Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

69-EL-HAKKA SURESİ - Bilmen - 69. Sayfa

 

  Peygamberlerini inkâr eden eski kavimlerin nasıl helak olmuş olduklarını beyan.

  Dünyadaki inkârlarının cezası olarak asıl âhirette ne kadar fena muazzeb olacaklarını ihtar.

  Kur'an-ı Kerim'in ilâhî vahye dayanan bir yüce nasihat olup bir şairin veya bir kâhinin sözü olmadığını açıklama.

      Kur'an-ı Kerim'in şek ve şüpheden uzak bir sırf hakikat olduğu beyan ve onu indirmiş ve ihsan buyurmuş olan Allâh-ü Teâlâyı takdîs ve yüceltmeye devam edilmesini emrve tenbîh.

      Bu mübarek âyetler kıyametin kopması muhakkak ve pek şiddetli bir mahalli azap olduğunu ihtar ediyor. O ebedî ceza, yurdunu inkâr etmiş olan Semûd ve Ad kavminin daha dünyadalarken ne müthiş felâketlere uğratılmış, mahv ve yok olmuş olduklarını, uyanmak için göz önüne sermektedir. Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ, kıyamet günün şanına büyüklüğüne ve pek korkunç hâllerine işaret için buyuruyor ki: (O meydana geleceği muhakkak olan..) o pek müthiş bir mukadder saat bulunan..

  Nedir o meydana geleceği muhakkak olan?.

  (Nedir o meydana geleceği muhakkak olan?) O pek şiddetli olup sonunda müşahede alanına çıkacak bulunan..

 

        (Semûd ve Ad) Kavimleri ise (o korkunç olayı) o şiddetli olayı, bütün dağların, ağaçların, yıldızların parçalanarak darmadağın olacağı günü, yâni: Kıyamet gününü (yalan saymıştı.) Peygamberlerinin bunlara dair verdikleri haberleri tekzîb etmiş, kıyametin kopacağına inanmamışlardı.

 

         (Artık Semûd) Kavmi, beldeleri Arabistan'da Kureyş taifesine en yakın bulunan o inkarcılar, (hadden aşırı bir hâdise ile) şiddete haddi aşan bir gürültü ile (helak edildiler) yıldırımlı bir deprem ile mahvolup inkârlarının cezasına kavuştular.

  (Ad) Kavmi (ise onlar da son derece kuvvetli) şiddetli, öldürücü gürültülü (bir rüzgâr ile helak edildiler.) Kendilerini o felâketten kurtarmaya asla kaadir olamadılar. "Tagiye" şiddet ve kuvvetçe hadd-i aşan olay demektir. "Atiye" de kuvvet ve şiddetin son derecesine kavuşmuş olan hâdiseden ibarettir.

    -Cenab-ı Hak- onu -o rüzgârı- yedi gece ve sekiz gün ardı ardına onların üzerlerine musallat etti. Artık o kavmi görürsün ki, onlar sanki içleri bomboş hurma kökleri gibi imiş, yere yıkılmışlardır.

     Cenab-ı Hak (Onu) o öldürücü rüzgârı (yedi gece ve sekiz gün) hiç kesilmeksizin (ardı ardına onların üzerlerine musallat etti) onları tamamen mahv ve perişan ediverdi. Bu günlere "Eyyam-ı Âciİ'z" bunların soğuğuna da "Bedr-i Âciİ'z" denilir ki: Kışın son günleri demektir. (Artık, o kavmi görürsün ki,) yâni: Onları uğradıkları felâket zamanında görmüş olsa idin sanırdın ki: (onlar sanki içleri) yenilmiş (bomboş hurma kökleri gibi imiş) hepsi de mahvolmuş, ne kendilerinden ve ne de nesillerinden kimse kalmamış bir hâlde (yere yıkılmışlardır.) viraneliğe dönmüş olan yurtlarından, hanelerinden başka bir şey kalmamıştır.

 

     (İmdi onlar için) O helake uğramış kavme ait (geriye kalmış) bir fert (görebilir misin?) ne mümkün hepsi de helak olmuş, inkârlarının cezasına kavuşmuşlardır. İşte bu gibi dinsizlikleri yüzünden helake uğramış olan kavimlerin tarihî hâllerinden ibret alınmalıdır.

 

  Fir'avun da ve ondan evvelkiler de ve altı üstüne gelenler de o büyük suçu -meydana- getirdi.

      Bu mübarek âyetler de kıyameti inkâr etmiş olan diğer kâfirlerin uğradıkları felâketleri bildiriyor. Firavun ile kendisine tâbi olanların boğulmak suretiyle, Lût kavminin şiddetli deprem ile, Nûh kavminin de Tufan ile helak olduklarına işaret ediyor. Artık sonunda kıyamet vukuunda yerin, dağların ve göğün ne hâle geleceklerini, meleklerin de neleri taşıyıcı bulunacaklarını genişçe ihtar buyuruyor. Şöyle ki:

 

  Rab'lerinin Peygamberine isyan ettiler. Artık -Cenab-ı Hak- onları pek şiddetli bir yakalamakla yakaladı.

  Şu, hâlleri bildirilen şahıslar, kavimler (Rab'lerinin Peygamberine isyan ettiler) o kendilerine gönderilen Peygamberlerin emirlerine itaatte bulunmadılar, onlara muhalefetten ayrılmadılar. (Artık) Cenab-ı Hak da (onları pek şiddetli bir yakalamakla yakaladı) hepsini de helak etti, onları kendi fena hareketlerinin cezasına kavuşturdu.

 

   Ve ey mü'mînler!. Siz şunu düşünerek şükran vazifesini İfaya devam ediniz (Şüphe yok ki, su taştığı zaman) muazzam bir Tufan meydana gelip her tarafı sular kapladığı vakit (sizi) ata ve ecdadınızın bellerinde olduğunuz hâlde (o akan gemiye) Hz. Nuh'un ilâhî emir ile yaptığı ve Tufan'in dalgaları arasında tam bir emniyet ile akıp durmuş bulunduğu fevkalâde gemiye (biz yükledik) mü'mîn olanları Tufandan kurtararak selâmet alanını erdirdik. İşte bu da îmanın, Peygambere itaatin bir mükâfatı olarak meydana gelmişti.

  Onu -o kurtuluşu- sizin için bir ibret kılmamız için ve belleyici kulakların onu anlamaları için -öyle yaptık-.

 

     sözler ve  sırlar ile  hafızalarını  bezeyen,  sonra da bunlar ile Allah'ın  kullarını  aydınlatmaya çalışan  mü'mînler, "üzünivaiye"  =  belleyen  kulak sahipleri demektirler.

      Evet, Cenab-ı Hak herşeye kaadirdir, kâfirlerin azapları bu dünyada uğradıkları felâketlerden ibaret değildir. Onlar asıl kıyamet günü en müthiş azaplara uğrayacaklardır. (Vakta ki,) Bu dünyanın büsbütün viraneliğe dönmesi için »sûr'e bir üfürülme ile üfürülmü; olur.) İsrafil Aleyhisselâm tarafından ilk üfleme meydana gelir.

     (Ve yer ve dağlar) Zelzeleler ile, rüzgârlar ile veya melekler vasıtası ile (yerlerinden kaldırılmış.) müthiş bir inkılâba mâruz kaimi; (ve) yerdeki dağlar vesaire (birbirine bir çarpışla çarpmış, darmadağın olmuş bulunur.) öyle pek korkunç bir hâdise yüz gösterir.

 

  (İşte o günde) O müthiş hâdiselerin ortaya çıkması zamanında (kıyamet kopmuş olur.) o kâfirlerin inkâr ettikleri ceza günü meydana çıkmış bulunur.

    (Ve) O günün şiddetine bakınız ki: O günde (gök yarılmıştır.) zaif düşmüş, parçalanmıştır, (artık o) Gök kubbesi bile o kadar kuvvet ve sağlamlığına rağmen (o günde) o kıyamet anında (pek zaittir) artık o müthiş günü düşünerek titreme lâzım gelmez mi?. O günü inkâr edenler, kendilerini pek büyük bir felâkete aday kılmış oldukları hâlde bundan hiç haberleri yoktur. Ne kadar üzülecek bir hâlet-i ruhiye..

 

      Bu mübarek âyetler, bütün insanların kıyamet gününde hesaba tâbi olup dünyadaki amellerinin kendilerine bildirileceğini ihtar ediyor. Amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan zâtların zevk ve ferahlık içinde kalacaklarını ve onların bu hesap gününün geleceğine inanmış olduklarını bildiriyor. Artık onların meyveleri pek bolca olan yüksek bağlar, bostanlar da tam bir zevk ile yasayacaklarını müjdeliyor. Ve kendilerine dünyadaki amellerinin mükâfatı olmak üzere kemâl-i afiyetle bol bol nîmetlenmeleri emr olunacağı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar... (O gün) O kıyamet zamanında hesap için Allah-ü Teâlâ'nın manevî huzuruna (arz olunacaksınızdır.) sizin dünyadaki amellerinizin neticesini size bildirmek için hakkınızda böyle bir muamele yapılacaktır. Artık o gün (sizde hiç bir gizli şey, gizli kalmaz) o gün hiçbir kimseye karşı dünyadaki fiil ve tavırlarınız gizli kalmayarak ortaya çıkar. Gerçekten Yüce Allah kullarının bütün amel ve fikirlerini tamamen bilicidir, kullarını böyle bir hesaba tâbi tutması ise ilâhî adaletinin tecellîsi içindir ve herkesin yaptıklarını göstererek bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmaması içindir.

       (Artık) O hesap neticesinde (kime ki: Kitabı sağ tarafından verilmiş olur) kendisinin kurtuluşa erenlerden olduğunu anlamış bulunur, tam bir zevk ve ferahlık ile (der ki: Alınız kitabımı okuyunuz) ne kadar büyük sevinç sebebi olan bir amel defteri bulunuyor.

      Şöyle de der: (Şüphe yok, ben zannetmiştim) Daha dünyada iken bilmiş bulunuyorum (ki: Ben muhakkak hesabıma uğrayacağım.) her hâlde kıyamet, haktır, hesap ve kitap vardır, işte o kanaatinin neticesi, böyle kolay bir hesap ile ilâhî lütuflara nail olmaktan ibaret bulundu.

  İmdi o, hoşnut olduğu bir yaşayıştadır.

       (İmdi o) Kitabı sağ tarafından verilen mutlu zât (hoşnut) vaziyetinden razı, çok memnun (olduğu bir yaşayıştandır) onun bu nail olduğu nîmet; ebedîdir, her türlü zahmetten, külfetten uzaktır. Sahibini sürekli olarak zevklendirir. Ferahlığa boğacak bir mahiyettedir.

  Bir yüksek Cennet içindedir.

  Evet.. O mutlu zât artık (Bir yüksek cennet içindedir.) mekân ve mekânet itibarı ile pek yüce bir ebedîlik bağı içinde zevk edip durmaktadır.

   Öyle ki: O cennetin, o bağ ve bahçenin (Toplanacak meyveleri pek yakındır) pek lezîz, latîf meyveleri kolaylıkla elde edilecek bir vaziyettedir. Sahibi onlardan bol bol yer, lezzet alır, ferahlıklar içinde yaşar durur.

    Artık o gibi kurtuluşa eren zâtlara Allah tarafından en büyük bir iltifat olmak üzere hitap edilerek buyurulur ki: Ey Cennete girmiş olan kullarım!. Bu cennetlerde (afiyetle) güzel, lezîz şeylerden (yiyin ve için) zevk alın, bütün bu nimetler, size (geçmiş günlerde) dünya âleminde (takdim etmiş olduğunuz şeylerin) güzel amellerin, ve itaatin (mükâfat olarak) Allah tarafından ihsan buyurulmuştur, ne büyük bir iltifat!. Ne mutluca bir yaşayış!. Cenab-ı Hak cümlemize nasîb buyursun. Amin.

  Fakat o kimseye ki, kitabı sol tarafından verilmiş olur, -o da-der ki: Keşke kitabım bana verilmemiş olsa idi.

  Bu mübarek âyetler de kıyamet gününde kitapları sol taraflarından verilecek olan kâfirlerin o zaman ne kadar pişmanlıklarda bulunacaklarını, ne kadar müthiş azaplara tutulacaklarını ihtar ediyor. Onların o dinsizlikleri, insanlık merhametinden mahrum olmaları sebebiyle öyle Cehennem azaplarını hak etmiş, kendi kötü amellerinin cezasına kavuşmuş olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Fakat o kimseye) o kâfir olan şahsa (ki; kitabı) amel defteri (sol tarafından verilmiş olur) o sabitede yazılmış olan pek çirkin amellerini anlamış bulunur. Artık o da tam bir üzüntü ile (dert ki, keşke kitabını bana verilmemiş olsa idi.) şimdi o kadar çirkin hâllerimden haberdar bulunmasa idim.

  Hesabımın da ne olduğunu bilmese idim.

 

    Ve diyecektir ki: Dünyadayken elde etmiş olduğum (Malım) servetim, maddi varlığım (bana bir fâide vermedi) beni bu âhiret azabından kurtarmaya yardım edecek bir mahiyette bulunmadı, boş yere mahvolup gitti.

  Benim saltanatım -mâlik olmam- benden yok olup gitti.

       Dünyadaki cimriliğinin cezasına uğrayan o şahıs şöyle de diyecektir: (Benim saltanatım) Kuvvetim, bir nice şeylere sahip oluşum, insanlar üzerine tasallutum (benden yok olup gitti.) şimdi fakir, zelil bir vaziyette kaldım.

  -Allah tarafından da denilecektir ki:- Onu tutun da -ellerini boynuna- bağlayın.

      Allah tarafından da zebanilere emrolunacaktır ki: (Onu) O üzüntüler içinde kalan kâfiri (tutun da) ellerini boynuna zincirler ile (bağlayın) onu kımıldanamayacak bir hâle getirin.

  (Sonra) Onu (Cehenneme kavuşturan) o kâfiri sürükleyerek tutuşup durmakta olan Cehennemden başka bir yere götürmeyin.

    (Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan) Bütün vücudunu kaplayacak bulunan (bir zincir içinde olarak onu) o inkarcıyı cehenneme (sevk edin) onun o ateşin yere tam bir zilletle atıverin.

  Muhakkak ki, o: Yüce olan Allah'a İman etmez idi.

       (Muhakkak o) Cehenneme sevk edilecek şahıs dünyada iken küfür içinde yaşıyordu (Yüce olan Allah'a İman etmez idi.) Allah'ın birliğini ilâhi kudreti tasdikte bulunmazdı, kulluk vazifelerini İfaya çalışmazdı.

      (Ve yoksullara yemek verilmesine) yemek yedirmede bulunmasına başkalarını da (teşvikte bulunmazdı) kendisi malından fakirlere bir şey vermediği gibi başkalarını da men'e çalışırdı, bir kimseyi bir iyiliğe teşvik etmek istemezdi. Halbuki, kendi ihtiyaçlarından fazla bir mala sahip olanlar, fakirlere, zaiflere yardım etmekle mükelleftirler. Bu ilâhi beyanda delâlet vardır ki: Kâfirler de bu gibi furuattan olan vazifeler ile mükellef bulunmaktadırlar. Bunlara riâyet etmemelerinden dolayı da ayrıca cezalanacaklardır.

       (Artık onun için) O küfür için ölerek âhirete gitmiş olan şahıs için (Burada) bu kıyamet toplanmasında (bir şefkatli yakın yoktur.) o kendisini azaptan kurtarabilecek bir dosta, bir yardımcıya sahip bulunmayacaktır. Bütün dostları, yakınları kendisinden kaçınacaklardır, onun yüzünden kendilerine bir zarar gelmesini düşünerek ondan kaçacaklardır.

      (Ve) O kâfir için âhirette (yemek de yoktur) temiz bir yemeğe nail olamayacaktır, (kanlı irinden olan) yemek (müstesna) öyle kâfirlerin yiyecekleri şey, içecekleri su, ehl-i Cehennemin vücutlarından çıkan irinlerden, akan pis sulardan ibaret bulunacaktır.

  Onu ise günahkârlardan başkası yemez.

         (Onu ise) Öyle pis, kötü olan bir şeyi, ise (günahkârlardan) yâni: Kasden günahları işleyen, öyle kasten İfa edilen hatalar ile kuşatılmış bulunan inkarcı, müşrik kimselerden (başkası yemez) ancak o kâfirlerdir ki: O pis şeyleri yemek mecburiyetinde kalacaklardır. İşte Allah-ü Teâlâ'yı ve O'nun muhterem Peygamberlerini tasdik etmeyen, ilâhî kitaplara inanmış bulunmayan kimselerin gelecekleri böyle pek vahimdir. Ebedî bir cehennemdir.

        Bu mübarek âyetler, Kur'an-ı Kerim'in yüceliğini gösteriyor, onun bir şair, bir kâhin veya bir deli sözü olmayıp bir ilâhî söz olduğunu bildiriyor. Onu Hz. Peygamberin uydurup Cenab-ı Hak'ka isnat etmiş olmasını iddia eden inkarcıları reddediyor. Onun bir ilâhî kitap olup takva sahipleri için bir kutsî öğüt olduğunu ve onu inkâra cür'et edenlerin de âhirette pişmanlıklara, hüsranlara mâruz kalacaklarını ihtar buyuruyor. Kur'an-ı Kerîm'in sırf bir hakikat olduğunu, Resül-i Ekrem'in de Hak Teâlâ Hazretlerini tesbîh ve takdîs ile mükellef bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Kur'an-ı Kerim'in bir ilâhî kelâm olduğunu takdir ve tasdik etmeyenler!, (artık yok.) O sizin öyle yanlış anladığınız gibi değil... (görür olduğunuza yemîn ederim.) Bütün görünenlere, bütün gözlere çarpan varlıklara andolsun ki: Size bildireceğim hakikatin kendisidir.

    (Ve göremez olduğunuza da) Bütün görünmez şeylere de, meselâ: Bütün ruhlara da, veya bütün bâtınî nimetlere de veya, âhiret hayatına da, veyahut ilâh olan zâta da yemîn ederim, artık kesin olarak biliniz.

       (Şüphe yok ki: O) Beyanı hikmet olan Kur'an (kerim olan bir peygamberin) Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ın sizlere ilâhî kitap olarak tebliğ ettiği (bir kelâmdır.) o bir ilâhî vahye dayanmaktadır. Hz. Peygamber de onu size okuyup bildirmeğe memurdur.

       (Ve o) İlâhi Kelâm hâşâ (bir şair sözü değildir.) onu size teblîğ eden Hz. Muhammed, şiir ile iştigâlden yücedir, ve hiçbir şiir, o ilâhî sözdeki belagat ve yüceliğe sahip olamaz, (siz pek az şeye inanıyorsunuz!.) Kur'an-ı Kerim'in mahiyetini güzelce düşünemiyorsunuz, bâzı beyanatını hakikate uygun gördüğünüz hâlde bir çok beyanatını anlayıp tasdik etmiyorsunuz veya siz bâzı âyetlere kalben inandığınız hâlde, az sonra, o inancınızdan dönüveriyorsunuz. Yahut, siz hiç bir şeye inanmazsınız. Çünkü, Arap dilinde bazen böyle az tâbiri, yok makamında kullanılmıştır.

  Bir kâhinin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz...

        O hakikati beyan eden Kuran (Bir kâhinin sözü de değildir.) Kâhinler, bir takım müneccimlerdir ki: Yıldızlara dayanarak bir takım şeylerden haber verirler ki: O haberlerin ekserisi doğruluktan mahrumdur, uydurma, zânna dayanan şeylerden ibarettir. Kur'an-ı Kerim'in beyanatı ise, hakikatin kendisidir, kâhin sözü olmadan yücedir, uzaktır. Ey o ilâhî kitap hakkında öyle boş iddialara cür'et eden inkarcılar!. Siz (ne kadar az düşünüyorsunuz!.) yâni: Siz doğru düşünmek özelliğinden mahrum bulunuyorsunuz.

   O Kur'an-ı Kerim, hâşâ ne şair sözüdür, ne de kâhin sözüdür. O sırf (âlemlerin Rab'bi tarafından) Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm'a Cibrîl-i Emîn vasıtası ile (indirilmiştir.) Teblîğ buyurulmuştur. Bir mukaddes ilâhî kelâmdan ibarettir.

  Eğer O -Peygamber faraza- bâzı lakırdıları bize karşı bir iftira olarak söylemi; olsa idi:

       İşte o Yüce Peygamberin kendi sözlerini Allah'a isnat etmemi; olduğunu kesin olarak beyan için Hak Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor: (Eğer o) Yüce Peygamber, diyelim, öyle inkarcıların iddiaları gibi (bâzı lâkırdıları) kendisinin bâzı kuruntularını (bize karşı bir iftira olarak söylemi; olsa idi) bunlar, Allah'ın kelâmıdır diyerek gerçeğe aykırı bir iddiada bulunsa idi.

  Elbette ki: Onu sağ tarafından yakalardık.

  (Elbette ki,) Ona asla imkân verilmezdi (onu sağ tarafîle yakalardık) yahut onu kuvvet ve kudret ile tutarak hemen cezaya kavuştururduk.

       (Sonra O'ndan yürek damarını kesiverirdik.) Yâni: Öyle gerçeğe aykırı bir iddiada bulunsa idi, onun ruhunu hemen gidererek kendisini helake mâruz bırakmış olurduk.

 

    (Artık) Ey insanlar!. Öyle bir helak etme takdirinde (sizde bir kimse de yoktur ki: Ondan) o cezayı tatbik etmekten bizi (menediciler olabilsinler.) Evet.. Bu engellemeye de hiç de bir mahlûk güç yetiremez.

      (Ve şüphe yok ki: O) Kur'an-ı Kerim (sakınanlar) Allah-ü Teâlâ'nın azabından korkup emirlerine ve yasaklarına itaat ve inkıyat edenler için (elbette bir öğüttür.) onlardır ki: O Kur'an-ı Kerim'i düşünüp tefekkür ederek ondan hakkiyle faydalanırlar.

     (Ve muhakkak ki: Biz elbette biliriz.) Yâni: bir olan zâtıma kesin olarak malûmdur. Ey insanlar!. (Şüphe yok ki: Sizden tekzîb edenler vardır.) Kur'an-ı Kerim'i tasdîk edenler olduğu gibi bir kısım inkâr edenler de vardır. Artık tasdik edenler, mükâfatlara nail olacakları gibi inkâr edenler de, lâyık oldukları azaplara er geç kavuşacaklardır. Bu akıbeti iyice düşününüz...

      (Ve muhakkak ki, o) Kur'an-ı Kerim (elbette kâfirlerin üzerlerine bir hasrettir.) onlar yarın âhirette tasdik edenlerin mükâfata, inkâr edenlerin de cezaya kavuştuklarını görünce pişmanlıklarda bulunacaklardır, üzüntüler içinde kalacaklardır. Ne yazık ki: Artık pişmanlıkları, kendilerine bir fâide veremeyecektir.

       (Ve şüphe yok ki, o) Kur'an-ı Kerim (kuşkusuz gerçek bir hakikattir.) kesin olarak sabit bir emrdir. Başkalarının uydurması olmayıp ancak Allah tarafından ehl-i imâna ihsan buyrulmuş olan bir mukaddes kelâmdır.