahâlisini (ve onun çevresinde bulunanları) diğer beldeler ahâlisini (korkutasın) O Kur'an'daki hükümleri ve o hükümlere muhalefet edenler hakkındaki ilâhî azabı kendilerine bildirerek onları uyanmaya dinî hükümlere riâyete davet edesin (Ve kendisinde şüphe olmayan o toplama gününden korkutasın) yâni: Kıyamet gününden korkutasın ki, Allah Teâlâ o günde göklerdeki ve yerdeki ahâliyi toplayacaktır, ruhlar, cesetler ile beraber toplanacaktır ve herkes kendi ameline göre mükâfata veya cezaya kavuşacaktır. İşte o gün o toplanacaklardan (bir fırka) îmanlarından, güzel amellerinden dolayı (cennettedir) onların haklarında öyle büyük bir ilâhî rahmet, bir ilâhî lütuf tecelli edecektir, (bir fırka da) dünyadaki küfrlerinden, Allah'ın dinine muhalefetlerinden dolayı (cehennemdedir) mahşerde toplandıktan sonra ayrılarak müthiş bir âteş içine atılmış olacaklardır.
Ve eğer Allah dilemiş olsa idi elbette onları bir ümmet kılmış olurdu. Velâkin dilediği kimseyi rahmetine girdirir. Zâlimlere gelince onlar için ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
(her şey üzerine hakkıyla kaadirdir) artık öyle bir Yüce Yaratıcı var iken bir takım âciz, fâni, bâtıl, kendi nefsleri hakkında bile bir zararı defe, bir fâideyi
(Ve) Ey Yüce Peygamber!, İnsanlara hitaben teblîğ et ki: (herhangi bir şeyde) yâni: Herhangi dinî veya dünyevî bir işte, bir meselede (ihtilâfa düşmüş iseniz) sizinle kâfirler arasında bir ihtilâf yüz göstermiş olursa (artık onun hükmü, Allah'a âidtir) o hususta Allah'ın hükmüne müracaat lâzımdır. İnsanlar aralarında ortaya (ikan ihtilâflardan dolayı tam bir itaatla Allah'ın hükmüne müracaat edecek olursa aralarındaki ihtilâf güzelce giderilir, birbirine karşı kendini beğenmiş bir vaziyet almaktan kurtulurlar, sosyal hayatlarında bir birlik, bir dayanışma vücuda gelmiş olur ve hakka riâyetlerinden dolayı da ayrıca sevap kazanmış bulunurlar. Cenab-ı Hak, ihtilâf edilen meselenin hükmünü Allah'ın kitabı ile veya Peygamberinin sünnetiyle beyân buyurmuştur. Bununla beraber ruhun mahiyeti kıyametin kopma vakti gibi bâzı şeyler hikmet gereği insanlara bildirilmemiştir. Bu gibi hususları da Allah'ın ilmine havale etmelidir. (İşte O) Pek yüce sıfatlar ile vasıflanan ve yaşatmaya ve öldürmeye kaadir olan, ihtilâfa düşenler arasında hükmedecek bulunan zât (Allandır benim Rab'bim) benim Yaratıcım, o eşsiz Yaratıcıdan başkası değildir. Ben ancak (O'na tevekkül ettiğini) her hususta ve kısacası o düşmanların düşmanlıklarından korunma hususunda Yüce Yaratıcıya itimat ettiğini ve sığındım, (ve) Her hususta (O'na) o Kerem Sahibi Yaratanıma (müracaat ederim) her kusurdan dolayı tevbe ederek o sonsuz merhamet sahibi olan mabuduma sığınırım. Her hususta muvaffakiyeti ondan niyaz eylerim. İşte Resûl-i Ekrem'in ümmetine uyulması gereken bir örnek olduğu bu ilâhî beyân ile de telkin buyurulmuş oluyor.
-O- gökleri ve yeri yaratan, sizin için kendi cinsinizden eşler kılmıştır, hayvanlardan da çiftler -yaratmıştır- Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. Onun misli gibi bir şey yoktur ve O hakkıyla işiticidir, görücüdür.
Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın Kâinatın Yaratıcısı olduğunu ve insanlar için hayvanlar için eşler yaratmış bulunduğunu ve onun ortak ve benzerden her yönüyle uzak olduğunu bildiriyor. O Yüce Yaratıcının bütün kâinata sahip olduğunu, dilediği kimseleri bolca veya darca bir surette rızıklandırdığını ve her şeyi hakkıyla bildiğini haber veriyor. Müslümanlar için meşru olan şeylerin Hz. Nuh'a vahyedilmiş şeyler kabilinden olduğunu ve son Peygamber ile İbrahim ve Musa ve Isâ Aleyhisselâm'a vahyedilen şeylerin dinin hükümlerini yerine getirip dinde ayrılığa düşülmemesinden ibaret olduğunu ve müşrikler için davet edildikleri şeyin ağır gelmekte bulunduğunu ve Allah Teâlâ'nın dilediği, hakka yönelmiş kullarını seçeceğini ve hidâyete kavuşturacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: O kendisine tevekkül edilip sığınılacak zât (Gökleri ve yeri yaratan) onları yoktan yaratan ve icat buyuran zâttır ki, (sizin için kendi cinsinizden eşler kılmıştır) tâki, insanlık takdir edilen vakte kadar devam etsin (hayvanlardan da çiftler) yaratmıştır. Dünya hayatının intizamı için, insanlığa âid ihtiyaçların tatmini için yeryüzünde muhtelif hayvanları meydana getirmiştir. Artık ey insanlar!, (sizi onda çoğaltır) Öyle çiftlerin var olmasını irâde etmek suretiyle insanlığın fertlerini çoğaltır. Evlendirmek vasıtasiyle, doğurma ve üreme itibariyle insanlığın hayat müddeti devam etmiş olur. (onun misli gibi bir şey yoktur) Yâni: O Kâinatın Yaratıcısının zâtına sıfatlarına benzer hiç birşey mevcut değildir, ondan başka bir kâinatı bu kadar eşsiz, hikmete dayalı bir şekilde yaratacak bir zât asla düşünülemez (ve O) Eşsiz Yaratıcı (hakkıyla işiticidir) onun işitemeyeceği bir şey yoktur, (ve O) Ilm Sâhipi Yaratıcı hakkıyla (görücüdür) onun göremeyeceği bir şey düşünülmüş değildir. Bütün kâinat, o Yüce Yaratıcının ilm ve kudret dairesinde bulunmaktadır.
Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediği kimse için rızkı bolca yapar ve kısar. Şüphe yok ki, her bir şeyi bilicidir.
(Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur) Bütün bu âlemlerin hazineleri, varlıkları Cenab-ı Hak'kın tasarrufu altındadır. O Kerem Sâhipi Yaratıcının açtığı bir rahmet hazinesini hiçbir kimse kapayamaz ve O'nun kapadığı bir hayır veya şer hazinesini de açabilecek bir mahlûk mevcut değildir. Bütün kâinat olayları o Yüce Yaratıcının elindedir. Binaenaleyh (dilediği kimse için rızkı bolca) verir, onu geni; bir rızka kavuşturur, (ve) dilediği kimse için de rızkı (kısar) onu geni; bir rızka ulaştırmaz. Veya dilediği bir kulunu evvelce ulaştırmış olduğu geniş geçimlikten daha sonra hikmet gereği mahrum bırakır, (şüphe yok ki,) O Hikmet Sâhipi Yaratıcı (herbir şeyi bilicidir) onun ezeli ilmi her şeyi kuşatmıştır. Kullarının da hâllerini bildiği için ona göre rızıklarını ya arttırır veya eksiltir. O Kerem Sâhipi Yaratıcı her şey hakkında bir maslahat ve hikmete göre tasarrufta bulunur.
Sizin için dinden meşru kıldı, kendisiyle Nuh'a tavsiye etmiş olduğunu. Ve o şeyi ki, sana vahy ettik ve o şeyi ki, anınla İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyyetde bulunduk, dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin -den ibarettir- Müşriklerin üzerine kendisine davet ettiğin şey ağır geldi. Allah dilediği kimseyi kendisine seçer ve -Hakka- dönen kimseyi hidâyete erdirir.
Evet.. O Yüce Yaratıcı, Son Peygamberi de vahye mazhar kıldı. Artık ey O Yüce Peygamberin ümmeti!. O Kerem Sâhipi mâbud (Sizin için dinden meşru kıldı) size mahsus da din hususunda bir açık, parlak yol tâyin buyurdu (kendisiyle Nuh'a tavsiye etmiş olduğunu) onun için de meşru bir açık yol tâyin etmiş olduğu ne ise bu ümmete mahsus din yolu ve fazilet de öyle ilâhîdir, yücedir, hidâyet vesilesidir. Ve Ey Son Peygamber!, (ve o şeyi ki, sana vahy ettik) Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinden ve İslâm şeriatlerine âid hükümlerden sana bildirdik (ve o şeyi ki, anınla İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyette bulunduk) işte bu meşru kılınan, tavsiye buyurulan şeyler (dini doğru tutun) yâni: Tevhid dinini yaymaya çalışınız onun hükümlerini güzelce muhafaza ve tatbik ediniz (ve onda) o ilâhî dinde, onun her ümmete yönelen hükümlerinde şeriatlerin usulü hususunda (ayrılığa düşmeyin) den ibarettir. Artık bu konudaki ilâhî emre her yönüyle riâyete çalışılmalıdır. Kalblerinde imân nuru hakkıyla parlayan zâtlar, bu gibi ilâhî emrleri tam bir zevk ile memnuniyetle telâkki ederler. Fakat ey Yüce Nebi!, (müşriklerin üzerine kendisine davet ettiğin şey) Allah'ı birlemek, putlara ibadeti terk etmek (ağır geldi) kendilerine atalarından intikâl eden öyle bir takım bâtıl kanaatleri, hareketleri terketmek meşakkatli bulundu. Fakat (Allah dilediği kimseyi kendisine seçer) onun güzel itikada, güzel amellere muvaffak kılar, onu bir manevî yakınlığa, bir fazilete, bir keramete nail buyurur, (ve) Hakka (dönen kimseyi) küfr ve isyandan tevbe edip İslâm dinini kabul eden, ibâdet ve itaate devam eden (kimseyi hidâyete erdirir) onu doğru yoluna kavuşturur, bir selâmet ve saadet sahasına ulaştırır. Binaenaleyh insan, aslî yaratılışını muhafaza etmelidir, irâdesini güzelce kullanmalıdır, Allah'ın yolunu takibe devam etmek istemelidir ki, Allah Teâlâ da onu hidâyete muvaffak buyursun.
Ve ayrılığa düşmediler, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, sadece aralarında haddi aşmaktan dolayı -ayrılığa düştüler- ve eğer Rab'binden belirli bir süreye kadar geçmiş bir kelime bulunmasa idi elbette aralarında hükm olunurdu. Ve muhakkak O kimseler ki, onlardan sonra kitaba vâris oldular, elbette ondan şaşkınca bir şüphe içindedirler.
ameline göre muameleye tâbi olacağını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Yahudi'ler, Hristiyanlar gibi kitap ehli denilen eski kavimler (ayrılığa düşmediler)
riâyet, insaniyete hizmet içindir ki, sizi İslâm dinine davet ediyoruz, aramızda bir din kardeşliğinin doğmasını temin etmeye çalışıyoruz. (Allah aramızı toplayacaktır.) Kıyamet gününde bizi bir araya toplayarak aramızdaki ihtilâfları çözecektir. O zaman kimin haklı, kimin haksız bulunmuş olduğu tamamen anlaşılacaktır (ve dönü; ancak O'nadır) Evet.. Şüphe yok ki, hepimizin de öldükten sonra gideceğimiz makam, Cenab-ı Hak'kın manevî huzurudur, O'nun yüce mahkemesidir, orada hepimizin hakkında lâyık olan hükm verilecektir, kimlerin haklı, kimlerin haksız olduğu tam anlamıyla ortaya çıkacaktır. İşte o zamanı bir dikkate almalıdır.
Bu mübarek âyetler; İlâhî dinin ortaya çıkmasını ve nice kimseler tarafından kabulünü müteakip inkarcıları ile tartışmaya mahal kalmadığından ve inkâra âid delillerin boş bulunduğunu bildiriyor. Kitabı hakkıyla indiren ve adaleti ortaya çıkaran Allah Teâlâ olduğunu ve kıyametin belki de pek yakın bulunduğunu haber veriyor, inkarcıların bir alay maksadiyle kıyametin kopmasını acele ettiklerini, müminlerin ise o günün herhalde meydana geleceğini bilip ondan korkar olduklarını ve o günün vuku bulacağında şek ve şüphe içinde bulunanların büyük bir sapıklık içinde yaşadıklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve o) Müşrik, hakkı kabulden kaçınan (kimseler ki, Allah hakkında mücadelede bulunurlar) İslâm dini aleyhine bir takım bâtıl deliller ileri sürmek isterler (Allah için daveti kabul edildikten sonra) birçok zâtlar İslâm dini hakkındaki daveti kabul ettikten, o hakiki dine ilâhî tecellilere kavuştuktan sonra yine o kâfirce, câhilce bir şekilde tartışmaya devam etmekten geri durmazlar. Halbuki: (onların) O inkarcıların, müşriklerin kendi zanlarınca zikr ettikleri (delilleri Rab'lerinin katında boştur) bâtıldır, manasızdır, bir kıymete sahip değildir. Meselâ: Yahudiler demişler ki: Üzerinde ittifak edilen bir şeyi kabul etmek ihtilâf edilen şeyi kabul etmekten daha iyidir. Binaenaleyh Musa Aleyhisselâm'ın Peygamberliği, Tevrat'ın gerçekliği ittifakla bilmektedir, Muhammed Aleyhisselâm'ın peygamberliği, ittifak konusu değildir. Öyle ise Yahudiliği tercih etmek vaciptir. Cenab-ı Hak ise onların bu delille rinde ki bozukluğu beyân buyuruyor. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm'ın peygamberliği hakkındaki ittifak, onun gösterdiği mucizelerden dolayıdır. Hz. Muhammed'in gösterdiği mucizeler ise, daha çoktur, bu mucizeleri Yahudi'ler de müşahede etmişlerdir. Madem ki, mucizeler, peygamberlik iddia eden zâtın doğruluğuna işaret ediyor, o hâlde Son Peygamberi de tasdik etmek lâzımdır. Ve eğer işaret etmiyorsa Musa Aleyhisselâm'ın peygamberliğini de tasdik etmemek gerekir, bu ise bir tenakuzdur. Maamafih Musa Aleyhisselâm'ın peygamberliğini de birçok kimseler inkâr etmiş, onların bir çoğu Fir'avun ile beraber boğulup ilâhî azaba uğramıştır. Daha sonra Yahudiler de, Musa Aleyhisselâm'ın peygamberliğini de birçok kimseler inkâr etmiş, onların birçoğu Fir'avun ile beraber boğulup ilâhi azaba uğramıştır. Daha sonra Yahudiler de, Musa'nın şeriatına muhalefet etmekte, birçok yanlış itikatlarda bulunmakta ve Tevrat-ı bozmaya uğratmakta bulunmuşlardır. Artık öyle ittifak iddiaları nasıl doğru olabilir?. Velhâsıl?. Onların bu gibi iddiaları haddizatında bir delil mahiyetinde değildir. (Ve onların) Öyle inkarcı kimselerin (üzerine bir gazap vardır.) Bir ceza yöneliktir, onlar, açık olan bir hakikati inkâr etmelerinin cezasına kavuşacaklardır, (ve onlar için) Ahirette de (bir azap vardır) ki, onun miktarını dehşetini insanlar takdirden âcizdir.
(Ona îman etmeyenler) Kıyametin vuk'u bulacağına inanmayanlar, (onu istical ederler) onun takdir edilen zamandan evvel meydana gelmesini alaycı ve inkarcı bir tarzda ister dururlar, onun meydana gelmesinden korkmazlar (îman etmiş olanlar ise ondan korkarlar) o günü düşünerek titrerler, (ve onun şüphesiz hak olduğunu bilirler) kıyamet gününün ne müthiş bir gün olduğunu bilmektedirler, o günde bütün insanların bir muhasebeye, bir muhakemeye tâbi olacaklarına kanaatları vardır, kalblerinde böyle bir îman nuru parlayıp durmaktadır. O gün haklarında ne çeşit muamele olacağını düşünerek hâllerini ıslâha çalışmaya lüzum görürler, o günün meydana gelmesini acele etmezler, Allah'ın takdirine razı olurlar, (haberin olsun) îman ehli ile inkarcıların hâlleri farklıdır (o kimseler ki, o kıyamet hakkında mücadelede bulunurlar) onu inkâr ederek müminlere karşı düşmanca bir vaziyet almış olurlar (elbette ki,) onlar hak ve hakikatten (uzak bir sapıklık içindedirler) onlar bir nice açık delilleri, kanıtları hiç dikkate almazlar, Allah'ın kudretinin genişliğini, büyüklüğünü düşünmezler, kıyametin vukuunu inkâra cür'et gösterirler, yalnız dünya varlığına kalblerini bağlayarak, ebedî hayatı, uhrevî nimetleri hiç düşünmekte bulunmazlar.
Bu mübarek âyetler, her şeye kaadir ve galip olan Allah Teâlâ'nın kulları hakkında çok lütff ve ihsanda bulunduğunu bildiriyor. Ahiret varlığını isteyen kulunu fazlasiyle o varlığa kavuşturacağını, dünya varlığını isteyene ise o fâni varlıktan vereceğini ve artık öyle bir kimse için âhiretten bir nasip bulunmadığını haber veriyor. Müşriklerin şeytanî vesveseleri neticesinde ilâhî dine aykırı inançlarda bulunduklarını ve eğer takdir edilmiş bir gün bulunmamış olsa idi öyle inkarcıların hemen cezalarına kavuşturulmuş olacaklarını beyân ve sâlih kulların ise Allah'ın bir lütfü olarak cennetlerin bahçelerinde dilediklerine nail olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Allah kullarına çok lûtf edicidir) O bir lütuf sahibi Yaratıcıdır, yâni Onun lûtf ve ihsanı, merhamet ve rahmeti, ilm ve hikmeti pek boldur (dilediğini rızıklandırır) her kulunu iyi olsun, günahkâr olsun bu dünyada hikmetinin gereğine göre rızka, servete eriştirir (ve O) Kerem Sahibi Yaratıcı Her şeye (kaadirdir, galiptir) bütün kâinatta böyle dilediği gibi tasarrufta bulunmak hakkı, onun tek olan zâtına mahsustur. Hiçbir kimse, o Yüce Yaratıcının irâde buyurmuş olduğu şeye mâni olamaz.
Her kim ahiret kazancını dilerse onun için kazancında artış meydana getiririz ve her kim dünya kazancını dilerse ona da ondan veririz. O'nun ahirette bir nasibi yoktur.
(Yoksa onlar için) O kâfirler, dünyaya bağlanan kimseler için (ortaklar var da) hâşâ!. Cenab-ı Hak'kın Yaratıcılığına, mâbutluğuna ortak olacak kimseler var da (onlar için) o kâfirlere mahsus (dinden kendisiyle Allah'ın izin vermediği şeyleri meşru mu kıldılar?.) Allah'ın dininde haram olan şeyleri o kâfirler için helâl mi gösterdiler?. Bir takım bâtıl inançları, hareketleri şeytanî vesveseleriyle tezyin ederek o kâfirlere din adına kabul mu ettirmiş oldular?. Nedir onların o kadar ilâhî dine aykırı hareketleri?, (ve eğer o erteleme kelimesi olmasa idi) Yâni: Cezaların tehirine dâir geçen bir ilâhî hükm ilâhî takdir bulunmasa idi (elbette aralarında hükm verilmiş olurdu) o dinsizler lâyık oldukları az ab I ara hemen kavuşturulmuş olurlardı. O dinsizler ile o ortak edinmiş oldukları şeyler arasında veya o kâfirler ile müminler arasında hemen ilâhî hüküm tecellî ederdi, (ve şüphe yok ki, o zâlimler). O Allah'ın hükümlerine muhalefet edenler, o bâtıl ortaklar edinmiş olanlar (için) âhirette (elem verici bir azap vardır) onlar ebedî surette cehennem azabına mâruz kalmış olacaklardır.
Zâlimleri göreceksin ki: Kazanmış oldukları şeylerden dolayı korkarlar. Ve O, -korktukları şey- onların başlarına gelecektir O îman edenler ve sâlih amellerde bulunanlar ise cennetlerin bahçelerindedir. Onlar için Rab'lerinin katında diledikleri şeyler vardır. İşte budur, O en büyük lütuf.
Evet.. O dinsiz zâlimlerin uhrevî azapları muhakkaktır. Ey mümin kul!. (Zâlimleri) Âhirette (göreceksin ki,) dünyada iken (kazanmış oldukları şeyden) dinsizlikten, günâhtan, gayrı meşru şeyleri işlemiş olmalarından (dolayı korkarlar) dünyada iken inkâr edip hiç düşünmedikleri azabların meydana geldiğini görünce tir tir titreyeceklerdir. (ve o) Korkacakları şey, kötü amellerinin cezası (onların başına gelecektir) onlar korksunlar, korkmasınlar herhalde o kötü amellerinin cezasına kavuşacaklardır. İşte küfrün akıbeti!, (ve îman edenler, ve sâlih amellerde bulunanlar ise) dünyada iken tevhid dinine sarılarak onun kutsal hükümlerine riâyette bulunmuş olanlara gelince onlar (cennetlerin b ah çele Tindedirler) en şerefli, en temiz, en zevk verici mevkilerinde, bahçelerinde bulunacaklardır, (onlar için) O sâlih mübarek kullar için (Rab'lerinin katında) o Kerem Sahibi Yaratıcının manevî huzurunda, onun mü'min kulları için yaratmış, hazırlamış olduğu o ebedî cennetlerde (diledikleri şeyler vardır) hatır ve hayâle gelmez nimetler, maddî ve manevî zevkler, en gönül açan manzaralar hazır bulunmaktadır. (İşte budur) Müminlerin erişecekleri bu pek büyük nimettir, bu ebedî cennet hayatıdır (o en büyük lütuf.) en kıymetli bir hayır ve ilâhî lütuf ki, bunun yanında dünya nimetleri, varlıkların hiç mesabesinde bulunmuş olur. İşte bu da îmanın ebedî mükâfatı!.
İşte bu, O -haber- dir ki, Allah îman eden ve iyi amellerde bulunan kullarına müjdeler. De ki: Ben bunun üzerine sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Ve kim bir iyilik yaparsa O'nun sevabını fazlasıyle veririz. Şüphe yok ki, Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.
sâlih sâlih amellerde bulunan kullarına müjdeler) tâki, daha dünyada iken bu ilâhî lütuftan haberdar olarak tam bir aşk ve gönül ferahlığı ile kulluk vazifelerini
Ey Yüce Peygamber!. (Yoksa) Senin hakkından (derler mi ki: Allah'a karşı yalan yere iftirada bulundu) kendisinin peygamberliğe erişmesini, kendisine Kur'an'ın bir ilâhî bir kitap olarak nazil olduğunu hakikate aykırı olarak iddia ediyor. O kâfirler, böyle bir isnada mı cür'et ediyorlar?. Bu ne kadar ahmaklık!. Hiç yalan yere peygamberlik ve risâlet iddiasında bulunan bir şahsı, Cenab-ı Hak ilâhî kahrına uğratmaz mı?. Onu birtakım mucizeler ile teyid eder mi?. Faraza sen öyle bir iftirada bulunacak idin sana müsaade eder mi idi?. (Eğer Allah dilese senin kalbin üzerine mühür basar) Sana s ab r ve tahammül nasîb eder, hakkındaki gerçek dışı isnadlara karşı fazla üzülmezsin. Yahut faraza, sen iftirada bulunmak istese idin Allah senin kalbini mühürlerdi. Kuran gibi mucize bir kitabın âyetlerini ezberleyip okuyamazdın, onları unutur idin. Binaenaleyh böyle İslâm dinini yaymaya, Kur'an'ın âyetlerini okumaya muvaffak olduğunda gösteriyor ki: Sen iftiradan uzak, doğru sözlü bir Peygambersin. (Ve Allah bâtılı mahveder) Cenab-ı Hak'ka karşı yapılan bir iftira, bâtıl olduğundan mahv olmaya mahkûmdur, hiç öyle bir iftiranın devamına müsaade eder mi?, (ve kelimeleriyle) Yâni delilleriyle, (Hakkı gerçekleştirir) işte İslâm dini ve onun dayandığı Kur'an-ı Kerim birer haktır, sırf birer hakikattir. Bundan dolayıdır ki, Hak Teâlâ onu desteklemiş, onun yayılmasına müsaade buyurmuş, Yüce Peygamberini bu uğurda nice muvaffakiyetlere nail kılmıştır, (şüphe yok ki. O) Hikmet Sahibi Yaratıcı (göğüslerde olanı bilicidir.) herkesin kalbinden geçenleri, şahsi işleri hakkıyla bilicidir, bâtılın itibarını arttırmaya çalışanları bilir, zarar ve ziyanda bırakır, hakka hizmet edenleri de bilir, onları muvaffakiyetlere nail buyurur.
Evet.. O Hikmet Sahibi Yaratıcı, kulları hakkında hikmetin gereğine göre muamelede bulunur (Ve îman edenlerin ve iyi işler yapanların tevbelerini kabul eder) onların dualarını, niyazlarını, tevbelerini kabul buyurur, (ve onlara lütfundan) Sevapları (arttırır) onları kat kat sevaplara, mükâfatlara nail buyurur, onları hiç hatırlarına gelmemi;, istememi; oldukları nîmetlere kavuşturur, (kâfirlere gelince: Onlar için şiddetli bir azab vardır) Onları da o pek bâtıl kanaatlerinin cezasına kavuşturacaktır. Onların duaları kabule lâyık değildir, onlar sapıklık içinde mahvolup gidince âhirette ebedi olarak azap görürler. İşte küfrün gereği budur.
Ve eğer Allah, rızkı kulları için yayacak olsa elbette yerde haddi aşarlardı. Velâkin dilediğini bir miktar ile indiriyor. Şüphe yok ki. O, kullarından haberdardır, -ve hepsini- görücüdür.
Bu mübarek âyetler, kullarının bütün hâllerini görüp bilen Cenab-ı Hak'kın o kullarını hikmetinin gereğine göre rızıklandırdığı ve eğer onlara rızıklarını pek bol kılmış olsa idi gurura, isyana müptelâ olacaklarını bildiriyor. Ve hamd ve övgüye lâyık olan Kerem Sahibi Yaratıcının ümitler kesilmiş olduğu bir zamanda yağmurları yağdırıp rahmetini yaymak olduğuna dikkatleri çekiyor. Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan hayat sahiplerinin ilâhî deliller zümresinden olduklarını ve Kudret Sahibi Yaratıcının bu yaratıkları kıyamet gününde toplamaya kaadir bulunduğunu ihtar buyuruyor. İnsanlara isabet eden musibetlere kendilerinin sebebiyet vermiş olduklarını ve birçok kusurların da Allah'ın affına mazhar bulunduğunu haber veriyor. İnsanların hiçbir ilâhî takdire muhalefet edemeyeceklerini ve onlar için Allah Teâlâ'dan başka bir dost bir yardımcı bulunmadığını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer Allah, rızkı kulları için yayacak olsa idi) Onları ihtiyaçlarının üstünde servete, nimete nail buyursa idi (elbette yerde haddi aşarlardı) o varlıklara güvenerek kibirli bir vaziyet alırlardı, birbirlerine karşı düşmanlıkta bulunuyorlardı, aralarında bir nice facialar meydana gelirdi, bir takım hizmetleri yapacak kimseler bulunamaz, sosyal faaliyetler sekteye uğrardı, (velâkin) O Hikmet Sahibi Yaratıcı (dilediğini) ilâhî irâdesinin gerektirdiğini, o kulları için muayyen (bir miktar ile indiriyor) haklarında Allah'ın takdiri ne ise ona göre rızıklanıyorlar, zenginliğe lâyık olanları zengin kılıyor, fakirliğe lâyık olanları da fakir düşürüyor, hepsi de bir fayda ve hikmete dayanmaktadır, (şüphe yok ki. O) Yüce Yaratıcı, (kullarından haberdardır) nelere selâhiyetleri olduğunu bilirve hepsini (görücüdür) hepsinin de açıkve gizli hâllerini görür, herkesi kendi kabiliyetine göre rızıklandırır.
Evet.. (Ve göklerin ve yerin yaradılışı) da (O'nun) o Kerem Sahibi Yaratıcı'nın (âyetlerindendir) O'nun kudretini, büyüklüğünü, nîmetinin genişliğini gösteren deliller cümlesindendir. (onlar da) O gökler ile yerde (her hareket edende) meleklerden, insanlardan, cinlerden vesâir hayat sahipleri olan bir nevî mahlûkattan (yaymış olduğu şey de) o Yüce Yaratıcı'nın delillerindendir, varlığına, büyüklüğüne şahitlik eden delillerdendir, (ve O) Kudret Sahibi Yaratıcı (dilediği zaman onları) o yaratıp yaymış olduğu çeşitli mahlûkatını bir araya (toplamaya da kaadirdir.) Evet.. Onları kıyamet günü toplayacak, sonra aralarında ilâhî adaletiyle hükmedecektir.
(Ve) Ey insanlar!. Ey müşrikler!, (siz yeryüzünde âciz bırakıcılar değilsinizdir.) Yâni: Siz hâşâ Allah Teâlâ'yı âciz bırakacak O'nun azabından kaçıp kurtulabilecek bir kabiliyette değilsinizdir, hakkınızdaki ilâhî hükm her ne ise o herhalde vâki olacaktır, (ve sizin için Allah'tan başka bir dost) yoktur ki, sizin işlerinizi idare ederek sizi koruyabilsin (ve) sizin için (bir yardımcı da yoktur) ki, size yardım etsin. Size gelen azabı sizden bertaraf ediversin. Binaenaleyh mâsiyetlerden kaçının, Allah'ın emrine muhalefetten sakının, ilâhî azaptan korkun, o Kerem Sahibi Yaratıcıya sığının. Çünkü sizi o kerîm mabudunuzdan başka koruyacak bir zât yoktur. O'nun hükmüne hiçbir kimse muhalefet edemez. Buna imânımız tamdır..
Bu mübarek âyetler de Allah Teâlâ'nın ilâh olduğuna, kudret ve büyüklüğüne bir delil olmak üzere gemilerin denizlerdeki gidip gelmelerini, durmalarını dikkat nazarlarına sunuyor. İlâhî takdirin tersine bir hareketin vuku bulamayacağını bildiriyor. İnsanların dünyada eriştikleri şeylerin çabucak elden çıktığını, Allah katındaki mükâfatların ise daha hayırlı, daha baki bulunduğunu beyân ile insanların dünya varlığı hevesiyle Yüce nimetleri elde etmeye çalışmaktan geri durmamaları lüzumuna işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve O'nun âyetlerindendir). yâni: Allah Teâlâ'nın birliğine, kudretine, irâdesine işaret eden delillerdendir (denizde dağlar gibi cereyan eden gemiler.) Onlar, o kadar büyüklükleri ile, ağır yükleriyle beraber denize batmayıp üzerinde akar giderler, istenilen tarafa sevk edilebilirler.
Eğer dileyecek olsa rüzgârı, durdurur. Artık O'nun sırtı üzerine dura kalırlar. Şüphe yok ki, bunda elbette âyetler vardır, çok sabreden, çok şükreden kimse için.
(Eğer) Allah Teâlâ (dileyerek olsa rüzgârı durdurur) gemileri sevk eden kuvveti, havaya vesaire tesirsiz bırakır (artık) gemiler hareketten mahrum kalırlar (onun sırtı üzerine) deniz sularının üzerinde durarak (durakalırlar) cereyandan kalarak ileriye ve geriye gidemezler, (şüphe yok ki, bunda) O gemilerin denizlerde öyle ilâhî kudret ile cereyan etmelerinde (elbette âyetler vardır) Kâinatın Yaratıcısı'nın kudretine, hikmetine dâir deliler mevcuttur (çok sabreden) kulluk vazifelerini yerine getirme hususunda sabr ve sebat gösteren ve (ziyade şükreyleyen) kavuştuğu nimetlerin değerini bilip Cenab-ı Hak'ka şükretmeye çalışan mümin akıllı, (kimse için) Evet.. O çeşitli nakl vasıtalarının öyle denizlerde, havalarda istenilen tarafa sevk edilmeleri, bütün Cenab-ı Hak'kın takdiriyle, müsaadesiyle ve onlarda yaratmış olduğu kabiliyet sayesinde mümkün oluyor. Bunları bir ibret nazarı ile seyreden her akıllı insan, o Yüce Yaratıcının kudretini, büyüklüğünü, kâinat üzerindeki harikulade tasarruflarını ve kulları hakkındaki nimetlerini düşünerek elbette ki, şükür secdesine kapanır.
Evet... O Yüce Yaratıcının kudretini düşünmeli ki: O, her şeye kâfidir, gemileri dilerse öyle yürütmeye tâbi tutar, üzerindekilerini selâmet sahiline eriştirir (yahut onları) o gemileri şiddetli bir rüzgâra, müthiş bir arızaya uğratarak onları üzerinde bulunanların (kazandıkları ile) işlemiş oldukları günâhlar sebebiyle boğar (helak eder) hiçbirini bir kurtuluş sahiline erdirmez, (ve) O kerem sahibi yaratıcı (bir çoğundan da afv buyurur) bir nice günâhları bağışlar, sahiplerini o yüzden felâkete uğratmaz, onları yine selâmete kavuşturur.
Bütün bu yaratılış eserleri Allah'ın kudretinin şahididir, birliğinin delilidir. Bunları inkâra nasıl cür'et edilebilir? İşte Cenab-ı Hak, ihtar buyuruyor, ki: (Ve bizim âyetlerimiz hakkında mücadele edenler) Kâinatın Yaratıcısının varlığını, kudretini bildiren, gösteren âyetleri, delilleri inkâra cür'et eyleyenler (bilsin ki, onlar için bir kurtuluş yeri yoktur.) kendilerine gelecek bir azaptan, meselâ: Bindikleri gemilerin parçalanarak sular içinde mahv ve yok olmasından kendilerini kurtaracak bir mahlûk bulunamaz, hiçbir tarafa kaçıp kendilerini kurtarmaya muvaffak olamazlar. Böyle bir felâket zamanı akılları başlarına gelerek inkârlarının cezasına kavuştuklarını anlayacak olsalar da artık bu, kendilerine bir fâide vermez. Çünkü artık uyanma zamanı geçmiş bulunur.
Velhâsıl size her hangi bir şeyden verilmiş olanlar, ancak dünya hayatının geçimliğinden ibarettir ve Allah katında olan ise daha hayırlıdır ve daha bakidir, O kimseler için ki, îman etmişlerdir, ve Rab'lerine tevekkülde bulunurlar.
(Velhâsıl) Ey insanlar!. Güzelce düşününüz ki: (size herhangi bir şeyden verilmiş olanlar) meselâ: Zenginlik gibi, çoluk çocuk gibi, makam ve mevki gibi şeyler (ancak dünya hayatının geçimliğinden ibarettir) bunlardan yalnız dünyada istifâde edilir, bunlara mağrur olup da ebedî hayatınızı, gelecek âleminizi unutmayınız (ve Allah katında olan ise) sevaplar ve cennet nimetleri ise (daha hayırlıdır) çünkü onlar binibirdir, fevkalâde faydalıdır ve (daha bakîdir) yok olmayacaktır. O hâlde pek açıktır ki, fâni olan dünya varlıklarının o ebedî varlıklara göre büyük bir kıymeti yoktur. Artık o ebedî nimetlere erişmek için çalışılmalı değil midir?. İşte o ebedî hayırlı, nîmetler (o kimseler için) takdir edilmiştir (ki,) onlar dünyada iken (îman etmişlerdir) Allah'ın dinine kavuşmuş (ve Rab'lerine tevekkülde bulunurlar) işlerini Cenab-ı Hak'ka ısmarlar, o Kerem Sahibi Yaratıcıdan feyz ve bereket ricasında bulunurlar. Başkalarına itimat edip durmazlar.
Bu mübarek âyetler de Allah katındaki daha hayırlı ve daha baki nimetlere kavuşacak olan zâtların evvelce zikredilen bir vasfının dışında yedi vasfını da beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: O vâ'd buyuruları hayır ve nîmetler, birinci vasıf olarak İman ile ve ikinci vasıf olarak hakka tevekkül ile vasıflanan zâtlar için bildirilmiş olduğu gibi (ve o kimseler için) bildirilmiştir ki, üçüncü vasıf olarak (günâhın büyüklerinden ve fahiş kötülüklerden kaçınırlar) yâni: Öldürme gibi, zina gibi, hırsızlık gibi büyük günâhları işlemezler, hukuk, akıl ve yaratılış itibariyle çirkin olan sözlerde ve fiillerde bulunmazlar, (ve) Dördüncü vasıf olarak da, (gazaba geldikleri zaman onlar) gazaplarını bertaraf etmeğe çalışırlar, gazaplarına sebebiyet verenleri af ederler, onların kusurlarını (bağışlarlar) intikam almaya kalkışmazlar.
Ve o kimseler ki: Rab'lerinin davetine icabette bulundular ve namazı dosdoğru kıldılar ve onların işleri aralarında danışma iledir ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerdende harcarlar.
itaat göstererek o emri yerine getirmiş oldular (ve) altıncı vasıf olmak üzere beş vakit (namazı dosdoğru kıldılar) dinin rükünlerinin en büyüklerinden olan o
(Ve) O pek mühim hayır nîmet (o kimse için) bildirilmiştir (ki) dokuzuncu vasıf olmak üzere (onlara bir zulm isabet ettiği zaman) kendilerine karşı her hangi bir azgın, isyankâr bir şahıs veya bir gurup haksız yere bir tecâvüzde bulunduğu vakit (onlar, yardımlaşmakta bulunurlar) birbirlerini himayeye, müdafaa çalışırlar. Zulm eden kimselerden haddi aşmaksızın intikam almak isterler, aralarındaki dayanışmayı, din kardeşliğini ve İslâm kahramanlığını gösterirler yabancıların, ahlâksızların tecâvüzlerine meydana vermezler.
Bir kötülüğün cezası da O'nun misli bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve barışı sağlarsa artık O'nun mükâfatı da Allah'a aittir. Şüphe yok ki. O, zâlimleri sevmez.
Haksız yere yapılan bir muamelenin, bir konuşmanın karşılık olarak aynısını yapmak bir kısım şartlara bağlıdır. Kısacası o muamelenin, konuşmanın
(Ve her kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa) Kendisine zulm eden şahsa karşı meşru şekilde karşılıkta bulunursa, af cihetini tercih etmezse (artık onların) öyle karşılıkta bulunan kimselerin (üzerine bir yol yoktur.) onlar azaba, kınamaya lâyık olmuş olmazlar. Nihayet olan bir şeyi, af cihetini terk etmiş, haddizatında caiz olan birfiilde bulunmuş olur.
Ceza ancak O kimseler üzerinedir ki, insanlara zulm ederler ve yerde haksız yere azgınlıkta bulunurlar. İşte onlar için pek acıklı bir azap vardır.
(Yol) Hesaba, günâh (ancak ancak o kimseler üzerinedir ki insanlara zulmederler) onun bunun hakkına tecâvüzde bulunurlar ve intikam hususunda haddi aşarlar, (ve yerde haksız yere azgınlıkta bulunurlar) Ona buna karşı kibirli ve tahakküm edici bir vaziyet alırlar, başkalarının meşru hareketlerine manî olmak isterler. (İşte onlar için pek acıklı bir azap vardır) onlar zulmlerinden, başkalarının haklarına tecâvüzlerinden dolayı öyle bir cezaya lâyık bulunmuş olur.
(Ve Allah kimi) Hangi kulunu o kulun kötü irâdesinden, kabiliyetinden dolayı (sapıklıkta bırakırsa) onu sapıklık içinde yaşatırsa (artık onun için ondan sonra) öyle sapıklığa düşürüldükten sonra (bir dost yoktur) ona yardım edecek, onu sapıklıktan kurtaracak bir dost, bir yardımcı bulunamaz, (ve zâlimleri) Yâni: Kâfirleri (göreceksin ki,) kıyamette (azabı gördükleri zaman diyeceklerdir ki: Acaba geri dönmeğe) bizim için tekrara dünyaya gidip îman ve durumlarımızı düzeltmeğe (bir yol var mıdır?.) onlar böyle boş bir temennide bulunacaklardır. Heyhat ki, artık bu temennileri kabule lâyık değildir, onlar lâyık oldukları azaplara kavuşmuş olacaklardır.
Ve onları göreceksin ki: Zilletten başlarını öne eğerek, zayıfça göz kapağını depreterek baktıkları hâlde âteşe arzolunacaklardır ve İman etmiş olanlar da diyeceklerdir ki: Şüphe yok, ziyana uğrayanlar O kimselerdir ki, kıyamet günü nefslerini ve ailesini hüsrana uğratmış olurlar. Uyanın!. Muhakkak ki, zâlimler bir ebedi azap içindedirler.
Bu mübarek âyetler de kâfirlerin cehenneme ne kadar zelil bir tarzda ve o âteşe korkularından dolayı göz ucuyla baka baka sevk edileceklerini bildiriyor. O kâfirlerin de, ailelerinin de hüsrana uğradıklarını müminlerin söyleyeceklerini ve o kâfirlerin ebedi surette azapta kalacaklarını haber veriyor. Cehenneme atılacak kâfirlere yardım edecek bir dostları bulunamayacağını ve Allah'ın sapıklığa düşürdüğü kimseler için bir kurtuluş yolu bulunmadığını ihtar ediyor. Kıyamet gelmeden evvel âlemlerin Rabbi'nin dâvetine icabet edilmesini, o günde sığınılacak bir mahal bulunamayacağını ve hiçbir kimsenin kendi günâhlarını inkâr edemeyeceklerini anlatıyor. Resül-i Ekrem'in davetini kabulden kaçındıkları takdirde bundan o kaçınanların mesul olacaklarını, Hz. Peygamberin vazifesi ise dini hükümleri bildirmekten ibaret bulunduğunu zikrediyor. İnsanların kavuştukları bir rahmetten, bir nimetten dolayı sevinir olduklarını, kendilerine kendi kusurlarından dolayı bir musibet, bir mahrumiyet isabet edince de nankörlük yaparak evvelce nail oldukları nimetleri unutur olduklarını ve ümitsizliğe düştüklerini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onları) o cehenneme sevk edilen zâlimleri yarın kıyamet günü (göreceksin ki,) kendilerine yüz gösteren korkunç şeylerden dolayı (zilletten mütevazİ oldukları) pek zelilce, haince bir vaziyet aldıkları ve (zayıfça göz kapağını deprederek baktıkları) cehennemden korkarak ona göz uçları ile bakıp durdukları (hâlde âteşe arz olunacaklardır.) o korktukları âteşe atılmış olacaklardır, (ve İman etmiş olanlar da) O kıyamet günü (diyeceklerdir ki: Şüphe yok zarara uğrayanlar) hakikaten sermayesini kaybedip zarara, felâkete uğrayanlar (o kimselerdir ki: Kıyamet gününde nefslerini ve ailelerini hüsrana uğratmış olurlar.) Dünyada iken şaşırtmış oldukları çoluk ve çocuklarının da böyle bir akıbete uğramalarına sebebiyet vermiş bulunurlar. Bilâkis çoluk ve çocukları dindar olarak âh i ret e gitmiş olunca da kendi felâketlerinden dolayı onları üzmüş, aralarında büyük bir ayrılık bulunmuş olacaklardır. Artık ey insanlar!, (uyanın) İbret alın. (muhakkak ki, zâlimler) Yâni: Zulme devam eden kâfirler, mutlak surette zikredilen zâlimlerden maksat, kâfirlerdir, (bir ebedi azap içindirler.) Ondan asla çıkıp kurtulamayacaklardır. Bu hitap cümlesi!. Ya müminlerin ifâdeleri cümlesindendir veya onların ifâdelerini Cenab-ı Hak'kın tasdikinden ibarettir.
(Ve onlar için) O cehenneme ebediyen atılacak kâfirler için (Allah'ın ötesinde) o Yüce Yaratıcının hükmüne muhalefet edebilip (kendilerine yardım edecek olan
Bu mübarek âyetler de bütün göklere ve yere sahip olan Allah Teâlâ'nın dilediklerini yarattığını ve dilediği kullarına birçok evlât ihsan edip etmediğini bildiriyor. Ve o Kerem Sahibi mabudun kullarına kaç şekilde vahy ettiği, onlara ilâhî hitabın ne şekilde tecellî eder olduğunu haber veriyor. Hz. Peygamber'in de nasıl bir ilâhî vahiy sayesinde ilmi mükemmelliklere sahip ve bir hidâyet nuruna erişip insanlık için bir hidâyet rehberi olduğunu gösteriyor ve bütün mahlûkata âid işlerin bütün kâinata sahip olan Ezelî Yaratıcının manevî huzuruna sevk edileceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerin ve yerin mülkü, Allah içindir) Bunları yaratan, bunlara mâlik olan, bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunan o Yüce Yaratıcıdır ki, (dilediğini yaratır) meydana getirir, O'nun her irâde ettiği şey mutlaka tahakkuk eder (dilediği kimseye) evlâttan yalnız (dişiler) kızlar (bağışlar) onları yaratıp ihsâneder (ve dilediği kimseye) de evlâttan yalnız (erkekleri bağışlar) onları oğullara nail buyurur.
(Veyahut onları) O evlâdı (erkekler ve dişiler olarak çift eder) dilediği bir kuluna da hem kız, hem de oğlan evlâd nasip eyler, o kulunu öyle iki sınıf evlâda nail buyurur (ve dilediğini de kısır kılar) onun evlâdı meydana gelmiş olmaz (şüphe yok ki: O) Kerem Sahibi Yaratıcı (âlimdir) her şeyi hakkıyla bilir ve (kaadirdir) her şeye kudreti fazlasiyle kâfidir. Binaenaleyh ve Yüce Yaratıcının dilemesi, var etmesi ve yok etmesi, hikmet ve fayda gereği ne ise ona göre tecellî eder, dilediği kullarını birçok evlâda, nimetlere nail eder ve dilediği kullarını da evlâddan vesâir bâzı nimetlerden faydalandırmaz. Meselâ: Şuayb ve Lüt Aleyhisselâm'a yalnız kız evlâdı vermiştir. İbrahim Aleyhisselâm'a yalnız erkek evlâdı ihsan buyurmuştur. Erkek olanlar: Kasım ve Abdullah ve İbrahim üç mübarek oğludur. Kız evlâdı Zeynep, Rukiye, Ümmigülsüm ve F at im et zehra adında dört mübarek kızıdır. Yahya ve İsâ Aleyhisselâm'ı da kısır kılmış, onların evlâdı dünyaya gelmemiştir.
Ve bir insan için doğru değildir ki, Allah onunla konuşsun. Ancak vahy ile veya bir perde arkasından -sözle- veyahut bir elçi göndererek kendi izniyle dilediğini vahy ettirmesi ile -olan konuşma- müstesna. Şüphe yok ki, O, pek yücedir, çok hikmet sahibidir.
Bu vahylerin Allah tarafından olduğu, o Peygamberlerin kavuştukları mucizeler ile desteklenmiş ve kuvvetlendirilmiştir. İşte böyle üç şekilde olan konuşma
İslami Okul Okulların En Önemlisi