Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

47-MU HAM MED -ALEYHISSELAM- SURESİ - Bilmen - 47. Sayfa

 

    Bu mübarek âyetler, insanların iki kısma ayrılmış olup bir kısmının kâfirlerden, diğer bir kısmının da ehl-i imândan ibaret bulunduğunu bildiriyor. Kâfirlerin ne kadar eliboş ve ziyanda olacaklarını ihtar ediyor. Müminlerin de Allah'ın lütuflarına nail bulunacaklarını müjdeliyor. Bunun sebep ve hikmetine işaret ederek kâfirlerin bâtıla tâbi oldukları için mahrumiyetlere, ilâhî kahra uğrayacaklarını, müminlerin de hakka tâbi oldukları için ilâhî lütfa lâyık bulunmuş olduklarını şöylece beyân buyurmaktadır. (O kimseler ki: Kâfir oldular) Allah'ın birliğini. Peygamberin risâletini ve İslâm dininin hak olduğunu inkârda bulundular (ve) başkalarını da (Allah'ın yolundan) ilâhî dinden (men'e çalıştılar) insanların din şerefine kavuşmasına engel kesildiler, din aleyhinde cereyanlara sebebiyet verdiler, Allah Teâlâ da (onların amellerini ibtâl etmiştir.) onların dünyadaki fâideli, hayır diler görülen amelleri de boşunadır, onlardan dolayı âhirette bir mükâfat göremeyeceklerdir. Meselâ: O kâfirler, dünyada sıla-i rahmde bulunsalar, fakirlere yardım etseler, esirleri âzad eyleseler, mescitleri imar ediverseler bu amellerinden dolayı dünyada bir fâide görseler de âhirette göremeyeceklerdir. Çünkü o amelleri, Allah rızâsı için değil birer dünyevî ve dine aykırı maksada dayalı bulunmuştur. Sahih imâna dayanmayan herhangi bir amel, bir uhrevî fâide temin edemez.

 

      (Ve o kimseler ki,) O kâfirlerin aksine olarak (imân ettiler) Allah'ın birliğine ve Hz. Muhammed'in peygamberliğine kalben inanmış bulundular ve imânlarının birer nişanesi, birer neticesi olmak üzere (güzel güzel amellerde bulundular) namazlarına, oruçlarına vesâir dinî vazifelerine devam ettiler (ve Muhammed'e) o Son Peygamber Hazretlerine (indirilene de) Kur'an-ı Kerim'e de (inandılar ki:) O, bir ilâhî kitaptır (O, Rab'lerinden) gelen (sırf bir hakikattir) işte İslâm şerefine nail bulunmuş olan değerli muhacirler ve muhterem Ensârve diğer bilcümle ehl-i imân, bu seçkin zümreyi teşkil ederler. Allah T e âlâ da (onlardan kusurlarını örtmüştür.) onların İslâm'dan önce olan günâhlarını af etmiştir. Bilâhare meydana gelen bir kısım günâhlarını da imânları ve sâlih amelleri sebebiyle af etmiş ve örtmüştür (ve) O muhterem mü'minlerin (hâllerini) de din ve dünya hususunda (ıslâh etmiştir.) kendilerini desteklemiş ve ilâhî başarıya nail buyurmuştur.

    (Bunun) Yâni: Kâfirlerin öyle cezaya, müminlerin de böyle mükâfata uğramalarının (sebebi şudur ki: Şüphe yok, kâfirler olanlar, bâtıla tâbi olmuşlardır.) Şeytanî vesveselere kapılmışlar, hak ve hakikatten gafil bulunarak küfr ve isyan içinde yaşamışlardır. (İmân edenler de) O kâfirlere muhalif olarak (Rab'lerinden gelen hakka tâbi bulunmuşlardır) gerçeğe uygun, hikmete ve menfaate dayanmış olan bir bilgiye sarılmış, Kur'an-ı Kerim'i tasdik etmiş, İslâm dinine nail olmak şerefine ermişlerdir, (işte Allah, insanlara hâllerini böyle beyân eder) Onların pek garip, güzel emsal hükmünde bulunan muhtelif vasıflarını, vaziyetlerini böylece bildirir, kâfirlerin kötü akıbetlerini, müminlerin de nasıl ilâhî lütfa mazhar olacaklarını böyle Kur'an lisânı ile anlatıyor ve teşhir buyurur. Ne mutlu bu ilâhî beyânlardan istifâde edenlere!.

     İmdi kâfir olanlar ile -savaşta- karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurunuz, nihayet onların kanlarını ziyadesiyle döktüğünüz vakit artık bukaguyu sıkıca bağlayın, sonra da -onları- ya meccânen âzad edersiniz veya bir bedel karşılığında serbest bırakırsınız. Tâki: Savaş ağırlıklarını atıversin. Emr böyledir. Ve eğer Allah dilese elbette onlardan -muharebesiz de- intikam almış olurdu. Velâkin bâzınızı bâzınız ile imtihan etmesi için, böyle savaş ile emretmiştir. Ve o kimseler ki; Allah yolunda öldürülmüşlerdir, elbette -Allah- onların amellerini zayi ki I m ayacaktır.

 

  Evet... Allah Teâlâ o mücahitleri (Hidâyete kavuşturacaktır.) Onları dünyada iken şeref ve sâna, rızây-ı ilâhîye muvafık hareketlere muvaffak kılacaktır, âhirette de en yüksek derecelere nail buyuracaktır, (ve onların hâllerini ıslâh buyuracaktır.) Amellerini kabul ederek kendilerini ilâhî lütuflarını mazhar kılacaktı.

 

   Hanefiyenin ekserisine göre işbu (4)üncü âyet-i kerîme         = Haram aylar çıkınca... (Tevbe 9/5) âyet-i kerîmesi ile

 

      (Ve o kimseler ki, kâfir oldular) Akla, selim yaratılışa aykırı harekette bulundular, Cenab-ı Hak'kın birliğini. Peygamberinin risâletini inkâr ettiler (artık helak onlara) onlar büyük bir düşüşe, felâkete uğramış kimselerdir, (ve) Allah Teâlâ (onların amellerini ibtâl etmiştir.) artık onların dünyadaki bâzı işleri görünüşte fâideli, ahlâka uygun görülse de onların manen kıymeti, fâidesi yoktur. Çünkü: Dinî bir esasa dayalı değildir, Cenab-ı Hak'ka itaat için yapılmış bulunmamaktadır.

  O öyledir, çünkü: Şüphesiz onlar, Allah'ın indirdiğini kötü gördüler. Artık -Allah da- onların amellerini ibtâl etti.

       Evet.. (O öyledir) Onlar, helake mâruzdurlar, amelleri boşunadır, (çünkü: Şüphesiz onlar, Allah'ın indirdiğini kötü gördüler) âhır zaman Peygamberini tasdik etmediler, ona indirilen Kur'an-ı inkâr ettiler, onun beyanatından hoşnut olmadılar (artık) Allah Teâlâ da (onların amellerini ibtâl etti) onları, o amellerinden dolayı âh i retten bir f aide göremeyeceklerdir. Çünkü, amellerin kabulü için esas olan imândır, onlar ise bu imândan mahrum kimselerdir.

   Yeryüzünde gezmediler mi ki, bakıversinler: Kendilerinden evvelkilerin akıbetleri nasıl olmuş!. Allah onların üzerlerine kahretmiş ve kâfirler için de onların emsali vardır.

     O Son Peygamberi ve ona indirilen ilâhî kitabı inkâr edenler (Yeryüzünde gezmediler mi?.) eski inkarcıların harab olmuş yurtlarını görmediler mi?. Onların müthiş tarihî hâllerine vakıf olmadılar mı?, (ki, bakıversinler) Bir ibret gözüyle bakıp düşünsünler (kendilerinden evvelkilerin akıbetleri nasıl olmuş) onlar, küfrleri yüzünden ne kadar felâketlere uğramışlar (Allah onların üzerlerine kahretmiş) onları helake mâruz bırakmış, bütün canları, malları mahvolup gitmiş, (ve) Artık onların yollarını tâkibeden sonraki (kâfirler için de onların emsali vardır.) bu sonrakilerin başlarına da o eski kavimlere âid felâketlerin, müthiş akıbetlerin birer misli ve benzeri gelecektir. Hiç bunu düşünmezler mi? Nitekim bilâhare başlarına bir nice felâketler, mağlûbiyetler gelmiştir. Bu cümleden olarak bir kısmı Bedr savaşında öldürülmüş esir düşmüş idiler.

 

   Bu mübarek âyetler, müminlerin âhirette nail olacakları nîmetleri kâfirlerin de nasıl müthiş bir azaba mâruz kalacaklarını bildiriyor. Peygamberlerine ihanetde bulunmuş olan birnice belde ahâlisinin helake uğramış olduklarını beyân ile Mekke-i Mükerreme'den hicrete mecbur edilmiş olan Resül-i Ekrem'e teselli verici oluyor. Müminler ile kendi arzularına tâbi olan kâfirlerin birbirlerine eşit olamayacaklarını beyân ve ehl-i imânın değerinin yüceliğine şöylece işaret buyurmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah) dünyadalarken (imân eden ve güzel güzel amellerde bulunan kimseleri) âhiret gününde (altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir.) onları öyle güzel, ruhefzâ köşklerde, bahçelerde tam bir zevk ve sevinç ile ebediyyen yaşatacaktır. (Ve o kimseler ki, kâfir olmuşlardır) Allah Teâlâ'nın birliğini, Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir, onlar bu dünyada geçici olarak (menfaatlenirler) servet, mevki sahibi olabilirler (ve hayvanların yedikleri gibi yerler) helâli haramdan ayırmazlar, işin akıbetini düşünmezler, kendilerini rızıklandıran Yüce Yaratıcıya şükran sunmada bulunmazlar, (ve âteş ise onlar için yurddur.) nihayet o kâfirlerin varacakları yer, cehennemdir. Cehennem onlar için ebedî bir ikâmetgâhtır. Evet.. Düşünen bir mümin, nefsinin isteğine uymaz, fâni bir hayata tapınmaz, üzerine düşen dinî vazifeleri terketmez, sonunda ebedî ve pek büyük nimetlere nail olur. İşte bu, dine sarılmanın pek güzel bir neticesi. Dinsizler ise, şeytanların aldatmalarına kapılırlar, şehvetlerinin esiri olurlar, pek çirkin şeyleri birer yaldızlı güzel şey imiş gibi görürler, güzelce düşünmeden mahrum bulunurlar, bunun neticesinde de pek büyük bir cezaya uğrarlar. İşte bu da küfrün pek vahim bir neticesi!.

      Evet.. Kâfirler, fâni varlıklarına güveniyorlar. Resül-i Ekrem'i kendi beldesinden hicrete mecbur eden müşrikler, hiç bu kötü muamelelerinin korkunç akıbetini düşünmediler mi?. (Ve nice beldeler de var idi ki) Ey Son Peygamber!, (seni çıkarmış olan) Hicrete mecbur eden (beldeden) yâni: Mekke-i Mükerreme ahâlisinden (kuvvetçe daha şiddetli idi) onlar da Peygamberlerini tekzîb etmişlerdi, fakat sayılarının çokluğu, kuvvetlerinin, servetlerinin fazlalığı kendilerine bir fâide vermemişti (onları) O küfrlerinden dolayı (helak ettik) nice felâketlere, azablara uğramış oldular (artık onlar için bir yardımcı yoktur.) onları dünyadaki felâketlerinden kurtaracak bir kimse bulunmadığı gibi yarın âhirette de kendilerini cehennem azabından hiçbir kimse kurtaramayacaktır. Artık Ey Son Peygamber!. Seni inkâr edenler de böyle bir akıbeti düşünsünler, onlar da kendilerinden evvelki inkarcı kavimler gibi helake mâruz kalacaklardır, kendilerine bir yardım edecek bulunmayacaktır.

 

    ilâhî din ile vasıflanmış bulunan hangi bir mümin (kendisine kötü ameli bezetilmiş) dine, insaniyete muhalif hareketleri şeytanlar tarafından kendisine

 

       Bu mübarek âyet, müminlerin nail olacakları cennetin vasıflarını beyân ve müminlerin ilâhî mağfirete mazhar olacaklarını müjdeliyor. Cehennemde ebedî olarak kalacak olan kâfirlerin de pek kötü, âteşin akıbetlerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müttakîler için) yâni: îman ile, iyi ameller ile nitelenen, azabı gerektiren şeylerden kaçınan zâtlar için Allah tarafından (vâ'd olunan cennetin sıfatı) güzel vasfı, şu beyân olunandır, (onun) O cennetin (içinde bozulmamış) tadı, kokusu değişmemiş (su'dan ırmaklar) vardır. Dâima lezzetlerini, güzelliklerini korumuş bulunurlar, (ve tadı değişmemiş) Ekşimemiş, bozulmamış (sütten ırmaklar) vardır, akar dururlar ve (içenler için leziz şaraptan) dünyadaki şaraplar gibi tadında, kokusunda kerahat bulunan, içenleri sarhoş eden, bir nice zararları görülen şaraplar türünden olmayan, bilâkis pek lezzetli, fâideli meşrubat türünden bulunan (ırmaklar) vardır. Ehl-i Cennet, onlardan içer zevk alırlar, (ve süzülmüş) Tam saf, lezîz başka şeylerden arınmış (baldan ırmaklar vardır.) cennette bulunanlar, onlardan bol bol istifâde ederler (ve onlar için) cennet ehline mahsus (orada her türlü meyvelerden vardır) onlar, tatları, kokuları, şekilleri muhtelif; çeşitli şeylerdir. Bu yemişlerden ehl-i Cennet, yiyip lezzet alacaklardır, (ve) Özellikle onlar için en büyük bir ilâhî lütuf olmak üzere (Rab'lerinden yarlıganma da vardır) Yüce Yaratıcı Hazretleri onlardan razı olacaktır, onların haklarında öyle pek büyük ilâhî ihsan da tecellî edecektir. Artık düşünmeli!. Böyle zâtlar, bu kadar ebedî nimetlere, iltifatlara nail olacak olan ehl-i imân (âteşte ebediyyen kalan ve pek kaynar sudan içirilip bağırsakları parçalanan) kâfir (kimseler gibi midir?.) elbette ki değildirler. Mümin olanlar, ebedî selâmet ve saadete ve nice nimetlere kavuşacaklardır. Kâfir olanlar da ebedî azaplar içinde kalarak tasavvurların üstünde ızdıraplara mâruz kalacaklardır. Artık bunlar birbirlerine eşit görülebilirler mi?.

 

        ilmî ihatasını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlardan) İnsanlardan (bâzı kimseler vardır ki) onlar münafık, hakkı kabulden mahrum kimselerdir. Ey Son Peygamber!. Onlar (seni dinler) meclisinde bulunarak beyanatını dinlemiş olurlar. Fakat o beyanata karşı lâzım gelen dikkat ve riâyette bulunmazlar (sonra senin yanından çıktıkları zaman) giderler (kendilerine ilm verilmiş olanlara) İbn-i Mes'ut, İbn-i Abbas gibi ulemâdan bulunan Ashâb-ı kirâm'a (derler ki:) onlardan bir alay yoluyla sorarlar ki: (O) Hz. Muhammed, (ne söyledi?.) biz anlamadık, siz bize anlatabilir misiniz?. Allah Teâlâ da buyuruyor ki: (Onlar) O vasıfları bildirilen münafıklar, (öyle kimselerdir ki: Allah, onların kalbleri üzerine mühürlemiştir.) onların kendi kötü tercihlerinden dolayı küfrleri hakkında ilâhî hüküm verilmiştir. Onlar kalblerini hayır tarafına çevirmezler, hakikatları işitip kabul etmek istemezler (ve) münafıklar, kendi (arzularına tâbi olmuşlardır) kendi nefslerinin meyillerine uyarlar, kendi şehvetlerinin esiri bulunurlar. Onun içindir ki: Hak sözleri kabul etmezler, tâkibettikleri bâtıl yoldan geri dönmezler.

  (Ve o kimseler ki:) O münafıkların hilâfına olarak (hidâyete ermişlerdir) imâna nail olmuş, Kur'an-ı Kerim'den istifâde etmişlerdir ve nefsleriyle cihâdda bulunarak hakka teslim olmaktan ayrılmamışlardır. Artık Allah Teâlâ da (onlara) öyle seçkin kullarına (hidâyeti arttırmıştır.) onların kalblerini imân nuru ile pek ziyade doğru bir yola sevk etmiştir, (ve onlara takvalarını vermiştir.) O seçkin kullarını takvaya muvaffak etmiş, o hususta kendilerine yardımda bulunmuş onları pek büyük sevaplara vesîle olan bir nice güzel amellere muvaffak buyurmuştur.

  Onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka birşeyi beklemiyorlar. İşte muhakkak ki, onun alâmetleri gelmiştir. Artık onlara geldiği vakit düşünmeleri -anlamaları-kendilerine ne fâide verecektir?.

      Fakat münafıklara, imândan mahrum kimselere gelince (Onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka birşeyi beklemekte bulunmuyorlar) çünkü onlar, Allah'ın birliğine dâir, Hz. Peygamber'in doğruluğuna âid, kıyametin de herhalde kopacağına dâir birçok âyetler, deliller, alâmetler var iken ve bir nice kulların küfrleri yüzünden helak olup gittikleri herkesçe malûm iken o inkarcılar yine inkârlarında devam edip dururlar. Artık onlar, kıyametin ansızın kopmasını mı bekliyorlar?, (işte muhakkak ki: Onun alâmetleri gelmiştir) Yâni: Son Peygamber olan zât, dünyaya şeref vermiştir, ay'ın yarılması mucizesi meydana gelmiştir, kıyamet yakın olunca insanların işleyecekleri beyân olunan bir nice dinî yasaklar yapılmakta bulunmuştur, (artık onlara) O inkarcılara kıyamet (geldiği vakit düşünmeleri) anlamaları, tevbeye koşmaları (kendilerine ne fâide verecektir!.) elbette ki, bir fâide vermeyecektir. Çünkü artık tevbe zamanı geçmiş bulunur.

     İmdi şunu bil ki: Şüphe yok, Allah'tan başka ilâh yoktur ve günâhın için ve îmânlı erkekler ile imanlı kadınlar için mağfiret dile ve Allah, dolaştığınız yeri de, durduğunuz yeri de bilir.

     kirâmına haber vermiştir, (ve) Ey insanlar!. (Allah dolaştığınız yeri de) Bilir, gündüzleri dünyadaki hareketlerinizi, nerelerde gezip durduğunuzu bilmektedir. Ve sizlerin (durduğunuz yeri de bilir.) geceleyin nerelerde kaldığınızı veya âhirette ne gibi birer mevkide bulunacağınızı da bilicidir. Onun muazzam ilminden hiçbir Sev hariç bulunamaz. Artık dâima muntazam bir vaziyette bulunmak, o Yüce Yaratıcının lütfuna iltica etmek, ondan mağfiretler taleb eylemek her kul için en mühim bir kulluk vazifesi bulunmaktadır.

      Bu mübarek âyetler, cihâda vesâireye dâir âyetlerin inişini müminler temennî ettikleri hâlde münafıkların ise böyle bir âyet nazil olunca ne kadar üzgün, baygın bir hâlde kaldıklarını bildiriyor: Halbuki: Allah'ın emrine itaat etmiş, sadâkat göstermiş olsalar haklarında ne kadar hayırlı olacağını haber veriyor. Öyle fesata çalışan akrabalık haklarına riâyet etmeyen kimselerin ne kadar zillete, felâkete uğrayacaklarını ihtar ediyor. Onların Kur'an'ı düşünmez, kalbleri kilitlenmiş kimseler olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve imân edenler) Yâni: Allah yolunda cihâda atılmayı isteyen samimi müminler, ilâhî vahyi bekleyerek (derler ki: Bir süre indirilmiş olmalı değil mi idi?.) ki: Bizi cihâd ile mükellef tutsa idi de o yüzden sevaplara nail olsa idik (Ne zaman ki,) cihâda dâir (bir muhkem) nesh edilmemiş ve her vakit için tatbiki geçerli, fâidesi kabul edilmiş (süre indirildi ve onda) o sürede (savaş zikredildi) müslümanlara cihâd ile emr olundu (kalblerinde bir hastalık) nifak, şek ve şüphe (olanları gördük ki,) o münafıklar topluluğunun hâllerini anladın ki, (sana ölümden baygın kimsenin bakışı gibi bakıyorlar) kendilerine ölüm hâli isabet etmiş kimseler gibi bir vaziyet almışlar, şuursuzca bir bakışta bulunuyorlar, (artık) Ölüm (onlara daha lâyıktır.) onlar kahrolası kimselerdir. Allah onları kahretsin, onların ölmeleri, yaşamalarından iyidir, onlar İslâm âlemi için zararlı kimselerdir.

  -Onlar için, itaat ve güzel söz -yaraşır- sonra -savaş- emri, kesinlik kazanınca eğer Allah'a sadakat d a bulunsalar idi elbette kendileri için hayırlı olurdu.

     Onlar için (İtaat ve güzel söz) yaraşır. O münafıklar, ilâhî emre hemen itaat etmeli değil midirler?. Yahut bir ilâhî emir gelince o münafıklar, görünürde itaat gösterir, bizim vazifemiz itaattir, meşru lâkırdıdır derler (sonra) savaş (emri kesinlik kazanınca) onu hoş görmez, ölüm korkusundan titrer, cihâddan yüz çevirirler. Halbuki (eğer Allah'a sadâkatte bulunsalar idi) ciddi biçimde imân etmiş, Peygambere tâbi olmuş, güzel niyet sahibi bulunmuş olsalar idi (elbette kendileri için hayırlı olurdu.) büyük şereflere, sevaplara nail bulunurlardı.

  Demek umulur ki: Eğer siz imândan yüz çevirirseniz, yeryüzünde bozgunculuğa çalışırsınız ve akrabalık münasebetlerini parçalayıverirsiniz.

   (Demek umulur ki:) Ey münafıklar!. Sizin bu hâliniz göstermiş oluyor ki: (Eğer siz imândan) cihâddan, hak yolunda çalışmaktan (yüz çevirirseniz) bunun neticesi olarak (yeryüzünde bozgunculuğa çalışırsınız) savaş meydanlarından kaçar, İslâm varlığını, kuvvetini darmadağın etmek alçaklığında bulunursunuz (ve akrabalık münâsebetlerini parçalayıverirsiniz) câhiliyet zamanında olduğu gibi birbirinize karşı düşmanca birer vaziyet alırsınız, birbirlerinizin kanlarını akıtırsınız, yurdunuzu, akrabanızı perişan bir hâlde bırakmak istersiniz.

  Onlar o kimselerdir ki: Onlara Allah lanet etmiştir, sonra onları sağır kılmıştır ve gözlerini kör etmiştir.

    hayırlı  sözlerden,  nasihatlardan  istifâde  edemezler (ve  gözlerini  kör etmiştir)  onlar gördükleri  şeylerden fâidelenemezler insanların  nefslerinde ve dışındaki bir nice kudret eserlerini bir ibret gözü ile görerek onlardan nasihat alamazlar. Onlar yaratılışlarını zayi et m i;, zararlı kimseler kesilmişlerdir.

     O münafıklar (Kur'an-ı düşünmeye çalışmazlar mı?.) bütün insanlığı irşâd lütfunda bulunan, bütün şüpheleri gideren, bütün insanlara hidâyet yolunu açıkça gösteren Kur'an-ı Kerim'in âyetlerini dinleyip yüce mealini düşünmekte bulunmazlar mı?. Nedir onlardaki o gaflet o cehalet!, (yoksa kalblerinin üzerinde onların) O kalblerin kendilerine mahsus (kilitler mi var?.) ki: Kur'an-ı Kerim'in o pek açık nasihatlarından istifâde edemiyorlar?. Düşünme özelliğinden tamamen mahrum bir hâlde bulunuyorlar. Evet.. Onların bütün bu kötü vaziyetleri kendi nifaklarının, kötü tercihlerinin bir neticesidir.

       Şüphe yok, o kimseler ki, kendilerine hidâyet besbelli olduktan sonra arkaları üzerine dönüverdiler, onlar için şeytan süslemiş ve onları uzunca emellere düşürmüştür.

      Bu mübarek âyetler, bir takım münafıkların şeytanlara uyarak pek açık delillere rağmen dinden dönmüş olduklarını haber veriyor. Onların Kur'an-ı Kerim'i hoşlanmayan bâzı kabilelere itaat edeceklerini gizlice söylediklerini, Allah Teâlâ'nın ise onların bu gizlediklerini bildiğini ihtar ediyor. Artık öyle Allah'ın gazabına uğramış, rızâsından uzaklaşmış, amelleri mahv ve yok olmuş olan şahısların öldükleri zaman melekler tarafından nasıl darbelere mâruz kalacaklarını bildiriyor. Onların İslâmiyet'e karşı olan şiddetli düşmanlıklarından Yüce Yaratıcının haberdar olmadığını sanmak cehaletinde bulunduklarını teşhir buyurmaktadır. Şöyle ki: (Şüphe yok, o kimseler ki,) bir takım ehl-i kitaptan vesâireden olup da İslâmiyet'i kabul edenler ki, veya münafıkça bir şekilde İslâm görünenler ki: (kendilerine hidâyet besbelli oldukları) İslâmiyet'in hakkiyyeti, onun bir hidâyet yolu olduğu birçok açık, parlak mucizeler ile, deliller ile besbelli oldukları (sonra arkaları üzerine dönüverdiler) dinden döndüler, küfrlerini meydana koydular (onlar için şeytan) o dönmelerini, İslâmiyet'e muhalif cephe almalarını (süslemiş) güzelce bir hareket etmiş gibi göstermiş (ve onları uzunca emellere düşürmüştür.) bu dinsizliklerinden dolayı dünyada nice nimetlere, lezzetlere nail olacaklarını şeytan onlara telkin etmiştir.

       Bunun sebebi şudur ki: Onlar, Allah'ın indirdiğini hoşlanmayanlara dediler ki: Biz size bâzı emirde itaat ederiz. Halbuki, Allah onların bütün gizli konuşmalarını biliyor.

      (Bunun sebebi şudur ki:) O dinden dönenlerin, münafıkların öyle küfre düşmeleri şundan ileri gelmektedir ki: (onlar, Allah'ın indirdiğini kerih görenlere) Kur'an-ı Kerim'e karşı büyük bir nefret, düşmanlık besleyen müşriklere, Ben-i Kureyza, Ben-i Nâdir gibi Yahudi taifelerine gizlice (dediler ki: Biz size bâzı emirde itaat ederiz) Peygambere düşmanlık hususunda, müslümanları cihâddan men hususunda size yardımda bulunuruz, sizin galip gelmenizi temine çalışırız, (halbuki, Allah, onların bütün gizli konuşmalarını biliyor.) Onlar, kendilerinin o ihanetini, o alçaklığını müslümanlardan gizli tutabileceklerini mi sanıyorlar?. O ne cehalet!. Allah Teâlâ, onların bütün o gizli sözlerini, hareketlerini elbette Peygamberine haber verir.

 

     (Bunun sebebi de) O kâfirlerin böylece fecî bir akıbete uğramalarını gerektiren şey de (şüphe yok ki, onlar, Allah'ın gazabını çeken şeye tâbi oldular) Allah'ın birliğini inkâr ettiler, Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik eylemediler, şeytanın vesveselerine kapılarak en çirkin şeyleri güzel görerek yapmaya cür'et gösterdiler, (ve onun razı olduğu şeyi) Cenab-ı Hak'kın rızâsına vesîle olan imân gibi, ibâdet ve itaat gibi şeyleri (hoş görmediler. Artık) Allah Teâlâ da (onların) bu kâfirce, düşmanca hâllerinden dolayı (amellerini mahv ediverdi.) meselâ: Bir müddet imân ile yaşamış iseler bilâhare kâfir olunca o imânları kendilerine bir fâide veremez bulunmuştur. Kâfirlik hâllerinde yaptıkları iyiliklerde, fakirlere yardımlarda uhrevî bir mükâfata sebep olamaz. Çünkü imâna dayalı olmayan bu gibi amellerin Allah katında bir kıymeti yoktur.

    (Yoksa kalblerinde) Nifak gibi, fesatçı hareketlere meyil gibi manevî bir (hastalık bulunanlar) içlerinde müminlere karşı kin ve düşmanlık besleyenler (sandılar mı ki, Allah onların kinlerini) o düşmanca kuruntularını (meydana çıkarmayacaktır?.) Yok, yok.. Elbette Cenab-ı Hak, elbette onların bütün gizli ve aleni hâllerini meydana çıkaracaktır. Yüce Peygamberine bildirecektir, o düşmanları eliboş ve ziyanda bırakacaktır. Nitekim bilâhare da öyle olmuştur. Nitekim Beraet süresinde onların çirkin, rezil hâlleri haber verilmiş, bu münâsebetle o mübarek sûreye "Essuretülfazihe" adı da verilmiştir.

  Ve eğer dilesek elbette onları sana gösteriveririz de onları herhalde simâlariyle bilirsin. And olsun ki: Onları lâkırdılarının üslûbundan da bilirsin. Ve Allah ise bütün amellerinizi bilir.

 

   (Celâlim hakkı için sizi) Ey Resül-i Ekrem'in etrafında toplanmış, insanlar!, (imtihana tâbi tutacağız) Sizi cihâd ile vesâir bâzı meşakkatli vazifeler ile mükellef tutmak suretiyle hakkınızda hikmet gereği bir imtihan muamelesi yapılmış olacaktır. (Tâki, mücahid olanlar ile sabredici olanları bilelim) yâni: ilâhî emre uyarak cihâd gibi şiddetli işlere isteye isteye atılanlar, bir takım sıkıntılara karşı sabr göstererek ilâhî takdire teslimiyette bulunanlar, belli olsun, zâten Allah katında malûm olan bütün bu gibi şeyler, bir görme bilgisi ile de malûm bulunsun, bunlar, Cenab-ı Hak'kın muhterem kullarınca da bilinmiş olsun, (ve sizin haberinizi de deneyeceğizdir.) Onları da açığa çıkaracağız. Onların güzelleri ile çirkinleri meydana çıkmış olacaktır. İbrahim Bin-i Leş'es diyor ki: Fudeyl Bin-i İlyâs, bu âyet-i kerîmeyi okudukça ağlar ve derdi ki: Allah'ım!. Bizi imtihan buyurma, çünkü: Bizi imtihan eder isen rüsvay etmiş ve bizim perdelerimizi yırtmış olursun. Yâni nice kusurlarımız meydana çıkarılmış olur.

  Şüphe yok, o kimseler ki, kâfir oldular ve Allah yolundan men ettiler ve kendilerine hidâyet apaşikâr belli olduktan sonra Peygambere muhalefetde bulundular, elbette Allah'a hiçbir zarar vermiş olmadılar ve onların amellerini ibtâl edecektir.

    (Şüphe yok, o kimseler ki, kâfir oldular) Allah'ın birliğini, Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr ettiler (ve Allah yolunda) insanları (men ettiler) İslâm dinini kabul etmelerine engel kesildiler (ve kendilerine hidâyet apşikâr belli olduktan sonra) Son Peygamberin risâleti hakkında nice deliller, mucizeler zuhura geldiğini müteakip (peygambere muhalefetde bulundular) öyle muhterem ve Allah katından desteklenmiş bir zâta karşı düşmanlık gösterip durdular (elbette) onlar, o fena hareketleriyle (Allah'a) O Yüce Yaratıcının dinine. Peygamberine (hiçbir zarar vermiş olmadılar) onlar kendilerini ebedî zararlara aday bırakmış oldular ve bunun farkında bulunamıyorlar, (ve) Yüce Allah (onların) o kâfirlerin (amellerini ibtâl edecektir.) onlar, dünyada güzel işler yapmış olsalar da bunların Allah katında bir kıymeti yoktur, çünkü imâna dayalı değildir veyahut onların İslâmiyet aleyhindeki hareketleri, hileleri kendilerine bir fâide vermeyecektir, hepsi de yok olup gidecektir, kendileri için birer ceza sebebi teşkil etmiş bulunacaktır.

  Ey imân etmiş olanlar!. Allah'a itaat ediniz ve Peygambere itaat ediniz ve amellerinizi ibtâl etmeyiniz.

      Bu mübarek âyetler, müminlerin Allah Teâlâ'ya ve Yüce Peygamber'e itaat edip amellerini ibtâl etmemelerini emrediyor. Kâfirlerin, dinin yayılmasına mâni olanların da ilâhî mağfiretden mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Yüce değere sahip olan müminlerin düşmanlara karşı sertlik gösterip, zafiyet göstermemelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey İslâm dinine girmiş bulunanlar!. (Allah'a itaat ediniz) onun bütün emirlerine, yasaklarına riâyetde bulununuz, (ve Peygamber'e itaat ediniz) Onun gösterdiği yolu tâkibediniz, ona muhalefette bulunmayınız. Çünkü bir Peygambere muhalefet, onu Peygamber göndermiş olan Allah'a muhalefet demektir. Ona itaat de Hak Teâlâ'ya itaatten başka değildir, (ve) Güzel (amellerinizi) şek ve şüphe ile, kibir ve riya ile, büyük günâhlardan olan diğer günâhları işlemek ile (ibtâl etmeyiniz) meselâ: Bir kimse, senelerce imân ve ibâdet dairesinde yaşadığı hâlde bilâhare küfrü, nifakı gerektiren bir harekette bulunsa ve tevbe ve istiğfar etmeden ölse ebedî azabı hak etmiş olur. Vaktiyle olan imânı, ibâdetleri ibtâl edilmiş bulunur. Binaenaleyh bu gibi pek korkunç hâdiselerden son derece sakınmalıdır.

  Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular ve Allah yolundan men ediverdiler, sonra da onlar kâfir olarak öldüler, artık Allah, onlar için mağfirette bulunmayacaktır.

   (Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular) İslâm dininden mahrum kaldılar (ve Allah yolundan men ediverdiler) İslâmiyet'i kabul etmek isteyenleri o saadetten

 

    Kâfirlerin Allah katında ne kadar yerilmiş, ne derece kahredilmiş oldukları beyân buyurulmuş oluyor. (Binaenaleyh) Ey müslümanlar!. Siz o zelîl şahıslara karşı (zafiyet göstermeyiniz) onlar ile cihâddan korkup kaçmayınız, onların görünür varlıklarına kıymet vererek kendi şeref ve sânınızı ihlâl edecek hareketlerde bulunmayın (ve sizler en üstün) onların üstünde bir mevkie sahip, haddizatında galibiyetle nitelenmiş (olduğunuz hâlde) onları (sulha davet etmeyiniz) kendinizi sulha muhtaç gibi göstermeyiniz, celâdet ve yiğitliğinizi muhafaza ediniz (ve Allah sizinle beraberdir) Allah'ın yardımı size yönelmiş bulunmaktadır (ve) Kerem Sahibi Yaratıcınız (size amelinizi eksiltmez.) din yolundaki, cihâd sahasındaki çalışma ve gayretinizin mükâfatını tamamen görürsünüz, lâyık olduğunuz sevaplara kavuşursunuz. Ancak dinsizler hakkındadır ki, onların dünyada bâzı güzel muameleleri bulunsa da bunların uhrevî bir kıymeti yoktur. Onlar, o yüzden âhirette bir sevaba nail olamayacaklardır. Çünkü imândan mahrumiyetleri, bu sevaba mânidir.

 

      Bu mübarek âyetler, bir yok olan gölgeden ibaret olan dünya hayatının mahiyetini bildiriyor. Bu hayata kapılmayarak imân ile, takva ile vasıflanmış olanların mükâfatlara nail olacaklarını müjdeliyor. Cenab-ı Hak'kın insanlardan bütün mallarını Allah yolunda feda etmelerini istemediğini, böyle bir istek olmuş olsa birçok kimselerin cimrilik göstererek kötü düşüncelerinin meydana çıkarılmış olacağını ihtar buyuruyor. Allah Teâlâ'nın bütün mahlûkatından müstağni olup insanların ise muhtaç kimseler bulunduklarını ve ilâhî dinden dönenlerin yerlerine başka seçkin, dinlerinde sabit kimselerin getirileceğini şöyle beyân buyurmaktadır, (şüphe yok ki: Dünya hayatı bir oyundur) Ömrün boş yere zayi olmasına sebebiyet veren, gelecek için bir fâide temin etmeyen bir harekettir, (ve bir eğlencedir) İnsanı mühim işlerden alıkoyan, sebatı bulunmayan, manevî menfaatten uzak bulunan, çabucak yok olup giden bir vakitten ibarettir. Asıl hayat, sahibini diyanet ve fazilet dairesinde yaşatan pek hayırlı bir varlıktan ibaret bulunmaktadır, (ve eğer) Ey insanlar!. Siz bu dünyada iken (imân ederseniz ve sakınırsanız) üzerlerinize düşen vazifeleri ifâya çalışırsanız, gerektiğinde cihada atılarak sebat ve metanet gösterirseniz, Cenab-ı Hak da size (ücretlerinizi verir) o güzel amellerinizin mükâfatını ihsan buyurur (ve sizden) bütün (mallarınızı da istemez.) sizi müşkül bir durumda bırakacak bir fedakârlıkla da mükellef tutmaz, bütün mallarınızı harcamanızı size emretmez. Ancak mallarınızın kırkta biri kadar nispeten az bir miktarını hak yolunda feda etmenizi size emreder.

  Eğer sizden onların hepsini istese de size ısrarda bulunsa cimrilik gösterirsiniz ve sizin kinlerinizi meydana çıkarmış olur.

      Ey insanlar!. (Eğer) Allah Teâlâ (sizden onların) mallarınızın (hepsini istese de size ısrarda bulunsa) bütün servetinizi veriniz diye sizi kesin bir şekilde mükellef tutsa siz (cimrilik gösterirsiniz) birşey vermek istemezsiniz (ve) Allah Teâlâ veya sizin o cimriliğiniz (sizin kinlerinizi meydana çıkarmış olur.) öyle bir fedakârlıkla emre karşı içerinizde bir nefret, bir düşmanlık duyarsınız, kendinizin kötü hâlleri meydana çıkmış olur.

     İşte sizler, o kimselersiniz ki: Allah yolunda harcamada bulunmaya davet olunursunuz da sizden kimi cimrilikte bulunur. Halbuki, kim cimrilikte bulunursa şüphe yok ki, kendi nefsi için cimrilikte bulunmuş olur. Ve Allah zengindir. Sizler ise fakirlersinizdir. Ve eğer siz kaçınırsanız sizden başka bir kavmi -yerinize- değiştirir. Sonra onlar, sizin emsaliniz olmazlar.